16-Nahl Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Allah’ın emri (kıyâmet) geldi; sakın onu acele istemeyin! (Allah, o müşriklerin) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzeh ve çok yücedir.
2. (Rabbin,) melekleri kendi emriyle, kullarından dilediğine: “Şübhesiz ki benden başka ilâh olmadığı(nı insanlara bildirmek) ile korkutun da benden sakının!” diye vahiy ile indirir.
3. Gökleri ve yeri hak ile (karârınca O) yarattı. (Ve O, müşriklerin) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek yücedir.
4. İnsanı bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan) yarattı; bir de bakarsın ki o, apaçık bir mücâdeleci (kesilmiş)tir.
5. Hayvanları (ve çok vâsıtaları) da yarattı. Sizin için onlarda ısıtıcı şeyler ve birçok faydalar vardır; hem onlar(ın kendisinden ve gelirin)den yersiniz.
6. Ve akşamleyin getirirken, sabahleyin de salıverirken onlarda sizin için bir (zevk ve) güzellik vardır.
7. Hem (bunlar sizi ve) yüklerinizi öyle bir beldeye taşır(lar) ki, (onlar olmasaydı) oraya nefislerin(izin) ancak çok meşakkat çekmesiyle varabilirdiniz. Şübhesiz ki Rabbiniz, elbette Raûf (çok şefkat eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
8. Atları, katırları ve eşekleri de onlara binmeniz için ve (dünya hayâtınızda) bir ziynet olsun diye (yarattı). Ve daha sizin bilmeyeceğiniz nice şeyler (nice vâsıtalar) yaratır.
9. Yolun doğrusu(nu göstermek) ise Allah’a âiddir; ondan (o yollardan) eğri olan da vardır. Hâlbuki (Allah) dileseydi, elbette sizi hep birlikte hidâyete erdirirdi.
10. Gökten sizin için bir su indiren O’dur; içecek(leriniz) ondandır, içinde (hayvanlarınızı) otlattığınız bitkiler de ondan (yetişmekte)dir.
11. (Allah) onunla size ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzüm bağları ve her çeşit meyvelerden bitirir.
“Aklı bulunanlara, bu iki meyvede (hurma ve üzümde) tevhîd için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır. Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kūt (rızık), hem fâkihe (meyve) ve yemiş, hem çok lezzetli taâmların menşe’leri (yemeklerin yapılmasına vesîle) olmakla berâber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu‘cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ki, ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan (ölçü) ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san‘attır ki, zerre kadar aklı bulunan bir adam: ‘Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir’ demeğe mecburdur.
Çünki, meselâ bu gözümüz önünde, bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer dâne var. Ve her dânenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı (kılıfı) giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve programı ve târihçe-i hayâtı hükmünde sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı Kevser (Kevser suyu) gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde ayn-ı dikkat, ayn-ı hikmet, ayn-ı hârika san‘atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle (açıkça) gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinâtın Hâlıkı’dır (yaratıcısıdır) ve bu nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktizâ eden (gerektiren) şu fiil, ancak O’nun fiilidir.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 143-144)
12. (O,) geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O’nun emrine boyun eğdirilmişlerdir. Şübhe yok ki bunda, akıl erdirecek bir topluluk için nice deliller vardır.
13. Yeryüzünde sizin için yarattığı, renkleri muhtelif şeyleri de (size itâatkâr kıldı). Şübhesiz bunda (da) ibret alacak bir topluluk için kat‘î bir delil vardır.
14. İçinden tâze bir et (balık) yiyesiniz ve kendisinden onu takınacağınız bir ziynet (inci ve mercan) çıkarasınız diye, denizi hizmetinize veren de O’dur. Ayrıca gemileri onda (suları) yara yara giden (vâsıta)lar olarak görürsün. (Bütün bunlar, ibret almanız) ve O’nun fazlından (rızkınızı) aramanız içindir; tâ ki şükredesiniz.
Bakınız; (sahîfe 339, hâşiye 1)
15. Sizi sarsar diye yeryüzünde de (direkler hükmünde) sâbit dağlar, hem maksadlarınıza ulaşasınız diye nehirler ve yollar koydu (yarattı).
16. Daha nice alâmetler (yarattı)! Onlar, yıldızla da doğru yolu bulurlar.
17. Öyleyse (sizin için bu kadar ni‘metleri yoktan) yaratan (Allah), (aslâ) yaratamayan (putlarınız ve sâdece var olanı keşfeden insanlar) gibi midir? Hâlâ ibret almaz mısınız?
18. Eğer Allah’ın ni‘metini sayacak olsanız, onu sayamazsınız. Şübhesiz ki Allah, elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
19. Ve Allah, neyi gizler ve neyi açıklarsanız bilir.
20. (Onların) Allah’dan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları şeyler ise, hiçbir şey yaratamazlar; çünki (onların) kendileri yaratılıyorlar.
“Ey insan! Kur’ân’ın desâtîrindendir (düsturlarındandır) ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından (O’ndan başka) hiçbir şeyi ona taabbüd edecek (ibâdet edecek) derecede kendinden büyük zannetme! Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek (kibirlenecek) derecede büyük tutma! Çünki mahlûkāt (yaratılmışlar), ma‘bûdiyetten (ibâdete lâyık olmaktan) uzaklık noktasında müsâvi (eşit) oldukları gibi, mahlûkiyet (yaratılmışlık) nisbetinde de birdirler.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 117)
21. (Onlar) ölüdürler, diri değildirler! (Kendilerinin ve kendilerine tapanların) ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.
22. İlâhınız (olan Allah) tek bir İlâhdır. Fakat âhirete îmân etmeyenlerin kalbleri inkârcıdır ve onlar büyüklük taslayan kimselerdir.
23. Hiç şübhe yok ki Allah, elbette (onlar) neyi gizler ve neyi açıklarlarsa bilir. Doğrusu O, büyüklük taslayanları sevmez!
24. Onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman ise: “Evvelkilerin masalları!” derler.
25. (Böyle derler) ki kıyâmet günü hem kendi günahlarını tamâmen yüklensinler, hem de kendilerini bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını! Dikkat edin ki, yüklenecekleri şey ne kötüdür!
