<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim &#187; NİSA Suresi</title>
	<atom:link href="http://www.islamidavet.net/etiket/nisa-suresi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamidavet.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 00:26:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>YOLCU NAMAZI</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yolcu-namazi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yolcu-namazi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 18:58:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[EN-NİSÂ]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[islami ders]]></category>
		<category><![CDATA[islami konular]]></category>
		<category><![CDATA[konu mealleri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran mealler]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[seferi namaz]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>
		<category><![CDATA[YOLCU NAMAZI]]></category>
		<category><![CDATA[yoldayken namaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3238</guid>
		<description><![CDATA[4/ EN-NİSÂ -101- Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günâh yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>4/ EN-NİSÂ -101- Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günâh yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yolcu-namazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hazreti YÛNUS -aleyhisselâm-</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/hazreti-yunus-aleyhisselam/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/hazreti-yunus-aleyhisselam/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 18:54:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[aleyhisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kale]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Hazreti YÛNUS -aleyhisselâm-]]></category>
		<category><![CDATA[hz.yunus]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[islami konular]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân dinle]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran mealleri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Sahib-i Hut]]></category>
		<category><![CDATA[yunus (as)]]></category>
		<category><![CDATA[YUNUS Suresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3233</guid>
		<description><![CDATA[Hazreti YÛNUS -aleyhisselâm- 4/ en-Nisâ -163- Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen Peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kûb’a, torunlarına, Îsâ’ya, Eyyûb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a da vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebûr vermiştik. 6/ el-En’âm -86- İsmâîl’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da hidâyete erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. 10/ Yûnus -98- Yûnus’un [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hazreti YÛNUS -aleyhisselâm-</p>
<p>4/ en-Nisâ -163- Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen Peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kûb’a, torunlarına, Îsâ’ya, Eyyûb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a da vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebûr vermiştik.</p>
<p>6/ el-En’âm -86- İsmâîl’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da hidâyete erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.</p>
<p>10/ Yûnus -98- Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) îmân edip, îmânı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) îmân edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.</p>
<p>21/ el-Enbiyâ -87- Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye duâ’ etti.</p>
<p>88- Biz de duâsını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte Biz mü’minleri böyle kurtarırız.</p>
<p>37/ es-Sâffât -139- Şüphesiz Yûnus da gönderilen Peygamberlerdendir.</p>
<p>140- Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.</p>
<p>141- (Oradakilerle) kur&#8217;a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.</p>
<p>Mudhazîn; kur’a ile mağlûb olanlar mânâsınadır.</p>
<p>142- Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.</p>
<p>143-144- Eğer çok tesbîh edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.</p>
<p>145- Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.</p>
<p>Arâ’; hâli, boş mekân.</p>
<p>146- Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.</p>
<p>147- Biz onu (Yûnus&#8217;u) yüz bin veya daha çok insana Peygamber olarak gönderdik.</p>
<p>148- O zaman ona îmân ettiler de Biz onları bir zamana kadar yaşattık.</p>
<p>*Zünnûn; balık sahibi demektir. Burada Hazreti Yûnus-aleyhisselâm-’ı ifade etmektedir. Yûnus-aleyhisselâm- Peygamber olarak gönderildiği kavminin yola gelmemesi üzerine Allâh Teâlâ’nın henüz bir izni olmadan kavmini bırakarak ayrılıp gitti ve bir gemiye bindi. Geminin yürümemesi veya batma tehlikesi geçirmesi gibi bir nedenle yolculardan birisinin denize atılması gerekti. Kur’a çektiler, Yûnus Peygambere çıktı ve denize atıldı. Denizde kendisini bir balık yuttu. Bir süre balığın karnında Allâh’a duâ’ eden Yûnus Peygamber’i balık sâhile attı. (Diyânet)</p>
<p>68/ el-Kalem -48- O halde Rabbinin hükmüne sabret! Sahib-i Hut gibi olma! Hani o öfkeye boğulmuş olduğu halde nida etmişti.</p>
<p>49- Ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette, sahile kınanacak halde atılacaktı.</p>
<p>50- Fakat Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihînden kıldı.</p>
<p>-Sahib-i Hut, Yûnus -aleyhisselâm-’dır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/hazreti-yunus-aleyhisselam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABDEST &amp; GUSÜL &amp; TEYEMMÜM</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/a/abdest-gusul-teyemmum/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/a/abdest-gusul-teyemmum/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 17:37:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[A]]></category>
		<category><![CDATA[ABDEST & GUSÜL & TEYEMMÜM]]></category>
		<category><![CDATA[abdest nasıl alınır]]></category>
		<category><![CDATA[abdestin farzları]]></category>
		<category><![CDATA[el-Mâide -6]]></category>
		<category><![CDATA[Ey îmân edenler]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[farz nedir]]></category>
		<category><![CDATA[gusül nasıl alınır]]></category>
		<category><![CDATA[Gusûlü gerektiren durum]]></category>
		<category><![CDATA[İğtisal]]></category>
		<category><![CDATA[konu mealleri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran konu mealleri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[teyemmüm nedir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3191</guid>
		<description><![CDATA[-Âb-dest (f.b.i); 1-namaz vesâire için îcâbına göre el, ağız [mazmaza], burun [istinşak], yüz; dirseklere kadar kolları ve aşıkkemiği üstüne kadar ayakları yıkama, kulaklara, boyna ve başa meshetme [vuzu’] 2-el yıkama suyu 3-gaita ve idrar çıkarma ameliyesi 4-paylama, azarlama [..ini almak…ini vermek fiilleriyle kullanılır] 4/ en-Nisâ -43- Ey îmân edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Âb-dest (f.b.i); 1-namaz vesâire için îcâbına göre el, ağız [mazmaza], burun [istinşak], yüz; dirseklere kadar kolları ve aşıkkemiği üstüne kadar ayakları yıkama, kulaklara, boyna ve başa meshetme [vuzu’] 2-el yıkama suyu 3-gaita ve idrar çıkarma ameliyesi 4-paylama, azarlama [..ini almak…ini vermek fiilleriyle kullanılır]</p>
<p>4/ en-Nisâ -43- Ey îmân edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüb iken de, yolcu olanlar müstesnâ, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta iseniz, veyahud biriniz âbdest bozmaktan gelince veya hanımlarınızla beraber olmuş olur da gusledecek su bulamazsanız, o vakit temiz toprağa teyemmüm edin, arınmak niyetiyle yüzünüze ve ellerinize meshedin. Muhakkak ki ALLÂH Afüv ve Ğafur’dur (af ve mağfireti boldur).</p>
<p>-Cenâbet (a.i.): Gusûlü gerektiren durum. Bu durumda olup ta henüz gusletmemiş kimse. Sıfat; pis. [küfür olarak]</p>
<p>-İğtisal; gusletmek yani baştan başa yıkanmaktır.</p>
<p>-Gusl (a.i.); cünüblük, hayız, ve nifas hallerinden sonra din gereğince yıkanma, arınma.</p>
<p>5/ el-Mâide -6- Ey îmân edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüb iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahud yolculukta iseniz, yahud biriniz âbdest bozmaktan gelmişse yahud kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. ALLÂH size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor.</p>
<p>-Efendimiz-aleyhisselâm-buyurur; Ben kıyamet günü secdeye izin verileceklerin birincisiyim. İzin verilip başını kaldıracakların da birincisiyim. Başımı kaldırıp önüme arkama, sağıma soluma nazar ederim bakınca bütün ümmetlerin arasında ümmetimi tanırım. -Yâ Resûlallâh Nûh aleyhisselâm’dan ümmetine kadar bütün ümmetleri nasıl tanırsın?diye soruldu. Denildi: Âbdest eserinden. Elleri ve ayakları parıldar ve bu başkalarında yoktur ve kitapları sağlarından verilir. Yüzlerinde sücud eserinden alâmetleri vardır. Önlerinde, sağlarında, sollarında koşan nurlarıyla tanırım. (Elmalılı Tefsiri-7/4741 )</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/a/abdest-gusul-teyemmum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1-Fatiha Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/1-fatiha-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/1-fatiha-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 08:25:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[1-Fatiha Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[FATİHA]]></category>
		<category><![CDATA[FATİHA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3005</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Rahmân, Rahîm olan Allah’ın ismiyle. Bu sûreye, Kur’ân-ı Hakîm’in başlangıç sûresi olması cihetiyle, açan veya açıcı ma‘nâsında “Fâtiha” ismi verilmiştir. Ayrıca, namazın her rek‘atında tekrarlanan yedi âyet olması cihetiyle سَبْعَ الْمَثاَن۪ي denir. Ve Kur’ân’ın bir nevi‘ fihristi, özü, esâsı ve bütün ma‘nâ ve hükümlerine şâmil olması cihetiyle de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Rahmân, Rahîm olan Allah’ın ismiyle.</p>
<p>     Bu sûreye, Kur’ân-ı Hakîm’in başlangıç sûresi olması cihetiyle, açan veya açıcı ma‘nâsında “Fâtiha” ismi verilmiştir. Ayrıca, namazın her rek‘atında tekrarlanan yedi âyet olması cihetiyle سَبْعَ الْمَثاَن۪ي denir. Ve Kur’ân’ın bir nevi‘ fihristi, özü, esâsı ve bütün ma‘nâ ve hükümlerine şâmil olması cihetiyle de اُمُّ الْكِتاَبِ [Kitâbın anası] gibi ünvanları olan bu sûrenin daha başka isimleri de vardır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 15; Nesefî, c. 1, 29)<br />
    “Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmele’de münderic (içinde) olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler (ma‘neviyât ehli olan evliyâlar ittifâk etmiştir).” (Zülfikār, 25. Söz, 30)<br />
     “*بِسْمِ اللّٰهِ her hayrın başıdır.” (Sözler, 1. Söz, 3)<br />
    “بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin (Allah’ın ezelî kudretinin) tealluk (alâka) ve te’sîrini celb eder (çeker). Ve o tealluk, abdin kesbine (kulun fiiline) ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiçkimse, hiçbir işini Besmele’siz bırakmasın!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 11)<br />
    “Her bir ni‘metin bidâyetinde (başında) mü’min olan kimse Besmele’yi unutmasın, okusun! Ve o ni‘metin Allah’dan olduğunu bilmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesâbına aldığını bilsin; Allah’a minnet ve şükranla mukābelede bulunsun.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 81)<br />
    Besmele hakkında daha geniş ma‘lûmât için, bakınız; (Sözler, 1. Söz, 3; Lem‘alar, 14. Lem‘a, 97; İşârâtü’l-İ‘câz, 11-12)<br />
    Kur’ân-ı Kerîm’in her cüz’ü dört hizbe bölünmüştür. Bir tilâvet âdâbı olarak, Kur’ân okuyan kişi, kırâetini mevzûnun tamamlandığı yerlerde bitirmelidir. Bu hususta bir kolaylık olmak üzere, âyet sonlarındaki ( ع ) secâvendleri gibi, sahîfe kenarlarındaki bu hizb işâretleri de ekseriyet i‘tibâriyle böyle yerleri göstermekte olup, bu işâretlerdeki حزب [Hizb] kelimesinin tam karşısında bulunan âyetle, kırâet ma‘nâ cihetiyle tamamlanmaktadır. (Karaçam, 502)</p>
<p>2. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.</p>
<p>     “Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkāt birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعاَلَم۪ينَ [Âlemlerin Rabbi] ta‘bîri ise, doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idâre ve terbiye ve tedbîr edilir, demektir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 127)<br />
     “Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ (övgü) O’na âiddir. Çünki sebeb-i medih (övgü sebebi) olan ni‘met ve ihsan ve kemâl ve cemâl ve medâr-ı hamd (övgüye sebeb) olan herşey O’nundur, O’na âiddir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 66-67)</p>
<p>3. (O,) Rahmândır, Rahîmdir.</p>
<p>     Rahmân ve Rahîm, eşsiz rahmet ve merhamet sâhibi ma‘nâsında iki sıfat ismidir. Rahmân, bu dünyada mü’min veya kâfir, iyi veya kötü bütün mahlûkāta; Rahîm, âhirette sâdece mü’minlere ni‘met veren ma‘nâsındadır. (Kurtubî, c. 1/1, 104-105)</p>
<p>4. ِ مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ “O, din gününün mâlikidir.”</p>
<p>     “ ‘Dîn’ kelimesinden maksad, ya cezâdır (karşılıktır); çünki o gün, hayır ve şerlere cezâ verilecek bir gündür veya hakāik-ı dîniyedir (dînî hakīkatlerdir). Çünki hakāik-ı dîniye o gün tam ma‘nâsıyla meydana çıkar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 16)</p>
<p>5. (Rabbimiz!) Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.</p>
<p>     Burada, “(Ben) ibâdet ederim” değil de “(Biz) ibâdet ederiz” denmesinin hikmeti için, bakınız; (Mektûbât, 29. Mektûb, 243; Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 574-576; İşârâtü’l-İ‘câz, 17)</p>
<p>6. Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!</p>
<p>     “Bir mü’min hidâyeti isterse;* اِهْدِناَ[Bize hidâyet eyle!] sebat ve devam ma‘nâsını ifâde eder. Zengin olan isterse ziyâde ma‘nâsını, fakir olan isterse i‘tâ (ihsân etmek) ma‘nâsını, zayıf olan isterse iâne (imdad) ve tevfik (muvaffak kılma) ma‘nâsını ifâde eder. (&#8230;) En büyük hidâyet, hicâbın (perdenin) kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19)</p>
<p>7. Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!(Âmîn!)</p>
<p>     “Âdem (as) zamânından beri, beşeriyette iki cereyân-ı azîm (iki büyük hareket) birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saâdet-i dâreyne (dünya ve âhiret saâdetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmandır (peygamberler, sâlihler ve mü’minlerdir). Bunlar kâinâttaki, kâinâtın hakīkī güzelliğine ve intizam ve kemâline (mükemmelliğine) mutâbık (uygun) olarak istikāmette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, beşeri (insanı) melekler derecelerine, belki fevkine (daha yukarısına) terakkī ettirmeğe (yükseltmeye) vesîle olarak, dünyada îman hakīkatleriyle ma‘nevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanmışlar ve kazandırmışlar.<br />
    İkinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrât ve tefrît ile (aşırı giderek veya çok geri kalarak) aklı, bir vesîle-i azaba ve elemler toplayıcı bir âlete çevirdiklerinden, insâniyeti en bedbaht bir hayvâniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukābil (karşılık) gazab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) ve musîbet tokatlarını yemekle berâber, dalâletleri cihetinde, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umûmiye (umûmî bir hüzün ve mâtem yeri) ve zevâlde yuvarlanan (yok olup giden) zîhayatlar (canlılar) için bir mezbaha ve bir selhhâne (kesim yeri) ve gāyet çirkin ve karışık görür, rûhu ve vicdânı dünyada bir ma‘nevî Cehennemde olur, âhirette dâimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder. İşte Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde (sonunda) اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ [Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!] âyeti, bu iki cereyân-ı azîmi ders veriyor.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579)<br />
    Gazab edilmiş olanların yahudiler; dalâlete düşenlerin hristiyanlar olduğu da rivâyet edilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 24)<br />
     Âmîn: “Kabûl et!” ma‘nâsında olup Kur’ân’dan değildir; sünnet ile sâbittir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 25)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/1-fatiha-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2-Bakara Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/2-bakara-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/2-bakara-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 08:18:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[2-Bakara Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[BAKARA]]></category>
		<category><![CDATA[BAKARA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara suresi full]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3002</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Elif, Lâm, Mîm. “Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (asm). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Elif, Lâm, Mîm.</p>
<p>    “Sûrelerin başlarındaki hurûf-ı mukatta‘a (Elif, Lâm, Mîm gibi tek tek yazılan harfler) İlâhî bir şifredir. Hâs abdine (husûsî kulu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a) onlarla bazı işâret-i gaybiye (gizli işâretler) veriyor. O şifrenin miftâhı (anahtarı) o abd-i hâs’dadır (asm). Hem onun veresesindedir (vârisi olan âlimlerdedir). Kur’ân-ı Hakîm, mâdem her zaman ve her tâifeye (topluluğa) hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘ (içine alan) çok mütenevvi‘ vücuhları (çeşitli yönleri), ma‘nâları olabilir. Selef-i Sâlihîn (Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe‘-i Tâbiîn) ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyân etmişler.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 241)<br />
    “الٓمٓ *: Üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: Elif, *هٰذَا كَلاَمُ اللّٰهِ الْأَزَلِيُّ*[Bu, Allah’ın ezelî kelâmıdır] hükmüne ve kazıyesine; Lâm, نَزَلَ بِه۪ جِبْر۪يلُ [Onu Cibrîl indirdi] hükmüne ve kazıyesine; Mîm,*عَلٰي مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ [Muhammed (asm)’a] hükmüne ve kazıyesine remzen ve îmâen (remiz ve îmâ ile) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 29)</p>
<p>2. İşte bu, o Kitab’dır ki, onda şübhe yoktur.</p>
<p>    “Kur’ân, şek ve şübhelere mahal değildir (yer vermez). Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve mizâcınızın sekāmetinden (bozukluğundan) ileri geliyor. Evet, gözleri hasta olanlar, güneşin ziyâsını inkâr ederler; ağızları acı olanlar, tatlı suya acıdır derler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 178)</p>
<p>3. Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.</p>
<p>   “*يُصَلُّونَ [Namaz kılarlar] kelimesine bedel, ıtnablı (daha uzun olan) يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ*[Namazı hakkıyla edâ ederler]’in zikrinde ne hikmet vardır? El-cevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân (rükünlerin hakkını vermek), müdâvemet (devamlılık), muhâfaza (vakti kaçırmamak) gibi ikāmenin (hakkıyla edâ etmenin) ma‘nâlarını mürâat etmeye (gözetmeye) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)<br />
     “Hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) hayâtını koruyan intizâmın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamalıdır. Havas kısmı avamdan (üst tabaka alt tabakadan), zengin kısmı fukarâdan hatt-ı muvâsalayı (irtibâtı) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât (zekâtın farz oluşu) ile hurmet-i ribâya (fâizin haram oluşuna) mürâat (riâyet) etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlık bağı) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram (hürmet), itâat, muhabbet yerine; ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (feryadları) yükselir. Kezâlik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine, zulüm ateşleri, tahakkümler (baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor. (&#8230;)<br />
    Hulâsa, tabaka-i insâniye arasında musâlahanın (barışın) te’mîni ve münâsebetin te’sîsi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiye’den (İslâmiyet’in şartlarından) olan ‘zekât’ ve zekâtın yavruları olan ‘sadaka’ ve ‘teberruât’ın (bağışların) hey’et-i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihâz edilmesiyle (kabûl edilmesiyle) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)</p>
<p>4. Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat‘î olarak îmân ederler.</p>
<p>    “Evet görüyoruz ki, ale’l-ekser (çoğunlukla) gaddar, fâcir (günahkâr) zâlimler, lezzetler, ni‘metler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma‘sum, mütedeyyin (dindar), fakir mazlûmlar, zahmetler, zilletler, tahkīrler, tahakkümler (baskılar) altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Hâlbuki kâinâtın şehâdetiyle, adâlet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pâk ve münezzehtirler (temizdirler). Öyle ise, adâlet-i İlâhiyenin tam ma‘nâsıyla tecellî etmesi (görünmesi) için, haşre (yeniden diriltilmeye) ve mahkeme-i kübrâya (âhiretteki büyük mahkemeye) lüzum vardır ki; biri cezâsını, diğeri mükâfâtını görsün!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 53)<br />
    Âhiret’in kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 1-69; Sözler, 29. Söz, 190-211)</p>
<p>5. İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.</p>
<p>    “*اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحوُنَ [Kurtuluşa erenler işte ancak onlardır]’da bir sükût var, bir ıtlak (belirsizlik) var. Neye zafer bulacaklarını ta‘yîn etmemiş (belirlememiş). Tâ, herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünki bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saâdet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım yalnız rızâ-yı İlâhîyi (Allah’ın râzı olmasını) ricâ (ümîd) eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi (Allah’ı görmeyi) gāye-i emel bilir (arzu eder). Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde Kur’ân, sözü mutlak bırakır (sınırlamaz), tâ âmm (umûmî) olsun. Hazf eder (kısaltır), tâ çok ma‘nâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحوُنَ [Felâha erenler] der. Neye felâh bulacaklarını ta‘yîn etmiyor. Güyâ o sükûtla der: ‘Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakī (günahtan sakınan)! Sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih! Sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif! Sen rızâ-yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.’ Ve hâkezâ.” (Zülfikār, 25. Söz, 26)</p>
<p>6. Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.</p>
<p>     “Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz) ömrünü behemehâl (her hâl ü kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)</p>
<p>7. Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur.</p>
<p>   “Kalb ile vicdan, nûr-ı îman sâyesinde hakāik-ı İlâhiyenin tecellîsine mazhar (ilâhî hakīkatlerin göründüğü bir mahal) olmakla, menba‘-ı kemâlât (fazîletler kaynağı), hayatdar ve ziyâdar (canlı ve nûrlu) oldukları hâlde, küfrün ihtiyâr (tercîh) edilmesiyle zulmetli (karanlıklı), ıssız, haşerât-ı muzırra (zararlı haşereler) yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreblerden ve yılanlardan ictinâb edilmesine (sakınılmasına) işâret edilmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)</p>
<p>8. İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: “Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik” derler.</p>
<p>9. Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.</p>
<p>10. Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>   “Münâfıkların azablarının mezkûr cinâyetleri arasında yalnız kizb (yalan) ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işârettir. Bu işâret dahi kizbin ne kadar te’sirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 85)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 550, hâşiye 1)</p>
<p>11. Onlara: “Yeryüzünde fesad çıkarmayın!” denildiği zaman ise: “Biz ancak ıslâh edici kimseleriz” derler.</p>
<p>12. Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler.</p>
<p>13. Onlara: “İnsanların (mü’minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!” denildiği zaman ise: “Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?”</p>
<p>     “Nifaklarının (iki yüzlülüklerinin) îcâbıyla bu sözlerinde de münâfıklık yapıyorlar. Zîrâ bu sözlerinin zâhirinden (dışından): ‘Biz dîvâneler değiliz, nasıl sefihler (akılsızlar) gibi olacağız?’ diye bir ma‘nâ çıkar. Bâtınından (iç yüzünden) ise: ‘Nasıl ekserîsi fukarâ ve nazarımızda sefih olan mü’minler gibi olacağız?’ diye diğer bir ma‘nâ çıkıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 91)</p>
<p>14. Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: “(Biz de) îmân ettik!” derler. Şeytanlarıyla (reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: “Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla) ancak alay edicileriz!” derler.</p>
<p>15. (Bil‘akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.</p>
<p>16. İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir.</p>
<p>17. Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı.</p>
<p>18. (Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakīkati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.</p>
<p>19. Veya (onların misâli) gökten boşanan, (ve) kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur(a tutulan kimselerin hâli) gibidir. Yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.</p>
<p>20. O şimşek, nerede ise gözlerini(n nûrunu) kapıp alıverecek! Ne zaman onlara aydınlık verse, onda (onun ışığında) yürürler; onlara karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar. Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>   “Düşman mechûl olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs (fenâ) olur. Aldatıcı olursa fesâdı daha şedîd (şiddetli) olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünki dâhilî düşman kuvveti dağıtır, cesâreti azaltır. Hâricî düşman ise bil‘akis asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti (dayanıklılığı) artırır. Nifâkın (münâfıklığın) cinâyeti İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye ma‘ruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, ehl-i nifâka fazlaca teşnîât ve takbîhâtta bulunmuştur (fenâlık ve kötülüklerini i‘lân etmiştir).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 76)<br />
    Ayrıca münâfıklar hakkında tafsîlât için, bakınız; (İşârâtü’l-İ‘câz, 76-130)</p>
<p>21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki takvâ sâhibi olasınız!</p>
<p>     “Akāidî ve îmânî (i‘tikad ve îmâna dâir) hükümleri kavî (kuvvetli) ve sâbit kılmakla meleke hâline getiren ancak ibâdettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden (yasaklarından) sakınmaktan ibâret olan ibâdetle, vicdânî ve aklî olan îmânî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te’sirleri zayıf kalır. Bu hâle, âlem-i İslâm’ın hâl-i hazırdaki (şimdiki) vaziyeti şâhiddir. Ve kezâ ibâdet, dünya ve âhiret saâdetlerine vesîle olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzîme sebebdir ve şahsî ve nev‘î kemâlâta (ferdin ve insanlığın olgunlaşmasına) vâsıtadır ve Hâlık ile abd (yaratıcı ile kul) arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır (bağdır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 131)</p>
<p>22. (O,) sizin (ikāmet ve istirâhatiniz) için yeri bir döşek, göğü ise (üstünüze) bir tavan yapandır. Ve gökten bir su indirip, onunla size rızık olmak üzere mahsûller çıkarandır. Öyle ise siz (bu hakīkati) biliyor olduğunuz hâlde Allah’a ortaklar koşmayın!</p>
<p>23. Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)dan şübhe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!</p>
<p>24. Buna rağmen yapamazsanız, ki aslâ yapamayacaksınız,</p>
<p>  “Kur’ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor! Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve ıyâlini (âilelerini) tehlikeye atıp, en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyâr ederek (seçerek), en kolay ve en kısa olan muâraza (sözle karşılık verme) yolunu terk ettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 85)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 212, hâşiye 1; sahîfe 222, hâşiye 1)</p>
<p>25. (Habîbim, yâ Muhammed!) Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, şübhesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele! (Onlar) ne zaman rızık olarak oradan, herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar: “Bu, daha önce rızıklandırıldığımız şeydir” derler. Çünki bu (Cennet ni‘metleri), kendilerine (dünyadaki rızıklarıyla) birbirine benzer şekilde verilir. Onlar için orada tertemiz zevceler de vardır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>26. Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâ küçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez. Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenlere gelince: “Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?” derler.</p>
<p>     “Temsîlât-ı Kur’âniyedeki (Kur’ân’da verilen misâllerdeki) hikmeti fehmetmek (anlamak) için Allah cânibinden (tarafından) nûr-ı îmanla bakmak lâzım(dır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 214)</p>
<p>27. O kimseler (o fâsıklardır) ki, Allah’ın ahdini (O’na verdikleri sözü) kat‘iyen kabûlünden sonra bozarlar,<br />
Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi</p>
<p>     “Cenâb-ı Hakk’ın ahdi (aldığı söz), meşîet (dileme), hikmet, inâyetin (ihsânın) ipleriyle örülmüş nûrânî bir şerittir ki, ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nûrânî şerit, kâinâtta nizâm-ı umûmî (umûmî düzen) şeklinde tecellî ederek (görünerek) silsilelerini kâinâtın envâına (her çeşidine) dağıtmış. Ve en acîb silsilesini nev‘-i beşere (insan nev‘ine) uzatmıştır. Ve rûh-ı beşerde pek çok isti‘dad ve kābiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o isti‘dadların terbiyesini ve netîcesini cüz’-i ihtiyârînin (insanın cüz’î irâdesinin) eline vermiştir. O cüz’-i ihtiyârînin yularını da şeriatın ve delâil-i nakliyenin (naklî delillerin) eline vermiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfâ etmek, ancak o isti‘dadların lâyık ve münâsib oldukları yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise, bozmak ve parçalamaktan ibârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 224)<br />
     “Bu cümledeki emir iki kısımdır. Birisi, teşrîî (dînî bir hüküm koymaya dâir)dir ki, sıla-i rahim ile ta‘bîr edilen akrabâ ve mü’minler arasında şer‘an (dînen) emredilen muvâsala (irtibat) hattıdır. Diğeri, emr-i tekvînîdir (yaratılışa âid emirdir) ki, fıtrî kānunlar ile âdetullâhın tazammun ettiği (Allah’ın yaratılışa âid kānunlarının içinde olan) emirlerdir. Meselâ ilmin i‘tâsı (verilmesi), ma‘nen ameli emrediyor; zekânın i‘tâsı, ilmi emrediyor; isti‘dâdın bulunması, zekâyı emrediyor; ve hâkezâ (bunun gibi) aklın verilmesi, ma‘rifetullâhı (Allah’ı tanımayı); kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma‘nen ve tekvînen (yaratılış gereği olarak) emrediyor. İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer‘an ve tekvînen te’sîs edilen muvâsala hattını kesiyorlar. Meselâ onların akılları ma‘rifetullâha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabâlara ve mü’minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 225)</p>
<p>28. (Ey kâfirler!) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki, (siz) ölüler idiniz de, size (O) hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (tekrar) diriltecek, sonra da ancak O’na döndürüleceksiniz.</p>
<p>29. Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kasdedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O’dur.</p>
<p>     Yedi kat semâ için, bakınız; (Lem‘alar, 12. Lem‘a, 67; İşârâtü’l-İ‘câz, 239)</p>
<p>30. (Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: “Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım” buyurmuştu; (melekler:) “Orada fesad çıkaracak ve orada kanlar dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdin ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz” dediler. (Rabbin de onlara:) “Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şübhesiz ki ben bilirim!” buyurdu.</p>
<p>31. Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,</p>
<p>     “Şahs-ı Âdem’e ta‘lîm-i esmâ (isimlerin öğretilmesi) ünvânıyla nev‘-i benî Âdem’e (Âdemoğullarına) ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun (ilimlerin ve fenlerin) ta‘lîmini ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)</p>
<p>32. (Melekler) dediler ki: “Seni (her türlü noksanlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm (herşeyi bilen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”</p>
<p>33. (Allah:) “Ey Âdem! Onların isimlerini kendilerine (meleklere) bildir!” buyurdu. Bunun üzerine (Âdem) onların isimlerini kendilerine bildirince (Allah): “Size demedim mi? Göklerin ve yerin gaybını (size gizli olan sırlarını) şübhesiz ben bilirim! Ve (siz) neyi açıklarsanız ve (içinizde) neyi gizlerseniz, (ben) bilirim!” buyurdu.</p>
<p>34. O vakit meleklere: “Âdem’e secde edin!”</p>
<p>     Buradaki secde emri, Allah’a itâat, Âdem (as)’a selâm ve hürmet içindir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 53)<br />
    “Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev‘-i insana, semekten (balıktan) meleğe kadar ekser mevcûdât (varlıklar) musahhar (itâatkâr) olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır (zararlı) mahlûkātın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1; sahîfe 145, hâşiye 2; sahîfe 151, hâşiye 2; sahîfe 165, hâşiye 2; sahîfe 257, hâşiye 1; sahîfe 429, hâşiye 1)</p>
<p>35. Hem demiştik: “Ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; dilediğiniz yerde ondan bol bol yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz!”</p>
<p>36. Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları şeyden (o ni‘metten) onları çıkardı. Bunun üzerine (biz onlara) şöyle dedik: “(Ey Âdem, Havvâ ve Şeytan!) Birbirinize düşman olarak inin!</p>
<p>     Âdem (as)’ın Cennetten çıkarılmasındaki hikmetler için bakınız; (sahîfe 319, hâşiye 2)</p>
<p>37. Nihâyet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler</p>
<p>  Buradaki “birtakım kelimeler” ta‘bîri, A‘râf Sûresinin 23. âyetinde îzâh edilmektedir. (Nesefî, c. 1, 84)</p>
<p>38. (Onlara şöyle) dedik: “Hep birlikte oradan inin!” Artık benden size bir hidâyet gelir de kim hidâyetime tâbi‘ olursa, o takdirde onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.</p>
<p>39. O inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>40. Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi hatırlayın; (îmân edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, (ben de Cennete girmeniz husûsunda) size verdiğim sözü yerine getireyim ve artık yalnızca benden korkun!</p>
<p>41. Berâberinizde olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici olarak indirdiğime (Kur’ân’a) da îmân edin ve onu inkâr eden(ler)in ilki siz olmayın! Ve âyetlerimi, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın ve artık yalnızca benden sakının!</p>
<p>42. Hem siz (doğru olanı) bile bile hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin!</p>
<p>43. Hem namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin ve rükû‘ edenlerle berâber rükû‘ edin!</p>
<p>44. Siz Kitâbı okuyor olduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?</p>
<p>45. O halde sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin!</p>
<p>    “Cenâb-ı Hakk, Hakîm ismi muktezâsı (gereği) olarak, vücûd-ı eşyâda (varlıkların yaratılmasında) bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz‘ etmiş (sıra koymuş). Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki, اَلْحَر۪يصُ خَٓائِبٌ خاَسِرٌ [Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَرَجِ [Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)<br />
    “Âbid (ibâdet eden), namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ [Şehâdet ederim ki Allah’dan başka ilâh yoktur!] Yani: ‘Hâlık ve Rezzâk (yaratan ve rızık veren), O’ndan başka yoktur. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O, hem Hakîmdir, abes (lüzumsuz) iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsânı, merhameti çoktur’ diye i‘tikād ettiğinden (inandığından), herşeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar (itâatkâr) görür, Rabbisine ilticâ eder (sığınır). Tevekkül ile istinâd edip her musîbete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme (tam bir güven) verir.” (Sözler, 3. Söz, 8)</p>
<p>46. Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat‘î olarak îmân ederler).</p>
<p>47. Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve gerçekten benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!</p>
<p>48. Ve öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat de kabûl edilmez, ondan bir fidye de alınmaz ve onlar yardım (da) olunmazlar!</p>
<p>49. Hem bir zaman sizi Fir‘avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne (evlâd acısına) ma‘ruz bırakıyorlar, (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı.</p>
<p>   Fir‘avun’un bu katliâma girişmesinin sebebi, kâhinlerin kendisine: “İsrâiloğullarından yeni dünyaya gelen bir çocuk senin saltanatına son verecek” diye haber vermeleri idi. (Nesefî, c. 1, 77)<br />
   “Benî İsrâil’in, oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir‘avun zamânında yapılan bir hâdise ünvânıyla, yahudi milletinin ekser (pek çok) memleketlerde, her asırda ma‘ruz olduğu müteaddid (çok sayıda) katliâmları, kadın ve kızları, hayât-ı beşeriye-i sefîhânede (insanların gayr-i meşrû‘ hayâtında) oynadıkları rolü ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>50. Hani sizin için denizi yarıp da sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Fir‘avun ehlini suda boğmuştuk.</p>
<p>51. Yine bir vakit Mûsâ ile kırk gece</p>
<p>     Burada geçen “kırk gece”, Hz. Mûsâ (as)’ın Zilka‘de ayının başından Zilhıcce’nin onuna kadar, Tûr dağında oruçlu olarak geçirdiği kırk gündür. Bu sürenin sonunda Mûsâ (as) bizzat kelâm-ı İlâhîye mazhar olmuş ve kendisine Tevrât verilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 77)</p>
<p>52. Sonra bunun arkasından sizi affettik, tâ ki şükredesiniz.</p>
<p>53. Hani Mûsâ’ya Kitâb’ı ve (hak ile bâtılı ayıran) Furkān’ı vermiştik, tâ ki hidâyete eresiniz.</p>
<p>54. O vakit Mûsâ, kavmine: “Ey kavmim! Şübhe yok ki siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz; öyle ise yaratanınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürün!</p>
<p>   Pek çok tefsirlerde, “Nefislerinizi öldürün!” emriyle kasdedilen kimselerin, buzağıya taparak dinden çıkanlar olduğu beyân edilmektedir. Bu emir gereği o günahkârlardan öncelikle tevbe etmeleri istendi ve kabûl etmeyenlerle harb edildi. Öyle ki bu savaşta öldürülenlerin sayısının yetmiş bini bulduğu rivâyet edilmektedir. Diğer bir ma‘nâ ise bu emrin mecâzî oluşudur ki, bu durumda onlardan nefislerini terbiye etmeleri, bir daha böyle hâllere girmemeleri istenmiştir. (Elmalılı, c. 1, 355)</p>
<p>55. Bir zaman da: “Ey Mûsâ! (Biz) Allah’ı açıkça görmedikçe aslâ sana îmân etmeyeceğiz!” demiştiniz de, siz (olup bitene hayretle) bakadururken sizi yıldırım yakalayıvermişti.</p>
<p>56. Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzün ardından sizi dirilttik.</p>
<p>57. Hem (Tih çölünde) üzerinizi bulutlarla gölgeledik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Ve:) “Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin!” (dedik). Artık (onlar) bize zulmetmediler; fakat (aslında) kendilerine zulmediyorlardı.</p>
<p>58. Yine bir zaman (size) şöyle demiştik: “Şu şehre (Kudüs’e) girin de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin; (ama) kapıdan secde eden kimseler olarak girin ve ‘****(Yâ Rab! Bizi affet!)’ deyin ki, size hatâlarınızı bağışlayalım!” Çünki (biz,) iyilik edenlere (mükâfâtlarını daha da) artıracağız.</p>
<p>59. Fakat o zulmedenler, (alay ederek o sözü) kendilerine söylenenden başka bir sözle (buğday ma‘nâsındaki ‘hınta’ ile) değiştirdiler (biz) de isyân etmekte olduklarından dolayı zulmedenlerin üzerine gökten kötü bir azab indirdik.</p>
<p>60. Ve bir zaman Mûsâ (Tih çölünde) kavmi için su istemişti de (ona): “Asânla taşa vur!” dedik. Bunun üzerine (taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı.</p>
<p>    “Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı remziyle (işâretiyle) ma‘nen diyor ki: ‘Ey insan! Mâdem bana i‘timâd eden bir abdimin (kulumun) eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayâtı (suyu) onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen (rahmetimin kānunlarına dayansan), şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!’ İşte beşer terakkıyâtının (insanlığın ilerlemelerinin) mühimlerinden birisi, bir âletin îcâdıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet ondan daha ileri, nihâyât ve gāyât-ı hudûdunu (en son ve en yüksek sınırlarını) çizmiştir.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)</p>
<p>61. Yine bir vakit şöyle demiştiniz: “Ey Mûsâ! (Biz) tek bir yemeğe (kudret helvası ile bıldırcına) aslâ sabredemeyeceğiz; bizim için Rabbine duâ et de, bize yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, buğdayından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın!” (Mûsâ da onlara:) “O hayırlı olanı, bu daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyle ise) bir şehre inin, (çünki kendiniz için) istediğiniz şeyler (orada) elbette vardır” dedi. Böylece üzerlerine zillet ve meskenet (yoksulluk damgası) vuruldu ve Allah’dan (gelen) bir gazaba uğradılar.</p>
<p>     Yahûdi milleti hubb-ı hayat (hayat sevgisi) ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için her asırda zillet ve meskenet (aşağılanma) tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes’elesinde hubb-ı hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiyâ-i Benî İsrâiliyenin (Benî İsrâil peygamberlerinin) mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunmaları cihetiyle bir cihette bir ehemmiyeti hiss-i millî ve dînî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete gireceklerdi. (Şuâ‘lar, 533)<br />
     “Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçiyi işverenle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o millet(tir). (&#8230;) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtir (düsturlar) içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dib (hadlerini bildiren tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>62. Şübhesiz ki (zâhiren) îmân edenler, yahudi olanlar, hristiyanlar ve sâbiîler</p>
