19-Meryem Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. (Bu okunacak olan âyetler) Rabbinin, kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetinin anılmasıdır.
3. Hani (o,) gizli bir seslenişle Rabbine nidâ etmişti (yalvarmıştı).
4. Şöyle demişti: “Rabbim! Gerçekten ben (o hâldeyim ki) kemik(lerim) benden gevşedi (zayıfladı); (ihtiyarlıktan) baş(ım), beyaz alev aldı (saçlarım ağardı); Rabbim! Sana duâ (etmek) ile hiçbir zaman mahrûm olmadım.”
Bu sırada, Zekeriyyâ (as) yüz yirmi, âilesi ise doksan sekiz yaşında idi. (Celâleyn Şerhi, c. 5, 7)
İhtiyarlar hakkında ma‘nevî tesellîler için bakınız; (Lem‘alar, 26. Lem‘a, 233-281)
5. “Ve doğrusu ben, arkamdan (yerime geçecek) yakınlarımdan (din husûsunda) endişe ediyorum; hanımım da kısırdır; artık (sen) kendi katından bana bir halef (bir oğul) ihsân eyle!”
6. “Ki (ilim ve nübüvvette) hem bana vâris olsun, hem de Ya‘kūb âilesine vâris olsun! Ve onu rızâya mazhar buyur ey Rabbim!” (dedi).
7. (Allah şöyle buyurdu:) “Ey Zekeriyyâ! Şübhesiz biz, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki onun adı Yahyâ’dır; daha önce ona hiç (kimseyi) adaş yapmadık.”
8. (Zekeriyyâ) dedi ki: “Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve (ben de) gerçekten ihtiyarlığın son demine vardığım hâlde, benim için bir oğul, nasıl olur?”
9. (Allah) buyurdu ki: “Böyledir!” (Ve) Rabbin (yine) buyurdu ki: “O bana pek kolaydır;3 nitekim daha önce sen (de henüz) hiçbir şey değil iken, muhakkak ki seni de yaratmıştım!”
“Da‘vât-ı insâniyenin (insanın duâlarının), husûsan havasların (yüksek insanların) ve nebîlerin (peygamberlerin) on adedden altı-yedisi hilâf-ı âdet (alışılmadık bir şekilde) kabûl olmasından kat‘î anlaşılıyor ki: Her dertlinin âhını, her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî‘-i Mucîb (duâları işiten ve cevab veren bir Zât) perde arkasında var, bakar ki, en küçük bir zîhayâtın (canlının) en küçük bir ihtiyâcını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnûn eder.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 206)
“O Vâhiddir, Ehaddir (sıfatlarında ve zâtında birdir), herşeye kadîrdir (gücü yetendir). Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Bir baharı halk etmek (yaratmak) bir çiçek kadar O’na kolaydır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar O’na rahattır. Her günde, her senede, her asırda, yeniden yeniye îcâd ettiği hadsiz masnûâtı (yarattığı hadsiz san‘atlı mahlûkātı), nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisanlarla şehâdet (şâhidlik) ederler.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 55, hâşiye 1)
10. (Zekeriyyâ:) “Rabbim! (Onu ihsân edeceğin vakit için) bana bir alâmet kıl!” dedi. (Allah:) “Senin alâmetin, sapasağlamken (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır” buyurdu.
11. Bunun üzerine (Zekeriyyâ) mihrabdan (ma‘bedden) kavminin karşısına çıktı da (o müjde alâmetinin hemen görünmesiyle, konuşamayarak) onlara: “Sabah-akşam (Rabbinizi) tesbîh edin!” diye işâret etti.
12. “Ey Yahyâ! Kitâb’ı (Tevrât’ı) kuvvetle (sabırla) tut!” (buyurduk). Ve daha çocuk iken ona hikmet (peygamberlik ve Tevrât’ı anlama kābiliyeti) verdik.
13. Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) bir temizlik de (verdik). Hem (o,) takvâ sâhibi bir kimse idi.
14. Ve ana-babasına iyilik eden bir kimse idi; zorba ve isyankâr değildi.
15. Doğduğu gün, öleceği gün ve bir hayat sâhibi olarak (kabirden) kaldırılacağı gün ona selâm olsun! (O devrelerde hep Allah’ın rızâsına mazhar olacaktır.)
