21-Enbiyâ Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. İnsanlara hesabları yaklaştı; fakat onlar (hâlâ) gaflet içinde (o güne îmân ile hazırlanmaktan) yüz çeviren kimselerdir.
2. Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: “Bu (Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir?
“Cenâb-ı Hakk onu beşer (insan) sûretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i ictimâiyelerinde (cem‘iyet hayâtındaki hâllerinde) dünyevî, uhrevî (dünya ve âhiret) saâdetlerini kazandıracak a‘mâl ve harekâtlarında (amel ve hareketlerinde) rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye (Allah’ın kudret mu‘cizeleri) olan âdiyât (basit şeyler) içindeki hârikulâde olan san‘at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-ı kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef‘âlinde (fiillerinde) beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsa idi, bizzat imam olamazdı; ef‘âliyle, ahvâliyle (hâlleriyle), etvârıyla (tavırlarıyla) ders veremezdi. Fakat yalnız nübüvvetini (peygamberliğini) muannidlere (inadcılara) karşı isbât etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce (ihtiyaç ânında) ara sıra mu‘cizâtı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklîf olan imtihan ve tecrübe muktezâsıyla (gereğiyle), elbette bedâhet derecesinde (açıkça) ve ister istemez tasdîke mecbur kalacak derecede mu‘cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktizâ eder (gerektirir) ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyârı (seçmesi) elinden alınmasın. Eğer gāyet bedîhî (apaçık) bir sûrette olsa, o vakit aklın ihtiyârı kalmaz. Ebû Cehil de, Ebû Bekir (ra) gibi tasdîk eder. İmtihan ve teklîfin fâidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 5-6)
3. Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: “Bu (Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir?
4. (Peygamber:) “Rabbim, gökte ve yerde (konuşulan) her sözü bilir. Çünki O, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir” dedi.
5. (Onlar: “Kur’ân sihirdir” dedikten sonra:) “Hayır! (Bunlar) karmakarışık rüyâlardır. Hayır! Onu (kendisi) uydurmuştur. Hayır! O bir şâirdir; o hâlde (gerçekten peygamberse) öncekilere gönderildiği gibi, (o da) bize bir mu‘cize getirsin!” dediler.
6. Onlardan önce, kendisini helâk ettiğimiz hiçbir şehir (halkı) îmân etmemişti; şimdi onlar mı îmân edecekler?
7. Senden önce de kendilerine vahyetmekte olduğumuz birtakım erkeklerden başkasını (peygamber olarak) göndermedik; eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (âlimlere) sorun!
8. Hem onları yemek yemeyen cesedler yapmadık; (onlar) ölümsüz kimseler de değillerdi.
9. Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik de kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık; haddi aşanları ise helâk ettik.
10. And olsun ki size, içinde zikriniz bulunan (sizi şereflendiren) bir Kitab indirdik. Hiç akıl erdirmiyor musunuz?
11. Hâlbuki (halkı) zâlim olan nice şehirleri kırıp geçirdik; onlardan sonra da başka kavimler meydana getirdik.
12. Artık azâbımızı hissettikleri zaman, onlar oradan hemen hızlıca kaçıyorlardı.
13. “Kaçmayın, içinde şımartıldığınız şeye (ni‘metlere) ve evlerinize dönün ki (başınıza gelenlerden) suâl olunasınız!”
14. (Onlar:) “Eyvah başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz!” dediler.
15. Artık biz onları, biçilmiş (ekin) ve sönmüş (ateşe dönen) kimseler hâline getirinceye kadar, duâları bu (feryâd) olmakta devâm etti.
16. Hâlbuki (biz), göğü, yeri ve bunların arasında bulunanları, oyuncular(ın işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.
17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; (ama onu gerçekten) yapacak kimseler olsaydık!
18. Bil‘akis hakkı, bâtılın üzerine atarız da onu parçalar; bir de bakarsın ki o (bâtıl) yok olmuştur. (Allah’a, yalan yanlış) isnâd etmekte olduğunuz vasıflardan dolayı vay sizin hâlinize!
19. Göklerde ve yerde kim varsa O’nun (kulu)dur. O’nun katında bulunan (melek)ler de O’na ibâdet etmekte kibirlenmezler ve yorulmazlar.
