13-Ra’d Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Elif, Lâm, Mîm, Râ.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. Allah, o gördüğünüz gökleri direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden, güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirendir. Herbiri belirli bir vakte kadar akıp gider. (O, her) işi idâre eder; âyetleri açıklar ki, Rabbinize kavuşacağınıza kat‘î olarak inanasınız!
3. Yeryüzünü yayan, orada sâbit dağlar ve nehirler yapan ve orada her çeşit meyvelerden ikişer eş kılan da O’dur. Geceyi gündüze (O) örtüyor. Şübhesiz ki bunda, düşünecek bir topluluk için apaçık deliller vardır.
“Arzın evvel-i hılkatine (dünyanın ilk yaratılışına) bakıyoruz ki: Mâyi‘ (sıvı) hâline gelen bir madde-i seyyâleden (akıcı maddeden) taş ve taştan toprak halk edilmiş (yaratılmış). Mâyi‘ kalsa idi, kābil-i süknâ (oturmaya müsâid) olmazdı. O mâyi‘ taş olduktan sonra timur (demir) gibi sert olsa idi, kābil-i istifâde olmazdı (istifâde edilemezdi). Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin (yeryüzü ahâlisinin) hâcetlerini (ihtiyaçlarını) gören bir Sâni‘-i Hakîm’in (herşeyi hikmet ve san‘atla yaratan Allah’ın) hikmetidir.
Sonra tabaka-i turâbiye (toprak tabakası) dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılâblardan (hareketlerden) gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip (nefes alıp), zemîni (dünyayı) hareketinden ve vazîfesinden şaşırmasın. Hem denizin istîlâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların (canlıların) levâzımât-ı hayâtiyesine (hayâtı için lâzım olan şeylere) birer hazîne olsun. Hem havayı tarasın, gâzât-ı muzırradan (zararlı gazlardan) tasfiye etsin, tâ teneffüse kābil (nefes almaya müsâid) olsun. Hem suları biriktirip iddihâr etsin (depolasın). Hem zîhayâta lâzım olan sâir madenlere menşe’ ve medâr (kaynak ve vesîle) olsun. (…)
Hem acîb (şaşılacak) ve garîb san‘atlar içinde rengârenk, acîb, hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhar (nehirler) ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına (kullarına) lâyık birer mesken ve vesâit-i nakliye (nakil vasıtaları) yapmış.
Sonra yüzbinler ecnâs-ı nebâtât ve envâ‘-ı hayvanâtıyla (nebât ve hayvan cinsleriyle) kemâl-i hikmet ve intizamla doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be vakit (zaman zaman) muntazaman mevt (ölüm) ile terhîs ederek boşaltıp yine muntazaman بَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ [Öldükten sonra dirilmek] sûretinde doldurmak; bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in (sonsuz kudret ve celâl sâhibi) ve bir Hakîm-i zü’l-Kemâl’in (sonsuz hikmet ve kemâl sâhibi olan Allah’ın) vücûb-ı vücûduna (kat‘iyen var olduğuna) ve vahdetine (birliğine) yüzbinler lisanlarla şehâdet ederler.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 329-330)
4. Hem yeryüzünde birbirine komşu (farklı özelliklerde) toprak parçaları (kıt‘alar), üzüm bağları, ekinler, bir kökten (bir kaç gövde hâlinde) çatallı ve çatalsız çıkan hurma ağaçları vardır; (hepsi ayrı çeşitler olduğu hâlde) bir su ile sulanır. Fakat meyvelerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Muhakkak ki bunda, akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın kudretine) nice deliller vardır.
5. Buna rağmen (kâfirlerin yalanlamalarına) şaşıracaksan, asıl şaşılacak şey, onların: “Bir toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” sözleridir. İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. Hem yine onlar (âhiret gününde) boyunlarında (demir) halkalar bulunanlardır. Ve onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
6. Bununla berâber (müşrikler) senden, iyilikten önce kötülüğü (azâbı) acele istiyorlar; hâlbuki onlardan önce (kendileri gibi kavimlere) doğrusu nice ibret verici cezâlar gelip geçti. Ve şübhesiz Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için elbette mağfiret sâhibidir. Yine şübhesiz ki Rabbin, elbette azâbı şiddetli olandır.