26. Şübhesiz onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu; fakat Allah(’ın emri) binâlarına temellerinden geldi de tavan, tepelerinden üzerlerine çöktü ve azab onlara (böylece) ummayacakları bir yerden geldi.
“Ekseriyâ (çoğu kere) zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya (âhiretteki en büyük mahkemeye) bırakılıyor, te’hîr ediliyor (erteleniyor). Yoksa, bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi cezâ verir. Kurûn-ı sâlifede (önceki asırlarda) cereyân eden âsî ve mütemerrid (inadcı) kavimlere gelen azablar gösteriyor ki: İnsan başıboş değil, bir celâl ve gayret sillesine (tokadına) her vakit ma‘ruzdur.
Evet, hiç mümkün müdür ki, insan umum mevcûdât (varlıklar) içinde ehemmiyetli bir vazîfesi, ehemmiyetli bir isti‘dâdı (kābiliyeti) olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam (intizamlı) masnûâtıyla (san‘atlı eserleriyle) kendini tanıttırsa; mukābilinde (karşılığında) insan îmân ile O’nu tanımazsa, hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukābilinde insan ibâdetle kendini O’na sevdirmese, hem bu kadar bu türlü ni‘metleriyle muhabbet (sevgi) ve rahmetini ona gösterse; mukābilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese, cezâsız kalsın, başıboş bırakılsın!” (Zülfikār, 10. Söz, 18)
27. Sonra (Allah) kıyâmet günü onları rezîl eder ve: “Uğurlarında (mü’minlere) düşmanlık edip durduğunuz ortaklarım nerede?” buyurur. Kendilerine ilim verilmiş olanlar (peygamberlerle mü’minler) der ki: “Şübhesiz ki bugün, rezillik ve kötülük kâfirler üzerinedir!”
28. Onlar ki, nefislerine zulmedici kimseler oldukları hâlde iken, melekler onların canlarını alırlar. O vakit (onlar): “(Biz) hiçbir kötülük yapmıyorduk!” diye teslîm olmuşlardır. Hayır! Muhakkak ki Allah, sizin yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir.
29. Öyle ise içinde ebedî kalıcılar olarak Cehennemin kapılarından girin! Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötüdür!
30. (Günahlardan) sakınanlara ise: “Rabbiniz ne indirdi?” denildi (de onlar): “(Bizim için iyilik ve) hayır (indirdi)!” dediler. Bu dünyada (îmân edip) iyilik edenlere, (her iki cihanda) iyilik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takvâ sâhiblerinin yurdu gerçekten ne güzeldir!
31. (O yurt,) girecekleri Adn Cennetleridir; (ki) altlarından ırmaklar akar, orada kendileri için ne isterlerse vardır.
“Elbette nûrânî (nûrlu), kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde (hafifliğinde) ve hayâl sür‘atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup, yüz bin hûrilerle sohbet ederek, yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî Cennete, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sâdık (doğru haber verici olan Hz. Peygamber) (asm)’ın haber verdiği gibi hak ve hakīkattir. Bununla berâber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakīkatler tartılmaz. ‘İdrâk-i meâlî (yüksek sırların anlaşılması) bu küçük akla gerekmez. Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti (ağırlılığı) çekmez!’ ” (Sözler, 28. Söz, 174)
32. Onlar ki, tertemiz kimseler oldukları bir hâlde iken melekler onların canlarını alırlar (ve o ölüm ânlarında onlara): “Selâm sizin üzerinize olsun!” derler; (âhirette ise kendilerine:) “İşlemekte olduğunuz (sâlih) amellerden dolayı girin Cennete!” (denir).
“Sen burada misâfirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, berâberce götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden (kaldığın yerden) ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise azîz olarak (şerefinle) çıkmaya çalış. Vücûdunu (varlığını) Mûcidine (seni var edene) fedâ et. Mukābilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünki fedâ etmediğin takdirde, ya bâd-i hevâ (esip de geçen bir rüzgâr gibi) zâil olur (ayrılır) gider; veya O’nun malı olduğundan, yine O’na rücû‘ eder (döner).” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 104)
33. (Kâfirler) kendilerine (ölüm) meleklerin(in) gelmesinden veya Rabbinin (azab) emrinin gelivermesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Hâlbuki Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar (helâklerine sebebiyet verecek işleri yapmakla) kendilerine zulmediyorlardı.
34. Sonunda yaptıklarının cezâsı onlara isâbet etti ve kendisiyle alay eder oldukları şey onları kuşatıverdi.
35. Şirk koşanlar ise dedi ki: “Eğer Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O(’nun emri) olmadan hiçbir şeyi haram kılmazdık!” Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. O hâlde peygamberler üzerine apaçık tebliğden başka ne düşer?
36. And olsun ki, her ümmet içinde: “Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın yerine tutacağınız herşeyden) kaçının!” diye (kendilerine nasîhat etmesi için) bir peygamber gönderdik. Artık onlardan bir kısmını (hikmetine binâen kendi lütfuyla) Allah hidâyete erdirdi, bir kısmına da (inkârları yüzünden) dalâlet hak oldu. Öyleyse yeryüzünde bir dolaşın da (peygamberlerimizi) yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş bakın!
37. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onların hidâyete ermelerine ne kadar hırs göstersen de, şübhesiz ki Allah, (hak ettiklerinden dolayı) dalâlete attığı kimseleri hidâyete erdirmez; onlar için hiçbir yardımcı da yoktur!
38. Hâlbuki (onlar): “Allah, ölen kimseyi diriltmez!” diye bütün güçleriyle Allah’a yemîn ettiler. Hayır! (Onlar diriltileceklerdir! Bu,) O’nun üzerine hak bir va‘ddir;
“Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak (sonsuz ilim ve kudret sâhibi) olan şu masnûâtın Sâni‘i (san‘atlı varlıkları yapan san‘atkârı), bütün enbiyânın (peygamberlerin) tevâtürle (doğruluğu kesin olan bir çoklukla) haber verdikleri ve bütün sıddîkīn (kemâlâtta ileri giden sâdıkların) ve evliyânın icmâ‘ (fikir birliği) ile şehâdet ettikleri mükerrer (tekrarlı) va‘d ve vaîd-i İlâhîsini (Cenneti va‘d ve Cehennemle tehdîd etmesini) yerine getirmeyip, hâşâ acz ve cehlini göstersin? Hâlbûki va‘d ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif ve pek kolay. Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını (varlıklarını), gelecek baharda kısmen aynen, kısmen mislen (benzeriyle) iâdesi kadar kolaydır.
