22-Hacc Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Ey insanlar! Rabbinizden sakının! Çünki kıyâmetin zelzelesi, pek büyük (korkunç) bir şeydir.
2. Onu göreceğiniz gün, her emziren kadın emzirdiği (yavrusu)nu unutur ve her hâmile kadın yükünü (karnındaki çocuğunu) düşürür; (o gün) insanları, sarhoşlar (gibi yalpalarken) görürsün; hâlbuki onlar sarhoş kimseler değildir. Fakat Allah’ın azâbı (pek) şiddetlidir.
3. İnsanlardan bazısı, Allah hakkında bilgisizce mücâdele eder ve her inadcı şeytana uyar.
4. Ki onun (o şeytanın) hakkında gerçekten şöyle yazılmıştır: “Her kim bunu dost edinirse, artık şübhesiz ki o, kendisini dalâlete düşürür ve onu alevli ateşin azâbına götürür!”
5. Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şübhe içinde iseniz, artık muhakkak ki biz, sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra da (ne) yaratılmış (ne de) yaratılmamış (henüz kemâle ermemiş) bir mudgadan yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim.
Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da “nutfe” ta‘bîri; bazen meni içinde erkek spermlerini ihtivâ eden sıvıya, bazen ana rahmindeki döllenme mahalline kadar sağlam olarak ulaştırılan sperm topluluğuna, bazen de spermle döllenmiş kadın yumurtasına (zigot’a) denilmektedir. Burada insanın yaratılış safhaları olarak zikredilen devrelerden “alaka”, ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu hâlindeki döneme, “mudga” ise, dişle çiğnenmiş ete benzeyen bir cenin safhasına denir. (Sadler, 27-71)
“Vücûd-ı insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan) alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme (kemik ve ete), azm ve lâhmden halk-ı cedîde (yeni bir yaratılışa) yani insan sûretine inkılabı, gāyet dakik (ince) düsturlara tâbi‘dir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn-i mahsûsa (husûsi kānunlar) ve öyle nizâmât-ı muayyene (belirlenmiş intizamlar) ve öyle harekât-ı muttarideleri (düzenli hareketleri) vardır ki; cam gibi, altında bir kasd, bir irâde, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir. (…)
Acabâ mümkün müdür ki: Bu derece nihâyetsiz bir kudret ve muhit (kuşatıcı) bir hikmet ile rubûbiyet eden (herşeyi terbiye ve idâre eden) ve zerrattan tâ seyyârâta (zerrelerden gezegenlere) kadar bütün mevcûdâtı (varlıkları) kabza-i tasarrufunda (tasarrufu altında) tutmuş ve intizam ve mîzan (ölçü) dâiresinde döndüren Sâni‘-i zü’l-Celâl (celâl sâhibi ve herşeyin san‘atkârı olan Allah), ‘neş’e-i uhrâ’yı (tekrar dirilmeyi) yapmasın veya yapamasın! İşte çok âyât-ı Kur’âniye, şu hikmetli neş’e-i ûlâyı (ilk yaratılmayı) nazar-ı beşere vaz‘ ediyor (insanın gözüne gösteriyor). Haşir (dirilme) ve kıyâmetteki neş’e-i uhrâyı ona temsîl ederek istib‘âdı izâle eder (akıldan uzak görmeyi giderir).” (Sözler, 29. Söz, 198-200)
Haşrin kat‘î bir sûrette isbâtı için bakınız; (Haşir Risâlesi, Zülfikār, 10. Söz, 6-73)
6. İşte bu (yaratılış), şübhesiz ki Allah’ın gerçekten Hakk olması ve muhakkak ki ölüleri O’nun diriltmesi ve şübhe yok ki O’nun, herşeye hakkıyla gücü yetmesindendir.
7. Muhakkak ki kıyâmet gelicidir; onda şübhe yoktur
Bakınız; (sahîfe 260, hâşiye 1)
8. İnsanlardan bazısı ne bir bilgi, ne bir yol gösteren, ne de aydınlatıcı bir kitab olmadan, Allah yolundan saptırmak için (kibirinden) yanını büküp çevirerek, Allah hakkında mücâdele eder. Ona dünyada bir rezillik vardır; kıyâmet günü ise ona o yakıcı azâbı tattıracağız!
9. İnsanlardan bazısı ne bir bilgi, ne bir yol gösteren, ne de aydınlatıcı bir kitab olmadan, Allah yolundan saptırmak için (kibirinden) yanını büküp çevirerek, Allah hakkında mücâdele eder. Ona dünyada bir rezillik vardır; kıyâmet günü ise ona o yakıcı azâbı tattıracağız!
