27-Neml Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Tâ, Sîn.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. Mü’minler için bir hidâyet ve bir müjdedir.
3. (O mü’minler) o kimselerdir ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete gerçekten kat‘î olarak inanırlar.
4. Şübhesiz ki âhirete inanmayanların (kötü) amellerini kendilerine süslü gösterdik; bu yüzden onlar bocalayıp dururlar.
5. İşte bunlar öyle kimselerdir ki, azâbın en kötüsü onlarındır. Ve onlar âhirette gerçekten en ziyâde hüsrâna uğrayacak olanlardır.
6. (Ey Resûlüm!) Hem hiç şübhesiz ki bu Kur’ân, Hakîm (her işi hikmetli olan), Alîm (herşeyi bilen Allah) tarafından sana ulaştırılıyor.
“Nasıl bir usta, binâ ettiği ve idâre ettiği iki hâneden bahseder. Programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinâtı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -ta‘bîr câiz ise- programını yazan, gösteren bir Zât’ın beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu‘ ve tekellüf (sun‘îlik ve zorlama işi) görünmüyor. Hiçbir şâibe-i taklîd (taklîd şübhesi) veya başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud‘anın (hîlenin) emâresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle (sâfiyetiyle), bütün hulûsuyla (samîmiyetiyle) sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı ‘güneşten geldim’ der. Kur’ân dahi, ‘Ben, Hâlık-ı Âlem’in (âlemin yaratıcısının) beyânıyım ve kelâmıyım’ der.” (Zülfikār, 25. Söz, 29)
7. Hani Mûsâ (Medyen’den Mısır’a dönerken) âilesine: “Ben hakīkaten bir ateş gördüm. Ondan size (yol hakkında) bir haber getireceğim; yâhut ısınasınız diye size tutuşmuş bir kor getireceğim” demişti.
8. Nihâyet oraya gelince (kendisine) şöyle seslenildi: “Ateş (sandığın bu nûrun için)de olan (sen) ve (o nûrun) etrâfında bulunanlar (melâikeler) mübârek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ise (her kusurdan) münezzehtir.”
9. “Ey Mûsâ! Hakīkat şu ki, ben Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah’ım!”
10. “Asânı (yere) bırak!” (Mûsâ asâsını bıraktı da) birden onu yılan gibi hareket eder bir hâlde görünce, arkasını dönen bir kimse olarak kaçtı ve geri dönmedi. (Kendisine buyuruldu ki:) “Ey Mûsâ! Korkma; çünki ben (o kimseyim) ki, benim huzûrumda peygamberler korkmaz!”
11. Ancak, kim zulmeder, sonra (bu amelini) kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, o takdirde (bilsin ki) şübhesiz ben, Gafûr (çok bağışlayan)ım, Rahîm (çok merhamet eden)im.
12. “Hem elini koynuna sok; Fir‘avun’a ve kavmine (gönderilen) dokuz mu‘cizeden biri olmak üzere kusursuz, bembeyaz (parlayan ve ışık saçan bir el) olarak çıksın! Çünki onlar bir fâsıklar topluluğu oldular!”
13. İşte mu‘cizelerimiz onlara (hakīkati) açıkça gösterir bir şekilde gelince: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.
14. Kendileri de bunlara (bu mu‘cizelerimize) kat‘î olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Ama bak, o fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!
15. (Habîbim, yâ Muhammed!) And olsun ki (biz) Dâvûd’a ve Süleymân’a bir ilim verdik de: “Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun!” dediler.
16. Süleymân da, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize herşeyden verildi.
“*وَالطَّيْرمَحْشُورَةً*[Kuşları da toplanmış olarak (ona itâat ettirdik)]*عُلِّمْنَا مَنْطَقِ الطَّيْرِ*[Bize kuşların dili öğretildi] cümleleriyle Hz. Dâvûd ve Süleymân Aleyhimesselâm’a kuşlar envâ‘ının (çeşitlerinin) lisanlarını hem isti‘dâdlarının (kābiliyetlerinin) dillerini yani hangi işe yaradıklarını onlara Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakīkattir, mâdem rûy-ı zemin (yeryüzü) bir sofra-i Rahmândır, insanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifâde eden sâir hayvanât ve tuyûrun (kuşların) çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdâm edip (hizmet ettirip) ilhâm-ı İlâhî ile azîm bir istifâde yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdâm ederek ve papağan misillü (gibi) kuşları konuşturarak medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine (insan medeniyetinin güzelliklerine) güzel şeyleri ilâve etmiştir.