<p>     Yehûda, Hz. Ya‘kūb (as)’ın on iki evlâdından en büyüğünün ismi iken zamanla umum İsrâiloğulları için de kullanılmıştır. Sâbiî, İslâmiyet, hristiyanlık ve yahudiliğin dışında bulunan bütün din mensublarına denir. Husûsî ma‘nâda ise, meleklere, yıldızlara veya putlara tapanlara denilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 72)</p>
<p>63. Ve bir zaman sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr (dağın)ı da üzerinize (hemen yıkılacak bir vaziyette) kaldırmıştık. “Size verdiğimiz (Kitâb)ı kuvvetle tutun ve içinde bulunanları (amel ederek) hatırlayın ki, (günahlardan) sakınasınız!” (buyurmuştuk).</p>
<p>64. Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Fakat üzerinize Allah’ın ihsânı ve rahmeti (tevbelerinizi kabûl etmesi) olmasaydı, mutlakā zarara uğrayanlardan olurdunuz.</p>
<p>65. İçinizden Cumartesi gününde haddi aşanları da elbette bilirsiniz.</p>
<p>     İsrâiloğullarına, Cumartesi gününe hürmet etmeleri ve o günü sâdece ibâdetle geçirmeleri emredilmişti. Ayrıca o gün balık avlamaları da haram kılınmıştı. Fakat onlar, Allah’ın bu emirlerine muhâlefet etmekle haddi aşmışlardı. (Nesefî, c. 1, 96)</p>
<p>66. Böylece bunu (bu hâdiseyi) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir cezâ, takvâ sâhiblerine ise bir nasîhat kıldık.</p>
<p>67. Yine bir zaman Mûsâ, kavmine: “Şübhe yok ki Allah, size bir bakara (bir sığır) kesmenizi emrediyor!” demişti.</p>
<p>     “Mısır Kıt‘ası, kumistan (çöl) olan Sahrâ-yı Kebîr’in bir parçası olduğundan Nîl-i Mübârek’in feyziyle (akmasıyla) gāyet mahsûldar (verimli) bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennem-nümûn (Cehennem gibi) sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet-misâl bir mevki‘-i mübârekin bulunması, filâhat (çiftçilik) ve zirâatı ahâlisinde pek merğub (rağbetli) bir sûrete getirmiş ve o sekenenin (ahâlinin) seciyesine (ahlâkına) öyle tesbît etmiş (yerleştirmiş) ki, zirâatı kudsiye ve vâsıta-i zirâat olan bakarı ve sevri (sığır ve öküzü) mukaddes, belki ma‘bud (ilâh) derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevre, bakara ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî İsrâîl dahi, o kıt‘ada neş’et ediyordu (yaşıyordu) ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, icl (buzağı) mes’elesinden anlaşılıyor.<br />
    İşte Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın risâletiyle (peygamberliğiyle), o milletin seciyelerine girmiş ve isti‘dadlarına (kābiliyetlerine) işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini (öküze tapma fikrini) kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle (kesilmesiyle) ifhâm ediyor (anlatıyor).” (Zülfikār, 25. Söz, 73)</p>
<p>68. (Onlar:) “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın!” dediler. (Mûsâ) şöyle dedi: “Muhakkak ki O (Rabbim) buyuruyor ki: ‘Doğrusu o, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arası (orta yaşta) bir sığırdır.’ Artık ne emrolunuyorsanız, yapın!”</p>
<p>69. (Onlar bu def‘a:) “Bizim için Rabbine duâ et, onun renginin ne olduğunu (da) bize açıklasın!” dediler. (Mûsâ) şöyle dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: ‘Doğrusu o, rengi sapsarı, bakanların hoşuna giden bir sığırdır.’ ”</p>
<p>70. (Onlar tekrar şöyle) dediler: “Bizim için Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize iyice açıklasın! Çünki bize göre sığırlar birbirine benzer geldi. Bununla berâber eğer Allah dilerse, şübhesiz biz elbette doğruyu bulan kimseler (olur)uz.”</p>
<p>71. (Mûsâ şöyle) dedi: “Şübhesiz O (Rabbim) buyuruyor ki: Doğrusu o, ne yeri sürmek üzere boyunduruğa vurulan, ne de (su taşıyarak) ekin sular bir sığırdır. Kusursuzdur, onda bir alaca yoktur.” (Onlar:) “İşte şimdi gerçeği getirdin!” dediler. Bunun üzerine onu (bulup) kestiler, fakat nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.</p>
<p>72. Hem hani bir zaman siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de, onun (kātili) hakkında birbirinizle münâkaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu hakkıyla ortaya çıkarıcıdır.</p>
<p>73. Bunun üzerine: “(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!”</p>
<p>     Rivâyete göre İsrâiloğulları, ineğini çok seven bir şahıstan, böyle bir ineği buldular ve derisi dolusunca altın karşılığında satın alıp kestiler. Bir uzvunu, kātilinin kim olduğu husûsunda münâkaşa ettikleri ölüye vurdular. Bunun üzerine ölü, damarlarından kanlar akar bir hâlde doğruldu. Ona: “Seni kim öldürdü?” dediler. O da: “Beni filanca öldürdü” dedi. (Nesefî, c. 1, 99)<br />
    “Ey Benî İsrâil ve ey Benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât-ı zü’l-Celâl’in evâmirine (emirlerine) karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziyâ-yı ma‘rifetine (O’nu ta‘rîf eden nûrlu delillere) gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nîl-i Mübârek gibi koca nehirleri, âdî (basit), câmid (ruhsuz) taşların ağızlarından akıtıp mu‘cizât-ı kudretini (kudretinin mu‘cizelerini), şevâhid-i vahdâniyetini (birliğinin şâhidlerini) o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr (çıkış) ve ifâzaları (akmaları) derecesinde, kâinâtın kalbine ve zemînin (yeryüzünün) dimâğına vererek, cin ve insin kulûb ve ukūlüne (kalblerine ve akıllarına) isâle ediyor (akıtıyor). Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu‘cizât-ı kudretine mazhar etmesi; güneşin ziyâsı (ışığı) güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nûr-ı ma‘rifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?” (Zülfikār, 25. Söz, 77)<br />
    Münâfıklar hakkında, bakınız; (sahîfe 3, hâşiye 1)</p>
<p>74. Bunun üzerine: “(Boğazladığınız sığırın) bir parçasıyla ona (o ölüye) vurun!”</p>
<p>75. (Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.</p>
<p>76. (Ey mü’minler! Onların) size inanacaklarını mı ümîd ediyorsunuz? Hâlbuki gerçekten onlardan bir fırka vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarının ardından, kendileri bile bile onu tahrîf eder (değiştirir)lerdi.</p>
<p>77. Hem (onlar) bilmiyorlar mı ki, şübhesiz Allah, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa bilir.</p>
<p>   “Perdesiz güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ (herşey) güneşi görmemesi kābil (mümkün) olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in nûr-ı ilmine karşı eşyânın (varlıkların) gizlenmesi bin derece daha gayr-i kābildir, muhâldir (imkânsızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukābildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var (Herşeye bakar ve görür ve ilmi herşeyin derinliklerine işler).” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73)</p>
<p>78. Onlardan ümmî olanlar da vardır ki, Kitâb’ı (Tevrât’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temennîler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.</p>
<p>79. Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: “Bu, Allah tarafındandır!” derler.</p>
<p>   Rivâyete göre yahudiler Hz. Muhammed (asm)’ı Tevrât’ta; gözbebekleri siyah ve iri, orta boylu, dalgalı saçlı, güzel yüzlü biri olarak vasfedilmiş buldukları hâlde, hasedlerinden kendi kitablarındaki bu sıfatları değiştirerek, o haber verilen Peygamberi; uzun boylu, mâvi gözlü, düz saçlı bir kimse gibi göstermişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 104)</p>
<p>80. Hem: “Sayılı birkaç günden başka bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” dediler. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “(Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”</p>
<p>81. Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatır (da kâfir olarak ölür)se, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>     “Kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş; fakat o günah içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünki küfür, bütün kâinâtı tahkīrdir (aşağılamaktır), kıymetlerini tenzîl etmektir (düşürmektir) ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini (san‘atlı varlıkların Allah’ın birliğine şâhidlik etmelerini) tekzibdir (yalanlamadır) ve mevcûdât âyinelerinde cilveleri (varlıklar üzerinde parıltıları) görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir (hafife almaktır). Onun için, mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı zü’l-Celâl’in (celâl sâhibi ve kahredici olan Allah’ın) kâfirleri ebedî Cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz azâbı ister.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 31)</p>
<p>82. Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar (da) orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>   “İnsan bir ni‘mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan ve insana vesvese veren, o ni‘metin veya o lezzetin devâm edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal (yer) kalmamak üzere, Kur’ân-ı Kerîm bu cümle ile onların ezvâcıyla (eşleriyle), lezâiziyle (lezzetleriyle) berâber Cennette ale’d-devam (devamlı) kalacaklarını tebşîr etmekle (müjdelemekle), o kederli düşünceden kurtarmıştır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 200)</p>
<p>83. Yine bir vakit İsrâiloğullarından: “Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.</p>
<p>84. Bir zaman da: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!” diye sağlam sözünüzü almıştık, sonra (bunu açıkça) kabûl ettiniz. Ve siz (buna) şâhidlik etmektesiniz.</p>
<p>85. (Bütün bunlardan) sonra, siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir kısmını yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fidyelerini veri(p onları kurtarı)yorsunuz; hâlbuki o, (onların, yurtlarından) çıkarılmaları size haram kılınmıştı.<br />
Yoksa Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayâtında rezîl olmaktan başka bir şey değildir! Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine uğratılırlar! Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.</p>
<p>     Bu sûredeki 83. ve 84. âyetler, Benî İsrâîl şeriatindeki meşhur evâmir-i aşere (on emir) hakkındadır. Allah’ın onlardan aldığı dört ahid; birbirlerini öldürmeme, yurtlarından çıkarmama, birbirlerine karşı düşmanlıkta yardımlaşmama ve içlerinden esir düşenleri kurtarmadır. Hâlbuki yahudiler, bu emirlerden sâdece sonuncusunu yapar, omuz omuza harb ettikleri kendi müttefiklerinin elinde bile olsa, esir düşen yahudileri kurtarmak için fidye verirlerdi. Kendilerine neden böyle yaptıkları sorulduğunda da bu ahdi i‘tirâf ederlerdi. (Elmalılı, c. 1, 397; Kurtubî, c. 2, 22)</p>
<p>86. İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayâtını satın alanlardır.</p>
<p>     “Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur! Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)! Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır!<br />
   Elbette en bahtiyâr odur ki; dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)</p>
<p>87. And olsun ki, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’ya da mu‘cizeler verdik ve Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile ona kuvvet verdik. Buna rağmen, ne zaman bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirdi ise, büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptığınız gibi) bir kısmını da öldürüyordunuz.</p>
<p>88. Hem (Peygambere:) “Kalblerimiz perdelidir! (Dediklerini anlamıyoruz)” dediler. Hayır! İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onlara lâ‘net etmiştir (rahmetinden uzaklaştırmıştır); bu yüzden pek az inanırlar.</p>
<p>89. Hem onlara Allah tarafından, yanlarında bulunanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir Kitab (Kur’ân) gelince, ki daha önce (o gönderilecek peygamberi vesîle yaparak) inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı; işte (bu kadar iyi) tanıdıkları (o peygamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.</p>
<p>    “Ey ehl-i kitab! (Hristiyanlar ve yahudiler!) İslâmiyet’i kabûl etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zîrâ size bütün bütün dîninizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak i‘tikādâtınızı ikmâl (inançlarınızdaki eksikliklerinizi tamamlayınız) ve yanınızda bulunan esâsât-ı dîniye (dînin temelleri) üzerine binâ ediniz diye, teklifte bulunuyor. Zîrâ Kur’ân, bütün kütüb-i sâlifenin (geçmiş kitabların) güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavâid-i esâsiyelerini (temel kāidelerini) cem‘ etmiş (toplamış) olduğundan, usûlde (asıl mes’elelerde) muaddil ve mükemmildir (düzeltici ve tamamlayıcıdır). Yani ta‘dîl ve tekmîl edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın teğayyür etmesi (değişmesi) te’sîriyle tahavvül ve tebeddüle (değişikliğe) ma‘rûz olan fürûât kısmında (esâsa âid olmayan mes’elelerde) müessistir (yeni hükümler getirir). Bunda aklî ve mantıkī olmayan bir cihet yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)<br />
     “Pek çok yahudi ulemâsı (âlimleri) ve nasârâ (hristiyan) ulemâsı, ikrâr (kabûl) ve i‘tirâf etmişler ki: ‘Kitablarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı (vasıfları) yazılıdır.’ (&#8230;) Ulemâ-i yehûdun en meşhurlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtâb ve onun kardeşi Kâ‘b ibn-i Üseyd ve Zübeyr ibn-i Bâtıyâ gibi meşhur ulemâ ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrâr etmişler ki: ‘Evet, kitablarımızda onun evsâfı vardır, ondan bahsediyorlar!’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 67)<br />
    Ayrıca Tevrât, İncîl ve Zebûr’da Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bahseden yerler için, bakınız; (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-73)</p>
<p>90. Allah’ın, kullarından dilediğine ihsânından (Kitab) indirmesine (hasedle) isyân ederek, Allah’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr etmekle, mukābilinde kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. İşte kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.</p>
<p>91. Hem onlara: “Allah’ın indirdiğine îmân edin!” denildiği zaman: “(Biz sâdece) bize indirilene (Tevrât’a) îmân ederiz!” deyip, onun arkasındakini (Kur’ân’ı) inkâr ederler; hâlbuki o, yanlarında olanı tasdîk edici hak (bir Kitab)dır. (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler idiyseniz, o hâlde daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?”</p>
<p>92. And olsun ki, Mûsâ size apaçık mu‘cizelerle gelmişti; sonra onun (Tûr dağına gitmesinin) ardından, siz zâlim kimseler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.</p>
<p>93. Hani sizin sağlam sözünüzü almış, Tûr’u da üzerinize kaldırmıştık. (Şöyle demiştik:) “Size verdiğimizi (Tevrât’ı) kuvvetle tutun ve (emrettiklerimizi) dinleyin!” (Onlar ise:) “İşittik ve isyân ettik!” dediler de inkârları sebebiyle kalblerine buzağı (sevgisi) içirildi, (o muhabbet, âdetâ iliklerine işledi). (Ey Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer mü’min kimseler iseniz, inancınızın size kendisiyle emretmekte olduğu şey ne kötüdür!”</p>
<p>94. De ki: “Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sâdece size âid ise, (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!”</p>
<p>    “ ‘Eğer doğru iseniz mevti (ölümü) isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.’ İşte meclis-i Nebevîde (Peygamber meclisinde) küçük bir cemâatin cüz’î bir hâdise ünvânıyla milel-i insâniye (milletler) içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla (ölüm korkusuyla) en meşhur olan millet-i yehûdun (yahudi milletinin), tâ kıyâmete kadar lisân-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>95. Hâlbuki ellerinin işlediği (günahlar) yüzünden, onu ebedî olarak aslâ temennî etmeyeceklerdir. Allah ise, zâlimleri hakkıyla bilendir.</p>
<p>96. And olsun ki, onları hayâta karşı insanların, hattâ şirk koşanların en hırslısı bulursun! Her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Hâlbuki (çok) yaşatılması, onu azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.</p>
<p>97. (Ey Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrâîl’e düşman ise,</p>
<p>     Yahudiler Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Sana gökten hangi melek geliyor?” diye sordular. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: “Cebrâîl (as) geliyor. Çünki O, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin hepsinin dostudur” buyurdu. Bunun üzerine yahudiler: “O bizim düşmanımızdır. Çünki O, bize azab, savaş ve şiddet getirir. Eğer rahmet, yağmur ve nebâtları getiren Mîkâîl (as) olsaydı sana îmân ederdik!” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 111)</p>
<p>98. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâîl’e düşman ise, şübhesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.</p>
<p>     “Hılkat-i kâinâtın (kâinâtın yaratılışının) en ehemmiyetli netîcesi olan insanlarla münâsebât-ı Rabbâniyeyi (insanlar ile Allah arasındaki münâsebetleri) tebliğ ve izhâr eden (bildiren ve açıklayan) Cebrâîl Aleyhisselâm ve zîhayat (canlılar) âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhîs etmekteki Hâlık’a (yaratıcıya) mahsûs olan icrâat-ı İlâhiyeyi yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne (kulluk yaparak) nezâret eden İsrâfîl Aleyhisselâm ve Azrâîl Aleyhisselâm; ve hayat dâiresinde rahmetin en cem‘iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle (Rahmân olan Allah’ın ihsanlarına bakmakla) berâber, şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâîl Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve ruhların bekāları (ölümsüzlüğü), saltanat ve haşmet-i rubûbiyetin muktezâsıdır (Allah’ın kâinâtı idâresinde görünen saltanat ve haşmetinin gereğidir).” (Asâ-yı Mûsâ, 11. Mes’ele, 69)</p>
<p>99. Celâlim hakkı için, sana apaçık âyetler indirdik! Hâlbuki onları fâsıklardan başkası inkâr etmez.</p>
<p>100. ,Nitekim ne zaman söz vererek bir andlaşma yapsalar, içlerinden bir kısmı onu bozmadı mı? Hayır! Onların çoğu îmân etmezler.</p>
<p>101. Hem onlara, Allah tarafından yanlarında olanı (Tevrât’ı) tasdîk edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir tâife, sanki kendileri bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitâbını sırtlarının gerisine attılar.</p>
<p>102. Ve şeytanların, Süleymân’ın saltanatı aleyhinde söylemekte oldukları (sihir yaptığına dâir uydurdukları) şeylere tâbi‘ oldular. Hâlbuki Süleymân kâfir olmadı (sihir yapmadı); fakat şeytanlar insanlara sihri (ta‘lîm ederek) ve Bâbil’deki iki meleğe, (yani) Hârût ve Mârût’a indirilen şeyleri öğreterek kâfir oldular.</p>
<p>    Âyette bahsi geçen “Hârût ve Mârût’a indirilen şeyler” kolayca kötüye kullanılabilen ince ilmî hakīkatler olup, Allah tarafından bir imtihan olarak indirilmiştir. Zîrâ sihrin insanlara te’sîri vardır. Sihir yapmak ise haram ve küfürdür. Fakat şerrinden korunmak için sihir ilmini öğrenmek haram değildir. (Nesefî, c. 1, 114)</p>
<p>103. Hem gerçekten onlar îmân edip (günahlardan) sakınmış olsalardı, Allah tarafından (verilecek) bir sevab elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!</p>
<p>104. Ey îmân edenler! (Peygambere) راَعِناَ demeyin, اُنْطُرْناَ deyin</p>
<p>     Resûllullah (asm) bir mevzû‘ hakkında konuşurken, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bazısı: “Bizi gözetip bekle (acele etme) ki, sözünü anlayalım!” ma‘nâsında رَاعِناَ (Râinâ) derlerdi. Yahudiler bu sözü, İbrânîce veya Süryânîce birbirlerine küfrederken kullandıkları “Râînâ” sözüyle değiştirip, Hz. Peygamber (asm)’a onunla hitâb etmeye başlamaları üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Böylece mü’minlere, رَاعِنَا yerine, aynı ma‘nâya gelen اُنْظُرْنَا(Ünzurnâ) demeleri emredilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 135)</p>
<p>105. Ne ehl-i kitabdan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsîs eder.</p>
<p>     “İnâyât-ı hâssa (husûsî yardımlar) ve imdâd-ı husûsiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa (husûsî ihsanlar) ile Rahmânü’r-Rahîm, her bir bîçârenin (çâresiz kalmışın) imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakīkī menfaatiyle yardım eder.” (Kastamonu Lâhikası, 465)</p>
<p>106. (Biz) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.</p>
<p>     Şer‘î ıstılahta nesh, herhangi bir hükmün yerine, sonradan başka bir şer‘î hükmün beyân edilmesi ve böylelikle, evvelki hükmün vaktinin sona ermesidir. Nesh, ebediyetine hükmedilmemiş emir ve yasaklara mahsustur. (Kurtubî, c. 1/2, 62-65)<br />
    “Evet mevâsim-i erbaada (dört mevsimde) giyecek, yiyecek ve sâir ilaçların tebeddülüne (değişmesine) lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, ta‘lim ve terbiye keyfiyeti (şekli) tebeddül eder (değişir). Kezâlik (bunun gibi), hikmet ve maslahatın iktizâsı (gereği) üzerine, ömr-i beşerin (insan ömrünün) mertebelerine göre ahkâm-ı fer‘iyede (esâsa âid olmayan hükümlerde) tebeddül (değişme) vardır. Çünki fer‘î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat (faydalı) iken, diğer bir zamâna göre mazarrat (zararlı) olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhara (başka şahsa) dâ’ (hastalık) olur. Bu sırdandır ki Kur’ân, fer‘î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 44)</p>
<p>107. (Hem) bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü şübhesiz ki ancak Allah’ındır! Ve sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.</p>
<p>108. Yoksa (siz de) daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi, (itâat etmek yerine) peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim îmânı küfürle değiştirirse, o takdirde gerçekten (dosdoğru) yol ortasında sapıtmış olur.</p>
<p>109. Ehl-i kitabdan birçoğu, îmân etmenizden sonra sizi kâfirler olarak geri döndürmeyi istediler. (Bu, senin peygamberliğin olan) hakīkat kendilerine belli olduktan sonra, sırf nefislerinden gelen bir kıskançlıktan dolayıdır. Artık Allah (onlar hakkında cihad) emrini getirinceye kadar affedin, aldırmayın! Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>110. Namazı hakkıyla edâ edin48 ve zekâtı verin!</p>
<p>     “Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise senin elinde sened yok ki ona mâliksin! Öyle ise hakīkī ömrünü bulunduğun gün bil! Lâekal (en az) günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakīkī istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye (âhiret sandığı) olan bir mescide veya bir seccâdeye at!” (Sözler, 21. Söz, 95)<br />
    Ayrıca, namazın ehemmiyeti, beş vakte tahsîsi ve usanç vermemesi hakkında, bakınız; (Sözler, 4. Söz, 9-11; 9. Söz, 26-32; 21. Söz, 91-95)<br />
     Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 4)</p>
<p>111. (Ehl-i kitab:) “Yahudi veya hristiyan olandan başkası aslâ Cennete giremeyecek!” dediler. Bu onların boş temennîleridir. De ki: “Eğer (iddiâ nızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!”</p>
<p>112. Hayır! Kim (güzel bir niyet ve ihlâsla) iyilik eden bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, artık onun, Rabbi katında mükâfâtı vardır; hem onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.</p>
<p>113. Ve yahudiler: “Hristiyanlar (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hristiyanlar da: “Yahudiler (hak) bir şey (bir esas) üzerinde değildir” dediler. Hâlbuki onlar (kendilerine indirilen) kitâbı okuyorlar. (Kitab ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de böyle onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık hakkında ihtilâf etmekte oldukları şeyler husûsunda, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.</p>
<p>114. Hem Allah’ın mescidlerini ki, içlerinde O’nun isminin zikredilmesini men‘ eden ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar ki, kendilerinin oralara, ancak korkan kimseler olarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, yine onlar için âhirette (de pek) büyük bir azab vardır.</p>
<p>115. Doğu da, batı da (her yer) Allah’ındır; o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allah’ın râzı olduğu cihet vardır. Şübhesiz ki Allah, Vâsi‘ (rahmeti geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>116. Hem, “Allah çocuk edindi” dediler.</p>
<p>     Hristiyanlar Îsâ (as)’a, yahudiler ise Uzeyr (as)’a “Allah’ın oğlu”, Arab müşrikleri de meleklere “Allah’ın kızları” diyorlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 147)</p>
<p>117. (O,) göklerin ve yerin benzersiz yaratıcısıdır. Ve bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece “Ol!” der, (o da) hemen oluverir.</p>
<p>118. Bilmeyenler ise: “Allah bizimle (de) konuşmalı veya bize bir mu‘cize gelmeli değil miydi?” dediler.</p>
<p>     “Şu kâinâtın sâhib ve mutasarrıfı (idârecisi) elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr (idâre) ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gāyeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor. Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir (şuûr ve fikir sâhibi) ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem‘iyetli (kābiliyetli) ve şuûru küllî (geniş) olan insan nev‘i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev‘i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kābil-i hitab (muhâtab kabûl edilebilecek) ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.<br />
    Mâdem en mükemmel ve ist‘idâdı (kābiliyeti) en yüksek ve ahlâkı ulvî (yüce) ve nev‘-i beşere muktedâ (insanlığa rehber) olacak olanlar ile konuşacaktır; elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla, en yüksek isti‘dadda ve en âlî (yüce) ahlâkta ve nev‘-i beşerin humsu (insanlığın beşte biri) ona iktidâ etmiş (tâbi‘ olmuş) ve nısf-ı arz (dünyanın yarısı) onun hükm-i ma‘nevîsi (ma‘nevî hâkimiyeti) altına girmiş ve istikbâl onun getirdiği nûrun ziyâsıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nûrânî kısmı ve ehl-i îmânı, mütemâdiyen (devamlı olarak) günde beş def‘a onunla tecdîd-i bîat edip (bağlılıklarını yenileyip), ona duâ-yı rahmet ve saâdet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev‘-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 2-3)</p>
<p>119. (Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhe yok ki biz seni, hak (dîn) ile, bir müjdeleyici ve (aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik; ve (sen) Cehennem ehlinden suâl olunmayacaksın!</p>
<p>120. Ama dinlerine tâbi‘ olmadıkça, ne yahudiler ne de hristiyanlar senden aslâ hoşnûd olmayacaklardır. (Onlara) de ki: “Şübhesiz ki Allah’ın hidâyeti (olan İslâm), hidâyetin ta kendisidir!” Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’(dan gelecek azâb)a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!</p>
<p>   “Umûr-ı dîniyede (dînî mes’elelerde) müsâmaha ile ve teşebbühle (hoşgörü ve benzemeye çalışmakla) medenîlere yanaşmayın! Çünki aramızdaki dere pek derindir. O dereyi doldurup, hatt-ı muvâsalayı (kavuşma hattını) te’mîn edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihâk edersiniz (katılırsınız) veya dalâlete (sapıklığa) düşer boğulursunuz!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 111)</p>
<p>121. Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvetinin (okunmasının) hakkını vererek okurlar. İşte bunlar, ona (Kitâb’a) îmân ederler.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme, Ca‘fer bin Ebî Tâlib (ra) ile birlikte Habeşistan’dan gelen kırk râhib hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 152)</p>
<p>122. Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim ni‘met(ler)imi ve şübhesiz benim sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!</p>
<p>123. Hem öyle bir günden sakının ki, (o gün) kimse, kimse nâmına bir şey ödemez, ondan bir kurtuluş bedeli kabûl edilmez, hem ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez, onlara yardım da edilmez!</p>
<p>124. Ve bir zaman Rabbi, İbrâhîm’i birtakım kelimelerle (emir ve yasaklarla) imtihân etmiş, bunun üzerine (o) onları tamâmen yerine getirmişti. (Rabbi de ona:) “Doğrusu ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tâbi‘ olunan rehber) yapıcıyım” buyurdu. (İbrâhîm ise:) “Neslimden de (imamlar yap)!” dedi. (Rabbi de:) “Verdiğim söz (senin neslinden de olsa, aslâ) zâlimlere ulaşmaz!” buyurdu.</p>
<p>125. O vakit Kâ‘be’yi de insanlar için bir sevab (kazanma) yeri ve emniyetli bir mahal kıldık. Öyle ise (siz de) İbrâhîm’in makāmından54 bir namazgâh edinin. İbrâhîm ve İsmâîl’e de: “Tavâf edenler, i‘tikâfta olanlar,</p>
<p>     Makām-ı İbrâhîm, Hz. İbrâhîm (as)’ın Kâ‘be’yi inşâ ederken veya insanları hacca da‘vet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 155)<br />
     İ‘tikâf, mescid veya benzeri yerlerde, ibâdet maksadıyla, husûsan Ramazan’ın son on gününde, hiç dışarı çıkmamak ve mecbur kalmadıkça dünya kelâmı etmemek şartıyla kalmaktır. (Kurtubî, c. 1/2, 332-333)</p>
<p>126. O vakit İbrâhîm de: “Rabbim! Burasını emniyetli bir belde kıl ve halkını, içlerinden Allah’a ve âhiret gününe îmân edenleri mahsûllerle rızıklandır!” demişti. (Rabbi de ona) şöyle buyurdu: “İnkâr edene de (ni‘met veririm); fakat onu kısa bir müddet (dünya hayâtında) faydalandırır, sonra da onu ateş azâbına (girmeye) mahkûm ederim! O varılacak yer ise, ne kötüdür!”</p>
<p>127. Ve bir zaman İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beyt’in (Kâ‘be’nin) temellerini yükseltiyordu. (Ve şöyle duâ ediyorlardı:) “Rabbimiz! (Yaptığımızı) bizden kabûl buyur! Şübhe yok ki Semî‘ (her duâyı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”</p>
<p>128. “Rabbimiz! Bizi, sana teslîm olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslîm olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şübhesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak sensin!”</p>
<p>129. “Rabbimiz! Onlara (neslimize) de içlerinden bir peygamber gönder ki, kendilerine senin âyetlerini okusun ve kendilerine Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretsin ve onları (günahlardan) temizlesin! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”</p>
<p>     Allah-ü Teâlâ, yaptıkları bu duâyı kabûl ederek Hz. İsmâîl (as)’ın neslinden Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı göndermiştir. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) da bir hadîs-i şerîflerinde meâlen: “Ben, babam İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (Nesefî, c. 1, 126)</p>
<p>130. O hâlde kendini bilmeyenden başka, kim İbrâhîm’in dîninden yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.</p>
<p>131. Bir zaman Rabbi ona: “(İhlâs ve îmân ile emirlerime) teslîm ol!” buyurduğunda, (o da:) “Âlemlerin Rabbine teslîm oldum” demişti.</p>
<p>   “Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e (merhamet edici bir Rabbe) olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insanın, câmiiyeti (kābiliyetlerinin toplayıcılığı) i‘tibâriyle bütün eşyâya (herşeye) ihtiyâcı ve alâkası vardır. Herşeye karşı, gerek hissederek gerekse hissetmeyerek teessürü (üzüntüleri) ve elemleri (acıları) vardır. Bu hâl ise, tam Cehennem gibi bir hâlettir (vaziyettir). Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb (rab zannedilen sebebler), yed-i kudretine perde olan Rabb-ı Vâhid’e (bir tek Rabbe) teslîmiyet, Firdevsî (Cennet saâdeti gibi) bir vaziyettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 44)</p>
<p>132. Ve İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti, Ya‘kūb da. (O böylece dedi ki:) “Ey oğullarım! Şübhesiz ki Allah, sizin için bu dîni seçti; öyleyse siz ancak (Allah’a) teslîm olmuş kimseler olarak can verin!”</p>
<p>133. Yoksa siz Ya‘kūb’a ölüm geldiği zaman yanında mı idiniz? O zaman oğullarına: “Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” demişti. (Oğulları da:) “Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın İlâhı olan tek bir İlâha (Allah’a) ibâdet edeceğiz. Zaten biz, O’na teslîm olan kimseleriz!” dediler.</p>
<p>134. Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!</p>
<p>135. (Onlar:) “Yahudi veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!” dediler. (Ey Resûlüm!) De ki: “Hayır! (Biz) Hanîf58</p>
<p>  Hanîf, İslâmiyet’ten evvel, Allah’ın bir olduğuna îmân edip İbrâhîm (as)’ın dînine tâbi‘ olanlara verilen bir isim ve sıfattır. Eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Örfte, İbrâhîm (as) milletine isim olmuştur ki, bâtıl ma‘budlardan çekinip, yalnız Allah’a ibâdet eden muvahhid demektir. İlmiyle amel edip İslâmî hükümlere sımsıkı bağlanan kişiler hakkında da kullanılır. (Râzî, c. 2/4, 90-91)</p>
<p>136. “(Biz) Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kūb’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilenlere ve Rableri tarafından (diğer) peygamberlere verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (Allah’ın birer peygamberi olmaları cihetiyle) ayırım yapmayız. Çünki biz, O’na teslîm olan kimseleriz” deyin!</p>
<p>137. İşte (onlar da) böyle sizin kendisine îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, o takdirde gerçekten hidâyete ermiş olurlar.</p>
<p>     “Îman, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîka münhasır (taklîde dayalı bir tasdikle sınırlı) değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları (açılmaları) olduğu gibi, îmânın o derece kesretli (pek çok) hakīkatleri var ki, binbir esmâ-i İlâhiyenin (Allah’ın isimlerinin) ve sâir erkân-ı îmâniyenin (îman esaslarının) kâinât hakīkatleriyle alâkadar çok hakīkatleri var ki: ‘Bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin (insana âid fazîletlerin) en büyüğü îmandır ve îmân-ı tahkīkīden (delillere dayalı kuvvetli îmandan) gelen tafsilli (teferruâtlı) ve bürhanlı (delilli) ma‘rifet-i kudsiyedir (Allah’ı tanımaktır)’ diye ehl-i hakīkat (hakīkat âlimleri) ittifâk etmişler.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 213)</p>
<p>138. (Ve deyin ki:) “Allah’ın boyası (ki biz onunla boyandık, dînine girdik).</p>
<p>     Allah’ın boyası, Allah’ın dîni, yani O’nun temizlemesi demektir. Çünki îman, nefisleri temizler. Hristiyanlar ise, vaftiz adını verdikleri muâmeleyi çocuklarını sarı boyalı bir suya daldırarak yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 130)</p>
<p>139. De ki: “O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde, Allah(’ın bizden bir peygamber göndermesi) hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Hâlbuki bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Çünki biz, O’na karşı samîmî olan kimseleriz.”</p>
<p>140. Yoksa (siz) gerçekten İbrâhîm’in, İsmâîl’in, İshâk’ın, Ya‘kūb’un ve (onun) torunlar(ın)ın yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı?” Hâlbuki kendi yanındaki, Allah’dan (gelen) şâhidliği (bildiği bir şeyi) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.</p>
<p>141. Bunlar gerçekten gelip geçmiş bir ümmettir. (Onların) kazandıkları kendilerine, (sizin) kazandıklarınız da sizedir. Ve (siz) onların yapmakta olduklarından suâl olunmayacaksınız!</p>
<p>142. İnsanlardan bir kısım sefihler:61 “Onları (o Müslümanları) üzerinde bulundukları (yöneldikleri) kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler.</p>
<p>     Sefih, aklı veya dîni eksik olan, lehinde ve aleyhinde olanı ayırd edemeyen ve menfaatli yolu bırakıp zararlı yolda giden, dînî cihetteki noksanlığıyla Allah’a isyân eden kimse demektir. (Râzî, c. 2/4, 102)<br />
     Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar, Mekke’de iken, namazlarında Kâ‘be’ye yöneliyorlardı. Medîne’ye hicretten sonra Mescid-i Aksâ’ya yönelmeleri emrolundu. Sonra bu âyetin nâzil olmasıyla tekrar Kâ‘be’ye yöneldiler. (Nesefî, c. 1, 133)</p>
<p>143. İşte böylece sizi mu‘tedil (adâletli ve dengeli) bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine (hesab gününde umum peygamberler lehine) şâhidler olasınız, peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun!</p>
<p>144. (Ey habîbim!) Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni, hoşnûd olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz; bundan sonra yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘be’ye) çevir! (Ey mü’minler!) O hâlde (siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzünüzü onun tarafına çevirin!</p>
<p>     “Vaktin evvelinde, Kâ‘be’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in (Kâ‘be’nin) etrâfında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri (kuşattıkları) gibi, en uzak safların da âlem-i İslâm’ı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o musallî de (namazı kılan da) o saflara girmekle, o cemâat-ı uzmâya (büyük cemâate) dâhil olsun ki, o cemâatın icmâ‘ ve tevâtürü (aynı fikirde ittifâk etmeleri), onun namazda söylediği her da‘vâya ve her sözüne bir hüccet ve bir bürhân (delîl) olsun.<br />
    Meselâ, namaz kılan: اَلْحَمْدُلِلّٰهِ dediği zaman, sanki o zamanda o cemâat-ı uzmâyı teşkîl eden bütün mü’minler: ‘Evet, doğru söyledin!’ diye onun o sözünü tasdîk ediyorlar (doğruluyorlar). Ve bu tasdikler, hücûm eden evhâm (vehimlere) ve vesveselere karşı ma‘nevî bir kalkan vazîfesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri (hisleri) ve latîfeleri ve duyguları o namazdan zevklerini ve hisselerini alırlar. Yalnız, musallînin Kâ‘be’ye olan şu hayâlî nazarı kasdî olmamalıdır. Tebaî (kasdî olmayan) bir şuûrdan ibâret bulunmalıdır.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 63)</p>
<p>145. And olsun ki, eğer (sen) kendilerine kitab verilmiş olanlara her ne delil getirsen, (yine de) senin kıblene tâbi‘ olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi‘ (olacak) değilsin. Onların bazısı da (diğer) bazıların kıblesine tâbi‘ değildir(ler). Celâlim hakkı için, eğer sana (vahiyle) gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, şübhesiz sen o takdirde, mutlakā zâlimlerden olursun!</p>
<p>146. Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar.</p>
<p>     Hz. Ömer (ra), yahudi âlimlerinden iken İslâm’la şereflenen Abdullah bin Selâm Hazretlerine bu âyet-i kerîme hakkında suâl ettiğinde o, cevâben şöyle dedi: “Yâ Ömer! Ben Hz. Peygamber (asm)’ı gördüğüm zaman, oğlumu tanıdığımdan ziyâde tanımıştım. Zîrâ oğlum hakkında, belki anası hıyânet etmiştir diye şübhelenebilirim. Ama Resûlullah (asm) için zerre kadar bile şübhem olamaz. Çünki onun vasıfları Tevrât’ta yazılı olanların aynısı ve tamâmıdır.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 140)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 13, hâşiye 2)</p>
<p>147. Hak, Rabbinden (gelen)dir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!</p>
<p>148. Hem herkes için (her ümmetin) kendisinin ona yönelici olduğu bir yön (bir kıble) vardır. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Nerede olursanız olun, Allah sizi hep birlikte (huzûruna) getirir. Muhakkak ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>149. Ve nereden (yolculuğa) çıksan, artık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâ‘beye) çevir! Hiç şübhesiz ki bu, Rabbinden (gelen) haktır. Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.</p>
<p>150. Evet, nereden (yolculuğa) çıksan, bundan sonra (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Ve (Ey mü’minler! Siz de) nerede olsanız, artık (namazda) yüzlerinizi onun tarafına çevirin ki, içlerinden zulmedenlerin dışında, insanlar (bilhassa yahudi ve müşrikler) için aleyhinize bir delîl olmasın! Artık onlardan korkmayın; öyleyse (ancak) benden korkun ki üzerinize olan ni‘metimi tamamlayayım! Hem tâ ki doğru yolu bulasınız.</p>
<p>151. Nitekim içinizde sizden bir peygamber gönderdik; size âyetlerimizi okuyor, sizi (günahlardan) temizliyor, size Kitâb’ı ve hikmeti (Kitabdaki hükümleri) öğretiyor ve size bilmiyor olduğunuz şeyleri öğretiyor.</p>
<p>152. Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!</p>
<p>     “Hâlık-ı Rahmân (rahmeti bol olan yaratıcı) ibâdından (kullarından) istediği en mühim iş şükürdür. Furkān-ı Hakîm’de (Kur’ân’da) gāyet ehemmiyetle şükre da‘vet eder. (&#8230;) Hem şükrün envâı (çeşitleri) var. O nev‘lerin en câmi‘i (genişi) ve fihriste-i umûmiyesi, namazdır. Hem şükür içinde sâfî bir îman var, hâlis bir tevhid bulunur. Çünki bir elmayı yiyen ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyen adam, o şükür ile i‘lân eder ki: ‘O elma, doğrudan doğruya dest-i kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazîne-i rahmetin hediyesidir’ demesiyle ve i‘tikād etmesiyle (inanmasıyla), herşeyi cüz’î (küçük) olsun, küllî (büyük) olsun O’nun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve herşeyde rahmetin cilvesini (bir parıltısını) bilir. Hakīkī bir îmânı ve hâlis bir tevhîdi, şükür ile beyân ediyor.” (Asâ-yı Mûsâ, 28. Mektûb, Şükür Risâlesi, 237-239)</p>
<p>153. Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle berâberdir.</p>
<p>     Bakınız; (sahîfe 6, hâşiye 1)</p>
<p>154. Ve Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Bil‘akis (onlar) hayatdârdırlar, fakat (siz) anlayamazsınız.</p>
<p>     “Evet şühedâ (şehîdler), hayât-ı dünyevîyelerini tarîk-ı hakta (hak yolunda) fedâ ettikleri için, Cenâb-ı Hakk kemâl-i kereminden (ikrâmının bolluğundan) onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayâtı, âlem-i berzahta (kabir âleminde) onlara ihsân eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerini daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar. Kemâl-i saâdetle (tam bir saâdetle) mütelezziz oluyorlar (lezzet alıyorlar). Ölümdeki firak (ayrılık) acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kubûrun (kabir ehlinin) çendan (gerçi) ruhları bâkīdir (ölümsüzdür), fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta (kabir âleminde) aldıkları lezzet ve saâdet, şühedânın lezzetine yetişmez.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 3)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 69, hâşiye 2)</p>
<p>155. Sizi mutlakā biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden bir noksanlık ile imtihân edeceğiz. (Ey Resûlüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!</p>
<p>156. Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” derler.</p>
<p>     “Mer‘ayı tecâvüz eden (sınırı aşan) koyun sürüsünü çevirmek için çobanın attığı taşlarla musâb olan (isâbet alan) bir koyun, lisân-ı hâliyle der ki: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim’ der. Kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî değilsin! Dâll (haktan sapmış) değilsin! Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma‘ruz kaldığın zaman, اِناَّ لِلّٰهِ وَ اِناَّ اِلَيْهِ راَجِعُونَ [Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!] de! Ve merci‘-i hakīkī’ye (hakīkī dönülmesi gereken Zât’a) dön, îmâna gel, mükedder olma (kederlenme)! Allah da, çoban gibi seni senden daha ziyâde düşünür.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 105)</p>
<p>157. İşte onlara Rablerinden mağfiretler ve bir rahmet vardır. Hidâyete erenler de işte ancak onlardır.</p>
<p>158. Muhakkak ki Safâ ile Merve, Allah’ın (hac ve umre ibâdeti için ta‘yîn ettiği) şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Bu yüzden Kâ‘be’yi hacceden veya umre yapan kimsenin, artık o ikisini tavâf etmesinde (ikisi arasında sa‘y ederek, yürümesinde) üzerine bir günah yoktur. Kim de gönlünden koparak (fazladan) bir hayır işlerse, o takdirde şübhesiz ki Allah, Şâkir (bütün iyiliklerinize fazlasıyla mükâfât veren)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi bilen)dir.</p>
<p>159. Şübhe yok ki onu insanlara Kitab’da (Tevrât’da) beyân etmemizden sonra, (Muhammed’in sıfatları ve recm âyeti gibi) indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu, işte onlar ki Allah kendilerine lâ‘net eder, (bütün) lâ‘net edenler de onlara lâ‘net okur!</p>