10. (O zaman ona şöyle denilir:) “Bu, senin ellerinin takdîm ettiği (senin işlediğin günahlar) yüzündendir.”
“Şeriatta denilmiştir ki: ‘Cehennem cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), fakat Cennet fazl-ı İlâhî (Allah’ın lütfu) iledir.’ Bunun sırr-ı hikmeti nedir?
El-cevab: (…) İnsanın nefsi ve hevâsı dâimâ şerlere ve zararlara meyyâl olduğu için, o küçücük kesbinin (cüz’î irâdesinin) netîcesinden hâsıl olan seyyiâtın (günahların) mes’ûliyetini kendisi çeker. Çünki onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi (sebeb oldu). Ve şer ademî (yokluğa âid) olduğu için, abd (kul) ona fâil oldu. Cenâb-ı Hakk da halk etti (yarattı). Elbette o hadsiz cinâyetin mes’ûliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstehak olur.
Amma hasenât ve hayrât (hayırlar ve iyilikler) ise, mâdem ki vücûdîdirler (varlığa âiddirler); kesb-i insânî ve cüz’-i ihtiyârî (insanın cüz’î irâdesi) onlara illet-i mûcide (yaratıcı sebeb) olamaz. İnsan, onda hakīkī fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi (kötülüğü emreden nefsi) de hasenâta tarafdar değildir, belki rahmet-i İlâhiye ister ve kudret-i Rabbâniye îcâd eder. Yalnız insan, îmân ile, arzu ile, niyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve îman ni‘metleri gibi sâbık (geçmiş) hadsiz niam-ı İlâhiyeye (Allah’ın verdiği ni‘metlere) bir şükürdür, geçmiş ni‘metlere bakar. Va‘d-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde (görünüşte) bir mükâfâttır, hakīkatte fazıldır (lütufdur).
Demek seyyiâtta sebeb nefistir, mücâzâta (cezâya) bizzât müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb de Hakk’tandır, illet (esas sebeb) de Hakk’tandır. Yalnız, insan îmân ile tesâhub eder (sâhiblenir). ‘Mükâfâtını isterim’ diyemez, ‘Fazlını beklerim’ diyebilir.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 86)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 182, hâşiye 3)
11. İnsanlardan bazısı da, Allah’a bir kenardan (şübhe içinde) kulluk eder. Artık ona bir iyilik isâbet ederse, onunla mutmain olur. Fakat ona bir kötülük isâbet ederse, yüzüstü döner (dinden çıkar). Dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir. İşte o apaçık hüsran, budur!
12. Allah’ı bırakıp, kendisine ne bir zararı dokunan, ne de kendisine bir fayda veren şeylere yalvarır. İşte o (haktan) uzak olan dalâlet, budur!
13. (Hem) zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. (O yalvardığı şey) ne kötü yardımcı ve ne kötü arkadaştır!
14. Muhakkak ki Allah, îmân edip sâlih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Şübhesiz ki Allah, ne dilerse yapar.
15. Kim Allah’ın, dünyada ve âhirette ona (peygamberine) aslâ yardım etmeyeceğini sanıyorsa, o hâlde göğe (evinin tavanına) bir sebeb (ip) uzatsın; sonra (onu boğazına geçirerek, nefesini) kessin de baksın; (bu) hîlesi, öfkelenmekte olduğu şeyi (Allah’ın Peygambere yardımını) hiç giderebilecek mi?
16. İşte onu (Kur’ân’ı) böyle apaçık âyetler hâlinde indirdik; şübhesiz ki Allah, (hikmetine binâen, kendi lûtfundan) dilediğine hidâyet verir.