16. (Habîbim, yâ Muhammed!) Kitab’da (bu Kur’ân’da) Meryem’i de yâd et! Hani, âilesinden (ayrılarak evinin hemen yanında) doğu tarafında bir yere çekilmişti.
17. Onların ötesinde (ibâdet edeceği sâkin bir yer için) bir perde de edinmişti. Derken ona rûhumuzu (Cebrâîl’i) gönderdik de kendisine düzgün bir insan sûretinde göründü.
“ فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا[Ona rûhumuzu (Cebrâîl’i) gönderdik de kendisine düzgün bir insan sûretinde göründü] misillü (gibi) bazı âyetler, rûhânîlerin temessülüne (görünmesine) işâret etmekle berâber, celb-i ervâha (ruhların çağrılmasına) dahi işâret ediyorlar.” (Zülfikār, 25. Söz, 83)
18. (Meryem:) “Doğrusu ben, senden Rahmân (olan Allah)’a sığınırım; eğer (Allah’dan) sakınan bir kimse isen (benden uzak dur)!” dedi.
19. (Cebrâîl:) “Ben ancak, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin elçisiyim” dedi.
20. (Meryem:) “Bana bir insan dokunmadığı ve (ben) iffetsiz bir kadın da olmadığım hâlde benim için bir oğul, nasıl olabilir?” dedi.
21. (Cebrâîl) dedi ki: “(Allah’ın hükmü) böyledir! (Çünki) Rabbin: ‘Bu bana pek kolaydır. Hem (biz) onu insanlar için (kudretimize) bir delil ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız! Ve (bu, ezelde) hükme bağlanmış (takdîr edilmiş) bir iştir’ buyurdu.”
22. Böylece (Meryem, Cebrâîl’in üflemesiyle) ona (Îsâ’ya) hâmile kaldı;
Îsâ (as)’ın babasız dünyaya gelmesi hakkında bakınız; (sahîfe 55, hâşiye 1; sahîfe 56, hâşiye 3)
23. Nihâyet doğum sancısı onu (kuru) bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbûr etti. (Utancından:) “Keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.
“Birinci düsturunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabûl etse, bütün halk reddetse te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 167)
24. Derken (Cebrâîl) ona (hurma ağacının) aşağısından şöyle seslendi: “Üzülme! Şübhesiz ki Rabbin, alt tarafında (ondan yararlanacağın) bir su arkı meydana getirdi.”
25. “Hem hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine tâze hurmalar dökülsün!”
Hz. Meryem’e kuru hurma ağacından, İlâhî bir mu‘cize olarak tâze meyveler ihsân edilmesi, Hz. Îsâ (as)’ın da hârika olarak dünyaya gelişine bir remizdir ve böyle bir iltifatla onu tesellî etmektir. (Râzî, c. 11/21, 207)
26. (Ve yine ona denildi ki:) “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görecek olursan (onlara): ‘Doğrusu ben, Rahmân için (susma) oruc(u) adadım; bu yüzden bugün hiçbir insanla aslâ konuşmayacağım!’ de!”
27. Nihâyet (Meryem) onu (çocuğu) yüklenip kavmine getirdi. (Onlar) dediler ki: “Ey Meryem! Gerçekten görülmemiş (kötü) bir iş yapmışsın!”
28. “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi!”
29. Bunun üzerine (Meryem konuşmayarak) ona (çocuğa) işâret etti. (Onlar:) “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler.
30. (Îsâ, henüz doğmuş bir bebek iken) şöyle dedi: “Şübhesiz ki ben, Allah’ın kuluyum; (O) bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!”
31. “Hem nerede olsam beni mübârek kıldı
Bir rivâyette denilmiştir ki: Hz. Meryem, oğlu Îsâ (as)’ı kâtiblere yazı öğrenmesi için dövmemeleri şartıyla teslîm etti. Derken hocası ona: “Yaz!” dedi. “Neyi yazayım?” deyince de: “Ebced yaz!” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ (as) başını kaldırarak: “Ebced’in ne demek olduğunu bilir misiniz?” dedi. Hocası kızarak dövmek üzere çubuğuna uzanınca: “Beni dövme! Bilmiyorsan bana sor, öğreteyim. Elif, Âlâüllah (Allah’ın ni‘metleri); Be, Bahâüllah (Allah’ın kadr u kıymeti); Cim, Cemâlüllah; Dal da Edâüllah (Allah’ın hakkını yerine getirmek)dir.” dedi. (Râzî, c. 11/21, 215)
32. “Ve (beni) anneme iyilik eden bir kimse kıldı. Hem beni zorba ve âsî bir kimse yapmadı.”
33. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve hayat sâhibi olarak (kabirden) kaldırılacağım gün (Allah’ın) selâm(ı) benim üzerimedir!”
34. (Ey Resûlüm!) (Ehl-i kitâbın,) hakkında şübhe edegeldikleri Meryemoğlu Îsâ, gerçek söz olarak işte budur!
35. Allah’ın bir çocuk edinmesi olur şey değildir! (Hâşâ!) O, bundan münezzehtir!
“Cenâb-ı Hakk mevcûdâta (varlıklara) karşı tevlîd ve tevellüdü (doğurma ve doğmayı) işmâm edecek (hissettirecek) bütün râbıtalardan (bağlardan) münezzehtir. Şerîk ve muînden (ortak ve yardımcıdan) ve hemcinsten müberrâdır (berîdir). Belki mevcûdâta karşı nisbeti, Hallâkıyettir (yaratıcılıktır). اَمْرِكُنْ فَيَكُونَ (Sâdece ‘Ol!’ demesiyle îcâd eden bir emir) ile, irâde-i ezeliyesi ile, ihtiyârı ile îcâd eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 41)
36. (Îsâ onlara şöyle dedi:) “Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyle ise O’na ibâdet edin! İşte dosdoğru yol budur!”
37. Sonra (yahudi ve hristiyan) topluluklar kendi aralarında ihtilâfa düştü. Artık büyük gün(ün dehşeti) görüldüğü vakit o inkâr edenlerin vay hâline!
38. (Onlar) bize gelecekleri gün neler işitecekler, neler görecekler! Fakat zâlimler bugün (başlarına gelecek olanı düşünmeyerek) apaçık bir dalâlet içindedirler.
39. (Ey Resûlüm!) Onları pişmanlık günü ile korkut! O zaman (onlar için) iş bitirilmiştir! Hâlbuki onlar (dünyada bundan) gaflet içindedirler ve onlar (bu güne) îmân etmezler.
40. Şübhesiz ki, yeryüzüne ve üzerinde bulunan kimselere ancak biz vâris oluruz ve (onlar) ancak bize döndürülürler.
41. Kitab’da (Kur’ân’da) İbrâhîm’i de an! Çünki o, çok doğru bir kimse, bir peygamber idi.
42. Hani babasına şöyle demişti: “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir fayda vermeyen şeylere niçin tapıyorsun?”
Bakınız; (sahîfe 119, hâşiye 2)
43. “Ey babacığım! Muhakkak ki ben (bir peygamberim), ilimden sana gelmeyen (bir hakīkat) gerçekten bana gelmiştir! Öyle ise bana tâbi‘ ol ki seni doğru bir yola eriştireyim!”
44. “Ey babacığım, şeytana tapma! Çünki şeytan, Rahmân’a âsî olmuştur.”
45. “Ey babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmândan bir azab dokunup da şeytana bir dost olmandan korkuyorum!”
46. (Babası:) “Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz çevirici misin? Yemîn olsun ki eğer bundan vazgeçmezsen, seni muhakkak taşla(yarak öldürü)rüm; haydi, uzun bir süre benden ayrıl, git!” dedi.
47. (İbrâhîm) şöyle dedi: “Selâm sana! Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünki O, bana karşı çok lütufkârdır.”
48. “Sizden de, Allah’dan başka (kendisine) yalvarıp durduklarınızdan da ayrılıp gidiyor ve (ben) Rabbime duâ ediyorum. Umulur ki (sizin mahrum olduğunuz gibi) Rabbime duâ etmekle mahrûm olmam.”
49. Nihâyet (İbrâhîm) onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrılıp gidince, ona İshâk’ı ve (torun olarak da) Ya‘kūb’u ihsân ettik. Herbirini de peygamber yaptık.
50. Ve onlara rahmetimizden ihsanda bulunduk ve kendilerine (nice dillerde) doğru, yüksek bir lisan (güzel bir medihle anılmayı) nasîb ettik.
