Kur'an-ı Kerim » 14-İbrâhim Suresi

14-İbrâhim Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Elif, Lâm, Râ.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. O Allah(’ın yoluna) ki, göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Şiddetli bir azabdan dolayı vay hâline o kâfirlerin!

3. Onlar ki, dünya hayâtını (severek) âhirete tercîh ederler;
“Âkıbeti (işin sonunu) görmeyen ve bir dirhem (azıcık) hâzır lezzeti, ileride bir batman (kilolarca) lezzetlere tercîh eden hissiyât-ı insâniye (insanın hisleri) akıl ve fikre galebe ettiğinden (üstün geldiğinden), ehl-i sefâheti (günahlara dalanları) sefâhetinden (beyinsizliklerinden) kurtarmanın yegâne çâresi, aynı lezzetinde (lezzetinin içinde) elemini (acısını) gösterip hissini mağlûb etmektir.*يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا [Dünya hayâtını (severek âhirete) tercîh ederler] âyetinin işâretiyle, bu zamanda âhiretin elmas gibi ni‘metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercîh etmek, ehl-i îmân iken ehl-i dalâlete, o hubb-ı dünya (dünya sevgisi) ve o sır için tâbi‘ olmak tehlikesinden kurtarmanın çâre-i yegânesi (tek çâresi), dünyada dahi Cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur. (…)
Yoksa bu zamandaki küfr-i mutlakın (dinsizliğin) ve fenden gelen dalâletin (haktan sapmanın) ve sefâhetten gelen tiryâkīliğin (alışkanlığın) inâdı karşısında, Cenâb-ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennemin vücûdunu (varlığını) isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan (günahlardan) vazgeçirmek, ondan belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da: ‘Cenâb-ı Hakk, Gafûru’r-Rahîmdir (bağışlayıcı ve merhamet edicidir). Hem Cehennem pek uzaktır’ der. Sefâhetine devâm edebilir. Kalbi, rûhu hissiyâtına mağlûb olur.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 395)

4. Hâlbuki (biz,) her peygamberi ancak kendi kavminin lisânıyla gönderdik ki, (Allah’ın emirlerini) onlara açıklasın! Artık, Allah dilediğini (kendi isyankârlıkları yüzünden) dalâlete atar, dilediğini de (hikmetine binâen kendi lütfuyla) hidâyete erdirir. Çünki O, Azîz (kudreti daîmâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

5. Şânım hakkı için, Mûsâ’yı da, “Kavmini, zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra (îmâna) çıkar ve onlara Allah’ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği musîbet) günlerini hatırlat!” diye mu‘cizelerimizle gönderdik. Şübhesiz ki bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ibretler vardır.

6. Ve bir zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: “Allah’ın size olan ni‘metini hatırlayın; hani, sizi Fir‘avun ehlinden kurtarmıştı; (onlar) sizi işkencenin en kötüsüne (evlâd acısına) ma‘ruz bırakıyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. İşte bunda, size Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.”

7. “Bir vakit de Rabbiniz: ‘Celâlim hakkı için, eğer şükrederseniz, muhakkak size (ni‘metimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, şübhesiz ki azâbım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.”

8. Mûsâ yine dedi ki: “Eğer siz ve bütün yeryüzünde bulunanlar, nankörlük ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, elbette Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamîd (hamd edilmeye hakkıyla lâyık olan)dır.”

9. Sizden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Ki onları(n gerçek mâhiyetini) ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de (onlar) ellerini (peygamberlerin) ağızlarına götürüp (onların teblîğine dahi karşı çıkarak): “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve gerçekten biz, bizi kendisine da‘vet etmekte olduğunuz şeyden kuşku veren kesin bir şübhe içindeyiz” dediler.

