Kur'an-ı Kerim » 15-Hicr Suresi

15-Hicr Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Elif, Lâm, Râ.

Bunlar, (satırlarda yazılı olan) Kitâb’ın ve (hak ile bâtılı) apaçık beyân eden (okunmakta olan) bir Kur’ân’ın âyetleridir.
Hicr, Hicaz (Medîne) ile Şam arasında bir yerin ismidir. Semûd kavmi burada yaşamıştır. (Kurtubî, c. 5/10, 46)
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. Bir zaman olur (Cehenneme girdiklerinde) inkâr edenler arzu ederler ki, keşke Müslüman kimseler olsaydılar!

3. Onları bırak, yesinler (içsinler), zevk etsinler ve emel, onları oyalaya dursun; artık (yaptıklarının âkıbetini) ileride bilecekler!

4. Hâlbuki (biz) hiçbir şehri, kendisi için belli bir kitab (kader) olmadan helâk etmedik.

5. Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir, ne de (ondan) geri kalabilir.

6. (Kâfirler) dediler ki: “Ey kendisine Zikr (Kur’ân) indirilen kişi! Doğrusu sen gerçekten bir delisin.”

7. “Eğer doğru (söyleyen) kimselerden idiysen, bize melekleri getirmeli değil miydin?”

8. (Hâlbuki) melekleri (onların üzerine) ancak hak (ettikleri azâb) ile indiririz ve o vakit (o kâfirler kendilerine) mühlet verilmiş kimseler de olmazlar.

9. Muhakkak ki o Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik ve muhakkak onu koruyucu olanlar da elbette biziz!
“Kur’ân’ın i‘câzı (mu‘cize oluşu) tahrîfine bir seddir (bozulmasına mâni‘ olur). Evet, mâdem Kur’ân mu‘cizedir, beşer (insan) onun taklîdini yapamaz. Âyetleri, başka kelâmlarla (sözlerle) tebdîl edilmek (değiştirilmek) sûretiyle tahrif ve tağyîri (kasden başka şekle sokulması) mümkün değildir. Çünki müfessirler (Kur’ân’ı tefsîr edenler), müellifler (eser yazanlar), mütercimler (tercüme yapanlar) muharref (bozulmuş) üslûblarını ve kisvelerini (ifâde tarzlarını) âyâtın (âyetlerin) kisvesiyle iltibâs ettiremezler (karıştıramazlar). Âyetlerde i‘câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 80)

10. (Ey Resûlüm!) And olsun ki senden önce, evvelki milletlerin içinde de (peygamberler) gönderdik.

11. Ve onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki onunla alay ediyor olmasınlar.

12. İşte böylece onu (o alayı, bir azâb olarak) günahkârların kalblerine sokarız.

13. (Artık) ona (Kur’ân’a) îmân etmezler; hâlbuki evvelkilere tatbîk edilen (ibret alınacak) İlâhî kānun (nice cezâlar) geçmiştir. (Onu beklesinler!)

14. Eğer onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkacak olsalardı, gerçekten: “Herhâlde gözlerimiz boyandı; daha doğrusu biz (gālibâ) sihirlenmiş kimseler topluluğuyuz!” diyeceklerdi.

15. Eğer onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkacak olsalardı, gerçekten: “Herhâlde gözlerimiz boyandı; daha doğrusu biz (gālibâ) sihirlenmiş kimseler topluluğuyuz!” diyeceklerdi.

16. And olsun ki (biz), gökte burçlar yaptık ve onu, seyreden kimseler için süsledik!

17. Hem onu, her kovulmuş olan şeytandan koruduk.

18. Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da apaçık parlak (yakıcı) bir ateş parçası ta‘kīb eder.

19. Yeryüzünü ise yaydık; oraya sâbit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü herşeyden (her nebâttan) bitirdik.
Bakınız; (sahîfe 248, hâşiye 2)

20. Hem orada, gerek sizin için, gerekse rızık vericileri olmadığınız (etrâfınızdaki) kimse(ler) için geçim vâsıtaları kıldık.