<p>160. Ancak tevbe edip (hâllerini) düzeltenler ve (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ; işte onlar var ya, onların tevbelerini kabûl ederim. Çünki ben, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)im, Rahîm (merhameti bol olan)ım.</p>
<p>161. Şübhesiz inkâr edip kendileri kâfir kimseler olarak ölenler(e gelince), işte onlar yok mu, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ‘neti ancak onların üzerinedir.</p>
<p>162. Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!</p>
<p>163. İlâhınız (olan Allah) ise, tek bir İlâhdır. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Rahmân (bütün mahlûkāta rahmet eden)dir, Rahîm (mü’minlere çok merhamet eden)dir.</p>
<p>164. Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre) boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) kat‘î deliller vardır.</p>
<p>     Resûl-i Ekrem (asm) Medîne’yi teşrif buyurduklarında, “İlâhınız (olan Allah) bir tek İlâhdır” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. Mekke müşriklerinin: “Bu kadar insana tek bir ilâh nasıl yetişir?” demeleri üzerine ise bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 147)<br />
    “Şu âyet vücûb ve vahdeti (Allah’ın mutlak varlığını ve birliğini) gösterdiği gibi, bir İsm-i A‘zam’ı gösteren gāyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası (kısacık bir özeti) şudur ki, kâinâtın ulvî ve süflî tabakātındaki (yukarı ve aşağı tabakalarındaki) bütün âlemler, ayrı ayrı lisân ile bir tek netîceyi, yani bir tek Sâni‘-i Hakîm’in rubûbiyetini (hikmetle iş gören bir san‘atkârın terbiye ve idâresini) gösteriyorlar.<br />
    Şöyle ki: Nasıl göklerde, hattâ kozmoğrafyanın i‘tirâfıyla dahi, gāyet büyük netîceler için, gāyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûd (varlık) ve vahdetini (birliğini) ve kemâl-i rubûbiyetini (mükemmel terbiye ediciliğini) gösterir. Öyle de; zeminde bilmüşâhede, hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrârıyla (görüp doğrulamasıyla), gāyet büyük maslahatlar (faydalar) için mevsimlerdeki gibi gāyet muntazam tahavvülâtlar (değişiklikler) dahi aynı O Kadîr-i zü’l-Celâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 313-314)</p>
<p>165. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ı bırakıp birtakım putları ilâh edinir, onları Allah’ı sever gibi severler. Fakat îmân edenler, Allah’a olan sevgi(leri) cihetiyle daha kuvvetlidir. Eğer zulmedenler, (kıyâmette) azâbı görecekleri zaman (anlayacakları gibi), şübhesiz kuvvetin tamâmen Allah’a âid olduğunu ve gerçekten Allah’ın, pek şiddetli azab sâhibi olduğunu (dünyada da) gör(üp bil)selerdi (putları ilâh edinmezlerdi).</p>
<p>166. O zaman o tâbi‘ olunanlar, azâbı görerek (kendilerine) tâbi‘ olanlardan uzaklaşmışlar ve aralarındaki bağlar kopmuştur.</p>
<p>167. (O zaman) tâbi‘ olanlar şöyle derler: “Keşke gerçekten bizim için (dünyaya) bir daha (dönüş) olsaydı da, onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah, onlara bütün amellerini, kendi üzerlerinde (yığılmış) acı pişmanlıklar hâlinde gösterecektir! Onlar, o ateşten çıkacak kimseler de değildirler!</p>
<p>168. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helâl ve temiz olanları(nı) yiyin ve şeytanın adımlarına tâbi<br />
olmayın!</p>
<p>     “İnsanın nefsi, yemek içmek husûsunda keyfe mâyeşâ (dilediğince) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayâtına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdetâ ma‘nevî hayâtını da zehirler. Daha kalbe ve rûha, itâat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne (baş kaldırarak) dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 253)</p>
<p>169. (O şeytan) size ancak kötülüğü, çirkin işleri ve Allah’a karşı, bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.</p>
<p>170. Hâlbuki onlara (o müşriklere): “Allah’ın indirdiğine tâbi‘ olun!” denildiği zaman: “Hayır! (Biz) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey(ler)e tâbi‘ oluruz!” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdirmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler idiyseler! (Yine de onlara mı tâbi‘ olacaklar?)</p>
<p>     “Biz Kur’ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna (delîle) tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-ı îmâniyeye (îman hakīkatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (ferdleri) gibi, ruhbanları (hristiyan din adamlarını) taklîd için bürhânı (delîli) bırakmıyoruz.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)</p>
<p>171. İnkâr edenler (ile onları îmâna da‘vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir. (Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakīkati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.</p>
<p>     “Başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşâdına (doğru yolu gösteren çağrılarına) kulak vermek ile necatları (kurtuluşları) mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı, -Kur’ân’ın sadâsını (sesini) kulaklarına işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur’ân’ın kendilerini irşâd etmesine mâni‘ olmuştur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 110)</p>
<p>172. Ey îmân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer sâdece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin!</p>
<p>     Bakınız; (sahîfe 22, hâşiye 2)</p>
<p>173. (O,) size ancak ölüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı), (akan) kanı, domuz etini ve kendisi Allah’dan başkası için kesilen (hayvanın etin)i haram kılmıştır. Fakat (başkasının hakkına) tecavüz edici olmadan ve haddi (zarûret mikdârını) aşıcı olmadan kim (bunlardan ölmeyecek kadar yemeye) mecbur kalırsa, artık ona bir günah yoktur.</p>
<p>     “*اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kāidesi, yani: Zarûret, haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kāide ise küllî (umûmî) değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile (irâdesini kötüye kullanmasıyla), gayr-ı meşrû‘ (helâl olmayan) sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara (müsâadeli hükümlere) medâr olamaz, özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam sû’-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı (yaptığı işleri), ulemâ-i Şeriatça (fıkıh âlimlerince) aleyhinde cârîdir (geçerlidir), ma‘zur (özürlü) sayılmaz.” (Sözler, 27. Söz, 155)</p>
<p>174. Muhakkak ki Allah’ın indirdiği (ve içinde Muhammed’in sıfatları bulunan) Kitab’ı gizleyip de onu (karşılığında ne alsalar) az (düşecek) bir fiyata satanlar yok mu; işte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemiyorlar! Allah da kıyâmet günü onlarla ne konuşur, ne de onları (günahlardan) temizler! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>175. İşte onlar, hidâyete mukābil dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!</p>
<p>176. Bu (azab), doğrusu Allah’ın Kitâb’ı hak ile indirmesi (onların da bunu inkâr etmeleri) sebebiyledir. Artık şübhesiz ki Kitab hakkında ihtilâfa düşenler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedirler.</p>
<p>177. (Ey ehl-i kitab!) Yüzlerinizi (ibâdet maksadıyla) doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (için yeterli) değildir;</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme ehl-i kitab hakkında nâzil olmuştur. Çünki hristiyanların kıblesi (Kudüs’teki) Beyt-i Makdis’in (Mescid-i Aksâ’nın) doğusu, yahudilerin kıblesi ise batısıdır. Bunlardan her biri kendi kıblelerine dönmenin daha hayırlı olacağını iddiâ ederler. (Nesefî, c. 1, 147)</p>
<p>178. Ey îmân edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı!</p>
<p>     “İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin temâyülâtından (meyillerinden) çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisâsâtından (hislerinden) ve ihtiyâcâtından gelir. Ruh ise îman nûruyla harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûb etmez. Elhâsıl, had ve cezâ, emr-i İlâhî ve adâlet-i Rabbâniye (Allah’ın emri ve adâleti) nâmına icrâ edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insâniyetin mâhiyetindeki latîfeler (rûhundaki hisler) müteessir ve alâkadar olurlar. (&#8230;) Hakīkī adâlet ve te’sirli cezâ odur ki, Allah’ın emri nâmıyla olsun, yoksa te’sîri yüzden bire iner. (&#8230;) Saâdet-i beşeriye (insanlığın saâdeti) dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 431)</p>
<p>179. O hâlde ey akıl sâhibleri, (bilin ki) sizin için kısasta hayat vardır.</p>
<p>    Kısasta, meselâ kātilin öldürülmesinde hayat vardır. Çünki bir kimse, birisini öldürmeye niyetlendiğinde, kısâs edileceğini düşünerek korkar ve vazgeçer. Böylece hem kendisi, hem de öldüreceği kimse hayatta kalmış olur. (Râzî, c. 3/5, 61)</p>
<p>180. Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa, ana-babaya ve akrabâlara meşrû‘ bir sûrette vasiyet etmek, takvâ sâhiblerine bir borç olarak üzerinize farz kılındı!</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme, (Nisâ Sûresinin 11, 12 ve 176. âyetleri olan) mîras âyetleri ve “Vârise vasiyet yoktur” hadîs-i şerîfi ile mensuhtur (farz olma hükmü kalkmıştır). Böyle olmakla berâber, vasiyette bulunmak pek makbûl bir sünnettir. (Kurtubî, c. 1/2, 263)</p>
<p>181. Şimdi kim bunu (bu yapılan vasiyeti) işittikten sonra onu değiştirirse, artık günâhı ancak onu değiştirenler üzerinedir. Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (vasiyetlerinizi işiten)dir, Alîm (yaptığınız herşeyi hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>182. Kim de vasiyet edenin bir hatâ etmesinden veya bir günâha girmesinden endîşe edip de (vasiyetle alâkası olanların) aralarını düzeltirse, artık ona bir günah yoktur. Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>183. Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.</p>
<p>     “Orucun ekmeli (en mükemmeli) ise, mi‘de gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât-ı insâniyeye dahi bir nevi‘ oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan (haram şeylerden), mâlâyâniyâttan (lüzumsuz şeylerden) çekmek ve her birisine mahsus ubûdiyete (kulluğa) sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz (kaba) ta‘birlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisânı, tilâvet-i Kur’ân (Kur’ân okuma) ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgûl etmek (&#8230;) gibi sâir cihâzâta da bir nevi‘ oruç tutturmaktır.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 252)</p>
<p>184. Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse (daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz, (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.</p>
<p>185. (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu göstermek ve hidâyet ile furkandan (hak ile bâtılı ayıran hükümlerden) apaçık deliller olmak üzere, Kur’ân onda indirilmiştir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, artık onda oruç tutsun!</p>
<p>    “Kur’ân-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan’da nüzûl etmiş (inmiş); o Kur’ân’ın zamân-ı nüzûlünü istihzâr (hatırlamak) ile o semâvî hitâbı hüsn-i istikbâl etmek (güzel karşılamak) için Ramazân-ı Şerîf’te nefsin hâcât-ı süfliyesinden (âdî ihtiyaçlarından) ve mâlâyâniyât-ı hâlâttan tecerrüd (lüzumsuz hâllerden sıyrılmak) ve ekl ü şürbün (yeme içmenin) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi, güyâ geldiği ân-ı nüzûlünde (iniş ânında) dinlemek ve o hitâbı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâîl’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den (Cenâb-ı Hakk’tan) dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 251)</p>
<p>186. (Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm;</p>
<p>     Herşey kendisinden son derece uzak olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın herşeye herşeyden daha yakın olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 518, hâşiye 1)<br />
     “Eğer desen: ‘Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki âyet umûmîdir, her duâya cevab var, ifâde ediyor?’ El-cevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu (istenileni) vermek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir.” (Sözler, 23. Söz, 106)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 156, hâşiye 3; sahîfe 365, hâşiye 2; sahîfe 387, hâşiye 2)</p>
<p>187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için (günahlardan koruyan) bir elbise, siz de onlar için bir elbise (gibi)siniz.</p>
<p>188. Hem mallarınızı aranızda bâtıl (haram yollar)la yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını kendiniz (haksız olduğunuzu) bile bile (rüşvet veya yalancı şâhidlik gibi) günah ile yemeniz için onları(n hükmünü) hâkimlere (bırakıp) aktarmayın!</p>
<p>    “Mâdem rızık mukadderdir (yazılıdır) ve ihsân ediliyor ve veren de Cenâb-ı Hakk’tır; O hem Rahîm (çok merhamet edici), hem Kerîmdir (çok ikrâm edendir). O’nun rahmetini ittihâm etmek (suçlamak) derecesinde ve keremini istihfâf eder (hafife alır) bir sûrette, gayr-ı meşrû‘ bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdânını, belki bazı mukaddesâtını (dînî değerlerini) rüşvet verip menhus (uğursuz) ve bereketsiz bir mâl-ı harâmı kabûl eden düşünsün ki, ne kadar muzâaf (kat kat) bir dîvâneliktir.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 268)</p>
<p>189. (Ey Resûlüm!) Sana hilâllerden de soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”84 İyilik, (bâtıl bir âdetinize binâen) evlere arkalarından girmeniz değildir; fakat iyilik, (günahlardan) sakınan kimse(nin iyiliği)dir. Artık evlere kapılarından girin ve Allah’dan sakının, tâ ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>    84. “Kubbe-i semâda (gök kubbede) kameri (ay’ı), zamânın saat-ı kübrâsına (büyük saatine) bir akreb yapmak; mütefâvit (farklı) çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl-i mîzanla (tam bir ölçüyle), dakīk hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin şeâiridir (herşeyin Rabbi oluşunun alâmetleridir).” (Sözler, 32. Söz, 271)<br />
    Bir kısım sahâbeler, câhiliye devrinden kalan bir âdet ile, ihramlıyken evlerine kapılarından girmez, bunun yerine evlerinin arkasından veya tavandan bir delik açarak içeri girerlerdi. Âyet, onların bu âdetlerini reddetmek üzere nâzil olmuştur. (Kurtubî, c. 1/2, 344)</p>
<p>190. Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın,</p>
<p>     “Hâricî tecâvüze (dışarıdan gelen saldırıya) karşı kuvvetle mukābele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde (içeride) ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde ma‘nevî tahrîbâta karşı ma‘nevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hâricdeki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır.” (Emirdağ Lâhikası-II, 327)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 89, hâşiye 1; sahîfe 93, hâşiye 1)</p>
<p>191. Ama onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den, siz de) onları çıkarın! Çünki fitne (onların sizi küfre zorlamaları), öldürmekten daha kötüdür. Hem (onlar) orada sizinle savaşmadıkça, (siz de) onlarla Mescid-i Harâm yanında savaşmayın! Fakat sizinle savaşırlarsa, o takdirde onları öldürün! Kâfirlerin cezâsı işte böyledir.</p>
<p>192. Sonunda (küfürden) vazgeçerlerse, artık muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>193. O hâlde bir fitne kalmayıncaya ve din sâdece Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Fakat (küfürden) vazgeçerlerse, o takdirde zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.</p>
<p>194. Haram ay haram aya bedeldir ve hürmetler karşılıklıdır. Öyle ise (o ayda) size kim saldırırsa, artık (siz de) ona, size saldırdığının misliyle saldırın; fakat Allah’dan sakının ve bilin ki, şübhesiz Allah, takvâ sâhibleriyle berâberdir.</p>
<p>195. Hem Allah yolunda sarf edin, (kendinizi) ellerinizle tehlikeye atmayın ve iyilik edin! Şübhe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.</p>
<p>     Ebû Eyyûbe’l-Ensârî radıyallâhü anh şöyle demiştir: “Bu âyet, Ensâr cemâati hakkında nâzil oldu. Âyet nâzil olmadan önce biz: ‘Allah’ın dîni kuvvetlendi, yardımcıları çoğaldı. Bizim mâlî ve bedenî yardımımıza ihtiyaç kalmadı. Bu hâlde muhârebe ve cihâdı terk ve te’hîr ederek, mallarımızın başına dönsek ve onların ıslâhı ile meşgûl olsak!’ diye düşünmeye başlamıştık. Bu fikirlerimiz henüz tartışılmaya başlanmıştı ki, bu âyet-i celîle nâzil oldu.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 172)<br />
    Burada zikredilen “tehlike”den maksad, Allah yolunda cihaddan ve bu yolda harcama yapmaktan kaçınmaktır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 232)</p>
<p>196. Hac ve umreyi de Allah için tamamlayın!</p>
<p> “Hacc-ı şerîf, bi’l-asâle (bizzat) herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir (yüksek derecede bir kulluktur). Nasıl ki bir nefer (asker), bir yevm-i mahsusta (husûsî bir günde) ferik (paşa) dâiresinde bir ferik gibi pâdişâhın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî (câhil) de olsa, kat‘-ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr-ı arzın (yeryüzünün) Rabb-ı Azîmi ünvânıyla Rabbisine müteveccihtir (yönelmiştir). Bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir (şereflenmiştir). (&#8230;) Hacdan sonra şu ma‘nâ-yı ulvî ve küllî (büyük ve umûmî ma‘nâ) muhtelif derecelerde bayram namazlarında, yağmur namazlarında, husûf, küsûf (ay ve güneş tutulması) namazlarında, cemâatle kılınan namazlarda bulunur. İşte şeâir-i İslâmiyenin (İslâm alâmetlerinin), velev sünnet kabîlinden (çeşidinden) de olsa, ehemmiyeti bu sırdandır.” (Tılsımlar, 16. Söz, 30)</p>
<p>197. Hac (vakti), ma‘lûm aylardır. O hâlde kim onlarda (o aylarda ihrâma girmekle niyet ederek) haccı (kendine) farz ederse, artık hacda ne kadına yaklaşmak, ne günah işlemek, ne de münâkaşa etmek vardır. Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, Allah onu bilir. O halde (kendinize yolculuğunuzda lâzım olacak) azık edinin; fakat şübhesiz ki azığın en hayırlısı, takvâdır.89 Ve ey akıl sâhibleri! (Sâdece) benden sakının!</p>
<p>     Burada zikredilen “ma‘lûm aylar”, Şevvâl, Zilka‘de ve Zilhıccenin ilk on günüdür. Bu âyet-i kerîmenin, meâlen: “Kendinize azık edinin!” diye başlayan kısmı Ehl-i Yemen hakkında nâzil olmuştur. Onlar: “Biz, Allah’a tevekkül eden kimseleriz” diyerek yol için azık bulundurmazlar, sonra da zor durumda kalarak dilenirlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 238-239)<br />
     Allah korkusunda ne kadar büyük bir saâdet ve lezzet olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 205, hâşiye 2)</p>
<p>198. (Hac esnâsında ticâret yaparak) Rabbinizden bir ihsan aramanızda size bir günah yoktur. Nihâyet Arafat’tan (ayrılıp) akın ettiğiniz zaman, Meş‘ar-i Harâm (tepesi) yanında (Müzdelife’de) artık Allah’ı zikredin! Ve (O) sizi hidâyete erdirdiği gibi, (siz de) O’nu zikredin!</p>
<p>     “Tohum olacak bir habbenin (dânenin) kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz (gelişemez) ölür gider. Kezâlik ‘ene’ ile ta‘bîr edilen enâniyetin (benliğin) kalbi, ‘Allah Allah’ zikrinin şuâ‘ ve harâretiyle (nûru ve sıcaklığıyla) yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir‘avunlaşamaz ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât’a (yer ve göklerin yaratıcısına) isyân edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde, ‘ene’ mahvolur.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 90)</p>
<p>199. Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden (Arafat’tan siz de) akın edin ve Allah’dan mağfiret dileyin! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>     Bu âyet, Kureyş kabîlesi hakkındadır. Çünki onlar, kendilerini diğer insanlardan imtiyazlı sayarak Arafat yerine, “Biz Harem ehliyiz” diyerek Müzdelife’de vakfe yaparlardı. (Nesefî, c. 1, 163)</p>
<p>200. Nihâyet hac ibâdetlerinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anma ile artık Allah’ı zikredin!</p>
<p>     Devr-i câhiliyette Arablar menâsik-i haccı (haccın gereklerini) tamamladıktan sonra toplanırlar ve atalarının eserleri ile iftihâra başlayıp, bazısı: “Babam şöyle yemek yedirirdi” diğeri: “Babam şöyle kılıç sallardı” gibi övünerek konuşurlardı. (Râzî, c. 3/5, 199)</p>
<p>201. Onlardan bir kısmı da: “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azâbından muhâfaza eyle!” der.</p>
<p>202. İşte onlar ki, kendilerine kazandıklarından bir nasib vardır.</p>
<p>    “Dünya hayâtında en bahtiyâr odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkī (kabûl) etsin ve öyle de iz‘ân etsin (anlasın) ve ona göre hareket etsin. Ve o telakkī ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiyatını vermez, istikāmet ve lezzetle hayâtını geçirir. Evet, dünyaya âid işler kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâkī umûr-ı uhreviye (âhiretle alâkalı işler) ise, gāyet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki (yaratılışındaki) şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hâkezâ (bunun gibi) şedîd hissiyâtlar (şiddetli hisler), umûr-ı uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyâtı şiddetli bir sûrette fânî umûr-ı dünyeviyeye tevcîh etmek (yönlendirmek), fânî ve kırılacak şişelere, bâkī elmas fiyatlarını vermek demektir.” (Mektûbât, 9. Mektûb, 24-25)</p>
<p>203. O hâlde sayılı günlerde (teşrik günlerinde) Allah’ı (tekbirlerle) zikredin! Bundan böyle kim iki günde (Mina’dan dönmek için) acele ederse, artık ona bir günah yoktur. Kim de (Üçüncü güne) geri kalırsa ona da bir günah yoktur.</p>
<p>     “Sayılı günler” Zilhıcce’nin on bir, on iki ve on üçüne denk gelen Kurban bayramının ilk üç günüdür. Bu günlerde Mina’da tekbir getirilir, şeytan taşlanır. Burada zikredilen “iki gün”den murad, Kurban bayramının ikinci ve üçüncü günleridir. “Geri kalma”dan murad ise, taş atma ibâdetini Kurban bayramının dördüncü gününe bırakmaktır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 244)</p>
<p>204. Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözü (senin) hoşuna gider. (Sözlerinin kendi) kalbinde olana (muvâfık olduğuna) da Allah’ı şâhid tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.</p>
<p>205. (Senden) ayrılınca da, yeryüzünde fesad çıkarmak, hem ekin(lerinizi) ve (hayvanlarınızın) nesli(ni) helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez.</p>
<p>206. Hem ona: “Allah’dan sakın!” denildiği zaman, gurûr onu günaha sevk eder;</p>
<p>     “Bir gözsüz akreb ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidârı değil, belki onun za‘fının semeresi (zayıflığının netîcesi) olan teshîr-i Rabbânîye (Allah’ın itâat ettirmesi) ve ikrâm-ı Rahmânîdir (sonsuz merhamet sâhibi olan Allah’ın ikrâmıdır). Ey insan! Mâdem hakīkat böyledir; gurûru ve enâniyeti (kendini beğenmeyi ve benliği) bırak! Ulûhiyetin dergâhında acz ve za‘fını istimdâd (yardım isteme) lisânıyla, fakr ve hâcâtını (fakirlik ve ihtiyaçlarını) tazarru‘ (yalvarma) ve duâ lisânıyla i‘lân et ve abd (kul) olduğunu göster!” (Sözler, 23. Söz, 117)</p>
<p>207. Fakat insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızâsına nâil olmak için kendi nefsini (ve bütün malını O’nun yolunda) fedâ eder. Allah ise, kullar(ın)a karşı çok şefkatli olandır.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme Süheyb bin Sinan er-Rûmî (ra) hakkında nâzil oldu. O, Medîne’ye hicret ederken Kureyş müşrikleri arkasından yetişerek kendisine ezâ ve cefâ yapmaya başladıklarında, gāyet ma‘kūl ve iknâ edici sözler söyleyerek, dînine dokunmamaları şartıyla, malını onlara bırakıp kurtulmaya muvaffak oldu. Medîne’ye vardığında, Hz. Ebû Bekir (ra) kendisini bir cemâatle karşıladı ve ona: “Alış-verişin mübârek olsun!” dedi. Süheyb (ra) da cevâben: “Allah sizin ticâretinize de zarar vermesin, fakat ne var?” deyince, ona bu âyet-i kerîmeyi müjdeleyip okudular. (İbn-i Kesîr, c. 1, 184)</p>
<p>208. Ey îmân edenler! İslâm’a tamâmen girin;</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, İslâm’a girmelerine rağmen, Tevrât’ın bazı emirlerine uymak için izin isteyen bir kısım ehl-i îmân hakkında nâzil oldu. (Kurtubî, c. 2/3, 24)</p>
<p>209. O hâlde, size apaçık deliller geldikten sonra eğer (İslâm’a tamâmen girmekten) saparsanız, artık bilin ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>210. (O müşrikler) ille de, Allah’ın (azâbının) ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelip işin bitirilmesini mi (helâk edilmelerini mi) bekliyorlar? Nihâyet bütün işler, ancak Allah’a döndürülür.</p>
<p>211. İsrâiloğullarına sor, onlara (hidâyet vesîlesi olacak) nice apaçık mu‘cizelerden verdik (de inkâr ettiler). O hâlde kim Allah’ın ni‘metini (mu‘cizelerini) kendisine geldikten sonra (onu) değiştirirse (inkâr sebebi yaparsa), artık şübhesiz ki Allah, azâbı çok şiddetli olandır.</p>
<p>212. İnkâr edenlere dünya hayâtı süslenmiştir de îmân edenlerle alay ediyorlar. Hâlbuki (günahlardan) sakınanlar, kıyâmet gününde onların üstündedirler. Allah ise, dilediği kimseyi hesabsız rızıklandırır.</p>
<p>213. İnsanlar tek bir ümmet (aynı din üzere) idi (daha sonra ihtilâfa düştüler); bunun üzerine Allah, müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler husûsunda, insanların aralarında hüküm vermek için, berâberlerinde hak ile Kitâb indirdi. Ancak kendilerine onun (o kitâbın) verildiği kimseler, onlara apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm (ve hased)den dolayı onda da ihtilâfa düştüler. Sonra Allah, (o ehl-i kitâbın) üzerinde ihtilâfa düştükleri hakka, îmân edenleri izniyle hidâyet eyledi. Çünki Allah, dilediği kimseyi (hikmetine binâen kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidâyet eder.</p>
<p>214. (Ey mü’minler!) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman!” diyecek (hâle gelmiş)lerdi!</p>
<p>     Sahîh-i Buhârî’de zikredilen bir rivâyete göre Habbâb bin Eret (ra) şöyle demiştir: “Biz Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a: ‘Yâ Resûlallah! Bizim için Allah’dan yardım dileğinde bulunmayacak mısın? Bizim için duâ etmeyecek misin?’ dedik. Peygamber Efendimiz (asm): ‘Sizden evvel geçenlerden birinin başının ortasına testere konup, tâ ayağına kadar biçilirdi de, bu onu dîninden vazgeçirmezdi! Demirden taraklarla taranır, eti kemiğinden ayrıldığı hâlde, bu onu yine de dîninden döndürmezdi!’ buyurdu.”<br />
    Yine Resûlullah (asm) buyurdu ki: “Allah’a yemîn olsun ki, Allah-ü Teâlâ bu dînin hâkim olmasını murâd etmektedir. Öyle ki, yolcu San‘a’dan bineğine binecek, Hadrâmût’a kadar gelecek, Allah’dan başkasından ve koyunları için de kurttan başkasından korkmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz!” (İbn-i Kesîr, c. 1, 188)</p>
<p>215. (Ey Resûlüm!) Sana (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık (onlar); ana baba, en yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) için olmalıdır.” Hayır (ve hasenât)dan ne yaparsanız, artık muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilendir.</p>
<p>     “Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet (kulluk) boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saâdet (saâdet yeri) senin için ihzâr edilmiştir (hazırlanmıştır). Senin şu fânî dünyâna bedel, bâkī bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı zü’l-Celâl’in va‘dine îmân ve i‘timâd et. Ona va‘dinde hulf etmek muhâldir (sözünde durmamak imkânsızdır). Kudretinde hiçbir cihetle noksâniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği (yarattığı) gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va‘d etmiş ve va‘d ettiği için, elbette seni onun içine alacak!” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189)</p>
<p>216. (Ey mü’minler!) O, hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı.</p>
<p>  Bir hadîs-i şerîfte Resûlullah (Aleyhissalâtü Vesselâm): “Kim gazâ etmeden veya kendini gazâya hazırlamaksızın vefât ederse, câhiliyet ölümü ile ölür” buyurmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 189)<br />
 “Cihâda asker sevk etmekte, elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr (büyük hayır) var ki, İslâm küffârın istîlâsından kurtulur.” (Mektûbât, 12. Mektûb, 32)</p>
<p> (Ey Resûlüm!) Sana, haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan men‘ etmek ve O’nu inkâr etmek, hem (mü’minleri) Mescid-i Harâm’dan (men‘ etmek) ve ehlini oradan çıkarmak Allah katında (günah cihetiyle) daha büyüktür. Çünki fitne (çıkarmak ve mü’minleri inkâra zorlamak), öldürmekten daha büyük (bir günah)tır.”102 (Ey Habîbim!) Eğer güçleri yetse, sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmayı bırakmazlar. İçinizden kim dîninden döner de kendisi kâfir olarak ölürse,</p>
<p>     Peygamber Efendimiz (asm)’ın, Kureyş’in ahvâlini gözlemek üzere gönderdiği birlik, bir Kureyş kervanıyla karşılaşmış ve ileri gelenlerden birini öldürerek ganîmetlerle Medîne’ye dönmüştü. Receb ayının son günü meydâna gelen bu hâdisenin Kureyşlilerce, “haram ayların ihlâli” olarak etrâfa yayılması Müslümanlar arasında büyük üzüntüye sebeb oldu. Birlikteki ferdlerin, yaptıklarına çok pişmân olarak, affedildiklerini beyân edecek bir vahyi beklemeye başlamaları üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 190)<br />
    Haram aylar, İslâm’dan evvel Arab kabîleleri arasında savaşın yasaklandığı Zilka‘de, Zilhıcce, Muharrem ve Receb aylarıdır. (Bilmen, c. 2, 217)<br />
     “Bazıların dinden râbıtaları (bağları) kopsa, o vakit o dinsizler hayât-ı ictimâiyede bir semm-i kātil (öldürücü zehir) hükmünde zarar verecekler. Çünki mürtedin (dinden dönenin) vicdânı tamâmen bozulduğundan, o mürted hayât-ı ictimâiyeye zehir olur.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 126)</p>
<p>218. Muhakkak ki îmân edenler ve Allah yolunda hicret edip cihâd edenler var ya, işte onlar Allah’ın rahmetini ümîd ederler. Çünki Allah, Gafûr (kullarını çok bağışlayan)dır, Rahîm (onlara çok merhametli olan)dır.</p>
<p>219. Sana, şarab ve kumardan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Fakat günahları, faydalarından daha büyüktür.”104 Sana, (Allah yolunda) neyi (kime) sarf edeceklerini soruyorlar. De ki: “(İhtiyaçtan) fazla olanı!” Allah, size âyetleri böyle iyice açıklar; tâ ki düşünesiniz.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme üzerine ashâbın çoğu şarabı terk etti. Nisâ Sûresinin 43. âyeti ile getirilen: “İçkili iken namaza yaklaşmayınız!” hükmü ile hemen hemen herkesin terk ettiği bu kötü amel, Mâide Sûresinin 90 ve 91. âyetleriyle tamâmen haram kılındı ve bundan önceki âyetler de neshedilerek hükmü kaldırıldı. (Râzî, c. 3/6, 44)<br />
     “Âyât-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın âyetleri), başlarında ve âhirlerinde (sonlarında) beşeri aklına havâle eder: ‘Aklına bak!’ der, ‘Fikrine, kalbine mürâcaat et, meşveret et (danış), onunla görüş ki bu hakīkati bilesin!’ diyor.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)</p>
<p>220. Dünya ve âhiret hakkında (lehinize olanı düşünün)! Hem sana yetimlerden soruyorlar. De ki: “Onlar hakkında ıslahta bulunmak (onları yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır.” O hâlde (nafakalarınızı birleştirerek) onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar sizin) kardeşlerinizdir.</p>
<p>     “Yetimin malına yaklaşmayın!” meâlindeki âyet-i celîle nâzil olduğunda, insanlar onlarla bir arada olmaktan çekindiler ve onlardan uzaklaştılar. Bu hususta bir ruhsat olarak: “Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar sizin) kardeşlerinizdir” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca bu hüküm, onlara yardımcı olmak isteyen ve onların geçimlerinin bozulmasına üzülen mü’minler için Cenâb-ı Hakk tarafından bir kolaylık oldu. (Râzî, c. 3/6, 54-55)</p>
<p>221. Hem îmân etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin! Ve elbette mü’min bir câriye, (hür) bir müşrik kadından daha hayırlıdır. (O müşrik kadın) hoşunuza gitse bile! Îmân etmedikçe müşrik erkekleri de (mü’min kadınlarla) evlendirmeyin! Elbette mü’min bir köle, (hür) bir müşrikten daha hayırlıdır. (O müşrik) hoşunuza dahi gitse!</p>
<p> Bu âyet-i kerîme, Abdullah bin Revâha (ra)’ın âzâd ettiği câriyesi ile evlenmesini, bazı kimselerin kınaması üzerine nâzil olmuştur. Mâide Sûresinin 5. âyetiyle ehl-i kitab kadınları müşrik kadınlardan istisnâ edilerek Müslüman erkeklerin ehl-i kitab kadınlarıyla evlenebilmelerine kerâhetle ruhsat verilmesine rağmen, Müslüman kadınların, îmân etmeyen erkeklerle evlenmeleri dînen haramdır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 193)<br />
    “Şer‘an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın en mühimi diyânet (din) noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder, refîkasını (eşini) hayât-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin (dindar) olur! Bahtiyârdır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp: ‘Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim!’ diyerek takvâya girer! Veyl (yazıklar olsun) o erkeğe ki, sâliha kadınını kaybettirecek olan sefâhete (günâhlara) girer! Ne bedbahttır o kadın ki, müttakī (takvâ sâhibi) kocasını taklîd etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder! Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar! Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar!” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 207)</p>
<p>222. Sana hayızdan da soruyorlar. De ki: “O bir ezâdır!” Bu sebeble, hayızlı iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! Temizlendikleri zaman ise, artık Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın! Şübhesiz ki Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.</p>
<p>223. Kadınlarınız sizin için bir tarladır; öyle ise tarlanıza dilediğiniz şekilde gelin ve kendiniz için (sâlih amellerle) hazırlık yapın! Hem Allah’dan sakının ve gerçekten siz O’na kavuşacak kimseler olduğunuzu bilin! (Ey Resûlüm!) O hâlde mü’minleri müjdele!</p>
<p>224. Allah’ı, yeminleriniz dolayısıyla iyilik yapmanıza, (günahlardan) sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel (bahâne) kılmayın!</p>
<p>     Bir hadîs-i şerîfte buyrulmuştur ki: “Bir kimse bir şeye yemîn eder de sonra başka bir şeyi daha hayırlı görürse, o hayırlı olanı yapsın ve yemînine keffâret versin!” (Beyzâvî, c. 1, 120)</p>
<p>225. Allah, yeminlerinizdeki kasıdsız hatâ(larınız) ile sizi mes’ûl tutmaz, fakat kalblerinizin kazandığı (asıl kasdettiğiniz yeminler) ile sizi mes’ûl tutar. Çünki Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>226. Kadınlarından uzak durmaya yemîn edenler için dört ay beklemek (mecbûriyeti) vardır. O hâlde (bu müddet içinde kadınlarına) dönerlerse, artık şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>227. Eğer boşamaya karar verirlerse, artık muhakkak ki Allah, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.</p>
<p>228. Boşanmış kadınlar ise kendi kendilerine üç hayız müddeti beklerler. Artık (o kadınlar) Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorlarsa, (bir başkasıyla evlenmek için) rahimlerinde Allah’ın yarattığını (çocuk veya hayzı) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocaları (bu durumu) düzeltmek isterlerse, bu (bekleme süresi)nin içinde onları geri almaya daha çok hak sâhibidirler.</p>
<p>     Âyette bahsi geçen قُرُٓوءٌkelimesi, Ebû Hanîfe, Ahmed bin Hanbel ve birçok ulemâya göre hayız müddeti, Şâfiî ve Mâlikî’ye göre temizlik müddeti olarak tefsîr edilmiştir. (Kurtubî, c. 2/3, 113)<br />
     Her kadın, ric‘î talâkla boşanma hâlinde, iddet müddetinin sonunda nikâhını sona erdirme hakkına sâhibdir. Ancak kocası, o süre bitmeden dönme hakkını kullanırsa, karısının o hakkı sona erer. (Râzî, c. 3/6, 101)</p>
<p>229. (Ric‘î, dönüşü mümkün) boşama iki def‘adır; bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermek vardır. Fakat onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz; ancak (her iki taraf da) Allah’ın hudûduna (karı ile koca arasındaki haklara) riâyet edemeyeceklerinden korkarlarsa, müstesnâ! Bu yüzden (siz de bu ikisinin) Allah’ın hudûduna riâyet edemeyeceklerinden korkarsanız, (kadının boşanmak için kocasına) fidye verdiği o şeyde (mehrini veya daha farklı bir bedeli kocasına vermesinde) ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın hudûdudur; sakın onları aşmayın! Kim de Allah’ın hudûdunu aşarsa, işte zâlimler ancak onlardır.</p>
<p>   İbn-i Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Abdullah bin Übey’in kızı Cemîle, Resûlullah (asm)’a gelerek, kocasından ayrılmak istediğini, onun dînî ve ahlâkī bir ayıbı olmadığını, fakat yüzü ve dış görünüşü i‘tibâriyle bir türlü alışamadığını, dolayısıyla bir mü’mine buğz ederek küfrân-ı ni‘mette (nankörlükte) bulunmaktan endişe ettiğini ifâde edince, Resûlullah (asm): ‘Mehir olarak aldığın bahçeyi geri vermeye râzı olacak mısın?’ buyurdular. ‘Evet’ cevâbını alınca, Resûlullah (asm), Cemîle’nin kocası Sâbit bin Kays (ra)’a hitâben: ‘Bahçeyi al ve hanımını bir talâk-ı bâin (tamâmen ayrılmak üzere yapılan boşama) ile boşa!’ buyurdular.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 205)</p>
<p>230. Böylece (kocası) onu (iki hakkını da kullandıktan sonra üçüncü def‘a) boşarsa, artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. Bununla berâber (bu ikinci kocası da) onu boşarsa, Allah’ın hudûduna riâyet edeceklerini zannettikleri takdirde, artık birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudûdudur, (ehemmiyetini) bilecek bir kavim için onları açıklıyor.</p>
<p>231. Ve kadınları (ric‘î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerinin de sonuna geldiklerinde, artık onları (ya) iyilikle tutun veya kendilerini iyilikle salıverin; yoksa (sırf) zulmetmeniz için zarar vermek üzere onları tutmayın!</p>
<p>     İbn-i Abbâs (ra)’ın beyânına göre, bir adam âilesini boşar, sonra iddeti (üç hayız süresi) tamam olmadan evvel ona döner, sonra yine boşardı. Böylece ona zarar verip, müşkilât çıkarırdı. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 210)</p>
<p>232. Hem kadınları (ric‘î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerini de bitirdiklerinde, artık aralarında meşrû‘ olarak anlaştıkları takdirde, bu durumda kocalarıyla (tekrar) evlenirler diye onlara mâni‘ olmayın!</p>
<p>    Ma‘kıl bin Yesar (ra) kız kardeşini, Abdullah bin Âsım (ra)’a nikâhlamıştı. Abdullah (ra) onu boşadı. Sonra iddeti içinde tekrar almaya tâlib oldu. Ma‘kıl (ra) buna rızâ göstermedi ve: “Allah hakkı için o artık sana dönmeyecektir!” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 282)</p>
<p>233. Anneler de, emzirmeyi tamamlamak isteyen (baba) için, çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisinin olan (babaya) da, meşrû‘ (örfe uygun) bir şekilde onların (annelerin) yiyecek ve giyecekleri(ni te’mîn etme borcu) vardır.</p>
<p>234. Sizden vefât edip de geride zevceler bırakanlar(ın zevceleri) ise, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Böylece bekleme müddetlerinin sonuna geldikleri zaman, artık kendileri hakkında meşrû‘ olarak yaptıklarında size bir günah yoktur.</p>
<p>   Âyette zikredildiği gibi, kocası ölen kadının dört ay on gün evlenmeden beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde, koku sürünmekten ve süslenmekten kaçınmalıdır. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir kadın için, ölüye üç geceden fazla yas tutması helâl olmaz; ancak kocası müstesnâ, ona dört ay on gün yas tutar.” (Ahkâmü’l-Kur’ân, Cessâs, c. 2, 125)<br />
    Müfessirlere göre bu beklemenin hikmeti, kadının hâmile olması ihtimâline binâen, çocuğun nesebinin karışmaması için bir tedbirdir. Nitekim Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (asm), dört ay on günlük süreyi îzah sadedinde, cenînin anne karnındaki durumunu şöyle ifâde buyurmuşlardır: “Sizden biriniz anne karnında yaratılırken kırk gün bir su damlası olarak kalır, sonra bu kadar süre içinde bir alaka (ana rahmi duvarına tutunmuş asılı bir hücre topluluğu) olur, sonra yine bu kadar sürede bir mudğa (dişle çiğnenmiş ete benzeyen bir cenin) olur. Sonra ona melek gönderilip ruh üflenir.” Hadîs-i şerîfte zikredilen safhaların tamâmı üç kırktır ki yüz yirmi gün, yani dört ay eder. Bundan sonraki on günlük süre ise, bazı ayların noksan olmasından ve rûhun cenîne üflenmesinden sonra hareketinin zuhûr etmesi için bir ihtiyattır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 214)</p>
<p>235. (Kocaları ölen) kadınlarla evlenmek isteğini(zi onlara, üstü kapalı bir söz veya hareket gibi) kendisiyle îmâ ettiğiniz şey husûsunda veya (böyle bir arzuyu) gönüllerinizde gizlemenizde size bir günah yoktur. Allah, gerçekten sizin onları (nikâhlarına) ileride (tâlib olarak) anacağınızı bilmiştir; fakat meşrû‘ bir söz söylemeniz dışında, onlarla gizlice anlaşmayın! (Üzerinize farz olarak) yazılmış olan bekleme müddeti sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin! Hem bilin ki gerçekten Allah, içinizde olanı bilir, bu sebeble O’ndan sakının! Yine bilin ki şübhesiz Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>236. Eğer kadınları kendilerine dokunmadan ve onlara bir mehir ta‘yîn etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Fakat (gönüllerini alacak şekilde) onları faydalandırın!</p>
<p>   Kendilerine temâs edilmeden ve mehir ta‘yîn edilmeden boşanan kadınlara mahrûmiyetlerini telâfî edip, gönüllerini almak için bir hediye vermek, yani bir şekilde faydalandırmak vâcibdir. Fıkıhta beyân edildiği üzere, bunun en azı bir kat elbise veya bunların bedelidir. Bir kat elbise ise, bir baş örtüsü, bir entâri ve bir çarşaftan ibârettir. (Kurtubî, c. 2/3, 200)</p>
<p>237. Fakat onlara gerçekten bir mehir ta‘yîn ettiğiniz hâlde kendilerine dokunmadan önce onları boşarsanız, artık ta‘yîn ettiğinizin yarısı (onlarındır). Ancak (o kadınların) bağışlamaları veya nikâh akdi elinde olanın (kocanın) bağışlaması (mehrin tamâmını vermesi) müstesnâ. Bununla berâber (kocaları olarak sizin) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Artık aranızda fazîleti unutmayın! Muhakkak ki Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görendir.</p>
<p>238. Namazlara devâm ediniz, bilhassa orta namaza!</p>
<p>     Orta namaz hakkında hayli söz söylenmiştir. En meşhûru öğle veya ikindi namazı olmasıdır. Bütün namazlara i‘tinâyı te’mîn etmek için hangisi olduğu kat‘iyetle ta‘yîn olunmamıştır. (Kurtubî, c. 2/3, 209-212)<br />
    “Asr (ikindi) vaktinde ki o vakit, (&#8230;) o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-i İlâhiyenin (İlâhî ni‘metlerin) bir yekûn-i azîm (büyük bir yekün) teşkîl ettiği zamânı, hem o koca güneşin ufûle (batmaya) meyletmesi işâretiyle, insan bir misâfir me’mur ve herşey geçici, bîkarar (kararsız) olduğunu i‘lân etmek zamânıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan (yaratılan) ve ihsâna karşı perestiş (ibâdet) eden ve firaktan müteellim olan (ayrılıktan elem çeken) rûh-ı insan, kalkıp abdest alıp, şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkī ve Kayyûm-ı Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine (her ihtiyâcın karşılandığı kapısına) arz-ı münâcât (duâlarını arz) ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip (sığınıp), hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine (umum kâinâtın Rabbi oluşunun izzetine) karşı zelîlâne (tevâzu‘ ile) rükû‘a gidip, sermediyet-i ulûhiyetine (ebedî İlâhlığına) karşı mahviyetkârâne (eziklik içinde) secde ederek, hakīkī bir tesellî, bir râhat-ı ruh bulup huzûr-ı kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak (kulluk için yüce huzûrunda hâzır olmak) demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-ı fıtrat (yaratılıştan gelen borcu) edâ etmek, belki gāyet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu, insan olan anlar.” (Sözler, 9. Söz, 29)</p>