10. Peygamberleri dediler ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şübhe olur mu? (O,) günahlarınızın bir kısmını
“Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî (olumsuz soru) ile ‘Cenâb-ı Hakk hakkında şek (şübhe) olmaz ve olmamalı!’ demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhîye (Allah’ın varlık ve birliği), bedâhet derecesinde (apaçık) olduğunu gösteriyor.” (Lem‘alar, 23. Lem‘a 185)
“Mâdem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef‘âl (fiiller) ve îcad (vücud verme) var. Hem mâdem muntazam (intizamlı) bir fiil, fâilsiz (onu yapan olmadan) olmaz. Ma‘nîdar bir kitab, kâtibsiz olmaz. San‘atlı bir nakış, nakkaşsız olmaz. Elbette şu kâinâtı dolduran ef‘âl-i hakîmânenin (hikmetli işlerin) bir fâili (yapanı) ve yeryüzünün mevsim be mevsim tâzelenen hayretfezâ (hayreti arttıran) nukuşlarının (nakışlarının), ma‘nîdar mektûbâtının (ma‘nâlı mektublarının) bir kâtibi, bir nakkāşı vardır.” (Sözler, 31. Söz, 243)
Allah’ın varlığının isbâtı için, bakınız; (Asâ-yı Mûsâ, 11. Hüccet-i Îmâniye, 191; Tılsımlar, 22. Söz, 45; Lem‘alar, 23. Lem‘a, 185; Mektûbât, 33. Mektûb, 310; Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 93; Mesnevî-i Nûriye, Nokta Risâlesi, 219)
Burada geçen “günahlarınızın bir kısmını” ifâdesi, kul haklarının değil, sâdece Allah’a karşı işlenen günahların affedileceğine işârettir. (Beyzâvî, c. 1, 514)

11. Peygamberleri onlara dediler ki: “(Evet) biz de ancak sizin gibi bir insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Hâlbuki Allah’ın izni olmadıkça, size bir mu‘cize getirmemiz, bizim için mümkün değildir. O hâlde mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsin!”

12. “Hem bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, neden Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyetlere de mutlakā sabredeceğiz. Tevekkül edenler ise, artık ancak Allah’a tevekkül etsin.”

13. Fakat inkâr edenler, peygamberlerine dedi ki: “Ya sizi mutlakā memleketimizden çıkarırız, ya da kesinlikle dînimize dönersiniz!” Bunun üzerine Rableri onlara (o peygamberlere) şöyle vahyetti: “(Biz) o zâlimleri muhakkak helâk edeceğiz!”
“Ders-i Kur’ân’ın muhâtablarından en kesretli (en kalabalık) tâife olan tabaka-i avâmın (halk tabakasının) basit fehimlerini (anlayışlarını) okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi en ulvî (yüksek) tabakayı da tam hissedâr eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i târihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî (umûmî) düstûrun efrâdı (ferdleri) olarak her asırda ve her tabakaya hitâb ederek tâze nâzil oluyor (iniyor) ve bilhassa çok tekrâr ile اَلظَّالِم۪ينَ اَلظَّالِم۪ينَ [Zâlimler, zâlimler!] deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezâsı olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi (gök ve yer musîbetlerini) şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz (benzersiz) zulümlerine ve kavm-i Âd ve Semûd ve Fir‘avun’un başlarına gelen azablar ile baktırıyor ve mazlum ehl-i îmâna İbrâhîm ve Mûsâ Aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın (peygamberlerin) necatları ile (kurtulmalarıyla) tesellî veriyor.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Mes’ele, 50)

14. “Ve onlardan sonra sizi mutlakā o yere yerleştireceğiz.” İşte bu (va‘dimiz), makāmımdan (huzûrumda dikilerek hesab vermekten) korkanlar ve tehdîdimden endişe edenler içindir.

15. Hem (o peygamberler) fetih istediler (Allah da verdi). Her inadcı ve zorba ise hüsrâna uğradı.

16. Ardından da Cehennem vardır; (ona orada) irinli bir sudan içirilecektir.
“Cehennem fikri, geçmiş îman meyvelerinin lezzetlerini, korkusuyla kaçırmıyor. Çünki hadsiz rahmet-i Rabbâniye (Allah’ın rahmeti), o korkan adama der: ‘Bana gel, tevbe kapısıyla gir!’ Tâ Cehennemin vücûdu (varlığı), değil korkutmak, belki senin Cennetin(in) lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkātın (yaratılmışların) intikamlarını alsın. Sizi keyiflendirsin. Eğer sen dalâlette (sapıklıkta) boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennemin vücûdu bin derece i‘dâm-ı ebedîden (ebediyen yok edilmekten) hayırlıdır ve kâfirlere de bir nevi‘ merhamettir. Çünki insan, hattâ yavrulu hayvanâtı dahi akrabâsının ve evlâdının ve ahbâbının (sevdiklerinin) lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir. Bir cihette mes‘ûd olur.” (Asâ-yı Mûsâ, 8. Mes’ele, 36)