21. Hiçbir şey de yoktur ki, onun hazîneleri yanımızda olmasın; artık onu ancak belli bir mikdarda indiririz.
Bakınız; (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 366; Tılsımlar, 26. Söz, 78)

22. Rüzgârları ise aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip böylece onunla sizi suladık.
“Rüzgârlara bak ki: Sâir hakîmâne (hikmetli), kerîmâne (ikrâm edici) fâidelerinin ve vazîfelerinin şehâdetiyle gāyet mühim ve kesretli (pek çok) vazîfelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni‘-i Hakîm (herşeyi san‘at ve hikmetle yaratan Allah) tarafından bir tavziftir (vazîfelendirmektir), bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür‘atle çalışmaktır. (…)
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, ma‘nâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat‘î delil ise, hâlî bir boşlukta o acâibi îcâd etmek ve onlardan âb-ı hayat (hayat suyu) hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara (canlılara) emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gāyet ma‘nîdar ve hikmetdardır ki, bir Rabb-i Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki, ‘Sizlere müjde, geliyoruz!’ ma‘nâsını ifâde ederler.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 326-327)

23. Şübhesiz ki biz ise, elbette hem hayat veririz, hem öldürürüz; (mahlûkātın) hepsine vâris olanlar da biziz!

24. And olsun ki, sizden önce gelip geçenleri de biliriz; şübhesiz (kıyâmete kadar) geri kalanları da biliriz.

25. Muhakkak ki onları (mahşerde) ancak Rabbin toplayacaktır. Çünki O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Alîm (herşeyi bilen)dir.

26. Şübhesiz insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

27. (Cinlerin babası olan) Cânn’ı da, daha önce sıcağıyla öldüren (dumansız) ateşten yaratmıştık.

28. Hani Rabbin meleklere buyurmuştu ki: “Şübhesiz ben, kuru bir çamurdan, sûretlenmiş bir balçıktan bir insan yaratıcı olan (Rabbiniz)im.”

29. “Artık onu (insan olarak yaratıp) düzelttiğimde ve ona (yarattığım) rûhumdan
Burada geçen “(yarattığım) rûhumdan” ta‘bîri, insanın şerefini yükseltmek makāmında söylenmiştir. Kâ‘be’ye “Beytullah” (Allah’ın evi) denilmesi gibi. (Celâleyn Şerhi, c. 4, 181)

30. Bunun üzerine meleklerin hepsi, hep birlikte secde etti.

31. Ancak (cinlerden olan) İblis hâriç! (O,) secde edenlerle berâber olmaktan kaçındı!

32. (Allah:) “Ey İblis! Sana ne oldu ki secde edenlerle berâber olmuyorsun?” buyurdu.

33. (İblis:) “(Benim,) kendisini kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmem mümkün değildir!” dedi.

34. (Allah) buyurdu ki: “Öyle ise oradan (Cennetten) çık! Artık hiç şübhesiz sen, (benim rahmetimden) kovulmuş birisin!”

35. “Ve muhakkak ki kıyâmet gününe kadar lâ‘net, senin üzerinedir!”

36. (İblis:) “Rabbim! Öyle ise bana, (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!” dedi.

37. (Allah:) “Haydi, doğrusu sen, bilinen vaktin gününe (kıyâmete) kadar mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.

38. (Allah:) “Haydi, doğrusu sen, bilinen vaktin gününe (kıyâmete) kadar mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.

39. (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmandan dolayı, (ben de) mutlakā onlara yeryüzünde (günahları) süsleyeceğim ve mutlakā onların hepsini azdıracağım!”

40. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kulların müstesnâ.”

41. (Allah) buyurdu ki: “İşte bu (ihlâslı kullarımı senin şerrinden korumak) bana âid dosdoğru bir yoldur.”

42. “Gerçekten kullarımın (hiçbiri) üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur; ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.”

43. Artık muhakkak ki Cehennem, onların hepsine gerçekten va‘d olunan yerdir.

44. Onun (birbirinden aşağı yedi tabaka için, ayrı ayrı) yedi kapısı vardır. Her bir kapı için, onlardan (o tabakanın ehli olacak azgınlardan) ayrılmış bir mikdar vardır.