7. Hem inkâr edenler diyor ki: “Ona Rabbinden (bizim istediğimiz) bir mu‘cize indirilmeli değil miydi?” (Ey Resûlüm!) Sen, ancak (Allah’ın azâbı ile) bir korkutucusun ve her kavmin bir yol göstereni vardır.
8. Allah, her dişinin neye gebe kalacağını ve rahimlerin neyi eksiltip, neyi ziyâde edeceğini bilir. Çünki O’nun katında herşey (kader olarak yazılı) bir ölçü iledir.
9. (O,) görünmeyeni de görüneni de hakkıyla bilendir; Kebîr (pek büyük)tür, Müteâl (herşeyden yüce)dir.
10. Sizden sözü gizleyenle, onu açığa vuran kimse ve geceleyin gizlenenle, gündüz vakti yürüyen kimse (O’nun ilminde) birdir.
11. O kimseyi önünden ve arkasından ta‘kīb eden (melek)ler vardır; Allah’ın emriyle onu korurlar. Kendilerinde olan (iyi hâl)i değiştirmedikçe, şübhesiz ki Allah, bir kavme olan (ni‘metin)i değiştirmez. Fakat Allah, bir kavme (kendi isyanları yüzünden) kötülük dilediği zaman, artık onu geri çevirecek kimse yoktur. Onlar için O’ndan başka bir dost da yoktur.
12. Size korku ve ümid içinde şimşeği gösteren ve (yağmur) yüklü bulutları
“Atılmış pamuk gibi bu câmid (ruhsuz), şuursuz bulut, elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gāyet Kadîr ve Rahîm (sonsuz kudret ve şefkat sâhibi olan) bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def‘aten (âniden) meydana çıkar. (…) Bir Hâkim-i Müdebbir’in (herşeyin hâkimi ve tedbircisi olan Allah’ın) tedbîriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazînelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak, gözyaşlarıyla gelerek, onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlettirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 101)
13. Ve ra‘d (gök gürültüsü) O’na hamd ile (tesbîh ederken),
“Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi (hava boşluğunu) konuşturmak ve fevkalâde bir nûr ve nâr (ışık ve ateş) ile zulmetli (karanlıklı) cevvi ışıkla doldurmak ve dağvârî (dağ gibi) ve pamuk-misâl (pamuk gibi) ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli (garibliklerle dolu) vaziyetleriyle, baş aşağı gāfil insanın başına tokmak gibi vuruyor: ‘Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa‘âl ve kudretli (hadsiz faâliyet ve kudret sâhibi) bir Zât’ın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazîfeler peşinde koşturuluyorlar.’ ” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 103)
14. Hak duâ (ve da‘vet) ancak O’nadır. O’ndan başka (kendilerine) duâ etmekte oldukları şeyler (putlar) ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler; (onlar) ancak ağzına erişsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir; hâlbuki (elini suya doğru açmakla) o (su, onun ihtiyâcını anlayıp da) ona ulaşıcı değildir. Kâfirlerin (kendi putlarına olan) duâsı da (böyle) sapıklık içinde kalmaktan başka bir şey değildir.
“Herşeyin Hâlıkı (yaratıcısı) olan Rabbini unuttun, mevhum (hayâli) bir tabîata isnâd ettin (dayandırdın), Hâlıkın âsârını (eserlerini) esbâba (sebeblere) verdin, O Hâlıkın malını bâtıl ma‘bud (ilâh) olan tâğutlara taksîm ettin! Şu noktada ve o dehân nazarında her bir zîhayâtın (canlının), herbir insanın, tek başıyla hadsiz a‘dâya (düşmanlara) karşı mukāvemet etmesi (dayanması) ve nihâyetsiz hâcâtın tahsîline (ihtiyaçların giderilmesine) çabalaması lâzım gelir.
Zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyâr (irâde), zâil lem‘a (geçici bir parıltı) gibi bir şuûr, çabuk söner şu‘le (alev) gibi bir hayat, çabuk geçer dakīka gibi bir ömür ile, o hadsiz a‘dâ ve hâcâta (ihtiyaçlara) karşı dayanmaya mecbûr olur. Hâlbuki o bîçâre zîhayâtın sermâyesi, binler matlûblarından (isteklerinden) birisine kâfî gelmez. Musîbete giriftâr olduğu (düştüğü) zaman, sağır, kör esbabdan başkasından meded beklemez, وَماَ دُعآَءُ الْكاَفِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلاَلٍ [Kâfirlerin (kendi putlarına olan) duâsı da (böyle) sapıklık içinde kalmaktan başka bir şey değildir] sırrına mazhar olur.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 121-122)
15. Hem göklerde ve yerde bulunan kimseler ve onların gölgeleri, sabah-akşam (bir kısmı) isteyerek, (bir kısmı da) istemeyerek (de olsa) Allah’a secde eder.6
6. Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin ikincisidir. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye, 2)
16. De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’dır?” (Hem) de ki: “Öyle ise O’nu bırakıp da kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar vermeye sâhib olmayan birtakım dostlar mı edindiniz?”
17. (Îmân ile küfrün mukāyesesi şuna benzer: Allah,) gökten bir su indirdi de vâdiler kendi mikdarlarınca aktı; sel de üste çıkan bir köpük yüklendi. Bir ziynet veya bir eşyâ yapmak için, ateşte üzerini körüklemekte oldukları şeyler (ma‘denler)den de buna benzer bir köpük meydana gelir.
18. Rableri(nin emri)ne icâbet edenlere, (yaptıklarının) daha güzeli (olan bir karşılık, Cennet) vardır. O’na icâbet etmeyenler ise, eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla berâber bir misli daha gerçekten kendilerinin olsa, (Allah’ın azâbından kurtulmak için) onu elbette fedâ ederlerdi. İşte onlara hesâbın kötüsü vardır ve varacakları yer Cehennemdir. O ise, ne kötü yataktır!
19. (Habîbim, yâ Muhammed!) O hâlde Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (îmân hakīkatlerine gözleri kapalı) o kör kimse gibi olur mu? (Bundan) ancak (istikāmetli) akıl sâhibleri ibret alırlar.
20. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve (verdikleri) sözü
Allah’ın ahdi hakkında bakınız; (sahîfe 4, hâşiye 2)
21. Ve onlar ki, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi
Buradaki emir hakkında bakınız; (sahîfe 4, hâşiye 3)
22. Ve onlar ki, Rablerinin rızâsını arzu ederek sabrederler, namazı hakkıyla kılarlar, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizlice ve açıkça (Allah yolunda) sarf ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar; işte onlar var ya, onlara (dünya) yurdun(un güzel) âkıbeti vardır.
23. Ki (o güzel âkıbet) Adn Cennetleridir. (Onlar) oralara, atalarından, zevcelerinden ve kendi nesillerinden sâlih olanlarla berâber girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler.
24. (Ve:) “Sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun; işte (dünya) yurdun(un) âkıbeti (olan Cennet) ne güzeldir!” (derler).
25. Hâlbuki Allah’ın ahdini (O’na) kat‘î olarak verdikleri sözden sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (akrabâlar ve mü’minler arasında olması gereken irtibâtı) kesenler ve yeryüzünde fesad çıkaranlara gelince, işte onlar yok mu, lâ‘net onlaradır; yurdun kötüsü (Cehennem) de onlar içindir!
26. Allah, dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine de) daraltır. Fakat (onlar) dünya hayâtıyla şımardılar. Hâlbuki dünya hayâtı, âhiretin yanında (değersiz) bir menfaatten başka bir şey değildir.
27. Hem inkâr edenler: “Ona (Muhammed’e) Rabbinden (bizim istediğimiz) bir mu‘cize indirilmeli değil miydi?” diyor. De ki: “Şübhesiz ki Allah, dilediğini (kendi isyânı sebebiyle) dalâlete atar; (rızâsına) yöneleni ise kendi (dîni)ne hidâyet eder.”
28. Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.
“Bütün ervah ve kulûbun (ruhların ve kalblerin) dalâletten (hak yoldan sapmaktan) neş’et eden (ortaya çıkan) ızdırâbât (sıkıntılar) ve keşmâkeş (kararsızlık) ve ızdırâbâttan neş’et eden ma‘nevî elemlerden kurtulmaları, bir tek Hâlık’ı (yaratıcıyı) tanımak ile olur. Bütün mevcûdâtı (varlıkları), bir tek Sâni‘a (san‘atkâra) vermek ile necat buluyorlar (kurtuluyorlar), bir tek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar (huzur bulurlar). Çünki hadsiz mevcûdât bir tek Zât’a verilmezse, (…) o zaman her bir tek şeyi, hadsiz esbâba isnâd etmek (sayısız sebeblere dayandırmak) lâzım gelir ki, o hâlde bir tek şeyin vücûdu (varlığı), umum mevcûdât kadar müşkil olur.