17. Onu yutmaya çalışır, fakat onu neredeyse boğazından geçiremez. Hem ölüm ona her taraftan gelir, hâlbuki o ölecek bir kimse değildir (ki kurtulsun)! Ardından da ağır bir azab vardır.

18. Rablerini inkâr edenlerin misâli şöyledir: Onların amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeye güçleri yetmez. İşte (haktan) uzak olan dalâlet budur.

19. Görmedin mi, muhakkak Allah, gökleri ve yeri elbette hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Eğer dilerse sizi (helâk edip) giderir de (yerinize) yepyeni bir halk getirir.

20. Hem Allah’a göre bu zor bir şey değildir!

21. Ve (kıyâmet günü onlar) hep birlikte Allah’ın huzûruna çıkarlar da zayıflar, büyüklük taslayanlara der ki: “Doğrusu biz size tâbi‘ idik; şimdi siz, Allah’ın azâbından herhangi bir şeyi bizden def‘ edebilecek kimseler misiniz?” (Onlar da) derler ki: “Eğer Allah bizi hidâyete erdirseydi, (biz de) sizi elbette hidâyete sevk ederdik. (Artık) sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için kaçıp sığınacak bir yer yoktur!”

22. Nihâyet (hesabları görülüp) iş(leri) bitirilince şeytan (onlara) şöyle der: “Muhakkak ki Allah, size gerçek bir va‘d ile söz verdi; (ben de) size va‘d ettim; fakat size sözümde durmadım. Bununla berâber benim için sizin üzerinize (zorlayacak) bir güç yoktu;
“Suâl: Şeytanların kâinatta îcad (yaratma) cihetinde hiçbir medhalleri (müdâhaleleri) olmadığı, hem Cenâb-ı Hakk rahmet ve inâyetiyle (yardımıyla) ehl-i hakka tarafdar olduğu (…) hâlde, hizbü’ş-şeytanın (şeytan tarafdarlarının) çok def‘a ehl-i hakka galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanların şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?
El-cevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile (çoğunlukla) dalâlet ve şer, menfîdir, tahribdir, ademîdir (yokluğa âiddir), bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidâyet ve hayır, müsbettir, vücûdîdir (varlığa dâirdir), i‘mardır, ta‘mîrdir. Herkesçe ma‘lûmdur ki: Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binâyı, bir adam, bir günde tahrîb eder. Evet, bütün a‘zâ-yı esâsiyesinin (esas uzuvlarının) ve şerâit-i hayâtiyesinin vücûduyla (hayat şartlarının varlığıyla) vücûdu devâm eden insanın hayâtı, Hâlık-ı zü’l-Celâl’in (celâl sâhibi yaratıcının) kudretine mahsus olduğu hâlde, bir zâlim, bir uzvunu kesmesiyle, hayâta nisbeten ademî olan mevte (ölüme) o insanı mazhar eder. Onun içindir ki, اَلتَّخْر۪يبُ اَسْهَلُ [Tahrib daha kolaydır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 71)

23. Îmân edip sâlih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle, içinde ebedî kalıcılar olarak, altlarından ırmaklar akan Cennetlere konulmuşlardır. Onların orada birbirlerine sağlık temennîleri: “Selâm (sizin üzerinize olsun)!” (duâsı)dır.

24. Görmedin mi, Allah nasıl bir misâl getirdi; güzel bir sözü (kelime-i tevhîdi), kökü (yerde) sâbit, dal(lar)ı ise gökte olan güzel bir ağaç gibi (kıldı).