45. Şübhe yok ki takvâ sâhibleri, Cennet bahçelerinde ve pınar başlarındadırlar.

46. (Onlara:) “Oraya (o Cennete, sekiz kapısından) selâmetle ve emniyette olan kimseler olarak girin!” (denilir).

47. Artık onların kalblerindeki kinleri (ve bütün kötü hisleri) söküp atmışızdır, (hepsi de) kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya (oturmakta)dırlar.
“Ehl-i Cennet elbette arzu ederler ki, dünya mâcerâlarını tahattur etsinler (hatırlasınlar) ve birbirine nakletsinler; belki o mâcerâların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merâk ederler. Elbette, sinema perdelerinde görmek gibi o levhaları ve o vâkıaları (hâdiseleri) müşâhede etseler (görseler) çok mütelezziz olurlar (lezzet alırlar). Mâdem öyledir, herhâlde dâr-ı lezzet ve menzil-i saâdet (saâdet yeri) olan dâr-ı Cennette (Cennet yurdunda), عَلٰي سُرُرٍ مُتَقاَبِل۪ينَ [Tahtlar üzerinde karşı karşıya (oturmakta)dırlar] âyetinin işâretiyle, sermedî (ebedî) manzaralarda, dünyevî mâcerâların muhâveresi (sohbeti) ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennette bulunacaktır.” (Tılsımlar, 24. Mektûb, 74)

48. Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak kimseler değillerdir.

49. (Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarıma haber ver ki, şübhesiz ben, Gafûr (günahları çok bağışlayan)ım, Rahîm (onlara çok merhamet eden)im!

50. Bununla berâber şübhesiz ki azâbım, o (pek) elemli azabdır!

51. Onlara İbrâhîm’in misâfirlerinden (meleklerden) de haber ver!

52. Hani onun yanına girmişler de, “Selâm (senin üzerine olsun!)” demişlerdi. (O da onlara yemek ikrâm etmesine rağmen, yemediklerini görünce): “Doğrusu biz, sizden endişe eden kimseleriz!” demişti.

53. (Melekler ise kendilerini tanıtarak:) “Endişelenme! Çünki biz, seni çok âlim (olacak) bir oğul ile müjdeliyoruz!” dediler.

54. (İbrâhîm de:) “Beni mi müjdelediniz, bana ihtiyarlık gelip çatmışken? O hâlde (beni) ne ile müjdeliyorsunuz?” dedi.

55. (Melekler:) “Seni hak ile (muhakkak olacak bir şeyle) müjdeledik; onun için ümîdi kesenlerden olma!” dediler.

56. (İbrâhîm:) “Zâten dalâlete düşenlerden başka Rabbinin rahmetinden kim ümid keser?” dedi.
“Ye’s (ümidsizlik) ümmetlerin, milletlerin ‘seretan’ (kanser) denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta (ilerlemeye) mâni‘ ve اَناَ عِنْدَ حُسْنُ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي [Ben kulumun bana olan güzel zannı üzereyim] hakīkatine muhâliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir (işidir), bahâneleridir. Şehâmet-i İslâmiyenin şe’ni (İslâmî kahramanlığın işi) değildir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 413)

57. “Ey elçiler! Başka ne işiniz (ne vazîfeniz) var?” dedi.

58. (Onlar) şöyle dediler: “Doğrusu biz bir günahkârlar topluluğuna (Lût kavmine) gönderildik.”

59. “Ancak Lût âilesi müstesnâ. Doğrusu biz, elbette onların hepsini kurtarıcı olanlarız.”

60. “Ancak karısı hâriç; şübhesiz ki onun (isyankârlığı yüzünden) geride kalanlardan olmasını takdîr ettik.”

61. Nihâyet elçiler Lût âilesine geldiğinde, (Lût onlara:) “Doğrusu siz (buralarda pek) tanınmamış bir topluluksunuz” dedi.

62. Nihâyet elçiler Lût âilesine geldiğinde, (Lût onlara:) “Doğrusu siz (buralarda pek) tanınmamış bir topluluksunuz” dedi.