<p>239. Fakat (düşmandan) korkarsanız, o takdirde yaya olarak veya binek üzerinde (namaz kılın)! Emîn olduğunuz zaman ise, artık bilmiyor olduğunuz şeyleri size öğrettiği gibi (namazı nasıl kılmanızı ta‘lîm etti ise, öylece) Allah’ı zikredin (namazınızı kılın)!</p>
<p>240. Ve sizden vefât edip de geride zevceler bırakacak (durumda) olanlar var ya, (onlara) zevceleri için (evden) çıkarılmadan, bir yıl müddetince faydalanmayı vasiyet etme (borcu) vardır. Fakat (kendiliklerinden) çıkarlarsa, kendileri hakkında örfe uygun olarak yaptıklarında artık size bir günah yoktur. Allah ise, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>241. Boşanmış kadınlara örfe uygun bir şekilde faydalanma (nafaka hakkı) vardır. (Bu,) takvâ sâhibleri üzerine bir borçtur.</p>
<p>242. Allah size âyetlerini böyle iyice açıklar ki akıl erdiresiniz.</p>
<p>243. Kendileri binlerce oldukları hâlde, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara: “Ölün!” (diye) buyurdu, sonra da onları diriltti.</p>
<p>     Rivâyet edildi ki, Irak’ta Vâsıt taraflarında vebâ çıkmış ve ahâli ölümden kurtulmak için firâr etmiş, fakat hepsi de telef olmuşlardı. Sayıları kırk bini aşkın olan bu insanları ölümden kaçmanın mümkün olmadığına bir ibret olmak üzere öldüren Allah, onları tekrar diriltip hayâta mazhar etmişti. (Nesefî, c. 1, 222)</p>
<p>244. O hâlde Allah yolunda savaşın ve bilin ki şübhesiz Allah, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>245. Kimdir şu kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin de (Allah) onu kendisine kat kat fazlasıyla artırsın!</p>
<p>     Allah’a güzel bir borç vermek, Allah yolunda harcamak ma‘nâsındadır. (Râzî, c. 3/6, 181)</p>
<p>246. Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani bir peygamberlerine</p>
<p>     Ekser rivâyetlere göre bu Peygamber, Eşmûîl (as)’dır. (Râzî, c. 3/6, 185)</p>
<p>247. Bunun üzerine peygamberleri onlara şöyle dedi: “Şübhesiz ki Allah, size hükümdar olarak doğrusu Tâlût’u göndermiştir.” Dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık olduğumuz hâlde ve mal cihetiyle (kendisine) bir genişlik verilmemişken, üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur?”</p>
<p>     İsrâiloğulları neslinde, biri peygamberlik, diğeri hükümdarlık olmak üzere iki kol vardı. (Kader-i İlâhî’nin taksîmi ve hikmetiyle) Lâvî neslinden gelenler, nübüvvet; Yehûdâ’dan gelenler ise, hükümdarlık kolunu teşkîl ediyorlardı. Kendi üzerlerine bu iki kolun hâricinde olan başka bir koldan gelen Tâlût’un, hükümdar ta‘yîn edildiğini görünce şaşırdılar. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 303)</p>
<p>248. Nihâyet peygamberleri onlara şöyle dedi: “Şübhesiz onun hükümdarlığının alâmeti, (vaktiyle sizden alınan) tabutun</p>
<p>    Tabut, içinde Tevrât levhalarının asıl nüshasından parçalar, yine Tevrât’tan yazılmış bir parça ve Hz. Mûsâ (as)’ın Asâ’sı, elbisesi, ayakkabısı ve Hârûn (as)’ın sarığı bulunan bir sandıktır.<br />
    Hz. Mûsâ (as), savaştığı zaman onu ordunun önünde götürürdü. Böylece İsrâiloğullarının kalbi huzur bulur ve savaştan kaçmazlardı. Hz. Mûsâ (as)’dan sonra bir savaşta tabut İsrâiloğullarından alınmıştı. Daha sonra melekler, tabutu gökle yer arasında taşıyarak geldiler ve herkesin gözü önünde Tâlût’un önüne bıraktılar. (Nesefî, c. 1, 249)</p>
<p>249. Böylece Tâlût ordu(su)yla (Kudüs’ten) ayrılınca (onlara) şöyle dedi: “Muhakkak ki Allah, sizi bir nehirle (de) imtihân edicidir. Buna rağmen kim ondan içerse, artık benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şübhesiz o bendendir!” Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, (hepsi) ondan (kana kana) içtiler.<br />
Derken o ve berâberindeki îmân edenler onu (nehri) geçince, (sudan içenler): “Bugün Câlût ve ordusuna karşı bizim tâkatimiz yoktur!” dediler. Gerçekten kendilerinin Allah’a kavuşacak kimseler olduklarını sezenler (yakīnen inananlar) ise şöyle dediler: “Nice az (sayıdaki) topluluk, (daha) çok (sayıdaki) cemâate Allah’ın izniyle gālib gelmiştir!”122 Çünki Allah, sabredenlerle berâberdir.</p>
<p>    “Üç elif ittihâd etmezse (birleşmezse), üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ve ittihâd-ı maksad (maksadda birlik) ve ittifâk-ı vazîfe (vazîfe birliği) ile tevâfuk edip (birleşip) bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakīkī sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi (ma‘nevî gücü) dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakīkī ve samîmî bir ittifakta, her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakīkī müttehid (birleşmiş) adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 168)<br />
     “Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz (maksadına ulaşamaz). Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki,<br />
    اَلْخَر۪يصُ خاَئِبٌ خاَسِرٌ[Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَراَجِ*[Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîkı (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.” (Mektûbât, 23. Mektûb, 106)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 309, hâşiye 1)</p>
<p>250. (Tâlût ve ona itâat eden mü’minler) Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında ise şöyle dediler: “Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebât ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!”</p>
<p>251. Nihâyet Allah’ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd Câlût’u öldürdü, Allah ona saltanat ve hikmet (peygamberlik) verdi ve dilediği şeylerden ona öğretti.</p>
<p>     Hz. Dâvûd (as) saltanatla nübüvveti kendisinde toplayan şanlı bir peygamberdi. İsrâiloğulları, kendilerini yurtlarından çıkaran Câlût’a karşı, hükümdarları Tâlût komutasında harb ettiler. Cenk için er dileyen Câlût’u, Dâvûd (as) öldürdü. Tâlût bunun üzerine kızını ona verdi. Daha sonra öldüğünde yerine Dâvûd (as) geçti. Kudüs’ü başkent yaptı. Oldukça geniş bir saltanat üzerinde adâletle hükmetti. Bir müddet sonra da Cenâb-ı Hakk kendisine peygamberlik verdi. O, çok ağlar ve çok ibâdet ederdi. Çok güzel ve dokunaklı sesi vardı. Bir gün oruç tutar, diğer gün iftar ederdi. Hz. Dâvûd (as), zırh yapıp satmakla geçimini te’mîn eder, elinin kazancından başka bir şey yemezdi. Allah ona kuşların dilini (ilmini) öğretmiş ve dört büyük kitabdan Zebûr-ı Şerîf’i ona inzâl eylemişti. (Bilmen, c. 1, 261)</p>
<p>252. (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar Allah’ın âyetleridir; onları sana hak ile okuyoruz. Şübhesiz ki sen, elbette peygamberlerdensin!</p>
<p>253. İşte bu peygamberler ki, (biz) onların bazısını bazısına üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki, Allah (onunla bizzat) konuşmuş, bazılarını da derecelerle yükseltmiştir. Meryemoğlu Îsâ’ya ise apaçık deliller (mu‘cizeler) verdik ve onu Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile takviye ettik.</p>
<p>254. Ey îmân edenler! İçinde ne bir alış-veriş, ne bir dostluk, ne de (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefâat bulunan bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf edin! Kâfirler ise, zâlimlerin ta kendileridir.</p>
<p>255. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (hayâtı ezelî ve ebedî olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kāim olan)dır. O’nu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutar. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. İzni olmadan O’nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir? (Onların) önlerindekini ve arkalarındakini (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Hâlbuki (onlar ise) O’nun ilminden, dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Kürsî’si,125 gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisinin muhâfazası O’na ağır gelmez. Ve O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîmede zikredilen*كُرْسِيٌ lâfzı, Allah’ın ilmi, mülkü veya kudreti ma‘nâlarında tefsîr edilmiştir. (Nesefî, c. 1, 198)<br />
    “Âyetü’l-Kürsî’de on cümle ile on tabaka-i tevhîdi (tevhid mertebelerini) ayrı ayrı renklerde isbât etmekle berâber: مَنْ ذاَالَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهِ [İzni olmadan O’nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir?] cümlesiyle, gāyet keskin bir şiddetle şirki (Allah’a ortak koşulmasını) ve gayrın (başkasının) müdâhalesini keser, atar. Hem şu âyet İsm-i A‘zam’ın mazharı olduğundan, hakāik-ı İlâhiyeye (İlâhî hakīkatlere) âid ma‘nâları a‘zamî derecededir ki, a‘zamiyet derecesinde bir tasarruf-ı rubûbiyeti (terbiye edicilik tasarrufunu) gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza (bütün göklere ve yere) birden müteveccih (yönelen) tedbîr-i ulûhiyeti (İlâhî tedbîri), en a‘zamî bir derecede umûma şâmil (herşeyi içine alan) bir hafîzıyeti (muhâfaza ediciliği) zikrettikten sonra; bir râbıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a‘zamî (büyük) tecelliyâtlarının menba‘larını (kaynaklarını) وَهُوَالْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ [O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır] (cümlesi) ile hulâsa eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 48)</p>
<p>256. Dîn(e girme)de zorlama yoktur;</p>
<p>     Bir İslâm memleketinde yaşayan müşrik, îmân etmek veya cizye vermek husûsunda seçim hakkına sâhibdir. Böyle bir kimseye İslâm’ı kabûl etmek için zorlama yapılamaz. Ancak mü’min olan kimseler dinden çıktıkları takdirde, ahidlerini bozduklarından dolayı tevbe etmezlerse cezâlandırılırlar. (Elmalılı, c. 2, 863)</p>
<p>257. Allah, îmân edenlerin dostudur, onları zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra (îmâna) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları ise tâğuttur (Allah’ın yerine tuttukları şeylerdir), onları nûrdan zulümâta çıkarırlar.</p>
<p>     “Enâniyetine i‘timâd eden (benliğine güvenen), zulmet-i gaflete (gaflet karanlığına) düşen, dalâlet (küfür) karanlığına mübtelâ olan adam, (&#8230;) ceb feneri hükmünde nâkıs (noksan) ve dalâlet-âlûd (dalâlete bulaşmış) ma‘lûmât ile zamân-ı mâzîyi (geçmiş zamânı), bir mezâr-ı ekber (büyük bir mezar) sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât (yoklukla karışık bir karanlık) içinde görüyor. İstikbâli, gāyet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh (vahşet yeri) gösterir. Hem her birisi, bir Hakîm-i Rahîm’in (sonsuz hikmet ve merhamet sâhibinin) birer me’mûr-ı musahharı (itâatkâr me’mûru) olan hâdisât (hâdiseleri) ve mevcûdâtı (varlıkları), muzır (zararlı) birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا اَوْلِياَؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النَّورِ اِلَي الظُّلُمَاتِ [İnkâr edenlerin dostları ise tâğuttur (Allah’ın yerine tuttukları şeylerdir), onları nûrdan zulümâta çıkarırlar] hükmüne mazhar eder.<br />
    Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îman kalbine girse, nefsin fir‘avuniyeti kırılsa, Kitâbullâh’ı (Kur’ân’ı) dinlese, (&#8230;) o vakit birden kâinât bir gündüz rengini alır, nûr-ı İlâhî ile dolar. Âlem اَلّٰلهُ نُورُ السَّمٰواتِ وَالْاَرْضِ[Allah, göklerin ve yerin nûrudur] âyetini okur. O vakit zamân-ı mâzî, bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin (peygamberin) veya evliyânın taht-ı riyâsetinde (reisliğinde) vazîfe-i ubûdiyeti (ibâdet vazîfesini) îfâ eden ervâh-ı sâfiye (tertemiz ruhlar) cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle اَلّٰلهُ اَكْبَرْ diyerek makāmât-ı âliyeye (yüce makamlara) uçmalarını ve müstakbel (gelecek) tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye (kabir âlemi ve âhirette olacak büyük hâdiselerin) arkalarında Cennetin bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniyeyi (Rahmân olan Allah’ın ziyâfetini) o nûr-ı îmân ile uzaktan uzağa fark eder. (&#8230;) Hattâ mevti (ölümü), hayât-ı ebediyenin mukaddemesi (başlangıcı) ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor.” (Sözler, 23. Söz, 103-104)</p>
<p>258. Allah kendisine saltanat verdi diye (gururlanarak) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışanı (Nemrud’u) görmedin mi? O zaman İbrâhîm (ona): “Rabbim, hayat veren ve öldürendir!” demişti. (O ise:) “Ben (de) hayat verir ve öldürürüm!” dedi.<br />
     Nemrud, bu haksız iddiâsını isbât için hapishâneden getirttiği iki mahkûmdan birisini öldürttü, diğerini bağışladı; böylelikle güyâ hayâta iâde etti. (Kurtubî, c. 2/3, 285)</p>
<p>259. Veya (görmedin mi) o kimse gibisini (Uzeyr’i) ki, o (duvarları), çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) bir şehre uğradı. “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kendisini diriltti. (Ona) buyurdu ki: “Ne kadar kaldın?” (O da:) “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım!” dedi. (Allah ona) şöyle buyurdu: “Hayır! Yüz yıl kaldın; şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış! Bir de eşeğine bak (kemikleri dahi çürümüş)! İşte (bunlar) seni insanlara (öldükten sonra dirilmeye) bir delil kılmamız içindir; kemiklere de bak, onları nasıl birbiri üzerine kaldırıyoruz! Sonra da onlara bir et giydiriyoruz.” (Uzeyr, onun diriltilişini müşâhede ederek Allah’ın kudreti) böylece kendisine açıkça belli olunca şöyle dedi: “(Artık) biliyorum ki şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.”</p>
<p>260. Ve hani İbrâhîm: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Rabbi ise:) “Yoksa inanmadın mı?” buyurdu. (İbrâhîm:) “Hayır (inandım), fakat kalbimin mutmain olması için (istiyorum)” dedi. (Bunun üzerine Rabbi) buyurdu ki: “Öyle ise kuş(lar)dan dört tâne yakalayıp onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala,) her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır, (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir!” Artık bil ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>261. Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli, yedi başak bitiren bir dânenin hâli gibidir ki, her bir başakta yüz dâne vardır. Allah, dilediği kimseye (ecrini) kat kat (fazlasıyla) verir.</p>
<p>     “İşte ey gāfil insan! Bak Cenâb-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi (günâhı) bir iken bin yazmak, haseneyi (iyiliği) bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde, bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müdhiş Cehenneme girmek cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), ayn-ı adildir (adâletin ta kendisidir). Fakat Cennete girmek, mahz-ı fazıldır (tam bir lütuftur).” (Sözler, 23. Söz, 110)</p>
<p>262. Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanlar, sonra sarf ettikleri şey(in arkasın)a başa kakma ve (gönül) incitme katmayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme, Tebük Seferi dolayısıyla hazırlanan ve “Ceyşü’l-Usra” (Zorluk Ordusu) denilen ordunun donatılması için bin deve veren Hz. Osman (ra) ile dört bin deve vererek yardım eden Abdurrahman bin Avf (ra) hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 330)<br />
    “Ey ehl-i kerem ve vicdan (ikrâm edici ve vicdan sâhibi) ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan (cömert ve ihsân edici olanlar)! İhsanlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünki Allah nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakīkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına (kullarına) vermek için bir tevzîât (dağıtma) me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ediyorsun.<br />
    Eğer zekât nâmına versen, Cenâb-ı Hakk nâmına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun (ni‘mete şükrediyorsun). O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe (sun‘î hareketlere) mecbûr olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 101)</p>
<p>263. Güzel bir söz ve bir bağışlama, kendisini bir incitme takib eden sadakadan daha hayırlıdır. Hâlbuki Allah, Ganî (kullarının sadakasına ihtiyâcı olmayan)dır, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>264. Ey îmân edenler! İnsanlara gösteriş için malını sarf etmekte olan, Allah’a ve âhiret gününe îmân etmiyor olan kimse gibi başa kakmak ve (gönül) incitmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın! İşte onun misâli, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayanın hâli gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isâbet etmiş de, onu çıplak bir hâlde bırakmıştır. (Onlar) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah ise, kâfirler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez!</p>
<p>265. Hem Allah’ın rızâsını arzulayarak ve (İslâm’ı) gönüllerinden tasdîk ederek mallarını sarf etmekte olanların (az veya çok, yaptıkları iyiliklerin) misâli, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçenin hâli gibidir ki, ona bolca yağmur isâbet etmiş de meyvesini iki misli vermiştir! Fakat ona çokça yağmur isâbet etmese de, bir çisinti var (ki o bile yeter)! Çünki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.</p>
<p>266. Sizden biriniz ister mi ki, kendisinin, altından nehirler akan hurma ağaçları ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun, içinde kendisi için her çeşit meyvelerden bulunsun, sonra onun güçsüz (ve küçük) çocukları olduğu hâlde kendisine ihtiyarlık gelsin; derken oraya (o bahçeye), içinde ateş bulunan bir kasırga isâbet etsin de yansın (elbette istemez)! Allah, size âyetleri böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.</p>
<p>267. Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerin iyilerinden (Allah yolunda) sarf edin! Hem hakkında (kusûruna) gözünüzü yummadan alıcıları olmayacağınız kötü olanını vermeye kalkışmayın!</p>
<p>     “Sadakanın şerâit-i kabûlünün (kabûl şartlarının) beşi: (&#8230;) Birinci şart, sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek. (&#8230;) İkinci şart, Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. (&#8230;) Üçüncü şart, minnet etmemektir. (&#8230;) Dördüncü şart, öyle adama veresin ki, nafakasına sarf etsin. Yoksa sefâhete sarf edenlere sadaka makbûl olmaz. (&#8230;) Beşinci şart, Allah nâmına vermektir. (&#8230;) Şu şartlarla berâber tevsî‘ (genişletme) de var. Yani, sadaka nasıl mal ile olur, ilim ile dahi olur. Kavil (söz) ile, fiil ile, nasîhat ile de oluyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 7)<br />
     Rivâyetlere göre, Medîne’de bazı sahâbeler hurma salkımlarını getirirler, fakir ve muhtaç kimselerin alabileceği yerlere asarlardı. Bu arada bazısının da döküntü kabîlinden olan şeyleri, câiz ve mahzursuz zannederek getirmeleri üzerine, bu âyet nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 240)</p>
<p>268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin işleri emreder. Allah ise size, kendisinden bir mağfiret ve bir ihsan va‘d ediyor. Çünki Allah, Vâsi‘ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>269. (O,) hikmeti</p>
<p>  “Kuvve-i akliyenin tefrit (geri) mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat (aşırı) mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde göstermeye kadar hîleli ve aldatıcı bir zekâya mâlik (sâhib) olur. Vasat mertebesi (orta yolu) ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisâl eder (uyar); bâtılı bâtıl bilir ictinâb eder (kaçınır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 20)</p>
<p>270. Ve (Allah yolunda) her ne nafaka sarf ettiyseniz veya her ne adak adadıysanız, artık hiç şübhesiz ki Allah onu bilir. Hem zâlimler için (âhirette) hiçbir yardımcı yoktur!</p>
<p>271. Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları fakirlere (öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır.</p>
<p>     Burada zikredilen “gizli” ta‘bîri, nâfile olarak verilen sadakalara işârettir. “Açıkça sarf etmek”ten maksad ise, farz olan zekâttır. Zîrâ farz ibâdetler edâ edilirken açık olarak yapmak daha fazîletlidir. Nâfile yani farz olmayan ibâdetlerde ise riyâ (gösteriş) ihtimâli bulunduğundan, gizlice verilmesi daha uygundur. (Kurtubî, c. 2/3, 332)</p>
<p>272. (Ey Resûlüm!) Onların hidâyete ermesi sana âid değildir (senin vazîfen ancak tebliğdir); fakat Allah, dilediğini (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Hem hayır (ve hasenât)dan ne sarf ederseniz, artık kendiniz içindir. Zâten (siz) yalnız Allah’ın rızâsını arzu ederek sarf edersiniz, bu yüzden hayır (ve hasenat)dan ne sarf ederseniz, (onun ecri) size tam olarak verilir ve (âhirette) size haksızlık edilmez.</p>
<p>   “Üstâd-ı Mutlak ve Muktedâ-yı Küll (herkesin kendisine uyduğu) ve Rehber-i Ekmel (en mükemmel kılavuz) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: وَماَ عَلَي الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ [Peygambere düşen ancak tebliğdir] olan fermân-ı İlâhiyeyi (Allah’ın emrini) kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa‘y (çalışma) ve gayret ve ciddiyetle teblîğ etmiş. Çünki: اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَآءُ [Şübhesiz ki sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediği kimseyi hidâyete erdirir] sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmazdı.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 137)<br />
    Resûlullah (asm), Müslümanlar arasında fakirler çoğalınca, ashâbını müşriklere sadaka vermekten men‘ etti. Bununla, o müşrik fakirlerin ihtiyaç sevki ile İslâm’a gelmelerini arzu etmişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ve Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn), onlara tekrar tasadduk etmeye başladılar. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 342)</p>
<p>273. (Sadakalar, ilim ve cihâd için) Allah yolunda adanmış, (bu yüzden) yeryüzünde (maîşet için) dolaşamayan fakirler içindir. İffetli olma(ların)dan dolayı, (hâllerini) bilmeyen kimse onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın. Isrâr ederek insanlardan (bir şey) istemezler.</p>
<p>     Bu âyet-i kerîme, “Ashâb-ı Suffe” (radıyallâhü anhüm ecmaîn) hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Medîne’de evleri ve aşîretleri olmayan Muhâcirlerdendi. Geceleyin Resûl-i Ekrem (asm)’ın mescidine yakın “Suffe” denilen yerde kalırlar, gündüzleri de aslâ oradan ayrılmazlardı. Hz. Peygamber (asm)’ın gönderdiği bütün askerî birliklere katılan bu sahâbelerin sayıları dört yüz kadar olup, bütün vakitlerini ilim ve ibâdete hasretmişlerdi. (Nesefî, c. 1, 209)</p>
<p>274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak (Allah yolunda) sarf edenler var ya, işte onların Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.</p>
<p>275. Ribâ (fâiz) yiyenler (kabirlerinden), ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin, cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar! Bu, şübhesiz onların: “Alış-veriş (de) ancak fâiz gibidir” demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kıldı!</p>
<p>     “Beşerin (insanın) hayât-ı ictimâîsinde (ictimâî hayâtında) bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın (ihtilâllerin) menşei (kaynağı) iki kelimedir. Birisi: ‘Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?’ İkincisi: ‘Sen çalış, ben yiyeyim!’ Bu iki kelimeyi de idâme eden (devâm ettiren), cereyân-ı ribâ (fâiz) ve terk-i zekâttır. Bu iki müdhiş maraz-ı ictimâîyi (ictimâî hastalığı) tedâvi edecek tek çâre, zekâtın bir düstûr-ı umûmî sûretinde icrâsıyla, vücûb-ı zekât (zekâtın farz) ve hurmet-i ribâ (fâizin haram olması)dır.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 101)<br />
    “Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup, ribâya: ‘Yasaktır!’ der. ‘Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız!’ diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine (talebelerine): ‘Girmeyiniz!’ emreder.” (Zülfikār, 25. Söz, 38)</p>
<p>276. Allah, fâizi (bereketsiz kılıp, onun karıştığı malı) mahveder; sadakaları ise bereketlendirir. Ve Allah, azılı kâfir (fâizi helâl sayan), aşırı günahkâr (haram bildiği hâlde fâizde ısrâr eden) hiçbir kimseyi sevmez!</p>
<p>277. Şübhesiz ki îmân edip sâlih ameller işleyenler, namazı hakkıyla edâ edenler ve zekâtı verenler var ya, onların Rableri katında mükâfâtları vardır.</p>
<p>     “Îmâna âid bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim olan a‘mâl-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve ma‘nevî hukūk-ı ibâda (kul haklarına) tecâvüz etmeyerek, hukūkullâhı (Allah’ın hukūkunu) bihakkın îfâ etmekten (hakkıyla yerine getirmekten) ibârettir.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 101)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 122, hâşiye 1)<br />
    Îman hakīkati ve îmânın güzellikleri hakkında bakınız; (Sözler, 23. Söz, 101-120)<br />
     “Hasenât da (iyilikler de), ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyâhut mal ile olur. A‘mâl-i kalbînin (kalb ile yapılan amellerin) şemsi (güneşi) ‘îman’dır. A‘mâl-i bedeniyenin (beden ile yapılan amellerin) fihristesi ‘namaz’dır. A‘mâl-i mâliyenin (mal ile yapılan amellerin) kutbu ‘zekât’tır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 36)</p>
<p>278. Ey îmân edenler! Eğer (gerçek) mü’minler iseniz, Allah’dan sakının ve fâizden kalan (alacağınız)ı bırakın!</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, fâizin yasaklanmasından sonra bazı sahâbelerin, daha önce alacaklı oldukları fâizlerini istemeleri üzerine nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 347)</p>
<p>279. Buna rağmen böyle yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlünden (size karşı açılmış) bir savaş olduğunu bilin! Fakat tevbe ederseniz, artık sermâyeleriniz sizindir. Ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.</p>
<p>280. Eğer (borçlu) darda ise, bu durumda (verilecek hüküm, borçlunun ulaşacağı) bir genişliğe kadar (ona) mühlet (vermek)tir. Hâlbuki (ecrini) bilirseniz, (alacağınızı) bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.</p>
<p>281. O hâlde öyle bir günden sakının ki, onda (o günde) Allah’a döndürüleceksiniz; sonra herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır.</p>
<p>282. Ey îmân edenler! Belirli bir va‘deye kadar bir borç ile birbirinize borçlandığınız zaman artık onu yazın! O hâlde bir kâtib aranızda adâletle yazsın! Hem hiçbir kâtib, Allah’ın ona öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (yazabilme ni‘metine bir şükür olarak) hemen yazsın! Üzerinde hak bulunan (borçlu olan) da (senedini) yazdırsın ve Rabbi olan Allah’dan sakınsın da ondan bir şey eksiltmesin (tam yazsın)!<br />
Buna rağmen üzerinde hak bulunan (borçlu), akıl noksanlığı olan veya zayıf (çocuk yaşta) bir kimse ise veya kendisi yazdırmaya güç yetiremiyorsa, o takdirde velîsi adâletle yazdırsın!<br />
Erkeklerinizden iki de şâhid tutun! Fakat iki erkek olmazsa, artık râzı olacağınız şâhidlerden bir erkek ve iki kadın (gerekir) ki, (kadınlardan) biri şaşırırsa, o takdirde bir diğeri hatırlatsın!<br />
Şâhidler de çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar!<br />
Hem (o borç) küçük olsun, büyük olsun, onu va‘desine kadar yazmaktan üşenmeyin!<br />
Bu, Allah katında daha adâletli, şâhidlik için daha sağlam ve şübhe etmemeniz için daha uygundur, ancak aranızda peşin olarak kendisini devredeceğiniz bir ticâret olması müstesnâ; o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur.<br />
Alış-veriş yaptığınız zaman da şâhid tutun; ne kâtibe, ne de şâhide zarar verilmesin! Buna rağmen (böyle) yaparsanız (kâtib ve şâhidi zarara sokarsanız), artık şübhesiz ki bu, sizin için bir günahtır!<br />
O hâlde Allah’dan sakının! Hem Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini) öğretiyor. Çünki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.</p>
<p>     Şâhidlik yapacak kimsede aranan şartlar şunlardır: 1- Şâhid, âkıl-bâliğ olmalı 2- Müslüman olmalı 3- Adâletli olmalı 4- Şahsiyet sâhibi olmalı 5- Ne için şâhidlik ettiğini bilmeli 6- Bu şehâdet ile hiçbir menfaat elde etmemeli 7- Veya bir zarardan kurtulmamalı 8- Çok yanılmakla tanınmış olmamalı 9- Aleyhinde şâhidlik yaptığı kimse ile arasında bir düşmanlık olmamalıdır. (Râzî, c. 7, 113)<br />
    Hz. Ömer (ra)’ın rivâyetine göre Resûl-i Ekrem (asm) buyurmuşlardır ki: “Ashâbım ile bunları ta‘kīb edenler (Tâbiîn) ve onları da ta‘kīb edenler (Tebe-i Tâbiîn) hakkında bana riâyetkâr olun! Onlardan sonra yalan yaygınlaşacak. Öyle ki, kişi kendisinden şâhidlik istenmediği hâlde şehâdette bulunacak, yemin taleb edilmediği hâlde yemîn edecek.” (Teysîru’l-Vusûl, 2363)<br />
    Kur’ân’ın en uzun âyeti olan bu âyet-i kerîme “borçlanma” ile alâkalı hükümleri beyân ettiğinden “Müdâyene Âyeti” nâmıyla bilinir. Kur’ân yazılması husûsunda çığır açan hattatlarımızdan Kayışzâde Hâfız Osman Nûri Efendi, kendi Kur’ân nüshasının sahîfelerinin tanzim ve tertîbinde “satır ölçüsü” olarak İhlâs Sûresini, “sahîfe ölçüsü” olarak ise bu âyet-i kerîmeyi esas almıştır. Bütün sahîfelerin on beş satır olmasını ve hârika bir şekilde âyetle başlayıp âyetle bitmesini netîce veren bu tarz “âyet berkenar” nâmıyla meşhur olup, âlem-i İslâm’ın umûmî kabûlüne mazhar olmuştur.<br />
    “Hâfız Osman hattıyla matbû‘ (basılı) Kur’ân’da ne gibi mezâyâ (meziyetler) görünse, kâtiblerin ve müstensihlerin (yazanların) hüneri olamaz. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın mezâyâsıdır. Çünki en büyük âyet olan ‘Âyet-i Müdâyene’ o mushafın sahîfelerinde vâhid-i kıyâs ittihâz edilip (ölçü alınıp), ona göre sahîfeler taayyün etmiş (belirlenmiş). Ve onlarda çok mezâyâ tezâhür etmiş. Ezcümle (meselâ) bütün sahâifin âhirinde (sahîfelerin sonunda) güzel ve muvâfık hâtimelerle (sonlarla) âyet tamâm oluyor. Hem o mushafın satırları için vâhid-i kıyâsî en kısa sûre olan Sûre-i Kevser ile Sûre-i İhlâs esas tutulmuş. Mâdem Kur’ân’ın âyet ve sûrelerinin mikyâsıyla olmuştur. O hatta ne kadar mezâyâ varsa, doğrudan doğruya Kur’ân’a âiddir.” (Rumûzât-ı Semâniye, 8)</p>
<p>283. Ve bir yolculukta olur da bir kâtib bulamazsanız, o takdirde (borca karşılık) alınmış rehinler (yeter)! Fakat bazınız bazınıza güvenir (de rehin almaz)sa, bu durumda kendisine güvenilen (borç verilen) kimse emânetini (borcunu) ödesin ve Rabbi olan Allah’dan sakınsın! Şâhidliği ise gizlemeyin! Buna rağmen kim onu gizlerse, artık şübhesiz ki o, kalbi günahkâr bir kimsedir. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilendir.</p>
<p>284. Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizde olanı açıklasanız da onu gizleseniz de, Allah sizi onunla hesâba çeker.</p>
<p>     Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivâyete göre: “İçinizde olanı açıklasanız da onu gizleseniz de, Allah sizi onunla hesâba çeker” meâlindeki âyet nâzil olduğunda Sahâbe-i Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn) ciddî bir endîşeye düştüler. Huzûr-ı saâdete gelip: “Yâ Resûlallah! Namaz, oruç gibi tâkatimizin yettiği ibâdetlerle mükellef tutulduk. Hâlbuki şimdi bu âyet indi. Fakat bizim buna tâkatimiz yetmeyecek!” dediklerinde Resûl-i Ekrem (asm): “Siz de evvelki ümmetlerin dediği gibi: ‘İşittik ve isyân ettik!’ mi diyeceksiniz? Siz: ‘İşittik ve itâat ettik; Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş sanadır!’ deyin!” buyurdu.<br />
    Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn) da bunu tekrâra başladılar. Bunu okudukça dilleri yumuşadı, kalbleri sükûnet buldu. Bunun ardından اَمَنَ الرَّسُولُ âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Böyle teslîmiyetle duâ ve niyâza devâm ettiklerinden bir müddet sonra: “Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz!” meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu ve yukarıdaki âyetin hükmü kaldırıldı. (İbn-i Kesîr, c. 1, 257)</p>
<p>285. Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü’minler de! Hepsi Allah’a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine: “Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız” diye îmân ettiler</p>
<p>     “Îman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî (birliği olan) hakīkattir ki, tefrik (ayırma) kabûl etmez ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî (bölünme) kaldırmaz ve öyle bir külldür (bütündür) ki, kābil-i inkısâm (parçalanması mümkün) olmaz. Çünki her bir rükn-i îmânî (îman esâsı), kendini isbât eden hüccetleriyle (delilleriyle) sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eder. Her biri her birisine gāyet kuvvetli bir hüccet-i a‘zam (en büyük delil) olur. Öyle ise, bütün erkânı bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakīkat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakīkatini ibtâl edip inkâr edemez.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 227)</p>
<p>286. Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz. Kazandığı (iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) de kendi aleyhinedir. (Ey mü’minler! Şöyle duâ ediniz:) “Rabbimiz! Eğer unutursak veya hatâ edersek, bizi mes’ûl tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere onu yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Kendisine (dayanabilmek için) takatimiz olmayan şeyi de bize yükleme! Hem bizi affeyle! Ve bizi bağışla! Hem bize merhamet buyur! Sen bizim Mevlâmızsın; artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/2-bakara-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3-Âl-i İmran Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 07:42:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[3-Âl-i İmran Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2999</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Elif, Lâm, Mîm. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1) 2. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (ezelî ve ebedî hayat sâhibi olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kāim olan)dır. 3. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Elif, Lâm, Mîm.</p>
<p>   Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)</p>
<p>2. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (ezelî ve ebedî hayat sâhibi olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kāim olan)dır.</p>
<p>3. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkān’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.</p>
<p>4. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkān’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.</p>
<p>5. Şübhesiz ki ne yerde ne de gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz!</p>
<p>6. Sizi (ana) rahimler(in)de nasıl dilerse (öyle) şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>7. Sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren O’dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir.</p>
<p>  Muhkem âyetler, ma‘nâsı açık olanlar; müteşâbihler ise, îzâhı ve te’vîli gerekenlerdir. (Nesefi, c. 1, 222   “Evet, Kur’ân-ı Kerîm, umûmî bir muallim ve bir mürşiddir (doğru yolu gösterir). (&#8230;) Nev‘-i beşerin ekserîsi avamdır (halk tabakasıdır). Mürşidin nazarında ekall (azınlıkta olanlar) eksere (çoğunlukta olanlara) tâbi‘dir. Yani umûmî irşâdını ekallin hatırı için tahsîs edemez (husûsîleştiremez). Maahâzâ (bununla berâber), avâma yapılan konuşmalardan havas (üst tabaka) hisselerini alırlar. Aksi hâlde, avam yüksek konuşmaları anlamaktan mahrum kalır. Ve kezâ (bunun gibi) avâm-ı nâs (insanların avam tabakası), ülfet ettikleri (alıştıkları) üslûblardan ve ifâdelerin çeşitlerinden ve dâimâ hayâllerinde bulunan elfâz (sözler), meânî (ma‘nâlar) ve ibârelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakīkatleri ve akliyâtı fehmedemezler (anlayamazlar). Ancak o yüksek hakāikın (hakīkatlerin), onların ülfet ettikleri ifâdeler ile anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’ân’ın böyle ifâdelerinin hakīkat olduğunu i‘tikād etmemelidirler (düşünmemelidirler) ki, cismiyet ve cihetiyet (Allah’a cisim ve yön isnâdı) gibi muhâl (imkânsız) şeylere zâhib olmasınlar (kapılmasınlar). (&#8230;) Bunun için, müteşâbihât denilen Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbları hem hakīkatlere geçmek için, hem en derin incelikleri göstermek için, avâm-ı nâsın gözlerine birer dürbün, birer gözlüktürler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 167)</p>
<p>8. (Hem onlar derler ki:) “Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi (haktan) eğriltme! Ve bize, tarafından bir rahmet ihsân eyle! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan, ancak sensin!”</p>
<p>9. “Rabbimiz! Hakkında şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde insanları bir araya getirici olan muhakkak ki sensin!” Şübhesiz Allah, va‘dinden dönmez.</p>
<p>10. Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! (Cehennem) ateşin(in) yakacağı olanlar da işte ancak onlardır.</p>
<p>11. (Bunların âdeti) Fir‘avun ehlinin ve onlardan öncekilerin âdeti gibidir. (Onlar da) âyetlerimizi yalanlamışlardı. Allah da onları, günahları sebebi ile yakalayıvermişti. Allah ise, azâbı pek şiddetli olandır.</p>
<p>12. (Ey Resûlüm!) O inkâr edenlere de ki: “Yakında mağlûb olacaksınız ve (toplanarak) Cehenneme sevk edileceksiniz!</p>
<p>    Resûl-i Ekrem (asm), Bedir’de müşriklerin mağlûbiyetinden sonra Medîne’ye döndüğünde yahudileri topladı ve onlara: “Kureyş’in başına gelen bu musîbet sizin de başınıza gelmeden evvel İslâm’a girin!” dedi. Onlar ise: “Yâ Muhammed! Harb etmeyi bilmeyen ve tecrübesi olmayan birkaç Kureyşliyi katletmek seni aldatmasın! Eğer sen bizimle muhârebe etseydin, nasıl insanlar olduğumuzu ve başkalarına benzemediğimizi anlardın!” demeleri üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Râzî, c. 4/7, 203)</p>
<p>13. (Bedir’de) karşılaşan iki cemâatte elbette sizin için bir delil vardır. Bir cemâat Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi ki, (kendi) göz görüş(ler)iyle onları (o mü’minleri, karşılarında) kendilerinin iki misli olarak görüyorlardı. Çünki Allah, dilediği kimseye yardımı ile kuvvet verir. Muhakkak ki bunda, basîret sâhibleri için gerçekten bir ibret vardır.</p>
<p>14. Kadınlar, oğullar, yığılmış yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, sağmal hayvanlar ve ekinler (kabîlin)den nefsin arzu duyduğu şeylerin sevgisi insanlara süslendi (güzel gösterildi). Bunlar dünya hayâtının (geçici) menfaatidir. Hâlbuki varılacak yerin güzeli ancak Allah katındadır.</p>
<p>     “Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var. Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّاوُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (güç yetirilemeyecek teklif) yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir). Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.<br />
    Elbette en bahtiyâr odur ki, dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (bilip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)</p>
<p>15. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” (Günahlardan) sakınanlar için Rableri katında altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Cennetler, tertemiz zevceler ve Allah’dan bir rıdvân (râzı olması) vardır!</p>
<p>     Cennet hayâtı hakkında bakınız; (Sözler, 28. Söz, 169-175)</p>
<p>16. Onlar ki: “Rabbimiz! Muhakkak ki biz îmân ettik; artık günahlarımızı bize bağışla ve bizi o ateşin azâbından muhâfaza eyle!” derler.</p>
<p>     Başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, umum peygamberler ve ehl-i hakīkat, her vakit en ziyâde Cehennem ateşinden muhâfaza için duâ etmelerinin hikmeti hakkında bakınız; (sahîfe 74, hâşiye 2)</p>
<p>17. (Onlar:) Sabredenler, doğru olanlar, itâat edenler, (mallarını Allah yolunda) sarf edenler ve seherlerde (sabah namazı vaktinden önce) mağfiret dileyenlerdir.</p>
<p>     Resûlullah Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurdular: “Allah, her gece dünya semâsına gecenin son üçte biri kaldığında rahmetiyle tecellî eder ve şöyle buyurur: ‘Bir isteyen yok mu ki onun istediğini vereyim? Bir duâ eden yok mu ki ona icâbet edeyim? Bir mağfiret dileyen yok mu ki kendisini bağışlayayım?’ ” (Kurtubî, c. 2/4, 39)</p>
<p>18. Allah, adâleti kāim kılarak kendisinden başka ilâh olmadığına şâhidlik etti; melekler ve ilim sâhibleri de (adâletle kāim olarak buna şâhidlik ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur;</p>
<p>     “Müteaddid (birçok) eller müstebidâne (baskı ile) bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa, intizam bozulur ve idâre herc ü merc (darma dağınık) olur. Hâlbuki sinek kanadından tâ semâvât kandillerine (yıldızlara) kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden (beden hücreciklerinden) tâ seyyârâtın (yıldızların) burçlarına kadar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Hem hâkimiyet bir makām-ı izzettir (üstünlük ve kudret makāmıdır); rakīb kabûl etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 140)<br />
    Kâinâtta şirke aslâ yer olmadığı hakkında bakınız; (Sözler, 32. Söz, 261-272; Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 138-141; Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 14-33)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 85, hâşiye 3; sahîfe 96, hâşiye 1)</p>
<p>19. Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din, İslâm’dır!</p>
<p>     “İslâmiyet, gāyet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünki sâir dinler, fakat Kur’ân’ın tasdîkine mazhar olmayan kısmı, hiç hükmündedir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 406)</p>
<p>20. (Ey Resûlüm!) Buna rağmen (onlar) seninle tartışırlarsa, artık de ki: “(Ben) kendimi Allah’a teslîm ettim, bana tâbi‘ olanlar da!” Hem kendilerine kitab verilenlere ve ümmîlere (diğer müşriklere) de ki: “(Siz de) teslîm oldunuz mu?” Bunun üzerine İslâm’a girerlerse, o hâlde muhakkak doğru yola ermiş olurlar. Artık yüz çevirirlerse, o takdirde sana düşen ancak tebliğdir. Allah ise, kulları(nı) hakkıyla görendir.</p>
<p>     Bu âyetler, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın nübüvvetinin bütün insanlara şâmil olduğunun en açık delillerindendir. Bir hadîs-i şerîfte: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn olsun ki, ister yahudi ister hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de gönderildiğim şeylere îmân etmeden ölen kimse Cehennemliktir!” buyurulmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 273)</p>
<p>21. Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere (haksızlıklarını bile bile) peygamberleri öldürenler ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenler yok mu, artık onları (pek) elemli bir azâb ile müjdele!</p>
<p>22. İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiş olanlardır. Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.</p>
<p>23. Kendilerine Kitab’dan (Tevrât’tan) bir nasib verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitâbı’na da‘vet olunuyorlar da, sonra onlardan bir kısmı, kendileri (hakkı kabûlden) kaçınan kimseler olarak geri dönüyorlar.</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, zinâ eden iki yahudi hakkında hakem olması için, bir kısım yahudilerin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mürâcaatta bulunmaları üzerine nâzil olmuştur. Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Tevrât’a göre recmedilmelerine hükmedince kızmışlar ve bu kararı tanımayarak dönüp gitmişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 390)</p>