25. (O ağaç,) Rabbisinin izni ile her zaman meyvesini verir. Ve Allah, insanlara böyle misâller getirir, tâ ki ibret alsınlar.

26. Kötü bir sözün misâli ise, yerin üstünden koparılmış, kötü bir ağaca benzer ki onun için bir sebat yoktur.

27. Allah îmân edenlere, dünya hayâtında da, âhirette de sağlam sözle (kelime-i şehâdetle) sebat verir. Allah, zâlimleri ise (kendi zulümleri sebebiyle) dalâlete atar ve Allah, dilediğini yapar.

28. Allah’ın ni‘metini küfürle değiştiren ve kavimlerini helâk yurduna, Cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? (O kâfirler) oraya gireceklerdir! O ise, ne kötü karargâhtır!

29. Allah’ın ni‘metini küfürle değiştiren ve kavimlerini helâk yurduna, Cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? (O kâfirler) oraya gireceklerdir! O ise, ne kötü karargâhtır!

30. Hem O’nun yolundan saptırmak için Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Keyfinize bakın! Artık şübhesiz ki dönüşünüz, ateşedir!”

31. (Ey Resûlüm!) Îmân eden kullarıma söyle, namazı hakkıyla edâ etsinler ve içinde ne bir alış-verişin, ne de bir dostluğun olmadığı bir gün gelmeden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, gizlice ve açıkça (Allah yolunda) sarf etsinler!
Bu âyetin meâlinde geçen “gizlice” ta‘bîri nâfile olarak verilen sadakalara işâret etmektedir. Nâfile olan ibâdetlerin, riyâ (gösteriş) olmaması için gizli yapılması daha efdâldir. “Açıkça sarf etmek” ta‘bîri ise, farz olan zekâta işâret etmektedir. Zîrâ farz olan ibâdetlerin, başkalarına misâl olması için açıktan yapılması daha fazîletlidir. (Celâleyn Şerhi, c. 4, 151)

32. Allah O (Rabbiniz)dir ki, gökleri ve yeri yarattı ve gökten bir su indirdi de onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkardı. Ve izni ile denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize itâat eder kıldı. Nehirleri de hizmetinize verdi.

33. (Yörüngelerinde) devamlı olarak hareket eden güneşi ve ayı
“Şu kâinâttaki mevcûdâtın birbirine teâvünü (yardımlaşması), tecâvübü (karşılıklı cevab vermesi), tesânüdü (dayanışması) gösterir ki, umum mahlûkāt (yaratılmışlar), bir tek Mürebbî’nin (terbiye edicinin) terbiyesindedirler. Bir tek Müdebbir’in (tedbir edicinin) idâresindedirler. Bir tek Mutasarrıf’ın (idârecinin) taht-ı tasarrufundadırlar (idâresi altındadırlar). Bir tek Seyyid’in (Sultân’ın) hizmetkârlarıdırlar.
Çünki zemindeki zîhayatlara (canlılara) levâzımât-ı hayâtiyeyi (hayâta lâzım şeyleri) emr-i Rabbânî ile (Allah’ın emriyle) pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden (aydan) tut, tâ ziyâ, hava, mâ’ (su), gıdânın zîhayatların imdâdına koşmalarına ve nebâtâtın (bitkilerin) dahi hayvanâtın imdâdına koşmalarına ve hayvanât dahi insanların imdâdına koşmalarına, hattâ a‘zâ-yı bedenin (beden uzuvlarının) birbirinin muâvenetine (yardımına) koşmalarına ve hattâ gıdâ zerrâtının (zerrelerinin) hüceyrât-ı bedeniyenin (beden hücreciklerinin) imdâdına koşmalarına kadar cârî olan (işleyen) bir düstûr-ı teâvün ile, câmid (ruhsuz) ve şuûrsuz olan o mevcûdât-ı müteâvine (birbirine yardım eden varlıklar), bir kānûn-ı kerem, bir nâmûs-ı şefkat (şefkat kānûnu), bir düstûr-ı rahmet altında, gāyet hakîmâne (hikmetle), kerîmâne (cömertçe) birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine (ihtiyaç sesine) cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedâhe (açıkça) bir tek, yektâ, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un (varlığı zarûrî, ezelî ve ebedî olan Cenâb-ı Hakk’ın) hizmetkârları ve me’murları ve masnû‘ları (san‘atları) olduklarını gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 317)

