29-Ankebût Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Elif, Lâm, Mîm.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. İnsanlar hiç imtihân edilmeden, (sâdece) “Îmân ettik!” demeleriyle (kendi hâllerine) bırakılıvereceklerini mi sandılar?
3. And olsun ki (biz), onlardan öncekileri de imtihân ettik; Allah doğru söyleyenleri de muhakkak bilir, yalancıları da muhakkak bilir.
4. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizden kaçacaklarını (ve kurtulacaklarını) mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
5. Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, artık şübhesiz ki, (bunun için) Allah’ın ta‘yîn ettiği vakit mutlakā gelicidir. Çünki O, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.
6. Ve kim cihâd ederse, artık ancak kendisi için cihâd etmiş olur. Şübhesiz ki Allah, âlemlerden elbette müstağnî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır.
7. Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, mutlakā onların kötülüklerini örteceğiz ve mutlakā yapmakta olduklarının daha güzeli ile onları mükâfâtlandıracağız.
8. Hem insana, ana-babasına iyilik (etmesini) tavsiye ettik.2 Bununla berâber eğer (o ikisi), hakkında bir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, o takdirde o ikisine itâat etme! Dönüşünüz ancak banadır; o zaman size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.
2. “Evet, dünyada en yüksek hakīkat peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir ve en âlî (yüce) hukuk dahi onların o şefkatlerine mukābil (karşılık) onlara hürmet etmek, onların haklarıdır. Çünki onlar, hayatlarını kemâl-i lezzetle (tam bir lezzetle) evlâdlarının hayâtı için fedâ ediyorlar, sarf ediyorlar. Öyle ise, insâniyeti sukūt etmemiş (kıymetinden düşmemiş) ve canavara inkılâb etmemiş (dönmemiş) her bir veledin (çocuğun) farz olan bir vazîfesi de, o muhterem sâdık fedâkâr dostlara hâlisâne (sâfî) hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsîl (rızâlarını kazanmak) ve kalblerini hoşnûd etmektir.” (Lem‘alar, 26. Lem‘a, 282)
“İhtiyar peder ve vâlidesine tam itâat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled eğer ebeveynini (anne-babasını) rencîde etse (incitse), azâb-ı uhrevîden (âhiretteki azabdan) başka, dünyada çok felâketlerle cezâsını gördüğü, çok vukūât ile (hâdiselerle) sâbittir.” (Lem‘alar 25. Lem‘a, 227)
Sa‘d bin Ebî Vakkas (ra) İslâm’ı ilk kabûl edenlerden olup, annesine pek fazla iyilik ve hürmet ederdi. Oğlunun kendisine düşkünlüğünü bilen annesi, bir gün şöyle dedi: “Bu yeni ortaya çıkan din de nedir? Allah’a yemîn ederim ki, ne yemek yiyeceğim, ne de birşey içeceğim! Tâ ki eski dînine dönersin; yâhut da böylece ölürüm! Sana da anne kātili derler!” Bundan sonra yedi gün yemedi, içmedi. Sonunda oğlu Sa‘d yanına varıp dedi ki: “Ey anneciğim! Yüz tâne canın olsa ve bunlar teker teker çıksalar, bulunduğum hak dîni yine de terk etmem! Bundan sonra, ister ye, ister yeme!” Bu hâdiseyi müteâkıben nâzil olan bu âyet-i kerîme açıkça ifâde ediyor ki, İslâm’ın yasakladığı yerlerde anne ve baba dahi olsalar, başkasına itâat haramdır. (İbn-i Kesîr, c. 3, 29; Celâleyn Şerhi, c. 6, 59)
9. Îmân edip sâlih amel işleyenleri ise, mutlakā sâlih kimseler arasına katacağız.
10. İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, “Allah’a îmân ettik” der. Fakat Allah uğrunda (kendilerine) bir eziyet edildiği zaman, insanların verdiği sıkıntıyı Allah’ın azâbı gibi tutar! Şânım hakkı için, eğer Rabbinden (size) bir yardım (bir zafer) gelirse, (onlar) mutlakā: “Şübhesiz biz sizinle berâberdik!” diyeceklerdir. Hâlbuki Allah, âlemlerin sînelerinde bulunanları en iyi bilen değil midir?
11. Allah, elbette (samîmi olarak) îmân edenleri de bilir, elbette münâfıkları da bilir.
12. İnkâr edenler ise, îmân edenlere: “Bizim yolumuza uyun da, sizin hatâlarınızı yüklenelim (günâhınız bizim olsun)!” derler. Hâlbuki onlar, bunların hatâlarından hiçbir şey yüklenecek kimseler değillerdir. Şübhesiz onlar gerçekten yalancıdırlar.
13. (Onlar) mutlakā, hem kendi yüklerini (günahlarını), hem kendi yükleriyle berâber birtakım (başka) yükler(i günahları) yüklenecekler ve uydurmakta oldukları şeylerden kıyâmet günü mutlakā sorguya çekileceklerdir.
14. And olsun ki, Nûh’u kavmine gönderdik de, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Sonunda, onlar zâlim kimseler oldukları hâlde tûfan kendilerini yakalayıverdi.
15. Fakat onu ve gemi halkını kurtardık ve onu (o gemiyi ve o tûfânı) âlemlere bir ibret kıldık.
16. İbrâhîm’i de (peygamber olarak gönderdik); hani kavmine şöyle demişti: “Allah’a kulluk edin ve O’ndan sakının! Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”
17. “(Siz) ancak Allah’dan başka birtakım putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Şübhesiz ki, Allah’dan başka tapmakta olduklarınız, size bir rızık vermeye mâlik olamazlar; öyle ise rızkı Allah’ın katında arayın ve O’na kulluk edin, hem O’na şükredin! (Çünki sonunda) ancak O’na döndürüleceksiniz.”
“İnsanın öldükten sonra Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîme rucû‘u (dönmesi) hakkında i‘lânât yapan Kur’ân’ın şu وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ [Ancak O’na döndürüleceksiniz] (…) gibi âyetlerinde büyük bir beşâret (müjde) ve tesellî olduğu gibi ehl-i isyâna da büyük tehdidlere îmâ vardır. Evet bu âyetlerin sarâhatine (açık ma‘nâsına) göre ölüm, zevâl ve firak (ayrılık) ve adem (yokluk) kapısı ve zulümât (karanlıklar) kapısı olmayıp, ancak sultân-ı ezel ve ebedin (ezel ve ebed sultânı olan Allah’ın) huzûruna girmek için bir medhâldir (giriş yeridir). Bu beşâretin işâretiyle kalb adem-i mutlak (yok olmak) korkusundan ve eleminden kurtulur.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 203)
18. “Hem (beni) yalanlarsanız (bilin ki), doğrusu sizden önceki birtakım ümmetler de (peygamberlerini) yalanlamıştı. Peygambere düşen ise ancak apaçık tebliğdir.”
19. Peki görmediler mi, Allah (mahlûkātı) yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu (o yaratmayı âhirette) iâde edecek! Şübhesiz ki bu, Allah’a göre pek kolaydır.
“Neş’e-i ûlâya (ilk yaratılışa) dikkat edenin neş’e-i uhrâ (ikinci yaratılış) hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emrettiği gibi, neş’e-i ûlâyı gören adam neş’e-i uhrâyı inkâr edebilir mi? Çünki ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan onu daha kolay yapar. Meselâ bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efrâdın (ferdlerin) birbiriyle ünsiyetleri (alışmaları), muârefeleri (tanışmaları) olmadığından ve ta‘lim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrad o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba‘de’t-teşekkül (toplandıktan sonra) terhîs edilip de bir daha taht-ı silâha (silah altına) da‘vet edildiği zaman pek kolay ictimâ‘ ederler (toplanırlar). Ve fırkayı teşkîl ederler. Bu teşekkül evvelki teşekkülden daha kolay olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 52)
20. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlamış bakın; sonra Allah, âhiret hayâtını yaratacaktır.” Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
21. (O,) dilediğine (hak ettiği üzere) azâb eder; dilediğine de merhamet eder. Ve (sizler, sonunda) ancak O’na döndürüleceksiniz.