Îfâ-yı va‘d (sözün yerine getirilmesi) ise, hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rubûbiyetine pek çok lâzımdır. Hulfü’l-va‘d (sözünde durmamak) ise, hem izzet-i iktidârına zıddır, hem ihâta-i ilmiyesine münâfîdir (ilminin kuşatıcılığına terstir). Zîrâ hulfü’l-va‘d, ya cehilden, ya acizden gelir.
Ey münkir (inkârcı)! Bilir misin ki: Küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinâyet işliyorsun ki, kendi yalancı vehmini, hezeyancı (saçmalayıcı) aklını, aldatıcı nefsini tasdîk edip, hiçbir vecihle hulf ve hilâfa (sözünden dönmeye) mecbûriyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilâf, O’nun izzetine ve haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına (doğruluğuna) ve hakkāniyetine (hak olduğuna) şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun (yalanlıyorsun)! Nihayetsiz küçüklük içinde, nihâyetsiz büyük cinâyet işliyorsun! Elbette, ebedî büyük cezâya müstehak olursun.” (Zülfikār, 10. Söz, 32)
39. (Diriltilecekler) ki, onlara hakkında ihtilâf eder oldukları şeyi açıklasın ve inkâr edenler kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsin(ler)!
40. Bir şeye sözümüz, onu(n olmasını) dilediğimizde, kendisine sâdece “Ol!” dememizdir ki (o da) hemen oluverir.
“Kādir-i Mutlak, o derece sühûlet (kolaylık) ve sür‘atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz (dokunmadan ve hiç uğraştırmayacak bir kolaylıkla) eşyâyı halk eder (yaratır) ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor (anlaşılıyor).” (Sözler, 14. Söz, 35)
41. Kendilerine zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri, dünyada mutlakā güzelce yerleştiririz. Âhiret mükâfâtı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
42. Onlar (bu mükâfâta lâyık olacak kimseler), sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
43. (Ey Resûlüm!) Senden önce de, kendilerine vahyeder olduğumuz erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. (Ve siz ey müşrikler!) Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!
44. (O peygamberleri) mu‘cizelerle ve kitablarla (gönderdik). Sana da, kendilerine indirileni (helâl ve harâmı) insanlara açıklayasın diye Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik; tâ ki düşünsünler.
45. Peki (peygambere) kötülüklerle tuzak kuranlar, Allah’ın, kendilerini yere batırmasından veya anlayamayacakları bir yerden kendilerine azâbın gelivermesinden emîn mi oldu(lar)?
46. Veya dönüp dolaşırlarken (azâbın) kendilerini yakalayıvermesinden (mi emin oldular)? Hâlbuki onlar, (Allah’ı) âciz bırakıcı kimseler değillerdir.
47. Veya (azâbın) kendilerini korkuta korkuta (azar azar) yakalamasından (emîn mi oldular)? Artık şübhesiz ki Rabbiniz, elbette Raûf (çok şefkat eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
48. (Onlar) Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgeleri (dahi) Allah’a secde ediciler ve zilletle boyun eğenler oldukları hâlde sağ ve sol (taraflar)a dönerler!
49. Hâlbuki göklerde olan ve yerde bulunan hareket eden bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan sâdece Allah’a secde eder.
Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin üçüncüsüdür. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)
50. (İnsanların ve cinlerin bir kısmı hâriç, herşey) üzerlerinde (hâkim) olan Rablerinden korkarlar ve ne emrolunurlarsa yaparlar.
“Ey hakāreti (küçüklüğü) içinde mağrur ve mütemerrid (inadcı) ve ey za‘f ve fakrı içinde serkeş ve muannid (inadcı) olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyânınızla öyle bir Sultân-ı Zîşân’ın evâmirine (emirlerine) karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri (emir dinleyen askerleri) gibi emirlerine itâat ederler! Hem tuğyânınızla (taşkınlığınızla) öyle bir Hâkim-i zü’l-Celâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz (karşı geliyorsunuz) ki, öyle azametli mutî‘ (çok büyük itâatkâr) askerleri var; farazâ (meselâ) şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler (taşlayabilirler)!
Hem küfrânınızla (nankörlüğünüzle) öyle bir Mâlik-i zü’l-Celâl’in memleketinde isyân ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan (kullarından ve askerlerinden) öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-i kâfir (düşman) olsa idiniz, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvazlı nühasları (kızgın ma‘denleri) size atabilirler, sizi dağıtırlar!” (Sözler, 15. Söz, 49)
51. Ve Allah buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin! O, ancak tek bir İlâhdır! Öyle ise, yalnız benden korkun!”
52. Çünki göklerde ve yerde ne varsa O’nundur; dîn (itâat) de dâimâ O’nun içindir. Buna rağmen Allah’dan başkasından mı sakınıyorsunuz?
53. Hâlbuki size gelen her ni‘met Allah’dandır; sonra size zarar dokunduğu zaman (feryadla) ancak O’na sesinizi yükselt(erek yalvar)ırsınız.
54. Sonra sizden o zararı giderdiği zaman, içinizden bir fırka hemen Rablerine ortak koşarlar.
55. (O müşrikler,) kendilerine verdiğimiz (ni‘metler)e nankörlük etmeleri için (böyle yaparlar). Şimdilik eğlenin bakalım; fakat (yaptıklarınızın âkıbetini) ileride bileceksiniz!
56. Hem kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, hiçbir şey bilmeyenlere (putlara) bir hisse ayırıyorlar. Allah’a yemîn olsun ki, bu iftirâ etmekte olduğunuz şeylerden mutlakā sorulacaksınız.
Câhiliye devrinin Arabları, ekinlerden ve hayvanlardan bir kısmını Allah ile putları arasında taksîm ederek: “Bu hisse Allah’ın, bu da putlarımızın payı!” derlerdi. Daha sonra Allah için olanı misâfirlere, fukarâya ikrâm ederler, âilelere âid olan hisseyi de putların önünde yapılagelen merâsim ve âyinlerde sarf ederlerdi. Putlarına ayırdıkları bitince diğerinden tamamlarlardı. Allah’a ayırdıklarını bitirdiklerinde ise, onun yerine putların hissesinden koymazlar ve: “Allah’ın buna ihtiyacı yoktur, bizim putlarımız fakirdir” derlerdi. (Kurtubî, c. 4/7, 89)
57. Hem Allah’a kızları isnâd ediyorlar! (Hâşâ!) O, bundan (da, Îsâ ve Uzeyr gibi erkek çocuktan da) münezzehtir; kendilerine ise beğendiklerini (erkek çocuklarını dilerler).