“Dalâletin gāyet müdhiş ma‘nevî elemini hisseden bir adama, îmân ile hidâyet ihsân etmek; eğer tevhîd (Allah’ın birliği) nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î (küçük) ve âciz (güçsüz) ve fânî (ölümlü) adam, bütün kâinâtın Hâlık’ı (yaratıcısı) ve Sultânı olan Ma‘bûdunun (ibâdet ettiği Zât’ın) muhâtab bir abdi (kulu) olmak ve o îman vâsıtasıyla bir saâdet-i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa‘şaalı (parlak) bir mülk-i bâkīyi ve bâkī bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lûtfa mazhâr etmek olan bu ihsân-ı ekber (en büyük iyilik) yüzünde ve sîmâsında, bir Zât-ı Kerîm ve Muhsin’in (ikrâmı ve ihsânı sonsuz olan Zât’ın) öyle bir hüsn-i ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi (ebedî ve ezelî güzelliği) görünür ki, bir lem‘ası ile (parıltısıyla) bütün ehl-i îmânı kendine dost ve hâs (çok husûsî) kısmını da âşık yapıyor.” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 5)
17. İmân edenler, yahudi olanlar, sâbiîler (yıldızlara ve meleklere tapanlar), hristiyanlar, mecûsîler (ateşe tapanlar) ve (Allah’a) şirk koşanlar var ya, şübhesiz ki Allah, kıyâmet günü bunların arasını (hükmederek) ayıracaktır. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla şâhiddir.
18. Görmedin mi, şübhesiz Allah (O Rabbinizdir ki), göklerde olan ve yerde bulunan herkes, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, (yeryüzünde) hareketli olan (bütün) canlılar ile insanlardan birçoğu O’na secde eder. (Onlardan) birçok (kimse) de vardır ki, azab üzerine hak olmuştur. Ve Allah kimi alçaltırsa, artık onu yükseltecek kimse yoktur. Muhakkak ki Allah, ne dilerse yapar.
“Kur’ân-ı Hakîm tasrîh ediyor (açıklıyor) ki, arştan ferşe, (gökten yere) yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere (balıklara), seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbîh eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara (isimlere) ve kābiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.” (Sözler, 24. Söz, 140)
Daha geniş îzâh için bakınız; (Sözler, 24. Söz,139-145)
Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin altıncısıdır. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)
19. İşte bu ikisi (mü’min ve kâfir), Rableri hakkında mücâdele eden iki hasımdır. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir.
Cehennem ehlinin elbiselerinin keyfiyeti hakkında bakınız; (sahîfe 260, hâşiye 2)
20. Bununla karınlarında bulunan (organ)lar ve derileri eritilir.
21. Ayrıca onlar için demir kamçılar vardır.
22. (Çektikleri) ızdırabdan dolayı oradan ne zaman çıkmak isteseler, yine oraya iâde olunurlar ve (kendilerine): “Yakıcı azâbı tadın!” (denilir).
Cehennem azâbının hadsiz rahmete zıd olmadığı hakkında bakınız; (sahîfe 64, hâşiye 1; sahîfe 86, hâşiye 2)
23. Muhakkak ki Allah, îmân edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar; orada altından bilezikler ve inciler takınırlar. Orada onların elbiseleri ise ipektir.
Cennet ehlinin elbiselerinin keyfiyeti hakkında bakınız; (sahîfe 296, hâşiye 2)
24. (Onlar) sözün güzel olanına (kelime-i tevhîde) hidâyet edilmişlerdir; hamd edilmeye yegâne lâyık olan (Allah’)ın yoluna hidâyet edilmişlerdir.
25. Şübhesiz ki o inkâr edenler ve (insanları) Allah yolundan, içinde yerli olsun misâfir olsun (kıble ve ma‘bed olma husûsunda) insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Harâm’dan men‘ edenler yok mu, işte her kim ki orada zulüm ile haktan sapmak isterse, ona (pek) elemli bir azabdan tattırırız.
26. Ve bir zaman İbrâhîm’e, (tufandan dolayı nerede olduğunu bulamadığı) Beyt’in (Kâ‘be’nin) yerini (onu yeniden binâ etmesi için) göstermiş (ve ona şöyle emretmiş)tik: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavâf edenler, (o bölgede) oturanlar (yerli olanlar), rükû‘ ve secde edenler için beytimi temiz tut!”
27. “Ve insanlar içinde Hacc’ı i‘lân et, gerek yaya olarak, gerekse bütün uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”10
10. Bakınız; (sahîfe 29, hâşiye 2)
28. “Tâ ki kendilerine âid (dünyevî ve uhrevî) menfaatlere şâhid olsunlar ve (Allah’ın) kendilerine rızık olarak verdiği sağmal hayvanlar üzerine belli günlerde
“Belli günler” İbn-i Abbâs’a göre Kurban Bayramı günleridir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’in görüşü de böyledir. (Râzî, c. 12/23, 30)
29. “Sonra (vücudlarındaki) kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk’ı (Kâ‘be’yi) tavâf etsinler!”