20. Gece gündüz usanmadan (O’nu) tesbîh ederler!
21. Yoksa (o müşrikler) yerden birtakım ilâhlar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?
22. Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah’dan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi (ve onlarda görünen şu intizam) fesâda uğrardı (bozulup giderdi).
“*لَوْ كاَنَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةً اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتاَ [Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah’dan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi (ve onlarda görünen şu intizam) fesâda uğrardı (bozulup giderdi)] âyetinin hakīkat-i kātıasıyla (kesin hakīkatiyle), müteaddid (birden fazla) eller müstebidâne (baskıcı bir şekilde) bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa, intizam bozulur ve idâre herc ü merc (alt-üst) olur. Hâlbuki sinek kanadından, tâ semâvât kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden (bedendeki hücrelerden) tâ seyyârâtın (gök cisimlerinin) burçlarına kadar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin (Allah’a ortak koşulan şeylerin) müdâhalesi olamaz.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 140)
23. (O,) yapmakta olduğundan suâl olunmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
24. Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Delîlinizi getirin! İşte benimle berâber olanların Kitâb’ı (Kur’ân) ve benden önceki (ümmet)lerin Kitâb’ı (olan Tevrât ve İncîl)!” Hayır! Onların çoğu hakkı bilmezler de (onun için, haktan) yüz çeviricilerdir.
25. Senden önce hiçbir peygamber de göndermedik ki, ona: “Şu muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk edin!” diye vahyeder olmayalım.
26. “Rahmân (olan Allah, melekleri) çocuk edindi” dediler; (hâşâ!) O, bundan münezzehtir. Bil‘akis (onlar) şerefli kılınmış kullardır.
27. (O melekler) söz ile O’nun önüne geçmezler (kendiliklerinden söylemezler) ve onlar ancak O’nun emriyle iş yaparlar.
28. (Allah) onların önlerindekini ve arkalarındakini (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir; (O’nun) râzı olduğu kimseden başkasına şefâat etmezler ve onlar O’nun korkusundan titreyen kimselerdir.
29. Onlardan her kim: “Doğrusu ben, O’ndan başka bir ilâhım!” derse, (biz) onu da Cehennemle cezâlandırırız. İşte zâlimleri böyle cezâlandırırız.
30. İnkâr edenler görmediler mi ki, şübhesiz gökler ve yer birbirine bitişik idiler de onları ayırdık
“Elfâz-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın lafızları), öyle bir tarzda vaz‘ edilmiş (konulmuş) ki, herbir kelâmın (sözün), hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun (susmanın) çok vücûhu (yönleri) bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir. (…)
Meselâاَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضَكاَنَتَارَتْقاً فَفَتَقْناَهُماَ [Şübhesiz gökler ve yer birbirine bitişik idiler de onları ayırdık] (âyetin)deki*رَتْقاً*kelimesi, tedkīkat-ı felsefe ile âlûde (felsefî araştırmalarla bulaşık) olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifhâm eder (anlatır) ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kābil (orada bir canlının meydana gelmesi imkânsız) bir hâlde iken semâyı yağmurla, zemîni (yeryüzünü) hadravâtla (yeşilliklerle) fethedip (açıp) bir nevi‘ izdivac (evlenme) ve telkīh (aşılama) sûretinde bütün zîhayatları (canlıları) o sudan halketmek (yaratmak), öyle bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in (sonsuz kudret ve celâl sâhibi olan Allah’ın) işidir ki; rûy-i zemin (yeryüzü), onun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, onun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine (kudretinin büyüklüğüne) secde eder.
Ve muhakkik bir hakîme (araştırıcı ve hikmet sâhibi birine), o kelime şöyle ifhâm eder ki: Bidâyet-i hilkatte (yaratılışın başlangıcında) semâ ve arz şekilsiz birer küme, menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz mahlûkâtsız toplu birer madde iken, Fâtır-ı Hakîm (sonsuz hikmet sâhibi yaratıcı), onları feth ve bast edip (genişletip) güzel bir şekil, menfaatdar birer sûret, ziynetli (süslü) ve kesretli (pek çok) mahlûkāta menşe’ (kaynak) etmiştir anlar. Vüs‘at-i hikmetine (hikmetinin genişliğine) karşı hayran olur.” (Zülfikār, 25. Söz, 24-25)
Bu âyetin îzâhı için ayrıca bakınız; (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 105; Zülfikār, 25. Söz, 6; İşârâtü’l-İ‘câz, 237-239)
31. Onları sarsar diye yeryüzünde (buna mâni‘ olacak) sâbit dağlar yaptık ve orada genişce yollar açtık. Tâ ki doğru gidebilsinler!