<p>24. Bu (yüz çevirmeleri), şübhesiz onların: “Sayılı birkaç günden başka, bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” demeleri yüzündendir. Ve uydurmakta oldukları şeyler, dinleri husûsunda kendilerini aldatmıştır.</p>
<p>25. Peki, hakkında hiç şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde onları bir araya getirdiğimiz ve herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilip de kendilerine haksızlık edilmediği zaman (bakalım hâlleri) nasıl olacak!</p>
<p>     “Âyâ (acabâ) bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûstur (gönderilmiştir) ve saâdet-i ebediyeye (Cennete) ve şekāvet-i dâimeye (Cehenneme) namzeddir! Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek (hesâba çekilecek)! Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek!” (Mesnevî-i Nûriye, 17. Lem‘a, 159)</p>
<p>26. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Ey mülkün (gerçek) sâhibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın! Hem dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelîl kılarsın! (Her) hayır (ancak senin) elindedir! Şübhesiz ki sen, herşeye hakkıyla gücü yetensin!”</p>
<p>     “İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın, nev‘-i beşerin hayât-ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki, izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın meşîetine (dilemesine) ve irâdesine bağlıdır. Demek kesret-i tabakātın (sebebler âleminin) en dağınık tasarrufâtına (işlerine) kadar, meşîet ve takdîr-i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz.<br />
    Şu hükmü verdikten sonra, insâniyet hayâtında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakīkī’nin (hakīkī rızık verici olan Allah’ın) hazîne-i Rahmetinden gönderdiğini, bir-iki mukaddeme ile isbât eder. Şöyle ki, der: ‘Rızkınız, yerin hayâtına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshîr eden (emri altında çalıştıran), gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakīkī rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran O Zât verebilir. Ve O, ona hakīkī Rezzâk olur.’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 46)</p>
<p>27. “Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın! Hem ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın! Dilediğini ise hesabsız rızıklandırırsın!”</p>
<p>28. Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! O hâlde kim böyle yaparsa, artık (o kişi,) Allah’dan (dostluk olarak göreceği) bir şey içinde değildir; ancak (dost görünerek) onlardan (gelebilecek) bir tehlikeden sakınmanız müstesnâ! Bununla berâber Allah, sizi kendisin(e karşı gelmek)den sakındırır! Dönüş ise ancak Allah’adır.</p>
<p>29. De ki: “Sînelerinizde olanı gizleseniz de onu açıklasanız da, Allah onu bilir. Göklerde olanı da yerde bulunanı da bilir.”</p>
<p>     Hiçbir şeyin Allah’ın ilminin hâricinde olmadığı hakkında bakınız; (sahîfe 107, hâşiye 2; sahîfe 119, hâşiye 2; sahîfe 198, hâşiye 2)</p>
<p>30. Herkes, yaptığı her iyiliği ve yaptığı her kötülüğü hazır olarak bulacağı gün arzu eder ki, keşke onunla (o kötü amelleri ile) kendisi arasında uzak bir mesâfe olsa!</p>
<p>     “Şu mevcûdâtın (varlıkların) Mâliki (sâhibi), mülkünde cereyân eden herşeyin inzıbâtına (kaydedilmesine) büyük bir ihtimâmı var. Hem hâkimiyet-i vazîfesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem rubûbiyet-i saltanatında (kâinattaki terbiye ve idâresinde) gāyet ihtimâmı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyân eden herşeyin sûretini müteaddid (pek çok) şeylerde hıfz eder (muhâfaza eder). Şu hafîzıyet (muhâfaza edicilik) işâret eder ki, ehemmiyetli bir muhâsebe-i a‘mâl defteri (amellerin hesab defteri) açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri, mühim bir hesab ve mîzâna (tartıya) girecek, sahîfe-i amelleri neşredilecek (amel defterleri açılacak).” (Zülfikār, 10. Söz, 30)</p>
<p>31. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi‘ olun ki, Allah (da) sizi sevsin ve günahlarınızı size bağışlasın!”</p>
<p>     “*قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ [De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi‘ olun ki, Allah (da) sizi sevsin’] âyet-i azîmesi ittibâ‘-ı sünnet (sünnete tâbi‘ olmak) ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat‘î bir sûrette i‘lân ediyor. (&#8230;) Şu âyet-i kerîme der ki: ‘Eğer Allah’a muhabbetiniz (sevginiz) varsa, Habîbullâh’a ittibâ‘ edilecek. Eğer ittibâ‘ edilmezse netîce veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Eğer muhabbetullah (Allah sevgisi) varsa, netîce verir ki, Habîbullâh’ın sünnet-i seniyesine ittibâı intâc eder.’ Evet Cenâb-ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakīmi (istikāmetli olanı) ve en kısası, bilâ-şübhe (şübhesiz) Habîbullâh’ın gösterdiği ve ta‘kīb ettiği yoldur.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 53-54)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 169, hâşiye 3; sahîfe 206, hâşiye 2)</p>
<p>32. De ki: “Allah’a ve peygambere itâat edin!” Buna rağmen yüz çevirirlerse, hiç şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.</p>
<p>33. Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı (İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>34. Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı (İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>35. Bir zaman İmrân’ın hanımı (Hanne) şöyle demişti: “Rabbim! Gerçekten ben karnımdakini (ibâdet için) âzâd edilmiş (bir köle) olarak sana adadım, artık benden kabûl buyur! Şübhesiz ki Semî‘ (her niyâzı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”</p>
<p>36. Nihâyet onu doğurunca: “Rabbim! Gerçekten ben onu kız doğurdum!” dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Hâlbuki Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir. Ve erkek, (ma‘bede hizmet için) kız gibi değildir. “Bununla berâber doğrusu ben ona Meryem adını verdim; artık şübhesiz ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!” (dedi).</p>
<p>37. Böylece Rabbi onu (Meryem’i, annesinden) güzel bir kabûl ile kabûl etti ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi; ve onu (akrabâsı bulunan) Zekeriyyâ’nın himâyesine verdi. Ne zaman Zekeriyyâ onun yanına ma‘bede girse, yanında bir rızık bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden (geldi)?” derdi. (O da:) “Bu, Allah tarafındandır!” derdi. Şübhesiz ki Allah, dilediğini hesabsız olarak rızıklandırır.</p>
<p>38. Orada Zekeriyyâ Rabbine duâ etti. Dedi ki: “Rabbim! Bana, tarafından temiz bir zürriyet ihsân eyle! Şübhesiz ki sen, duâyı hakkıyla işitensin.”</p>
<p>     Cenâb-ı Hakk’ın, her niyâzı işitip her duâya cevab vermesi hakkında bakınız; (sahîfe 134, hâşiye 1)</p>
<p>39. Derken o, ma‘bedde namaz kılarken ayakta olduğu bir sırada, melekler ona şöyle nidâ ettiler: “Doğrusu Allah, sana Allah’dan bir kelime (olan Îsâ’)yı</p>
<p>    18. Âyet-i kerîmede Allah-ü Teâlâ’nın Hz. Îsâ (as)’ı *****[kelime] diye isimlendirmesi; onu *** yani “Ol!” emri ve kelimesiyle, babası olmaksızın yaratmış olmasındandır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 408)</p>
<p>40. (Zekeriyyâ) şöyle dedi: “Rabbim! Doğrusu bana ihtiyarlık geldiği, hanımım da kısır olduğu hâlde, benim için bir oğul nasıl olur?” (Rabbi de ona:) “Böyledir! Allah, dilediğini yapar!”</p>
<p>    19. Cenâb-ı Hakk’ın kudreti sonsuz olup, dilediği herşeyi yaratmaya muktedir olması hakkında bakınız; (sahîfe 55, hâşiye 1)</p>
<p>41. (Zekeriyyâ) dedi ki: “Rabbim! (Onun geleceğine dâir) bana bir alâmet kıl!” (Rabbi ona şöyle) buyurdu: “Senin (ona dâir) alâmetin, insanlarla işâret (ile anlaşman) dışında, üç gün konuşamamandır. Hem Rabbini çok zikret ve akşam sabah (O’nu) tesbîh eyle!”</p>
<p>42. Bir zaman da melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem! Şübhesiz ki Allah, seni seçti, seni temiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçkin kıldı.”</p>
<p>43. “Ey Meryem! Rabbine gönülden bağlan, secde et ve rükû‘ edenlerle berâber rükû‘ et!”</p>
<p>44. (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar gayb haberlerindendir ki, onu sana vahyediyoruz. Yoksa, içlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kalemlerini (kur‘a için nehre) atarlarken, sen onların yanında değildin! (Onlar) birbirleriyle çekişirlerken de yanlarında değildin!</p>
<p>     Annesi tarafından Mescid-i Aksâ’ya teslîm edilen Hz. Meryem’i, ilimce en büyük reisleri bulunan İmrân’ın kızı olması sebebiyle, her âlim kendisi himâye etmek istedi. Sonunda kur‘a attılar ve Hz. Meryem vâlidemizin teyzesinin beyi olan Zekeriyyâ (as)’ın kalemi su yüzüne çıktı. (İbn-i Kesîr, c. 1, 282)<br />
    “Kur’ân’ın vukūât ve ahvâl-i mâziyeye (geçmişte olan hâllere ve hâdiselere) dâir ihbârâtı (haberler vermesi) aklî bir iş değil ki akıl ile ihbâr edilsin. Belki, semâ‘a mütevakkıf (işitmeye bağlı) nakildir. Nakil ise, kırâet ve kitâbet (okuma-yazma) ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifâkıyla kırâetsiz, kitâbetsiz, emânetle ma‘ruf (güvenilir oluşuyla tanınan), ümmî (okuma-yazması olmayan) lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzûl ediyor (iniyor).<br />
    Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbâr eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünki uzun bir hâdisenin ukde-i hayâtiyesini (can damarını) ve rûhunu alır. Maksadına mukaddeme (başlangıç) yapar. Demek Kur’ândaki fezlekeler, hulâsalar gösteriyor ki, bu hulâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün mâzîyi bütün ahvâli (hâlleri) ile görüyor. Zîrâ bir zâtın bir fende veya bir san‘atta mütehassıs (ihtisas sâhibi) olduğu, hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san‘atçıkla, o şahısların mahâret ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur’ân’da zikrolunan vukūâtın (hâdiselerin) hulâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukūâtı ihâta etmiş (kuşatmış), görüyor, ta‘bir câiz ise, bir mahâret-i fevkalâde ile ihbâr ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 35)</p>
<p>45. Hani melekler demişti ki: “Ey Meryem! Şübhesiz Allah, seni tarafından bir kelimeyle (bir çocukla) müjdeliyor! İsmi, Meryemoğlu Îsâ Mesîh’tir, dünya ve âhirette şereflidir ve Allah’a yakın kılınanlardandır.”</p>
<p>46. “Hem beşikte ve yetişkin hâlde insanlarla konuşacak ve sâlih kimselerden olacaktır.”</p>
<p>47. (Meryem:) “Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim için bir çocuk nasıl olur?” dedi. (Rabbi de:) “Böyledir! Allah dilediğini yaratır.</p>
<p>     “Kadîr-i Alîm (sonsuz kudret ve ilim sâhibi) ve Sâni‘-i Hakîm (hikmetle iş yapan san‘atkâr), kānûniyet şeklindeki âdâtının (âdetlerinin) gösterdiği nizam ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği (gösterdiği) gibi, şüzûzât-ı kānûniye ile (kānunlarının dışına çıkmak ile) ve âdâtının hârikaları ile ve teğayyürât-ı sûriye ile ve teşahhusâtın ihtilâfâtıyla (şahsiyetlerinin farklılığı ile), zuhûr (ortaya çıkma) ve nüzûl (inme) zamânının tebeddülüyle (değişmesiyle) meşîet (dileme) ve irâdetinde (istemesinde), fâil-i muhtâr (dilediğini yapan) olduğunu ve ihtiyâr (irâde) sâhibi olduğunu ve hiçbir kayıd altında olmadığını izhâr edip, yeknesak (sâbitlik) perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe’ninde (hâlinde), herşeyinde O’na muhtaç ve rubûbiyetine (terbiye ediciliğine) münkād (bağlı) olduğunu i‘lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinin nazarlarını esbabdan Müsebbibü’l-Esbâb’a (sebebleri yaratan Allah’a) çevirir.” (Tılsımlar, 16. Söz, 31)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 56, hâşiye 3)</p>
<p>48. (Melekler şöyle dediler:) “Hem (Allah) ona yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!”</p>
<p>49. Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): “Hiç şübhesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu‘cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah’ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah’ın izniyle (anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.”</p>
<p>     “Kur’ân, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâ‘a (yüksek ahlâkına uymaya) beşeri sarîhan (açıkça) teşvîk eder. Öyle de, şu elindeki san‘at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye, remzen terğîb ediyor (işâretle teşvîk ediyor). İşte şu âyet işâret ediyor ki, en müzmin (kökleşmiş) dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbetzede benî Âdem (Âdemoğulları)! Me’yûs (ümidsiz) olmayınız! Her dert, ne olursa olsun dermânı mümkündür. Arayınız, bulunuz! Hattâ ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)</p>
<p>50. “Hem benden önce gelen Tevrât’ı tasdîk edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helâl kılayım diye (geldim)</p>
<p>     İsrâiloğulları, zulüm ve günah işlemede haddi aştıklarından, sığır ve koyunların içyağı ve deve eti gibi bazı şeylerde İlâhî yasaklarla karşı karşıya bırakılmışlardı. Hz. Îsâ (Aleyhisselâm)’ın şeriatıyla bu yasaklar kaldırılmıştır. (Nesefî, c. 1, 240)</p>
<p>51. “Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyle ise O’na ibâdet edin! Bu, dosdoğru bir yoldur.”</p>
<p>52. Sonunda Îsâ onlardan küfrü hissedince: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havârîler: “Biz, Allah’ın (dîninin) yardımcılarıyız. Allah’a îmân ettik. Hem şâhid ol ki biz, şübhesiz Müslümanlarız” dediler.</p>
<p>53. (Havârîler:) “Rabbimiz! İndirdiğine îmân ettik ve peygambere tâbi‘ olduk. Artık bizi (seni ve peygamberlerini tasdîk eden) şâhidlerle berâber yaz!” (dediler).</p>
<p>54. Ve (o yahudiler, Îsâ’ya) tuzak kurdular, Allah da (onlara) tuzak kurdu (karşılık verdi). Allah ise, tuzak kuranların en hayırlısıdır.</p>
<p>55. O vakit Allah şöyle buyurdu: “Ey Îsâ! Seni (kıyâmete yakın) vefât ettirecek olan ve seni kendime yükseltici</p>
<p>   Bakınız; (sahîfe 102, hâşiye 1)</p>
<p>56. Fakat o inkâr edenler yok mu, artık onları dünyada ve âhirette şiddetli bir azâb ile cezâlandıracağım! Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.</p>
<p>57. Hâlbuki îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, artık (Rabbin) onlara mükâfâtlarını tam olarak verecektir.</p>
<p> Bakınız; (sahîfe 46, hâşiye 2; sahîfe 122, hâşiye 1)</p>
<p>58. (Ey Resûlüm!) Bu (anlatılanlar) ki, onu sana âyetlerden ve hikmetli olan zikirden (Kur’ândan) okuyoruz.</p>
<p>59. Şübhesiz ki Allah katında Îsâ’nın (babasız yaratılışının) misâli, Âdem’in misâli gibidir. (Allah) onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, (o da) hemen oluverdi.</p>
<p>     “Evvelâ bu kānûn-ı tenâsül (üreme kānûnu) mebde’ (başlangıç) i‘tibârıyla iki yüz bin envâ‘-ı hayvanâtın mebde’leriyle (hayvan nev‘lerinin başlangıçlarıyla) hark edilmiş (yırtılmış) ve nihâyet (son) verilmiş. Yani en evvelki pederleri, âdetâ Âdemleri hükmündeki o iki yüz bin evvelki pederleri kānûn-ı tenâsülü hark etmişler. Yani peder ve vâlideden gelmemişler. O kānun hâricinde vücûd verilmiş.<br />
    Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz yüz bin envâın kısm-ı a‘zamının hadsiz efradları (ferdleri) kānûn-ı tenâsül hâricinde yaprakların yüzlerinde ve teaffün etmiş (çürümüş) maddelerde o kānun hâricinde îcâd edilir. Acabâ mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarıyla (istisnâlarıyla) yırtılmış ve zedelenmiş bir kānunda bin dokuz yüz senede bir ferdin şuzûziyetini (kānûnun dışına çıkmasını) aklına sığıştıramayan ve nusûs-ı Kur’âniyeye (Kur’ân’ın kesin hükümlerine) karşı te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.” (Lem‘alar, 9. Lem‘a, 37)</p>
<p>60. Bu hak (gerçek haber), Rabbinden (gelen)dir; öyle ise şübhe edenlerden olma!</p>
<p>61. Artık sana ilim geldikten sonra, kim onun (Îsâ’nın) hakkında seninle tartışırsa, bunun üzerine de ki: “(İddiânızda samîmî iseniz) gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden duâ edelim de Allah’ın lâ‘netini yalancıların üzerine kılalım!”</p>
<p>   “(Peygamber (asm) Kur’ân’ın lisânıyla) onlara meydan okuyor: ‘Tevrât’ınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lâ‘netle duâ edeceğiz’ diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç yahudi bir âlim veya nasrânî bir kıssîs (papaz), onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette (çoklukta) bulunan ve pek çok inadlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta i‘lân edeceklerdi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-67)</p>
<p>62. Doğrusu bu, (Îsâ hakkında anlatılan) elbette gerçek kıssadır. Ve Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ise, ancak Allah’dır.</p>
<p>63. (Ey Resûlüm!) Bundan sonra (yine) yüz çevirirlerse, artık şübhesiz ki Allah, fesad çıkaranları hakkıyla bilendir.</p>
<p>64. De ki: “Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin!</p>
<p>     “Beşerin âsâr (eserleri) ve kānunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdîl ediliyor (değiştiriliyor). Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kānunları, o kadar sâbit ve râsihtir (köklüdür) ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hâzır ve şu asrın ehl-i kitab insanları, Kur’ân’ınياَ اَهْلَ الْكِتابِ۞يَا اَهْلَ الْكِتَابِ [Ey ehl-i kitab! Ey ehl-i kitab!] hitâb-ı mürşidânesine (yol gösteren hitâbına) o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir (yöneliktir) ve يَا اَهْلَ الْكِتَابِ lâfzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَابِ [Ey ehl-i mekteb!] ma‘nâsını dahi tazammun eder (içine alır). Bütün şiddetiyle, bütün tâzeliğiyle, bütün şebâbetiyle: يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْااِلٰي كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ [Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin!] sayhasını âlemin aktârına (her tarafına) savuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 37)</p>
<p>65. Ey ehl-i kitab! İbrâhîm hakkında niçin münâkaşa ediyorsunuz? Hâlbuki Tevrât ve İncîl, ancak ondan sonra indirildi. Hiç akıl erdirmez misiniz?</p>
<p>66. İşte siz öyle kimselersiniz ki, (haydi) hakkında (biraz) bilgi sâhibi olduğunuz şeyde (Mûsâ ve Îsâ mes’elesinde) tartıştınız; fakat hakkında hiç bilgi sâhibi olmadığınız şeyde (İbrâhîm mes’elesinde) niçin tartışıyorsunuz? Hâlbuki (onun gerçek mâhiyetini) Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.</p>
<p>67. İbrâhîm, ne bir yahudi ne de bir hristiyandı; fakat (o, Allah’a) teslim olmuş bir Hanîf (hakka yönelmiş bir mü’min) idi. Ve (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.</p>
<p>68. Şübhesiz ki İbrâhîm’e insanların en yakını, elbette ona tâbi‘ olanlar ile bu peygamber (Muhammed) ve (ona) îmân edenlerdir. Allah ise, mü’minlerin dostudur.</p>
<p>69. Ehl-i kitabdan bir tâife arzu ettiler ki, keşke sizi dalâlete düşürseler! Hâlbuki sâdece kendilerini dalâlete düşürürler de farkına varmazlar.</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, yahudilerin, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bazılarını kendi dinlerine da‘vet etmeleri üzerine nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 165)</p>
<p>70. Ey ehl-i kitab! Siz (hakīkati) görüp durduğunuz hâlde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?</p>
<p>     Burada zikredilen “ehl-i kitab”dan murad, ehl-i kitab âlimleridir. Zîrâ onlar, Resûl-i Ekrem (asm)’ın Tevrât ve İncîl’de zikredilen vasıflarını değiştirerek, hak ve hakīkati kendi halklarından gizlemeye çalışmakla, aslında kendi kitablarındaki Allah’ın âyetlerini inkâr etmişlerdir. Çünki bir âyeti inkâr ile, o kitâbın tamâmını inkâr etmek arasında hiçbir fark yoktur. (Râzî, c. 4/8, 102)</p>
<p>71. Ey ehl-i kitab! Niçin siz bile bile hakkı bâtıl ile karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?</p>
<p>72. Ehl-i kitabdan bir tâife de şöyle dedi: “Îmân edenlere indirilmiş olan (Kur’ân’)a günün evvelinde (sabahleyin yalandan) îmân edin, sonunda (akşam üstü) de inkâr edin; umulur ki (dinlerinden) dönerler.”</p>
<p>    “Küfürde hem adem (yok sayma) ve terk vardır ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib (bozmak) var ki, çok sehildir ve âsândır (kolaydır); az bir hareket yeter. Hem tecâvüz (haddini aşma) var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe (korkutma) noktasından ve fir‘avniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke mübtelâ (tutkun) olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin (hislerin) tatmîni ve telezzüzü (lezzet alması) hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insâniyeyi insâniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan (gelecek endişesi taşıyan) vazîfelerinden vazgeçiriyorlar.<br />
    Ehl-i hidâyet ve başta ehl-i nübüvvet (peygamberler) ve başta Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn (âlemlerin Rabbinin sevdiği zât) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek-i kudsîsinde, hem vücûdî (varlığa dâir), hem sübûtî (sâbit şeylere dâir), hem ta‘mir (düzeltmek), hem hareket, hem hududda istikāmet (sınırları aşmamak), hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet (kulluk), hem nefs-i emmârenin fir‘avniyetini ve serbestliğini kırmak gibi esâsât-ı mühimme (mühim esâslar) bulunduğundandır ki, Medîne-i Münevvere’de bulunan o zamânın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o câzibe-i uzmâya (çok büyük çekiciliğe) karşı şeytânî bir kuvve-i dâfiaya (itici hislere) kapılıp, dalâlette (sapıklıkta) kalmışlar.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 82)</p>
<p>73. Fakat dîninize tâbi‘ olandan başkasına inanmayın!” (dediler). (Ey Resûlüm!) De ki: “Şübhesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir. Size verilenin benzeri, (başka) birine (de) veriliyor veya (kıyâmet günü) Rabbinizin huzûrunda (mü’minler) size karşı delil getirecekler (de gālip gelecekler) diye mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Şübhesiz lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir!” Allah ise, Vâsi‘ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>74. Rahmetini dilediğine tahsîs eder. Çünki Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.</p>
<p>75. Ehl-i kitabdan öylesi de vardır ki, ona yığınla (altın) emânet etsen, onu sana iâde eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar (bir altın) emânet etsen, tepesine dikilip durmazsan, onu sana iâde etmez. Bu, şübhesiz onların: “Ümmîler (ehl-i kitab olmayanlara yaptığımız haksızlıklar) hakkında üzerimize bir yol (bir vebâl) yoktur!” demeleri sebebiyledir. Ve onlar (hakīkati) biliyor oldukları hâlde, Allah’a karşı yalan söylüyorlar.</p>
<p>76. Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahlardan) sakınırsa, hiç şübhesiz ki Allah, takvâ sâhiblerini sever.</p>
<p>77. Doğrusu (peygambere îman husûsunda) Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyata (dünyalık menfaate) satanlar var ya, işte onlar, âhirette kendileri için bir nasib olmayanlardır. Hem Allah onlarla konuşmaz; hem kıyâmet günü onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz ve onları (günahlardan) temizlemez! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>78. Doğrusu onlardan (ehl-i kitabdan) elbette bir fırka da vardır ki, kendisi Kitab’dan olmadığı hâlde, onu Kitab’dan sanasınız diye, (doğru kelimeyi değiştirerek) dillerini Kitab’la eğip bükerler. Ve o, Allah tarafından olmadığı hâlde: “Bu, Allah katındandır!” derler. Bu sûretle onlar, Allah’a karşı (hakīkati) bile bile yalan söylerler.</p>
<p>     “Dindar bir adam, din muhabbeti için: ‘Hak böyledir, hakīkat budur, Allah’ın emri böyledir’ der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip (aşıp), Allah’ın taklîdini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 112)<br />
    “Birbirine yakın zâtlar birbirini taklîd edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklîd edebilirler. Muvakkaten (geçici olarak) insanları iğfâl ederler (aldatabilirler), fakat dâimî iğfâl edemezler. Çünki ehl-i dikkat nazarında alâ külli hâl (her hâl ü kârda) etvâr ve ahvâli (tavırları ve hâlleri) içindeki tasannuâtlar ve tekellüfâtlar (yapmacık ve zoraki hareketler) sahtekârlığını gösterecek, hîlesi devâm etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklîde çalışan; ötekinden gāyet uzaksa, meselâ âdî bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklîd etmek istese ve bir çoban bir pâdişâhın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki, bu sahtekârdır.” (Sözler, 15. Söz, 53)</p>
<p>79. Bir insan için, Allah ona kitab, hikmet ve peygamberlik versin de, sonra (o kimse) insanlara: “Allah’ı bırakıp bana kul olun!” desin, (bu) olur şey değildir; fakat (bir peygamber ancak şöyle der): “(Öğrenip) öğretmekte ve oku(yup, okut)makta olduğunuz Kitab sâyesinde Rabbânî (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabbe mensûb olan kimse)ler olun!”</p>
<p>     Yahudi ve hristiyanların kâfir reislerinden bazıları: “Yâ Muhammed! Diler misin ki sana ibâdet edelim?” dediler. Resûlullah Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm): “Allah’dan başkalarına ibâdetle emretmekten Allah’a sığınırım! Benim insanlara gönderilmem, ancak ve ancak bir olan Allah’a ibâdet içindir” buyurdular ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 295)</p>
<p>80. (Bir peygamber) size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz Müslüman kimseler olduktan sonra, (hiç) size küfr(e girmey)i emreder mi?</p>
<p>81. Hem Allah, vaktiyle peygamberlerin: “Size kitab ve hikmetten her ne versem, sonra size berâberinizde olanı tasdîk edici bir peygamber gelse, mutlakā ona îmân edeceksiniz ve mutlakā ona yardım edeceksiniz!” diye sağlam sözlerini aldığında: “İkrâr ettiniz (mi) ve bu ağır ahdimi (üzerinize) aldınız mı?” buyurdu. (Onlar:) “İkrâr ettik!” dediler. (Allah:) “Öyle ise şâhid olun, ben de sizinle berâber şâhidlerdenim!” buyurdu.</p>
<p>82. Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.</p>
<p>83. O hâlde Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslîm olmuştur ve ancak O’na döndürüleceklerdir.</p>
<p>84. (Ey Resûlüm!) De ki: “(Biz) Allah’a, bize indirilene ve İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kūb’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere ve Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (bütün) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (peygamberlik cihetiyle) fark gözetmeyiz. Ve biz, ancak O’na teslîm olan kimseleriz.”</p>
<p>     “Başta Kur’ân, bütün semâvî kitabların ve suhufların (bazı peygamberlere gönderilen sahîfelerin) ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm), bütün da‘vâları beş altı esas üzerine dönüyor. Mütemâdiyen (devamlı) o esasları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esaslara bakıyorlar. Onların hakkāniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îmân-ı billah (Allah’a îman) ve îmân-ı bil-âhiret (âhirete îman) ve sâir rükünlere (esaslara) îmandır.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 231)</p>
<p>85. Kim de İslâm’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden aslâ kabûl edilmeyecektir.</p>
<p>    “İslâmiyet’in hristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyet’in esâsı, mahz-ı tevhiddir (tam bir tevhid inancıdır); vesâit ve esbâba (vâsıtalara ve sebeblere) te’sîr-i hakīkī vermiyor, îcad (yaratmak) ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise, ‘velediyet’ (Allah’a oğul isnâd etmek) fikrini kabûl ettiği için vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti (benlik da‘vâsını) kırmaz. Âdetâ rubûbiyet-i İlâhiyenin (Allah’ın terbiye ediciliğinin) bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 124-125)</p>
<p>86. Îmân (etme)lerinden ve şübhesiz peygamberin hak olduğuna şâhidlik yapmalarından, hem kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra, (bunlara rağmen) inkâr eden bir kavmi, Allah nasıl hidâyete erdirir? Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez!</p>
<p>87. İşte onlar yok mu, onların cezâsı, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ‘neti şübhesiz kendilerinin üzerine olmasıdır.</p>
<p>88. (Onlar,) orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlar (rahmet nazarıyla) gözetilirler.</p>
<p>89. Ancak, bundan sonra tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler müstesnâdırlar; hiç şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>90. Şübhesiz îmân (etme)lerinden sonra inkâr edenler, sonra da inkâr cihetiyle ileri gidenler yok mu, onların (son nefesteki) tevbeleri aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar ise, dalâlete düşenlerin ta kendileridir.</p>
<p>91. Muhakkak ki o inkâr edip de kendileri kâfir kimseler olarak ölenler yok mu, artık dünya dolusu altın, velev ki (kendisini kurtarmak üzere) onu fedâ edecek (de) olsa, artık onların hiçbirinden aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) elemli bir azab vardır ve onlar için yardımcılardan kimse yoktur.</p>
<p>92. Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz. O hâlde her ne sarf ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.</p>
<p> Ensârdan Ebû Talha (ra), bu âyet nâzil olduğunda Resûl-i Ekrem (asm)’ın huzûruna gelerek: “Yâ Resûlallah! Şu âyete göre, ben de en çok sevdiğim bu arâzimi Allah için infâk ediyorum, dilediğin gibi kullan!” dedi. Resûl-i Ekrem (asm) da: “Sana ne mutlu!” buyurarak, o arâziyi Ebû Talha (ra)’ın akrabâsından olan fakirlere taksîm etti. (İbn-i Kesîr, c. 1, 299)</p>
<p>93. Tevrât indirilmeden önce (bir adağına binâen) İsrâîl’in (Ya‘kūb’un) kendine haram kıldığı şeyler</p>
<p>    Bu âyet-i kerîme yahudilerin Peygamber Efendimiz (asm)’a: “Sen İbrâhîm’in dîninden olduğunu zannediyorsun. Hâlbuki o, deve eti yemez, sütünü içmezdi. Fakat sen bunları yiyorsun!” demeleri üzerine inmiştir. Hz. Ya‘kūb (as) bir hastalığa yakalanmış, eğer şifâ bulursa deve etini yemeyeceğine, sütünü içmeyeceğine dâir adakta bulunup bunları kendine haram kılmış, daha sonra bunlar Tevrât’ta da yasaklanmıştı. Bu hâdise, İbrâhîm (as)’dan sonra olan bir hâdisedir. Âyet, yahudilerin bu iddiâlarını boşa çıkarmıştır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 451)</p>
<p>94. Artık bundan sonra, kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!</p>
<p>95. De ki: “Allah doğru söylemiştir; öyle ise Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine tâbi‘ olun! Hem (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.”</p>
<p>96. Muhakkak ki mübârek ve âlemlere bir hidâyet olarak insanlar için kurulan ilk ev (ilk ma‘bed), elbette Mekke’deki (Kâ‘be)dir.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, yahudilerin: “Bizim kıblemiz sizin kıblenizden öncedir” demeleri üzerine nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 256)</p>
<p>97. Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makāmı</p>
<p>  Makām-ı İbrâhîm hakkında bakınız; (sahîfe 18, hâşiye 3)</p>
<p>98. De ki: “Ey ehl-i kitab! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınıza hakkıyla şâhiddir.</p>
<p>99. De ki: “Ey ehl-i kitab! (Hakka) şâhid kimseler olduğunuz hâlde, niçin ona bir eğrilik arayarak, îmân eden kimseyi Allah yolundan men‘ ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.</p>
<p>100. Ey îmân edenler! Eğer kendilerine kitab verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, (Allah’a olan) îmânınızdan sonra sizi, kâfirler olarak (küfre) geri döndürürler.</p>
<p>     “Ey bu vatan gençleri! Frenklerin (Avrupalıların) taklîdine çalışmayınız! Âyâ (acabâ), Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetlerinden (düşmanlıklarından) sonra, sizler hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ‘ ediyorsunuz (günahlarına ve bâtıl fikirlerine uyuyorsunuz) ve onlara emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Onları sefîhâne (akılsızca) taklîd edenler, onlara ittibâ‘ değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihâk edip (katılıp), hem kendi kendinizi hem kardeşlerinizi i‘dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz (biliniz ki), sizler böyle ahlâksızca ittibâ‘ ettikçe (onlara uydukça), hamiyet (millet için fedâkârlık yapmak) da‘vâsında yalancılık ediyorsunuz!” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)</p>
<p>101. Ve siz, Allah’ın âyetleri kendinize okunurken, hem içinizde peygamberi varken, nasıl inkâr edersiniz?</p>
<p> “Şimdi, şu Zâtın delâil-i sıdkı ve berâhîn-i nübüvveti (doğruluğunun ve peygamberliğinin delilleri) yalnız mu‘cizâtına münhasır (mu‘cizeleriyle sınırlı) değildir. Belki ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef‘âli, ahvâl ve akvâli (fiilleri, hâlleri ve sözleri), ahlâk ve etvârı (tavırları), sîret (ahlâk) ve sûreti (görünüşü), sıdkını ve ciddiyetini isbât eder. Hattâ meşhur ulemâ-i Benî İsrâiliyeden (yahudi âlimlerinden) Abdullah İbn-i Selâm (ra) gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmâsını görmekle: ‘Şu sîmâda yalan yok, şu yüzde hîle olamaz!’ diyerek îmâna gelmişler.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 3)</p>
<p>102. Ey îmân edenler! Kendisinden nasıl sakınmak gerekiyorsa, Allah’dan öyle sakının</p>
<p>    Abdullah ibn-i Mes‘ûd (ra), Allah’dan gerektiği şekilde sakınmayı: “O’na âsî olmayıp boyun eğmek, nankör olmayıp şükretmek ve O’nu unutmayarak dâimâ hatırda tutmaktır” diye îzâh etmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 304)</p>
<p>103. O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!</p>
<p>     “Ey ehl-i îman! Zillet içinde (aşağılık içinde) esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan (ayrılığınızdan) istifâde eden zâlimlere karşı, اِنَّمَاالْمُؤْمِنُونِ اِخْوَاةٌ[Mü’minler ancak kardeştirler!] kal‘a-i kudsiyesi (kudsî kalesi) içine giriniz, tahassun ediniz (sığınınız). Yoksa, ne hayâtınızı muhâfaza ve ne de hukūkunuzu müdâfaa edebilirsiniz. Ma‘lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzanda (terâzide) iki dağ birbirine karşı muvâzenede (dengede) bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne (düşmanca) tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 97)<br />
    Ayrıca, mü’minler arasındaki kardeşlik ve ittifâkın ehemmiyeti, ayrılık ve düşmanlığın zararları hakkında bakınız; (sahîfe 66, hâşiye 1; Mektûbât, 22. Mektûb, 90; Lem‘alar, 20. Lem‘a, 155)</p>
<p>104. O hâlde içinizden, hayra da‘vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men‘ eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.</p>
<p>105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler (yahudi ve hristiyanlar) gibi de olmayın! Hem işte onlar yok mu, kendileri için (pek) büyük bir azab vardır.</p>
<p>106. O gün bazı yüzler (vardır ki) ağaracak, birtakım yüzler de kararacaktır. Artık o yüzleri kararanlara: “(Allah’a olan) îmânınızdan sonra inkâr mı ettiniz? Öyle ise, (vaktiyle) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azâbı!” (denecektir).</p>
<p>107. Yüzleri ağaranlar ise, artık Allah’ın rahmetinde (Cennetinde)dirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>108. (Ey Resûlüm!) Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana hakkıyla okuyoruz. Ve Allah, âlemlere zulmetmek istemez.</p>
<p>109. Ve göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır.</p>
<p>     “Mâlik-i Hakīkī’den (mülkün gerçek sâhibinden) gaflet, nefsin fir‘avunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda (tasarrufu altında) bulunan bütün eşyânın Mâlik-i Hakīkī’sini unutan ve kendisini kendine mâlik zanneden, hâkimiyet tevehhümünde (zannında) bulunur, başkalarını da, bilhassa esbâbı da (sebebleri de) kendisine kıyasla hâkim ve mâlik defterine kaydeder ve böyle vesîlelerle Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksîm ederek, ahkâm-ı İlâhiyeye (İlâhî hükümlere) karşı muâraza ve mübârezeye (meydan okumaya) başlar.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 55)</p>
<p>110. (Ey ashâb-ı Muhammed! Siz,) insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men‘ eder ve Allah’a îmân edersiniz!</p>
<p> Bu âyetin tefsîrinde, Hz. Ömer (ra)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allah dileseydi اَنْتُمْ [Siz] zamirini kullanırdı, hepimiz bu âyetin içine girerdik. Fakat Allah *****[Siz oldunuz] ifâdesini kullanarak, bu âyeti sâdece Muhammed (asm)’ın ashâbına has kılmıştır. Kim onların yaptığı gibi yaparsa, insanlar için seçilmiş en hayırlı ümmet olur.” (Kenzu’l-Ummâl, c. 1, 238)</p>
<p>111. Onlar size, eziyetten başka aslâ bir zarar veremezler. Hem sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım (da) edilmez.</p>
<p>112. Nerede bulunsalar, (cizye vermek şartıyla) Allah’ın ahdi ve insanların (mü’minlerin) ahdi ile (sığınmış olmaları) müstesnâ, üzerlerine aşağılık (damgası) vurulmuştur;</p>
<p>    “Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçileri sermâye sâhibleriyle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse (kurmaya) sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o (yahudi) millet(idir). (&#8230;) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtîr (düsturlar) içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dîb (hadlerini bildirecek tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>113. (Ancak, onların) hepsi bir değildir. Ehl-i kitabdan (istikāmet üzere) doğru olan bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okurlar ve onlar (namaz kılarak) secde ederler.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, ehl-i kitabdan İslâm’a giren Abdullah bin Selâm (ra) ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 312)<br />
    Hasan-ı Basrî Hazretleri onları şöyle ta‘rîf eder: “Onlar, ayaklarıyla (yani kıyamda durarak) başlarını, başlarıyla (yani secde ederek) ayaklarını dinlendiriyorlardı.” (Râzî, c. 4/8, 208)</p>
<p>114. Allah’a ve âhiret gününe îmân ederler, hem iyiliği emreder, kötülükten men‘ ederler ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar! Böylece işte onlar sâlihlerdendir.</p>
<p>115. Ve (onlar) ne hayır işlerlerse, artık şübhesiz ondan (sevâbından) mahrum bırakılmayacaklardır. Çünki Allah, takvâ sâhiblerini hakkıyla bilendir.</p>
<p>116. Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! Ve işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>   “Kâfir ve münâfıkların Cehennemde yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak (başka tarafa çekmek), Kur’ânın ve edyân-ı semâviyenin (semâvî dinlerin) bir kısm-ı azîmini (büyük bir kısmını) inkâr ve tekzib (yalanlama) olduğu gibi, bir zulm-i azîm (büyük bir zulüm) ve gāyet derecede bir merhametsizliktir. Çünki ma‘sum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne (koruyarak) şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedid bir gadir (şiddetli bir zulüm) ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayât-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmânın sû’-i âkıbete (îmansız ölmesine) ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî‘ (çirkin) bir gadirdir.” (Kastamonu Lâhikası, 130)</p>
<p>117. (Onların) bu dünya hayâtında sarf etmekte oldukları şeylerin misâli, içinde şiddetli soğuk bulunan bir rüzgârın hâli gibidir ki, (inkâr ederek) kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine isâbet edip de onu helâk etmiştir. Allah (amellerini boşa çıkarmakla) onlara zulmetmedi, fakat onlar (inkârlarıyla) kendilerine zulmediyorlar.</p>
<p>118. Ey îmân edenler! Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin; onlar size fesad çıkarmakta kusûr etmezler. (Her zaman) sıkıntıya düşmenizi istediler. Doğrusu kinleri ağızlarından taşmıştır (hep aleyhinizde konuşurlar). Sînelerinin gizlediği (kin ve düşmanlık) ise daha büyüktür. Eğer akıl erdirirseniz, doğrusu âyetlerimizi size iyice açıkladık.</p>
<p>119. İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz; (onlar ise) kitabların tamâmına îmân ettiğiniz hâlde sizi sevmezler.</p>
<p>   “Kâfirlerin Müslümanlara ve ehl-i îmâna ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır (gereğindendir). Çünki küfür îmâna zıddır. Maahâzâ (bununla berâber) Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını (atalarını) i‘dâm-ı ebedî (ebedî Cehennem) ile mahkûm etmiştir. Binâenaleyh Müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri (dostluk ve sevgileri) mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gider. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 75)</p>
<p>120. Eğer size bir iyilik dokunursa, (bu) onları üzer; fakat size bir kötülük gelirse, onunla sevinirler. Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, onların hîlesi size hiçbir şeyle zarar vermez. Şübhesiz ki Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla kuşatıcıdır.</p>
<p>121. (Habîbim, yâ Muhammed!) Hani, mü’minleri (Uhud’da) savaş için mevzi‘lere yerleştirmek üzere âilenden erkenden ayrılmıştın. Allah ise, Semî‘ (neler söylediğinizi işiten)dir, Alîm (ne düşündüğünüzü bilen)dir.</p>
<p>122. O vakit içinizden iki tâife bozulmaya yüz tutmuştu; hâlbuki onların yardımcısı Allah’dır! O hâlde mü’minler artık, ancak Allah’a tevekkül etsinler!</p>
<p>    Bakınız; (sahîfe 70, hâşiye 2; sahîfe 71, hâşiye 3)</p>
<p>123. Buna rağmen, siz (daha) zayıf olduğunuz hâlde, Allah Bedir’de size (zafer vererek) şübhesiz yardım etmişti. Öyle ise Allah’dan sakının, tâ ki şükredesiniz.</p>
<p>124. O zaman sen mü’minlere şöyle diyordun: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?”</p>
<p>125. Evet, eğer sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, (onlar) şu anlarında bile size gelseler, Rabbiniz size (öncekinin daha da fazlasıyla) alâmetli beş bin melekle yardım eder.</p>
<p>   Rivâyetlere göre melekler, atlar üzerinde ve başlarında beyaz sarıklar olduğu hâlde mü’minlerle birlikte harb etmişlerdir. İbn-i Abbâs (ra): “Melekler bütün gazâlarda hazır oldular. Ancak Bedir Harbinden başkasına fiilî olarak iştirâk etmediler. Sâdece varlıklarıyla ve sayılarıyla (ehl-i îmâna ma‘nen destek olmak üzere) hazır bulundular” diye beyân etmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 316)<br />
    “Melâikelerin, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin ona îman ve itâati mütevâtirdir (doğruluğu şübhesiz olan bir haberdir). Nass-ı Kur’ân (Kur’ân’ın açık hükmü) ve çok âyât ile (âyetlerle) musarrahtır (açıklanmıştır). Gazve-i Bedir’de beş bin melâike, nass-ı Kur’ân ile, önde sahâbeler gibi ona hizmet edip asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde Ashâb-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. (&#8230;) Hem Ebû Süfyân İbn-i Hâris İbn-i Abdülmuttalib ammizâde-i Nebevî (Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın amcası oğlu) nakl-i sahih ile haber veriyor ki: ‘Gazve-i Bedir’de, gök ile yer arasında beyaz libaslı (elbiseli) atlı zâtları gördük.’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 60-61)</p>
<p>126. Çünki Allah, bu (yardımı)nı size sâdece bir müjde olsun ve kalbleriniz onunla mutmain olsun diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah katındandır.</p>
<p>127. Tâ ki inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya onları perîşan etsin de maksadlarına erişemeyen kimseler olarak dönüp gitsinler!</p>
<p>128. (Ey Resûlüm!) Bu işte (îman veya inkârlarında) sana düşen bir şey yoktur; ya (îmâna gelirler de Allah) onların tevbelerini kabûl eder veya (küfürde ısrarlarından dolayı) onlara azâb eder; çünki doğrusu onlar zâlimlerdir.</p>