30. (Emrimiz) budur! Kim Allah’ın (emir ve) yasaklarına hürmet gösterirse, artık bu Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. (Haram olduğu) size okunanların (bildirilenlerin) dışında kalan sağmal hayvanlar size helâl kılınmıştır; artık o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının!
“Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyesinde ukde-i hayâtiyesidir (can damarıdır). Riyâkârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevi‘ yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu‘ (yapmacık hareketler), alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münâfıklık, muzır (zararlı) bir yalancılıktır.
Yalancılık ise, Sâni‘-i zü’l-Celâl’in kudretine bir iftirâ etmektir. Küfür, bütün envâıyla kizbdir, yalancılıktır. Îman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen kizb ve sıdkın (yalan ile doğrunun) ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nûr gibi birbirine girmemek lâzım. (…) Necat (kurtuluş) yalnız sıdk ile, doğruluk ile olur. Urvet’ül-vüskā (kopmaz kulp) sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat (hayırlı bir maksad) için kizb ise, zaman onu neshetmiş (hükmünü ibtâl etmiş). Çünki maslahat ve zarûret için bazı âlimin ‘muvakkat (geçici)’ fetvâsı, bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünki o kadar sû’-i isti‘mâl edilmiş (kötüye kullanılmış) ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. (…)
Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Bazen zarar verse sükût etmek; yoksa yalana hiç fetvâ yok.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 414-416)
31. Allah için, Hakk’a yönelen kimseler olarak O’na şirk koşan kimseler olmaksızın (o çirkin şeylerden sakının)! Kim Allah’a şirk koşarsa, bunun üzerine sanki (o), gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.
32. Bu (böyle)dir! Kim Allah’ın şeâirine (dîninin alâmetlerine) hürmet ederse, artık şübhesiz bu, kalblerin takvâsındandır.
“Nasıl hukūk-ı şahsiye (şahsî hukuk) ve bir nevi‘ ‘hukūkullah (Allah’ın hukūku)’ sayılan hukūk-ı umûmiye (umûmun hukūku) nâmıyla iki nevi‘ hukuk var. Öyle de: Mesâil-i şer‘iyede bir kısım mesâil (şeriatın bazı mes’eleleri) eşhâsa taalluk eder (şahıslarla alâkalıdır); bir kısım umûma (herkese), umûmiyet i‘tibâriyle taalluk eder ki onlara: ‘Şeâir-i İslâmiye’ (İslâmın alâmetleri) ta‘bîr edilir. Bu şeâirin umûma taalluku cihetiyle, umum onda hissedârdır. Umûmun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek umûmun hukūkuna tecâvüzdür. O şeâirin en cüz’îsi (en küçüğü), sünnet kabîlinden (kısmından) bir mes’elesi, en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir (ehemmiyetle bakılır).” (Mektûbât, 29. Mektûb, 246)
Ayrıca şeâiri değiştirmenin mümkün olmadığı hakkında bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 283-290)
33. Onlarda (kurbanlık hayvanlarda) sizin için belirli bir zamâna kadar birtakım menfaatler vardır. Sonra onların varacakları (kurban edilecekleri) yer, Beyt-i Atîk (Harem bölgesinin yanın)a kadardır.
34. Her ümmet için bir kurban ibâdeti (ve yeri meşrû‘) kıldık ki, (O’nun) kendilerine rızık olarak verdiği sağmal hayvanlar(dan kurban keserken) üzerine Allah’ın ismini zikretsinler! Çünki sizin İlâhınız tek bir İlâhtır; öyle ise O’na teslîm olun! (Ey Resûlüm!) İşte o gönülden bağlı olanları müjdele!
35. Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalbleri titrer; (ve onlar) başlarına gelen musîbetlere sabredenler ve namazı hakkıyla edâ edenlerdir; hem (onlar) kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.
36. Kurbanlık develeri (ve sığırları) da sizin için Allah’ın (dîninin) alâmetlerinden kıldık; onlarda sizin için hayır vardır. Öyle ise (onlar) ayakta dururken, üzerlerine Allah’ın ismini zikredin (ve kurbân edin)! Nihâyet yanları yere yaslandığında (canları çıkınca) onlardan yiyin ve kanâat edene (istemeyene) de (açıkça) isteyene de yedirin! İşte böylece onları sizin istifâdenize verdik; tâ ki şükredesiniz.
37. Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır;
İbn-i Abbâs (ra) ve Mücâhid (ra)’dan rivâyet edildiğine göre: Müslümanlardan bir cemâat, câhiliye devrinde yaptıkları gibi, kestikleri kurbanın etlerini parçalayarak Kâ‘be’nin etrâfına dağıtmaya ve kanını da Kâ‘be’nin duvarlarına sürmeye kalkıştıklarında, bu âyet-i celîle nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 2, 546)
38. Şübhesiz Allah, îmân edenleri müdâfaa eder. Muhakkak ki Allah, hiçbir hâini, hiçbir nankörü sevmez.
39. Kendilerine savaş açılan (Müslüman)lara, gerçekten zulme uğramaları sebebiyle (savaşmaları için) izin verildi.
Bu âyet-i kerîme, cihâda izin veren ilk âyettir. (Celâleyn Şerhi, c. 5, 200)
40. Onlar, sırf “Rabbimiz Allah’dır!” demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla def‘ etmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çok zikredilen mescidler elbette yıkılıp giderdi. Allah, kendi (dîni)ne yardım edene mutlakā yardım eder! Muhakkak ki Allah, elbette Kavî (çok kuvvetli olan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir.
41. Onlar ki, kendilerine yeryüzünde imkân (iktidar) verdiğimiz takdirde (gaflete dalmazlar ve) namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten men‘ ederler. (Bütün) işlerin sonu ise Allah’a âiddir.
42. (Habîbim, yâ Muhammed!) Seni yalanlıyorlarsa artık (bil ki) onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri), İbrâhîm’in kavmi ve Lût’un kavmi, hem Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanlamıştı. Mûsâ da yalanlandı. Fakat o kâfirlere mühlet verdim; sonra onları (azâbımla) yakaladım.
“Kurûn-ı sâlifede (önceki asırlarda) cereyân eden, âsî ve mütemerrid (inadcı) kavimlere gelen azablar gösteriyor ki: İnsan başıboş değil, bir celâl ve gayret sillesine (tokadına) her vakit ma‘ruzdur. Evet hiç mümkün müdür ki, insan umum mevcûdât (varlıklar) içinde ehemmiyetli bir vazîfesi, ehemmiyetli bir isti‘dâdı (kābiliyeti) olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnûâtıyla (intizamlı san‘atlı mahlûklarıyla) kendini tanıttırsa, mukābilinde (karşılığında) insan îmân ile onu tanımazsa, hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukābilinde insan ibâdetle kendini ona sevdirmese, hem bu kadar bu türlü ni‘metleriyle muhabbet (sevgi) ve rahmetini ona gösterse, mukābilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese, cezâsız kalsın, başıboş bırakılsın.” (Zülfikār, 10. Söz, 18)
43. (Habîbim, yâ Muhammed!) Seni yalanlıyorlarsa artık (bil ki) onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri), İbrâhîm’in kavmi ve Lût’un kavmi, hem Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanlamıştı. Mûsâ da yalanlandı. Fakat o kâfirlere mühlet verdim; sonra onları (azâbımla) yakaladım.16
44. (Habîbim, yâ Muhammed!) Seni yalanlıyorlarsa artık (bil ki) onlardan önce Nûh’un kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri), İbrâhîm’in kavmi ve Lût’un kavmi, hem Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanlamıştı. Mûsâ da yalanlandı. Fakat o kâfirlere mühlet verdim; sonra onları (azâbımla) yakaladım.16
45. Nitekim o (halkı) zâlim olan nice şehirler vardır ki, onları helâk etmişizdir. Şimdi o, duvarları çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) bir hâldedir; kullanılmaz hâle gelmiş nice kuyular ve (bomboş) kalmış nice yüksek saraylar (hep sâhibsiz kaldılar)!
46. (İnkâr edenler) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler (basîretler) kör olur.
“Basar (göz) masnûâtı (san‘atla yaratılan varlıkları) görüp de, basîret (kalb gözü) Sâni‘i (san‘atkârı) görmezse, çok garib ve pek çok çirkindir. Çünki o hâlde, Sâni‘in ma‘nen ve kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır (yokluğundandır) veya kalb gözünün kör olmasındandır veya idrâkinin pek dar olduğundan, mes’eleyi azametiyle (büyüklüğüyle) kavrayamadığından veya bir hezelândır (saçmalıktır). Ve illâ (yoksa) Sâni‘in inkârı, basarın şuhûdunu (gözün gördüğünü) inkârdan daha ziyâde münkerdir (çirkindir).” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 188)
47. (Ey Habîbim!) Senden azâbı acele istiyorlar; hâlbuki Allah, va‘dinden aslâ dönmez! Şübhesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin sene gibidir.