Çünki Allah’a verse, hadsiz eşyâyı (şeyleri) bir Zât’a verir. O’na vermezse, her bir şeyi hadsiz esbâba vermek lâzım gelir. (…) İşte mâhiyet-i insâniyedeki merak ve taleb-i hakīkat (hakīkati arama) cihetinden gelen nihâyetsiz ızdırabdan kurtaracak, yalnız tevhîd-i Hâlık ve ma‘rifet-i İlâhiyedir (yaratıcının bir olduğunu kabûl edip, O’nu tanımaktır).” (Mektûbât, 33. Mektûb, 317-318)
29. Îmân edip sâlih ameller işleyenlere ne mutlu! Varılacak güzel yer de onlar içindir.
30. (Habîbim, yâ Muhammed!) Böylece (biz) seni, kendilerinden önce nice ümmetler geçmiş bulunan bir ümmet içinde gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın; onlar Rahmân’ı inkâr ediyorlar. De ki: “O, benim Rabbimdir; O’ndan başka ilâh yoktur. (Ben) ancak O’na tevekkül ettim, tevbem de ancak O’nadır.”
31. Hem doğrusu bir Kur’ân ki, eğer kendisiyle dağlar yürütülseydi veya onunla arz parçalansaydı veya onunla ölüler konuşturulsaydı (onlar yine îmân etmezlerdi)! Fakat bütün emirler Allah’a âiddir. Îmân edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dileseydi bütün insanları elbette hidâyete erdirirdi.
32. And olsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi de inkâr edenlere mühlet verdim; sonra onları (azabla) yakaladım! Artık azâbım nasılmış (gördüler)!
“Âlemde görünen tasarrufâttan (idâreden) anlaşılıyor ki Sâni‘-i âlemin pek yüksek celâlli ve izzetli bir haysiyeti (şânı) vardır ki, ubûdiyetle (kullukla) Sâni‘a (herşeyi san‘atla yaratan Allah’a) ta‘zîm (hürmet) etmeyenlerin veya istihfâf edenlerin (hafife alanların) te’diblerini (cezâlandırılmalarını) te’hîr ve imhâl etse (erteleyip mühlet verse) bile ihmâl etmez. Ve kezâ o Sultân’ın emirlerini nehiylerini (yasaklarını) kıymetsiz görüp îmân ile imtisâl etmeyenlere (uymayanlara) ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenlere ve şükranla hürmette bulunmayanlara rubûbiyetin (Allah’ın terbiye ediciliğinin) ebedî karargâhında (âhirette) elbette bir dâr-ı mücâzâtı (cezâ yeri) olacaktır.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 34)
33. Öyleyse herkesin (hayır ve şerden) ne yaptığını O görüp gözeten (Allah, hiç böyle olmayan putlarla bir) midir? Hâlbuki (onlar) Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Onların isimlerini söyleyin bakalım! (Kimdir onlar?) Yoksa O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yoksa boş lâf ile (kendinizi) mi (aldatıyorsunuz)?”
34. Onlar için dünya hayâtında bir azab vardır;
“Şirk ve dalâletin (Allah’a ortak koşma ve haktan sapmanın) ve fısk ve sefâhatin (günahlara dalmanın) yolu, insanı nihâyet derecede sukūt ettirir (aşağı düşürür). Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünki insan, Cenâb-ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse (güvenmezse), o vakit insan, gāyet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç ve fakir, hadsiz musîbetlere ma‘ruz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği (alâkadar olduğu) bütün eşyâdan mütemâdiyen (devamlı) firak (ayrılık) elemini çeke çeke, nihâyette, bâkī kalan bütün ahbâbını (sevdiklerini) bir firâk-ı elîm (ayrılık acısı) içinde bırakıp, kabrin zulümâtına (karanlıklarına) yalnız olarak gider.