32. Göğü de (düşmekten) muhâfaza edilmiş bir tavan yaptık. Onlar ise, onun delillerinden yüz çeviren kimselerdir.
33. Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
34. (Ey Resûlüm!) Senden önce de hiçbir insana (dünya hayâtında) ölümsüzlük vermedik. Şimdi (sen) ölürsen, sanki onlar (dünyada) ebedî kalacak kimseler midir?
35. Her nefis ölümü tadıcıdır.
Bakınız; (sahîfe 73, hâşiye 3)
36. (Habîbim, yâ Muhammed!) İnkâr edenler ise seni gördükleri zaman, seni ancak alaya alırlar. “İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur?” (derler). Hâlbuki onlar, Rahmân’ın Kitâbı’nı inkâr edenlerin ta kendileridir.
37. İnsan (çok sabırsız, çok aceleci olarak sanki) acele’den yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi (tehdidlerimi) göstereceğim. Artık benden (onu) acele istemeyin!
“Hayât-ı dünyeviyeye (dünya hayâtına) kasden ve bizzat teveccüh edip (yönelip) bağlanan kâfirin ikābının imhâlinde (cezâsının te’hîr edilmesinde) ve bil‘akis terakkıyât-ı maddiyede (maddî ilerlemelerde) muvaffakıyetindeki hikmet nedir bilir misin?
Evet o kâfir, kendi terkîbiyle ve san‘atıyla Cenâb-ı Hakk’ca nev‘-i beşere takdîr edilen ni‘metlerin tezâhürüne (ortaya çıkmasına) şuûru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnûât-ı İlâhiyenin (Allah’ın san‘atlı mahlûklarının) mehâsinini (güzelliklerini) bilâ-şuûr (şuûrsuzca) tanzîm ediyor (düzenliyor). Ve kuvveden fiile (mukadder iken meydana) çıkartmakla, yapmakla garâbet-i san‘at-ı İlâhiyeye (Allah u Teâlâ’nın hârika san‘atlarına) nazarları (bakışları) celb ediyor (çekiyor). Ne yazık ki farkında değildir.
Demek o kâfir, saat gibi, yaptığı amelden haberi yok. Amma vakitleri bildiren saat gibi, o kâfirin nev‘-i beşere (insanlığa) pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binâendir ki, kâfir dünyada mükâfâtını görür.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 190)
38. “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen azab) ne zaman?” diyorlar.
39. İnkâr edenler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım (da) edilmeyecekleri o zamânı biliyor olsalardı (o azâbı bu kadar acele istemezlerdi)!
40. Bil‘akis (kıyâmet) onlara ansızın gelecek de onları dehşete düşürecektir; artık ne onu geri çevirebilirler, ne de kendilerine (tevbe için) mühlet verilir!
41. And olsun ki, senden önceki enbiyâ (peygamber)ler ile alay edildi de onlarla maskaralık edenleri o kendisiyle alay etmekte oldukları şey (kahredici bir azâb olarak) kuşatıverdi.
42. De ki: “Gece ve gündüz Rahmân(ın azâbın)dan sizi kim koruyabilir?” Hayır! Onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirenlerdir.
43. Yoksa onlar için, kendilerini (azâbımızdan) men‘ edecek bizden başka ilâhlar mı var? (O ilâhlar) ne kendi nefislerine yardım edebilirler, ne de tarafımızdan onlara sâhib çıkılır!
44. Hayır, onları da atalarını da (dünya ni‘metlerinden) faydalandırdık, nihâyet ömür(leri) kendilerine uzun geldi (ölmeyeceklerini sandılar). Şimdi görmüyorlar mı ki, muhakkak biz (ben Azîmüşşân), yeryüzüne (kâfirlerin memleketlerine, mü’minlere yardım etmek sûretiyle) geliyor, onu etrâfından (Müslümanların fetihleriyle) eksiltip duruyoruz. O hâlde gālib gelenler onlar mı?
