Kur'an-ı Kerim » 10-Yûnus Suresi

10-Yûnus Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Elif, Lâm, Râ.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. İçlerinden bir erkeğe: “İnsanları (azâb ile) korkut ve îmân edenlere, Rableri katında şübhesiz ki kendileri için bir ‘kadem-i sıdk’ (peygamberin şefâati) bulunduğunu müjdele!” diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu (da) kâfirler: “Şübhesiz bu, gerçekten apaçık bir sihirbazdır!” dedi(ler).

3. Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, (her) işi idâre eden Allah’dır! O’nun izni olmadan hiçbir kimse şefâat edici değildir! İşte Rabbiniz olan Allah budur, o hâlde O’na ibâdet edin! Artık (iyice düşünüp) ibret almaz mısınız?
“İnsana hakīkī Ma‘bûd (İlâh) olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberrâ (berî), kusurdan mukaddes, naksdan muallâ (yüce) bir Kadîr-i zü’l-Celâl, bir Rahîm-i zü’l-Cemâl, bir Hakîm-i zü’l-Kemâl olabilir. Çünki nihâyetsiz hâcât-ı insâniyeyi (insanların ihtiyaçlarını) îfâ edecek (yerine getirecek), ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît (kuşatıcı) bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma‘bûdiyete (ibâdet edilmeye) lâyık yalnız O’dur.” (Sözler, 23. Söz, 109)

4. Hep birlikte dönüşünüz O’nadır! (Bu,) Allah’ın hak bir va‘didir. Çünki O, (mahlûkātı) yaratmaya başlar (onları yoktan yaratır), sonra îmân edip sâlih ameller işleyenleri adâletle mükâfâtlandırmak için onu (o yaratmayı âhirette) tekrar iâde eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı kendileri için kaynar sudan bir içecek ve (pek) elemli bir azab vardır.

5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı ise bir nûr yapan, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilmeniz için de ona (aya) birtakım menziller (yörüngeler) takdîr edendir.
“Kur’ân-ı Kerîm, bazen bir şeyin müteaddid (çok sayıdaki) gāyelerinden insanlara âid bir gāyeyi zikre tahsîs ediyor (ayırıyor). Bu, ihtâr içindir. İnhisâr (sınırlamak) için değildir. Yani o şeyin gāyeleri, yalnız zikredilen o gāyeye münhasır (o gāyeden ibâret) değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizâm ve sâir fâidelerine insanın nazar-ı dikkatini celb etmek (dikkatle düşündürmek) için insanlara râci‘ olan (bakan) o fâideyi zikrediyor. Meselâ,وَالْقَمَرَ قَدَّرْناَهُ مَناَزِلَ [Aya da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller takdîr ettik] لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِساَبَ [Yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilmeniz için] âyet-i kerîmesi ile zikredilen fâide, takdîr-i kamerin (ayın muntazam hareketlerinin) binlerle faydalarından biridir. Yoksa, takdîr-i kamer bu faydaya münhasır (sınırlı) değildir. Yani kamer, yalnız bu gāye için değildir. Bu gāye onun gāyelerinden biridir.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 195)

6. Şübhesiz ki gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde) ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O’na karşı gelmekten) sakınacak bir kavim için apaçık deliller vardır.

7. Şübhesiz ki bize kavuşmayı beklemeyenler, dünya hayâtına râzı olup onunla tatmîn olanlar ve âyetlerimizden gāfil olanlar var ya, işte onların kazanmakta oldukları (günahlar) sebebiyle varacakları yer ateştir.

8. Şübhesiz ki bize kavuşmayı beklemeyenler, dünya hayâtına râzı olup onunla tatmîn olanlar ve âyetlerimizden gāfil olanlar var ya, işte onların kazanmakta oldukları (günahlar) sebebiyle varacakları yer ateştir.

9. Muhakkak ki îmân edip sâlih ameller işleyenler ise, îmân etmeleri sebebiyle Rableri, onları altlarından ırmaklar akan Naîm Cennetlerinde (mükâfâtlandıracağı doğru bir yol üzere) hidâyete erdirir.

10. Orada onların duâsı: سُبْحاَنَكَ اَللّٰهُمَّ (Ey Rabbimiz olan yüce Allah! Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin! demeleri)dir. Orada (birbirlerine) tahıyye (temennî ve hediye)leri de “Selâm!”dır. Duâlarının sonu ise: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعاَلَمِينْ (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur demeleri)dir.

11. Eğer Allah, insanlara hayrı acele istemeleri (sebebiyle verdiği) gibi şerri de hemen verseydi, elbette onların ecellerine (çabucak) hükmedilirdi. Artık bize kavuşmayı ummayanları, azgınlıkları içinde bırakırız da bocalayıp dururlar.
Bu âyet-i kerîme, Mekke müşriklerinden Nadr b. Hâris’in: “Ey Allah’ım! Eğer senin katından gelen hak (Kur’ân) bu ise, üzerimize gökten taş yağdır” demesi üzerine nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 339)
“Nasıl ki küçük kabâhatleri işleyenlerin nâhiyelerde (küçük yerlerde) cezâları verilir. Büyük kabâhatliler de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl-i îmânın ve has dostların hükmen küçük hatâları, onları çabuk temizlemek için, cezâları kısmen dünyada ve hem sür‘atle verilir. Ehl-i dalâletin (kâfirlerin) cinâyetleri o kadar büyüktür ki, cezâları kısacık hayât-ı dünyeviyeye (dünya hayâtına) sığışmadığından, muktezâ-yı adâlet (adâletin gereği) olarak, âlem-i bekādaki mahkeme-i kübrâya (ebedî âlemdeki büyük mahkemeye) havâle edildiği için, ekseriyetle burada cezâya çarpılmıyorlar.” (Lem‘alar, 10. Lem‘a, 50)

12. Ve insana (ağır bir) zarar dokunduğu zaman, yanı üzerine (yatar) iken veya otururken yâhut ayakta iken bize yalvarır. Fakat biz ondan zararını giderince, sanki kendisine dokunan bir zarardan dolayı bize duâ etmemiş gibi (eski hâline) devâm eder. İşte isrâf edenlere, yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterildi.

