26-Şuarâ Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Tâ, Sîn, Mîm.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. Bunlar, (hak ile bâtılı) apaçık beyân eden Kitâb’ın âyetleridir.
3. (Ey Resûlüm!) Sen (onlar) mü’min kimseler olmayacaklar diye, neredeyse kendi nefsini helâk edicisin!
4. Dilesek, onlara gökten bir mu‘cize indiririz de boyunları ona eğilip kalanlar (olarak inanmaya mecbûr) olurlar.
5. Hâlbuki onlara Rahmân’dan hiçbir yeni nasîhat gelmez ki ondan yüz çevirici kimseler olmasınlar!
6. Üstelik (onu) gerçekten yalanladılar; fakat kendisiyle alay edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine yakında gelecektir.
7. Yeryüzünü görmediler mi? Orada her güzel çift (ve cins)ten nice bitkiler yetiştirdik.
8. Şübhesiz bunda, (Allah’ın kudretine) apaçık bir delil vardır. Buna rağmen onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
9. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
10. Hani Rabbin Mûsâ’ya: “O zâlimler topluluğuna, Fir‘avun’un kavmine git! (Allah’a karşı gelmekten) hâlâ sakınmayacaklar mı?” diye nidâ buyurdu.
11. Hani Rabbin Mûsâ’ya: “O zâlimler topluluğuna, Fir‘avun’un kavmine git! (Allah’a karşı gelmekten) hâlâ sakınmayacaklar mı?” diye nidâ buyurdu.
12. (Mûsâ şöyle) dedi: “Rabbim! Muhakkak ki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkarım!”
13. “Ve göğsüm daralır, dilim açılmaz; onun için (bana yardımcı olmak üzere) Hârûn’a da peygamberlik ver!”
14. “Hem onlar için benim aleyhimde (bana isnâd ettikleri) bir suç da var (onlardan birini hatâ ile öldürmüştüm); bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım!”
15. (Allah) buyurdu ki: “Aslâ! (Sana bir şey yapamazlar.) Şimdi (ikiniz de) mu‘cizelerimizle gidin; muhakkak ki biz (ben Azîmüşşân), (aranızda olacak şeyleri) dinleyiciler olarak sizinle berâberiz!”
16. Haydi (ikiniz de) Fir‘avun’a gidin de deyin ki: “Şübhe yok ki biz, İsrâiloğullarını bizimle berâber gönderesin diye âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.”
17. Haydi (ikiniz de) Fir‘avun’a gidin de deyin ki: “Şübhe yok ki biz, İsrâiloğullarını bizimle berâber gönderesin diye âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.”
18. (Fir‘avun) dedi ki: “(Biz) seni çocukken içimizde yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?”
19. “Sonunda o yaptığın işi de yaptın;
Kasas Sûresi on beşinci âyette anlatıldığı gibi, Mûsâ Aleyhisselâm hatâen bir adam öldürmüştü. Fir‘avun burada, Mûsâ Aleyhisselâm’ın o adamın ölümüne sebebiyet vermesini bahâne ederek, onu bu kasıdsız hareketiyle suçlamaktadır. (Râzî, c. 12/24, 126)
20. (Mûsâ:) “Ben bunu o zaman (öyle kasdım olmadan, sonu ölüm olacağını) bilmeyen kimselerden olarak yaptım” dedi.
21. “Sizden korkunca hemen içinizden kaçtım; sonra Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden kıldı.”
22. “(Sarayında yetişmekle) başıma kaktığın bu ni‘met de, İsrâiloğullarını kendine köle edindiğin içindir.”
23. Fir‘avun dedi ki: “Âlemlerin Rabbi de nedir?”
24. (Mûsâ:) “(O,) göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir! Eğer kat‘î olarak bilen kimseler iseniz (bunu siz de anlarsınız)!” dedi.
25. (Fir‘avun,) etrâfında bulunanlara: “İşitmiyor musunuz?” dedi.
26. (Mûsâ:) “(O,) sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir!” dedi.
27. (Fir‘avun yine etrâfındakilere:) “Size gönderilen bu elçiniz şübhe yok, mutlakā delidir!” dedi.
28. (Mûsâ:) “(O,) doğunun ve batının ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir! Eğer aklınızı kullanırsanız (bunu siz de anlarsınız)!”