Asr-ı Saâdetten bu yana beş vakit namazda getirilen salavâtlarda Hz. İbrâhîm (as)’ın da zikri, bu medhe, açık bir mazhariyettir. (Nesefî, c. 3, 61)
51. (Ey Habîbim!) Kitab’da Mûsâ’yı da an!
“Asâ-yı Mûsâ (as) (Mûsâ (as)’ın asâsı) gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa-i Mûsâ’nın (as) ve sâir enbiyânın (diğer peygamberlerin) kıssalarını çok tekrârında, risâlet-i Ahmediyenin (asm) hakkāniyetine (hak peygamber olduğuna) bütün enbiyânın nübüvvetlerini (peygamberliklerini) bir hüccet (delil) gösterip onların umûmunu inkâr edemeyen, bu zâtın (asm) risâletini hakīkat noktasında inkâr edemez hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve mutavassıt (orta uzunluktaki) sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ı îmâniye (îmânın şartları) gibi o kıssaları (hikâyeleri) tekrâr etmesi, değil israf; belki mu‘cizâne bir belâğattır (mu‘cize derecesinde isâbetli bir ifâdedir) ve hâdise-i Muhammediye (asm) bütün benî-Âdemin (Âdemoğullarının) en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli (en büyük) mes’elesi olduğunu ders vermektir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 240)
52. Ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve (o sessizce Rabbine) yalvaran bir kimse olduğu hâlde onu (kendimize) yaklaştırdık.
53. Ve ona rahmetimizden, kardeşi Hârûn’u, bir peygamber (ve bir yardımcı) olarak ihsân ettik.
54. (Habîbim, yâ Muhammed!) Kitab’da İsmâîl’i de an! Çünki o, sözünde duran bir kimse idi ve bir resûl, bir nebî idi.
55. Ehline (ve ümmetine) namazı ve zekâtı emrederdi; hem Rabbisinin katında rızâya mazhar olmuş bir kimse idi.
56. (Ey Resûlüm!) Kitab’da İdrîs’i de an! Çünki o, çok doğru bir kimse, bir peygamber idi.
57. Ve (biz) onu yüce bir makāma yükselttik.
Bakınız; (sahîfe 102, hâşiye 1)
58. İşte onlar, (kıssalarını sana anlattığımız kimseler) Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerden, İbrâhîm ve İsrâîl’in (Ya‘kūb’un) zürriyetinden hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden Allah’ın kendilerine ni‘met verdiği peygamberlerdir. Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman, ağlayarak ve secde ediciler olarak yere kapanırlardı!
Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin beşincisidir. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)
59. Sonra onların ardından yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi‘ (terk) ettiler ve şehvetler(in)e uydular; (onlar) artık ileride (Cehennemdeki) Gayyâ Vâdisini boylayacaklardır.
60. Ancak tevbe edip îmân ederek sâlih amel işleyenler müstesnâ; işte onlar hiçbir zulme uğratılmadan Cennete gireceklerdir.
“Hakīkī adâlet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü, mâhiyetinin (ne olduğunun) ehemmiyeti ve vazîfesinin azameti (büyüklüğü) nisbetinde mükâfât ve mücâzât (cezâ) görsün. Mâdem şu fânî, geçici dünya, ebed için halk olunan (yaratılan) insan husûsunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette Âdil olan o Zât-ı Celîl-i zü’l-Cemâl’in (güzellik sâhibi ve nihâyetsiz yüce olan Allah’ın) ve Hakîm (nihâyetsiz hikmet sâhibi) olan o Zât-ı Cemîl-i zü’l-Celâl’in (azamet ve kahır sâhibi ve nihâyetsiz güzel olan Allah’ın) dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.” (Zülfikār, 10. Söz, 20)
61. (Öyle) Adn Cennetleri ki, Rahmân (olan Allah, onu) kullarına gıyâben va‘d etmiştir. Şübhesiz ki O, va‘di yerine gelecek olandır.
62. Ve (onlar) orada boş bir söz işitmezler; ancak selâm (işitirler)! Ve orada sabah-akşam kendilerine âid rızıkları vardır.