45. De ki: “Sizi ancak vahiy ile korkutuyorum. Fakat sağırlar, korkutulmakta oldukları zaman çağrıyı işitmez!”
46. And olsun ki, onlara Rabbinin azâbından hafif bir kokucuk, azıcık dokunsa
“Kur’ân’ın nazmında (lafızlarının dizilişinde) bir cezâlet-i hârika (hârika bir intizam) var. O nazımdaki cezâlet ve metâneti (sağlamlığı), ‘İşârâtü’l-İ‘câz’da baştan aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyeyi beyân eder. (…)
Meselâ: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ [And olsun ki, onlara Rabbinin azâbından hafif bir kokucuk, azıcık dokunsa] Bu cümledeki, azâbı dehşetli göstermek için en azının şiddetle te’sîrini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli (azaltmayı) ifâde edecek cümlenin bütün hey’etleri de (kısımları da) bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek.
İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir (şübhe vermektir). Şek (şübhe), kıllete (azlığa) bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ lafzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifâde ettiği gibi, sîgası (kalıbı) bire delâlet eder. Masdar-ı merre ta‘bîr-i sarfiyesinde (sarf ilminin masdar-ı merre ta‘bîrince) biricik demektir, kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ deki tenvîn-i tenkîri (belirsizlik ma‘nâsı veren tenvin) taklîli içindir ki, o kadar küçük ki, bilinemiyor demektir.*مِنْ lafzı, teb‘îz içindir, bir parça demektir. Kılleti ifâde eder. عَذَابِ lafzı, nekâl, ikāba (şiddetli azâba) nisbeten hafif bir nevi‘ cezâdır ki, kıllete işâret eder. رَبِّكَ [Rabbin] lafzı, Kahhâr, Cebbâr, Müntakīm’e bedel (kahredici, zorlayıcı ve intikām alıcı yerine) yine şefkati ihsâs etmekle (hissettirmekle) kılleti işâret ediyor. İşte bu kadar kılletteki bir parça azab böyle te’sîrli ise, ikāb-ı İlâhî (Allah’ın şiddetli azâbı) ne kadar dehşetli olur kıyâs edebilirsiniz diye ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 6)
47. Kıyâmet günü (amellerin tartılması için) adâlet terâzilerini kurarız; artık kimse bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal dânesi ağırlığında (bir amel) bile olsa, onu getiririz. Hesab görücüler olarak da biz yeteriz.
48. Celâlim hakkı için, Mûsâ ve Hârûn’a (hak ile bâtılı ayıran) Furkān’ı ve takvâ sâhibleri için bir ışık ve bir nasîhat olan (Tevrât)ı verdik.
49. (Takvâ sâhibleri) o kimselerdir ki, yalnızken (de) Rablerinden korkarlar, onlar kıyâmetten de korkan kimselerdir.
50. İşte bu (Kur’ân) da, mübârek bir zikirdir ki onu (biz) indirdik. Şimdi siz onu inkâr edenler misiniz?
51. Ve and olsun ki, daha önce İbrâhîm’e de rüşdünü (doğruyu bulma kābiliyetini) vermiştik ve onu(n buna ehil olduğunu) bilenler idik.
52. Hani babasına ve kavmine: “Sizin şu kendilerine tapınıcı olduğunuz heykeller de nedir?” demişti.
53. (Onlar:) “Atalarımızı onlara tapan kimseler bulduk” dediler.
54. (İbrâhîm:) “Yemîn olsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
55. (Onlar:) “(Sen) bize hak ile mi geldin (ciddî mi konuşuyorsun), yoksa sen şaka yapanlardan mısın?” dediler.
56. (İbrâhîm şöyle) dedi: “Hayır! Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yoktan var etmiştir; ben de buna şâhidlik edenlerdenim.”
57. “Ve Allah’a yemîn olsun ki, (siz) arkasını dönen kimseler olarak dönüp gittikten sonra putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım!”
58. Nihâyet (İbrâhîm) onları (o putları) paramparça etti; ancak onların büyüğünü (bıraktı) ki, belki ona mürâcaat ederler!