13. Celâlim hakkı için, sizden önceki nesilleri, kendilerine peygamberleri mu‘cizelerle geldikleri hâlde zulmettikleri ve îmân edecek de olmadıklarından helâk ettik! İşte günahkârlar topluluğunu böyle cezâlandırırız.

14. Sonra onların ardından, bakalım nasıl amel edeceksiniz diye sizi yeryüzünde halîfeler kıldık!
“Bir Vâhid-i Ehad (sıfat ve zâtında bir olan Allah), şu kâinât sarayında taklîd edilmez sikkeleriyle, O’na mahsus hâtemleriyle (mühürleriyle), O’na münhasır turralarıyla, O’na has fermanlarıyla bütün mevcûdâta (varlıklara) damga-i vahdet (birlik mührü) koyuyor ve tevhîdin âyâtını (birliğin delillerini) nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında (kâinâtın her tarafında) vahdâniyetin (birliğin) bayrağını dikiyor ve rubûbiyetini (umum kâinâtı terbiye edici olduğunu) i‘lân ediyor. O da ona mukābil, tasdîk ile, îmân ile, tevhîd ile, iz‘ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet (kulluk) ile mukābele eder. İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla (ibâdetler ve düşünmelerle) hakīkī insan olur, ahsen-i takvîmde (en güzel yaratılışta) olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle (kuvvetiyle) emânete lâyık, emîn bir halîfe-i arz (yeryüzünün halîfesi) olur.” (Sözler, 23. Söz, 119-120)

15. Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!” dedi. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir! (Çünki ben,) ancak bana vahyolunana tâbi‘ olurum! Şübhesiz ki ben, Rabbime isyân ettiğim takdirde, (gelecek) büyük bir günün azâbından korkarım!”
Kur’ân’da, puta tapmanın kötülüğünden ve kâfirlere yapılan tehdidlerden bahsedilince, müşrikler Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Bize bunlardan bahsetmeyen başka bir kitab getir! Şâyet Allah sana böyle bir kitab indirmezse, ya sen onu kendi nefsinden uydur, yâhut yanındaki Kur’ân’da değişiklik yaparak isteklerimizi yerine getir!” dediklerinde bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Nesefî, c. 2, 224)

16. De ki: “Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve (Allah) onu size (benim lisânımla) bildirmezdi. İşte şübhesiz ki (ben) bundan önce sizin içinizde bir ömür boyu durmuşum.
“Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhândır (delildir). Ve kezâ o Zât’ın (asm), dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hîlesi, bir hıyâneti (hâinliği) görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zât’ın (asm) yaratılışında, fıtratında bir fenâlık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsa idi, behemehâl (er-geç) gençlik sâikasıyla (sevkiyle) dışarıya verecekti. Hâlbuki bütün yaşını ve ömrünü kemâl-i istikāmetle (dosdoğru), metânetle (sağlamlıkla), iffetle, bir ıttırâd (süreklilik) ve intizâm üzerine geçirmiş, düşmanları bile hîleye işâret eden bir hâlini görmemişlerdir.
Ve kezâ yaş kırka bâliğ olduğunda (ulaştığında) iyi olsun, fenâ olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun, rüsûh peydâ eder (iyice yerleşir), meleke hâline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu âlî (yüce) Zât (asm), tam kırk yaşına girdiği zaman icrâsına başladığı o inkılâb-ı azîmi (o büyük inkılâbı), âleme kabûl ve tasdîk ettiren ve o inkılâb-ı azîme âlemi celb ve cezb ettiren (çeken ve sevdiren) ancak o Zât’ın (asm) evvel ve âhir, herkesçe ma‘lûm olan sıdk ve emâneti (doğruluk ve güvenilirliği) idi. Demek o Zât’ın (asm) sıdk ve emâneti, da‘vâ-yı nübüvvetine (peygamberlik da‘vâsına) en büyük bir bürhân (delîl) olmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 156-157)

17. O hâlde, Allah’a yalan yere iftirâ edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Şu muhakkak ki, (öyle kâfir) günahkârlar kurtuluşa ermez.

18. Allah’ı bırakıp da kendilerine ne zararı dokunacak, ne de fayda verecek şeylere (putlara) tapıyorlar ve: “Bunlar, Allah katında bizim şefâatçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzeh ve pek yücedir.

19. Hâlbuki insanlar ancak (inanan ve güzel ameller işleyen) tek bir ümmetti; sonra ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbin tarafından (hak ettikleri azâbın te’hîrine dâir) önceden (söylenmiş) bir söz olmasaydı (cezâları hemen gelir ve) üzerinde ihtilâf etmekte oldukları şeyler hakkında, aralarında elbette (çoktan) hüküm verilmiş olurdu.

20. “Ona, Rabbinden (bizim istediğimiz gibi) bir mu‘cize indirilmeli değil miydi?” diyorlar. O hâlde de ki: “Gayb ancak Allah’ındır; (eğer îmân etmezseniz) artık (cezânızı) bekleyin, doğrusu ben de sizinle berâber (azâbınızın nasıl olacağını) bekleyenlerdenim!”

