Kur'an-ı Kerim » 20-Tâhâ Suresi

20-Tâhâ Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Tâ, Hâ.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. (Ey Resûlüm!) Sana Kur’ân’ı, sıkıntı çekesin diye indirmedik.

3. Ancak (Allah’dan) korkanlara bir nasîhat olarak (indirdik).

4. (O Kur’ân,) yeryüzünü ve pek yüksek gökleri yaratan (Allah) tarafından peyderpey indirilmedir.

5. O Rahmân (ki), arşa hükmetmiştir.
“Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, çok hakāik-ı gamîzayı (derin hakīkatleri) nazar-ı umûmîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi (umûmun bakış açısını ve hissini) rencîde (rahatsız) etmeyecek, fikr-i avâmı (umûm halkın fikrini) ta‘cîz edip yormayacak bir sûrette basîtâne ve zâhirâne söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça ta‘bîrat isti‘mâl edilir (kullanılır). Öyle de: تَنَزُّلاَتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلٰي عُقُولُ الْبَشَرِ [İnsanların akıllarına olan İlâhî tenezzüller] denilen mütekellim (konuşan) üslûbunda muhâtabın derecesine sözüyle nüzûl edip (seviyesine inip) öyle konuşan esâlîb-i Kur’âniye (Kur’ân’ın uslûbları), en mütebahhir hükemânın fikirleriyle yetişemediği hakāik-ı gamîza-i İlâhiye ve esrâr-ı Rabbâniyeyi müteşâbihât (benzetmeler) sûretinde bir kısım teşbîhât ve temsîlât ile en ümmî bir âmîye (en basit sıradan bir insana) ifhâm eder (anlatır). Meselâ: اَلرَّحْمٰنُ عَلَي الْعَرْشِ اسْتَوٰي [O Rahmân (ki), arşa hükmetmiştir] bir temsîl ile rubûbiyet-i İlâhiyeyi saltanat misâlinde ve âlemin tedbîrinde mertebe-i rubûbiyetini (âlemin idâresinde onlara Rab olma mertebesini), bir Sultânın taht-ı saltanatında durup icrâ-yı hükûmet ettiği (hüküm sürdüğü) gibi bir misâlde gösteriyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 22-23)
Ayrıca bakınız; (İşârâtü’l-İ‘câz, 168)

6. Göklerde bulunanlar, yerde olanlar ve ikisi arasındakiler ve toprağın altında olanlar O’nundur.

7. (Duâda) sesi yükseltsen de (yükseltmesen de O’nun için birdir, işitir!); çünki şübhesiz O, gizliyi de, daha gizli olanı da bilir.

8. (O) Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur! En güzel isimler O’nundur!3
3. Bakınız; (Sözler, 24. Söz, 121; Mektûbât, 33. Mektûb, 322)

9. (Ey Habîbim!) Sana Mûsâ’nın haberi de geldi mi?

10. Hani bir ateş görmüştü de âilesine: “(Siz burada) durun; doğrusu ben bir ateş gördüm; belki ondan size bir kor getiririm; ya da ateşin yanında yol gösteren bir kimse bulurum” demişti.

11. Nihâyet ona gelince kendisine: “Ey Mûsâ!” diye seslenildi.

12. “Muhakkak ki ben, senin Rabbinim; haydi pabuçlarını çıkar! Çünki sen, mukaddes vâdi Tuvâdasın!”

13. “(Ey Mûsâ!) Ben seni (peygamberliğe) seçtim; şimdi (sana) vahyedileni dinle!”

14. “Şübhe yok ki ben, (evet) ancak ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl!”

15. “Kıyâmet günü, mutlakā gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim);
“Ecel ve mevt (ölüm) gibi umûr-ı gaybiye (bize gizli olan işler) çok hikmet ve maslahat (faydaları) cihetiyle gizli kaldığı misillü (gibi), dünyanın sekerâtı (ölüm hâli) ve mevti ve nev‘-i beşerin (insanlığın) ve cins-i hayvanâtın eceli ve vefâtı olan kıyâmet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen (belirli) olsa idi, yarı ömür gaflet-i mutlaka (tam bir gaflet) içinde ve yarıdan sonra darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka (tam bir dehşet) içinde, havf ve recânın (korku ve ümîdin) muvâzene-i maslahatkârânesi ve hakîmânesi (faydalı ve hikmetli dengesi) bozulacağı gibi; aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekerâtı olan kıyâmet vakti muayyen olsa idi, kurûn-ı ûlâ ve vustâ (ilk ve orta çağlar) fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Kurûn-ı uhrâ (son çağlar), dehşet-i mutlaka içinde bulunacaktı. O vakit ne hayât-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalırdı ve ne de havf ve recâ içinde ihtiyâr ile (isteyerek) itâatkârâne olan ubûdiyetin (kulluğun) ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu.” (Şuâ‘lar, 5. Şuâ‘, 73)