“Şu kâinâttaki mevcûdâtın birbirine teâvünü (yardım etmesi), tecâvübü (birbirlerine cevab vermeleri), tesânüdü (dayanışmaları) gösterir ki, umum mahlûkāt, bir tek Mürebbî’nin (terbiye edicinin) terbiyesindedirler. (…) Çünki zemindeki zîhayatlara (canlılara) levâzımât-ı hayâtiyeyi (hayatları için lâzım olan şeyleri) emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut; tâ ziyâ, hava, mâ’ (su), gıdânın zîhayatların imdâdına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvânâtın imdâdına koşmalarına ve hayvanât dahi insanların imdâdına koşmalarına (kadar) (…) kerîmâne (cömertçe) birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine (ihtiyaç seslerine) cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedâhe (açıkça) bir tek, yektâ, Vâhid-i Ehad (sıfatlarında ve zâtında bir olan Allah), Ferd-i Samed (bir olan ve herkesin ihtiyâcını karşıladığı hâlde kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan), Kadîr-i Mutlak (herşeye gücü yeten), Alîm-i Mutlak (herşeyi bilen), Rahîm-i Mutlak (sonsuz merhamet sâhibi), Kerîm-i Mutlak (sonsuz ikrâm edici) bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un (varlığı zarûrî olan Allah’ın) hizmetkârları ve me’murları ve masnû‘ları (san‘atlı eserleri) olduklarını gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 317)
29. (Fir‘avun:) “Yemin olsun ki benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan ederim!” dedi.
30. (Mûsâ:) “Sana (peygamberliğimi) apaçık bildiren bir şey (bir mu‘cize) getirmiş olsam da mı?” dedi.
31. (Fir‘avun:) “Eğer (iddiânda) doğru kimselerden isen, haydi onu getir!” dedi.
32. Bunun üzerine (Mûsâ) asâsını (yere) bıraktı; bir de baktılar ki o, apaçık bir ejderhâdır!
33. Ve elini (koynundan) çıkardı; bir de gördüler ki o, bakanlara bembeyaz (parlayan, ışık saçan bir el)dir.
34. (Fir‘avun) etrâfındaki ileri gelenlere: “Şüb¬he¬siz ki bu, gerçekten bilgili bir sihirbazdır!” dedi.
35. “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?”
36. “Bütün bilgili mâhir sihirbazları sana getirsinler.”
37. “Bütün bilgili mâhir sihirbazları sana getirsinler.”
38. Böylece sihirbazlar, belli bir günün ta‘yîn edilen vaktinde bir araya getirildi.
39. İnsanlara da: “Siz toplanacak olan kimseler misiniz? (Haydi çabuk toplanın!)” denildi.
40. (Ve yine:) “Umarız ki gālib gelenler onlar olur da, (biz de) o sihirbazlara uyarız!” (dediler.)
41. Derken sihirbazlar geldiğinde Fir‘avun’a: “Eğer gālib gelenler biz olursak, şübhesiz bize elbette bir mükâfât var değil mi?” dediler.
42. (Fir‘avun:) “Evet, hem o takdirde doğrusu siz, elbette (bana) yakın kılınmış kimselerden olacaksınız” dedi.
43. Mûsâ onlara: “Siz (göz boyamak üzere) ne atacak kimseler iseniz, atın (bakalım)!” dedi.
“Asâ-yı Mûsâ gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa-i Mûsâ’nın (Hz. Mûsâ Aleyhisselâm’ın hayat hikâyesinin) ve sâir Enbiyânın (diğer peygamberlerin) kıssalarının çok tekrârında, risâlet-i Ahmediyenin (Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peygamberliğinin) hakkāniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini bir hüccet (delil) gösterip, onların umûmunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın (asm) risâletini hakīkat noktasında inkâr edemez. Hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve mutavassıt (orta büyüklükteki) sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için, ehemmiyetli erkân-ı îmâniye (îmânın rükünleri) gibi o kıssaları tekrâr etmesi, değil israf, belki mu‘cizâne bir belâğattır.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 240)
44. Bunun üzerine (onlar) iplerini ve değneklerini attılar ve (böbürlenerek:) “Fir‘avun’un şerefi üzerine yemîn ederiz ki, muhakkak gālib olanlar elbette ancak biziz!” dediler.