21. Kendilerine dokunan bir zarardan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların yine bir tuzakları vardır!
Bir ara Mekke’de yedi yıl devâm eden müdhiş bir kıtlık hüküm sürmüş ve bu yüzden birçok hayvan ve insan telef olmuştu. Nihâyet Cenâb-ı Hakk bol yağmurlar ihsân edince, herkesin yüzü gülmüş, memleket refâha kavuşmuştu. Fakat Mekke müşriklerinin, o yağmuru yıldızların ve putların lütfundan bilmeleri ve tekrar Allah’ın âyetlerini yalanlayarak alay etmeye başlamaları üzerine, bu âyet-i celîle nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 2, 227)

22. Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hattâ gemilerde bulunduğunuz ve (o gemiler) hoş bir rüzgârla onları (o yolcuları, akarcasına) götürdükleri ve (onlar da) bununla sevindikleri bir anda, ona şiddetli bir fırtına gelir ve her yerden dalgalar onlara gelir (hücûm eder) de gerçekten kendilerinin tamâmen kuşatıldıklarını zannederler; (o zaman) dinde O’nun (rızâsı) için samîmî kimseler olarak Allah’a şöyle yalvarırlar: “Yemîn olsun ki, eğer bizi bundan kurtarırsan, muhakkak şükredenlerden olacağız!”

23. Fakat (Allah) onları kurtarınca, haksız yere yeryüzünde fesad çıkarırlar. Ey insanlar! Fesad çıkarmanız ancak kendi aleyhinizedir; dünya hayâtının (az bir) menfaati(ni elde edersiniz ama), sonra dönüşünüz bizedir; artık (biz de) yapmakta olduklarınızı (hesâb sormak üzere) size haber veririz.

24. Dünya hayâtının misâli, ancak gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri, onun sâyesinde (yetişip) birbirine karışmıştır. Nihâyet yeryüzü, ziynetini takınıp (rengârenk) süslendiği ve halkı da gerçekten kendilerini on(un ni‘metlerinden faydalanmay)a güçleri yeten kimseler olduklarını zannettikleri bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (bir âfetimiz) gelir de onu, sanki dün hiç (üzerinde bir şey) yokmuş gibi biçilmiş bir hâle getiririz! İşte, düşünecek bir kavim için âyetleri böyle açıklarız.

25. Ve Allah, (sizleri) selâm yurduna (Cennete) da‘vet eder.
“Bu dünya menzili dâimâ tahavvülâta (değişikliklere) ve zevâle (ayrılığa) ma‘ruzdur. Sanki bu dünya menzili misâfirler için yapılmış bir handır ki dâimâ dolup boşanıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli var ve ne de içinde duranların bir karârı vardır. Sâni‘-i âlemin (âlemin san‘atkârı olan Allah’ın) garîb ve acîb (acâib) san‘atlarının nümûnelerini teşhîr ve i‘lân (göstermek ve duyurmak) için tahavvülden hâlî (boş) kalmayan bir meşherdir (sergidir). Bu i‘tibarla, o handa ve o meşherde ictimâ‘ eden (toplanan) insanlar sâbit kalacak değiller. Çünki meskenleri sâbit değildir.
İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî (ebedî) saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkī (ölümsüz), sermedî (ebedî) Cennetlerin, sarayların, saâdetlerin, olacağına kat‘î bir delâletle (kesin bir delille) şehâdet eder. Çünki fânî, bâkīye medâr (sebeb) ve makam olamaz.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 36-37)

26. (Îmân edip) güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık (olarak Cennet), bir de ziyâde (Allah’ın cemâline mazhar olmak) vardır! Ve onların yüzlerine ne bir karalık bulaşır, ne de bir aşağılık! İşte onlar Cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

27. Kötülükleri kazananlara gelince, bir kötülüğün cezâsı onun misli iledir ve onları bir zillet kaplar. Onları Allah’(dan gelecek azâb)a karşı kurtarıcı hiçbir kimse yoktur. Sanki yüzleri, geceden karanlık parçalarla kaplanmıştır. İşte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar!

28. Ve o (mahşer) günü onları hep birlikte toplayacağız, sonra şirk koşanlara: “(Haydi) yerinize! Siz ve (Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınız!” diyeceğiz. Artık onların aralarını ayırmışızdır ve ortakları (olan putlar, onlara) şöyle der: “(Siz hakīkatte) bize tapmıyordunuz (kendi nefsinize ve şeytanlarınıza tapıyordunuz)!”

29. “Şimdi bizimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter; doğrusu (biz) sizin (bize) tapmanızdan tamâmen habersiz olanlardık!”

30. İşte orada herkes geçmişte yaptıklarını deneye(rek, neticenin ne olduğunu iyice anlaya)cak! Artık hak Mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden kaybolup gitmiştir.

31. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulak(lar)a ve gözlere kim sâhib bulunuyor (yaratıcıları kimdir)? Ve kimdir ki ölüden diriyi çıkarıyor, diriden de ölüyü çıkarıyor! (Bütün) bu işleri kim idâre ediyor?” (Sana) hemen, “Allah!” diyeceklerdir. Bunun üzerine de ki: “Öyleyse (O’na şirk koşmaktan) sakınmıyor musunuz?”
“(Âyet) başta der: ‘Semâ ve zemîni, rızkınıza iki hazîne gibi müheyyâ edip (hazırlayıp) oradan yağmuru, buradan hubûbâtı çıkaran kimdir? Allah’dan başka koca semâ ve zemîni iki mûtî‘ (itâatkâr) hazînedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür O’na münhasırdır.’
İkinci fıkrada der ki: ‘Sizin a‘zâlarınız içinde en kıymetdar göz ve kulaklarınızın mâliki (sâhibi) kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf, kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi îcâd edip (yaratıp) terbiye eden O’dur; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız ‘Rab’ O’dur, Ma‘bud (ibâdete lâyık olan) da O olabilir.’
Üçüncü fıkrada der: ‘Ölmüş yeri ihyâ edip (diriltip) yüz binler ölmüş tâifeleri ihyâ eden kimdir? Hakk’tan başka ve bütün kâinâtın Hâlikından (yaratıcısından) başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Mâdem Hakk’tır, hukūku zâyi‘ etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübrâya (büyük bir mahkemeye) gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihyâ edecektir.’
Dördüncü fıkrada der: ‘Bu azîm (büyük) kâinâtı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl-i intizamla (mükemmel bir intizamla) idâre edip tedbîrini gören, Allah’dan başka kim olabilir?’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 44-45)

32. İşte sizin Hak Rabbiniz olan Allah bu (ni‘metleri veren)dir. Haktan (saptıktan) sonra, dalâletten başka artık ne vardır? Öyleyse (haktan) nasıl çevriliyorsunuz?