58. Hâlbuki onlardan biri, kız (çocuk) ile müjdelendiğinde, öfkelenmiş biri olarak yüzü simsiyah kesilir.
59. Kendisine verilen (müjden)in (kendince) kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu zillet altında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün
“Evet, Asr-ı saâdetten (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın asrından) evvelki zamanlarda kalblerdeki katılık, merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu (ulaşmıştı) ki, kocaya vermekten âr ederek (utanarak) kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-ı saâdette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insâniyet sâyesinde, evvelce kızlarını diri diri gömerlerken müteessir olmayan (üzülmeyen) o bedevîler (göçebe Arablar), İslâmiyet dâiresine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı! Acabâ böyle rûhî, kalbî, vicdânî bir inkılâb (değişiklik) dünyevî (dünyaya âid) kānunlardan hiçbir kānun ile tatbîk edilebilir mi?” (İşârâtü’l-İ‘câz, 160)
60. Âhirete îmân etmeyenler için çirkin sıfatlar vardır. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
61. Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden (hak ettikleri şekilde) yakalayacak olsaydı, (yeryüzü) üzerinde hareketli hiçbir canlı bırakmazdı; fakat onları belirli bir vakte kadar te’hîr eder. Artık ecelleri geldiği zaman, ne bir saat (bir an) geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.
62. Hem beğenmeyecekleri şeyleri Allah’a isnâd ediyorlar, hem de en güzel (âkıbet) gerçekten kendilerininmiş diye dilleri yalan söylüyor. Hiç şübhesiz ki, onlar için ateş vardır ve onlar (ona) gerçekten en önde götürülecek kimselerdir!
63. Allah’a yemîn olsun ki, senden evvelki ümmetlere de muhakkak (peygamber) gönderdik; fakat şeytan onlara (kötü) amellerini süsledi; işte o, bugün (dünyada) onların dostudur; fakat (âhirette) onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
64. Hâlbuki (biz) sana bu Kitâb’ı ancak (insanların), hakkında ihtilâfa düştükleri şeyleri kendilerine açıklayasın ve îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olsun diye indirdik.
65. Ve Allah, gökten bir su indirdi de onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verdi. Şübhesiz bunda, (ibretle) dinleyecek bir topluluk için kat‘î bir delil vardır.
66. Muhakkak ki sizin için, sağmal hayvanlarda da gerçekten bir ibret vardır. Size on(lar)ın karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.
67. Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden de (istifâde ediyorsunuz); ondan hem sarhoş edici bir içki, hem de güzel bir rızık elde ediyorsunuz. Şübhe yok ki bunda (aynı şeyde, güzel ve çirkin birer yol bulunmasında) akıl erdiren bir kavim için kat‘î bir delil vardır.
Bu âyet nâzil olduğunda, içki henüz haram kılınmamış olduğu hâlde, güzel rızıklardan ayrı tutulmuştur. Cenâb-ı Hakk, böylece içkinin şeriat nazarında güzel olmadığını göstermekte ve Müslümanları, onun haram kılınışına bir hazırlık olarak düşünmeye da‘vet etmektedir. İçki, daha sonra inen âyetlerle kesin olarak haram kılınmıştır. (Râzî c. 10/20, 71)
66 ve 67. âyetlerdeki vahdâniyet delilleri için, bakınız; (sahîfe 267, hâşiye 1; sahîfe 342, hâşiye 2)
68. Ve Rabbin nahl’e (bal arısına) vahyetti (ilhâm etti) ki: “Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların) kurmakta oldukları çardaklardan evler edin!”
“Evet, bal arısı fıtratça (yaratılışça) ve vazîfece öyle bir mu‘cize-i kudrettir (Allah’ın kudretinin bir mu‘cizesidir) ki, koca Sûre-i Nahl onun ismiyle tesmiye edilmiş (isimlendirilmiş). Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazîfesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taâmların (yiyeceklerin) en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a‘zâları (canlı uzuvları) tahrîb etmek ve öldürmek hâsıyetinde bulunan zehiri, o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihâyet dikkat ve ilim ile ve gāyet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizam ve muvâzene (denge) ile olduğundan, şuûrsuz, intizamsız ve mîzansız (ölçüsüz) olan tabîat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 142-143)
69. “Sonra her çeşit meyvelerden ye de (bal yapmak için) Rabbinin (sana) kolaylaştırdığı (ve ilhâm ettiği san‘atın yayılım) yollarına gir!” Onların (o arıların) karınlarından, renkleri muhtelif bir içecek çıkar ki, onda insanlar için bir şifâ vardır. Şübhesiz ki bunda, düşünecek bir topluluk için kesin bir delil vardır.
70. Hem Allah, sizi yarattı; sonra da sizi öldürür; içinizden kimi de ömrün en rezîline (bunaklık çağına) ulaştırılır ki, biraz ilimden sonra hiçbir şey bilmez olsun! Muhakkak ki Allah, Alîm (herşeyi bilen)dir, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir.
71. Hem Allah, rızık husûsunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı. Böylece üstün kılınanlar ise, rızıklarını (kendileriyle eşit dereceye gelecek şekilde) ellerinin altındaki kölelerine verici değiller ki, artık onda (o rızıkta) kendileri müsâvî olsunlar. (Onlar kendi köleleriyle eşitliği kabûl etmezken, nasıl oluyor da Allah’a eş tutup ortak koşuyorlar?) Şimdi Allah’ın ni‘metini bilerek inkâr mı ediyorlar?
72. Hem Allah, size kendi nefislerinizden eşler kıldı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyle iken (onlar), bâtıla inanıp da Allah’ın ni‘metine nankörlük mü ediyorlar?
73. (Müşrikler) Allah’ı bırakıp da, kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka mâlik olmayan ve (buna) güçleri de yetmeyen şeylere (putlara) tapıyorlar.