45. Sonra, Mûsâ asâsını bıraktı; bir de baktılar ki o, onların uydurmakta oldukları şeyleri yutuyor!
46. Sihirbazlar (bunun aslâ bir sihir olmadığını anlayıp) hemen secdeye kapanan kimseler olarak (yerlere) atıldı(lar).
47. “Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” dediler.
48. “Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” dediler.
49. (Fir‘avun:) “(Ben) size izin vermeden ona îmân ettiniz, öyle mi? Şübhesiz ki o, gerçekten size sihri öğreten büyüğünüzmüş. Ama ileride elbette göreceksiniz. Mutlakā ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi kesinlikle asacağım!” dedi.
50. (Onlar ise) dediler ki: “Zararı yok; çünki biz Rabbimize dönücü kimseleriz.”
51. “Doğrusu biz (bu mecliste) îmân edenlerin ilki olduğumuzdan, Rabbimizin bizim için hatâlarımızı bağışlayacağını umarız.”
52. Nihâyet Mûsâ’ya: “Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünki siz (Fir‘avun ordusu tarafından) ta‘kīb edilecek kimselersiniz!” diye vahyettik.
53. Sonra Fir‘avun (İsrâiloğullarının yola çıktığını duyunca) şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.
54. (Askerler toplanınca, Fir‘avun:) “Şübhe yok ki şunlar (İsrâiloğulları) elbette az bir topluluktur.”
55. “Ve şübhesiz ki onlar, bizi gerçekten kızdıran kimselerdir.”
56. “Doğrusu biz ise, elbette uyanık bir cemâatiz” (dedi).
57. Böylelikle (İsrâiloğullarının peşine düşürerek) onları bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve güzel yerlerden çıkardık.
58. Böylelikle (İsrâiloğullarının peşine düşürerek) onları bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve güzel yerlerden çıkardık.
59. İşte böyle! Artık oralara İsrâiloğullarını vâris kıldık!
60. Derken, (Fir‘avun ve askerleri) gündoğumuna ulaşan kimseler iken (erkenden) onların peşine düştüler.
61. Nihâyet iki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın arkadaşları: “Muhakkak ki biz, elbet (kendilerine) yetişilmiş kimseleriz!” dedi.
62. (Mûsâ:) “Aslâ! Rabbim şübhesiz benimle berâberdir; bana yol gösterecektir” dedi.
63. Bunun üzerine Mûsâ’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. (Vurunca deniz) hemen yarıldı (ve on iki yol açıldı) da herbir parça (pek) büyük dağ gibi oluverdi!
64. Ötekileri (Fir‘avun ve askerlerini) de buraya yaklaştırdık.
65. Ve Mûsâ ile berâberinde bulunanların hepsini kurtardık.
66. Sonra ötekilerini suda boğduk.
67. Şübhesiz ki bunda, elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
68. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
69. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onlara İbrâhîm’in haberini de oku!
70. Hani, babasına ve kavmine: “(Siz) nelere tapıyorsunuz?” demişti.
71. (Onlar:) “Birtakım putlara tapıyoruz, öyle ki (biz) onlara tapmakta devam eden kimseleriz” dediler.
72. (İbrâhîm:) “Peki duâ ettiğiniz zaman (onlar) sizi işitiyorlar mı?” dedi.
73. “Yâhut size fayda sağlıyor veya zarar verebiliyorlar mı?”
74. (Onlar:) “Hayır! (Biz) atalarımızı böyle yapar bulduk” dediler.
75. (İbrâhîm) dedi ki: “Siz ve önceki atalarınız, artık nelere tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?”
76. (İbrâhîm) dedi ki: “Siz ve önceki atalarınız, artık nelere tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?”
77. “İşte şübhesiz ki onlar (ilâh edindiğiniz şeyler), benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi müstesnâ!”
78. “(O,) beni yaratandır; bana doğru yolu gösteren de O’dur!”
79. “Beni yediren de, beni içiren de ancak O’dur!”
80. “Hem hastalandığım zaman da bana O şifâ verir!”