16. “Öyle ise ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler, sakın seni ondan (ona inanmaktan) alıkoymasın; yoksa helâk olursun!”

17. “Şu sağ elindeki de nedir ey Mûsâ?”

18. (Mûsâ:) “O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, benim için onda daha başka ihtiyaçlar da vardır” dedi.

19. (Allah:) “Onu (yere) bırak, ey Mûsâ!” buyurdu.

20. Bunun üzerine (Mûsâ) onu (yere) bıraktı; bir de ne görsün, o bir yılan (olmuş), hızla hareket ediyor!

21. (Allah) buyurdu ki: “Onu al ve (bizim huzûrumuzda hiçbir şeyden) korkma! (Biz) onu yine evvelki hâline döndüreceğiz.”

22. “Ve elini yanına (koltuğunun altına) sok! Başka bir mu‘cize olmak üzere, kusursuz bembeyaz (parlayan ve nûr saçan bir el) olarak çıksın!”

23. “Tâ ki sana en büyük mu‘cizelerimizden bazılarını gösterelim!”

24. “Fir‘avun’a git; şübhesiz o iyice azdı.”

25. (Mûsâ) dedi ki: “Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver!”

26. “Ve işimi bana kolaylaştır!”

27. “Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!”

28. “Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!”

29. “Ve âilemden kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl!”

30. “Ve âilemden kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl!”

31. “Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!”

32. “Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!”

33. “Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!”

34. “Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!”

35. “Muhakkak ki sen, bizi hakkıyla görensin.”

36. (Allah) şöyle buyurdu: “İstediğin sana verilmiştir, ey Mûsâ!”

37. “Ve and olsun ki, sana başka bir def‘a daha lütufta bulunmuştuk.”

38. “O zaman annene ilhâm edilecek olanı ilhâm etmiştik.”

39. “ ‘Onu sandığa koy, sonra kendisini denize (Nîl’e) bırak! Böylece deniz onu sâhile çıkarsın; bana da düşman, ona da düşman olan biri onu alsın!’ diye (ilhâm etmiştik). (Hem sevilesin) ve müşâhedem altında yetiştirilesin diye sana tarafımdan bir sevimlilik de verdim.”

40. “Hani kız kardeşin (Fir‘avun’un sarayına) gidip: ‘Ona bakacak bir kimse için size rehberlik edeyim mi?’ diyordu. Böylece seni annene iâde ettik ki, gözü aydın olsun, üzülmesin!

41. “Ve seni kendim için (peygamber olarak) seçtim!”

42. “Sen, kardeşinle berâber, mu‘cizelerimle git; ve beni anmakta gevşek davranmayın!”

43. “Fir‘avun’a gidin; şübhesiz o (ilâhlık iddiâsıyla) iyice azdı.”

44. “Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin; belki ibret alır ya da (Allah’dan) korkar.”

45. (Mûsâ ve kardeşi:) “Rabbimiz! Doğrusu biz (onun) bize karşı aşırı davranmasından; ya da azmasından korkuyoruz” dediler.

46. (Allah) buyurdu ki: “Korkmayın! Çünki ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.”

47. “Böylece ona gidin de şöyle söyleyin: ‘Şübhe yok ki biz, Rabbinin iki elçisiyiz; artık İsrâiloğullarını bizimle berâber gönder, onlara eziyet etme! (Biz) gerçekten Rabbinden bir mu‘cize ile sana geldik. Selâm ise, hidâyete tâbi‘ olanlaradır.’ ”

48. “Doğrusu biz (öyle kimseleriz ki), gerçekten bize: ‘Şübhesiz azab, (peygamberleri) yalanlayanlar ve (haktan) yüz çevirenler üzerinedir’ diye vahyolundu.”