<p>129. Hem göklerde bulunan ve yerde olan ne varsa Allah’ındır. Dilediğine (kendi lûtfundan) mağfiret eder, dilediğine de (hak ettiği üzere) azâb eder. Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>130. Ey îmân edenler! Kat kat artırılmış olarak fâizi yemeyin!</p>
<p>    Fâizin zararları ve haram olmasının hikmeti hakkında bakınız; (sahîfe 46, hâşiye 1)</p>
<p>131. Ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!</p>
<p>132. Hem Allah’a ve peygambere itâat edin! Tâ ki merhamet olunasınız.</p>
<p>133. Ve (sâlih ameller işleyerek) Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer (kadar) olan Cennete koşuşun! (Ki orası,) takvâ sâhibleri için hazırlanmıştır.</p>
<p>134. Onlar ki, bollukta ve darlıkta (mallarını Allah yolunda) sarf ederler, (kızdıkları zaman) öfkelerini yenerler ve insanları affederler.</p>
<p>   “Cenâb-ı Hakk haşirde adâlet-i mutlaka ile mîzân-ı ekberinde (en büyük terâzisinde) a‘mâl-i mükellefîni (imtihâna tâbi‘ olanların amellerini) tarttığı zaman, hasenâtı (iyiliği) seyyiâta (kötülüğe) gālibiyeti ve mağlûbiyeti noktasında hüküm eyler. Hem seyyiâtın esbâbı (sebebleri) çok ve vücudları (meydana gelişleri) kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiâtı örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiye noktasında muâmele etmek gerektir.<br />
    Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten (mikdar cihetiyle) veya keyfiyeten (kıymet i‘tibâriyle) ziyâde gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasenesi ile, çok seyyiâtına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbûki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkīniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet (düşmanlık) eder, günahlara girer. Nasıl ki bir sinek kanadı gözün üstüne bırakılsa, bir dağı setreder (örter), göstermez. Öyle de, insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtını örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayât-ı ictimâiyesinde bir fesad âleti olur.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 90)<br />
    Ayrıca İslâm kardeşliği hakkında bakınız; (Mektûbât, 22. Mektûb, 90-104)</p>
<p>135. Ve (onlar,) çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı zikredip günahlarının bağışlanmasını isterler.54</p>
<p>    Burada zikredilen “çirkin bir iş” ta‘bîriyle, “kebâir” denilen ve zinâ gibi çirkinliği açık olan büyük günahlar; “nefislerine zulmetmek” ta‘bîriyle de “sağâir” denilen küçük günahlar kasdedilmektedir. “Bağışlanmasını isteyenler”den maksad ise, işlediği günâha pişmân olup, bir daha o günâhı işlememeye kat‘î niyet ederek karar verenlerdir. (Nesefî, c. 1, 274)</p>
<p>136. İşte onlar var ya, mükâfâtları Rablerinden bir mağfiret ve altlarından nehirler akan Cennetlerdir; (onlar) orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Artık (böyle) amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir!</p>
<p>137. Şübhesiz sizden önce(ki ümmetlere tatbîk edilen) nice yollar gelip geçmiştir; öyle ise yeryüzünde dolaşın da (peygamberleri) yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş, bir bakın!</p>
<p> Peygamberlerini yalanlayan kavimlerin başlarına gelen dehşetli semâvî musîbetler hakkında bakınız; (sahîfe 162, hâşiye 2; sahîfe 197, hâşiye 1)</p>
<p>138. Bu (Kur’ân), insanlar için bir açıklama, takvâ sâhibleri için ise bir hidâyet ve bir nasîhattir.</p>
<p>   Kur’ân’ın insan hayâtını her cihette ıslâh etmesi hakkında bakınız; (sahîfe 277, hâşiye 3)</p>
<p>139. O hâlde gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer (gerçekten) mü’min kimseler iseniz, en üstün olanlar sizsiniz!</p>
<p>140. Eğer (Uhud’da) size bir yara dokunduysa, doğrusu (size düşman olan) o kavme de (Bedir’de) onun misli olan bir yara dokunmuştu. İşte bu günler (öyle günlerdir) ki, onları insanlar arasında evirir çeviririz. Tâ ki Allah, îmân edenleri ortaya çıkarsın ve içinizden (bu uğurda can veren) şehîdler (ve yaptıklarınıza şâhidler) edinsin! Çünki Allah, zâlimleri sevmez.</p>
<p>141. Bir de Allah, îmân edenleri (bu sıkıntılarla günahlardan) temizlesin ve kâfirleri (bu zulümleri sebebiyle) helâk etsin!</p>
<p>142. Yoksa, Allah içinizden cihâd edenleri ortaya çıkarıp, sabredenleri belli etmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız?</p>
<p>143. Ve and olsun ki (siz) onunla karşılaşmadan önce ölümü (şehâdeti) temennî ediyordunuz; işte siz (kardeşleriniz şehîd edilirken) bakakaldığınız bir hâlde, yakīnen onu (ölümü) gördünüz.</p>
<p>144. Muhammed ise, ancak bir peygamberdir. Ondan önce (de) şübhesiz peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi (o) ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse, o takdirde Allah’a, aslâ en ufak bir zarar veremez! Allah ise, şükredenleri mükâfâtlandıracaktır.</p>
<p>     Uhud Harbinde İbn-i Kamîe adında bir müşrik, Hz. Mus‘ab (ra)’ı şehîd edince, onu Peygamberimiz (asm) zannederek geri döndü ve: “Muhammed’i öldürdüm!” diye bağırdı. Bir rivâyete göre şeytan da: “Dinleyin, Muhammed öldürüldü!” dedi. Bu söz, mü’minler arasında yıldırım te’sîri yaptı. İşin hakīkatinden habersiz olanlar büyük bir hüzne düşerek başlarını eğdiler ve bir kısmı da ümidsizliğe kapılarak dağılmaya başladılar. Bu esnâda Resûl-i Ekrem (asm): “Ey Allah’ın kulları, bana! Ey Allah’ın kulları, bana!” diye ashâbını çağırıyordu. Bu kargaşada bu da‘veti duyabilen otuz kadar sahâbe, sayılarını yeterli görerek müşrikler dağılıncaya kadar onu himâye ettiler. Âyet-i kerîme bu hâdise üzerine nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 182)</p>
<p>145. Hem va‘desi belli olan bir yazı (bir kader) olarak, Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin ölmesi mümkün değildir. Artık kim dünya mükâfâtını isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret mükâfâtını isterse, ona (da) ondan veririz. Şükredenleri ise mükâfâtlandıracağız.</p>
<p>     “Bu hayâtın gāyesi ve netîcesi hayât-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayâtı veren Zât-ı Hayy-ı Muhyî’ye (hayat sâhibi olan ve hayâtı veren Allah’a) karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayâtın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gāyesidir. Bundan anla ki, bu hayâtın gāyesini: ‘Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne (heveslerine göre) ni‘metlenmektir’ diyenler, gāyet çirkin bir cehâletle, münkirâne (inkâr ederek), belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni‘metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfâf (hafife alıp) ve tahkīr edip (aşağılayıp), dehşetli bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ederler.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 390-391)</p>
<p>146. Nice peygamberler vardı ki, berâberlerinde birçok Rabbânî (Rabbe kulluk eden kimse)ler bulunduğu hâlde savaştı(lar). Bununla berâber Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler ve zaafa düşmediler, hem (düşmanlarına) boyun eğmediler!</p>
<p>     Mü’minlerin, çektikleri büyük sıkıntılara rağmen îmanda sebât etmeleri hakkında bakınız; (sahîfe 32, hâşiye 1)</p>
<p>147. Bunun üzerine (onların:) “Rabbimiz! Bizim için günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sâbit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!” demelerinden başka bir sözleri olmadı.</p>
<p>148. Allah da onlara, (hem) dünya mükâfâtını hem âhiret mküâfâtının güzelliğini verdi. Çünki Allah, iyilik edenleri sever.</p>
<p>149. Ey îmân edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) çevirirler de hüsrâna uğrayanlara dönersiniz.</p>
<p>   Bu âyet-i celîle, Uhud’un sıkıntılı vaktinde münâfıkların Müslümanlara: “Kardeşlerinizin dînine dönün! Muhammed eğer peygamber olsa idi öldürülmezdi!” demeleri üzerine nâzil oldu. (Beyzâvî, c. 1, 184)</p>
<p>150. Hayır! Sizin Mevlânız Allah’dır! Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.</p>
<p>151. Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaları sebebiyle, inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız!61</p>
<p>    Uhud Savaşı gününde üstünlük kâfirlerde iken Allah, onların kalblerine korku saldı ve zâhirde hiçbir sebeb yokken kaçtılar. (Râzî, c. 5/9, 34)<br />
    “Evet, her hakīkī hasenât (iyilikler) gibi cesâretin dahi menbaı (kaynağı) îmandır, ubûdiyettir (kulluktur). Her seyyiât (kötülük) gibi cebânetin (korkaklığın) dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi (ibâdetle kalbi nûrlanmış bir kulu), küre-i arz (dünya) bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl (aklı aydınlanmış) denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. ‘Acabâ bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer.” (Sözler, 3. Söz, 8-9)</p>
<p>152. Ve and olsun ki Allah, (siz) izni ile onları öldürürken, size olan va‘dini yerine getirmiştir; tâ ki (Allah) arzu ediyor olduğunuz (zafer)i size gösterdikten sonra, zaafa düşüp (peygamberin geçidi tutan okçulara verdiği) emir husûsunda ihtilâfa düşerek isyân ettiğiniz zamâna kadar! İçinizden dünyayı (ganîmeti) isteyen de vardı, (ve yine) içinizden âhireti isteyen de vardı. Sonra (Allah) sizi imtihân etmek için, sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Bununla berâber muhakkak ki (O) sizi affetti. Hem Allah, mü’minlere karşı (pek büyük) ihsan sâhibidir.</p>
<p>153. O zaman (siz harb sâhasından) uzaklaşıyor ve kimseye dönüp bakmıyordunuz, peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu; böylece (Allah) sizi, keder üstüne kederle cezâlandırdı. Tâ ki ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülesiniz!62</p>
<p>    Burada zikredilen “keder üstüne keder”, Resûl-i Ekrem (asm)’ın ölüm haberinin yayılması, yaralanmalar, öldürülmeler, müşriklerin muvaffakıyeti, ganîmetin elden gitmesi ve Allah’ın yardımından mahrum kalmaları gibi, harb esnâsında sahâbelerin çektikleri çok büyük sıkıntılardır. (Nesefî, c. 1, 282)<br />
    “Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur). Başın yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeğe (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla berâber), ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkīde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkīden hiç haberin yok! Seni ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 115)</p>
<p>154. Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize bir emniyet, bir uyku indirdi ki, (o hâl) içinizden bir tâifeyi (samîmî mü’minleri) bürüyordu; (münâfıklardan) bir tâife de vardı ki, doğrusu nefisleri, kendilerini derde düşürmüş, Allah hakkında haksız yere, câhiliye zannıyla zanda bulunuyorlardı. “Bu işten (zafer ve gālibiyet va‘dinden) bize bir şey var mı?” diyorlardı.<br />
(Ey Resûlüm!) De ki: “Şübhesiz iş tamâmıyla Allah’a âiddir!”</p>
<p>     “Eğer denilse: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mâdem Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn’dir (âlemlerin Rabbinin sevgilisidir). Hem elindeki hak ve lisânındaki hakīkattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir! Ve bir avuç su ile bir orduyu sular! Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir! Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunlar gibi bin mu‘cizât sâhibi olan bir Kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor, Uhud’un nihâyetinde (sonunda) ve Huneyn’in bidâyetinde (başında) mağlûb oluyor?<br />
    El-cevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev‘-i beşere (tüm insanlığa) muktedâ (uyulacak kişi) ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki o nev‘-i insânî, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensinler ve Hakîm-i zü’l-Kemâl’in kavânîn-i meşîetine (irâdesinin kānunlarına) itâata alışsınlar ve desâtîr-i hikmetine (hikmetinin düsturlarına) tevfîk-ı hareket etsinler (uygun davransınlar). Eğer Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâimâ hârikulâdelere ve mu‘cizelere istinâd etse (dayansa) idi, o vakit imâm-ı mutlak ve rehber-i ekber (en büyük rehber) olamazdı.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 82-83)</p>
<p>155. Şübhesiz ki (Uhud’da) iki ordu karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenler yok mu, şeytan ancak, yaptıkları bazı şeyler (hatâlar) yüzünden onları(n ayaklarını îmandan) kaydırmak istemişti. Buna rağmen and olsun ki Allah onları affetti. Muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>156. Ey îmân edenler! İnkâr eden ve kardeşleri hakkında yeryüzünde yolculuğa çıktıkları veya gāziler oldukları (savaşa gittikleri) zaman: “Eğer yanımızda olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi!” diyenler gibi olmayın ki, Allah bunu (bu sözü) onların kalblerinde bir hasret (ve pişmanlık) kılsın! Çünki hayâtı veren de öldüren de (ancak) Allah’dır. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.</p>
<p>157. Ve şânım hakkı için, eğer Allah yolunda öldürülür veya (o yolda iken) ölürseniz, elbette Allah’dan bir mağfiret ve bir rahmet, onların (dünyada) toplamakta olduklarından daha hayırlıdır!</p>
<p>     “Bir nefer, bir saat işkence altında şehîd edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse: ‘Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım’ diyecektir.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 45)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 23, hâşiye 1)</p>
<p>158. And olsun ki, ölseniz de öldürülseniz de, muhakkak Allah’ın huzûruna toplanacaksınız!</p>
<p>159. İşte Allah’dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette (onlar) etrâfından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş husûsunda onlarla istişâre et!65 Fakat (bir görüşte) karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.</p>
<p>  “Haklı şûrâ (fikir alış-verişi) ihlâs ve tesânüdü netîce verdiğinden, üç elif yüz onbir olduğu gibi, ihlâs (samîmiyet) ve tesânüd-i hakīkī (hakīkī dayanışma) ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adam hakīkī ihlâs ve tesânüd ve meşveretin (fikir alış-verişinin) sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) bize haber veriyor. Mâdem beşerin ihtiyâcâtı (insanların ihtiyaçları) hadsiz ve düşmanları nihâyetsiz ve kuvveti ve sermâyesi pek cüz’î, husûsan dinsizlikle canavarlaşmış, tahrîbâtçı (bozguncu), muzır (zararlı) insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihâyetsiz hâcetlere (ihtiyaçlara) karşı, îmandan gelen nokta-i istinad (dayanma noktası) ve o nokta-i istimdad (yardım noktası) ile berâber hayât-ı şahsiye-i insâniyesi dayandığı gibi hayât-ı ictimâiyesi de yine îmânın hakāikından gelen şûrâ-yı şer‘î (şeriata uygun şûrâ) ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin te’mînine yol açar.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 423-424)<br />
    “Tevekkül (işlerinde Allah’a güvenmek), esbâbı (sebebleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest-i kudretin (Allah’ın kudretinin) perdesi bilip riâyet ederek esbâba teşebbüs (sebeblere mürâcaat) ise, bir nevi‘ duâ-yı fiilî telakkī (kabûl) ederek, müsebbebâtı (netîceleri) yalnız Cenâb-ı Hakk’tan istemek ve netîceleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibârettir.” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>160. Eğer Allah size yardım ederse, artık size gālib gelecek kimse yoktur! Hâlbuki sizi yardımsız bırakırsa, o takdirde O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Öyle ise mü’minler artık ancak Allah’a tevekkül etsinler!</p>
<p>161. Ve bir peygamber için (emânete) hıyânet etme (aslâ söz konusu) olmaz! Kim (emânete) hıyânet ederse, kıyâmet günü hıyânet ettiği şeyle (yüklü olarak) gelir. Sonra herkese, yaptıklarının karşılığı tam olarak verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.</p>
<p>     Bedir Harbi ganîmetlerinden kırmızı renkli bir kadife parçası kaybolunca, bazı münâfıklar: “Herhâlde onu Muhammed (asm) almıştır” demeleri üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Nesefî, c. 1, 287)</p>
<p>162. Hiç Allah’ın rızâsına tâbi‘ olan kimse, Allahdan (gelen) bir gazaba uğrayan ve varacağı yer Cehennem olan kimse gibi olur mu? Hâlbuki (o,) ne kötü varılacak yerdir!</p>
<p>163. Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarını hakkıyla görendir.</p>
<p>164. And olsun ki, Allah mü’minlere lütufta bulunmuştur. Çünki onlara içlerinden bir peygamber gönderdi, onlara (Allah’ın) âyetlerini okuyor, onları (günahlardan) temizliyor ve onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğretiyor. Hâlbuki (onlar) daha evvel gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler.</p>
<p>165. (Bedir’de düşmanınıza) iki mislini uğrattığınız bir musîbet şimdi (Uhud’da) size gelince: “Bu nereden?” mi dediniz.</p>
<p>    Müslümanlar Bedir’de müşriklerden yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de esir etmişlerdi. Uhud’da ise yetmiş sahâbe şehîd olmuştu. (Kurtubî, c. 2/4, 264)</p>
<p>166. Hâlbuki (Uhud’da) iki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler, böylece Allah’ın izniyle olup, mü’minleri ortaya çıkarması içindi.</p>
<p>167. Bir de münâfıklık edenleri ortaya çıkarması içindi. Bunlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun!” denilmişti. (Onlar ise:) “Eğer harb etmeyi bilseydik, elbette size tâbi‘ olurduk” dediler. Onlar o gün îmandan daha çok küfre yakın idiler! Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, (onların) gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.</p>
<p>168. Onlar ki (savaşa gitmeyip, evlerinde) oturdukları hâlde, (Uhud günü şehîd edilen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi!” dediler. (Ey Habîbim!) De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü def‘ edin!”</p>
<p>169. Ve sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Bil‘akis (onlar) hayatdardırlar, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.</p>
<p> Bakınız; (sahîfe 23, hâşiye 1)</p>
<p>170. (Hem onlar,) Allah’ın kendilerine ihsânından verdiği şeylerle sevinen kimselerdir ve arkalarından kendilerine (henüz) katılamayanları: “Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır” diye müjdelemek isterler!</p>
<p>     İbn-i Abbâs (ra)’dan bir rivâyete göre, Resûl-i Ekrem (asm) ashâbına şöyle dedi: “Uhud’da şehîd olan kardeşlerinizin ruhlarını, Allah yeşil kuşların karnına koydu. Bunlar Cennetin nehirlerine gider, meyvelerinden yer ve arşın gölgesinde asılmış altın kandillere girip barınırlar. Şehîdler böylece güzel güzel yiyip içip istirâhat edince şöyle derler: ‘Bizden kardeşlerimize kim haber götürecek ki, bizler Cennette diriyiz, rızıklanıyoruz. Böylelikle onlar da Cennete karşı isteksiz olmasınlar ve harbde korkaklık göstermesinler!’ Allah onlara cevâben: ‘Onlara sizin haberinizi ben duyuracağım!’ buyurdu ve bu âyet-i kerîmeyi inzâl eyledi.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 336)</p>
<p>171. (Onlar) Allah’dan (gelen) bir ni‘meti ve bir ihsânı ve şübhesiz Allah’ın, mü’minlerin mükâfâtını zâyi‘ etmeyeceğini (de) müjdelemek isterler.</p>
<p>172. (Uhud’da) kendilerine yara isâbet ettikten sonra Allah ve Resûlünün (cihad) da‘vetine icâbet edenler var ya, işte onlardan iyilik eden ve (günahlardan) sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.</p>
<p>173. Onlar ki, (bir kısım) insanlar kendilerine: “Şübhesiz insanlar (düşmanlarınız), gerçekten size karşı toplandılar; işte onlardan korkun!” dediler de (bu) onların îmanlarını artırdı ve: “Allah bize yeter! Ve (O) ne güzel Vekîldir!” dediler.</p>
<p>    “Îman hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet hakīkī îmânı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkātından (hâdiselerin sıkıntılarından) kurtulabilir.*تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ [Allah’a tevekkül ettim] der, sefîne-i hayatta (hayat gemisinde) kemâl-i emniyetle (tam bir güvenle) hâdisâtın dağlarvârî (dağlar gibi) dalgaları içinde seyrân eder (gezer). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın (kudreti sonsuz olan Allah’ın) yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta (kabirde) istirâhat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse (işlerinde Allah’ı vekil kılmazsa), dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) çeker. Demek îman tevhîdi, tevhid teslîmi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni (iki cihan saâdetini) iktizâ eder (gerektirir).” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>174. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’dan bir ni‘met ve bir ihsân ile (Bedir’den) geri döndüler;</p>
<p>     Müşrik ordusu Uhud’dan ayrılırken Ebû Süfyân: “Yâ Muhammed! Gelecek sene Bedir’de tekrar karşılaşalım!” demişti. Bu meydan okumaya karşı “İnşâallah!” diye cevab veren Peygamber Efendimiz (asm), ertesi yıl bir kısım sahâbelerle birlikte (radıyallâhü anhüm ecmaîn) Bedir’e geldi. Onları bir hafta kadar burada bekledi ise de, bir mikdar askerle yola çıkmış olan Ebû Süfyân harb etmekten korkarak geri dönmüştü. Bunun üzerine sahâbe ordusu, sâlimen Medîne’ye döndüler. (Nesefî, c. 1, 173)</p>
<p>175. İşte (size haber getiren) o şeytan,</p>
<p>     Bu âyetin meâlindeki “o şeytan” ifâdesiyle kasdedilen kişi, Müslümanları korkutup kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak maksadıyla Mekkeli müşriklerin gönderdikleri Nuaym isimli şahıstır. (Celâleyn Şerhî, c. 1, 516)</p>
<p>176. (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte o küfürde birbiriyle yarışanlar seni üzmesin! Çünki onlar Allah’a aslâ hiçbir şeyle zarar veremezler! Allah onlara (bu inkârları yüzünden) âhirette bir nasib vermemek istiyor. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.</p>
<p>177. Şübhesiz ki îmâna karşılık küfrü satın alanlar, Allah’a aslâ hiçbir şeyle zarar veremezler! Hem onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>178. O hâlde inkâr edenler, gerçekten onlara mühlet vermemizi kendileri için sakın bir hayır sanmasınlar! Onlara ancak, (pek istedikleri şekilde) günahlarının artması için mühlet veriyoruz! Hâlbuki onlara aşağılayıcı bir azab vardır.</p>
<p>     “Büyük hatâlar ve cinâyetler te’hîr ile (ertelenmekle) büyük merkezlerde ve küçücük cinâyetler ta‘cîl ile (acele ederek) küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı a‘zamı (büyük kısmı), mahkeme-i kübrâ-yı haşre (haşirdeki büyük mahkemeye) te’hîr edilerek, ehl-i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezâsı verilir.” (Sözler, 14. Söz, 40)</p>
<p>179. Allah, mü’minleri üzerinde bulunduğunuz hâlde bırakacak değildir; nihâyet, pis olanı temiz olandan (münâfığı mü’minden) ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir; fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybı bildirir); öyle ise Allah’a ve peygamberlerine îmân edin! Artık îmân edip (günahlardan) sakınırsanız, o takdirde sizin için (pek) büyük bir mükâfât vardır.</p>
<p>180. Allah’ın, kendilerine ihsânından verdiği şeylerde cimrilik edenler de, onu kendileri için sakın bir hayır sanmasınlar! Bil‘akis o, onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şeyler, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Hem göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır (mülk, umûmen O’nundur). Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır.</p>
<p>181. And olsun ki, “Şübhesiz Allah fakirdir, biz ise zengin kimseleriz!”</p>
<p>     “Kimdir şu kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin!” meâlindeki Bakara Sûresinin 245. âyeti nâzil olunca yahudiler: “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” demişlerdi. (Nesefî, c. 1, 295)</p>
<p>182. Bu (azab), ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; yoksa muhakkak ki Allah, kullar(ın)a zulümkâr değildir.</p>
<p>     Bakınız; (sahîfe 332, hâşiye 2)</p>
<p>183. Onlar ki: “Şübhesiz Allah, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği (onu yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi bize emretti” dediler. De ki: “Size, gerçekten benden önce apaçık mu‘cizelerle ve dediğiniz (mu‘cize) ile (de) peygamberler gelmişti. O hâlde (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?”</p>
<p>184. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık seni yalanladılarsa (üzülme ve bil ki), şübhesiz senden önce apaçık mu‘cizeler, sayfalar ve nûrlandırıcı kitab getiren peygamberler de yalanlanmıştı.</p>
<p>185. Her nefis ölümü tadıcıdır! Amellerinizin karşılığı ise, ancak kıyâmet günü size tam olarak verilecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete sokulursa, işte (o kişi) gerçekten kurtulmuş (murâdına ermiş)tir. Hâlbuki dünya hayâtı, aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir.</p>
<p>     “İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir (te’sirli) sebeblerinden birisi, râbıta-i mevttir. Evet ihlâsı zedeleyen ve riyâya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden tûl-i emel (uzun süreli arzular) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip (anlayıp), nefsin desîselerinden (hîlelerinden) kurtulmaktır. Evet ehl-i tarîkat ve ehl-i hakīkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلِّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ [Her nefis ölümü tadıcıdır] *اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ [Şübhesiz sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir!] (meâlindeki) gibi âyetlerinden aldığı ders ile, râbıta-i mevti sülûklarında (mesleklerinde) esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei (kaynağı) olan tevehhüm-i ebediyeti (ebedî yaşama zannını) o râbıta ile izâle etmişler (gidermişler). (&#8230;) Bu râbıtanın fevâidi (faydaları) pek çoktur. Hadîste:فاَكْثِرُوا ذِكْرَ هاَدِمِ اللَّذَّاتِ Yani: ‘Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!’ diye bu râbıtayı ders veriyor.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 170)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 100, hâşiye 2)<br />
     “Dünyanın üç yüzü var. Birinci yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına (isimlerine) bakar. Onların nukūşunu (nakışlarını) gösterir. Ma‘nâ-yı harfiyle (yaratanına bakan yönü ile), onlara (o isimlere) âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektûbât-ı Samedâniyedir. Dünyanın bu yüzü gāyet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir (çiçekliğidir). Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkīre (hakārete) değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına (heveslerine) bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel‘abe-i hevesâtı (heveslerinin oyun yeri) olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânîdir, zâildir (geçicidir), elemlidir, aldatır.” (Sözler, 32. Söz, 290)</p>
<p>186. Celâlim hakkı için, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihan olunacaksınız ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden (yahudi ve hristiyanlardan) ve şirk koşanlardan şübhesiz birçok ezalar (incitici sözler) işiteceksiniz! Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, artık şübhesiz ki bu, azmedilecek (kararlı sabra lâyık) işlerdendir.</p>
<p>187. Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerin “Onu mutlakā insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!” diye sağlam sözlerini almıştı. Hâlbuki (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının gerisine attılar ve onunla az bir baha (kıymetsiz bir menfaat) satın aldılar. İşte (bu) satın almakta oldukları şey ne kötüdür!</p>
<p>188. Sakın zannetme ki o yaptıklarıyla sevinen, yapmadıkları şeylerle de övülmeyi arzu edenler, evet, sakın onları sanma ki azabdan kurtulacaklar! Çünki onlar için (pek) acı bir azab vardır.</p>
<p>  Bakınız; (Sözler, 18. Söz, 87)</p>
<p>189. Hem göklerin ve yerin mülkü (saltanatı) Allah’ındır. Ve Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>190. Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde, istikāmetli) akıl sâhibleri için elbette deliller vardır.</p>
<p>191. Onlar ki, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine (yatar) iken Allah’ı zikrederler ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında (derin derin) düşünürler. (Ve şöyle duâ ederler:) “Rabbimiz! (Sen) bunları boş yere yaratmadın; sen (bundan) münezzehsin, artık bizi ateşin azâbından muhâfaza eyle!”</p>
<p>     “Başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm umum peygamberler ve ehl-i hakīkat, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten koru!] نَجِّناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten kurtar!] خَلِّصْناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten halâs eyle!] ve vahiy ve şuhûda (görmelerine) binâen, onlarca kat‘iyet kesb eden (kesinlik kazanan) ‘Cehennemden bizi hıfz et (koru)!’ demeleri gösteriyor ki, nev‘-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennemden kurtulmaktır ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakīkati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhûd ve ehl-i keşif (Allah’ın velî kulları) ve ehl-i tahkīk onu müşâhede eder (görür) ve bir kısmı teraşşuhâtını (izlerini) ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. ‘Bizi ondan kurtar!’ derler.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 224)</p>
<p>192. Rabbimiz! Şübhesiz ki sen kimi ateşe koyarsan bu sebeble onu gerçekten rezîl edersin! Zâlimlerin ise hiç yardımcıları yoktur.”</p>
<p>193. Rabbimiz! Muhakkak ki biz, ‘Rabbinize îmân edin!’ diye îmâna çağıran bir da‘vetçiyi (peygamberi) işittik ve hemen îmân ettik. Rabbimiz! Artık bizim için günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi bizden ört ve canımızı ebrâr (içi dışı tertemiz olan iyi kulların) ile berâber al!”</p>
<p>194. Rabbimiz! Artık peygamberlerin vâsıtasıyla bize va‘d ettiklerini bize ver ve bizi kıyâmet günü rezîl etme! Şübhesiz ki sen, va‘d(in)den dönmezsin.”</p>
<p>     “Mâdem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak (kudreti sonsuz olan Allah), haşrin ve Cennetin nümûnelerini binler tarzda îcâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermanları ile saâdet-i ebediyeyi va‘d edip, Cenneti müjde veriyor. Hem mâdem bütün icraâtı ve şuûnâtı (işleri) hak ve hakīkattir ve sıdk (doğruluk) ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının (eserlerinin) şehâdetiyle, bütün kemâlât (mükemmellikler), onun nihâyetsiz kemâline (kusursuzluğuna) delâlet ve şehâdet eder. Ve hiçbir cihette naks (noksanlık) ve kusur onda yoktur. Hem mâdem hulf-ı va‘d (sözünden dönmek) ve hilâf ve kizb (yalan) ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i zü’l-Celâl, o Hakîm-i zü’l-Kemâl, o Rahîm-i zü’l-Cemâl va‘dini yerine getirecek; saâdet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi (asıl vatanı) olan Cennete sizleri ey ehl-i îman idhâl edecektir (girdirecektir).” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189-190)</p>
<p>195. Rableri de onlar(ın duâların)a şöyle cevab verdi: “Muhakkak ki ben, içinizden erkek olsun kadın olsun, (sâlih) bir iş yapanın amelini zâyi‘ etmem.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (ra)’nın: “Yâ Resûlallah! Ben hicrette kadınlardan bahsedildiğini hiç işitmedim!” demesi üzerine nâzil oldu. (Kurtubî, c. 2/4, 318)</p>
<p>196. İnkâr edenlerin diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!</p>
<p>197. (Bu, onlar için dünyada) az bir faydalanmadır! Sonra varacakları yer, Cehennemdir. Ve (o,) ne kötü yataktır!</p>
<p>    Müslümanlardan bir kısmının: “Kâfirler refah içinde yaşarken, biz zarûret içerisinde açlık çekiyoruz” diye yakınmaları üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 533)<br />
    “Bu âlemin mutasarrıfının (idârecisinin) mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi, nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te’dîbini (edeblendirilmesini) ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikrâm ister; nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder (görünür). Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr-ı saâdet (saâdet yeri) olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu (varlığını) inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zevâl (ayrılmak) ise, şefkati musîbete, muhabbeti hırkate (yanmaya) ve ni‘meti nıkmete (azâba) ve aklı, meş’um (uğursuz) bir âlete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle (çevirmekle) hakīkat-i rahmetin intifâsı (rahmet hakīkatinin sönmesi) lâzım gelir. Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât (cezâ yeri) olacaktır. Çünki ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya (büyük bir mahkemeye) bırakılıyor, te’hîr ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil! Bazen dünyada dahi cezâ verir.” (Zülfikār, 10. Söz, 18)</p>
<p>198. Fakat Rablerinden sakınanlar var ya, onlar için, Allah katından bir ağırlama olarak, altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır; orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Allah katında olan (ni‘metler) ise, ebrâr (özü sözü tertemiz olan sâlih kullar) için daha hayırlıdır.</p>
<p>199. Hem doğrusu ehl-i kitabdan,</p>
<p>     Burada zikredilen “ehl-i kitab”dan maksad, Abdullah bin Selâm (ra) ve arkadaşları ile Habeş hükümdârı Necâşî gibi mübârek zâtlardır. (Razî, c. 5/9, 160)</p>
<p>200. Ey îmân edenler! Sabredin!</p>
<p> Sabır hakkında bakınız; (sahîfe 309, hâşiye 1; sahîfe 40, hâşiye 2)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>4-Nisâ Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/4-nisa-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/4-nisa-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 17:33:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[4-Nisâ Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2996</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşini (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzüne) ikisinden birçok ricâl (erkekler) ve nisâ (kadınlar) yayan Rabbinizden sakının! O’nun hakkına birbirinizden isteklerde bulunuyor olduğunuz Allah’dan ve akrabâlık bağların(ı koparmak)tan sakının! Şübhesiz ki Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir. 2. Hem yetimlere mallarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşini (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzüne) ikisinden birçok ricâl (erkekler) ve nisâ (kadınlar) yayan Rabbinizden sakının! O’nun hakkına birbirinizden isteklerde bulunuyor olduğunuz Allah’dan ve akrabâlık bağların(ı koparmak)tan sakının! Şübhesiz ki Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir. </p>
<p>2. Hem yetimlere mallarını verin ve temizi pis olana (helâli harâma) değişmeyin; onların mallarını mallarınıza (katarak) yemeyin! Çünki bu büyük bir günahtır.</p>
<p>3. Eğer yetim olan (kız)lar hakkında (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) adâletli olamayacağınızdan korkarsanız, o hâlde size helâl olan (başka) kadınlardan iki(nci), üç(üncü) ve (en çok) dörd(üncü hanımınız) olmak üzere nikâhlayın!<br />
 Gaylan (ra) Müslüman olduğunda, nikâhı altında on tâne hanımı vardı. Resûl-i Ekrem (asm) bu sahâbeye: “Bunlardan dördünü seç ve diğerlerinden ayrıl!” buyurdular. (Kurtubî, c. 3/5, 17)<br />
“Dörde kadar teaddüd-i zevcât (çok evlilik), tabîata (yaratılışa), akla, hikmete muvâfık (uygun) olmakla berâber, şeriat bir tâneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus (husûsen) teaddüdde öyle şerâit (şartlar) koymuştur ki, ona mürâat (riâyet) etmekle, hiçbir mazarrâtı müeddî olmaz (zarara sebeb olmaz).” (Mektûbât, Münâzarât, 384)<br />
“İzdivâcın (evlenmenin) hikmeti ve gāyesi, tenâsüldür (neslin devâmıdır). Kazâ-yı şehvet lezzeti ise, o vazîfeyi gördürmek için rahmet tarafından verilmiş bir ücret-i cüz’iyedir (küçük bir ücrettir). Mâdem hikmeten, hakīkaten, izdivac nesil içindir, nev‘in bekāsı (neslin devâmı) içindir. Elbette, bir senede yalnız bir def‘a tevellüde kābil ve ayın yalnız yarısında kābil-i telakkuh olan ve elli senede ye’se düşen bir kadın, ekser vakitte tâ yüz seneye kadar kābil-i telkīh bir erkeğe kâfî gelmediğinden, medeniyet pek çok fâhişehâneleri kabûl etmeye mecburdur.” (Zülfikār, 25. Söz, 38-39)</p>
<p>4. Kadınlara mehirlerini gönül rızâsı ile verin! Fakat size ondan birazını kendi gönlüyle bağışlarlarsa, artık onu âfiyetle, rahatça yiyin!</p>
<p>5. Hem (ey velîler!) Allah’ın sizin için ayakta durabilme (vesîlesi, geçim kaynağı) kıldığı mallarınızı (velîsi bulunduğunuz kimselerin mallarını) sefihlere (yerli yerinde kullanamayanlara) vermeyin; fakat kendilerine onlardan (o mallardan) yedirin, onları giydirin ve onlara güzel söz söyleyin!</p>
<p>6. Artık yetimleri, evlilik çağına gelinceye kadar (gözetip) deneyin! Nihâyet onlarda rüşdüne ermiş bir hâl görürseniz, o takdirde mallarını kendilerine teslîm edin! Ve büyüyecekler (de mallarını elimizden alacaklar) diye israfla ve acele ile onları yemeyin! (Yetîmin malını idâre eden, fakat) zengin olan kimse ise, böylece (onun malını yemekten) kaçınsın! (O velîlerden) fakir olan kimse ise artık (ihtiyaç ve emeği nisbetinde) örfe uygun mikdarda yesin! Sonunda onlara mallarını teslîm ettiğiniz zaman da onlara karşı şâhid bulundurun! Hesab görücü olarak ise, Allah yeter!</p>
<p>7. Ana-babanın ve akrabâların bıraktıklarından, erkekler için bir pay vardır; Ana-babanın ve akrabâların bıraktıklarından kadınlar için de, ondan (o bırakılandan) az olsun çok olsun farz kılınmış bir nasib olarak bir pay vardır!</p>
<p>8. Mîras taksîm olunurken (vâris olmayan) akrabâlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa, bundan onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin!</p>
<p>9. Hem (yetimler hakkında) korksun o kimseler ki, eğer kendileri arkalarında güçsüz (ve küçük) evlâdlar bırakacak olsalardı, onlar hakkında endişe edeceklerdi. Öyle ise (diğer yetimler hakkında da) Allah’dan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler!</p>
<p>10. Şübhesiz ki haksız olarak yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar! Ve (onlar,) yakında çılgın alevli bir ateşe gireceklerdir!</p>
<p>11. Allah size çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar (mîras vermenizi) emreder!2 Artık (çocuklar) ikiden fazla kız iseler, o hâlde (ölenin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ama (o vâris) bir tek kız ise, bu durumda (mîrâsın) yarısı onundur. Bununla berâber (ölenin) çocuğu varsa, ana-babası için, (o) ikisinden her birine, bıraktığı (mîrâsı)ndan altıda bir düşer. Fakat çocuğu yok da (sâdece) ana-babası ona vâris olursa, artık annesine üçte bir düşer (kalan babasınındır). Fakat kardeşleri varsa, o takdirde ettiği vasiyetten veya borçtan sonra annesine altıda bir düşer.<br />
 “  فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيْنِ[Erkeğe iki kadın hissesi vardır] olan hükm-i Kur’ânî (Kur’ân’ın hükmü) mahz-ı adâlet (tam adâlet) olduğu gibi ayn-ı merhamettir. Evet, adâlettir. Çünki, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle (çoğunlukla) bir erkek bir kadın alır. Nafakasını taahhüd eder (üstlenir). Bir kadın ise bir kocaya gider, nafakasını ona yükler. Irsiyetteki (mîrastaki) noksanını telâfî eder. Hem merhamettir. Çünki o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-i Kur’ân’a göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona: ‘Benim servetimin yarısını ellerin ve yabânîlerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk’ nazarıyla endişe edip bakmaz. (&#8230;) Şu hâlde o fıtraten (yaratılışça) nâzik, nâzenin ve hılkaten zaîfe ve nahîfe kız, sûreten (görünüşte) az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akāribin (yakınlarının) şefkatinden, merhametinden tükenmez bir servet kazanır.” (Mektûbât, 11. Mektûb, 29)<br />
 “Mim’siz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor; öyle de, vâlide hakkında, hakkını kesmekle, daha dehşetli haksızlık ediyor. Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli (tatlı), en latîf (hoş) ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i vâlide, hakāik-ı kâinât (kâinâtın hakīkatleri) içinde en muhterem, en mükerrem bir hakīkattir. (&#8230;) İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakīkati taşıyan bir vâlideyi, veledinin malından mahrûm etmek, o muhterem hakīkate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinâyetli bir hakāret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin gāyet parlak ve nâfi‘ bir tiryâkına (faydalı bir ilâcına) bir zehir katmak olduğunu, insâniyet-perverlik (insan sevgisi) iddiâ eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakīkī insanlar anlar.” (Mektûbât, 11. Mektûb, 29-30)</p>
<p>12. Hem eğer çocukları yoksa, zevcelerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir. Fakat çocukları varsa, yapacakları vasiyetten veya borçtan sonra, artık bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bununla birlikte eğer (sizin) çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onların (hanımlarınızın)dır. Fakat çocuğunuz varsa, bu durumda yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Buna rağmen eğer bir erkek veya bir kadına, (kendi) evlâdı ve babası olmadığı hâlde (yakın akrabâsı olarak) vâris olunur da (aynı anneden) bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunursa, o takdirde onlardan her birine altıda bir düşer. Fakat bundan daha çok iseler, o hâlde (vârise) zarar verici olmadan edilen vasiyetten veya borçtan sonra, onlar üçte birde ortaktırlar. (Bütün bu mîras taksim usûlü) Allah’dan birer emirdir! Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>13. Bunlar Allah’ın hudûdudur. Artık kim Allah’a ve Resûlüne itâat ederse, (Allah) onu altlarından nehirler akan Cennetlere koyar; orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Ve işte büyük kurtuluş budur!<br />
 “Evet hiç mümkün müdür ki, insan umum mevcûdât (varlıklar) içinde ehemmiyetli bir vazîfesi, ehemmiyetli bir isti‘dâdı (kābiliyeti) olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnûâtıyla (eserleriyle) kendini tanıttırsa; mukābilinde (karşılığında) insan îmân ile onu tanımazsa, hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukābilinde insan ibâdetle kendini O’na sevdirmese, hem bu kadar bu türlü ni‘metleriyle muhabbet (sevgi) ve rahmetini ona gösterse; mukābilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese, cezâsız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sâhibi Zât-ı zü’l-Celâl bir dâr-ı mücâzât (cezâ yeri) hazırlamasın?<br />
Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahmân-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukābil, îmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukābil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukābil, şükür ile hürmet etmekle mukābele eden (karşılık veren) mü’minlere bir dâr-ı mükâfâtı (mükâfât yeri), bir saâdet-i ebediyeyi (Cenneti) vermesin?” (Zülfikār, 10. Söz, 18)</p>
<p>14. Kim de Allah’a ve Resûlüne isyân eder ve O’nun hudûdunu aşarsa, (Allah) onu içinde ebedî olarak kalıcı olduğu bir ateşe koyar ve onun için aşağılayıcı bir azab vardır!<br />
“‘Kur’ân’da sarîhan ve zımnen (açık ve gizli olarak) ve işâreten (işâretle), âhiret ve tevhîdi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını (cezâsını) binler def‘a isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahîfede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?’<br />