Hem müddet-i hayâtında (hayâtı boyunca) gāyet cüz’î bir ihtiyâr (seçme kābiliyeti) ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile fâidesiz çarpışır ve hadsiz arzuların ve makāsıdın (maksadların) tahsîline, semeresiz boş boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yüklenemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre (çâresiz) beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehenneme gitmeden Cehennem azâbını çeker.” (Sözler, 32. Söz, 295-296)
35. Takvâ sâhiblerine va‘d olunan Cennetin misâli (şöyledir): Altından ırmaklar akar! Meyveleri devamlıdır, gölgesi de! İşte (günahlardan) sakınanların âkıbeti budur! Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir!
36. Hâlbuki kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, sana indirilenle (Kur’ân’la) sevinirler; bununla berâber (aralarındaki) topluluklardan, onun bir kısmını inkâr edenler (de) vardır. De ki: “(Ben) ancak Allah’a ibâdet edeyim ve O’na şirk koşmayayım diye emrolundum. (Ben insanları) ancak O’na da‘vet ederim; dönüşüm de ancak O’nadır.”
37. İşte böylece onu (o Kur’ân’ı) Arabca bir hüküm olarak indirdik. And olsun ki, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, Allah’dan senin için ne bir dost, ne de bir koruyucu vardır.
38. (Habîbim, yâ Muhammed!) Celâlim hakkı için, senden önce de nice peygamberler gönderdik; onlara da zevceler ve çocuklar verdik. Hâlbuki Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mu‘cize getirmesi mümkün değildir!
“Mu‘cize ise, Hâlık-ı Kâinât (kâinâtın yaratıcısı) tarafından onun da‘vâsına bir tasdiktir. صَدَقْتَ [Doğru söyledin!] hükmüne geçer. Nasıl ki sen bir pâdişâhın meclisinde ve dâire-i nazarında (gördüğü bir yerde) desen ki: ‘Pâdişah beni filan işe me’mûr etmiş.’ Senden o da‘vâya bir delil istenilse, pâdişah: ‘evet’ dese, nasıl seni tasdîk eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimâsınla (ricânla) değiştirirse, ‘evet’ sözünden daha kat‘î, daha sağlam, senin da‘vânı tasdîk eder.
Öyle de, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da‘vâ etmiş ki: ‘Ben, şu kâinât Hâlıkının meb‘ûsuyum (elçisiyim)! Delîlim de şudur ki: Müstemir (sürekli olan) âdetini, benim duâ ve iltimâsımla değiştirecek! İşte parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor! Kamere (aya) bakınız, bir parmağımın işâretiyle iki parça ediyor! Şu ağaca bakınız, beni tasdîk için yanıma geliyor, şehâdet ediyor! Şu bir parça taâma (yemeğe) bakınız, iki-üç adama kâfî geldiği hâlde, işte iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor!’ ve hâkezâ (bunun gibi) yüzer mu‘cizâtı (mu‘cizeleri) böyle göstermiştir.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 3)
39. Allah (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sâbit bırakır. Ana kitab (olan Levh-i Mahfûz) ise O’nun katındadır.
40. Onlara va‘d ettiğimiz (azâb)ın bir kısmını sana (onları helâk etmekle dünyada) göstersek veya seni (daha önce) vefât da ettirsek, artık sana düşen ancak tebliğdir; hesab görmek ise bize âiddir.
41. Görmediler mi ki, şübhesiz biz (ben Azîmüşşân), yeryüzüne (kâfirlerin memleketlerine, mü’minlere yardım etmekle) geliyor, onu etrâfından (peygamberin fetihleriyle) eksiltip duruyoruz? Ve Allah (dilediği gibi) hükmeder; O’nun hükmünü geri çevirecek kimse yoktur. Ve O, hesâbı pek çabuk görendir.
42. Doğrusu onlardan öncekiler de (peygamberlerine) tuzak kurmuştu; fakat bütün tuzaklar(ını netîcesiz bırakmak) Allah’a âiddir. (Çünki O,) herkesin ne kazanmakta olduğunu bilir. Kâfirler de, bu (dünya) yurdun(un gerçek) âkıbeti kimin olduğunu yakında bilecektir.
43. Buna rağmen inkâr edenler: “Sen (peygamber olarak) gönderilmiş bir kimse değilsin” der. De ki: “Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter! Ve yanında kitab ilmi bulunanlar (yahudi ve hristiyanlardan mü’min olanlar) da (benim nübüvvetimi bilirler)!”