74. Öyle ise (eşi olmayan) Allah’a, benzerler (ortaklar) koşmaya kalkmayın! Şübhesiz ki (bu yüzden başınıza gelecek azâbı) Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
75. Allah şöyle bir misâl getirdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü olmuş bir köle ile; bir de kendisini tarafımızdan güzel bir rızıkla rızıklandırdığımız (ve) böylece bundan gizli ve açık olarak sarf eden kimse, hiç bir olurlar mı (ki âciz putları, herşeye kādir olan Allah ile bir tutuyorsunuz)? Hamd, Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.
76. Allah, iki kişiyi de bir (başka) misâl olarak getirdi ki, bunlardan biri dilsizdir; hiçbir şeye gücü yetmez ve o efendisine (sâdece) bir yüktür; onu nereye gönderse bir hayır getirmez. Hiç o adam, adâleti emreden ve kendisi, dosdoğru bir yol üzerinde olan kimse ile bir olur mu (ki putları, nihâyetsiz ihsan ve kudret sâhibi ve hak kelâmıyla sizi doğru yola sevk eden Allah ile bir tutuyorsunuz)?
77. Hâlbuki göklerin ve yerin gaybı Allah’a âiddir. Kıyâmetin kopması ise, ancak bir göz açıp kapama gibi veya daha yakındır.
“Bütün mevcûdât (varlıklar), Sâni‘-i Ehad’e (herşeyin tek san‘atkârına) isnâd edildiği (dayandırıldığı) vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehad’e (sıfatlarında ve Zât’ında bir olan Allah’a) verilmezse; bir tek mahlûkun îcâdı (yaratılması), bütün mevcûdât kadar müşkilleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli (zor) olur. Eğer Sâni‘-i hakīkīsine verilse, kâinât bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır, sühûlet peydâ eder. (…)
Meselâ: Nasıl ki yüz nefer, bir zâbitin (kumandanın) idâresine verilse, bir neferin, yüz zâbitin idârelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi; bir ordunun techîzât-ı askeriyesi, bir merkeze, bir kānuna, bir fabrikaya ve bir pâdişâhın emrine verildiği vakit, âdetâ kemmiyeten (sayı olarak) bir neferin techîzâtı kadar kolaylaşır. Ve bir neferin techîzât-ı askeriyesi; müteaddid (pek çok) merkezlere, müteaddid fabrikalara, müteaddid kumandanlara havâle edilse, âdetâ bir ordunun techîzâtı kadar müşkilâtlı olur. Çünki bir tek neferin techîzâtı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir. (…) İşte vahdette (birlikte) nihâyetsiz kolaylık ve dalâlette (haktan sapmakta) ve şirkte (Allah’a ortak koşmakta) hadsiz müşkilâtın (zorlukların) bir sırrını anla;*وَمآَ اَمْرُالسَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ[Kıyâmetin kopması ise, ancak bir göz açıp kapama gibi veya daha yakındır] âyeti, ne kadar hakīkatli ve doğru ve yüksek bir hakīkati ifâde ettiğini bil!” (Lem‘alar, 23. Lem‘a, 202-203)
Ayrıca bu âyette ifâde edilen haşrin zamansız vücûda gelmesinin îzâhı için, bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 63)
78. Ve Allah sizi analarınızın karınlarından, (siz) hiçbir şey bilmez bir hâlde iken çıkardı; şükredesiniz diye de size kulaklar, gözler ve kalbler verdi.
79. (Onlar) gök boşluğunda (uçmaları için) emre boyun eğdirilmiş kuşları görmediler mi? Onları (o boşlukta) Allah’dan başkası tutmuyor. Şübhe yok ki bunda, îmân edecek bir topluluk için nice deliller vardır.
80. Hem Allah, size evlerinizi sükûnet bulacak bir yer yaptı ve size sağmal hayvanların derilerinden, göç zamânınızda ve ikāmet zamânınızda hafifçe taşıyacağınız evler (çadırlar) ve yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamâna kadar (kullanacağınız) giyimlik (ve döşemelik) eşyâlar ve ticâret malları yaptı.
“O mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle (her taraflarıyla) bütün bütün beşere ni‘met olduğundan, tüyünden bedevîlere seyyar hâneler (çadırlar), elbîseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel leziz taâmlar (lezzetli yemekler), derilerinden pabuçlar vesâire, hattâ gübreleri mezrûâtın (ekili olan şeylerin) erzâkı (rızıkları) ve insanların mahrûkātı (yakacakları) hükmünde olup güyâ o mübârek hayvanlar tecessüm etmiş (cisimleşmiş) ayn-ı ni‘met (ni‘metin ta kendisi) ve rahmet olmuşlar. Onun içindir ki yağmura rahmet nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da en‘âm (ni‘metler) nâmı verilmiş. Güyâ rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş. Ni‘met de tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış.” (Lem‘alar, 28. Lem‘a, 298)
81. Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler de yaptı, hem sizin için dağlardan barınaklar kıldı ve sizi sıcaktan muhâfaza edecek elbiseler ve savaş(lar)ınızda sizi koruyacak zırhlar yaptı. Böylece üzerinizde olan ni‘metini tamamlar ki, Müslüman olasınız.
82. (Habîbim, yâ Muhammed!) Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak apaçık bir tebliğdir.