33. İşte böylece, Rabbinin isyân edenler hakkındaki, “Şübhesiz ki onlar îmân etmezler!” sözü gerçekleşmiş oldu.

34. De ki: “(Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınızdan, (mahlûkātı) yaratmaya başlayıp, sonra onu (o yaratmayı, âhirette) tekrar iâde edecek olan var mı?” De ki: “Allah, yaratmaya başlar, sonra onu (kıyâmette) tekrar iâde eder! Öyleyse (haktan) nasıl çevriliyorsunuz?”

35. De ki: “(Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınızdan hakka hidâyet edecek var mı?” De ki: “Allah, hakka hidâyet eder. Öyle ise hakka hidâyet eden mi tâbi‘ olunmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet olunmadıkça kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Öyle ise size ne oluyor? Nasıl (böyle esassız) hüküm veriyorsunuz?”

36. Hâlbuki onların çoğu, zandan başka bir şeye tâbi‘ olmaz. Elbette zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz! Şübhesiz ki Allah, onlar ne yaparlarsa hakkıyla bilendir.

37. Bu Kur’ân ise, Allah’dan (geldiğinden,) başkası tarafından uydurulması olacak bir şey değildir! Fakat kendinden öncekilerin tasdîkı ve o kitâbın (yazılan hükümlerin) açıklamasıdır; onda hiç şübhe yoktur, âlemlerin Rabbi tarafındandır!

38. Yoksa, “Onu (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O hâlde (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, (yardım için) Allah’dan başka gücünüzün yettiklerini de çağırarak onun benzeri bir sûre getirin!”
“Eğer muâraza (sözle karşılık verme) mümkün olsa idi, acabâ hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muâraza edip da‘vâsını ibtâl etmek gibi rahat bir çâre varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muhârebe tarîkı (savaş yolu) ihtiyâr (tercîh) edilsin? Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki, bir zaman âlemi siyâsetle idâre ettiği hâlde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyâr etsin, hiç kābil midir (mümkün müdür)? Çünki edîbleri (edebiyatçıları), birkaç hurûfâtla (harfle) muâraza edebilseydi, Kur’ân, da‘vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve ma‘nevî helâketten (felâketten) kurtulurlardı.
Hâlbuki muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyâr ettiler. Demek, muâraza-i bi’l-hurûf (harflerle karşı koyma) mümkün değildi, muhâldi (imkânsızdı). Onun için muhârebe-i bi’s-süyûfa (kılıçla savaşmaya) mecbûr oldular.” (Zülfikār, 25. Söz, 5)

39. Bil‘akis (onlar) ilmini kavrayamadıkları ve te’vîli (ma‘nâsı) henüz kendilerine gelmemiş olan bir şeyi (Kur’ân’ı daha anlamadan) yalanladılar. Onlardan öncekiler de (peygamberlerini ve kendilerine gönderilen kitabları) böyle yalanlamıştı ama, bak zâlimlerin âkıbeti nasıl oldu!

40. Ve onlardan kimi ona (Kur’ân’a) îmân eder, içlerinden kimi de ona inanmaz. Rabbin ise, fesad çıkaranları en iyi bilendir.

41. (Ey Habîbim!) Eğer seni yalanlarlarsa artık de ki: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da sizedir! Siz benim yapmakta olduğumdan uzak kimselersiniz; ben de sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım!”

42. Onlardan seni dinleyenler de vardır. Fakat (hakkı anlamayan) o sağırlara, üstelik akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?

43. Onlardan sana bakan(lar) da vardır. Fakat (görmek istemeyen) o körleri, üstelik (kalb gözleriyle de) görmüyorlarsa, sen mi hidâyete erdireceksin?
“İbret nazarıyla bakıp, dâhilî (iç) ve hâricî (dış) delilleri görüp, hakka rücû‘ları (dönmeleri) mümkün iken, gafletleri gözlerini perdelemiş; körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla, yine necattan (kurtuluştan) mahrum kalmışlardır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 110)

44. Şübhesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar (isyanlarıyla) kendilerine zulmediyorlar.

45. (Allah’ın) onları (mahşerde) toplayacağı gün, sanki (onlar dünyada) gündüzün bir saatinden başka kalmamış gibidirler; aralarında birbirlerini tanıyacaklardır. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar muhakkak hüsrâna uğramış ve hidâyete eren kimselerden olmamışlardır.

46. Eğer onlara va‘d ettiğimiz (azâb)ın bir kısmını sana (onları dünyada helâk ederek) göstersek veya seni (daha önce) vefât ettirsek de onların dönüşü bizedir; sonra Allah, onlar ne yaparlarsa hakkıyla şâhiddir.

47. Hâlbuki her ümmetin bir peygamberi vardır. Artık peygamberleri geldiği (ve kimi îman, kimi de inkâr ettiği) zaman, aralarında adâletle hüküm verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

48. “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen azab) ne zaman?” diyorlar.

49. De ki: “(Ben) kendim için dahi, Allah’ın dilemesi müstesnâ, ne bir zarar, ne de bir faydaya sâhibim!” Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, artık ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler!