59. (Onlar döndükleri zaman:) “Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Hiç şübhesiz o, zâlimlerden biridir” dediler.
60. (Bazıları:) “Onları diline dolayan bir genç işittik; kendisine İbrâhîm deniyormuş” dediler.
61. “Öyle ise onu insanların gözü önüne getirin; belki (onun yaptığına) şâhidlik ederler” dediler.
62. (İbrâhîm’i getirdikten sonra:) “Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?” dediler.
63. (İbrâhîm:) “Belki onu bu büyükleri yapmıştır; onlara bir sorun bakalım, eğer konuşuyorlarsa!” dedi.
64. Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına döndüler de (kendi kendilerine): “Gerçekten zâlim olanlar, ancak sizlersiniz” dediler.
65. Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: “Yemîn olsun (sen de) bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!” (dediler).
66. (İbrâhîm) şöyle dedi: “Öyle ise Allah’ı bırakıp da, size bir fayda vermeyen, hem size bir zararı da dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?”
67. “Size de, Allah’dan başka tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hiç akıl erdirmez misiniz?”
68. (Bazıları:) “Eğer (bir iş) yapacak kimseler iseniz, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!” dediler.
69. (Onu ateşe attıklarında:) “Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmetli ol!” dedik.
“Hz. İbrâhîm Aleyhisselâm’ın bir mu‘cizesi hakkında olan; قُلْناَ ياَناَرُ كُون۪ي بَرْدًا وَ سَلاَماً عَلَي اِبْرَاه۪يمَ[(Onu ateşe attıklarında:) ‘Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmetli ol!’ dedik] âyetinde üç işâret-i latîfe var: Birincisi: Ateş dahi, sâir esbâb-ı tabîıye (diğer tabîat sebebleri) gibi kendi keyfiyle, tabîatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında (altında) bir vazîfe yapıyor ki, Hz. İbrâhîm (as)’ı yakmadı ve ona, ‘yakma!’ emrediliyor.
İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki, bürûdetiyle (soğukluğu ile) ihrâk eder (yakar). Yani ihrâk gibi bir te’sîr yapar. Cenâb-ı Hakk, سَلاَماً [Selâmetli ol!] lâfzıyla bürûdete diyor ki: ‘Sen de harâret gibi bürûdetinle ihrâk etme!’ (…)
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin te’sîrini men‘ edecek (engelleyecek) ve emân verecek îman gibi bir madde-i ma‘neviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü (gibi); dünyevî ateşinin dahi te’sîrini men‘ edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünki Cenâb-ı Hakk, İsm-i Hakîm (sonsuz hikmet sâhibi ma‘nâsındaki isminin) iktizâsıyla (gereğiyle), bu dünya dârü’l-hikmet (hikmet yeri) olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icrâat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrâhîm’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukāvemet hâletini (dayanıklılık hâlini) vermiştir. İbrâhîm’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 85-86)
70. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat kendilerini daha çok hüsrâna uğrayanlar kıldık.
71. Onu ve (kardeşinin oğlu) Lût’u, içinde âlemler için (maddî-ma‘nevî) bereketler kıldığımız yere (Şam’a ulaştırıp) kurtardık.
72. Ve ona (İbrâhîm’e) İshâk’ı ve fazla(sıyla bir lütûf) olarak da (torunu olan) Ya‘kūb’u ihsân ettik. Ve her birini sâlih kimseler kıldık.
73. Onları emrimizle (insanlara) hak yolu gösteren imamlar (kendisine tâbi‘ olunan rehberler) yaptık; onlara hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla edâ etmeyi ve zekât vermeyi vahyettik. (Onlar) bize kulluk eden kimselerdi.
74. Lût’a da (vahyettik)! Ona da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan o şehirden kurtardık. Gerçekten onlar, kötü bir fâsıklar topluluğu idiler.
75. Ve onu (Lût’u) rahmetimizin içine aldık. Gerçekten o, sâlih kimselerdendi.
76. (Habîbim, yâ Muhammed!) Nûh’u da (an)! Hani daha önce (o da) duâ etmişti de onun duâsını kabûl edip, kendisini ve (îmân eden) ehlini o büyük sıkıntıdan (tûfandan) kurtarmıştık.