Öyle de başka kuş ve hayvanların isti‘dâd dili bilinirse, çok tâifeleri var ki karındaşları hayvanât-ı ehliye (ehil hayvanlar) gibi birer mühim işte istihdâm edilebilirler. Meselâ çekirge âfetinin istîlâsına karşı çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzîm edilse (hareketleri düzenlense) ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdâm edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi‘ istifâde ve teshîri (itâat ettirilmesi) ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı (ruhsuz şeyleri) konuşturmak ve tuyurdan istifâde etmek, en müntehâ hudûdunu (en son sınırlarını) şu âyet çiziyor. En uzak hedefini ta‘yîn ediyor. En haşmetli sûretine parmağıyla işâret ediyor ve bir nevi‘ teşvîk eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 84)
17. Süleymân’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; böylece hepsi (bir arada) düzenli olarak sevk ediliyordu.
18. Nihâyet neml (karınca) vâdisine geldiklerinde, (içlerinde reis olan) bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesin!” dedi.
19. Bunun üzerine (Süleymân) onun sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: “Rabbim! Beni ve ana-babamı ni‘metlendirdiğin ni‘metine şükretmemi ve râzı olacağın sâlih ameller işlememi bana ilhâm eyle ve rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!”
20. Ve kuşları teftîş edip, şöyle dedi: “Bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?”
21. “Onu elbette şiddetli bir azâb ile cezâlandıracağım veya onu hakīkaten keseceğim yâhut kesinlikle bana (ma‘zeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek!”
22. Derken çok geçmeden (Hüdhüd, Süleymân’a) gelip dedi ki: “(Ben) senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’ (şehrin)den doğru (ve mühim) bir haber getirdim.”
23. “Gerçekten ben, onlara (Sebe’lilere) hükümdârlık eden ve kendisine herşeyden (bir nasib) verilmiş ve kendisi için büyük bir taht bulunan (Belkıs adında) bir kadın buldum!”
24. “Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp güneşe secde ediyorlar buldum; hem şeytan onlara amellerini süslemiş de onları (doğru) yoldan men‘ etmiş; bu yüzden onlar doğru yolu bulamıyorlar.”
25. “(Şeytan böyle vesvese vermiş ki) göklerde ve yerde gizli olanları (ortaya) çıkaran,4 ne gizlerseniz ve ne açıklarsanız bilen Allah’a secde etmesinler!”
“Belîğ (ifâdesi çok güzel) bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin ziyâde meşgûl olduğu san‘atını ve meşgalesini ihsâs (his) ettirsin. Hüdhüd-i Süleymânî ise, suyu az olan Sahrâ-yı Cezîretü’l-Arab’da (Arab yarımadası çölünde) (…) hayvânât ve tuyûrun (kuşların) arîfi (bilgilisi) olarak Süleymân Aleyhisselâm’a küngânlık eden (su yeri bulma vazîfesi gören) ve su buldurup çıkarttıran mübârek vazîfedâr bir kuş olmakla kendi san‘atının mikyascığıyla (ölçücüğüyle) Cenâb-ı Hakk’ın semâvât ve arzdaki mahfiyâtı (gizlilikleri) çıkarmakla ma‘bûdiyetini (kendisine ibâdete lâyık oluşunu) ve mescûdiyetini (yegâne secde edilmeye lâyık olduğunu) isbât ettiğini kendi san‘atçığıyla bilip ifâde ediyor.
Evet Hüdhüd pek güzel görmüş. Çünki toprak altındaki had ve hesâba gelmeyen tohumların ve çekirdeklerin ve ma‘denlerin muktezâ-yı fıtrîsi (yaratılışının gereği) aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünki ecsâm-ı sakīliye (ağır cisimler) ihtiyârsız (irâdesiz) ve ruhsuz oldukları için kendileri yukarıya çıkamazlar. Yukarıdan kendi kendilerine aşağı düşebilirler.” (Lem‘alar, 28. Lem‘a, 297)
5. Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin sekizincisidir. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)
26. “Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur; büyük arşın Rabbidir.”
27. (Süleymân, Hüdhüd’e) dedi ki: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın; bakacağız!”