49. (Fir‘avun:) “Peki ikinizin Rabbi kimdir, ey Mûsâ?” dedi.

50. (O da:) “Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını (husûsiyetleriyle) veren, sonra da (onu muhtaç olduğu şeylerin yoluna) sevk edendir” dedi.
“ ‘Herşeyi halk (etmiş, yaratmış) ve hidâyet etmiştir’ ma‘nâsında bulunan اَعْطٰي كُلَّ شَئٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰي âyet-i celîlesi hükmünce, zâhirî ve bâtınî (dış ve iç) duygular, âfâkī ve hâricî (dış âlemdeki) deliller, enfüsî ve dâhilî bürhanlar (insanın iç dünyasındaki deliller), peygamberlerin irsâliyle (gönderilmesiyle), kitabların inzâli (indirilmesi) gibi vâsıtalar i‘tibâriyle de hidâyetin ma‘nâsı taaddüd eder (çoğalır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19)

51. (Fir‘avun:) “Öyle ise (putlara tapan) önceki nesillerin hâli ne olacak?” dedi.

52. (Mûsâ:) “Onların ilmi Rabbimin katında bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır. Rabbim ne şaşırır, ne de unutur!” dedi.

53. O ki, yeri sizin için bir beşik yaptı, onda sizin için yollar açtı ve gökten bir su indirdi. Böylece onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

54. Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın! Şübhesiz ki bunda (istikāmetli) akıl sâhibleri için nice deliller vardır.

55. Sizi ondan (o topraktan) yarattık; yine sizi oraya iâde edeceğiz ve sizi (haşirde) diğer bir def‘a daha ondan çıkaracağız.
“(Kur’ân) kıyâmet gününü isbât için der: ‘Size zemîni (yeryüzünü) güzel serilmiş bir beşik, dağları hânenize ve hayâtınıza defîneli direk, hazîneli kazık, sizi birbirini sever, ünsiyet (dostluk) eder çift, geceyi hâb-ı râhatınıza (rahat uyumanız için) örtü, gündüzü meydân-ı maîşet (çalışma meydanı), güneşi ışık verici, ısındırıcı bir lâmba, bulutları âb-ı hayat (hayat suyu) çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzâkınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyâyı (çeşit çeşit şeyleri) kolay ve az bir zamanda îcâd ederiz (yaratırız). Öyle ise, yevm-i fasl (hak ile bâtılın ayrıldığı gün) olan kıyâmet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.” (Zülfikār, 25. Söz, 10)

56. Celâlim hakkı için, (biz) ona (Fir‘avun’a, gösterilecek) mu‘cizelerimizin hepsini gösterdik; fakat (o) yalanladı ve (hakkı kabûl etmemekte) diretti.

57. Şöyle dedi: “(Sen) sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi bize geldin, ey Mûsâ!”

58. “Öyle ise, (biz de) mutlakā sana onun benzeri bir sihir getireceğiz; şimdi (sen,) bizimle kendi aranda bir buluşma zamânı (ve yeri) ta‘yîn et ki, ne bizim, ne de senin ona muhâlefet etmeyeceğimiz, (herkesin gelebileceği) uygun bir yer olsun!”

59. (Mûsâ:) “Size va‘d edilen vakit (ve yer), bayram günü (toplanma yeri) ve insanların toplanacağı kuşluk zamanıdır” dedi.

60. Bunun üzerine Fir‘avun dönüp gitti; hemen (bütün) hîlesini (sihirbazlarını) topladı; sonra (ta‘yîn edilen yere) geldi.

61. Mûsâ onlara (o sihirbazlara): “Yazıklar olsun size! Allah’a yalan yere iftirâ etmeyin; sonra (O), bir azâb ile kökünüzü keser. (Allah hakkında) iftirâ eden, elbette hüsrâna uğramıştır” dedi.

62. Buna rağmen (sihirbazlar Mûsâ hakkında yapacakları) işlerini aralarında tartıştılar ve fısıldamalarını gizli tuttular.

63. (Sonunda kendi aralarında şöyle) dediler: “Doğrusu bunlar (Mûsâ ile Hârun), gerçekten iki sihirbazdır; sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün olan yolunuzu (dîninizi) ortadan kaldırmak istiyorlar.”