“Evet minnetdarlık ve teşekkürü da‘vet eden ve muhabbet ve senâ (övgü) hissini tahrîk eden, hayattan sonra rızk ve şifâ ve yağmur gibi vesîle-i şükran (şükre sebeb olan) şeyler dahi doğrudan doğruya Zât-ı Rezzak-ı Şâfî’ye (bol rızık ve şifâ verici olan Allah’a) âid olduğunu, esbab ve vesâit (sebebler ve vesîleler) bir perde olduğunu هُوَالرَّزَّقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ [O Rezzâk (çokça rızık veren)dir, aslâ sarsılmaz bir kuvvet sâhibidir] وَ اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَيَشْف۪ينَ [Hem hastalandığım zaman da bana O şifâ verir!] وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ ماَ قَنَطُو [Ve O, (insanlar) ümidlerini kestikten sonra yağmuru indirendir.] gibi âyetlerle rızk, şifâ ve yağmur, münhasıran (sâdece) Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un (hayat sâhibi ve herşeyi varlıkta tutan Zât’ın) kudretine has olduğunu ve perdesiz, ondan geldiğini ifâde için kāide-i nahviyece alâmet-i hasr ve tahsis (sınırlama alâmeti) olan وَهُوَالَّذِّي۞هُوَ الرَّزَّقُ ile ifâde etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve te’sîrini halkeden ancak o Şâfî-i Hakīkī’dir.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 393)
81. “O ki, beni vefât ettirecek; sonra beni diriltecek.”
82. “Dîn (hesab) günü hatâlarımı benim için bağışlayacağını umduğum O’dur!”
83. “Rabbim! Bana hikmet ihsan buyur ve beni sâlih kimseler arasına kat!”
84. “Sonraki (ümmet)ler içinde benim için bir lisân-ı sıdk (güzel bir medihle anılmayı) nasîb eyle!”
“Rızâ-yı İlâhî (Allah’ın rızâsı) kâfîdir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer O yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdîri, istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde (âhirete yönelik amelde) illet (asıl sebeb) ise, o ameli ibtâl eder. Eğer müreccih (tercîh ettirici) ise, o ameldeki ihlâsı (samîmiyeti) kırar. Eğer müşevvik (teşvîk edici) ise safvetini izâle eder (sâfîliğini giderir). Eğer sırf alâmet-i makbûliyet olarak, istemeyerek Cenâb-ı Hakk ihsân etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i te’sîri (güzel te’sîri) nâmına kabûl etmek güzeldir ki, وَجْعَلْ ل۪ي لِساَنَ صِدْقٍ فِي الْأٰخِرِينَ [Sonraki (ümmet)ler içinde benim için bir lisân-ı sıdk (güzel bir medihle anılmayı) nasîb eyle!] (âyeti) buna işarettir.” (Barla Lâhikası, 82)
85. “Ve beni Naîm Cennetinin vârislerinden kıl!”
86. “Babama da mağfiret eyle; çünki o dalâlete düşenlerdendir.”
87. “Ve (insanların) diriltilecekleri gün, beni utandırma!”
88. O gün ki, (onda) ne mal fayda verir, ne de evlâd!
89. Ancak Allah’a selîm (sağlam) bir kalble gelen müstesnâ.
90. (O gün) Cennet takvâ sâhiblerine yaklaştırılır!
91. Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir!
92. Ve onlara: “Sizin, Allah’dan başka tapmakta olduklarınız hani nerededir? Size yardım ediyorlar mı, veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir.
93. Ve onlara: “Sizin, Allah’dan başka tapmakta olduklarınız hani nerededir? Size yardım ediyorlar mı, veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilir.
94. Artık onlar ve azgınlar ve İblis’in askerleri, hepsi oraya (Cehenneme) yüzüstü atılırlar.
95. Artık onlar ve azgınlar ve İblis’in askerleri, hepsi oraya (Cehenneme) yüzüstü atılırlar.
96. Onlar orada (putlarıyla) çekişerek derler ki: “Allah’a yemîn olsun ki, (biz) elbette apaçık bir dalâlet içinde imişiz.”
97. Onlar orada (putlarıyla) çekişerek derler ki: “Allah’a yemîn olsun ki, (biz) elbette apaçık bir dalâlet içinde imişiz.”
98. “Çünki, sizi âlemlerin Rabbiyle bir tutuyorduk.”
99. “Bizi ancak günahkârlar dalâlete düşürdü.”
100. “Şimdi artık bizim, ne şefâatçilerimiz, ne de yakın bir dostumuz vardır!”
101. “Şimdi artık bizim, ne şefâatçilerimiz, ne de yakın bir dostumuz vardır!”
102. “Buna rağmen ah keşke, bizim için hakīkaten (dünyaya) bir (dönüş) daha olsa da mü’minlerden olsak!”