28. “Bu mektûbumu götür de kendilerine bırak; sonra onlardan (biraz öteye) çekil de, ne (netîce)ye varacaklarına bak!”
29. (Mektûbu alan Sebe’ Melîkesi:) “Ey ileri gelenler! Doğrusu bana (pek) şerefli bir mektub bırakıldı!” dedi.
30. “Şübhesiz ki o, Süleymân’dandır ve gerçekten o: ‘Rahmân, Rahîm olan Allah’ın ismiyle’ (diye başlamakta)dır.”
Bakınız; (Fâtiha Sûresi, sâhife 1, hâşiye 2)
31. “(O mektûbda:) ‘Bana baş kaldırmayın ve bana Müslüman kimseler olarak gelin!’ (diye yazıyor.)”
32. (Melîke devamla) dedi ki: “Ey ileri gelenler! (Bu) işim hakkında bana fetvâ verin! (Ben, sizler yanımda) şâhid olmadıkça (size danışmadan) hiçbir iş (hakkında karâr)ımı kat‘îleştirici değilim.”
33. (Onlar:) “Biz güç sâhibleriyiz ve şiddetli savaş ehliyiz; fakat emir senindir; artık bak, ne emredersin!” dediler.
34. (Melîke:) “Şübhesiz hükümdârlar bir şehre girdikleri zaman orayı harâb ederler ve halkının şerefli kimselerini zelîl kılarlar. Evet böyle yaparlar!” dedi.
35. “Doğrusu ben ise, onlara bir hediye gönderen (önce iyilikle mukābele eden), daha sonra o elçilerin ne ile (nasıl bir netîce ile) döneceğine bakan (ve artık ona göre hareket edecek olan) bir kimseyim.”
36. Nihâyet (elçiler hediyelerle) Süleymân’a gelince, (Süleymân) dedi ki: “(Siz) bana mal ile yardım mı edeceksiniz? Hâlbuki Allah’ın bana verdiği (ni‘metler), size verdiğinden daha hayırlıdır! Hediyenizle ancak siz sevinirsiniz!”
37. “(Ey elçi!) Onlara dön; (eğer Müslüman kimseler olarak bana gelmezlerse) artık şübhesiz öyle ordularla onlara geliriz ki, onların buna karşı mukāvemetleri yoktur. Ve kendilerini mutlakā zelîl ve küçük düşmüş kimseler olarak oradan çıkarırız.”
38. (Elçiler gittikten sonra müşâvirlerini topladı ve:) “Ey ileri gelenler! (Onlar) Müslüman kimseler olarak bana gelmeden önce, hanginiz onun tahtını bana getirebilir?” dedi.
39. Cinlerden bir ifrît: “(Sen, daha) makāmından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm; ve hakīkaten ben, buna gerçekten gücü yeten, (ve bu hususta) güvenilir biriyimdir” dedi.
40. Yanında kitabdan bir ilim bulunan zât (Âsaf bin Berhıya): “(Senin) göz açıp kapaman (esnâsında, henüz nazarın) sana dönmeden önce, ben onu sana getiririm” dedi.
“(Âyet) işâret ediyor ki: Uzak mesâfelerden eşyâyı aynen ve sûreten (maddesiyle veya sûretiyle) ihzâr etmek (getirmek) mümkündür. (…) Taht-ı Belkıs (Sebe’ melîkesi Belkıs’ın tahtı) Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyâhut sûretiyle hâzır olmuştur, görülmüştür. (…)
Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı remziyle (işâret diliyle) ma‘nen diyor ki: Ey benî-Âdem (Âdemoğulları)! Bir abdime (kuluma) geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme (tam bir adâlet) yapmak için, ahvâl ve vukūât-ı zemîne (dünyadaki hâllere ve hâdiselere) bizzât ıttılâ‘ veriyorum (haberdâr ediyorum) ve mâdem her bir insana fıtraten (yaratılıştan), zemîne bir halîfe olmak kābiliyetini vermişim. Elbette o kābiliyete göre rûy-i zemîni (yeryüzünü) görecek ve bakacak, anlayacak isti‘dâdını (kābiliyetini) dahi vermesini, hikmetim iktizâ ettiğinden (gerektirdiğinden) vermişim. (…) Öyle ise, şu azîm (büyük) ni‘metten istifâde edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazîfe-i ubûdiyetinizi (kulluk vazîfenizi) unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemîni, her tarafı her birinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.” (Zülfikār, 25. Söz, 81-82)
41. (Ve devamla) dedi ki: “Onun tahtını, kendisine tanınmaz bir hâle getirin; bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa doğruyu farkedemeyenlerden mi olacak?”