64. “Onun için (bütün) hîlelerinizi (sihirlerinizi) toplayın; sonra sıra sıra gelin! Bugün üstün gelen muhakkak kurtuluşa ermiştir!”

65. (Sihirbazlar:) “Ey Mûsâ! (Sen önce hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.

66. (Mûsâ:) “Hayır, siz atın!” dedi. (Onlar hünerlerini ortaya atınca, Mûsâ) bir de baktı ki, yaptıkları sihirden dolayı kendisine, onların ipleri ve sopaları gerçekten sür‘atle gidiyor gibi görünüyor!

67. Bu yüzden Mûsâ, (halkın bu sihirlere kanabileceği endişesiyle) içinde bir çeşit korku duydu.

68. (Biz kendisine:) “Korkma! Hiç şübhesiz üstün (gelecek) olan ancak sensin!” dedik.

69. “Sağ elindekini (yere) bırak da (onların özenerek) yaptıkları şeyleri yutsun! Yaptıkları sâdece bir sihirbaz hîlesidir. Hâlbuki (böyle göz boyayan) sihirbaz, her nereye varsa kurtuluşa ermez (maksadına sihirle ulaşamaz).”7
7. “Zamân-ı Mûsâ Aleyhisselâm’da sihir ve zamân-ı Îsâ Aleyhisselâm’da tıb revacda idi. Mu‘cizelerinin mühimmi o cinsten geldi.” (Zülfikār, 25. Söz, 4)

70. (Mûsâ’nın asâsı bir ejderha olup, bütün ip ve değnekleri yutunca) sihirbazlar hemen secde eden kimseler olarak, yere kapandılar: “(Biz) Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik!” dediler.

71. (Fir‘avun:) “(Ben) size izin vermeden ona îmân ettiniz, öyle mi? Şübhesiz ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyle ise (ben de), mutlakā ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi şübhesiz hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha devamlıymış, kat‘iyen bileceksiniz!” dedi.

72. (O sihirbazlar ise) dediler ki: “Seni, bize gelen apaçık mu‘cizelere ve bizi yaratana aslâ tercîh etmeyiz; artık ne hüküm vereceksen ver! (Sen) ancak bu dünya hayâtında hükmedersin!”

73. “Şübhesiz biz, Rabbimize îmân ettik ki, günahlarımızı ve bizi kendisine zorladığın bu sihirden bizi bağışlasın! Allah(’ın mükâfâtı) hayırlı ve (azâbı) daha devamlıdır!” (dediler).

74. Şu muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr (kâfir) olarak gelirse, artık şübhesiz ona Cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar!

75. Kim de O’na gerçekten sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlara da en üstün dereceler vardır.
“(Ey insan!) Sen burada misâfirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, berâberce götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden (yerden) ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, azîz (şerefli) olarak çıkmaya çalış! Vücûdunu (varlığını) Mûcidine (yaratanına) fedâ et! Mukābilinde (karşılığında) büyük bir fiyat alacaksın! Çünki fedâ etmediğin takdirde, ya bâd-i hevâ (boşu boşuna) zâil olur (ayrılır), gider; veya O’nun malı olduğundan yine O’na rücû‘ eder (döner).” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 104)

76. (Onlar için) altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Adn Cennetleri vardır. İşte (günahlardan) temizlenenlerin mükâfâtı budur!

77. And olsun ki Mûsâ’ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin (Mısır’dan) yola çıkar; (size) yetişilmesinden korkmadan ve (boğulmaktan) endişe etmeden, denizde onlara kuru bir yol (açmak) için (asân ile denize) vur!”

78. Derken Fir‘avun ordusuyla onların peşine düştü (ve onlar da açılan yoldan denize girdiler). Bunun üzerine denizden onları kaplayan şey, kaplayıverdi (de hepsi boğulup helâk oldular).

79. İşte Fir‘avun, kavmini dalâlete düşürdü ve hak yola sevk etmedi.