83. Allah’ın ni‘metini tanırlar; sonra da onu inkâr ederler; çünki onların çoğu kâfirdirler.17
“Bu kâinât şehrinde ve zemin (yeryüzü) mahallesinde ve insan ve hayvanât kışlasında, öyle bir Rezzâk-ı Rahîm (sonsuz merhamet sâhibi ve bol bol rızıklandıran) ve öyle bir Muhsin-i Kerîm (sonsuz ihsân ve ikrâm edici olan Allah) tasarruf ve nezâret ve terbiye ediyor (gözetip idâre ediyor) ki, kendi ni‘metlerine mukābil (karşılık) hamd ve şükrettirmek için, zemîni bir sefîne-i ticâret (ticâret gemisi) ve erzak (rızıklar) getiren bir şimendifer (tren) ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yapıp, yüz bin nevi‘ taâmlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde (sonunda) erzakları biten muhtaç zîhayatlara (canlılara) yetiştiren bir Rezzâk-ı Rahîm’in (bol rızık vererek ve hadsiz bir merhamet sâhibi bir Zât’ın) işleri olduğunu, zerre kadar aklı bulunan tasdîk eder. Ve tasdîk etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzündeki vesîle-i hamd ü şükran (hamd ve teşekkür vesîlesi) olan bütün muntazam ni‘metleri ve muayyen (intizamlı ve belirlenmiş olan) rızıkları inkâr etmeğe mecbûr olup ahmak bir muzır (zararlı) hayvan olur.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 565)
84. Her ümmetten bir şâhid çıkaracağımız gün ise,18
18. Burada geçen “her ümmetten çıkarılacak olan şâhid”den maksad, her ümmetin kendi peygamberidir. Onlar, kavimleri hakkında lehde veya aleyhde şâhidlik edeceklerdir. (Beyzâvî, c. 1, 554)
85. Ve zulmedenler azâbı gördükleri zaman, artık (o azab) onlardan ne hafifletilir, ne de onlara göz açtırılır.
86. (Allah’a) ortak koşanlar da (koştukları) ortaklarını gördükleri zaman: “Rabbimiz! Seni bırakıp (kendilerine) yalvarmakta olduğumuz ortaklarımız, işte bunlardır!” derler. Bunun üzerine (onlar da): “Şübhesiz ki siz gerçekten yalancı kimselersiniz!” diye o sözü (reddederek) kendilerine atarlar.
87. (Müşrikler) o gün Allah’(ın hükmün)e teslîm olmuşlar ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden kaybolup gitmiştir.
88. İnkâr edip (insanları) Allah yolundan men‘ edenlere, fesad çıkarmakta olduklarından dolayı, kendilerine azab üstüne azab katmışızdır.
89. (Ey Resûlüm!) O gün her ümmet içinde, üzerlerine kendilerinden bir şâhid çıkaracağız, seni de bunların (ümmetinin) üzerine şâhid getireceğiz. Sana bu Kitâb’ı, herşey için bir açıklama
“(Kur’ân) bütün uhrevî (âhirete dâir) ve dünyevî (dünyaya âid), ilmî ve amelî (ilme ve amele âid) erkân-ı sitte-i îmâniyenin (îmânın altı esâsının) her birisini tafsîlen (genişce), erkân-ı hamse-i İslâmiyenin (İslâm’ın beş şartının) her birisini kasden ve cidden ve saâdet-i dâreyni (iki cihan saâdetini) te’mîn eden bütün düsturları görür, gösterir. Müvâzenesini (dengesini) muhâfaza edip, tenâsübünü (birbirine uygunluğunu) idâme edip (devâm ettirip) o hakāikın (hakīkatlerin) hey’et-i mecmûasının (umûmunun) tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin (güzelliğin) menbaından (kaynağından) Kur’ân’ın bir i‘câz-ı ma‘nevîsi (ma‘nevî bir mu‘cizesi) neş’et eder (çıkar).” (Zülfikār, 25. Söz, 63-64)
90. Şübhesiz ki Allah, adâleti, iyiliği ve akrabâya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder; fuhşiyâttan, kötülükten ve azgınlıktan da men‘ eder. İbret alasınız diye size (Allah, böyle) nasîhat eder.
91. Sözleştiğiniz zaman da Allah’ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin; hem Allah’ı üzerinize gerçekten kefil tutarak sağlamlaştırdıktan sonra, yeminleri(nizi) bozmayın! Muhakkak ki Allah, ne yaparsanız bilir.
92. Hem ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayın! Bir ümmetin, diğer bir ümmetten daha fazla olması sebebiyle, yeminlerinizi aranızda (bozarak) bir hîle ediniyorsunuz!
Câhiliye devrinde Arablar, daha kuvvetli ve zengin bir kabîleyi görünce, eski müttefikleriyle yapmış oldukları anlaşmalarını derhal bozarlardı. Âyetin maksadı, bu hususda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mü’minlerin yaptıkları sözleşme ve bağlılık yeminlerine (bîatlarına) vefâ göstererek hatırlamaları hikmetine yöneliktir. (Beyzâvî, c. 1, 555)
93. Hâlbuki Allah dileseydi, sizi elbette tek bir ümmet (olarak aynı din üzere) yapardı; fakat (O,) dilediğini (kendi isyânı yüzünden) dalâlete atar; dilediğini ise (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Ve (siz), yapmakta olduğunuz şeylerden mutlakā sorulacaksınız.
“Ebedî te’sîri ve azîm ehemmiyeti bulunan emânet-i kübrâ hamelesi (en büyük emânetin taşıyıcısı) ve arzın halîfeleri olan insanların ef‘âlleri ve âsârları ve akvâlleri ve hasenât ve seyyiâtları (fiilleri, eserleri, sözleri, iyilikleri ve kötülükleri), kemâl-i dikkatle (tam bir dikkatle) muhâfaza edilir. Sonra muhâsebesi görülecektir. Âyâ (acabâ) bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûsdur (gönderilmiştir) ve saâdet-i ebediyeye ve şekāvet-i dâimeye (devamlı azâba) namzeddir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltîf edilecek (lütuf görecek) veya tokat yiyecek.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 145)
94. Hem yeminlerinizi aranızda bir hîle edinmeyin; yoksa bir ayak, sebat bulmasından sonra kayar ve (insanları) Allah yolundan saptırmanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü (azâbı) tadarsınız! (Âhirette de) sizin için (pek) büyük bir azab vardır.
95. Allah’ın ahdini, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın! Eğer bilirseniz, ancak Allah katında olan (ahde riâyetinize karşı verilecek mükâfât) sizin için hayırlıdır.
96. Sizin yanınızda bulunan tükenir; Allah’ın katında bulunan ise ebedîdir. Elbette sabredenlere de mükâfâtlarını, yapmakta olduklarının daha güzeli ile vereceğiz.