42. Nihâyet (melîke) gelince (ona): “Senin tahtın böyle miydi?” denildi. (O da:) “Sanki bu, odur! Zâten bize ondan (tahtımın hârika bir sûrette getirilişinden) önce (senin nübüvvetine dâir) bilgi verilmişti ve (biz) Müslüman kimseler olmuştuk” dedi.
43. Zâten onu Allah’dan başka tapmakta olduğu şeyler, (o zamâna kadar Müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Çünki o, kâfir bir kavimdendi.
44. Ona: “Köşke gir!” denildi. Bunun üzerine (melîke) onu görünce, onu (o köşkün, altından su akıtılan ve üstü billûrla kaplanan zemînini) derin bir su zannetti ve (eteğini) inciklerinden açtı (yukarı çekti). (Süleymân ona:) “Doğrusu bu, billûrdan (yapılmış) şeffaf bir köşktür!” dedi. (Melîke:) “Rabbim! Gerçekten ben nefsime zulmetmişim! Artık Süleymân’la berâber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslîm oldum!” dedi.
45. (Ey Habîbim!) And olsun ki, Semûd (kavmin)e de: “Allah’a kulluk edin!” diye (kendilerine nasîhat etmesi için) kardeşleri Sâlih’i gönderdik; bir de baktı ki, onlar birbiriyle çekişen iki fırka olmuşlar.
46. (Sâlih:) “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğü acele istiyorsunuz? Allah’dan mağfiret dileseniz olmaz mı? Olur ki size mağfiret olunur.”
47. (Onlar:) “Senin ve berâberinde bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık” dediler. (Sâlih:) “Sizin uğursuzluğunuz(un sebebi) Allah katındadır (O takdîr etmiştir); hayır, siz imtihâna çekilen bir kavimsiniz” dedi.
48. O şehirde ise dokuz kişi vardı ki, yeryüzünde fesad çıkarıyorlardı, ıslâh etmiyorlardı.
“Evet fıskla (günahlara dalmakla) bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, ma‘ruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça tahfîf edilsin (hafifletilsin). Çünki musîbet umûmî olursa, hafîf olur.
Ve kezâ bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenâlık hissi uyanırsa, o şahsın yüksek hissiyâtı (hisleri) ve kemâlâtı (yüksek sıfatları) sukût etmeye (düşmeye) başlar; kalbinde tahrîbâta (bozgunculuğa), fenâlığa bir meyil, bir zevk peydâ olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs bütün lezzetini, zevkini tahrîbatta, fenâlıkta bulur. İşte o vakit o şahıs, arz üzerinde tam ma‘nâsıyla yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesâdı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.” (İşârâtü’l-İ‘caz, 225)
49. (Bunlar,) aralarında Allah’a yemîn ederek (birbirlerine): “Ona ve âilesine muhakkak bir gece baskın yapalım (onları öldürelim); sonra da onun velîsine, âilesinin öldürülüşünde, ‘Kesinlikle (biz, orada) bulunmadık, hem şübhesiz ki biz doğru (söyleyen) kimseleriz, diyelim’ ” dediler.
50. (Onlar) böyle bir hîle ile tuzak kurdular; hâlbuki (biz de) tuzak(larını netîcesiz bırakmak) ile onlar farkında olmadan hîle(lerini başlarına geçirmekle mukābele) ettik.
51. İşte bak tuzaklarının âkıbeti nasıl oldu; şübhesiz ki biz, onları ve kavimlerini hep berâber helâk ettik!
52. İşte onların, zulümleri yüzünden çökmüş (ve harâbeye dönmüş) evleri! Şübhe yok ki bunda, bilecek (ve ibret alacak) bir kavim için apaçık bir delil vardır.
53. Îmân edip (Allah’a karşı gelmekten) sakınmakta olanları ise kurtardık.
54. Lût’u da (peygamber olarak gönderdik). O vakit kavmine şöyle demişti: “Siz görüp durduğunuz hâlde, (hâlâ) bu çirkin işi mi yapıyorsunuz?”
55. “Gerçekten siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi gidiyorsunuz? Hayır! Siz câhillik eden bir kavimsiniz!”