80. Ey İsrâiloğulları! Şübhesiz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ tarafında (buluşmak üzere) sizinle sözleştik ve size (pek muhtaç kaldığınız o çölde) kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
“Kudret helvası”, tatlı, beyaz, kar gibi bir şey olup fecirden güneşin doğuşuna kadar bütün İsrâiloğullarına yetecek kadar yağardı. Cenab-ı Hakk Mûsâ (as)’a kendisine Tevrât’ı indirmek üzere Tûr dağının sağ tarafına gelmesini, ayrıca bu esnâda orada hazır bulunmak üzere seçeceği yetmiş kişilik bir cemâati de yanına getirmesini vahyetmişti. (Kurtubî, c. 6/11, 232)

81. Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin; bu hususda aşırı gitmeyin; yoksa üzerinize gazabım vâcib olur! Kimin de üzerine gazabım vâcib olursa, artık gerçekten (o, uçuruma düşüp) helâk olmuştur.

82. Şübhesiz ki ben, tevbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyen, sonra da hidâyette (sebât edip, sabırlı) olan kimseye karşı elbette çok mağfiret ediciyim.

83. Ve (Allah buyurdu ki:) “Seni kavminden (ayırıp) acele ettiren nedir, ey Mûsâ!”
Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle Mısırlı Fir‘avunların azab pençesinden kavmini kurtaran Mûsâ (as), daha sonra Sînâ’ya geçmişti. Kardeşi Hârûn (as)’ı kendi yerine kavminin başına reis bırakan Hz. Mûsâ (as), kavminden seçtiği yetmiş kadar kişi ile Tûr dağına gitmek üzere yolda yürürken, Rabbine olan şevk ve muhabbetinden acele ederek bir parça ilerlemiş ve cemâatini geride bırakmıştı. (Celâleyn Şerhi, c. 5, 93)

84. (Mûsâ) dedi ki: “İşte onlar da arkamdalar; Rabbim! Râzı olman için sana (gelmekte) acele ettim.”

85. (Allah:) “Fakat muhakkak ki biz, senden (yola çıkmandan) sonra kavmini gerçekten imtihân ettik; Sâmirî onları dalâlete düşürdü” buyurdu.

86. Bunun üzerine Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine geri döndü dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size (Tevrât’ı vermek için) güzel bir va‘d ile va‘dde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) müddet size uzun mu geldi? Yâhut Rabbinizden üzerinize bir gazabın vâcib olmasını mı istediniz ki (îmanda sebât edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözden döndünüz?”

87. (Onlar) şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik; fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) ziynet eşyâsından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik; sonra onları (eritmek üzere ateşe) attık; işte aynı şekilde Sâmirî de attı.”

88. Derken (Sâmirî) onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (ortaya) çıkardı; Bunun üzerine (Sâmirî ve adamları): “İşte sizin de ilâhınız, Mûsânın da ilâhı budur; fakat (o bunu) unuttu” dediler.

89. Hâlbuki (onlar) görmüyorlar mıydı ki, (o buzağı) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor ve onlar için ne bir zarara, ne de bir faydaya mâlik olamıyordu.

90. And olsun ki, Hârûn daha önce onlara: “Ey kavmim! (Siz) bununla (bu heykelle) sâdece imtihân edildiniz. Şübhesiz ki sizin Rabbiniz, Rahmândır; öyle ise bana tâbi‘ olun ve emrime itâat edin!” demişti.

91. (Onlar ise:) “Mûsâ bize dönünceye kadar, buna tapan kimseler olmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz” dediler.

92. (Mûsâ dönünce:) “Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.

93. (Mûsâ dönünce:) “Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.

94. (Hârûn:) “Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Doğrusu ben (onlara şiddet gösterseydim): ‘İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın!’ diyeceğinden korktum!” dedi.

95. (Mûsâ, Sâmirî’ye döndü:) “Ya senin maksadın (zorun) neydi, ey Sâmirî?” dedi.

96. (Sâmirî:) “(Ben, onların) görmedikleri şeyi gördüm ve (sana gelen) o elçinin (Cebrâîl’in atının) izinden bir avuç (toprak) avuçlayıverdim de onu (eritilmiş ziynet eşyâlarının içine) attım; böylece bunu nefsim bana hoş gösterdi” dedi.