“Ma‘lûmdur ki, Küre-i Arz’ın (yeryüzünün) mihveri üstünde (kendi ekseni etrâfında) hareketiyle gece ve gündüzler ve medâr-ı senevîsi (yörüngesi) üstündeki hareketiyle seneler hâsıl oluyor. Güneşle berâber her bir seyyârenin (gezegenin) belki de sevâbitin (sâbit yıldızların) ve Şemsü’ş-Şümûs’un (en büyük yıldızın) dahi herbirinin mihveri üstünde eyyâm-ı mahsûsalarını (husûsî günlerini) gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı (dönmesi) dahi bir nevi‘ (bir çeşid) seneleri gösteriyor. Ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât’ın (göklerin ve yerin yaratıcısının) hitâbât-ı ezeliyesinde (ezelî hitablarında) o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine (gösterdiğine) bir delil şudur ki: Furkān-ı Hakîm’de (Secde, 5. ve Meâric, 4.) âyetleri isbât ediyorlar. Evet kış günlerinde şimal (kuzey) taraflarında gurub ve tulû‘ mâbeyninde (güneşin doğması ile batması arasında) dört saatlik günden ve bu iklimde kışta sekiz-dokuz saatlikten ibâret olan eyyamlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın mahsus gününden tut, hattâ Kozmoğrafya’nın rivâyetine göre رَبُّ الشِّعْرٰي ta‘bîriyle Kur’ân’da nâmı i‘lân edilen ve şemsimizden (güneşimizden) büyük ‘Şi‘râ’ nâmında diğer bir şemsin belki bin seneden ibâret olan gününden tut, tâ Şemsü’ş-Şümûs’un mihveri üstündeki elli bin seneden ibâret bir tek yevmine (gününe) kadar eyyâm-ı Rabbâniye (Rabbimize âid günler) var.” (Mektûbât, Fihriste-i Mektûbât, 179)
48. Hem o (halkı) zâlim olan nice şehirler vardır ki onlara mühlet verdim, sonra onları (azâbımla) yakaladım! Dönüş ise, ancak banadır!19
19. Bakınız; (sahîfe 252, hâşiye 1)
49. De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için ancak (Allah’ın azâbından haber veren) apaçık bir korkutucuyum!”
50. Îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, onlar için bir mağfiret ve dâimî bir rızık vardır.
51. Âyetlerimiz(i ibtâl) husûsunda (güyâ bizi) âciz bırakacak kimseler olarak (bizimle yarışırcasına) koşuşanlara gelince, işte onlar Cehennem ehlidirler.
52. (Ey Resûlüm!) Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu (âyetlerimizi okuduğu) zaman (sustuğu bir anda), şeytan (dinleyenleri yanıltmak isteyerek) onun temennîsine bir şey atmış olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir (de peygamberine onu bildirir); sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünki Allah, Alîm (herşeyi bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
53. (Şeytan’a ise böyle müsâade eder ki,) şeytanın atmakta olduğu şeyi, kalblerinde bir hastalık bulunanlara (münâfıklara) ve kalbleri katılaşmış olanlara (müşriklere) bir imtihan kılsın! Şübhesiz ki zâlimler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedir.
54. Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar, gerçekten onun (bu Kur’ân’ın), Rabbinden (gelen) hak olduğunu bilsin de ona îmân etsinler, derken kalbleri ona gönülden bağlansın! Şübhesiz ki Allah, îmân edenleri dosdoğru bir yola elbette hidâyet edendir.
55. İnkâr edenler ise, kendilerine kıyâmet ansızın gelinceye veya kendilerine kısır (hayırsız) bir günün azâbı gelinceye kadar ondan (Kur’ân’dan) yana bir şübhe içinde bulunur dururlar.
56. O gün mülk (ve bütün tasarruf), Allah’ındır. (Kullarının) aralarında (O) hüküm verir. Artık îmân edip sâlih ameller işleyenler, Naîm Cennetlerindedirler.
57. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.
58. Allah yolunda hicret edip, sonra öldürülenler veya ölenler ise, mutlakā Allah onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Muhakkak ki Allah, elbette rızık verenlerin en hayırlısıdır.20
20. “Rızık verenlerin en hayırlısı” gibi ifâdelerin îzâhı için bakınız; (sahîfe 168, hâşiye 1; sahîfe 449, hâşiye 1)
59. Hiç şübhesiz onları hoşnûd olacakları girilecek bir yere (Cennetine) koyacaktır. Muhakkak ki Allah, elbette Alîm (herşeyi bilen)dir, Halîm (azabda acele etmeyen)dir.