103. Şübhesiz ki bunda, elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
104. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
105. Nûh kavmi (de) peygamberleri yalanladı.
106. Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmıyor musunuz?”
107. “Şübhesiz ki ben, sizin için (gönderilmiş) emîn bir peygamberim.”
108. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
109. “(Ben) buna (tebliğ vazîfeme) karşılık sizden bir ücret istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.”
110. “Artık Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
111. (Onlar:) “Sana en düşük kimseler (fakirler) tâbi‘ olmuşken, (biz) sana îmân eder miyiz?” dediler.
112. (Nûh) dedi ki: “Onların (o hakīr gördüğünüz kimselerin) ne yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. (Ben onların zâhirdeki îmanlarına bakarım.)”
113. “Eğer anlasanız, onların hesâbı ancak Rabbime âiddir.”
114. “Ben mü’minleri (yanımdan) kovucu da değilim.”
115. “Ben sâdece apaçık bir korkutucuyum.”
116. (Onlar:) “Ey Nûh! Eğer (bu dediğinden) gerçekten vazgeçmezsen, mutlakā taşlana(rak öldürüle)nlerden olacaksın!” dediler.
117. (Nûh ise şöyle) dedi: “Rabbim! Şübhesiz ki kavmim beni yalanladılar.”
118. “Artık, benimle onların arasını ayırarak aç (aramızda hüküm ver); beni ve benimle berâber bulunan mü’minleri de kurtar!”
119. Bunun üzerine onu ve onunla berâber bulunanları, o dolu gemi içinde kurtardık.
120. Sonra (bunun) ardından geride kalanları suda boğduk.
121. Muhakkak ki bunda, elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
122. Şübhesiz ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
123. Âd (kavmi) de peygamberleri yalanladı.
124. O vakit kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmıyor musunuz?”
125. “Muhakkak ki ben, sizin için (gönderilmiş) emîn bir peygamberim.”
126. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
127. “Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.”
128. “(Siz) her yüksek yere bir alâmet binâ edip (oralarda ve gelip geçenlerle) eğleniyor musunuz?”
129. Ve “(Dünyada) ebedî kalırsınız ümîdi ile sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?”
“Senin iktidârın kısa, bekān az, hayâtın mahduddur (sınırlıdır). Ömrün günleri ma‘dûd (sayılı), herşeyin fânîdir. Öyle ise şu kısa fânî ömrünü, fânî şeylere sarf etme ki fânî olmasın. Bâkī (ölümsüz) şeylere sarf et ki, bâkī kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifâde ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tâne hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler iskā edilip (su verilip) muhâfaza edilirse, اِلٰي ماَشاَءَ اللّٰهُ (Allah-ü Teâlâ’nın dilediği vakte kadar) meyve verecek yüz tâne ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifâde te’mîn etmez. Kezâlik (bunun gibi), senin o yüz senelik ömrün dahi şeriat suyuyla sulanır ve âhirete sarf edilirse, âlem-i bekāda (âhirette) ilelebed (sonsuza dek) meyvelerinden istifâde edeceksin.” (Mesnevî-i Nûriye, Zerre, 162)
130. “Yakaladığınız zaman da, (acımasızca) zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?”
131. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
132. “Bilip durduğunuz şeyler (ni‘metler) ile size yardım edenden sakının!”
133. “(O,) size sağmal hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar ile yardım etmiştir.”
134. “(O,) size sağmal hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar ile yardım etmiştir.”
135. “Şübhesiz ki ben, sizin üzerinize (dehşeti) büyük bir günün azâbından korkuyorum!”
136. (Onlar şöyle) dediler: “(Sen) nasîhat etsen de, nasîhat edenlerden olmasan da, bizim için birdir. (Biz vazgeçmeyiz!)”
137. “Bu (getirdiğin şeyler) öncekilerin âdetinden başka bir şey değildir!”
138. “Biz, azâba uğratılacak olanlar da değiliz.”