34. Ve size, kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Bununla berâber, Allah’ın ni‘metini sayacak olsanız, onu sayamazsınız.
“Cenâb-ı Hakk’ın, insana karşı şu koca kâinâtı nasıl bir saray hükmünde halk edip (yaratıp), semâdan zemîne (gökten yere) âb-ı hayâtı (hayat veren suyu) gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemîni ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zemînin sâir aktârında (diğer köşelerinde) bulunan her bir nevi‘ meyvelerinden, her bir adama istifâde imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa‘ylerini mübâdele edip (çalışmalarının mahsûllerini birbiriyle değişip) her nevi‘ (çeşit) medâr-ı maîşetini (geçim yolunu) te’mîn etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir (hizmetçi kılmıştır). (…)
İnsanları gemi vâsıtasıyla bütün zemîne (yeryüzüne) münâsebetdâr (alâkadâr) etmekle berâber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî (yaratılışa uygun) birer vesâit-i nakliyesi (nakil vâsıtaları) hükmünde teshîr (emri altına vermek); hem güneş ile ayı seyrettirip, (gezdirip) mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün‘im-i Hakīkī’nin (ni‘metleri gerçekte verici olan Allah’ın) renk renk ni‘metlerini insanlara takdîm etmek için, iki musahhar (itâatkâr) hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halk etmiş. Hem gece ve gündüzü insana musahhar, yani hâb-ı râhatına (rahat uykusuna) geceyi örtü, gündüzü maîşetlerine ticâretgâh hükmünde teshîr etmiştir. (…) İsti‘dâd ve ihtiyâc-ı fıtrî (kābiliyet ve yaratılışı îcâbı olan ihtiyaç) lisânıyla insan ne istemiş ise, bütün verilmiş. İnsana olan ni‘met-i İlâhiye, ta‘dâd (saymak) ile bitmez, tükenmez.” (Zülfikār, 25. Söz, 48)

35. Bir zaman da İbrâhîm şöyle demişti: “Rabbim! Bu beldeyi (Mekke’yi) emniyetli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!”

36. “Rabbim! Çünki onlar (o putlar), insanlardan birçoğunu dalâlete düşürdüler. Bundan sonra kim bana tâbi‘ olursa, artık muhakkak o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık şübhesiz ki sen, Gafûr (çok bağışlayan)sın, Rahîm (çok merhamet eden)sin.”

37. “Rabbimiz! Doğrusu ben zürriyetimden bir kısmını (oğlum İsmâîl ile annesi Hâcer’i), senin Beyt-i Harâm’ının (Kâ‘be’nin) yanında, ekinsiz bir vâdiye yerleştirdim; Rabbimiz! Namazı hakkıyla edâ etsinler (sana hakkıyla kulluk etsinler) diye (emrin üzere, böyle yaptım)! Artık (sen) insanlardan bir kısım gönülleri onlara meylettir ve onları mahsûllerden rızıklandır! Umulur ki şükrederler.”

38. “Rabbimiz! Şübhesiz ki sen, neyi gizler ve neyi açıklarsak bilirsin. Çünki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz!”

39. “İhtiyar hâl(im)de bana İsmâîl’i ve İshâk’ı ihsân eden Allah’a hamd olsun! Şübhesiz ki Rabbim, elbette (her) duâyı hakkıyla işitendir.”

40. “Rabbim! Beni, namazı hakkıyla edâ eden bir kimse eyle; zürriyetimden de (böyle kimseler yarat)! Rabbimiz! Duâmı kabûl buyur!”

41. “Rabbimiz! Hesâbın görüleceği gün, bana, ana-babama ve (bütün) mü’minlere mağfiret eyle!”

42. (Habîbim, yâ Muhammed!) Sakın Allah’ı, zâlimlerin yapmakta olduğu şeylerden gāfil sanma! (Rabbin) onları, ancak kendisinde gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteler.