22. Hem siz, ne yerde ne de gökte Allah’ı âciz bırakacak kimseler değilsiniz. Ve sizin için Allahdan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
23. Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler yok mu; işte onlar, benim rahmetimden ümîdi kesmişlerdir; işte onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
24. Kavminin (İbrâhîm’e) cevâbı ise: “Onu öldürün yâhut onu yakın!” demelerinden başka bir şey olmadı. Bunun üzerine Allah onu ateşten kurtardı. Şübhesiz ki bunda, îmân edecek bir kavim için nice ibretler vardır.
“Ateş dahi, sâir esbâb-ı tabîiye (tabîat sebebleri) gibi kendi keyfiyle, tabîatıyla, körükörüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında (altında) bir vazîfe yapıyor ki, Hazret-i İbrâhîm (as)’ı yakmadı ve ona, yakma emrediliyor. (…) Hazret-i İbrâhîm’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukāvemet hâletini vermiştir. İbrâhîm’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işâretin remziyle ma‘nen şu âyet diyor ki: ‘Ey Millet-i İbrâhîm! (Ey Müslümanlar!) İbrâhîmvârî (onun gibi) olunuz. Tâ gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Rûhunuza îmânı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr ettiği (hazırladığı) bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.’ İşte beşerin mühim terakkıyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş.” (Zülfikār, 25. Söz, 85-86)
25. Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah’dan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazılarınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lâ‘netleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!”
26. Bunun üzerine Lût ona (İbrâhîm’e) îmân etti. (İbrâhîm:) “Doğrusu ben Rabbime hicret ediciyim. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak O’dur” dedi.
Bu âyette Lût (as)’ın îmân etmesi hakkındaki ifâdeleri, kendisinin bundan evvelki zamânını küfür üzere geçirdiği gibi yanlış bir ma‘nâya vermek, hâşâ, doğru değildir. Belki Hz. İbrâhîm (as)’ı, da‘veti üzerine onun peygamber olduğunu ilk olarak tasdîk edenin Lût (as) olduğuna delâlet eder. (Râzî, c. 13/25, 56)
İbrâhîm (as)’ın, doğum yeri olduğu bildirilen Bâbildeki Kūsa köyünden âilesi Sâre vâlidemiz ve Hz. Lût (as) ile berâber önce Harran’a, buradan da Şâm beldesine gittiği ve en nihâyet Filistin’de yerleştiği rivâyetler arasındadır. Hz. Lût (as) ise daha sonra Sodom beldesine varıp, ahâlisini hak dîne da‘vetle me’mur kılınmıştır. (Beyzâvî, c. 2, 207)
27. Ve (biz) ona İshâk’ı ve (torunu) Ya‘kūb’u ihsân ettik; hem peygamberliği ve kitâbı onun neslinde(n gelenlere vermeyi mukadder) kıldık; ona dünyada da mükâfâtını verdik. Hiç şübhesiz o, âhirette de sâlih kimselerdendir.
28. Lût’u da (peygamber olarak gönderdik de); hani kavmine şöyle demişti: “Gerçekten siz, kendinizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin onu yapmadığı çirkin işi yapıyorsunuz.”
29. “Gerçekten siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edebsizlik yapıp duracak mısınız?” Buna rağmen kavminin cevâbı: “Eğer (iddiâsında) doğru kimselerden isen, Allah’ın azâbını bize getir!” demelerinden başka bir şey olmadı.