El-cevab: Dâire-i imkânda (varlıklar âleminde) ve kâinâtın sergüzeştine (başından geçen hâdiselere) âid inkılâblarda (değişikliklerde) ve emânet-i kübrâyı (en büyük emâneti) ve hilâfet-i arzıyeyi (yeryüzünün halîfeliğini) omuzuna alan nev‘-i beşerin (insanlığın) şekāvet (ebedî azâb) ve saâdet-i ebediyeye medâr (sebeb) olan vazîfesine dâir en büyük ve en ehemmiyetli mes’elelerinde en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek (gidermek) ve gāyet şiddetli inkârları ve inadları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdîk ettirmek ve o inkılâbların azametinde büyük ve beşere (insanlığa) en lûzumlu ve en zarûrî mes’eleleri teslîm (kabûl) ettirmek için Kur’ân, binler def‘a değil, belki milyonlar def‘a onlara baktırsa yine israf değil ki milyonlar kere tekrâr ile o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 238-239)<br />
Allah Resûlü (asm)’ın sünnetine uymanın ehemmiyeti hakkında bakınız; (sahîfe 53, hâşiye 2; sahîfe 169, hâşiye 3)</p>
<p>15. Ve kadınlarınızdan zinâ edenler yok mu, onlara karşı artık içinizden dört şâhid getirin! Böylece şâhidlik ederlerse, o hâlde onlara (o kadınlara) ölüm gelinceye veya Allah kendilerine bir yol kılıncaya kadar onları evlerde alıkoyun!<br />
İslâmiyet’in ilk yıllarında, zinâ yapanlar evlerinde hapsedilerek, onların halkla iç içe olmalarına engel olunurdu. Daha sonra Peygamber Efendimiz (asm), bu çirkin fiili işleyenler hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Eğer nikâhlı olanlar zinâ ederlerse, onları recmedin (taşlayın)! Eğer bekâr iseler, yüz değnek vurun ve bir sene müddetle sürgüne gönderin!” (İbn-i Kesîr, c. 1, 366)</p>
<p>16. İçinizden onu (zinâyı) işleyenlere gelince, ikisini de (azarlayarak) rencide edin! Fakat tevbe edip (hâllerini) ıslâh ederlerse, artık onları bırakın!<br />
 Bu âyetin hükmü, Nûr Sûresi’nin ikinci âyetiyle kaldırılmıştır. (Kurtubî, c. 3/5, 86)</p>
<p>17. Allah katında (makbûl olan) tevbe, ancak o kimselerin (tevbesi)dir ki, bilmeyerek günah işlerler, sonra da çok geçmeden tevbe ederler.<br />
 “Ey insan! Senin elinde gāyet zaîf, fakat seyyiâtta (kötülükte) ve tahrîbâtta (bozmakta) eli gāyet uzun ve hasenâtta (iyilikte) eli gāyet kısa, cüz’-i ihtiyârî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline de istiğfârı (tevbeyi) ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel‘ûnenin (lâ‘netlenmiş ağacın) bir meyvesi olan zakkūm-ı Cehenneme yetişmesin.<br />
Demek duâ ve tevekkül, meyelân-ı hayra (hayır meyline) büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfâr ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri (şer meylini) keser, tecâvüzâtını kırar.” (Tılsımlar, 26. Söz, 85)</p>
<p>18. Yoksa (makbûl bir) tevbe, o günahları işleyip de, nihâyet onlardan birine ölüm gelince: “Şübhesiz ben şimdi tevbe ettim!” diyenler için değildir; kendileri kâfir kimseler olarak ölenler için de (değildir)! İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) elemli bir azab hazırladık!</p>
<p>19. Ey îmân edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl olmaz! Verdiğiniz (mehr)in bir kısmını (alıp) götürmeniz için onları sıkıştırmayın; ancak apaçık bir hayâsızlık yapmaları müstesnâ. Hem onlarla iyi geçinin! Fakat onlardan hoşlanmazsanız artık (sabrediniz,) olur ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah, onda birçok hayır takdîr etmiş bulunur.<br />
 Câhiliye devrinde Medîne’de, ölen bir erkeğin mîrasçısı, ölenin eşi ve kaldığı çadırının üzerine: “Sana da mîrasçı oldum” deyip abasını atar ve o kadını tasarrufu altına alırdı. Eğer isterse, kendisi onunla mehirsiz olarak evlenir veya kendisi mehrini alarak başkasıyla evlendirir veya istemezse evlenmesine engel olur ve o bîçâre zaîfeyi ev hapsine mahkûm ederdi. Kadın, ancak daha evvel savuşup akrabâlarına sığındığı takdirde hürriyetine kavuşabilirdi. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 29)</p>
<p>20. Eğer bir zevcenin yerine (başka) bir zevce almak isterseniz, onlardan birine yığınla (mal) vermiş de olsanız, artık ondan (o maldan) bir şey almayın! İftirâ olarak ve apaçık bir günah olarak mı onu alacaksınız?<br />
 Câhiliye devrinde, karısını boşayarak başka bir kadın almak isteyenlerden bazıları, verdikleri mehirleri de geri alabilmek için kendi eşlerine zinâ isnâd ederlerdi. Zîrâ o zamânın âdetlerinde suçsuz bir kadından mehri geri almak, ayıp sayılırdı. (Beyzâvî, c. 1, 207)</p>
<p>21. Hem onu nasıl alırsınız ki, birbirinizle gerçekten başbaşa kalmıştınız ve (eşleriniz) sizden pek sağlam bir söz almışlardı.<br />
11. Burada zikredilen “sağlam söz”, Bakara Sûresinin 229. âyetinde geçen, Cenâb-ı Hakk’ın “Ya iyilikle tutma veya güzellikle salıverme” meâlindeki emridir. (Nesefî, c. 1, 320)</p>
<p>22. Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla da evlenmeyin; ancak artık geçmişte olanlar müstesnâ (onlardan mes’ûl değilsiniz). Şübhesiz ki bu, pek çirkin bir iş ve nefret edilen bir şeydir ve ne kötü bir yoldur!</p>
<p>23. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz,<br />
 “İnsan, hemşîresi misillü (kızkardeşi gibi) mahremlerine karşı fıtraten (yaratılıştan) şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmâları, karâbet (yakınlık) ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrû‘ayı (meşru‘ sevgiyi) ihsâs ettiği (hissettirdiği) cihetle, nefsî ve şehevânî temâyülâtı (meyilleri) kırar.” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 208)</p>
<p>24. (Harb esîri olarak) sâhibi bulunduğunuz câriyeler<br />
 “Suâl: (&#8230;) Esir ve köle gibi bazı mesâili (mes’eleleri), bazı ecnebîler serrişte ederek (başa kakarak), medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehâtı (vehim ve şübheleri) îrâd ediyorlar (getiriyorlar).<br />
El-cevab: (&#8230;) İslâmiyet’in ahkâmı (hükümleri) iki kısımdır. Birisi: Şeriat ona müessistir (o hükmün koyucusudur). Bu ise hüsn-i hakīkī (hakīkī güzellik) ve hayr-ı mahzdır (katıksız hayırdır). İkincisi: Şeriat, muaddildir (düzelticidir).<br />
Yani gāyet vahşî ve gaddar bir sûretten (şekilden) çıkarıp, ehvenü’ş-şer (kötünün hafifi) ve muaddel (düzeltilmiş) ve tabîat-ı beşere (insanın yaratılışına) tatbîkı mümkün ve tamâmen hüsn-i hakīkīye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir (çevirmiştir).<br />
Çünki, birden tabîat-ı beşerde umûmen hüküm-fermâ (geçerli) olan bir emri (işi) birden ref‘ etmek (kaldırmak), bir tabîat-ı beşeri birden kalb etmek iktizâ eder (değiştirmek gerekir). Binâenaleyh, şeriat vâzı‘-ı esâret (esirliği koyucu) değildir; belki en vahşî sûretten, böyle tamâmen hürriyete yol açacak ve geçebilecek sûrete indirmiştir, ta‘dîl etmiştir (düzeltmiştir).” (Mektûbât, Münâzarât, 384)</p>
<p>25. Hem içinizden her kim, hür olan mü’min kadınları nikâhlayacak bir genişliğe güç yetiremiyorsa, o takdirde sâhib olduğunuz genç mü’min câriyelerinizden (birini nikâhlasın)! Allah ise, îmânınızı en iyi bilendir.</p>
<p>26. Allah, size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizden evvelki (sâlih kimse)lerin yollarına sizi hidâyet etmek ve tevbelerinizi kabûl etmek ister. Çünki Allah, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>27. Ve Allah, sizin tevbelerinizi kabûl etmek ister; şehvetler(in)e uyanlar ise, (sizin) büyük bir meyil ile (bütün bütün haktan) sapmanızı ister. </p>
<p>28. Allah, (ağır teklifleri) sizden hafifletmek ister. Çünki insan zayıf olarak yaratılmıştır.<br />
 “İnsan, fıtraten (yaratılışca) gāyet zayıftır. Hâlbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder (elem verir). Hem gāyet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gāyet fakirdir. Hâlbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayâtın tekâlifi (yükleri) gāyet ağırdır.<br />
Hem insâniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Hâlbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı (ayrılması), mütemâdiyen (devamlı) onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkī meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidârı kısa, sabrı kısadır.” (Sözler, 9. Söz, 28)</p>
<p>29. Ey îmân edenler! Kendiliğinizden anlaşarak yaptığınız bir ticâret olması müstesnâ, mallarınızı aranızda bâtıl (haram yollar)la yemeyin ve nefislerinizi (kendinizi ve birbirinizi) öldürmeyin! Şübhesiz ki Allah, size karşı çok merhametlidir.</p>
<p>30. Artık kim düşmanlık ve haksızlıkla bu (yasaklandığı) şeyleri yaparsa, bunun üzerine ileride onu bir ateşe atacağız! Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.<br />
 “Evet, bir Kadîr ki: Şu âlem, bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi (âlemleri), zerrâtı (zerreleri), cevâhiri (cevherleri) nihâyetsiz lisanlarla O’nun azametine (büyüklüğüne) ve kudretine şehâdet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki haşr-i cismânîyi (cismiyle haşrolmayı) o kudretten istib‘âd etsin (uzak görsün)!” (Sözler, 29. Söz, 201-202)</p>
<p>31. Eğer kendisinden yasaklanmakta olduğunuz (günahlar)ın büyüklerinden kaçınırsanız, (küçük) günahlarınızı sizden örteriz ve sizi çok hoş bir yere (Cennete) koyarız.<br />
 “Ma‘sıyetin (günâhın) mâhiyetinde, eğer devâm ederse, küfür tohumu vardır. Çünki, o ma‘sıyete devâm eden ülfet peydâ eder (alışır). Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o ma‘sıyetin ikāba mûcib olmadığını (cezâlandırılmayı gerektirmediğini) temennîye başlar. Bu hâl böylece devâm ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikābı (cezâyı) gerek dâru’l-ikābı (cezâ yerini) inkâra sebeb olur.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 111)</p>
<p>32. Hem Allah’ın bazınızı, bazınızdan kendisi ile üstün kıl(maya vesîle yap)tığı şeyleri temennî etmeyin! Erkeklere kazandıklarından bir nasib vardır, kadınlara da kazandıklarından bir nasib vardır.<br />
Bu âyet, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (ra)’nın: “Yâ Resûlallâh! Erkekler harbe iştirâk ediyorlar, biz ise edemiyoruz ve cihad sevâbından mahrum kalıyoruz. Ayrıca, onların mîrastan aldıkları hissenin yarısını alabiliyoruz” demesi üzerine indirilmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 382)</p>
<p>33. Ana-babanın ve akrabâların bıraktıkları (malları)ndan her biri için de vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (onların lehine yemin ettiğiniz) kimselere gelince, onlara da nasiblerini verin! Şübhe yok ki Allah, herşeye hakkıyla şâhiddir.</p>
<p>34. Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdir (onların reisidir)ler. (Bu,) Allah’ın (insanlardan) bazılarını (erkekleri), bazısından (kadınlardan) üstün kılması ve (erkeklerin kendi) mallarından sarf etmeleri sebebiyledir. Sâliha kadınlar ise, itâatkâr olanlardır. Allah’ın (kendilerini) korumasına mukābil, gaybı (kocasının yokluğunda, koruması gerekenleri) muhâfaza eden kadınlardır.<br />
İtâatsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince, artık onlara nasîhat edin; sonra (bu fayda etmezse) onları yataklar(ın)da yalnız bırakın; sonra (yine dinlemezlerse fazla incitmeden) dövün!<br />
 “Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet (sevgi) ve alâka, yalnız dünyevî hayâtın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet bir kadın kocasına, yalnız hayât-ı dünyeviyeye mahsus bir refîka-i hayat (hayat arkadaşı) değildir. Belki hayât-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Mâdem hayât-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır. Elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek (güzelliklerine çekmemek) ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir.” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 207)<br />
“Kadının âile hayâtında müdîr-i dâhilî (ev içinde idâreci) olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza me’mûru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir (güvendir). (&#8230;) Hattâ erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet (cömertlik) kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar.” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 208)<br />
 Bu âyet-i kerîme, Ensârdan Sa‘d İbn-i Rebî (ra) ile eşi Habîbe bint-i Zeyd (ra) hakkında indirilmiştir. Hz. Sa‘d (ra)’ın eşi huzûr-ı Nebevîye gelerek kocasını şikâyet etmişti. Kendisine tokat atan kocasından kısas alınmasını istiyordu. Resûl-i Ekrem (asm) kısasla hükmedince, kadıncağız babası Zeyd (ra) ile birlikte geri dönmek üzere iken Peygamberimiz (asm) onlara: “Durun, gitmeyin! Zîrâ Cebrâîl (as): ‘Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdir (onların reisidir)ler’ meâlindeki âyeti indirmiştir. Biz bir işin icrâsını diledik. Allah ise, âyetiyle bize ayrı bir hükmü beyan buyurdu. Muhakkak ki Allah’ın irâde eylediği hüküm daha hayırlıdır. Artık kısas yapmayınız!” buyurdular. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 47) </p>
<p>35. Bununla berâber ikisinin (karı-kocanın) arasının açılmasından korkarsanız, o hâlde onun (erkeğin) âilesinden bir hakem, bunun (kadının) âilesinden de bir hakem gönderin! Eğer (bu hakemler gerçekten) barıştırmak isterlerse, Allah (karı ile kocayı) aralarında (anlaşmaya) muvaffak kılar. Muhakkak ki Allah, Alîm (tarafların hâllerini bilen)dir, Habîr (yaptıklarından haberdâr olan)dır. </p>
<p>36. Ve Allah’a ibâdet edin, hem O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; sonra ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa ve ellerinizin altında bulunan (kölelere ve bütün canlı)lara iyilik (edin)! Şübhe yok ki Allah, kendini beğenen, çok övünen kimseleri sevmez.</p>
<p>37. (Onlar) o kimseler ki cimrilik ederler, insanlara da cimriliği emrederler ve Allah’ın kendilerine ihsânından verdiği şeyleri gizlerler. Kâfirler için ise, (pek) aşağılayıcı bir azab hazırladık!</p>
<p>38. (Allah’ın kendilerini sevmediği) yine o kimseler(dir) ki, ne Allah’a ne de âhiret gününe inanmadıkları hâlde, mallarını insanlara gösteriş için harcarlar.<br />
 “İnsanda, ekseriyet i‘tibâriyle (çoğunlukla) hubb-ı câh (makam sevgisi) denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk (kendini beğendirmek) ve şân ve şeref denilen riyâkârâne (gösteriş yaparak) halklara görünmek ve nazar-ı âmmede (umûmun nazarında) mevki‘ sâhibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î-küllî (az-çok) arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayâtını fedâ eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder. Ehl-i âhiret için bu his gāyet tehlikelidir, ehl-i dünya için de gāyet dağdağalıdır (ızdırablıdır), çok ahlâk-ı seyyienin de (kötü ahlâkın da) menşeidir (kaynağıdır) ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlûb eder. (&#8230;) Rızâ-yı İlâhî ve iltifât-ı Rahmânî ve kabûl-i Rabbânî (Allah’ın rızâsı, iltifâtı, kabûlü) öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü (alâkası) ve istihsânı (beğenmeleri), ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-i rahmet (rahmetin yönelmesi) varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-i rahmetin in‘ikâsı (aksetmesi) ve gölgesi olmak cihetiyle makbûldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünki kabir kapısında söner, beş para etmez!” (Mektûbât, 29. Mektûb, 262-263)</p>
<p>39. Hâlbuki Allah’a ve âhiret gününe îmân edip de, Allah’ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden (Allah yolunda) sarf etselerdi onlara ne (zararı) olurdu? Allah ise, onları hakkıyla bilendir.</p>
<p>40. Şübhesiz ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (Çok küçük) bir iyilik bile olsa, onu kat kat artırır ve tarafından (pek) büyük bir mükâfât verir.<br />
 Cenâb-ı Hakk’ın, kullarının amellerine rahmetiyle hesapsız mükâfât vermesi hakkında bakınız; (sahîfe 43, hâşiye 1)</p>
<p>41. Nihâyet (kıyâmet gününde) her ümmetten (peygamberlerini) birer şâhid (olarak) getirdiğimiz ve seni de onların üzerine şâhid tuttuğumuz zaman, (bakalım o kâfirlerin hâlleri) nasıl olacak!</p>
<p>42. İnkâr edip peygambere isyân edenler, o gün kendilerinin yerle bir edilmesini isterler. (Onlar) Allah’dan hiçbir sözü de gizleyemezler.</p>
<p>43. Ey îmân edenler! Siz sarhoş iken ne söylemekte olduğunuzu bilinceye kadar, cünüb iken de yolcu olan(larınız) müstesnâ, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın!<br />
 İçkinin henüz yasaklanmadığı bir sırada bazı kimseler, içki içip sarhoş olmuşlar, namaz vakti geldiğinde de aralarından birini imam ta‘yîn etmişlerdi. Kâfirûn Sûresinin okunuşu esnâsında imam, âyetlerdeki olumsuzluk ifâde eden “***” edatlarını farkında olmayarak geçmişti. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ bu âyeti indirdi. Daha sonra Mâide Sûresinin 90-91. âyetleriyle içki tamâmen yasaklandı. Kezâ, bazı kimselerin hastalık, su bulamama gibi sebeblerle abdest alamamaları üzerine, bu âyetin teyemmümle münâsebetdar kısımları nâzil oldu. (Kurtubî, c. 3/5, 200-214)</p>
<p>44. Kendilerine Kitab’dan (Tevrât’tan) bir nasib verilenleri (yahudileri) görmedin mi? Dalâleti (nasıl da) satın alıyorlar ve sizin de hak yoldan sapmanızı istiyorlar!</p>
<p>45. Allah ise, düşmanlarınızı en iyi bilendir. (Gerçek) dost olarak Allah yeter, (gerçek) bir yardımcı olarak da Allah yeter.</p>
<p>46. O yahudi olanlardan bir kısmı (Tevrât’taki) kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar ve (peygambere karşı) dillerini eğip bükerek (alay etmek) ve dîni kötülemek üzere: “İşittik ve isyân ettik!”, “Dinle, dinlemez olası!” ve **** diyorlar.<br />
 اِسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ cümlesi de, Bakara Sûresinin 104. âyetindeki  رَاعِناَkelimesi gibi iki ma‘nâda kullanılabilen kelimelerdendir ki, hürmet makāmında: “Lütfen ve tenezzülen dinle!” demek olduğu gibi, bir hakāret ma‘nâsında: “Dinle, dinlemez olası!” gibi ma‘nâları da ifâde eder.رَاعِناَ kelimesi de “Râînâ” tarzında söylenirse: “Bizi gözet!” yerine “Bizim çoban!” gibi, hattâ daha tahkīr edici bazı ma‘nâlara da gelmektedir. Bu âyet-i kerîme, yahudilerin bu çirkin tavırları hakkında sahâbeleri îkāz etmektedir. (Râzî, c. 5/10, 123)</p>
<p>47. Ey kendilerine kitab verilenler! Birtakım yüzleri (tanınmayacak hâle getirerek) silip, enselerine (benzer bir hâle) döndürmemizden veya onları, Cumartesi ehlini<br />
 Cumartesi ehli, Cumartesi gününe mahsus İlâhî emirlere hürmetsizlik ettikleri için Allah tarafından maymun şekline döndürülen bir kısım yahudilerdir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 401)</p>
<p>48. Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışında olan (günah)ları ise, (kendi lütfundan) dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa, bu takdirde muhakkak (pek) büyük bir günahla iftirâ etmiş olur.<br />
 “(Cenâb-ı Hakk’ın) öyle bir kibriyâ (büyüklük) ve azameti (yüceliği) var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin (Allah’a ortak koşmanın) hiçbir imkânını, hiçbir ihtimâlini bırakmıyor, köküyle kesiyor! Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet-i kudret (kudretin yüceliği) var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir (en mükemmeldir) ve ihâta ediyor (kuşatıyor). Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksâniyet ve o ihâtaya kayıd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydan vermesi ve müsâade etmesi hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını (yaratılışını) bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez. İşte şirk, kibriyâya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinâyettir ki, hiçbir cihetle kābil-i afv olmadığını (affının mümkün olmadığını), Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân azîm tehdîd ile: اِنَّ اللّٰهَ لَايَغْفِرُ اِنَّ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ ماَدُونَ ذَلِكَ [Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışında olan (günah)ları ise, (kendi lütfundan) bağışlar] fermân ediyor.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 142)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 51, hâşiye 3; sahîfe 96, hâşiye 1) </p>
<p>49. Kendilerini temize çıkarıp duranları görmedin mi? Bil‘akis Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.</p>
<p>50. Bak, nasıl Allah’a karşı yalan uyduruyorlar! Hâlbuki apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!</p>
<p>51. Kendilerine kitabdan bir nasib verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğûta (Allah’ın yerine koydukları şeylere) inanıyorlar ve inkâr edenler için: “Bunlar îmân edenlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar.</p>
<p>52. İşte onlar, Allah’ın lâ‘net ettiği (rahmetinden uzaklaştırdığı) kimselerdir. Ve Allah kime lâ‘net ederse, artık ona aslâ bir yardımcı bulamazsın.</p>
<p>53. Yoksa onların mülkten bir nasîbi mi var? Öyle olsaydı, insanlara bir çekirdeğin (arkasındaki küçücük) oyuğu (kadar bir şey) bile vermezlerdi!<br />
 “Bu kâinâtın Sâni‘-i Kadîr ve Hakîm’inin (kudretli ve hikmetli san‘atkârının) mülkünde iştirâk (ortaklık) yeri yoktur. Çünki herşeyde nihâyet derecede intizam bulunduğundan, şirki (Allah’a ortak koşmayı) kabûl etmez. Çünki müteaddid (birden fazla) eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki pâdişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa; o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi, en ednâ (en düşük) bir vazîfedar adam, vazîfesine başkasının müdâhelesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hâssası (husûsiyeti), istiklâliyet ve infiraddır (tek başına olmaktır).” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 371)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 51, hâşiye 3) </p>
<p>54. Yoksa Allah’ın lütfundan onlara (peygambere ve mü’minlere) verdiği şeylerden dolayı insanlara hased mi ediyorlar? Muhakkak ki (biz,) İbrâhîm âilesine de kitab ve hikmet verdik ve onlara (pek) büyük bir saltanat verdik.</p>
<p>55. Buna rağmen onlardan bir kısmı ona (Muhammed’e) îmân etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Artık alevli bir ateş olarak Cehennem (onlara) yeter!</p>
<p>56. Şübhesiz ki âyetlerimizi inkâr edenler yok mu, onları ileride bir ateşe atacağız! Ne zaman derileri (yanıp) pişse, azâbı (iyice) tatsınlar diye onları, ondan başka derilerle değiştireceğiz.<br />
 “Cehennemin vücûdu (varlığı) ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakīkī adâlete ve israfsız, mîzanlı (ölçülü) hikmete zıddiyeti (zıdlığı) yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu (var olmasını) isterler. Çünki nasıl binler ma‘sumların hukuklarını çiğneyen bir zâlimi cezâlandırmak ve yüzer mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir ve o zâlimi affetmek ve o canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukābil, yüzler bîçârelere yüzler merhametsizliktir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 222-223)</p>
<p>57. Îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, onları altlarından nehirler akan Cennetlere koyacağız, orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onları koyu (ve dâimî) bir gölgeye koyacağız.</p>
<p>58. Şübhe yok ki Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder! Doğrusu Allah, bununla size ne güzel nasîhat veriyor! Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir.</p>
<p>59. Ey îmân edenler! Allah’a itâat edin; peygambere ve sizden olan ülü’l-emre (emir sâhibi idârecilerinize) de itâat edin! O hâlde bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsanız, artık onu Allah’a ve peygambere arz edin! Bu hem hayırlı, hem de netîce i‘tibârıyla daha güzeldir. </p>
<p>60. (Habîbim, yâ Muhammed!) Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) gerçekten îmân ettiklerini iddiâ edenleri gördün mü? Tâğûta (Allah’ın yerine itâat ettikleri kimseye) muhâkeme olmak (onun hükmüne tâbi‘ olmak) isterler; hâlbuki onu açıkça inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları (tâğûta meylettirerek, haktan) uzak bir dalâlet ile saptırmak ister.</p>
<p>61. Hem onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’ândaki hükme) ve (muhâkeme olmak üzere) peygambere gelin!” denildiği zaman, münâfıkların senden (tam) bir çevriliş ile yüz çevirdiklerini görürsün.</p>
<p>62. Peki ellerinin evvelce işlediği (günahlar) yüzünden başlarına bir musîbet geldiği zaman (hâlleri) nasıl olacak? Sonra (bir de) sana gelip: “(Biz) ancak iyilik etmek ve arayı bulmak istedik” diye Allah’a yemîn ediyorlar!</p>
<p>63. İşte onlar, Allah’ın kalblerinde olan (nifâk)ı bildiği kimselerdir; öyleyse onlardan yüz çevir, kendilerine nasîhat et ve onlara kendileri hakkında te’sirli söz söyle!</p>
<p>64. Hâlbuki (biz) her peygamberi ancak, Allah’ın izniyle, itâat olunması için gönderdik. Ve gerçekten onlar (günah işleyerek) nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allah’dan mağfiret isteselerdi (ve) peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, şübhesiz Allah’ı, Tevvâb (tevbelerini kabûl edici), Rahîm (yalvarışlarına merhamet edici) olarak bulurlardı!<br />
 Rivâyet edilmiştir ki: Resûl-i Ekrem (asm)’ın defnedilmesinden sonra, bir bedevî geldi. Kendisini Allah Resûlü (asm)’ın kabrinin üzerine attı, öyle ki toprağından üstü başı toz toprak oldu. Ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Sen söyledin, biz de işittik! Ve îmân ettik ki: ‘Eğer gerçekten onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allah’dan mağfiret isteselerdi ve peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, şübhesiz Allah’ı, tevbelerini çok kabûl edici, kendilerine çok merhamet edici olarak bulurlardı!’ diye sana bir âyet indirildi.<br />
İşte ben nefsime zulmettim! Sana, geldim! Dahîlek yâ Resûlallah! Günâhımdan dolayı Allah’dan mağfiret istiyorum! Sen de benim için Rabbimden bağışlanma dile!” diye yalvardı. Nihâyet Resûl-i Ekrem (asm)’ın kabrinden nidâ buyuruldu: “Ey kişi! Sana mağfiret edildi!” (Nesefî, c. 1, 340)</p>
<p>65. Fakat hayır! Rabbine yemîn olsun ki, (onlar) aralarında çıkan karışık işler husûsunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı kendi (gönül)lerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyetle teslîm olmadıkça îmân etmiş olmazlar!<br />
 “Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr (akıl sâhibi), kâinâtın bütün eczâsı (cüz’leri-kısımları) kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır. Fakat O’na îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şâhidliğine) istinâden (dayanarak) kalben tasdîk etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek (pişmân olmak) iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfâr (tevbe) etmemek ve aldırmamak, o îmandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-I, 312)</p>
<p>66. Hâlbuki şübhesiz ki biz onlara (münâfıklara): “Nefislerinizi öldürün!” veya “Yurtlarınızdan çıkın!” diye (öncekilere olduğu gibi çok ağır bir külfeti üzerlerine) yazsaydık, içlerinden pek azı müstesnâ, bunu yapmazlardı. Böylece gerçekten onlar, o nasîhat edilegeldikleri (ve güçlerinin yettiği) şeyleri yapsalardı, elbette kendileri için hayırlı ve (îmanlarını) takviye cihetiyle daha sağlam olurdu.</p>
<p>67. O zaman elbette onlara, tarafımızdan (pek) büyük bir mükâfât da verirdik.</p>
<p>68. Ve elbette, onları dosdoğru bir yola hidâyet ederdik.</p>
<p>69. O hâlde kim Allah’a ve Resûl’e itâat ederse, işte onlar; Allah’ın kendilerine ni‘met verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kimselerle berâberdirler. Hem işte onlar, ne güzel arkadaştırlar!<br />
 “Evet, مِنَ النَّبِيّ۪نَ [peygamberler] nasıl ki sarâhatle (açıkça) Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor. وَالصِّدّ۪يق۪ينَ [sıddîklar] fıkrasıyla Ebû Bekri’s-Sıddîk (ra)’a bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine işâret ettiği gibi, وَالشُّهَدَاءِ [şehîdler] kelimesiyle Hazret-i Ömer’i, Hazret-i Osman’ı, Hazret-i Ali’yi Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîn’i berâber ifâde ediyor. Hem üçü, Sıddîk’tan sonra nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını (halîfe olacaklarını) ve üçü de şehîd olacaklarını, fazîlet-i şehâdetleri de sâir fezâillerine (fazîletlerine) ilâve edileceğini işâret ediyor ve gaybî bir sûrette ifâde ediyor (gelecekten haber veriyor). وَالصَّالِح۪ينَ [sâlih kimseler] kelimesiyle Ashâb-ı Suffe, Bedir, Rıdvân gibi mümtâz zevâta (seçkin zâtlara) işâret ederek وَحَسُنَ اُولَئِكَ رَف۪يقاً [İşte onlar, ne güzel arkadaştırlar!] cümlesiyle, ma‘nâ-yı sarîhiyle (açık ma‘nâsıyla) onlara ittibâa (tâbi‘ olmaya) teşvîk ve Tâbiînlerdeki tebaiyeti (tâbi‘ olma vasfını) çok müşerref ve güzel göstermekle, ma‘nâ-yı işârîsiyle (işâret ettiği ma‘nâsıyla) hulefâ-i erbaanın (dört halîfenin) beşincisi olarak اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سِنَةٌ [Şübhesiz ki benden sonra hilâfet, otuz senedir] hadîs-i şerîfinin hükmünü tasdîk ettiren müddet-i hilâfetinin (halîfelik süresinin) azlığıyla berâber, kıymetini azîm (çok büyük) göstermek için ma‘nâ-yı işârîsiyle Hazret-i Hasan Radıyallâhü Anh’ı gösterir.” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 28-29)</p>
<p>70. Bu lütuf, Allah’dandır! (Ona mazhar olanı) hakkıyla bilici olarak da Allah yeter!</p>
<p>71. Ey îmân edenler! (Düşmana karşı) tedbîrinizi alın da ayrı ayrı bölükler hâlinde savaşa çıkın veya (gerekirse) hep berâber seferber olun!</p>
<p>72. Hiç şübhesiz içinizden öyleleri de vardır ki, (cihâda karşı) mutlakā ağır davranacaktır. Fakat size bir musîbet isâbet ederse: “Allah bana lûtfetti de onlarla berâber hazır bulunmadım” der.</p>
<p>73. Ve eğer size Allah’dan bir lütuf gelirse, sanki sizinle kendisi arasında hiçbir tanışıklık olmamış gibi, (sırf elde edemediği menfaatten dolayı) şübhesiz ki: “Keşke ben de onlarla berâber olsaydım da büyük bir kazanca erseydim!” diyecektir.</p>
<p>74. Öyle ise, dünya hayâtını âhiret karşılığında satan (o bahtiyar)lar31 Allah yolunda savaşsınlar! Artık kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gālib gelirse, bunun üzerine ileride ona (pek) büyük bir mükâfât vereceğiz.<br />
31. Dünya hayâtını âhiret karşılığında satmak hakkında bakınız; (sahîfe 30, hâşiye 6; sahîfe 12, hâşiye 2; sahîfe 203, hâşiye 2)<br />
 “Bir nefer (asker), bir saat işkence altında şehîd edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse: ‘Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım!’ diyecektir.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 45)</p>
<p>75. Hem size ne oldu ki, Allah yolunda ve (Mekke’de mahsur ve) çâresiz bırakılan erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda (O’nun rızâsı için) savaşmıyorsunuz? Onlar ki: “Rabbimiz! Bizi (de) halkı zâlim olan (mü’minlerin hicretiyle tamâmen müşriklerin elinde kalan) bu şehirden (Mekke’den) çıkar, bize tarafından bir sâhib gönder ve bize tarafından bir yardımcı gönder!” diyorlardı. </p>
<p>76. Îmân edenler, Allah yolunda cenk ederler. İnkâr edenler ise, tâğut (Allah’ın yerine tuttukları şeylerin) yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla cenk edin!<br />
 “Her bir mü’min İ‘lâ-yı Kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek) ile mükelleftir (vazîfelidir). Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkī etmektir (yükselmektir). Zîrâ ecnebîler, fünûn (fenler) ve sanâyi‘ silâhıyla, bizi istibdâd-ı mâ‘nevîleri (ma‘nevî baskıları) altında eziyorlar. Biz de fen ve san‘at silâhıyla, İ‘lâ-yı Kelimetullâhın en müdhiş düşmanı olan cehl (câhillik) ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra (fikir ayrılıklarına karşı) cihâd edeceğiz!<br />
Amma, cihâd-ı hâricîyi (dışarıya karşı cihâdı), Şeriat-ı Garrâ’nın berâhîn-i kat‘îsinin (kat‘î delillerinin) elmas kılınçlarına havâle edeceğiz; zîrâ, medenîlere galebe çalmak iknâ‘ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr (zorlama) ile değildir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 435-436)</p>
<p>77. (Mekke’de iken savaşmayı isteyip de) kendilerine: “Ellerinizi (şimdilik savaştan) çekin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” denilen kimseleri görmedin mi? Şimdi (Medîne’de) onlara savaş (farz olarak) yazılınca içlerinden bir fırka, Allah’dan korkarcasına, hattâ daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkmaya başladılar. Ve şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize savaşı niçin (farz olarak) yazdın? Ne olurdu, bizi yakın bir vakte (yatağımızda öleceğimiz vakte) kadar te’hîr etseydin!”</p>
<p>78. Nerede olursanız olun, (hattâ) yüksek kalelerde bile olsanız, ölüm size yetişir. Hâlbuki onlara (yahudilere ve münâfıklara) bir iyilik gelirse: “Bu, Allah katındandır!” derler. Ama onlara bir kötülük gelirse: “Bu senin yüzündendir!” derler. (Onlara) de ki: “Hepsi Allah katındandır” Böyleyken, bu kavme ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar!</p>
<p>79. Sana isâbet eden her iyilik Allah’dandır; sana isâbet eden her kötülük ise nefsindendir.<br />
“Evet, Kur’ân’ın dediği gibi, insan seyyiâtından (kötülüklerinden) tamâmen mes’ûldür. Çünki seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât, tahrîbât (bozmak) nev‘inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahrîbât yapabilir. Müdhiş cezâya kesb-i istihkāk eder (hak kazanır). Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenâtta (iyiliklerde) iftihâra (gururlanmaya) hakkı yoktur. Onda, onun hakkı pek azdır. Çünki hasenâtı isteyen ve iktizâ eden (gerektiren) rahmet-i İlâhiye ve îcâd eden (yaratan) kudret-i Rabbâniyedir. Suâl ve cevab (istemek ve vermek), dâî ve sebeb (çağıran ve cevab veren), ikisi de Hakk’tandır. İnsan yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhib olur. Fakat seyyiâtı isteyen, nefs-i insâniyedir.” (Tılsımlar, 26. Söz, 79)</p>
<p>80. Kim peygambere itâat ederse, böylece muhakkak Allah’a itâat etmiş olur. Kim de (ondan) yüz çevirirse, zâten seni onların üzerine bir muhâfız (bekçi olarak) göndermedik.</p>
<p>81. Bununla berâber (münâfıklar, kendilerine bir şey emrettiğin zaman:) “Baş üstüne!” derler; fakat senin yanından çıktıkları zaman onlardan bir tâife, senin söylediğinden başkasını geceleyin uydurur. Allah ise, geceleri (ne hîleler) kurmakta olduklarını yazıyor (hesâbını sormak üzere, kaydediyor). Artık (sen) onlara aldırma ve Allah’a tevekkül et! (Sana) vekîl olarak da Allah yeter.</p>
<p>82. Kur’ân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Hâlbuki (o,) Allah’dan başkası tarafından (gelmiş) olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı.<br />
 “(Kur’ân,) belâğatların (söz söyleme san‘atının) bütün envâını (çeşitlerini), fezâil-i kelâmiyenin (kelâmın fazîletlerinin) bütün aksâmını (kısımlarını), ulvî (yüksek) üslûbların bütün esnâfını (sınıflarını), mehâsin-i ahlâkıyenin (güzel ahlâkın) bütün efrâdını (herbirini), ulûm-ı kevniyenin (fennî ilimlerin) bütün fezlekelerini (hulâsalarını), maârif-i İlâhiyenin (İlâhî ma‘rifetlerin) bütün fihristelerini, hayât-ı şahsiye ve ictimâiye-i beşeriyenin (insanların şahsî ve cem‘iyet hayâtının) bütün nâfi‘ (faydalı) düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinâtın (kâinâtın yüksek hikmetlerinin) bütün nûrânî kānunlarını cem‘ etmekle (toplamakla) berâber, hiçbir müşevveşiyet (karışıklık) eseri görünmüyor.<br />
Elhak (hakīkaten), o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi (karışık cinsleri) bir yerde toplayıp bir münâkaşa, bir karışık çıkmamak, Kahhâr bir nizâm-ı i‘câzînin (son derece hâkim olan mu‘cizeli bir tertîbin) işi olabilir.” (Zülfikār, 25. Söz, 33-34)<br />
Ayrıca, Kur’ân’ın büyük bir mu‘cize olduğu, hiçkimsenin onu taklîd edemeyeceği ve hakīkatlerine karşı koyamayacağı hakkında bakınız; (sahîfe 59, hâşiye 1; sahîfe 224, hâşiye 2; sahîfe 488, hâşiye 1)</p>
<p>83. Hem onlara emniyet veya korkuya dâir bir haber geldiğinde onu yayıverirler. Ama onu, peygambere ve içlerinden ülü’l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirâyetleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbîrini) bilirlerdi. İşte üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette pek azınız müstesnâ, şeytana uyardınız!</p>
<p>84. Artık Allah yolunda savaş! (Sen) ancak kendinden mes’ûlsün; mü’minleri de (cihâda) teşvîk et! Umulur ki Allah, o inkâr edenlerin kuvvetini kırar. Çünki Allah, (onlardan) kuvvetce daha çetin ve azab vermek cihetiyle daha şiddetlidir.</p>
<p>85. Kim güzel bir şefâatle şefâatte bulunursa (faydalı bir işe aracı olursa), ona bundan bir nasib vardır. Kim de kötü bir himâye ile şefâatte bulunursa, ona da bundan bir hisse vardır. Zîrâ Allah, herşeye gücü yeten (ve herşeyi gören)dir.</p>
<p>86. Hem bir selâm ile selâmlandığınız zaman, artık (siz) ondan daha güzeli ile selâm verin veya ona (aynı ile) mukābele edin!<br />
 Selâm vermek sünnet, selâm almak ise farz-ı kifâyedir. Kur’ân-ı Kerîm okuyan, hadîs-i şerîf rivâyet eden, ilmî müzâkerede bulunan, ezan okuyan ve kāmet getiren kimse, verilen selâma cevab vermekle mükellef değildir. (Nesefî, c. 1, 351)</p>
<p>87. (O) Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Sizi, hakkında hiç şübhe olmayan kıyâmet gününde, elbette bir araya getirecektir. Peki Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?<br />
 “Bu âlemin Mâliki (sâhibi), kendi kudretine pek kolay ve pek ehven (hafif) ve ibâdına (kullarına) fevkalâde mühim ve pek şedîdü’l-ihtiyaç (şiddetli muhtaç oldukları) olan haşrin (kıyâmetten sonra dirilmenin) tekrar be tekrar va‘dinde bulunmuştur. Ma‘lûmdur ki, hulfü’l-va‘d (va‘dinden dönmek) kudretin izzetine, rubûbiyetin (herşeyin Rabbi olan Allah’ın) merhametine zıddır. Zîrâ va‘din hilâfını (sözün aksini) yapmak ya cehlin alâmetidir veya aczin alâmetidir. Bu hâl ise Kadîr-i Mutlak (sonsuz kudret sâhibi) ve Hakîm-i Mutlak (sonsuz hikmet sâhibi) olan Zât’a muhâldir (imkânsızdır).<br />
Maahâzâ (bununla berâber), insanların haşri nebâtâtın haşri gibidir. Nebâtâtın haşrini gören, insanın haşrini nasıl inkâr eder? Sani‘-i Hakîm’in haşrin îcâdına olan va‘di ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle (peygamberlerin kat‘î haber vermeleriyle) ve bütün insanların icmâıyla (ittifâk etmesiyle) sâbit olduğu gibi Kur’ân’ın lisânıyla sâbittir. Ezcümleاَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰي يَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا رِيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً [(O) Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Sizi, hakkında hiç şübhe olmayan kıyâmet gününde, elbette bir araya getirecektir. Peki Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?] olan âyet-i kerîme, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin îcâdını söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki, bütün mevcûdât (varlıklar), O Mâlikü’l-Mülk’ün sözlerinin sıdkına (doğruluğuna) ve hak olduğuna delâlet ettiği hâlde o nankörler tasdîk etmezler, kendi hezeyanlarına (saçmalıklarına) ve ahmaklıklarına i‘timâd ederler.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 39)<br />
Âhiretin kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Zülfikār, 10. Söz, 1-69)</p>
<p>88. O hâlde size ne oldu ki münâfıklar hakkında iki kısım oldunuz; hâlbuki Allah, onları kazandıkları (günahlar) yüzünden geriye (küfre) döndürmüştür. Allah’ın (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) saptırdığını, hidâyete erdirmek mi istiyorsunuz? O takdirde Allah, kimi (kendi isyankârlığı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onun (kurtulması) için aslâ bir yol bulamazsın!<br />
 Resûl-i Ekrem (asm) ile birlikte Uhud’a gazâya çıkan insanların bir kısmı geri döndüler. Ashâbın arasında onları öldürmek veya öldürmemek husûsunda bir görüş ayrılığı olmuştu. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 419)</p>
<p>89. (Kendileri) inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr edip böylece (onlarla) bir olmanızı istediler. Artık (onlar) Allah yolunda hicret edinceye kadar, kendilerinden dostlar edinmeyin! Buna rağmen (îmandan ve hicretten) yüz çevirirlerse, o takdirde onları yakalayın ve kendilerini bulduğunuz yerde onları öldürün! Ve onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin!</p>
<p>90. Ancak kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yâhut sizinle savaşmaktan veya kavimleriyle savaşmaktan (hoşlanmayarak) göğüsleri daralmış hâlde size gelenler müstesnâ. Hâlbuki Allah dileseydi, muhakkak ki onları size musallat ederdi de elbette sizinle savaşırlardı. Fakat sizi bırakırlar da sizinle savaşmazlar ve size barış teklîf ederlerse, o takdirde Allah, size onlar aleyhinde bir yol (bir müsâade) vermemiştir.</p>
<p>91. Bir başkalarını (da) bulacaksınız ki, (o münâfıklar) hem sizden emîn kalmak, hem de kendi kavimlerinden emîn olmak isterler. Ne zaman fitneye çağrılsalar, ona baş aşağı dalarlar. Ama sizi bırakmazlar, size barış teklîf etmezler ve (savaştan) ellerini çekmezlerse, artık onları yakalayın ve kendilerini bulduğunuz yerde onları öldürün! Ve işte onlar yok mu, kendileri aleyhinde size apaçık bir delil (ve salâhiyet) verdik.</p>
<p>92. Hem hatâ ile olması müstesnâ, bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olamaz! Kim bir mü’mini hatâ ile öldürürse, bunun üzerine (Allah’ın hakkı olarak) mü’min bir köle âzâd etmek ve (kulun hakkı olarak da, ölenin) âilesine teslîm edilecek bir diyet (vermek borcu) vardır; ancak onların (o diyeti) bağışlaması müstesnâ!<br />
 “Ey mü’mine kin ve adâvet (düşmanlık) besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hânede bulunsan, seninle berâber dokuz ma‘sum ile bir cânî var. O gemiyi gark (batırma) ve o hâneyi ihrâk etmeye (yakmaya) çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek ma‘sum, dokuz cânî olsa, yine o gemi hiçbir kānûn-ı adâletle batırılmaz.<br />
Aynen öyle de, sen bir hâne-i Rabbâniye (Rabbânî bir ev) ve bir sefîne-i İlâhiye (Îlâhî bir gemi) olan bir mü’minin vücûdunda îman ve Îslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfât-ı ma‘sûme varken, sana muzır (zararlı) olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hâne-i ma‘neviye-i vücûdun ma‘nen gark ve ihrâkına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmek, onun gibi şenî‘ (çirkin) ve gaddar bir zulümdür.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 90)<br />
 “Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabâsını öldürmüş. Bir dakīka o hiddet yüzünden, milyonlar dakīka hem kalbî sıkıntıyı, hem hapis azâbını çeker ve maktûlün (öldürülenin) akrabâsı dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayâtının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azâbını çeker. Bunun tek bir çâresi var. O da Kur’ân’ın emrettiği ve hak ve hakīkat ve maslahat ve insâniyet ve İslâmiyet’in iktizâ ve teşvîk ettikleri barışmaktır ve müsâlaha etmektir (anlaşmaktır).” (Şuâ‘lar, 14. Şuâ‘, 515)</p>
<p>93. Kim de bir mü’mini (katlini helâl sayarak) kasden öldürürse, artık cezâsı, içinde ebediyen kalıcı olarak Cehennemdir; hem Allah ona gazab etmiş, ona lâ‘net etmiş ve onun için (pek) büyük bir azab hazırlamıştır!</p>
<p>94. Ey îmân edenler! Allah yolunda (cihâd için) sefere çıktığınız zaman, artık iyi araştırın, size selâm veren (veya teslîm olan) bir kimseye, dünya hayâtının geçici menfaatini arzulayarak (onu öldürüp mallarını ganîmet olarak almak için): “Sen mü’min değilsin (veya sana eman yok)!” demeyin! İşte (unutmayın ki) Allah katında birçok ganîmetler vardır. Daha evvel siz de öyle idiniz de Allah size (hidâyeti) lûtfetti; öyleyse iyi araştırın! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.</p>
<p>95. Mü’minlerden, özür sâhibi olmaksızın (cihaddan geri kalıp evlerinde) oturanlarla, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihâd edenler bir olmazlar!<br />