77. Âyetlerimizi yalanlayan o kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar, kötü bir kavim idiler de onları hep birlikte suda boğduk.
78. (Ey Resûlüm!) Dâvûd’u ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir vakit ekin hakkında hüküm veriyorlardı; hani o kavmin koyunları onun (o ekinin) içine (geceleyin) yayılmışlardı. (Biz de) onların hükmüne şâhidler idik.
Hz. Dâvûd (as)’ın yanına, aralarında hüküm vermesi için iki kişi geldi. Bunlardan biri, geceleyin tarlasına diğer şahsın koyunlarının girerek zarar verdiğinden şikâyet ediyordu. Bunun üzerine Hz. Dâvûd (as), tahrîb edilen ekinin kıymeti ile koyunların kıymetinin aynı olduğunu görerek, bütün koyunların tarla sâhibine verilmesine hükmetti. On bir yaşındaki oğlu Süleymân (as) ise, tarlanın koyunların sâhibine, koyunların da tarla sâhibine verilmesine hükmetmişti. Tâ ki tarla sâhibi, bu tarla eski düzgün hâline gelinceye kadar koyunların sütünden, yününden ve doğacak kuzularından faydalansın. Koyunların sâhibi de büsbütün mağdur olmasın! Dâvûd (as) da bir vahye değil, kendi ictihâdına dayanan ilk hükmüne bedel, bu hükmü daha güzel bularak kabûl etmişti. (Nesefî, c. 3, 130)
79. Bunun üzerine onu (o hâdise hakkındaki hükmü) Süleymân’a anlattık. Bununla berâber her birine hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, Dâvûd’la berâber tesbîh etmek üzere (ona) itaatkâr kıldık.
“Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Dâvûd Aleyhisselâm’ın tesbîhâtına (zikirlerine) öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki, dağları vecde getirip (coşturup) birer muazzam fonograf (çok büyük ses cihâzı) misillü (gibi) ve birer insan gibi bir serzâkirin (o zikir halkası reîsinin) etrâfında ufkī (ufuk çizgisi genişliğinde) halka tutup, bir dâire olarak tesbîhât ediyorlardı. Acabâ bu mümkün müdür, hakīkat mıdır? Evet hakīkattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünki aks-i sadâ (sesin aksetmesi) vâsıtasıyla, dağın önünde sen اَلْحَمْدُلِلّٰهِ de, dağ da aynen senin gibi اَلْحَمْدُلِلّٰهِ diyecek. Mâdem bu kābiliyeti, Cenâb-ı Hakk dağlara ihsân etmiştir. Elbette o kābiliyet, inkişâf ettirilebilir (geliştirilebilir) ve o çekirdek sünbüllenir.” (Zülfikār, 25. Söz, 83)
80. Ona, savaşınız(ın şiddetin)den sizi korusun diye sizin için giyecek (zırh) yapma san‘atını öğrettik. Şimdi siz şükreden kimseler misiniz?
81. Süleymân’a da şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik); (rüzgâr) onun emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere (Şam’a) akıp giderdi. Ve (biz) herşeyi bilenleriz.
82. Şeytanlardan da, onun için dalgıçlık yapanları ve bundan başka iş görenleri (emrine verdik.) Ve onları koruyanlar (biz) idik.
“Cenâb-ı Hakk, ma‘nen şu âyetin lisân-ı remziyle (işâret diliyle) der ki: ‘Ey insan! Bana itâat eden bir abdime (kuluma) cin ve şeytanları ve şerîrlerini (çok şerlilerini) itâat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan (itâat etsen), çok mevcûdât (varlıklar), hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 82-83)
83. (Ey Habîbim!) Eyyûb’ü de (an)! Hani Rabbine: “Zarar gerçekten bana dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye nidâ etmişti.