60. İşte böyle! Kim kendisine yapılan eziyetin misliyle (karşılık vererek) eziyette bulunur da sonra yine kendisine saldırılırsa, mutlakā Allah ona yardım edecektir. Şübhesiz ki Allah, gerçekten Afüvv (çok affedici)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır.
61. İşte böyle! Çünki Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar; hiç şübhesiz Allah, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Basîr (herşeyi gören)dir.
62. İşte böyle! Çünki Allah, O Hakk olandır. O’ndan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları şeyler ise gerçekten bâtıldır; hiç şübhesiz Aliyy (pek yüce olan), Kebîr (pek büyük olan) ancak Allah’dır.
63. Görmedin mi ki, doğrusu Allah, gökten bir su indirdi de (böylece) yeryüzü yemyeşil oluyor.
“(Yağmurda) yağmurun tâneleri sayısınca menfaatler ve katreleri (damlaları) adedince rahmânî cilveler (rahmet parıltıları) ve reşhaları (damlaları) mikdârınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübârek katreler o kadar muntazam ve güzel halk olunuyorlar (yaratılıyorlar) ki, husûsan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan (ölçü) ve intizâm ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzenelerini (dengelerini) ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne (hikmetli) işlerde ve bilhassa zîhayatlarda (canlılarda) çalıştırılan basit ve câmid (ruhsuz) ve şuursuz müvellidü’l-mâ ve müvellidü’l-humûza (hidrojen ve oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden (birleşen) bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san‘atlarda istihdâm ediliyor (çalıştırılıyor). Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîm’in hazîne-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 102)
64. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Şübhesiz ki Ganî (hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık) olan elbette ancak Allah’dır.
“Bütün mevcûdâtta (varlıklarda) sebeb-i medh ü senâ (medih ve övgü sebebi) olan kemâlât (mükemmellikler) O’nundur. Öyle ise, hamd dahi O’na âiddir. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ O’na âiddir. Çünki sebeb-i medh olan ni‘met ve ihsan ve kemâl ve cemâl ve medâr-ı hamd (övgüye sebeb) olan her şey O’nundur, O’na âiddir. Evet âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla (Kur’ân âyetlerinin işâretleriyle) bütün mevcûdâttan dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhiyeye (Allah’ın katına) giden bir ubûdiyettir (kulluktur), bir tesbihdir, bir secdedir, bir duâdır ve bir hamd ü senâdır ki, dâimî o dergâha gidiyor.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 66-67)
65. Görmedin mi ki şübhesiz Allah, yerde bulunanları ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin emrinize verdi. Göğü de, izni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye (O) tutuyor. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette Raûf (çok şefkatli olan)dır, Rahîm (çok merhametli olan)dır.
“Evet kâinâtın envâını (nev‘lerini) hikmet dâiresinde insanın etrâfında toplayıp bütün hâcâtına (ihtiyaçlarına) kemâl-i intizam ve inâyet (yardım) ile koşturmak, bil-bedâhe (açıkça) iki hâletten birisidir: Ya kâinâtın herbir nev‘i kendi kendine insanı tanıyor, ona göre itâat ediyor, muâvenetine (yardımlaşmaya) koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor (imkânsızlıkları netîce veriyor). İnsan gibi bir âciz-i mutlakta (son derece âciz olan insanda), en kuvvetli bir Sultân-ı Mutlak’ın (sonsuz kudret sâhibi olan Allah’ın) kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhut bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmiyle bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâ‘ı, insanı tanımıyor; belki insanı bilen ve tanıyan ve merhamet eden bir Zât’ın tanımasının ve bilmesinin delilleridir. Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün envâ‘-ı mahlûkātı (mahluk nev‘lerini) sana müteveccihen (döndürerek) muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine ‘Lebbeyk!’ (Emrindeyiz!) dediren Zât-ı zü’l-Celâl (celâl sâhibi olan Allah) seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat‘iyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinâtı musahhar etmek (emrine vermek) ve onun imdâdına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden (içine alan) hakīkat-ı rahmettir (Allah’ın merhamet ediciliğidir). Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis (çok büyük ve samîmî) bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister.” (Tılsımlar, 14. Lem‘a, 6-7)
66. Hem O’dur ki size hayat verdi; sonra sizi vefât ettirecek; sonra sizi tekrar diriltecek! Doğrusu insan gerçekten çok nankördür.