63. Kullarımızdan takvâ sâhibi olanları vâris kılacağımız Cennet, işte budur!
Cennetin bazı ahvâli için bakınız; (Sözler, 28. Söz, 169-175)
64. (Cebrâîl dedi ki:) “(Vahyin te’hîrinden dolayı üzülme, çünki biz) ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında ne varsa, O’na âiddir. Ve Rabbin (seni aslâ) unutucu değildir.”
65. (O,) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; öyle ise O’na ibâdet et ve O’na ibâdet etmekte sabırlı ol!
“Sabır üçtür. Biri: Ma‘siyetten (günahlardan) nefsini çekip sabretmektir. Şu sabır takvâdır, اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ [Muhakkak ki Allah, takvâ sâhibleriyle berâberdir] sırrına mazhar eder. İkincisi: Musîbetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir (Allah’a güvenmek ve teslîm olmaktır). اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكَل۪ينَ*[Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever] اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ [Muhakkak ki Allah, sabredenleri sever] şerefine mazhar ediyor. Ve sabırsızlık ise Allah’dan şikâyeti tazammun eder (ma‘nâsını taşır). Ve ef‘âlini (işlerini) tenkid ve rahmetini ittiham (suçlama) ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musîbetin darbesine karşı şekvâ (şikâyet) sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekvâ O’na olmalı, O’ndan olmamalı! (…) Üçüncü sabır: İbâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makām-ı mahbûbiyete (Allah’ın sevdiği has kulların makāmına) kadar çıkarıyor. En büyük makām olan ubûdiyet-i kâmile (tam bir kulluk) cânibine sevk ediyor.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)
66. Bir de insan: “(Ben) öldüğüm zaman, gerçekten ileride hayat sâhibi olarak (kabirden) çıkarılacak mıyım?” der.
67. İnsan hiç ibret almaz mı ki, daha önce (kendisi henüz) hiçbir şey değilken, onu şübhesiz ki biz yaratmışız!
Bakınız; (sahîfe 286, hâşiye 1)
68. Artık Rabbine yemîn olsun ki, onları (o kâfirleri) ve şeytanları elbette (mahşerde) toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş olarak muhakkak Cehennemin etrâfında hazır bulunduracağız!
69. Sonra her tâifeden Rahmân’a en çok isyân eden hangileri ise, şübhesiz çekip çıkaracağız (ve önce onları Cehenneme atacağız)!
70. Sonra elbette biz, ona (Cehenneme) girmeye daha lâyık olan kimseleri en iyi bileniz.
71. Hem sizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. (Bu,) Rabbinin kendi üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.
Bazı rivâyetlere göre insanların hepsi Cehenneme uğrayacak, fakat Cennetlikler azab görmeden çıkacaklardır. Hz. Câbir (ra)’ın bir rivâyetinde: “Cennetlikler evvelâ Cehenneme uğrayacaklar. Fakat Cehennem onlara serinlik ve esenlik yeri olacaktır. Hatta insanlar onun serinliğinden ürperip feryâd edeceklerdir. Cenâb-ı Hakk o gün Cehennemi mü’minlere, tıpkı İbrâhîm Aleyhisselâm’ın atıldığı ateşi ona serinletici ve emniyet verici kıldığı gibi yapacaktır. Cennet ehli, ne ile korkutulmuş olduklarını görecek ve Cennetteki lezzetlerine kuvvet verecek bir dehşetle Cehennemi temâşâ edeceklerdir.” (Celâleyn Şerhi, c. 5, 40)
72. Sonra (şirk ve küfürden) sakınanları kurtarırız (Cennete koyarız) ve zâlimleri diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
73. İnkâr edenler ise, kendilerine âyetlerimiz (dünyada) açık açık okunduğu zaman, îmân edenlere: “O iki topluluktan (Mü’min ve kâfirlerden) hangisi makam cihetiyle daha hayırlı ve meclis i‘tibârıyla daha güzeldir?” dedi(ler).
74. Hâlbuki onlardan önce nice nesilleri helâk etmişizdir ki, onlar eşyâca ve gösterişçe daha güzeldiler.
75. De ki: “Kim dalâlette ise, o takdirde Rahmân ona ne kadar mühlet verirse versin; nihâyet kendilerine va‘d edileni, ya (dünyadaki) azâbı ya da kıyâmeti gördükleri zaman, artık kimin yer cihetiyle daha kötü ve tarafdarca daha zayıf olduğunu yakında bileceklerdir.”