“Kuvve-i şeheviyenin tefrit (geri) mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harâma şehveti, bir iştihâsı yoktur. İfrat (aşırı) mertebesi fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimâl etmek iştihâsında olur. Vasat mertebesi (orta yolu) ise iffettir ki; helâline şehveti var, harâma yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19-20)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 373, hâşiye 1)
56. Kavminin cevâbı ise: “Lût’un ehlini şehrinizden çıkarın! Çünki onlar, (bizi beğenmeyip) çok temizlik taslayan insanlardır!” demekten başka bir şey olmadı.
57. Bunun üzerine (biz de) onu ve ehlini kurtardık. Ancak karısı hâriç; onun (inkârı sebebiyle) geride kalanlardan olmasını takdîr ettik.
58. Ve üzerlerine (taştan) bir yağmur yağdırdık. Artık o korkutulan (kâfir) kimselerin yağmuru, ne kötü idi!
59. (Ey Resûlüm!) De ki: “Allah’a hamd olsun; seçtiği kullarına da selâm olsun! Allah mı hayırlıdır, yoksa (O’na) ortak koşmakta oldukları şeyler mi?”
60. (O putlar mı daha hayırlıdır,) yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gökten size bir su indiren (Rabbiniz) mi? Böylece onun ile, sizin bir ağacını bile (yerden) bitiremeyeceğiniz güzellikte olan (nice) bahçeler yetiştirdik.
“Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın (açıklaması mu‘cize olan Kur’ân’ın) ifâdesinde çok şefkat ve merhamet vardır. Çünki muhâtabları ekseriyetle (çok def‘a), cumhûr-ı avamdır (halk topluluğudur). Onların zihinleri basittir. Nazarları (fikirleri) dakik (ince) şeyleri göremediğinden, onların besâtet-i efkârlarını (fikirlerinin basitliğini) okşamak için, semâvat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrâr ediyor. Ve o büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ: Semâvat ve arzın hılkati (gökler ve yerin yaratılışı) ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bil-bedâhe (açıkça) okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O hurûf-ı kebîre (büyük harfler) içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta (âyetlere) nazarları nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 134)
61. (Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, arasında ırmaklar meydana getiren, onun (arzın sükûneti) için sâbit dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Hayır! Onların çoğu (hakkı) bilmiyorlar!
62. (Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (bir sıkıntısından dolayı) kendisine duâ ettiği zaman darda kalan (bir kulun)a icâbet edip, (ondan) fenâlığı gideren ve sizi yeryüzünün halîfeleri kılan (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Ne kadar az ibret alıyorsunuz!
63. (Onlar mı daha hayırlı,) yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rüzgârları rahmetinin (size ihsân ettiği yağmurun) önünde müjdeci olarak gönderen (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Allah, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden çok yücedir!
“(Cenâb-ı Hakk’ın) öyle bir kibriyâ (büyüklük) ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin (Allah’a ortak koşmanın) hiçbir imkânını, hiçbir ihtimâlini bırakmıyor, köküyle kesiyor. Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet-i kudret var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir (sonsuz mertebededir) ve ihâta ediyor (kuşatıyor). Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksâniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydan vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını (yaratılışını) bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 142)
64. (O putlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (ilk olarak mahlûkātı) yaratmaya başlayan, sonra (o yaratmayı âhirette tekrar) iâde eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!”
65. De ki: “Göklerde ve yerde Allah’dan başka kimse gaybı bilmez.” (Onlar) ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.
66. Hayır! Onların âhirete dâir bilgileri pekişmiş (kendilerine ard arda yeterince ma‘lûmât verilmiş)tir. Fakat onlar (yine de) ondan şübhe içindedirler. Bil‘akis onlar, ondan yana kördürler.
67. Hem inkâr edenler dedi ki: “Biz ve atalarımız, toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi muhakkak (kabirlerimizden) çıkarılacak kimseleriz?”
68. “Yemîn olsun ki biz de, daha önce atalarımız da bununla (bu diriltilme ile) va‘d olunduk; bu evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir.”
69. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da o günahkârların âkıbeti nasıl olmuş bakın!”