67. Her ümmet için bir şeriat koyduk ki onlar onunla amel eden kimselerdir. Öyle ise bu hususta seninle aslâ mücâdele etmesinler; ve Rabbine da‘vet et! Doğrusu sen, elbette dosdoğru bir hidâyet (bir din) üzerindesin.
68. Eğer seninle mücâdele ederlerse artık de ki: “Allah, yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.”
69. Allah kıyâmet günü, üzerinde ihtilâfa düşmekte olduğunuz şeyler hakkında aranızda hüküm verecektir.
70. Bilmedin mi ki şübhesiz Allah, gökte ve yerde ne varsa bilir. Muhakkak ki bunlar bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır.24
24. Bakınız; (sahîfe 214, hâşiye 2)
71. Allah’ı bırakıp da, haklarında (Allah’ın) bir delil indirmediği ve haklarında bilgi sâhibi olmadıkları şeylere tapıyorlar. Hâlbuki o zâlimlerin, hiçbir yardımcısı yoktur.
72. Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va‘d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!”
73. Ey insanlar! (Size) bir misâl getirildi; şimdi onu dinleyin! Şübhesiz ki Allah’dan başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınız bir sinek dahi yaratamazlar; isterse bunun için hepsi toplansınlar! Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu ondan geri alamazlar. (Yardım) isteyen de âciz kaldı, kendinden istenen de!
“Yani sineğin hılkati (yaratılması) öyle bir mu‘cize-i Rabbâniyedir ve öyle bir âyet-i tekvîniyedir (yaratılışa âid bir âyettir) ki, ‘Bütün esbab (sebebler) toplansalar, onun bir mislini (benzerini) yapamazlar. Ve o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler (karşı çıkamazlar), taklîdini de yapamazlar!’ meâlindeki âyete ehemmiyetli bir mevzû‘ teşkîl eden ve Nemrûd’u mağlûb eden ve Hz. Mûsâ (as) onların ta‘cizlerine (sıkıntı vermelerine) karşı müştekiyâne (şikâyet ederek): ‘Yâ Rab! Bu muacciz (rahatsız edici) mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?’ deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: ‘Yâ Mûsâ! Sen bir def‘a sineklere i‘tirâz ettin. Bu sinekler de çok def‘a suâl ediyorlar ki: Yâ Rab! Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazen de gaflet ediyor. Eğer yalnız kafası kadar, kafasından bizleri halk etseydin (yaratsaydın), binler lisân ile seni zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı’ diye Hazret-i Mûsâ (as)’ın şekvâsına bin i‘tiraz kuvvetinde hikmet-i hılkatini (yaratılışındaki hikmeti) müdâfaa eden sineğin, hem gāyet nezâfetperver (temizlik sever) ve her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâifenin elbette mühim bir vazîfesi vardır.” (Lem‘alar, 28. Lem‘a, 286)
74. Allah’ı, kadrinin (kudretinin ve büyüklüğünün) hakkıyla takdîr edemediler! Şübhesiz ki Allah, elbette Kavî (pek kuvvetli olan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir.
75. Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer.
Bakınız; (sahîfe 158, hâşiye 1)
76. Onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Ve (bütün) işler Allah’a döndürülür.
77. Ey îmân edenler! Rükû‘ edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz!
78. Allah uğrunda nasıl cihâd etmek gerekiyorsa, öyle cihâd edin! O sizi seçmiş ve dinde üzerinize hiçbir zorluk kılmamıştır. Babanız İbrâhîm’in dîninde de (böyleydi).O (Allah), gerek daha önce(ki kitablarda), gerekse bunda (Kur’ân’da) sizi “Müslümanlar” diye isimlendirdi ki, peygamber(iniz) size şâhid olsun ve (siz de) bütün insanlara şâhidler olasınız! Öyle ise namazı dosdoğru kılın,zekâtı verin
“Acabâ yirmi üç saatini şu kısacık hayât-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayât-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen, ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl (akılsızca) hareket eder. Zîrâ bin adamın iştirâk ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabûl ederse; hâlbuki kazanç ihtimâli binden birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak (tasdîk edilmiş) bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl (akıllı) zanneden adam anlamaz mı?” (Sözler, 4. Söz, 10)
28. Bakınız; (Bakara, sahîfe 1, hâşiye 4)