“Hz. Eyyûb Aleyhisselâm, münâcâtında (duâsında) istirâhat-ı nefsi (kendi rahatı) için duâ etmemiş, belki musîbet zikr-i lisânîye (dil ile yaptığı zikir) ve tefekkür-i kalbîye (kalb ile yaptığı tefekkürüne) mâni‘ olduğu zaman, ubûdiyet (kulluk) için şifâ taleb eylemiş.” (Lem‘alar, 2. Lem‘a, 8)
Ayrıca Eyyûb (as)’ın kıssası ve bu kıssadan alınacak dersler hakkında bakınız; (Lem‘alar, 2. Lem‘a, 4-10)
84. Bunun üzerine (biz de) onun duâsını kabûl etmiştik de kendisinde bulunan zararı (o hastalığı) açmış (kaldırmış)tık; katımızdan bir rahmet ve (bize) kulluk edenlere bir ibret olmak üzere, ona âilesini ve onlarla berâber bir mislini daha verdik.
85. (Habîbim, yâ Muhammed!) İsmâîl’i, İdrîs’i ve Zülkifl’i de (hatırla)! Hepsi de sabredenlerdendi.
86. Onları da rahmetimize dâhil ettik. Çünki onlar sâlih kimselerdendi.
87. Zünnûn’u da (balık sâhibi Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak, (bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!” diye nidâ etmişti.
“Şu münâcâtın sırr-ı azîmi (büyük sırrı) şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukūt etmiş (sebebler tamâmen hükümsüz kalmış). Çünki o hâlde ona necat verecek (kurtaracak) öyle bir Zât lâzım ki; hükmü, hem balığa hem denize hem geceye hem cevv-i semâya (havaya) geçebilsin. Çünki onun aleyhinde ‘gece, deniz, hût (balık)’ ittifâk etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir Zât onu sâhil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te’sîri yok. Müsebbibü’l-esbâb’dan (sebebleri yaratan Allah’dan) başka bir melce’ (sığınacak kimse) olamadığını ayne’l-yakīn gördüğünden (gözüyle görmüş gibi anladığından), sırr-ı Ehadiyet (Allah’ın her yerde bütün isimleriyle hazır oluşu sırrı), nûr-ı tevhîd (Allah’ın birliğinin nûru) içinde inkişâf ettiği (ortaya çıktığı) için şu münâcât birdenbire geceyi, denizi, hûtu müsahhar etmiştir.” (Lem‘alar, 1. Lem‘a, 1)
Ayrıca Yûnus (as)’ın kıssası ve bu kıssadan alınacak dersler hakkında bakınız; (Lem‘alar, 1. Lem‘a, 1-3)
88. Nihâyet (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve onu kederden kurtardık. İşte, mü’minleri böyle kurtarırız.
89. Zekeriyyâ’yı da (yâd et)! Hani (o da) Rabbine: “Rabbim! Beni tek bırakma; sen (herkes fenâ bulduktan sonra, bâkī kalarak) vârislerin en hayırlısısın” diye nidâ etmişti.
90. Bu yüzden (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve ona Yahyâ’yı ihsân ettik; (yaşı geçmiş) hanımını da kendisi için (çocuk sâhibi olmaya) elverişli bir hâle getirdik. Gerçekten onlar (bütün bu peygamberler) hayırlı işlerde koşuşurlar, ümîd ederek ve korkarak bize duâ ederlerdi. Ve bize gönülden bağlı kimselerdi.
91. İffetini korumuş olanı da (Meryem’i de zikret)! Ona (yarattığımız) rûhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu, âlemler için bir ibret kıldık.
92. İşte hiç şübhesiz bu sizin ümmetiniz (olan İslâm Milleti), tek bir ümmettir (tek bir dindir). Ben de sizin Rabbinizim; öyle ise bana kulluk edin!
93. Fakat (yahudilerle hristiyanlar, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler! Hepsi (sonunda) ancak bize dönücüdürler.
94. Artık kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, onun çalışması için nankörlük yoktur. Şübhe yok ki biz, onu yazanlarız.
95. Helâk ettiğimiz bir şehrin (halkının mahşer günü bize) dönmemeleri, şübhesiz ki mümkün değildir.
96. Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va‘d (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâr edenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. “Eyvah bize! Hakīkaten bundan gaflet içindeydik, (biz) bil‘akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!” (derler).
97. Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va‘d (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâr edenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. “Eyvah bize! Hakīkaten bundan gaflet içindeydik, (biz) bil‘akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!” (derler).