63. Dediler ki: “Hayır, (biz) sana (kavminin), hakkında şübhe etmekte oldukları şeyi (azâbı) getirdik!”

64. “Ve sana hak ile (kavminin hak ettiği bir azâb ile) geldik; muhakkak ki biz, elbette doğru (söyleyen) kimseleriz.”

65. “Artık gecenin bir kısmında âileni yola çıkar ve arkalarından git; hem içinizden hiç kimse ardına bakmasın ve emrolunduğunuz yere (Şam’a) gidin!”

66. Ona (Lût’a) şu (kesin) emri de vahyettik: “Sabaha ulaşan kimseler iken, onların (o fâsık kavmin) ardı mutlakā kesilmiş olacaktır (helâk olacaklardır)!”

67. Şehir halkı ise (misâfirlerin yanına çirkin bir niyetle) sevinerek geldi.

68. (Lût) dedi ki: “Doğrusu bunlar benim misâfirlerimdir; artık beni mahcûb etmeyin!”

69. “Hem Allah’dan sakının ve beni rezîl etmeyin!”
“Evet fâsık (günahkâr) olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi (düşünme kābiliyetleri) i‘tidâli (dengeli hâli) kaybedip safsatalara (saçmalıklara) düşerse, i‘tikādâta âid râbıtaları (bağları) kesmekle hayât-ı ebediyesini yırtar, atar. Ve kezâ kuvve-i gadabiyesi (hiddetlenme hisleri) hadd-i vasatîyi (orta hâli) tecâvüz ederse (aşarsa) hayât-ı ictimâiyenin (cem‘iyet hayâtının) hem yüzünü, hem astarını yırtar, hayât-ı ictimâiyeyi altüst eder. Ve kezâ kuvve-i şeheviyesi (şehvet hisleri) haddi aşarsa hevâ-i nefse (nefsânî arzularına) tâbi‘ olur, kalbinden şefkat-i cinsiye (insanlara karşı şefkat hissi) zâil olur (kaybolur). Kendisini harâb edeceği gibi başkalarını da harâb eder.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 218)

70. (Onlar:) “Seni elâlem(in işine karışmak)tan men‘ etmedik mi?” dediler.

71. (Lût onlara) dedi ki: “Eğer (dediğinizi) yapacak kimseler iseniz, işte bunlar (kavmimin kadınları ki, benim de) kızlarım (sayılırlar, onlarla evlenin)!”

72. (Ey şanlı Peygamber!) Ömrüne yemîn olsun ki, gerçekten onlar sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.

73. Nihâyet gündoğumuna ulaşan kimseler iken o (korkunç) ses onları yakaladı.

74. Böylece oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık!

75. Şübhesiz bunda, ferâsetli (anlayışlı) olanlar için elbette ibretler vardır.

76. Ve doğrusu o (dehşet gününün alâmeti olan harâbeler), hâlâ (çalışıp) duran (işlek) bir yol üzerindedir.

77. Muhakkak ki bunda, mü’minler için elbette bir ibret vardır.

78. (Şuayb’ın kavmi olan) Eyke halkı da gerçekten zâlim kimselerdi.

79. Onlardan da intikam aldık. Her ikisi (Lût kavminin şehri ile Eyke kavmi harâbeleri) de hâlâ apaçık (bilinen) bir yol üzerinde (durmakta)dır.