50. De ki: “Söyleyin bakalım! Ya O’nun azâbı geceleyin veya gündüzün size gelirse! O günahkârlar bundan hangisini acele istiyor(lar)?”

51. Sonra (azab) vukū‘ bulduğu zaman mı O’na îmân edeceksiniz? (Artık o zamanki îmânınız kabûl edilmeyecek ve size şöyle denecek:) “Şimdi mi? Hani siz gerçekten onu (o azâbın gelmesini) acele istiyordunuz?”

52. Sonra o zulmedenlere: “Ebedî azâbı tadın! Vaktiyle kazanmakta olduğunuz (günahlar)dan başkası ile cezâlandırılacak değilsiniz!” denilecek.

53. “Sâhiden o (azab) gerçek midir?” diye de senden haber isterler. De ki: “Evet, Rabbime yemîn olsun ki şübhesiz o, elbette gerçektir ve siz ona mâni‘ olacak kimseler değilsiniz!”
“İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine (umum kâinâtı terbiye edişine) âid şuûnât (işler) ve ahvâline (hâllerine) şâhiddir. Ve mahlûkātın (yaratılmışların) cemâatleri içinde Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın (varlıkların) tesbîhâtına (Allah’ı lâyık olduğu tarzda anmalarına) müşâhid (seyirci) ve hilâfet-i kübrâ ile (yeryüzünün halîfesi olmakla) tekrîm ve teşrîf edilmiştir (ikrâm edilip yüceltilmiştir).
İnsan bu kerâmete (ikrâma) ve bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisi başıboş ve gayr-ı mes’ûl (suâl olunmadan) bırakılmayacaktır. Onun da dîvân-ı muhâsebâtta (hesab meclisinde) pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak (lâyık) olduğu yere girecektir.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 39)

54. Şübhesiz ki zulmeden (ve böylelikle cezâyı hak eden) her nefis yeryüzünde bulunan herşey, (kendisinin) olsaydı, (o azabdan kurtulmak için) onu kesinlikle fedâ ederdi. Ve azâbı gördüklerinde, için için pişmanlık duyarlar. Artık aralarında adâletle hüküm verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

55. Dikkat edin! Muhakkak ki göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. (Ve yine) dikkat edin! Şübhesiz Allah’ın va‘di haktır; fakat onların çoğu bilmiyorlar.

56. O, hem hayat verir, hem öldürür. Ve (sonunda hepiniz) O’na döndürüleceksiniz!
“Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahîfeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti, iki menzil (iki oda) gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i zü’l-Celâl’dir (sonsuz kudret ve Celâl sâhibi olan Allah’dır). Mâdem böyledir, bütün delâilin (delillerin) netîcesi olarak وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ [Ve (sonunda hepiniz) O’na döndürüleceksiniz!] Yani kabirden sizi ihyâ edip (diriltip), haşre getirip, huzûr-ı kibriyâsında (yüce huzûrunda) hesâbınızı görecektir.” (Zülfikār, 25. Söz, 51)

57. Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbinizden bir nasîhat, gönüllerde olana bir şifâ ve mü’minler için bir hidâyet ve bir rahmet (olan Kur’ân) gelmiştir.

58. De ki: “Ancak Allah’ın fazlıyla ve rahmetiyle, evet yalnız bununla sevinsinler! Bu, onların (dünyadaki bütün) toplamakta olduklarından hayırlıdır.”

59. De ki: “Söyleyin bakalım! Allah size rızık olarak neleri indirdi de (siz) ondan (bir kısmını) helâl ve (bir kısmını) haram kıldınız?” De ki: “Allah mı size (böyle) izin verdi, yoksa Allah’a iftirâ mı ediyorsunuz?”

60. Ve Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyâmet günü (nasıl cezâlandırılacakları) hakkındaki zanları nedir? Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette büyük ihsan sâhibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

61. (Ey Resûlüm!) Her ne hâlde bulunsan, o Kur’ân’dan her ne okusan ve (ey insanlar) her ne iş yapsanız, ona daldığınız zaman mutlakā (biz) üzerinizde şâhidizdir. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar bir şey Rabbinden gizli kalır; ne bundan daha küçük, ne de daha büyük (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın!
“Nasıl, küçük küçük cüzdanlar (nüfus kütüğü gibi), büyük bir kütüğün vücûdunu (varlığını) ihsâs eder (hissettirir) ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebîrin (büyük bir defterin) bulunduğunu iş‘âr eder (bildirir) ve küçük kesretli (pek çok) teraşşuhâtlar (sızmalar), büyük bir su menbaını işmâm eder (hissettirir). Aynen öyle de: Küçük küçük cüzdanlar hükmünde, hem birer küçük Levh-i Mahfûz ma‘nâsında, hem büyük Levh-i Mahfûz’u (kader defterini) yazan kalemden teraşşuh eden (sızan) küçük küçük noktalar sûretinde olan benî-beşerin (insanoğlunun) kuvve-i hâfızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları elbette bir hâfıza-i kübrâyı (büyük bir hâfızayı), bir defter-i ekberi (en büyük defteri), bir Levh-i Mahfûz-ı A‘zam’ı ihsâs eder, iş‘âr eder ve isbât eder. Belki keskin akıllara gösterir.” (Zülfikār, 10. Söz, 7)