30. (Lût:) “Rabbim! Bu fesadcılar topluluğuna karşı bana yardım et!” dedi.
31. Nihâyet elçilerimiz, İbrâhîm’e (oğlu olacağına dâir) müjde ile geldiklerinde dediler ki: “Doğrusu biz bu şehrin halkını helâk edicileriz. Çünki oranın halkı, zâlim kimseler oldular.”
32. (İbrâhîm:) “Ama orada Lût var!” dedi. (Onlar:) “Biz orada kimin bulunduğunu daha iyi bilenleriz; onu ve âilesini mutlakā kurtaracağız; ancak karısı hâriç; (o, inkârı sebebiyle) geride kalacak (helâk edilecek) olanlardandır” dediler.
33. Ve elçilerimiz Lût’a gelince, (kavminin sapıklığını bildiğinden ve melekleri de tanımadığından) onlar için endişeye düştü ve onlardan dolayı göğsü daraldı; bunun üzerine (onlar:) “Korkma ve üzülme! Doğrusu biz seni ve âileni kurtarıcı olanlarız; ancak karın hâriç; (o) geride kalacak olanlardandır” dediler.
34. “Şübhesiz biz, isyân etmekte olduklarından dolayı, bu şehir halkının üzerine gökten dehşetli bir azâb indirici kimseleriz.”
35. And olsun ki (biz), akıl erdirecek bir kavim için, oradan açık bir alâmet (harâbe hâlindeki evlerini) bırakmışızdır.
36. Medyen (halkın)a da kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Böylece (onlara): “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; âhiret gününe ümid bağlayın
“Umum peygamberler (aleyhimüsselâm) bil-icmâ‘ berâber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ*[O’ndan başka ilâh yoktur] deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak (tasdîk edilmiş) olan hadsiz mu‘cizâtlarının (mu‘cizelerinin) kuvvetiyle, tevhîdi (Allah’ın birliğini) iddiâ ediyorlar ve beşeri (insanı), hayvanât mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân-ı billâha (Allah’a îmâna) da‘vet ile ders veriyorlar. (…) Onların ve o pek ciddî muhbirlerin (haber vericilerin) müsbet (isbât edilmiş) mes’elelerde icmâ‘ları ve ittifakları (fikir birliği etmeleri) ve tevâtürleri (doğruluğu kesin haberleri) ve isbatta tevâfukları (birbirine muvâfık gelmeleri) ve tesânüdleri (dayanışmaları) ve tetâbukları (birbirlerine uygun oluşları) öyle bir hüccettir (delildir) ve öyle bir kuvvettir ki, dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 109-110)
37. Fakat onu yalanladılar; derken kendilerini o sarsıntı yakaladı da bulundukları yurtta (dizleri üstüne) çöküp kalan kimseler oldular.
38. Âd ve Semûd’u da (helâk ettik); (onların başına ne geldiği, harâb olmuş) meskenlerinden size elbette belli olmaktadır. Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de onları yoldan çıkardı; hâlbuki (onlar, esâsen) bakıp görebilecek (akıl sâhibi) kimselerdi.
39. Kārun’u, Fir‘avun’u ve (vezîri) Hâmân’ı da (helâk ettik); and olsun ki, Mûsâ onlara (apaçık) deliller getirmişti de (onlar) yeryüzünde büyüklük taslamışlardı; hâlbuki (onlar, azâbımızın) önüne geçecek kimseler değillerdi.
40. Bunun üzerine (biz de) her birini günâhı sebebiyle yakaladık. Artık onlardan kiminin üzerine, (taş yağdıran) bir kasırga gönderdik! İçlerinden kimini de o (korkunç) ses yakaladı! Onlardan bazısını ise yere batırdık! İçlerinden bazısını da suda boğduk! Hâlbuki Allah onlara zulmediyor değildi; fakat onlar (bu isyanlarıyla) kendilerine zulmediyorlardı.