97. (Mûsâ:) “(Haydi) git! Artık muhakkak ki sana, (cezâ olarak) hayat boyunca, ‘(Aman, birbirimize) dokunmak yok!’ diyecek olman vardır!
Sâmirî, bu bedduâya uğradıktan sonra ağır bir bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve sürekli insanlardan kaçmış ve kendisine dokunduklarında çok acı çektiğinden, biri yaklaşmak istediğinde âyette zikredildiği gibi hemen: *لَا مِساَسَ yani “(Aman, birbirimize) dokunmak yok!” demiştir. (Nesefî, c. 3, 99)

98. Sizin İlâhınız, ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’dır. (O) herşeyi ilmen kuşatmıştır.
“Bütün masnûâtta (Allah’ın bütün san‘at eserlerinde) cüz’î, küllî (küçük, büyük) bir sûrette seyyârâttan (gezegenlerden) tâ kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâya (al ve akyuvarlara) kadar herşey de gāyet düzgün bir ölçü, mütenâsib bir mîzan (dengeli bir ölçü) bulunması, bedâhetle (açıkça) muhît (kuşatıcı) bir ilme delâlet ve kat‘î şehâdet eder. Evet, görüyoruz ki: Meselâ bir sineğin, bir insanın a‘zâları ve cihâzâtı, hattâ cesedinin hüceyrâtı (hücrecikleri) ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mîzan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münâsib ve uygun ve o derece cesedin sâir (diğer) a‘zâlarında öyle muntazam bir tenâsüb (uygunluk) var ki, nihâyetsiz bir ilme mâlik (sâhib) olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkânı yoktur.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 601)

99. (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte böylece geçmiş (ümmet)lerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir Zikir (Kur’ân) verdik.

100. Kim ondan yüz çevirirse, artık şübhesiz ki o, kıyâmet günü ağır bir yük (olan günahlarının vebâlini) yüklenecektir.

101. (Onlar) onda (o vebâlin altında) ebedî olarak kalıcıdırlar. Kıyâmet gününde, onlar için (bu) ne fenâ bir yüktür!

102. O gün ki, sûra (ikinci kez) üfürülür ve o gün günahkârları, gözleri gömgök (kör) olarak haşrederiz.

103. Kendi aralarında: “(Dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız” diye gizli gizli konuşurlar.

104. Onların söylemekte olduklarını en iyi bilen biziz! O vakit onların gidişâtça en akıllı olanı: “(Siz) sâdece bir gün kaldınız” der.

105. (Ey Resûlüm!) Sana (kıyâmet gününde) dağlar(ın nasıl olacağın)dan soruyorlar; de ki: “Rabbim (o gün) onları ufalayıp savuracak!”

106. “Onları(n yerlerini) dümdüz, bomboş bir hâlde bırakacak!”

107. “Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin!”

108. “O gün (herkes) o çağırıcıya (İsrâfîl’e) uyarlar; ona karşı yan çizmek yoktur. Öyle ki, Rahmân(’ın heybetin)den dolayı sesler kısılmıştır; artık seslerin en hafîfinden (yalvaran dudakların kıpırdaması, korkulu ayakların hışırtısından) başka bir şey işitmezsin!”

“Şu kâinâtın eczâları (bütün parçaları), dakīk (ince), ulvî (yüce) bir nizâm ile birbirine bağlanmış. Hafî (gizli), nâzik, latîf bir râbıta (ince bir bağ) ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecrâm-ı ulviyeden tek bir cirm (gök cisimlerinden bir tânesi), **** [Ol!] emrine veya ‘Mihverinden çık’ hitâbına mazhar olunca, şu dünya sekerâta (can çekişmeye) başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihâyetsiz fezâ-yı âlemde (gök boşluğunda) milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müdhiş sadâları (gürültüleri) gibi vâveylâya (feryâda) başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak yeryüzü düzlenecek. İşte şu mevt (ölüm) ve sekerât ile Kadîr-i Ezelî (sonsuz kudret sâhibi olan Allah) kâinâtı çalkalar; kâinâtı tasfiye edip (temizleyip), Cehennem ve Cehennemin maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin mevâdd-ı münâsibeleri (münâsib maddeleri) başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder (ortaya çıkar).” (Sözler, 29. Söz, 207)
109. “O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözce kendisinden râzı olduğu (konuşmasına izin verdiği) kimseden başkasının şefâati fayda vermez.”