“Bütün masnûâtta (san‘atlı varlıklarda) gāyet hassas mîzanlarla (ölçülerle) a‘zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurgaya, bir çiçekli nebattan milyarlar, trilyonlar çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüb (uygunluk), bir müvâzene (denge), bir intizam, bir cemâl (güzellik), bir hüsn-i san‘at (güzel san‘at) yapan ve her zîhayâtın (canlının) hukūk-ı hayâtını (hayâtının haklarını) kemâl-i mîzanla (tam bir ölçüyle) veren; iyiliklere güzel netîceler ve fenâlıklara fenâ netîceler verdiren ve Âdem zamânından beri tâgī (azgın) ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren (hissettiren) bir adâlet-i sermediye (dâimî adâlet), elbette ve hiç şübhe getirmez ki: Güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye, o adâlet-i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerinde âkıbetsiz (netîcesiz) bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe, hikmetsizliğe hiçbir vecihle (cihetle) müsâade etmezler.” (Asâ-yı Mûsâ, 7. Mes’ele, 19)
70. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık onlara karşı üzülme ve (size) tuzak kurmakta olduklarından dolayı sıkıntıda olma!
71. “Bir de eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen azab) ne zaman?” diyorlar.
72. De ki: “Acele istiyor olduğunuz şeyin (azâbın) bir kısmı, belki size gelmek üzere olabilir!”
73. Hâlbuki şübhesiz Rabbin, insanlara karşı elbette pek büyük bir lütuf sâhibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.
74. Ve muhakkak ki Rabbin, onların sîneleri neyi gizliyor ve neyi açıklıyorsa elbette bilir.
75. Çünki gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın!
Herşeyin “Kitâb-ı Mübîn” de yazılı olduğuna dâir bakınız; (sahîfe 214, hâşiye 2)
76. Şübhesiz ki bu Kur’ân, İsrâîloğullarına, hakkında ihtilâfa düşmekte oldukları şeylerin çoğunu anlatmaktadır.
77. Ve şübhesiz o (Kur’ân), mü’minler için elbette bir hidâyet ve bir rahmettir.
78. Muhakkak ki Rabbin, onların arasında (hak ile) hükmünü verecektir. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.
79. (Ey Resûlüm!) Öyle ise (sen) Allah’a tevekkül et! Çünki sen, apaçık hak üzerindesin!
80. Elbette sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönen kimseler olarak kaçtıklarında, o sağırlara da (hakka olan) da‘veti(ni) işittiremezsin!
81. Ve o körleri, (içinde bulundukları) dalâletlerinden (çevirip) hidâyete erdirecek olan sen değilsin! (Sen da‘vetini) ancak, âyetlerimize îmân edip de kendileri (ihlâsla) teslîm olan kimselere işittirebilirsin.
82. O (azab) söz(ü) başlarına geldiği (kıyâmet yaklaştığı) zaman ise, onlara yerden bir dâbbe (hareketli bir canlı) çıkarırız; (o,) gerçekten insanların âyetlerimize kat‘î olarak inanmıyor olduklarını kendilerine söyler.
“Nasıl ki kavm-i Fira‘vun’a ‘çekirge âfeti ve bit belâsı’ ve Kâ‘benin tahrîbine çalışan Kavm-i Ebrehe’ye ‘Ebâbîl Kuşları’ musallat olmuşlar. Öyle de, Süfyân’ın ve Deccâllerin fitneleriyle bilerek ve severek isyâna ve tuğyâna (azgınlığa) ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliğiyle fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe ve küfür ve küfrâna (nankörlüğe) düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan (yerden) bir hayvan çıkıp musallat olacak. Zîr ü zeber (darmadağın) edecek. اَلّٰلهُ اَعْلَمُ [Allah en iyi bilendir] o dâbbe (hareketli canlı) bir nev‘dir (tâifedir). Çünki gāyet büyük bir tek şahıs olsa, her yere ve herkese yetişemez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvâniye olacak. Belki اِلَّادَبَّةُ الْأَرْضِ تَاْكُلُ مِنْساَتَهُ [Ancak asâsından yemekte olan dâbbetü’l-arz (bir ağaç kurdu) müstesna] âyetinin işâretiyle, o hayvan dâbbetü’l-arz (yer hayvanı) denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek. İnsanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler îman bereketiyle, sefâhet ve sû’-i isti‘mâlâttan tecennübleriyle (günahlar ve israflardan sakınmalarıyla) kurtulacaklarına işâreten, âyet, îman husûsunda o hayvanı konuşturmuş.” (Şuâ‘lar, 5. Şuâ‘, 84)
83. Hem o gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalanlayanları bir bölük hâlinde toplarız; artık onlar toplu olarak (hesab yerine) sevk edilirler.