43. (O gün onlar, artık) başlarını (kendilerine her seslenene) korkuyla kaldıranlar olarak (çağrıldıkları yere) koşacak olan kimselerdir; (öyle ki) bakışları kendilerine (bile) dönemez. Kalbleri ise bomboştur (kapıldıkları dehşetten dolayı hiçbir şey anlamazlar).

44. (Ey Resûlüm!) O hâlde insanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) ile korkut! Zîrâ (o gün) o zulmedenler: “Rabbimiz! Bizi (dünyaya gönderip) yakın bir vakte kadar (kısa bir zaman için bile olsa, ecelimizi) te’hîr et ki, senin da‘vetine uyalım ve o peygamberlere tâbi‘ olalım!” derler. (Onlara şöyle denilir:) “Hâlbuki daha önce (dünyada iken) sizin için hiçbir (şekilde) sona erme olmadığına dâir yemîn etmemiş miydiniz?”

45. Hem (sizden önce Âd ve Semûd gibi) kendilerine zulmedenlerin yurtlarına yerleşmemiş miydiniz; hem onlara nasıl yaptığımız, size belli olmuştu ve (onların hâllerinden) size misâller getirmiştik.

46. Hâlbuki (onlar her türlü) tuzaklarıyla, gerçekten tuzak kurdular; Allah katında da tuzakları (beklemedikleri cezâları) var. Artık, isterse tuzakları dağları yerinden yok edecek olsun!

47. (Ey Habîbim!) Öyle ise, sakın Allah’ı, peygamberlerine olan va‘dinden dönücü sanma! Şübhesiz ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, intikam sâhibidir!

48. O gün, yer başka yere çevrilir, gökler de (başka göklere)!
“Bir şey kānûn-ı tekâmülde (gelişme kānûnunda) dâhil ise, o şeyde alâküllihâl (herhâlde) neşv ü nemâ (büyüyüp gelişme) vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâküllihâl bir ömr-i fıtrî vardır. Ömr-i fıtrîsi var ise, alâküllihâl bir ecel-i fıtrîsi (ölüm vakti) vardır. Gāyet geniş bir istikrâ’ (geniş bir tecrübe) ve tetebbu‘ (araştırma) ile sâbittir ki, öyle şeyler mevtin (ölümün) pençesinden kendini kurtaramaz. Evet, nasılki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz! Âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra subh-ı haşirle (haşir sabâhıyla) gözünü açacaktır. (…)
Demek herhâlde bir zaman gelecek ki: Kâinat hakīkat-i uzmâsının (en büyük hakīkatinin) kışır (kabuk) ve sûreti olan âlem-i şehâdet (görünen şu âlem), Fâtır-ı zü’l-Celâl’in (celâl sâhibi yaratıcının) izniyle parçalanacak! Sonra daha güzel bir sûrette tâzelenecektir. يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ [O gün, yer başka yere çevrilir] sırrı tahakkuk edecektir (gerçekleşecektir).
Elhâsıl: Dünyanın mevti mümkün, hem hiç şübhe getirmez ki mümkündür.” (Sözler, 29. Söz, 206-207)

49. Hem o gün suçluları, zincirlerle birbirlerine bağlı kimseler olarak görürsün!

50. Onların gömlekleri katrandandır;
“Ehl-i Cehennem ise, nasıl ki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkezâ (bunlar gibi) bütün cihâzâtıyla (azalarıyla) günahlar işlemiş; elbette Cehennemde onlara göre elem verecek, azab çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü’l-cins (değişik cins) parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adâlete münâfî (ters) görünmüyor.” (Mektûbât, 28. Mektûb, 236-237)

51. Ki Allah, herkese kazandığının karşılığını versin! Muhakkak ki Allah, hesâbı pek çabuk görendir.

52. Bu (Kur’ân), kendisiyle hem korkutulsunlar, hem O’nun ancak bir tek İlâh olduğunu bilsinler, hem de (istikāmetli) akıl sâhibleri ibret alsınlar diye insanlara bir tebliğdir.