139. Böylece onu yalanladılar da onları (şiddetli bir rüzgârla) helâk ettik. Şübhesiz ki bunda, elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
140. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
“Sûre-i طٰسٓمٓ*de اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعاَز۪يزُ الرَّح۪يمُ [Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir] âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necatlarını (kurtuluşlarını) ve kavimlerinin azablarını, kâinâtın netîce-i hılkati (yaratılışının netîcesi) hesâbına ve rubûbiyet-i âmmenin (Allah’ın umum kâinattaki terbiye ediciliğinin) nâmına o binler hakīkat kuvvetinde olan âyeti tekrâr etmek, Rahîmiyet ve izzet-i Rabbâniyenin o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet-i İlâhiyenin dahi enbiyânın (peygamberlerin) necatlarını iktizâ ettiğini (gerektirdiğini) ders vermek için binler def‘a tekrâr olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcazlı (kısa) ve i‘cazlı (mu‘cize) bir ulvî (yüce) belâgattır (yerinde ifâdedir).” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 236)
Ayrıca Kur’ân’daki tekrarların hikmeti için, bakınız; (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 233-241; Mesnevî-i Nûriye, Katre, 206-208)
141. Semûd (kavmi de) peygamberleri yalanladı.
142. Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmıyor musunuz?”
143. “Muhakkak ki ben, sizin için (gönderilmiş) emîn bir peygamberim.”
144. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
145. “Buna (bu hizmetime) karşılık sizden bir ücret de istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.”
146. “(Siz) burada (her belâdan) emîn kimseler olarak bahçeler, pınarlar, ekinler ve tomurcukları olgunlaşan hurmalıklar içinde bırakılacak mısınız (sandınız)?”
147. “(Siz) burada (her belâdan) emîn kimseler olarak bahçeler, pınarlar, ekinler ve tomurcukları olgunlaşan hurmalıklar içinde bırakılacak mısınız (sandınız)?”
148. “(Siz) burada (her belâdan) emîn kimseler olarak bahçeler, pınarlar, ekinler ve tomurcukları olgunlaşan hurmalıklar içinde bırakılacak mısınız (sandınız)?”
149. “(Kendi hâline bırakılacağını zanneden) şımarık kimseler olarak dağlardan evler yontuyorsunuz.”
150. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
151. “Ve o haddi aşanların (kâfirlerin) emirlerine uymayın!”
152. “Onlar ki, yeryüzünde fesad çıkarırlar ve (gerek kendilerini, gerekse çevrelerinde bulunanları) ıslâh etmezler.”
153. (Onlar) dediler ki: “Sen ancak iyice sihirlenmiş kimselerdensin!”
154. “Sen ancak bizim gibi bir insansın! Eğer (iddiânda) doğru kimselerden isen, haydi bir mu‘cize getir!”
155. (Sâlih) dedi ki: “İşte (istediğiniz mu‘cize kayanın içinden çıkan) bu dişi devedir; su içme (hakkı bir gün) onundur; belli bir günün su içme (sıra)sı da sizindir.”
156. “Ve ona bir kötülükle ilişmeyin! Yoksa (dehşeti pek) büyük bir günün azâbı sizi yakalar!”
157. Derken onu kestiler; bunun üzerine (yaptıklarından) pişmanlık duyan kimseler oldular.
158. Çünki, azab onları yakaladı. Şübhe yok ki bunda apaçık bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
159. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
160. Lût kavmi (de) peygamberleri yalanladı.
161. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmıyor musunuz?”
162. “Şübhesiz ki ben, sizin için (gönderilmiş) emîn bir peygamberim.”
163. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
164. “(Ben) buna (bu hizmetime) karşılık sizden bir ücret de istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.”
165. “Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, el‘âlemin (bütün insanların) içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? Hayır! Siz haddi aşan bir kavimsiniz!”
“Ma‘lûmdur ki: A‘lâ (kıymetli) bir şey bozulsa, ednâ (kıymetsiz) bir şeyin bozulmasından daha ziyâde bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir. Fakat yağ bozulsa, yenilmez, bazen zehir gibi olur. Öyle de: Mahlûkātın en mükerremi, belki en a‘lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur. Müteaffin (kokuşmuş) maddelerin kokusuyla telezzüz eden (lezzet alan) haşerât gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerlerle ve habis (çirkin) ahlâklarla telezzüz ve iftihâr eder ve zulmün zulümâtındaki (karanlıklarındaki) zararlardan ve cinâyetlerden lezzet alırlar, âdetâ şeytanın mâhiyetine girerler.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 83-84)
166. “Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, el‘âlemin (bütün insanların) içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? Hayır! Siz haddi aşan bir kavimsiniz!”9
167. (Onlar:) “Ey Lût! Eğer (bundan) hakīkaten vazgeçmezsen, mutlakā (memleketimizden) çıkarılanlardan olacaksın!” dediler.