98. Muhakkak ki siz ve Allah’dan başka tapmakta olduklarınız, Cehennemin yakacağısınız! Siz oraya girecek olanlarsınız!
99. Eğer onlar birer ilâh olsaydı, oraya girmezlerdi. Hâlbuki (tapan ve tapılan) hepsi orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
100. Onlar için orada inim inim inlemek vardır. Ve onlar orada (hiçbir şey) işitmezler.
“Cehennemin vücûdu (varlığı) ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakīkī adâlete ve israfsız, mîzanlı (ölçülü) hikmete zıddiyeti (zıdlığı) yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu (var olmasını) isterler.
Çünki nasıl binler ma‘sumların hukuklarını çiğneyen bir zâlimi cezâlandırmak ve yüzer mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir ve o zâlimi affetmek ve o canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukābil (karşılık), yüzler bîçârelere yüzler merhametsizliktir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 222-223)
101. Şübhesiz ki tarafımızdan kendilerine en güzel (saâdet) takdîr edilmiş olanlar var ya, işte onlar ondan (Cehennemden) uzaklaştırılmış kimselerdir.
102. (O mü’minler) onun (o Cehennemin çok uzak mesâfelerden bile işitilen) uğultusunu duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler (hesabsız ni‘metler) içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.
103. En büyük dehşet (kıyâmet dahi) onları üzmez! Ve onları melekler karşılar: “İşte bu, sizin (dünyada iken) va‘d edilmekte olduğunuz gününüzdür!” (derler).
104. O gün ki, göğü, kitabların sayfasını dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi üzerimizde bir va‘d olarak onu iâde ederiz (tekrar yaratırız). Şübhesiz ki biz, (bunu) yapacak olanlarız.
105. And olsun ki Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: “Gerçekten yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır” diye yazmıştık.
106. Şübhesiz ki bunda (Kur’ân’da) ibâdet eden bir kavim için (maksada ulaştırıcı) kâfî (bir nasîhat var)dır.
107. (Ey Resûlüm!) (Biz) seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
“İşte seni ey insan! Rahmet, o Müstağnî-i ale’l-ıtlak’ın (hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan) ve Sultân-ı Sermedî’nin huzûruna çıkarır ve O’na dost yapar ve O’na muhâtab eder ve sevgili bir abd (kul) vaziyetini verir. (…) İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr bulur. O hazîneyi bulmanın çâresi: Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili (temsilcisi) ve o rahmetin en beliğ (güzel konuşan) bir lisânı ve dellâlı (i‘lâncısı) olan ve رَحْمَةً لِلْعاَلَم۪ينَ [Âlemlere Rahmet] ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen (isimlendirilen) Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir (ona uymaktır). Ve bu رَحْمَةً لِلْعاَلَم۪ينَ olan rahmet-i mücessemeye (cisimleşmiş rahmete) vesîle ise, salavâttır. Evet, salavâtın ma‘nâsı rahmettir. Ve o zîhayat (hayat sâhibi) mücessem rahmete rahmet duâsı olan salavât ise, o رَحْمَةً لِلْعاَلَم۪ينَ ’e vusûle (âlemlere rahmet olan Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a kavuşmaya) vesîledir. Öyle ise sen salavâtı kendine, o رَحْمَةً لِلْعاَلَم۪ينَ ’e vesîle yap o zâtı (asm) da rahmet-i Rahmân’a vesîle ittihâz et (kabûl et). (…)
Elhâsıl: Hazîne-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da*بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.” (Tılsımlar, 14. Lem‘a, 11-12)
108. De ki: “Bana sâdece, sizin İlâhınızın ancak bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. Şimdi siz Müslüman kimseler (olacak) mısınız?”
109. Artık yüz çevirirlerse, de ki: “(Ben emrolunduğum şeyi) size eşit olarak bildirdim. Tehdîd edilmekte olduğunuz şeyin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ise bilmem!”
110. “Muhakkak ki O, sözün açık olanını da bilir, gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilir.”
111. “Bilmem, belki de bu (azâbın te’hîr edilmesi), sizin için bir imtihan ve bir zamâna kadar bir faydalanmadır.”
112. (Peygamber:) “Rabbim! (Müşriklerle aramızda) hak ile hüküm ver! Bizim Rabbimiz, Rahmân (pek merhametli olan)dır, sizin isnâd etmekte olduğunuz vasıflara karşı (kendisinden) yardım istenendir” dedi.