80. Muhakkak ki, (Sâlih’in kavmi olan) Hicr halkı da peygamberleri yalanladı.

81. Onlara da mu‘cizelerimizi vermiştik; fakat (onlar) bunlardan yüz çevirici kimseler olmuşlardı.

82. Ve (kendilerini) güven içinde (zanneden) kimseler olarak dağlardan evler yontuyorlardı.

83. Onları da sabaha çıkmakta olan kimseler iken, o (korkunç) ses yakaladı.

84. Artık kazanmakta oldukları şeylerin, onlara hiçbir faydası olmadı.

85. (Biz) gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları da ancak hak ile (gerektiği şekilde) yarattık. Şübhesiz kıyâmet ise mutlakā gelicidir;
“Kâinât saâdet-i ebediyeyi intâc etmese (ebedî saâdeti netîce vermese), akılları hayrette bırakan, kâinâtta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizam, aldatıcı zaîf bir sûretten ibâret kalır. Ve bütün ma‘neviyât ve alâkalar, râbıtalar (bağlar) ve nisbetler hep hebâ olur (boşa gider). Öyle ise o nizâmın nizâm olması, ancak ve ancak saâdet-i ebediyeyi intâc etmekle olur. Yani o nizamdaki ma‘neviyât ve nükteler, ancak âlem-i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün ma‘neviyât söner, râbıtalar kesilir, nisbetler (alâkalar) darmadağınık olur, nizam da berhevâ olur (uçar gider). Hâlbuki o nizamda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizâmın berhevâ edilmeyeceğini i‘lân ediyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 47)

86. Şübhe yok ki, Hallâk (herşeyi yaratan), Alîm (herşeyi bilici) ancak Rabbindir.

87. Celâlim hakkı için, sana (namazın her rek‘atında) tekrarlanan yedi (âyeti, Fâtiha)yı ve yüce Kur’ân’ı verdik.

88. Sakın onlardan (o kâfirlerden) birtakım sınıfları faydalandırdığımız şeylere (mal ve servete) gözlerini dikme! Hem (îmân etmiyorlar diye) onlara üzülme ve mü’minlere (tevâzû‘) kanadını indir!

89. Ve de ki: “Şübhesiz ben, (Allah’ın azâbı ile korkutan) apaçık bir korkutucuyum.”

90. Nitekim, o taksîm edicilere (kendilerini sakındırdığın azâbı) indirmişizdir.
“Taksim ediciler”den murad: Hac ve panayır vakitlerinde sokakları taksîm ederek, insanları İslâm’dan men‘ etmeye çalışan Mekke müşrikleri veya Tevrât ve İncîl’i taksîm ederek işlerine gelmeyen âyetleri kabûl etmeyen yahudi ve hristiyanlardır. (Beyzâvî, c. 1, 535)

91. Onlar ki, Kur’ân’ı kısım kısım ayırdılar (bir kısmına hak, bir kısmına bâtıl dediler).

92. Artık Rabbine yemîn olsun ki, onların hepsine, yapmakta oldukları şeylerden mutlakā soracağız!

93. Artık Rabbine yemîn olsun ki, onların hepsine, yapmakta oldukları şeylerden mutlakā soracağız!

94. Öyle ise emrolunduğun şeyi, çatlatırcasına söyle (açıkça anlat)
“Evet Kur’ân’ın üslûbları (ifâde tarzları) hem garîbdir (alışılandan farklıdır), hem bedî‘dir (eşsizdir), hem acîbdir (hayret vericidir), hem mukni‘dir (iknâ‘ edicidir). Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklîd etmemiş, hiç kimse de onu taklîd edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle; o üslûblar tarâvetini (tâzeliğini), gençliğini, garâbetini (başkalarına benzememeyi) dâimâ muhâfaza etmiş ve ediyor. (…) (Kur’ân’ın kelimeleri) âdetâ basit, me’lûf (alışılmış) birer kelime iken, latîf (çok güzel) ma‘nâların defînelerine birer anahtar vazîfesini görüyor. İşte ekseriyetle üslûb-ı Kur’ân’ın geçen tarzlarda ulvî (pek yüksek) ve parlak olduğundandır ki, bazen bir bedevî Arab bir tek kelâma meftûn olur (tutulur). Müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî, فاَصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ [Öyle ise emrolunduğun şeyi, çatlatırcasına söyle!] kelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler: ‘Müslüman mı oldun?’ ‘Yok!’ dedi, ‘Ben şu kelâmın belâğatına (hârika ifâdesine) secde ediyorum!’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 9-13)

95. Şübhesiz ki biz, o alay edenlere karşı sana yeteriz.

96. Onlar ki, Allah ile berâber başka bir ilâh edinirler. Artık (âkıbetlerini) ileride bileceklerdir!

97. And olsun biliyoruz ki, onların söyleyip durdukları şeyler yüzünden gerçekten senin göğsün daralıyor.

98. Öyle ise Rabbine hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol!

99. Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et!