168. (Lût) dedi ki: “Şübhesiz ki ben, (sizin bu) işinize buğz edenlerdenim!”
169. “Rabbim! Beni ve âilemi, bunların yapmakta oldukları şeyden kurtar!” (dedi.)
170. Bunun üzerine onu ve bütün âilesini kurtardık.
171. Ancak geride kalanlar arasında bulunan (ve o kavmin çirkin âdetlerini hoş gören) bir kocakarı hâriç!
172. Sonra diğerlerini helâk ettik!
173. Üzerlerine (taştan) bir yağmur yağdırdık! Artık o korkutulanların (Lût kavminin) yağmuru ne kötüdür!
174. Şübhesiz bunda, apaçık bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
175. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
176. Eyke
Eyke, sık ağaçların birbirlerine örülmüş olduğu koruluk ve orman demektir. Medyen ehli de böyle bir yerin yakınındaydı. Allah-ü Teâlâ bu iki kavme Şuayb (as)’ı peygamber olarak göndermişti. (Celâleyn Şerhi, c. 5, 404)
177. Şuayb onlara (şöyle) demişti: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmıyor musunuz?”
178. “Şübhesiz ki ben, sizin için (gönderilmiş) emîn bir peygamberim.”
179. “Artık, Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”
180. “(Ben) buna (bu hizmetime) karşılık sizden bir ücret de istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.”
181. “Ölçüyü tam yapın; (alış verişlerinizde) eksiltenlerden olmayın!”
182. “Doğru terâzi ile tartın!”
183. “İnsanlara eşyâlarını eksik vermeyin ve yeryüzünde fesad çıkaran kimseler olarak bozgunculuk yapmayın!”
184. “Sizi ve önceki nesilleri yaratandan sakının!”
185. (Onlar şöyle) dediler: “Sen ancak iyice sihirlenmiş kimselerdensin!”
186. “Sen de ancak bizim gibi bir insansın; ve (biz) seni gerçekten yalancılardan sanıyoruz.”
187. “Eğer (iddiâsında) doğru kimselerden isen, haydi üzerimize gökten parçalar düşür!”
188. (Şuayb:) “Rabbim, ne yaparsanız en iyi bilendir” dedi.
189. Böylece onu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, (dehşeti pek) büyük bir günün azâbı idi.
Eyke halkını önce gāyet yakıcı bir sıcak yakaladı. Bu tahammül edilmez sıcak yedi gün sürdü ve kendilerini gölgeleyeceğini zannettikleri bir bulutun altında toplandıklarında üzerlerine yağan ateşle helâk edildiler. (Râzî, c. 12/24, 165)
190. Şübhesiz ki bunda apaçık bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmiş kimseler değildir.
191. Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden) elbette ancak Rabbindir.
192. Hem muhakkak ki o (Kur’ân), gerçekten âlemlerin Rabbinin tenzîli (peyderpey indirmesi)dir.
193. Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.
194. Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.
195. Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.
196. Ve şübhesiz ki o(nun zikri) daha öncekilerin kitablarında da elbet vardır.12
“Evet mâdem o kitablar semâvîdirler ve mâdem o kitab sâhibleri enbiyâdırlar (peygamberdirler); elbette ve herhâlde onların dinlerini nesheden (kaldıran) ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nûr ile ışıklandıran bir zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat‘îdir. Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitablar, nev‘-i beşerin (insanlığın) en büyük hâdisesi olan hâdise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kābil midir?” (Zülfikār, 19. Mektûb, 66)
Ayrıca Peygamberimiz (asm) hakkında Tevrât, İncîl ve Zebûr’daki bahisler için bakınız; (sahîfe 13, hâşiye 2; sahîfe 129, hâşiye 1; Zülfikār, 19. Mektûb, 66-73)
197. İsrâiloğulları âlimlerinin13
13. Burada geçen İsrâiloğulları âlimlerinden murad, Abdullah bin Selâm radıyallâhü anh ve emsâli zâtlardır. (Nesefî, c. 3, 287)
198. Eğer onu Arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de, (o kimse) onu onlara (Mekkeli müşriklere) okusaydı, (yine de) ona îmân eden kimseler olmazlardı!
199. Eğer onu Arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de, (o kimse) onu onlara (Mekkeli müşriklere) okusaydı, (yine de) ona îmân eden kimseler olmazlardı!