76. Allah ise, hidâyete erenleri hidâyet cihetiyle (daha da) artırır. Ve kalıcı olan sâlih ameller, Rabbinin katında sevabca da hayırlıdır, âkıbetce de hayırlıdır.
77. (Ey Resûlüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve: “Elbette bana mal ve evlâd verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?
78. (O,) gayba mı muttali‘ oldu (onu bildi), yoksa Rahmân’ın katından bir söz mü aldı?
79. Hayır! (Biz) onun söylemekte olduğu şeyleri yazacağız ve kendisine olan azâbı (hiç bitmemek üzere artırarak) uzattıkça uzatacağız!
80. Ve o söylemekte olduğu şeylere (mal ve evlâda, biz) vâris olacağız ve (kendisi de) bize yalnız olarak gelecektir.
81. Hâlbuki (onlar,) kendileri için bir izzet (ve şefâat) vesîlesi olsun diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.
“Ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet! (Haktan sapmış ve günahlara dalmış olanlar!) (…) Güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi (Allah-ü Teâlâ’nın eserlerini) ve ihsânât-ı Rabbâniyeyi (Rabbinizin ihsanlarını) onlara isnâd ettiğiniz (dayandırdığınız) hangi tabîatınız, hangi esbâbınız (sebebleriniz), hangi şerîkiniz (Allah’a ortak koştuğunuz şey), hangi keşfiyâtınız (fennî keşifleriniz), hangi milletiniz, hangi bâtıl ma‘bûdunuz (ilâhınız), sizi sizce i‘dâm-ı ebedî (sonsuz yokluk) olan mevtin (ölümün) zulümâtından (karanlığından) kurtarıp, kabir hudûdundan, berzah (kabir âleminin) hudûdundan, mahşer (haşir meydanı) hudûdundan, Sırat köprüsünden hakîmâne geçirebilir, saâdet-i ebediyeye mazhar edebilir (kavuşturabilir)? Hâlbuki kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat‘î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu dâire-i azîme (bu büyük dâire) ve bu geniş hududlar, O’nun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır (emir ve idâresi altındadır).” (Sözler, 32. Söz, 297)
82. Hayır! (O ilâhları,) onların tapmalarını yakında inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
83. Görmedin mi, şübhesiz ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine gönderdik; onları (vesveseleriyle teşvîk ederek) sürekli tahrîk ediyorlar
84. Öyle ise onlar hakkında acele etme! (Biz) onlar için (günlerini ve nefeslerini) birer birer sayıyoruz.
85. O gün, takvâ sâhiblerini (kendilerine ikramda bulunmak için) hey’et hâlinde Rahmân’ın huzûruna toplarız.
86. Günahkârları da susamış oldukları hâlde Cehenneme süreriz!
87. (O gün,) Rahmân’ın katında söz (izin) almış olanlardan başkası şefâat (hakkın)a sâhib olmayacaktır.
88. Ve “Rahmân çocuk edindi” dediler.
89. And olsun ki, (siz) pek çirkin bir şey (iddiâsı) ile geldiniz.
90. Bundan dolayı nerede ise (bir gazab-ı İlâhî olarak) gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılarak çökecektir!
91. Rahmân’a çocuk iddiâ ettiler diye!
92. Hâlbuki çocuk edinmek Rahmân’ın şânına lâyık değildir.
Bakınız; (sahîfe 306, hâşiye 2)
93. Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki, Rahmân’a kul olarak gelecek biri olmasın!
94. And olsun ki (O), onları (ilmiyle) kuşatmış, hem onları (ve yaptıklarını) birer birer saymıştır.
95. Ve onların hepsi kıyâmet günü O’(nun huzûru)na tek başına gelecek olan kimselerdir.
96. Doğrusu îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, Rahmân (olan Allah) onlar için, (kalblerde) bir sevgi kılacaktır.
97. (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte onu (o Kur’ân’ı) ancak, onunla takvâ sâhiblerini müjdeleyesin ve inâd eden bir kavmi korkutasın diye senin lisânınla (Arabca olarak indirerek) kolaylaştırdık.
98. (Biz) onlardan önce de nice nesilleri helâk ettik. Şimdi kendilerinden hiçbir kimseyi hissediyor veya onların hafif bir sesini (olsun) işitiyor musun?