41. Allah’dan başka dostlar edinenlerin misâli, (kendine) bir ev edinen ankebût’un (örümceğin) hâli gibidir. Hâlbuki şübhesiz evlerin en çürüğü, elbette örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!
“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekr-i Sıddīk ile küffârın (kâfirlerin) tazyîkından kurtulmak için tahassun ettikleri (sığındıkları) Gâr-ı Sevr (Sevr Mağarası)’nın kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr (perdeci) gibi, hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir. Hattâ rüesâ-yı Kureyş’ten (Kureyş’in reislerinden), Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: ‘Mağaraya girelim.’ O demiş: ‘Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed (asm) tevellüd etmeden (doğmadan) bu ağ yapılmış gibidir.’ (…)
Sûre-i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için, Kureyş’in îmâna gelmeyen reisleri Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a sûikasd edeceklerini ve o sûikasdın içinde en zayıf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukābele edip galebe edecek. Yani örümceğin hânesi olan ağ en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki: ‘En zayıf bir hayvana mağlûb olacaklarını, faraza bilseydiler, bu cinâyete ve bu sûikasda teşebbüs etmeyeceklerdi.’ ” (Emirdağ Lâhikası-II, 168)
42. Şübhesiz ki Allah, (onların) kendisinden başka nelere yalvarmakta olduklarını bilir. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
43. İşte bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Fakat, âlimlerden başkası onlara akıl erdiremez.
44. Allah, gökleri ve yeri hak ile (yerli yerinde) yarattı. Şübhesiz ki bunda, mü’minler için elbet bir delil vardır.
45. (Ey Resûlüm!) Kitab’dan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla edâ et! Şübhe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. (Namaz kılarak) Allah’ı zikretmek ise, elbette (herşeyden) en büyük olandır.
“Namazda rûhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah (helâl) dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü, âhirete mâl edebilir. Fânî ömrünü, bir cihette ibkā eder (ebedîleştirir).” (Sözler, 4. Söz, 11)
46. İçlerinden zulmedenler hâriç, ehl-i kitabla ancak o en güzel olan (sûret)le mücâdele edin ve deyin ki: “(Biz,) bize indirilene de size indirilene de îmân ettik; bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da birdir ve biz ancak O’na teslîm olanlarız.”
47. (Ey Resûlüm!) İşte böylece sana (önceki kitabları tasdîk eden) bu Kitâb’ı indirdik. Onun için, kendilerine kitab verdiğimiz kimseler ona îmân ederler. Şunlardan (Arab’lardan) da ona îmân eden kimseler vardır. Ve kâfirlerden başkası, bizim âyetlerimizi bilerek inkâr etmez.
48. Hâlbuki (sen), bundan önce ne bir kitab okumuş, ne de sağ elinle onu yazmış değildin. Öyle olsaydı elbette bâtıla dalanlar şübheye düşerdi.
“Ümmî (okur-yazar olmayan) bir Zât’ta (asm) zuhûr eden (ortaya çıkan) o Şerîat; on dört asrı ve nev‘-i beşerin humsunu (insanlığın beşte birisini), âdilâne (adâletle) ve hakkāniyet (haklılık) üzere ve müdakkikāne (gāyet dikkatlice), hadsiz kānunlarıyla idâre etmesi emsâl (kıyas) kabûl etmez. Hem ümmî bir Zât (asm)’ın ef‘âl ve akvâl ve ahvâlinden (fiil, söz ve hâllerinden) çıkan İslâmiyet; her asırda üç yüz elli milyon insanın rehberi ve mercii (mürâcaat kaynağı) ve akıllarının muallimi ve mürşidi; ve kalblerinin münevviri (nûrlandırıcısı) ve musaffîsi (sâfîleştiricisi); ve nefislerinin mürebbîsi (terbiyecisi) ve müzekkîsi (arındırıcısı); ve ruhlarının medâr-ı inkişâfı (ma‘nevî yükselme sebebi) ve ma‘den-i terakkiyâtı (ilerleme kaynağı) olması cihetiyle, misli (benzeri) olamaz ve olamamış.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 119)
49. Hayır! O (Kur’ân), kendilerine ilim verilen kimselerin sînelerinde (bulunan) apaçık âyetlerdir. Zâlimlerden başkası, âyetlerimizi bilerek inkâr etmez.