“Bu dünya dâru’l-hikmettir, dâru’l-hizmettir (hikmet ve hizmet yeridir); dâru’l-ücret ve mükâfât (ücret ve mükâfât yeri) değil! Buradaki a‘mâl (ameller) ve hizmetlerin ücretleri berzahta (kabir âleminde) ve âhirettedir. Buradaki a‘mâl, berzahta ve âhirette meyve verir. Mâdem hakīkat budur. A‘mâl-i uhreviyeye (âhirete dâir amellere) âid netîceleri dünyada istememek gerektir. Verilse de memnûnâne değil, mahzûnâne (üzülerek) kabûl etmek lâzımdır. Çünki Cennetin meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâkī (ebedî) hükmünde olan amel-i uhrevî meyvesini, bu dünyada fânî bir sûrette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâkī bir lâmbayı, bir dakīka yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübâdele etmek (değişmek) gibidir.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 302)
97. Erkek olsun, kadın olsun; kim mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, artık ona elbette hoş bir hayat yaşatacağız! Ve muhakkak onlara (âhirette) mükâfâtlarını, yapmakta olduklarının daha güzeli ile vereceğiz!
98. Artık Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan hemen Allah’a sığın!
Bu sığınma, [Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım!] ma‘nâsına gelen اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ demekle olur. (Celâleyn Şerhi, c. 4, 268)
99. Şu şübhesiz ki îmân edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur!
100. O’nun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenler ve O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.
101. Bir âyetin yerine (onun hükmünü kaldıran) başka bir âyet getirdiğimiz zaman, ki Allah ne indirdiğini daha iyi bilendir, (kâfirler:) “Sen ancak bir iftirâcısın!” derler. Hayır! Onların çoğu bilmiyorlar.
102. De ki: “Îmân edenlere sebât vermek için ve Müslümanlara bir hidâyet ve bir müjde olmak üzere onu (o Kur’ân’ı), Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) Rabbin tarafından hak ile indirdi.”
“Kur’ân, bu dünyada öyle nûrânî (nûrlu) ve saâdetli ve hakīkatli bir sûrette bir tebdîl-i hayât-ı ictimâiye ile (cem‘iyet hayâtını değiştirmekle) berâber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayât-ı şahsiyelerinde (kendi hayatlarında), hem hayât-ı ictimâiyelerinde, hem hayât-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb (değişiklik) yapmış ve idâme etmiş (devâm ettirmiş) ve idâre etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakīkada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri, kemâl-i ihtiramla (tam bir hürmetle), hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye (arındırıyor) ve kalblerini tasfiye ediyor (temizliyor). Ruhlara inkişaf ve terakkī (ma‘nevî gelişme ve yükselme) ve akıllara istikāmet ve nûr ve hayâta hayat ve saâdet veriyor.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 124)
103. Şübhesiz biliyoruz ki, onlar: “(Kur’ân’ı) ona ancak bir insan öğretiyor” diyorlar. (Hâlbuki o) nisbet ettikleri kimsenin lisânı yabancıdır; bu ise, apaçık Arabca bir lisandır.
Müşriklerin, okur-yazar Rum bir kölenin, Peygamber Efendimiz (asm)’a Kur’ân’ı öğrettiğini ileri sürmeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 557)
“Nasıl bir usta, binâ ettiği ve idâre ettiği iki hâneden bahseder. Programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinâtı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -ta‘bîr câiz ise- programını yazan, gösteren bir Zât’ın beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu‘ ve tekellüf (sun‘îlik ve zorlama) görünmüyor. Hiçbir şâibe-i taklid (taklid şübhesi) veya başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud‘anın (hîlenin) emâresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle (sâfîlîğiyle), bütün hulûsuyla (samîmiyetiyle) sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı ‘güneşten geldim’ der. Kur’ân dahi: ‘Ben, Hâlık-ı âlem’in (âlemin yaratıcısının) beyânıyım ve kelâmıyım’ der.
Evet şu dünyayı antika san‘atlarla süslendiren ve lezzetli ni‘metlerle dolduran ve san‘atperverâne ve ni‘metperverâne (san‘atı ve ni‘metlendirmeyi sever bir tarzda) şu derece san‘atının acîbeleriyle (hârikalarıyla), şu derece kıymetdar ni‘metlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzîm eden (sıra sıra dizen) ve zemînin yüzünde (yeryüzünde) seren, güzelce dizen bir Sâni‘ (san‘atkâr), bir Mün‘im’den (ni‘met verenden) başka, şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla (takdir ve beğenme, övgü ve şükrân sesleriyle) dünyayı dolduran ve zemîni bir zikirhâne, bir mescid, bir temâşâgâh-ı san‘at-ı İlâhiyeye (ilâhî san‘atların sergi yerine) çeviren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân (beyânı mu‘cize olan Kur’ân) kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? O’ndan başka kim ona sâhib çıkabilir? O’ndan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziyâ, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinâtı keşfedip (kâinâtın sırlarını açıp) âlemi ışıklandıran beyân-ı Kur’ân (Kur’ân’ın îzahları), Şems-i Ezelî’den (ezelî olan Allah’dan) başka kimin nûru olabilir?” (Zülfikār, 25. Söz, 29)
104. Doğrusu, Allah’ın âyetlerine îmân etmeyenler yok mu, Allah onları (bu hâllerinden dolayı) hidâyete erdirmez ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
105. (Allah hakkında) yalanı, ancak Allah’ın âyetlerine îmân etmeyenler iftirâ eder. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.
106. Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (inkâra) zorlanan kimse müstesnâ, kim îmân ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (onun için şiddetli bir tehdid vardır), fakat kim de küfre gönlü(nü) açarsa, artık Allah’dan onların üzerine bir gazab ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.
107. Bu, doğrusu onların âhirete mukābil dünya hayâtını (tercîh ederek) sevmelerinden ve şübhesiz ki Allah’ın kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmeyeceğindendir.
108. İşte onlar (küfürleri sebebiyle) Allah’ın, kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gāfillerin ta kendileridir!
109. Hiç şübhe yok ki onlar, âhirette gerçekten hüsrâna uğrayanlardır.
110. Sonra şübhesiz Rabbin, eziyet edilmelerinin (ve küfre zorlanmalarının) ardından hicret edenler, sonra cihâd edenler ve sabredenler hakkında, bütün bunlardan sonra muhakkak ki Rabbin, elbette (bu güzel hâllerine binâen onlar için) Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
111. O gün (mahşer günü) herkes gelir, kendi nefsi(ni kurtarmak) için uğraşır. Ve herkese, yaptığının karşılığı tam olarak verilip, onlara haksızlık edilmez.
“Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyân edenlere mücâzâtı (cezâları) bulunmasın. Elbette rubûbiyet-i mutlaka (herşeyin Rabbi olmak) mertebesinde bir saltanat-ı sermediye (ebedî bir saltanat), o saltanata îmanla intisab (bağlanan) ve tâatle (itâatle) fermanlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı, o rahmet ve cemâle (güzelliğe) ve o izzet ve celâle (şânının yüceliğine) lâyık bir tarzda olacak!” (Asâ-yı Mûsâ, 7. Mes’ele, 18)
112. Allah, bir şehri (Mekke’yi size) misâl getirdi. (Bu şehir) emniyet ve huzûr içinde idi, ona rızkı her taraftan bol bol geliyordu. Fakat (halkı) Allah’ın ni‘metlerine nankörlük etti; Allah da onlara, (özene bezene) yapmakta oldukları şeyler sebebiyle açlık ve korku elbisesini tattırdı!
113. Şânım hakkı için, onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulmedici kimseler oldukları bir hâlde iken azab onları yakalayıverdi!
114. Öyle ise Allah’ın sizi rızıklandırdığı helâl ve temiz şeylerden yiyin; eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın ni‘met(ler)ine şükredin!
“Ni‘metler, Mün‘im-i Kerîm’in (çok ni‘met verici ve ikrâm edici olan Allah’ın) taahhüdü (va‘di) altındadır. Senin işin, O’nun sofra-i ihsânından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bil‘akis, şükür ni‘metin lezzetini arttırır. Çünki şükür, ni‘mette in‘âmı (ni‘met verme işini) görmek demektir. İn‘âmı görmek, ni‘metin zevâlinden (bitmesinden) hâsıl olan (ortaya çıkan) elemi def‘ eder. Zîrâ ni‘met zâil olduğunda (bittiğinde), Mün‘im-i Hakīkī (hakīkī ni‘met verici olan Allah) onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur. Sen de teceddüdünden (yenilenmesinden) lezzet alırsın.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 107-108)
115. (O) size, ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı, akan) kanı, domuz etini ve Allah’dan başkası adına kesilen (hayvan etin)i haram kılmıştır. Fakat mecbur kalan bir kimse (başkasının hakkına) saldırmamak ve haddi (zarûret mikdârını) aşmamak (üzere, ölmeyecek kadar bunlardan yemek) şartıyla, artık şübhesiz Allah, (onlar için) Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
116. Hem dillerinizin yalanı vasfediyor olması sebebiyle: “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin; çünki Allah’a yalanı iftirâ ediyor olursunuz. Şübhesiz ki Allah’a yalan iftirâ edenler, kurtuluşa ermezler.
Câhiliye devri Arabları, kendi kendilerine bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram kılıyorlardı. Bazı hayvanları da erkeklere tahsîs ederek, kadınlara yasaklıyorlardı. (Nesefî, c. 2, 139)
117. (Dünyada) az bir faydalanma ve (buna mukābil âhirette) onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
118. Yahudi olanlara ise, daha önce sana anlattıklarımızı
Burada, “Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’a daha önce anlatılanlar”dan maksad; En‘âm Sûresi, 146. âyettir. (Celâleyn Şerhi, c. 4, 277)
119. Sonra şübhesiz Rabbin, cehâletle kötülük yapan; sonra bunun ardından tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler hakkında (affedicidir), doğrusu Rabbin, bu (samîmi hâlleri)nden sonra (onlar için) elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
120. Şübhe yok ki İbrâhîm, Allah’a itâat eden, Hanîf (hakka yönelmiş) olan (başlıca) bir ümmet (her hususda kendisine tâbi‘ olunan bir rehber) idi. Ve (o, kâfirler gibi) müşriklerden olmadı!
121. O’nun ni‘metlerine şükrediciydi. (Allah da) onu (peygamberliğe) seçmiş ve onu dosdoğru bir yola hidâyet etmişti.
122. Ona dünyada da iyilik verdik. Şübhesiz ki o, âhirette de elbette sâlih kimselerdendir.
123. Sonra sana: “Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine tâbi‘ ol! Çünki (o, etrâfındaki kâfirler gibi) müşriklerden değildi!” diye vahyettik.
124. Cumartesi (ibâdeti) ancak onda ihtilâfa düşen (yahudi)lere (farz) kılınmıştı. Muhakkak ki Rabbin, üzerinde ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında, kıyâmet günü aralarında elbette hüküm verecektir.
125. (Habîbim, yâ Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasîhatle da‘vet et.
“İsm-i Hakem’in tecelli-i a‘zamı (en büyük tecellîsi) şu kâinâtı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahîfesinde yüzer kitab yazılmış ve her satırında yüzer sahîfe derc edilmiş (yerleştirilmiş). Ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur. Ve her harfinde yüzer kelime var. Ve her noktasında kitâbın muhtasar (kısa) bir fihristciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitab, sahîfelerine, satırlarına, tâ noktalarına kadar yüzer vecihle (yönden) nakkāşını (nakşedenini) ve kâtibini öyle vuzûh ile (apaçık olarak) gösteriyor ki; o kitâb-ı kâinâtın müşâhedesi (görülmesi), kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde kâtibinin vücûdunu ve vahdetini (varlığını ve birliğini) isbât eder.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 369-370)
“(Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm) teblîğ-i risâlette (peygamberlik vazîfesinde) ve nâsı (insanları) hakka da‘vette o derece metânet (sağlamlık) ve sebat (kararlılık) ve cesâret göstermiş ki, büyük devletler, büyük dinler, hattâ kavim ve kabîlesi ve amcası (Ebû Leheb) ona şiddetli adâvet (düşmanlık) ettikleri hâlde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyet’i dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve da‘vette dahi misli olmamış ve olamaz.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 119-120)
126. Eğer bir cezâ verirseniz, o hâlde size yapılan eziyetin misliyle cezâ verin! Fakat sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
127. (Habîbim, yâ Muhammed!) Sabret; senin sabrın da ancak Allah(’ın yardımı) iledir; hem (îmân etmiyorlar diye) onlara üzülme; tuzak kurmakta olmalarından dolayı da sıkıntıya düşme!
128. Muhakkak ki Allah, (günahlardan) sakınanlarla ve iyilik edenlerle berâberdir.
Bakınız; (Sözler, 5. Söz, 11)