62. Dikkat edin! Şübhesiz, Allah’ın velî (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır.
Bir Hadîs-i Şerîfte Peygamber Efendimiz (asm), Allah’ın velî kullarının kim oldukları hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Râzî, c. 9/17, 132)
“İnsan, müstakbelin ehvâli (geleceğin korkuları) ve mâzînin ahzânı (geçmişin hüzünleri) ile giriftâr olmuştur (tutulmuştur). Bu ikisi onu pek ciddî düşündürür. Başını mütemâdiyen (devamlı) döverler. İnsanı bu havf ve hüzünden (korku ve üzüntüden) kurtarıcı tek bir mededkâr (yardım edici) var. O da Kur’ân-ı Azîmü’ş-şândır. Eğer bütün hayvanâttan daha şakī (tâlihsiz), daha zelîl (aşağı), daha ahmak kalmamak istersen sükût et (sus)! Îmânın kulağıyla Kur’ân’ın beşâretini (müjdelerini) ve şu i‘lânlarını dinle! (Bakınız; 62, 63, 64. âyetler)” (Nûrun İlk Kapısı, 29)
Ayrıca velâyet yolu olan tarîkat hakkında, bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 294-308)

63. Onlar, îmân edip (günahlardan) sakınmakta olan kimselerdir.

64. Dünya hayâtında da, âhirette de (en büyük) müjde onlaradır. Allah’ın kelimelerinde (size verdiği sözlerde) değişme yoktur! İşte büyük kurtuluş ancak budur!

65. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onların sözü seni üzmesin! Şübhesiz ki izzet (asıl üstünlük) tamâmen Allah’ındır! O, Semî‘ (onların konuştuklarını işiten)dir, Alîm (kalblerinde olanı bilen)dir.

66. Dikkat edin! Göklerde kim var, yerde kim varsa şübhesiz Allah’ındır. Allah’dan başkasına yalvarıp duranlar (hakīkatte Allah’a şirk) koştukları ortaklara uymuyorlar (çünki o putların bunlardan haberleri bile yoktur); (onlar) ancak zanna tâbi‘ oluyorlar. Ve onlar, sâdece yalan söylüyorlar.
“(Hiçbir) şerîke (ortağa) bir mahâl (yer), bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur (mümkün değildir) ve şerîkin vücûdu (varlığı) hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş’et eden (meydana gelen) bir ihtimâl ve ne de bir emâre ve ne de kâinâtın hiçbir cihetinde şerîke bir yer yoktur. Bil‘akis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa, tevhîd sikkesi (birlik mührü) görünüyor.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 50)

67. Geceyi içinde istirâhat etmeniz için (karanlık), gündüzü ise (çalışmanız için etrâfınızı) aydınlatıcı kılan O’dur. Şübhe yok ki bunda, dinleyen bir kavim için apaçık deliller vardır.

68. “Allah çocuk edindi” dediler. (Hâşâ!) O bundan münezzehtir! O, Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır. Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar O’nundur. Yanınızda buna (bu asılsız iddiânıza dâir) hiçbir delil yoktur! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

69. De ki: “Allah’a karşı yalan uyduranlar, şübhesiz kurtuluşa eremezler!”

70. Dünyada (az) bir faydalanmanın ardından, dönüşleri bizedir;
“Mülk Allah’ındır. Sende emâneten duruyor. O, emâneti ibkā edip (ebedîleştirip) senin için muhâfaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur (boşu boşuna kaybolur) gider. Devâmı olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin (fânîsin). Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinâtın şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar sâniye, dakīka, saat, gün gibi birbirini ta‘kīben zevâle (fenâya) gidiyorlar. Âhirette seni kurtaracak bir eserin yoksa, fânî dünyaya bıraktığın eserlere de kıymet verme!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 114)

71. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onlara Nûh’un haberini oku! Hani, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) ikāmetim ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size (gözünüze) büyüyorsa, o hâlde (bilin ki ben) Allah’a tevekkül etmişim. Artık (siz Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınızla berâber işinizi toplayın (da ne yapacağınıza karar verin); sonra bu işiniz üzerinize dert olmasın; sonra bana yapacağınızı yapın ve bana hiç mühlet vermeyin!”

72. “Bununla berâber eğer yüz çevirirseniz, zâten (ben) sizden bir ücret istemedim ki! Benim ücretim ancak Allah’a âiddir
“Neşr-i hak (hakka hizmet) için enbiyâya ittibâ‘ etmekle (peygamberlere tâbi‘ olmakla) mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler: اِنْ اَجْرِيَ اِلَّي عَلَي اللّٰهِ [Benim ücretim ancak Allah’a âiddir] اِنْ اَجْرِيَ اِلَّي عَلَي اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğnâ (minnetsizlik) göstermişler.” (Mektûbât, 2. Mektûb, 9)
“İlim ve dîni neşre (yaymaya) çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğnâ ve kanâatle hareket etmezse, hem ehl-i dalâletin (dinsizlerin) ittihâmına (suçlamasına) hedef olur, hem izzet-i ilmiyeyi (ilmin yüceliğini) muhâfaza edemez. Hem salâhat (dindarlık) ve neşr-i din (dîne hizmet) gibi umûr-ı uhreviyeye (âhiretle alâkalı işlere) mukābil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fânî (geçici) bir sûrette yemek demektir.” (Mektûbât, Fihriste-i Mektûbât, 143)

73. Buna rağmen onu yalanladılar; bunun üzerine onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık; onları (yeryüzünde) halîfeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Artık bak o korkutulanların sonu nasıl oldu!
“Şirk (Allah’a ortak koşmak) ve küfür cinâyeti, kâinâtın bütün kemâlâtına (yüksek kıymetlerine) ve ulvî (yüce) hukuklarına ve kudsî hakīkatlerine bir tecâvüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinât kızıyor, semâvât ve arz hiddet ediyor ve onların mahvı için anâsır (hava, su, toprak ve ateş unsurları) ittifâk edip, kavm-i Nûh ve Âd ve Semûd ve Fir‘avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor.” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 9)

74. Sonra onun ardından nice peygamberleri kavimlerine gönderdik; derken onlara apaçık deliller getirdiler; fakat önceden yalanladıkları şeye (yine) îmân edecek değillerdi. İşte (biz), haddi aşanların kalblerini (küfürleri sebebiyle) böyle mühürleriz!

75. Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn’u, mu‘cizelerimizle Fir‘avun’a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik; fakat (onlar) büyüklük tasladılar ve bir günahkârlar topluluğu oldular.

76. Nihâyet onlara tarafımızdan hak gelince: “Doğrusu bu apaçık bir sihirdir” dediler.

77. Mûsâ: “Size hak gelince, onun için böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar kurtuluşa ermez!” dedi.

78. (Onlar) dediler ki: “(Sen) bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde saltanat sâdece ikinizin (kardeşin Hârûn ile senin) olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanacak kimseler değiliz.”

79. Fir‘avun: “Bana bütün mahâretli sihirbazları getirin!” dedi.

80. Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara: “Siz (sihir yapmak üzere) ne atacak kimseler iseniz, atın (da hünerinizi gösterin)!” dedi.

81. Bunun üzerine (onlar, iplerini ve değneklerini) atınca Mûsâ dedi ki: “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir (bir göz boyamadır). Şübhesiz ki Allah, onu boşa çıkaracaktır. Çünki Allah, fesad çıkaranların işini düzeltmez.”

82. “Ve günahkârlar istemese de Allah, sözleriyle (hükümleriyle) hakkı gerçekleştirecektir.”

83. Buna rağmen Fir‘avun’un ve ileri gelenlerinin, kendilerini fitneye (işkenceye) atmasından korktukları için Mûsâ’ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Fir‘avun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten (haddi aşarak) isrâf edenlerdendi.

84. Mûsâ ise dedi ki: “Ey kavmim! Eğer Allah’a îmân ettiyseniz ve eğer (O’na gerçekten teslîm olmuş) Müslümanlarsanız, o hâlde sâdece O’na tevekkül edin!”
“Îman hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet, hakīkī îmânı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın (hâdiselerin) tazyîkātından (sıkıntılarından) kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ [Allah’a tevekkül ettim] der, sefîne-i hayatta (hayat gemisinde) kemâl-i emniyetle (tam bir emniyet içinde) hâdisâtın dağlarvârî (dağlar gibi) dalgaları içinde seyrân eder (gezer). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine (herşeye gücü yeten Allah’ın kudretine) emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta (kabir âleminde) istirâhat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse (işlerinde Allah’ı kendine vekil kılmazsa), dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) çeker.” (Sözler, 23. Söz, 104)

85. Bunun üzerine dediler ki: “(Biz,) ancak Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zâlimler topluluğuna bir fitne kılma (onları bize musallat etme)!”

86. “Ve bizi rahmetinle o kâfirler gürûhundan kurtar!”

87. Mûsâ’ya ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın
Hz. Mûsâ (as), İlâhî vahyi teblîğ ile Fir‘avun’u hak yoluna da‘vet ettikten sonra Fir‘avun, İsrâiloğullarının mescidlerini yıktırdı ve onları namazdan men‘ etti. Bunun üzerine, nerede ve nasıl namaz kıldıklarının anlaşılmaması için, evlerinde namaz kılmalarına müsâade edilmişti. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 390)

88. Mûsâ şöyle dedi: “Rabbimiz! Şübhe yok ki sen, Fir‘avun’a ve ileri gelenlerine dünya hayâtında ziynet (şa‘şaa) ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye (mi bunlara mal mülk verdin)? Rabbimiz! (Artık) onların (o azılı kâfirlerin) mallarını yok et ve kalblerini şiddetle sık, öyle ki, elemli azâbı görünceye kadar îmân etmesinler! (Ehl-i îmâna yaptıklarının cezâsını görsünler!)”

89. (Allah, Mûsâ’ya ve duâsına iştirâk eden Hârûn’a hitâben:) “Şübhesiz ikinizin de duâsı (onların küfürde ısrarları sebebiyle) kabûl olunmuştur; artık istikāmette devâm edin ve sakın o (hakkı, hakīkati) bilmeyenlerin yoluna uymayın!” buyurdu.

90. Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Fir‘avun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için hemen onların arkalarına düştü. Nihâyet (deniz kapanarak) kendisini boğacağında (Fir‘avun): “Gerçekten şuna inandım ki, İsrâiloğullarının kendisine îmân ettiğinden başka ilâh yoktur; ben de Müslümanlardanım!” dedi.

91. (Ona:) “Şimdi mi (îmân ediyorsun)? Hâlbuki daha önce gerçekten isyân etmiş ve fesad çıkaranlardan olmuştun!” (buyuruldu).

92. “(Ey Fir‘avun!) Bugün artık senin (boğulan) cesedine necat (kurtuluş) vereceğiz (sâhile atacağız) ki arkandan gelenlere bir ibret olasın!”
“ فاَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ (Âyette,) gark olan (boğulan) Fir‘avun’a der: ‘Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim!’ ünvânıyla, umum fir‘avunların tenâsüh (ölümden sonra rûhun tekrar dünyaya gelmesi) fikrine binâen cenâzelerini mumyalamakla, mâzîden (geçmişten) alıp müstakbeldeki ensâl-i âtiyenin (gelecek nesillerin) temâşagâhına (seyir yerine) göndermek olan mevt-âlûd (ölümle karışık), ibretnümâ (ibretli) bir düstûr-ı hayâtiyelerini ifâde etmekle berâber, şu asr-ı âhirde (son asırda) o gark olan Fir‘avun’un aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden (boğulduğu denizden) sâhile atıldığı gibi, zamânın denizinden asırların mevceleri (dalgaları) üstünde şu asır sâhiline atılacağını, mu‘cizâne (mu‘cize olarak) bir işâret-i gaybiye (gaybdan haber veren bir işâreti, âyet) ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32-33)

93. And olsun ki İsrâiloğullarını güzel bir yurda (Mısır’a ve Şam’a) yerleştirdik ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Tevrât) gelinceye kadar da ihtilâfta bulunmadılar. Muhakkak ki Rabbin, üzerinde ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.