110. “(O) onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; ve (onlar) bunu ilmen kuşatamazlar.”

111. “Ve bütün yüzler O Hayy-ı Kayyûm (hayat sâhibi olan ve herşey kendisiyle kāim olan Allah) için (huzûrunda) baş eğmişlerdir; zulüm yüklenen kimse ise, gerçekten hüsrâna uğramıştır.”

112. “Kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, ne zulüm edilmekten ne de hakkının yenmesinden korkar.”

113. İşte böylece onu, Arabca bir Kur’ân olarak indirdik ve onda (yaptığımız) tehdidleri türlü şekillerde açıkladık. Tâ ki onlar (günahlardan) sakınsınlar, ya da (o Kur’ân), onlar için (ders alacakları) bir ibret meydana getirsin.

114. İşte gerçek hükümdâr olan Allah, çok yücedir. (Ey Habîbim!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’ân’(ı okuma)da acele etme! Ve “Rabbim! İlmimi artır!” de!

115. And olsun ki, daha önce Âdem’e (yasaklandığı o ağaçtan yememesi için) emir vermiştik; fakat (o bunu) unuttu. (Biz) onda bir azim (bir isyan kasdı ve emrimizde sebat) da bulmadık.

116. Bir zaman meleklere: “Âdem’e secde edin!” demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler; (o İblis ise) diretti. 14
14. Şeytanın Hz. Adem (as)’a secde etmemesi hakkında bakınız; (sahîfe 5, hâşiye 2)

117. Hem demiştik: “Ey Âdem! Şübhesiz ki bu (şeytan), senin ve zevcenin düşmanıdır; o hâlde sakın sizi Cennetten çıkarmasın (buna sebeb olacak bir günahla sizi kandırmasın); yoksa çok sıkıntı çekersin!”

118. “Doğrusu senin burada ne acıkman, ne de çıplak kalman vardır.”

119. “Ve şübhesiz ki sen, burada ne susarsın, ne de sıcakta kalırsın.”

120. Derken şeytan ona vesvese verdi: “Ey Âdem! Sana ölümsüzlük ağacına ve yok olmayacak bir mülk üzerine rehberlik edeyim mi?” dedi.

121. Bunun üzerine ondan (o ağacın meyvesinden) yediler; böylece (Cennet elbiseleri üzerlerinden hemen alınmakla) avret yerleri kendilerine göründü ve derhâl (bir pişmanlık ve utançla) Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem, Rabbi(nin emri)ne âsî oldu da şaşırdı.

122. Sonra Rabbi onu seçti; sonunda tevbesini kabûl etti ve (ona) doğru yolu gösterdi.

123. (Onlara) şöyle buyurmuştu: “Birbirinize düşman olarak hep birlikte oradan inin!
“Hz. Âdem (as)’ın Cennetten ihrâcı (çıkarılması) ve bir kısım benî Âdemin (Âdemoğlunun) Cehenneme idhâli (sokulması) ne hikmete mebnîdir (binâendir)?
El-cevab: Hikmeti, tavzifdir (vazîfelendirmektir). Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkıyât-ı ma‘neviye-i beşeriyenin (insanlığın ma‘nevî yükselmesinin) ve bütün isti‘dâdât-ı beşeriyenin (insanlığın kābiliyetlerinin) inkişaf (ortaya çıkması) ve inbisatları (genişlemesi) ve mâhiyet-i insâniyenin (insanın kābiliyetlerinin) bütün esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia (Allah’ın bütün isimlerini kendinde gösterebilen bir ayna) olması, o vazîfenin netâicindendir (netîcelerindendir).
Eğer Hz. Âdem Cennette kalsa idi, melek gibi makāmı sâbit kalırdı, isti‘dâdât-ı beşeriye inkişâf etmezdi. Hâlbuki yeknesak (sâbit) makām sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubûdiyet (kulluk) için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihâyetsiz makāmâtı (makamları) kat‘ edecek (geçecek) olan insanın isti‘dâdına muvâfık (uygun) bir dâr-ı teklîfi (imtihan yerini) iktizâ ettiği (gerektirdiği) için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları (yaratılışlarının gereği) olan ma‘lûm günahla Cennetten ihrâc edildi.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 30)

124. “Kim de benim zikrimden (Kitâb’ımdan) yüz çevirirse, artık şübhesiz ki onun için, dar bir geçim vardır ve kıyâmet günü onu kör olarak haşrederiz.”