50. Ve “Ona Rabbinden (bizim istediğimiz gibi) mu‘cizeler indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Mu‘cizeler ancak Allah katındadır. Ben ise sâdece (O’nun azâbından haber veren) apaçık bir korkutucuyum.”
51. Şübhesiz bizim sana indirdiğimiz (ve) kendilerine okunup durmakta olan bu Kitab, onlara yetmedi mi? Şübhesiz bunda, îmân edecek bir kavim için, gerçekten bir rahmet ve bir nasîhat vardır.
“Milyonlar Arabî (Arabca) kitablar yazılmışlar, meydandadır. Şimdi bütün bu kitabların en belîğleri, en fasihleri (ma‘nâca en güzel ve ifâdesi en anlaşılır olanları) Kur’ân’la berâber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat‘iyen diyecek ki; Kur’ân bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur’ân, umum bu kitabların derecesinde değildir. Öyle ise herhâlde, ya Kur’ân umûmunun altında olacak; o ise yüz derece muhâl (imkânsız) olmakla berâber, hiçkimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez. Öyle ise Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân (açıklamaları mu‘cize olan Kur’ân), yazılan umum kitabların fevkindedir (üstündedir).
Hattâ ma‘nâyı da fehmetmeyen (anlamayan) câhil âmî tabakaya (sıradan halk tabakasına) karşı da Kur’ân-ı Hakîm, usandırmamak sûretiyle i‘câzını (mu‘cize olduğunu) gösterir. Evet o âmî, câhil adam der ki: ‘En güzel, en meşhur bir beyti iki-üç def‘a işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur’ân ise hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyâde dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu insan sözü değildir.’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 81-82)
52. De ki: “Benimle sizin aranızda şâhid olarak, Allah yeter! (O,) göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah’ı inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir!”
53. Bir de senden azâbı acele istiyorlar. Hâlbuki belirlenmiş bir müddet olmasaydı, o azab onlara mutlakā gelirdi. Ve şübhesiz ki (o istedikleri azab), kendilerine haberleri olmadan ansızın gelecektir.
54. Senden azâbı acele istiyorlar. Doğrusu Cehennem, kâfirleri gerçekten kuşatıcıdır.
55. O gün o azab onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından kaplayacak ve (Allah onlara): “Yapmakta olduğunuz şeyleri tadın!” diyecektir.
56. Ey îmân eden kullarım! Şübhesiz ki benim arzım geniştir; öyle ise ancak bana kulluk edin!
57. Her nefis ölümü tadıcıdır;
“İhlâsı (hakka uymayı nefsin arzularına uymaya tercîh etme hasletini) kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir (te’sirli) sebeblerinden birisi, râbıta-i mevttir (ölümü düşünmektir). Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden, tûl-i emel (uzun vâdeli arzular) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza (idrâk) edip, nefsin desîselerinden (hîlelerinden) kurtulmaktır.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 170)
58. Îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, elbette onları altlarından ırmaklar akan Cennetteki yüksek makamlara yerleştireceğiz. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (Böyle sâlih) amel işleyenlerin mükâfâtı, ne güzeldir!
59. Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
60. (Yeryüzünde) hareketli olan nice canlı da vardır ki rızkını taşıyamaz (kendi te’mîn edemez). Onlara da size de Allah rızık verir.
“Rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyâr (irâde) kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa‘yini (çabasını) kabûl eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyâcına acıyan bir şefkat cânibinden (tarafından) ihsân edilir. Fakat rızık ikidir. Biri: Yaşamak için hakīkī ve fıtrî rızıktır ki, taahhüd-i Rabbânî (Allah’ın taahhüdü) altındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki, bedende yağ vesâire sûretinde iddihâr olunan (biriktirilen) fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyâde birşey yemeden yaşatır, hayâtını idâme eder (devâm ettirir). Demek yirmi-otuz günden evvel ve bedende müddehar (biriktirilmiş) olan fıtrî rızkı bitmeden, zâhiren (görünüşte) açlıktan vefât edenler rızıksızlıktan ölmüyorlar. Belki sû’-i i‘tiyaddan (yanlış alışkanlıktan) ve terk-i âdetten neş’et eden (alışmış olduğu tarzı bırakmaktan gelen) bir hastalıktan vefât ederler. İkinci kısım rızık: İ‘tiyad ve israf ve sû’-i isti‘mâlât (kötüye kullanma) ile tiryâkī olup, zarûret hükmüne geçen mecâzî ve sun‘î rızıktır. Bu kısım ise, taahhüd-i Rabbânî altında değildir. Belki ihsâna tâbi‘dir. Kâh verir, kâh vermez.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 157-158)
61. Celâlim hakkı için, eğer onlara (o müşriklere): “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren kimdir?” diye sorsan, mutlakā: “Allah!” derler. Öyle ise (haktan) nasıl çevriliyorlar?
62. Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (kimi dilerse de) ona daraltır. Şübhe yok ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
63. And olsun ki onlara: “Gökten bir su indirip, yeryüzünü ölümünden sonra onunla dirilten kimdir?” diye sorsan, mutlakā: “Allah!” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu (buna) akıl erdirmezler.
64. Hâlbuki bu dünya hayâtı, bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir. Şübhesiz âhiret yurdu ise, elbette asıl hayat odur.
“İnsan bir yolcudur. Sabâvetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre (dirilmeye), haşirden ebede kadar insanın yolculuğu devâm eder. Her iki hayâtın levâzımâtı, Mâlikü’l-Mülk (mülkün tek sâhibi olan Allah) tarafından verilmiştir. Fakat o levâzımâtı, cehlinden (câhilliğinden) dolayı tamâmen bu hayât-ı fâniyeye sarfediyor. Hâlbuki, o levâzımâttan lâekal (en az) onda birini dünyevî hayâta, dokuzunu hayât-ı bâkīyeye (ebedî âhiret hayâtına) sarf etmek gerektir. Acabâ birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmi dört lira harcırah alan bir me’mur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmi üç lirasını sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan bir kimse kendisine akıllı diyebilir mi?” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 200)
65. Bununla berâber, gemiye bindikleri zaman, dinde O’na (karşı) ihlaslı (samîmî) kimseler olarak Allah’a yalvarırlar. Fakat (Allah) onları karaya (çıkararak) kurtarınca, bir de bakarsın ki onlar (yine O’na) ortak koşuyorlar!
66. Tâ ki kendilerine verdiğimiz şeylere (ni‘metlere) nankörlük etsinler ve zevke dalsınlar! Fakat (onlar yaptıklarının âkıbetini) ileride bilecekler!
67. Etraflarından insanlar kapılıp götürülürken (kimisi öldürülüp, kimisi esîr edilirken) şübhesiz bizim (Mekke’yi) emniyet içinde, dokunulmaz bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ bâtıla inanıp, Allah’ın ni‘metini inkâr mı ediyorlar?
68. Hâlbuki Allah’a bir yalanı iftirâ edenden veya kendisine geldiğinde hakkı yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Cehennemde kâfirlere bir yer mi yok?
69. Bizim uğrumuzda cihâd edenlere gelince, onları mutlakā yollarımıza eriştireceğiz. Şübhesiz ki Allah, elbette iyilik edenlerle berâberdir.