84. Nihâyet (oraya) geldikleri zaman (Allah onlara): “Kendilerini ilmen kavramadığınız hâlde, ayetlerimi yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?” buyurur.
85. Ve zulmetmeleri (Allah’ın âyetlerini yalanlamaları) yüzünden o (azab) söz(ü) başlarına gelmiştir; artık onlar konuşamazlar.
86. Görmediler mi, gerçekten biz geceyi içinde istirâhat etmeleri için (karanlık), gündüzü ise (çalışmaları için etraflarını) aydınlatıcı yaptık. Şübhesiz ki bunda, îmân edecek bir kavim için nice deliller vardır.
87. Ve sûra üfürüldüğü gün, artık Allah’ın diledikleri dışında, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. Ve hepsi boyun eğen kimseler olarak O’na gelirler.
88. Hem dağları görürsün de, onları (yerlerinde) sâbit sanırsın; hâlbuki onlar, bulutların yürümesi gibi geçer gider. (Bu,) herşeyi sağlam yapan Allah’ın işidir. Muhakkak ki O, ne yaparsanız hakkıyla haberdârdır.
89. Kim iyilikle gelirse, artık ona ondan daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün korkudan emîn olan kimselerdir.
90. Kim de kötülükle gelirse, bunun üzerine (onlar) yüzleri üstü ateşe atılırlar. (Ve kendilerine:) “Yapmakta olduğunuz şeylerden başkasıyla mı cezâlandırılıyorsunuz?” (denilir).
91. (Ey Resûlüm! De ki:) “(Ben) ancak, (Allah’ın) haram (ve emîn) kıldığı bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum; herşey ise O’nundur. Ve (ben) Müslümanlardan olmakla, hem (size) Kur’ân okumakla emrolundum.” O hâlde kim hidâyete gelirse, artık ancak kendisi için hidâyete gelmiş olur. Kim de dalâlete düşerse, o takdirde (onlara) de ki: “Ben ancak (Allah’ın azâbını haber vermekle) korkutucu olanlardanım.”
92. (Ey Resûlüm! De ki:) “(Ben) ancak, (Allah’ın) haram (ve emîn) kıldığı bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum; herşey ise O’nundur. Ve (ben) Müslümanlardan olmakla, hem (size) Kur’ân okumakla emrolundum.” O hâlde kim hidâyete gelirse, artık ancak kendisi için hidâyete gelmiş olur. Kim de dalâlete düşerse, o takdirde (onlara) de ki: “Ben ancak (Allah’ın azâbını haber vermekle) korkutucu olanlardanım.”
93. Ve de ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.
“Evet Ma‘bûd-ı bi’l-Hakk (ibâdete hakkıyla lâyık olan) yalnız o Kadîr-i zü’l-Celâl (sonsuz kudret ve celâl sâhibi) olduğu gibi, Mahmûd-ı bi’l-ıtlak (nihâyetsiz övgüye lâyık olan) yine yalnız O’dur. İbâdet ona mahsus olduğu gibi, hamd ü senâ (övgü) dahi ona hâsdır. (…) Hiç mümkün müdür ki: Hakîm, Alîm (sonsuz hikmet ve ilim sâhibi) bir Zât, bir ağacı gāyet ehemmiyetle tedbîr ve tasvîr edip (şekillendirip) ve gāyet derecede hikmetle idâre ve terbiye ettiği hâlde, o ağacın gāyesi, fâidesi olan meyvelerine bakmayıp, ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zâyi‘ olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir. İşte, şu kâinâtın zîşuûru (şuûr sâhibi) ve en mükemmel meyvesi ve netîcesi ve gāyesi, insandır. Şu kâinâtın Sani‘-i Hakîm’i (herşeyi hikmetle yaratan san‘atkârı) mümkün müdür ki, şu zîşuûr meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibâdeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip, hikmet-i bâhiresini (apaçık hikmetini) hiçe indirsin. Veyâhut kudret-i mutlakasını (sonsuz kudretini) acze kalb ettirsin (çevirsin). Veyâhut ilm-i muhîtini (herşeyi içine alan ilmini) cehle çevirsin? Yüz bin def‘a hâşâ!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 68)