125. (O:) “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki (ben) gören bir kimse idim!” der.

126. (Allah:) “İşte böyle! Sana âyetlerimiz gelmişti de (sen) onları unutmuştun. Bugün de (sen) öyle unutulursun!” buyurur.

127. İşte (haddi aşarak ömrünü) isrâf eden ve Rabbinin âyetlerine îmân etmeyeni böyle cezâlandırırız. Âhiretin azâbı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlıdır.

128. Onlardan önce (yaşamış) olan nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk edişimiz, kendilerini hâlâ yola getirmedi mi? (Hâlbuki) onların meskenlerinde dolaşıyorlar. Şübhe yok ki bunda, (doğru) akıl sâhibleri için nice ibretler vardır.

129. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz (bir hüküm) ve ta‘yîn edilmiş bir ecel (kıyâmet vakti) olmasaydı, (bunlara da azab) elbette (hemen) lâzım olurdu.

130. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık (onların) söylediklerine sabret; güneşin doğmasından önce (sabah namazını) ve batmasından önce (ikindi namazını kılarak) Rabbini hamd ile tesbîh et! Gecenin bir kısım saatlerinde ise (akşam ve yatsı namazını) ve gündüzün etrâfında (öğle namazını kılarak) tesbîh et ki (sana verilecek sevâb ile) hoşnûd olasın!

131. Onlardan (o kâfirlerden) bazı sınıfları imtihân etmek için kendilerini onunla faydalandırdığımız dünya hayâtının süsüne de, sakın gözlerini dikme; Rabbinin rızkı hayırlıdır ve daha devamlıdır.

132. (Ey Resûlüm!) Âilene namazı emret, (kendin de) ona sabırla devâm et! Senden rızık istemiyoruz. (Bil‘akis) seni biz rızıklandırıyoruz. (Güzel) âkıbet, takvâ (sâhibleri) içindir.

133. (Kâfirler:) “(Muhammed) bize Rabbinden bir mu‘cize getirmeli değil miydi?” dediler. Onlara (en büyük mu‘cize olarak) önceki kitablarda olanların apaçık delîli (olan Kur’ân) gelmedi mi?
“Nübüvvetin (peygamberliğin) isbâtı, ancak mu‘cizeler ile olur. Nübüvvetin en büyük mu‘cizesi ise, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Evet Kur’ân’ın mu‘cize olduğu, âlem-i İslâmca kabûl ve tasdîk edilmiş bir hakīkattir. (…) İ‘câzın vecihleri (Kur’ân’ın mu‘cize olduğu cihetler) ise:
Birincisi: Gāibden (bilinmeyenden) ve istikbâlden (gelecekten) haber vermesi.
İkincisi: Âyetlerinde tenâkuz (çelişki) ve tehâlüf (tutarsızlık) ve hatâ bulunmaması.
Üçüncüsü: Nazım (şiir) ile nesir (düzyazı) arasında, edîblerce gayr-ı ma‘lûm (bilinmeyen) bir üslûbu ihtiyâr etmesi (seçmesi).
Dördüncüsü: Okur-yazar olmayan bir zâttan sudûr etmesi (ortaya çıkması).
Beşincisi: Tâkat-i beşeriye fevkinde (insan gücünün üstünde) ulûm ve hakāikı ihâta etmiş (ilim ve hakīkatleri kuşatmış) olması gibi pek çok şeylerdir. Lâkin i‘câzının en yüksek vechi, nazmındaki belâğattan (harf ve kelimelerinin tertîbindeki hârikalıktan) doğmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 174)

134. Eğer gerçekten biz, onları bundan (kendilerini haberdâr etmeden) önce bir azâb ile helâk etseydik, elbette: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, aşağılığa ve rezilliğe düşmeden önce senin âyetlerine tâbi‘ olsaydık!” derlerdi.

135. De ki: “Herkes (kendi âkıbetini) bekleyicidir! Öyle ise (siz de) bekleyin! Artık doğru yolun sâhiblerinin kimler olduğunu ve kimlerin hidâyete erdiğini yakında bileceksiniz!”