94. (Ey Resûlüm!) Artık sana indirdiğimiz şeylerde (bu anlattığımız kıssalarda) şübhede isen, o hâlde senden önce Kitâb’ı (Tevrât’ı) okuyanlara sor! And olsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bu emre karşı: “Ne şübhe ederim, ne de sorarım!” buyurmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 398)

95. Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrâna uğrayanlardan olursun!

96. Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azab) sözü (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa bile, o (pek) elemli azâbı görünceye kadar (isyanları sebebiyle) îmân etmezler.
“Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz) ömrünü behemehâl (her hâl ü kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)

97. Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azab) sözü (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa bile, o (pek) elemli azâbı görünceye kadar (isyanları sebebiyle) îmân etmezler.25

98. Buna rağmen (helâk ettiklerimizden, azâbımız kendine gelmeden önce) îmân edip de îmânı kendine fayda veren bir şehir (halkı daha) olsaydı ya! Ancak Yûnus’un kavmi müstesnâ.
Yûnus (as), kavmi olan Ninova halkının îmân etmemesi üzerine kendilerine üç gün sonra İlâhî azâbın geleceğini söyleyerek aralarından ayrıldı. Nihâyet kavmi, azâbın alâmetlerini gördüklerinde pişmân olup tevbe ettiler. Ümidsizlik hâlindeki samîmiyetle yaptıkları bu tevbeleri Allah tarafından kabûl edilerek, üzerlerine gölgesi düşen azab, onlardan geri çevrildi. (Beyzâvî, c. 1, 447)

99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, onların hepsi birlikte elbette îmân ederdi. Öyle ise sen mi insanları mü’min kimseler olsunlar diye zorlayacaksın?

100. Hâlbuki Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin îmân etmesi mümkün değildir.
“Îmân, Sa‘d-ı Taftazânî’nin tefsîrine göre: ‘Cenâb-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyârının sarfından (kulun cüz’î irâdesini kullanmasından) sonra ilkā ettiği (bıraktığı) bir nûrdur’ denilmiştir. Öyle ise îmân, Şems-i Ezelî’den (ezelî olan Allah’dan) vicdân-ı beşere (insanın vicdânına) ihsân edilen bir nûr ve bir şuâ‘ (ışık)dır ki, vicdânın içyüzünü tamâmıyla ışıklandırır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 37)

101. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bakın!” Fakat o deliller ve korkutmalar, îmân etmeyecek bir kavme fayda vermez.

102. Yoksa (onlar) ille de kendilerinden önce gelip geçen (ümmet)lerin (başlarına gelen) günlerinin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Öyleyse (azâbı) bekleyin, doğrusu ben de sizinle berâber (azâbınızın nasıl olacağını) bekleyenlerdenim.”

103. Sonra peygamberlerimizi ve îmân edenleri kurtarırız. İşte böyle, mü’minleri kurtarmak üzerimize bir haktır.

104. De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dînimden bir şübhe içinde iseniz, artık (bilin ki, ben sizin) Allah’dan başka tapmakta olduklarınıza tapmam; fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a ibâdet ederim! Çünki (ben) mü’minlerden olmakla emrolundum!”
“(Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm) îmanda öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakīn (kat‘i inanç) ve mu‘cizâne bir inkişaf ve cihânı ışıklandıran bir ulvî i‘tikad (yüce bir îman) taşımış ki, o zamânın hükümrânı olan bütün efkârı ve akīdeleri (hâkim düşünce ve inançları) ve hükemânın (filozofların) hikmetleri ve ruhânî reislerin ilimleri ona muârız ve muhâlif (karşı) ve münkir (inkâr edici) oldukları hâlde, O’nun ne yakīnine, ne i‘tikādına, ne i‘timâdına, ne itmi’nânına (kararlılığına) hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve ma‘neviyâtta ve merâtib-i îmâniyede (îmânî mertebelerde) terakkī eden (yükselen) başta Sahâbeler, bütün ehl-i velâyet (evliyâlar) onun her vakit mertebe-i îmânından feyiz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları bil-bedâhe (açıkça) gösterir ki, îmânı dahi emsâlsizdir.” (Şuâ‘lar, 7, Şuâ‘, 120)

105. “Ve (ben): ‘Hakka yönelmiş olarak yüzünü (hak) dîne doğrult! Ve sakın müşriklerden olma!’ (diye emrolundum).”

106. “Hem ‘Allah’ı bırakıp, sana ne fayda verecek ne de zararı dokunacak şeylere yalvarma! Artık (böyle) yaparsan, o takdirde muhakkak sen, zâlimlerden olursun!’ (diye bana emredildi).”

107. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, artık onu O’ndan başka açacak (kaldıracak) olan kimse yoktur! Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun ihsânını geri çevirecek kimse de yoktur!
“Allah birdir. Başka şeylere mürâcaat edip yorulma! Onlara tezellül edip (alçalıp) minnet çekme! Onlara temelluk edip (yaltaklanıp) boyun eğme! Onların arkasına düşüp zahmet çekme! Onlardan korkup titreme! Çünki Sultân-ı Kâinât birdir; herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle hâlledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu (isteğini) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun!” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 185)

108. De ki: “Ey insanlar! Gerçekten size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyete ererse, o takdirde ancak kendisi için hidâyete ermiş olur.

109. (Habîbim, yâ Muhammed!) Sana vahyolunana tâbi‘ ol ve Allah hüküm verinceye kadar sabret! Çünki O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.