200. İşte onu (o küfrü) günahkârların kalblerine (yalanlamalarındaki inadları sebebiyle) böyle sokmuşuzdur.
201. Elemli bir azâbı görmedikçe ona îmân etmezler.
202. İşte (bu azab) onlara haberleri olmadan, ansızın gelecektir.
203. Bunun üzerine (onlar): “Biz (acabâ îmân etmemiz için) mühlet verilen kimseler (olur) muyuz?” derler.
204. Şimdi (alay ederek) bizim azâbımızı mı acele istiyorlar?
205. Söyleyin bakalım! Eğer onları senelerce (yaşatıp) ni‘metlendirsek, sonra da o tehdîd edilmekte oldukları (azab) başlarına gelse (ne yapacaklar?)
206. Söyleyin bakalım! Eğer onları senelerce (yaşatıp) ni‘metlendirsek, sonra da o tehdîd edilmekte oldukları (azab) başlarına gelse (ne yapacaklar?)
207. Faydalandırılmakta oldukları şeyler (ni‘metler o gün) kendilerine bir fayda vermez.
208. Hâlbuki (biz) hiçbir memleketi, (halkına) nasîhat vermek üzere kendisine (gönderilen) korkutucuları (peygamberleri) olmadan helâk etmedik. Ve (aslâ) zâlimler olmadık.
209. Hâlbuki (biz) hiçbir memleketi, (halkına) nasîhat vermek üzere kendisine (gönderilen) korkutucuları (peygamberleri) olmadan helâk etmedik. Ve (aslâ) zâlimler olmadık.
210. Hem onu (o Kur’ân’ı) şeytanlar indirmedi.
211. Hem (bu) onlara düşmez; zâten güç de yetiremezler.
212. Çünki onlar (meleklerin sözlerini) işitmekten elbette uzak tutulmuş olanlardır.
“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gāibden haber verenlerin ve cinlerin ihbârâtına (haber vermelerine) sed çekmek (mâni‘ olmak) lâzımdır ki, vahye bir şübhe îrâs etmesinler (bulaştırmasınlar) ve vahye benzemesin. Evet bi‘setten (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gönderilmesinden) evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti (son verdi). Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Hâlbuki daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini (kendilerine haber verenleri) bulamadılar. Demek Kur’ân hâtime çekmişti.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 78)
213. O hâlde Allah ile berâber başka bir ilâha (kulluk edip) yalvarma; sonra azâb edilenlerden olursun!
214. Ve (önce) en yakın akrabâlarını korkut!15
Bu âyet indirildiğinde Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz akrabâsını topladı ve: “Ey aşîretim! Allah-ü Teâlâ’ya îman ve itâatle kendinizi O’nun azâbından muhâfaza ederek kurtarın! Aksi takdirde benimle olan akrabâlığınızın faydası olmaz!” buyurdu. (Celâleyn Şerhi, c. 9, 413)
215. Sana tâbi‘ olan mü’minlere de (şefkat ve tevâzu‘) kanadını indir!
216. Buna rağmen sana karşı gelirlerse, artık (onlara) de ki: “Doğrusu ben sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım!”
217. Ve O Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)e, Rahîm (çok merhametli olan Allah)’a tevekkül et!
218. O ki, (gece ibâdet için) kalktığın zaman seni görür!
219. Secde edenler içinde değişik hâllere girmeni (eğilip doğrulmanı) da (görür)!
220. Şübhesiz ki Semî‘ (hakkıyla işiten), Alîm (kemâliyle bilen) ancak O’dur.
221. Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
222. (Onlar) iftirâya düşkün, çok günahkâr olan herkesin üzerine iner.
223. (Onlar ise şeytanlara) kulak verirler; bunların çoğu da yalancıdırlar.
224. O şuarâ’ya (şâirlere) gelince, onlara azgınlar uyar.
225. Görmedin mi? Gerçekten onlar (o şâirler) her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar (da her türlü yalan ve çirkin sözü söylerler).
226. Ve doğrusu onlar, yapmayacakları şeyleri söylerler.
227. Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve kendilerine zulmedildikten sonra (şiirleriyle) intikamlarını alan (mü’min şâir)ler müstesnâ! Zulmedenler ise, nasıl bir inkılab yerine (dünyadaki hâllerinin zıddına) döneceklerini yakında bilecek(ler)dir.