 “ ‘Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidârımız yok, onun için ma‘zûruz’ diye böyle özür beyân etmeyiniz! Bu özrünüz kabûl değil! Tenbelliğiniz ve ‘Neme lâzım?’ deyip çalışmamanız ve ittihâd-ı İslâm (İslâm birliği) ile, milliyet-i hakīkıye-i İslâmiye (İslâmiyet’in hakīkī milliyeti) ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gāyet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 420)</p>
<p>96. (Onlara Allah) tarafından yüksek dereceler, bir mağfiret ve bir rahmet vardır. Ve Allah, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır, Rahîm (çok merhamet edici)dir.</p>
<p>97. (Mekke’de müşriklerle berâber kalıp, hicret etmeyerek) nefislerine zulmedici oldukları hâlde iken, meleklerin canlarını aldığı kimselere (o melekler): “(Dîniniz hakkında) ne hâlde idiniz?” dediler. (Onlar:) “Yeryüzünde (dînimizi yaşamaktan) âciz bırakılmış kimselerdik!” dediler. (Melekler de:) “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Öyle ise orada (küfür diyârından başka bir yere) hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onlar yok mu, varacakları yer Cehennemdir. Ve (o) ne kötü varılacak yerdir!<br />
 Bu âyet, hicret farz kılındıktan sonra hicret etmeyip Mekke’de kalan ve daha sonra Bedir Harbinde, müşriklerle berâberken öldürülen bazı kimseler hakkında nâzil olmuştur. (Kurtubî, c. 3/5, 345)</p>
<p>98. Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan (hicret etmek için) hiçbir çâreye gücü yetmeyen ve hiçbir yol bulamayan âciz bırakılmış kimseler müstesnâ.</p>
<p>99. İşte onlar var ya, umulur ki Allah onları affeder. Çünki Allah, Afüvv (çok affedici)dir, Gafûr (çok bağışlayıcı)dır.</p>
<p>100. Artık kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve (maddî ma‘nevî) bir genişlik bulur. Kim de Allah’a ve Resûlüne hicret edici olarak evinden çıkar, sonra da kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfâtı şübhesiz Allah’a âid olur. Çünki Allah, Gafûr (çok mağfiret edici)dir, Rahîm (çok merhamet edici)dir.</p>
<p>101. Ve yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman, eğer inkâr edenlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız, o takdirde namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şübhesiz ki kâfirler, size apaçık bir düşmandırlar.</p>
<p>102. Hem (sen) içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, artık onlardan bir tâife seninle berâber (namaza) dursun; silâhlarını da (yanlarına) alsınlar! Secdeye vardıkları zaman ise hemen (diğer tâife) arkanızda bulunsunlar! Sonra namaz kılmamış olan diğer tâife gelip seninle berâber namaz kılsınlar, hem tedbirlerini hem silâhlarını alsınlar! İnkâr edenler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyâlarınızdan gāfil olsanız da üzerinize birdenbire baskın yapsalar.<br />
Bununla berâber size yağmurdan bir eziyet olur veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Fakat tedbîrinizi alın! Şübhesiz ki Allah, kâfirler için (pek) aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.<br />
Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bir sefer esnâsında öğle namazını cemâatle kıldıklarında, üzerlerine hücûm edemeyen müşrikler buna çok pişmân olarak: “Eğer ikindi namazını da cemâatle kılarlarsa âniden hücûm eder ve onları toptan imhâ ederiz” diye karar aldıklarında, öğle ile ikindi namazları arasında bu âyet nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 431)</p>
<p>103. (O korku anında) namazı bitirince de, artık ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine (yatar) iken Allah’ı zikredin! Fakat (korkudan) emîn olduğunuz zaman, artık namazı (bildiğiniz şekilde) hakkıyla edâ edin! Muhakkak ki namaz, mü’minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır.<br />
 “Ey birâder! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini (bilinen beş vakte ayrılmasının hikmetini) soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm (büyük) bir tasarruf-ı İlâhînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin (büyük İlâhî lütufların) birer ma‘kesi (aynası) olduğundan, Kadîr-i zü’l-Celâl’e (celâl ve kudret sâhibi olan Allah’a) o vakitlerde daha ziyâde tesbih ve ta‘zim ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir.” (Sözler, 9. Söz, 26)<br />
Ayrıca, beş vakit namazın ehemmiyeti ve usanç vermemesi gerektiği hakkında, bakınız; (Sözler, 4. Söz, 9; Sözler, 21. Söz, 91) </p>
<p>104. Hem (düşmanınız olan) kavmi (tekrar savaşmak üzere) aramakta (toparlanmalarına fırsat vermeden takip etmekte) gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız, şübhe yok ki onlar da (sizin) acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Hâlbuki (siz, bir üstünlük olarak) Allah’dan, (onların) ümîd etmeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ise, Alîm (kendisinden ne istediğinizi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>105. (Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhesiz ki biz, bu Kitâb’ı sana hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin! Hâinler için ise, müdâfaa edici olma!<br />
 Tu‘me bin Ubeyrık adında bir münâfık, komşusunun zırhını çalarak bir yahudinin evinde saklamıştı. Zırh yahudinin yanında bulununca, yahudi onu kendisine Tu‘me’nin verdiğine dâir yemîn ederek bazı arkadaşlarını da buna şâhid göstermişti. Bunun üzerine Tu‘me’nin yakınları, suçlu olduğunu bildikleri hâlde yalan yere yemîn ederek Peygamber Efendimiz (asm)’dan onu müdâfaa ve berâat ettirmesini taleb etmişlerdi ki bu âyet nâzil oldu. Bunun üzerine Tu‘me, Mekke’ye kaçmış ve orada hırsızlık yapmak için deldiği bir evin duvarı altında kalarak can vermiştir. (Nesefî, c. 1, 362) </p>
<p>106. Hem Allah’dan mağfiret dile!<br />
 “(Âyetteki mağfiret) hakīkī günahlardan değil; çünki ismet (günahlara karşı korunmuş olmak) var, günah yok. Belki makām-ı nübüvvete (peygamberlik makāmına) lâyık bir ma‘nâ ile mağfirettir (bağışlanmaktır).” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 27)</p>
<p>107. (İşledikleri günahlarla) kendilerine hıyânet edenler hakkında mücâdele etme! Muhakkak ki Allah, dâimâ ihânet eden günahkâr kimseleri sevmez.</p>
<p>108. (Onlar) insanlardan gizlemeye çalışırlar (utanırlar) da Allah’dan gizlemek istemezler (hayâ etmezler); hâlbuki (Allah’ın) râzı olmayacağı söz(ler)i geceleyin (gizlice) uydururlarken, O onlarla berâberdi. Çünki Allah, onların yapmakta olduklarını (ilim ve kudretiyle) tamâmen kuşatıcıdır.</p>
<p>109. İşte siz öyle kimselersiniz ki, haydi dünya hayâtında onlar (o hâinler)den yana mücâdele ettiniz; fakat kıyâmet günü onlar nâmına Allah ile kim mücâdele edecek, yâhut (o gün) kim onlara vekil olacak?</p>
<p>110. Hem kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’dan mağfiret dilerse, Allah’ı Gafûr (çok bağışlayıcı), Rahîm (çok merhamet edici) olarak bulur.<br />
“Nefsini ittihâm eden (suçlayan), kusûrunu görür. Kusûrunu i‘tirâf eden istiğfâr eder. İstiğfâr eden istiâze eder (Allah’a sığınır). İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusûrunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur ve kusûrunu i‘tirâf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusûrunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; i‘tirâf etse, affa müstehak olur.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 90)</p>
<p>111. Ve kim bir günah işlerse, böylece onu ancak kendi aleyhine kazanır. Allah ise, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>112. Kim de bir hatâ veya bir günah işler, sonra da onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o takdirde şübhesiz ki bir iftirâ ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.</p>
<p>113. Fakat senin üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir tâife, (hak ile hüküm vermen husûsunda) seni bile hatâya düşürmeye azmetmişti. Hâlbuki (onlar), ancak kendilerini hatâya düşürürler ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler! Çünki Allah sana Kitâb’ı ve hikmeti (Kitab’daki hükümleri) indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.<br />
 “Ma‘den-i kemâlât (fazîletlerin kaynağı) ve muallim-i ahlâk-ı âliye (yüksek ahlâkın muallimi) olan o dellâl-ı vahdâniyet ve saâdet (Allah’ın birliğinin ve ebedî saâdetin i‘lâncısı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm), kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet, Hâlık-ı kâinât (kâinâtın yaratıcısı) tarafından söylettiriliyor. Üstâd-ı Ezelîsinden (Hakk Teâlâ’dan) ders alır, sonra ders veriyor. Çünki sâbık (geçen) işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil-i nübüvvetle (peygamberlik delilleriyle), Hâlık-ı kâinât bütün o mu‘cizâtı (mu‘cizeleri) onun elinde halk etmekle (yaratmakla) gösterdi ki; o, O’nun hesâbına konuşuyor, O’nun kelâmını teblîğ ediyor. Hem ona gelen Kur’ân ise, içinde, dışında kırk vech-i i‘câz (mu‘cize yönü) ile gösterir ki o, Cenâb-ı Hakk’ın tercümânıdır. Hem o kendi Zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla (hâlleriyle ve tavırlarıyla) gösterir ki; o kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor. Belki Hâlık’ı (yaratıcısı) nâmına konuşuyor. Hem onu dinleyen bütün ehl-i hakīkatin (hakīkati araştıran âlimlerin) keşif ve tahkīkıyle tasdîk etmişler ve ilme’l-yakīn îmân etmişler ki; o kendi kendine konuşmuyor. Belki Hâlık-ı kâinât onu konuşturuyor, ders veriyor, onunla ders verdiriyor.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 90-91)</p>
<p>114. Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak bir sadaka vermeyi veya bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden(lerin fısıldaşmaları) müstesnâdır. Artık kim Allah’ın rızâsını arayarak böyle yaparsa, bunun üzerine ileride ona büyük bir mükâfât vereceğiz.</p>
<p>115. Kim de kendisine hidâyet belli olduktan sonra, peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına tâbi‘ olursa, onu (kendi) tercîh ettiğinde bırakırız ve kendisini Cehenneme atarız! Ve (o) ne kötü varılacak yerdir!</p>
<p>116. Şübhesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki (günah)ları ise, (kendi lütfundan) dilediği kimse için affeder. Artık kim Allah’a şirk koşarsa, o takdirde doğrusu (haktan) uzak bir dalâlet ile sapmış olur.<br />
“Mâdem bir rubûbiyet-i mutlaka vardır (bütün herşey O’nun tedbir ve idâresi altındadır), elbette şirki ve iştirâki (ortaklığı) kabûl etmez. Çünki o rubûbiyetin kendi cemâlini izhâr (göstermek) ve kemâlâtını i‘lân (duyurmak) ve kıymetli san‘atlarını teşhîr etmek (sergilemek) ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksad ve gāyeleri cüz’iyâtta ve zîhayatlarda (canlılarda) temerküz ve ictimâ‘ ettiğinden (toplandığından), en cüz’î bir şeye ve en küçük bir zîhayâta kendi başıyla müdâhale eden bir şirk, o gāyeleri bozar ve o maksadları harâb eder. Ve zîşuûrun yüzlerini o gāyelerden ve o gāyeleri irâde edenden (isteyenden) çevirip esbâba (sebeblere) saldığından ve bu vaziyet rubûbiyetin mâhiyetine (hakīkatine) bütün bütün muhâlif (zıt) ve adâvet (düşmanlık) olduğundan, elbette böyle bir rubûbiyet-i mutlaka, hiçbir cihetle şirke müsâade etmez.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 138-139)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 51, hâşiye 3; sahîfe 85, hâşiye 3) </p>
<p>117. (O müşrikler) O’nu (Allah’ı) bırakıp sâdece (Lât ve Uzzâ gibi) birtakım dişi (isimli put)lara tapıyorlar ve ancak inadcı (isyankâr) bir şeytana tapıyorlar.</p>
<p>118. Allah ona (o şeytana) lâ‘net etti. Bunun üzerine (o) şöyle dedi: “And olsun ki senin kullarından mutlakā belli bir pay edineceğim.”</p>
<p>119. Ve onları mutlakā dalâlete düşüreceğim, hem onları şübhesiz boş temennîlere sevk edeceğim, hem onlara kesinlikle emredeceğim de gerçekten hayvanların kulaklarını yaracaklar50 ve (yine) onlara mutlakā emredeceğim de Allah’ın yarattığını şübhesiz değiştirecekler” (dedi).<br />
 Bâtıl bir inançla, câhiliye devrinde Arablar, bir dişi deve, beş def‘a doğurur da beşincisi erkek olursa, onun kulağını delerek işâretlerler ve ondan istifâde etmeyi haram sayarlardı. (Nesefî, c. 1, 366)<br />
 Hasan-ı Basrî (ra): “Allah’ın yarattığını değiştirme”nin iki şekilde olduğunu beyân etmiştir. Birincisi: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra onu ana-babası ya yahudi veya hristiyan veya mecûsî yapar” hadîsine göre, onun dînini değiştirmektir. Diğeri ise: “Allah, dövme yapan, yaptıran, yüzden kıl alan, seyrek dişli ve güzel görünebilmek maksadıyla dişlerinin arasını yontan bahtsızlara, Allah’ın bahşettiği yaratılış şeklini değiştiren kadınlara lâ‘net etmiştir” hadîsine göre dış görünüşü değiştirmektir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 438)</p>
<p>120. (Şeytan) onlara (uzun ömür, ardı arkası kesilmez dünyalık emeller) va‘d eder ve kendilerini boş temennîlere sevk eder. Hâlbuki şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey va‘d etmez.</p>
<p>121. İşte onlar yok mu, varacakları yer Cehennemdir, ondan kaçacak bir yer de bulamazlar.</p>
<p>122. Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onları altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacağız; orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. (Bu,) Allah’ın hak bir va‘didir. Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?<br />
 “Mâdem bütün semâvî fermanlarıyla saâdet-i ebediyeyi va‘d edip, Cenneti müjde veriyor. Hem mâdem bütün icraâtı ve şuûnâtı (fiilleri) hak ve hakīkattir ve sıdk (doğruluk) ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının (eserlerinin) şehâdetiyle, bütün kemâlât, O’nun nihâyetsiz kemâline (yüksek sıfatlarına) delâlet ve şehâdet (delil olur ve şâhidlik) eder ve hiçbir cihette naks (noksanlık) ve kusur O’nda yoktur. Hem mâdem hulfü’l-va‘d (sözünde durmamak) ve hilâf ve kizb (yalan) ve aldatmak, en çirkin bir haslet (huy) ve naks ve kusurdur.<br />
Elbette ve elbette O Kadîr-i zü’l-Celâl, O Hakîm-i zü’l-Kemâl, O Rahîm-i zü’l-Cemâl va‘dini yerine getirecek; saâdet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete sizleri ey ehl-i îman idhâl edecektir (koyacaktır).” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189-190)</p>
<p>123. (Allah’ın va‘di,) ne sizin boş temennîleriniz, ne de ehl-i kitâbın asılsız kuruntuları ile (bağımlı) değildir. (Gerçek şudur ki:) Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezâlandırılır ve (o takdirde) kendisine Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir!<br />
 Bir kısım Müslümanlar, ehl-i kitabdan bazı kimselerle, bir mecliste, ilk olarak kendilerinin Cennete girecekleri husûsunda karşılıklı iddiâ ettiler. İki tarafın da: “Bizi peygamberimiz kurtarır ve dolayısıyla biz bir azab görmeyiz” demeleri, kezâ Kureyşlilerden bir kısmının da: “Biz öldükten sonra zâten diriltilmeyeceğiz” diye konuşmaları üzerine bu âyet-i kerîme indirildi. (Beyzâvî, c. 1, 238)</p>
<p>124. Hem erkek veya kadın, kendisi mü’min olarak kim sâlih amellerden işlerse, işte onlar Cennete girerler ve bir çekirdeğin (arkasındaki küçücük) oyuğu kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.</p>
<p>125. Ve kendisi iyilik eden bir kimse olarak, nefsini Allah’a teslîm eden ve Hanîf (hakka yönelmiş) olarak İbrâhîm’in dînine tâbi‘ olan kimseden, din bakımından daha güzel kim olabilir? Zîrâ Allah, İbrâhîm’i dost edinmiştir.</p>
<p>126. Hem göklerde olan ve yerde bulunanlar Allah’ındır. Ve Allah, herşeyi (ilim ve kudretiyle) tamâmen kuşatıcıdır.</p>
<p>127. (Ey Resûlüm!) Kadınlar (ve onların mîrasları) hakkında da senden fetvâ istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size Allah fetvâ veriyor: Kendilerine yazılmış olan (hak ettikleri mîrâs)ı onlara vermeyip kendilerini nikâhlamak istediğiniz yetim kızlar ile çâresiz bırakılmış çocuklar hakkında ve yetimlere karşı adâleti yerine getirmeniz husûsunda Kitab’da (Kur’ân’da) size okunan (âyet)ler var.” Böylece hayır olarak her ne yaparsanız, artık şübhesiz Allah, onu hakkıyla bilendir.<br />
 Câhiliye devrinde bir adam, himâyesinde bulunan öksüz kız güzel ve varlıklı ise onunla evlenir böylelikle malını yerdi. Kız çirkinse, artık başkalarıyla evlenmesine mâni‘ olur, nihâyet o kız ölünce onun mîrâsına sâhib çıkardı. Hem o devirde kadınlara ve çocuklara mîrâstan hiç pay vermezlerdi. Bu çirkin muâmeleler, bu âyetin nâzil olması ile açıkça haram kılınmış oldu. (Râzî, c. 6/11, 63) </p>
<p>128. Fakat bir kadın, kocasının geçimsizliğinden veya (kendisinden) yüz çevirmesinden endişe ederse, o takdirde anlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine bir günah yoktur. Hem sulh (anlaşmak) daha hayırlıdır. Zâten nefisler kıskançlığa yatkındır. Ama iyilik eder ve (geçimsizlikten) sakınırsanız, artık şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.<br />
 “Şimdi âile hayâtında en mühim nokta budur ki, kadın kocasında fenâlık ve sadâkatsizlik görse, kocasının inâdına âile dostluğu olan sadâkat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itâatin bozulması gibi, o âile hayâtının fabrikası da zîr ü zeber (darmadağın) olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının ıslâhına çalışmalıdır ki ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara kendini göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder.<br />
Çünki hakīkī sadâkati bırakan dünyada cezâsını görür. Çünki nâmahremlerin (yabancı erkeklerin) nazarında fıtratı (yaratılışı) korkar, sıkılır, çekinir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskāl eder (rahatsız olur). Kendine bakmalarından sıkılır. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskāl eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azab çektiği gibi, sadâkatsizlik ittihâmı (suçlaması) altına girer; za‘fiyetiyle berâber, hukūkunu muhâfaza edemez.” (Hanımlar Rehberi, 10)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 34, hâşiye 2; sahîfe 405, hâşiye 2)</p>
<p>129. Ve ne kadar hırs da gösterseniz, kadınlar arasında adâletli olmaya aslâ güç yetiremezsiniz; öyleyse (birisine) büsbütün meylederek yönelip de onu (diğerini) askıda kalmış gibi (ne kocalı, ne kocasız bir hâlde) bırakmayın! Fakat (aralarında haksız davranışlarınızı) düzeltir ve (geçimsizlikten) sakınırsanız, artık şübhe yok ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>130. Bununla berâber (karı-koca) ayrılırlarsa, Allah bol rahmetinden herbirini (diğerinden) müstağnî kılar (birbirine muhtaç etmez). Çünki Allah, Vâsi‘ (rahmeti geniş olan)dır, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>131. Hem göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır. Yemîn olsun ki sizden önce kendilerine kitab verilenlere de size de: “Allah’dan sakının!” diye emrettik. Buna rağmen inkâr ederseniz, işte şübhesiz göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır. Hem Allah, Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık olan)dır.</p>
<p>132. Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da Allah’ındır. Artık vekîl olarak Allah yeter!<br />
 Nasıl tevekkül edileceği ve her işte Allah’ı vekîl kılmak ne kadar büyük bir rahat ve huzur vesîlesi olduğu hakında bakınız; (sahîfe 71, hâşiye 3; sahîfe 110, hâşiye 2)</p>
<p>133. Eğer (O) dilerse, ey insanlar, sizi (bu dünyadan) giderir de (yerinize) başkalarını getirir! Ve Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>134. Kim dünya mükâfâtını isterse, artık (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de mükâfâtı Allah katındadır.<br />
“Bütün hayrât (hayırlar) O’nun elinde, bütün hasenât (iyilikler) O’nun defterinde, bütün ihsânât O’nun hazînesindedir. Öyle ise hayır isteyen O’ndan istemeli, iyilik arzu eden O’na yalvarmalı!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73)<br />
Ayrıca, dünya hayâtının mâhiyeti hakkında bakınız; (sahîfe 12, hâşiye 2)</p>
<p>135. Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan (hâkim)ler, Allah için şâhidlik eden kimseler olun!</p>
<p> “Hakkın hâtırı âlîdir (yücedir), hiçbir hâtıra fedâ edilmez. Kimin hâtırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun!” (Dîvân-ı Harb-i Örfî)</p>
<p>136. Ey îmân edenler! Allah’a, Resûlüne ve peygamberine indirdiği Kitâb’a (Kur’ân’a) ve daha önce indirdiği kitab(lar)a îman(da sebât) edin! Kim de Allah’ı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, o takdirde doğrusu (haktan) uzak bir dalâlet ile sapmış olur.<br />
 “Îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Her birisi umûmunu isbât eder, ister, iktizâ eder (gerektirir). O altı, öyle bir küll ve küllîdir (bütündür) ki, tecezzî (parçalanma) kabûl etmez ve inkısâmı (bölünmesi) imkân hâricindedir. Nasıl ki kökü göklerde Tûbâ ağacı gibi her bir dalı, her bir meyvesi, her bir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayâtına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir (görünen) o hayâtı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl (bitişik) yaprağın hayâtını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri (inkârcıyı) tekzîb edecek (yalanlayacak), susturacak. Öyle de îman, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.” (Asâ-yı Mûsâ, 9. Mes’ele, 48)</p>
<p>137. Şübhesiz ki (Mûsâ’ya) îmân edip sonra (buzağıya taparak) inkâr edenler, sonra (tevbe ederek Mûsâ’ya tekrar) îmân edip, sonra (bu def‘a Îsâ’yı) inkâr edenler, sonra da (Muhammed’i inkâr edip) inkârda ileri giden (yahudi)ler yok mu, Allah, onlara mağfiret edecek değildir, kendilerini (hak) bir yola hidâyet edecek de değildir.</p>
<p>138. Münâfıklara, şübhesiz kendileri için (pek) elemli bir azab olduğunu müjdele!</p>
<p>139. Onlar ki, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinirler. İzzeti (şeref ve üstünlüğü) onların yanında mı arıyorlar? Hiç şübhesiz ki izzet, tamâmen Allah’a âiddir.<br />
“Rızâ-yı İlâhî ve iltifât-ı Rahmânî ve kabûl-i Rabbânî (Allah’ın rızâsı, iltifâtı ve kabûlü) öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü (alâkası) ve istihsânı (beğenmeleri), ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-i rahmet varsa, yeter! İnsanların teveccühü, o teveccüh-i rahmetin in‘ikâsı (aksetmesi) ve gölgesi olmak cihetiyle makbûldür; yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünki kabir kapısında söner, beş para etmez!” (Mektûbât, 29. Mektûb, 262-263)</p>
<p>140. Ve muhakkak ki (O,) size Kitab’da: “Allah’ın âyetleri ki, onların inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, (böyle konuşmayı bırakıp) bundan başka bir söze daldıkları zamâna kadar onlarla berâber oturmayın; o takdirde doğrusu siz (de) onlar gibi olursunuz!” diye (bir âyet) indirmiştir. Şübhesiz ki Allah, münâfıkları ve kâfirleri Cehennemde bir araya toplayıcıdır!</p>
<p>141. Onlar (o münâfıklar öyle kimselerdir) ki, sizi gözetliyorlar; bu yüzden size Allah’dan bir fetih (bir zafer nasîb) olursa: “(Biz de) sizinle berâber değil miydik? (Bize de ganîmet verin!)” derler; fakat kâfirlere bir (zafer) nasîb olursa (onlara da): “Size gālib gelmedik mi (sizi öldürme imkânına sâhib olup da kendi hâlinize bırakmadık mı)? Hem mü’minleri sizden men‘ etmedik mi?” derler. Artık Allah, kıyâmet günü aranızda hüküm verecektir. Ve Allah, kâfirlere mü’minler aleyhinde (kalıcı bir gālibiyete) aslâ bir yol vermeyecektir.</p>
<p>142. Şübhesiz ki münâfıklar, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar; hâlbuki O, onları aldatan (hîlelerini başlarına geçiren)dir. Hem (onlar) namaza kalktıkları zaman tenbel tenbel kalkarlar;<br />
 “Ey sersem nefsim! Acabâ şu vazîfe-i ubûdiyet (kulluk vazîfesi olan namaz) netîcesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz (yılmadan) çalışırsın. (&#8230;) Acabâ hulfü’l-va‘d (sözünde durmamak), hakkında muhâl (imkânsız) olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni istihdâm etse (çalıştırsa); sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi (başdan savma) veya usançla, yarım yamalak hizmetinle, onu va‘dinde ittiham ve hediyesini istihfâf etsen (hafîfe alsan), pek şiddetli bir te’dîbe (cezâya) ve dehşetli bir ta‘zîbe (azâba) müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz (usanmadan) hizmet ettiğin hâlde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı (korkusu), en hafif ve latif (hoş) bir hizmet (olan namaz) için sana gayret vermiyor mu?” (Sözler, 21. Söz, 93)</p>
<p>143. (O münâfıklar) bunun (îmanla küfrün) arasında bocalayıp duranlardır. Ne onlara (mü’minlere), ne de bunlara (kâfirlere mensubdurlar)! Artık Allah kimi (kendi küfrü sebebiyle) dalâlete atarsa, o takdirde onun (kurtulması) için aslâ bir yol bulamazsın!</p>
<p>144. Ey îmân edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin! Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil kılmak ister misiniz?</p>
<p>145. Şübhe yok ki münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Ve onlara aslâ bir yardımcı bulamazsın!</p>
<p>146. Ancak tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler ve Allah’a (O’nun dînine) sımsıkı sarılıp dinlerinde (ibâdetlerinde yalnız) Allah için samîmî olanlar müstesnâ;<br />
 “Medâr-ı necât ve halâs (yegâne kurtuluş vesîlesi), yalnız ihlâs (amelini sâdece Allah rızâsı için yapmak)tır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla (onlarca kilo) hâlis olmayan amele müreccahtır (üstün gelir). İhlâsı kazandıran, harekâtdaki sebebi, sırf bir emr-i İlâhî netîcesi rızâ-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamalı.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 139)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 73, hâşiye 3)<br />
İhlâs hakkında bakınız; (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 166-174)</p>
<p>147. Eğer(verilen ni‘metlere)şükredip îmân ederseniz, Allah size azâbı neylesin? Çünki Allah, Şâkir (iyiliklerin mükâfâtını fazlasıyla veren)dir, Alîm>(herşeyi bilen)dir.</p>
<p>148. Allah, kötü sözün (bilhassa) açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan müstesnâ.<br />
 “Gıybet, mahsus (husûsî) birkaç maddede câiz olabilir. Birisi: Şekvâ (şikâyet) sûretinde bir vazîfedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izâle etsin (gidersin) ve hakkını ondan alsın. Birisi de: Bir adam onunla teşrîk-i mesâî etmek (berâber çalışmak) ister. Senin ile meşveret eder (danışır). Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: ‘Onun ile teşrîk-i mesâî etme, çünki zarar göreceksin!’ Birisi de: Maksadı, tahkīr (aşağılama) ve teşhir değil; belki maksadı, ta‘rîf ve tanıttırmak için dese: ‘O topal ve serseri adam filan yere gitti.’ Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecâhirdir. Yani fenâlıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiâtla (kötülükle) iftihâr ediyor, zulmü ile telezzüz ediyor (lezzet alıyor), sıkılmayarak âşikâre bir sûrette (açıkça) işliyor. İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi a‘mâl-i sâlihayı (güzel amelleri) yer bitirir.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 103)</p>
<p>149. Eğer bir iyiliği açıklar veya onu gizlerseniz, yâhut bir kötülüğü affederseniz, artık şübhe yok ki Allah, Afüvv (çok affedici olan)dır, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir. </p>
<p>150. Şübhesiz ki Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak (Allah’a inanıp, peygamberlerini inkâr etmek) isteyenler<br />
 “Hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma‘bûdiyetin tezâhürü (görünmesi) için bu kâinâtı öyle bir mücessem (cisimlenmiş) kitâb-ı Samedânî ki, her sahîfesi bir kitâb kadar ve her satırı bir sahîfe kadar ma‘nâları ifâde eder. (&#8230;) Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla (âyetlerle) ve ma‘nîdâr (ma‘nâlı) nakışlarla tezyîn edilmiş (süslenmiş) bir mescid-i Rahmânîdir ki, herbir köşesinde bir tâife, bir nevi‘ ibâdet-i fıtriye ile iştigâl eder (uğraşır) bir şekilde halk eden (yaratan) bir Allah, bir Ma‘bûd-ı bi’l-Hakk, o kitâb-ı kebîrin (büyük kitâbın) ma‘nâlarını ders verecek üstadları ve o Kur’ân-ı Samedânî’nin âyetlerini tefsîr edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin. (&#8230;) Hâşâ, yüz bin hâşâ!” (Asâ-yı Mûsâ, 9. Mes’ele, 44)</p>
<p>151. Şübhesiz ki Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak (Allah’a inanıp, peygamberlerini inkâr etmek) isteyenler64 </p>
<p>152. Allah’a ve peygamberlerine îmân edenlere ve onlardan hiçbirinin arasında ayırım yapmayanlara gelince, işte onlar var ya, onların (gerçek) mükâfâtlarını (Allah) ileride (âhirette) kendilerine verecektir. Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>153. Ehl-i kitab senden, kendilerine gökten bir kitab indirmeni istiyor; bununla berâber muhakkak ki (onlar) Mûsâ’dan bunun daha büyüğünü isteyerek: “Bize Allah’ı açıkça göster!” demişlerdi. Bunun üzerine, zulümleri (böyle isyankâr suâlleri ve istekleri) sebebiyle onları yıldırım çarpmıştı. Sonra kendilerine apaçık mu‘cizeler gelmesinin ardından buzağıyı (ilâh) edindiler. Nihâyet (onları) bundan affettik (tamâmen helâk etmedik), Mûsâ’ya ise apaçık bir hâkimiyet verdik.</p>
<p>154. Ve sağlam söz vermeleri için Tûr’u üzerlerine kaldırdık da onlara: “(Şehrin) kapı(sın)dan secde eden kimseler olarak (hürmetle başınızı eğerek) girin!” dedik ve kendilerine: “Cumartesi günü (balık avlayarak) haddi aşmayın!” buyurduk ve onlardan pek sağlam bir söz aldık.</p>
<p>155. Fakat sözlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkârları, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptıkları gibi) peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalblerimiz perdelidir (bir şey anlamayız)!” demeleri sebebiyle (onlara lâ‘net ettik)! Bil‘akis küfürleri sebebiyle Allah onların (o kalblerin) üzerine mühür vurmuştur. Bu yüzden, pek azı müstesnâ, îmân etmezler.</p>
<p>156. Bir de inkâr etmeleri ve (babasız çocuk doğurması üzerine) Meryem’e karşı büyük bir iftirâ söylemeleri ve: “Doğrusu biz, Allah’ın elçisi Meryemoğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük” demeleri sebebiyle (onlara lâ‘net ettik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de onu astılar; fakat (öldürdükleri kişi) kendilerine, ona (Îsâ’ya) benzer gösterildi.</p>
<p>157. Bir de inkâr etmeleri ve (babasız çocuk doğurması üzerine) Meryem’e karşı büyük bir iftirâ söylemeleri ve: “Doğrusu biz, Allah’ın elçisi Meryemoğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük” demeleri sebebiyle (onlara lâ‘net ettik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de onu astılar; fakat (öldürdükleri kişi) kendilerine, ona (Îsâ’ya) benzer gösterildi.</p>
<p>158. Bil‘akis Allah, onu kendi (katı)na yükseltti.<br />
 “Üçüncü tabaka-i hayat (hayat tabakası): Hazret-i İdrîs ve Îsâ Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımâtından tecerrüd ile (insan olmaktan gelen ihtiyaçlarından sıyrılarak), melek hayâtı gibi bir hayâta girerek, nûrânî bir letâfet (hafiflik) kesb eder (kazanır). Âdetâ beden-i misâlî letâfetinde (nûrânî bir beden hafifliğinde) ve cesed-i necmî nûrâniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle (yıldızlar gibi nûrlanmış olan dünyadaki bedenleriyle) semâvâtta bulunurlar.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 2)</p>
<p>159. Hem ehl-i kitabdan hiçbir kimse yoktur ki ölümünden önce mutlakā ona îmân edecek olmasın!<br />
 Bu âyetin îzâhında iki görüş vardır. Birincisine göre, her ehl-i kitab ancak ona îmân ettikten sonra bu dünyadan göçer. Ancak son nefeslerindeki bu îmân onlara fayda vermez. İbn-i Abbâs (ra)’dan gelen bir rivâyette “Ehl-i kitab damdan da düşecek olsa, daha havada iken ve canı çıkmadan ona îmân eder.” Diğer îzâha göre Hz. Îsâ Aleyhisselam âhir zamanda semâdan, indiği vakit yeryüzündeki bütün ehl-i kitâb ona (kendisini görmedikleri hâlde peygamberliğine) mutlakā îmân ederler, demektir. (Râzî, c. 6/ 11, 105-106)<br />
“Dinsizlik cereyânına karşı, ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik ve İslâmiyet, ittihad (birleşme) netîcesinde dinsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti‘dâdında (kābiliyetinde) iken, âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Îsâ Aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyânının (hak dîni arayan ve onunla birleşecek olan cereyânın) başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık (doğru haber verici Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm), bir Kadîr-i külli şey’in (herşeye gücü yeten Allah’ın) va‘dine istinâd ederek (dayanarak) haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır. Mâdem Kādir-i külli şey’ va‘d etmiş, elbette yapacaktır.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 46)</p>
<p>160. İşte yahudi olanların (bu) zulümleri sebebiyle ve birçok kimseyi Allah yolundan men‘ etmeleri, ondan kesinlikle yasaklandıkları hâlde fâiz almaları ve insanların mallarını bâtıl (haram yollar)la yemeleri yüzünden, (daha önce) kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri, onlara haram kıldık. İçlerinden kâfir olanlara da (pek) elemli bir azab hazırladık!</p>
<p>161. İşte yahudi olanların (bu) zulümleri sebebiyle ve birçok kimseyi Allah yolundan men‘ etmeleri, ondan kesinlikle yasaklandıkları hâlde fâiz almaları ve insanların mallarını bâtıl (haram yollar)la yemeleri yüzünden, (daha önce) kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri, onlara haram kıldık. İçlerinden kâfir olanlara da (pek) elemli bir azab hazırladık!</p>
<p>162. Fakat onlardan (îmân ederek) ilimde râsih (derinleşmiş) olanlar ve mü’minler, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilen (diğer kitab)lara îmân ederler. Ve (onlar) namazı hakkıyla edâ edenler, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe îmân edenlerdir. İşte onlar var ya, kendilerine (pek) büyük bir mükâfât vereceğiz!</p>
<p>163. (Ey Resûlüm!) Şübhe yok ki biz, Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik.<br />
 “Kur’ân-ı Hakîm, vahye istinâd ediyor (dayanıyor) ve vahiydir. Çünki Kur’ân’ı nâzil eden (indiren) Zât-ı zü’l-Celâl, mu‘cizât-ı Ahmediye (asm) ile (Hz. Peygamberin mu‘cizeleriyle), Kur’ân vahiy olduğunu gösterir, isbât eder ve nâzil olan Kur’ân dahi üstündeki i‘câz (mu‘cize) ile gösterir ki, Arş’tan geliyor ve münzelün aleyh (Kur’ân kendisine indirilmiş) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiydeki (vahyin başlangıcındaki) telâşı ve nüzûl (inme) vaktindeki vaziyet-i bîhûşu (kendinden geçer gibi hâli) ve herkesten ziyâde Kur’ân’a karşı ihlâs (samîmiyet) ve hürmeti gösteriyor ki, vahiy olup ezelden geliyor, ona misâfir oluyor.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 88) </p>
<p>164. Hem öyle peygamberler (gönderdik) ki, elbette onları(n kıssalarını) daha önce sana anlattık ve öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık.68<br />
68. Rivâyetlere göre peygamberlerin adedi yüz yirmi dört bin olup, üç yüz on üçü aynı zamanda resûldür. Kur’ân’ı Kerîm’de ise yirmi beş peygamberin adı geçmektedir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 465) </p>
<p>165. (Biz) müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak nice peygamberler (gönderdik) ki, o peygamberlerden sonra, insanların Allah’a karşı bir delil(ler)i (ma‘zeretleri) olmasın! Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>166. (Onlar senin peygamberliğine şâhidlik etmiyorlar) fakat Allah sana indirdiği (Kur’ân) ile şâhidlik ediyor, onu kendi ilmiyle indirdi.<br />
 Peygamber Efendimiz (asm) yahudilerden bir kalabalığa hitâben: “Vallâhi, benim Allah’ın peygamberi olduğumu bildiğinizi, biliyorum!” buyurdu. Onlar ise: “Hayır, bilmiyoruz!” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 160)<br />
“Nasıl ki Kur’ân, bütün mu‘cizâtıyla (mu‘cizeleriyle) ve hakkāniyetine (haklılığına) delil olan bütün hakāikıyla (hakīkatleriyle) Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu‘cizesidir. Öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu‘cizâtıyla ve delâil-i nübüvvetiyle (peygamberlik delilleriyle) ve kemâlât-ı ilmiyesiyle (ilminin yüceliğiyle) Kur’ân’ın bir mu‘cizesidir ve Kur’ân kelâmullah (Allah kelâmı) olduğuna bir hüccet-i kātı‘asıdır (kesin bir delîlidir).” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 124)</p>
<p>167. Şübhesiz ki inkâr edip (insanları) Allah yolundan men‘ edenler, gerçekten (haktan) uzak bir dalâlet ile sapmışlardır.</p>
<p>168. Muhakkak ki inkâr edip (peygambere) zulmedenler yok mu, Allah onlara mağfiret edecek değildir; onları Cehennem yolundan başka bir yola erdirecek de değildir; (onlar) orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.</p>
<p>169. Muhakkak ki inkâr edip (peygambere) zulmedenler yok mu, Allah onlara mağfiret edecek değildir; onları Cehennem yolundan başka bir yola erdirecek de değildir; (onlar) orada ebedî olarak devamlı kalıcıdırlar. Bu ise, Allah’a göre çok kolaydır.</p>
<p>170. Ey insanlar! Doğrusu peygamber size Rabbinizden hak ile gelmiştir; öyle ise hakkınızda hayır olarak (ona) îmân edin! Buna rağmen inkâr ederseniz artık şübhesiz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah ise, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>171. Ey ehl-i kitab! Dîninizde haddi aşmayın ve Allah’a karşı, haktan başkasını söylemeyin! Meryemoğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi70 ve O’n(un tarafın)dan (yaratılmış) bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine îmân edin! “(Allah) üçtür” demeyin!71 Kendi hayrınıza olarak (bundan) vazgeçin! Allah, ancak tek bir İlâhdır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir!<br />
 Îsâ (as)’a “Allah’ın kelimesi” denilmesine dâir, bakınız; (sahîfe 54, hâşiye 2)<br />
Tahrîf edilerek aslî şeklini kaybeden hristiyanlık, “teslis” yâni “üç ilâh” inancına dayanmaktadır. Hristiyanlar Allah’dan başka, hâşâ, Îsâ (as) ve Hazreti Meryem&#8217;in de ilâh olduğunu iddiâ ederek şirke düşmüşlerdir. (Beyzâvî, c. 1, 250)<br />
 “(Bu cümleden murad) Îsâ Aleyhisselâm’ın ve melâikelerin ve tevellüde mazhar (doğan) şeylerin ulûhiyetini (ilâhlığını) nefyetmektir (reddetmektir). Çünki muhâl (zâten imkânsız) bir şeyi nefyetmek, zâhiren fâidesiz olduğundan, belâğatta (edebiyatta) medâr-ı fâide (faydalı) olacak bir lâzım-ı hüküm (başka bir ma‘nâ) murâd olunur. İşte cismâniyete (cismi olanlara) mahsus veled (çocuk) ve vâlidi (babayı) nefyetmekten murâd ise, veled ve vâlidi ve küfvü (dengi) bulunanların, nefy-i ulûhiyetleridir (ilâhlıklarını reddetmektir) ve ma‘bud olmaya (ibâdet edilmeye) lâyık olmadıklarını göstermektir. (&#8230;) Cenâb-ı Hakk, mevcûdâta (varlıklara) karşı tevlid ve tevellüdü (doğmak veya doğurmak ma‘nâlarını) işmâm edecek (hatırlatacak) bütün râbıtalardan (bağlardan) münezzehtir. Şerîk ve muînden (ortak ve yardımcıdan) ve hemcinsten müberrâdır (uzaktır). Belki mevcûdâta karşı nisbeti, hallâkıyettir (yaratıcılıktır). اَمْرِكُنْ فَيَكُنْ [Sâdece ‘Ol!’ demekle îcâd eden bir emir] ile, irâde-i ezeliyesi ile, ihtiyârı ile îcâd eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 41)</p>
<p>172. (Sizin bâtıl i‘tikādınıza rağmen) Mesîh (Îsâ), Allah’a kul olmaktan aslâ çekinmez, Allah’a yakın melekler de (çekinmezler). O hâlde kim O’na (Allah’a) kulluktan çekinip büyüklük taslarsa, artık (bilsin ki Allah, hesâbını sormak üzere) onları hep berâber huzûruna toplayacaktır.<br />
 “Ey insan! Eğer yalnız O’na abd (kul) olsan, bütün mahlûkāt üstünde bir mevki‘ kazanırsın. Eğer ubûdiyetten (kulluktan) istinkâf etsen (çekinsen), âciz mahlûkāta zelil (aşağılanmış) bir abd olursun. Eğer enâniyetine (benliğine) ve iktidârına güvenip tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür (büyüklenme) ve dâ‘vâya sapsan, o vakit iyilik ve îcâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde dağdan daha ağır, tâûndan (vebâdan) daha muzır (zararlı) olursun.” (Sözler, 23. Söz, 109)</p>
<p>173. Fakat îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, artık onlara mükâfâtlarını tam olarak verecek ve lütfundan onlara (ihsânını daha da) artıracaktır. (Kulluktan) çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onları da (pek) elemli bir azâb ile cezâlandıracak ve (onlar) kendileri için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulacaklardır.<br />
 Kur’ân’ın, ibâdeti terk edenler hakkındaki şiddetli tehdîdlerinin hikmeti için bakınız; (Lem‘alar, 23. Lem‘a, 200)</p>
<p>174. Ey insanlar! Şübhesiz size Rabbinizden bir delil (peygamber) geldi ve size apaçık bir nûr (olan Kur’ân’ı) indirdik.</p>
<p>175. İşte Allah’a îmân edip, O’na (dînine) sımsıkı sarılanlar var ya, artık (Allah) onları yakında tarafından bir rahmet ve bir lütuf içine koyacak ve onları kendisine (giden) dosdoğru bir yola hidâyet edecektir.</p>
<p>176. (Ey Resûlüm!) Senden fetvâ istiyorlar. De ki: “Çocuğu ve babası olmayan kimse hakkında, Allah size şöyle fetvâ veriyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de (aynı babadan) bir kız kardeşi bulunursa, o takdirde bıraktığının yarısı onundur.<br />
Eğer (kız kardeş ölür de) onun (o ölen kız kardeşin) çocuğu yoksa, o (geride kalan erkek kardeş) de ona (tamâmen) vâris olur. Fakat (o adamın vârisleri) iki kız (kardeş) iseler, bu durumda bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ve (geride kalanlar) kadın ve erkek olarak birçok kardeş iseler, artık erkeğe iki kadın hissesi vardır.”<br />
(Bu hükümlere uymazsanız) şaşırırsınız diye Allah size (bunları) açıklıyor. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.<br />
Bu sûrenin 12. âyetin meâlinde geçen “kardeş” ta‘bîriyle, ana bir kardeşler kasdedilmiştir. Burada ise, ana-baba bir veya baba bir kardeşler kasdedilmektedir. (Kurtubî, c. 3/6, 28)<br />
Ayrıca, mîras taksîminde “erkeğe iki kadın hissesi” verilmesinin hikmetleri hakkında bakınız; (sahîfe 77, hâşiye 1)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/4-nisa-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nisa Suresi&#8217;nin 1-55.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin-1-55-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin-1-55-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 10:59:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizilal'il Kur'an Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Fizilalil Kuran Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[MERYEM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem suresinin tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dinle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir indir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir izle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir mp3]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirdersi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2688</guid>
		<description><![CDATA[1- Ey insanlar, Rabbinizden korkunuz. Ki O sizi tek bir kişiden türetti, o tek kişinin eşini de kendi özünden yarattı, sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirerek yeryüzüne yaydı. Karşılıklı dileklerinizi adına bağladığınız Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir. Hitap &#8220;insanlar&#8221;adır&#8230; Top yekün, kendilerini yaratan Rabblerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1- Ey insanlar, Rabbinizden korkunuz. Ki O sizi tek bir kişiden türetti, o tek kişinin eşini de kendi özünden yarattı, sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirerek yeryüzüne yaydı. Karşılıklı dileklerinizi adına bağladığınız Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir.</strong></p>
<p>Hitap &#8220;insanlar&#8221;adır&#8230; Top yekün, kendilerini yaratan Rabblerine bağlamak için bu .sıfatlarıyla hitap edilmektedir. &#8220;Tek bir kişiden&#8221; yaratmıştır&#8230; &#8220;O tek kişinin eşini de kendi özünden yarattı, sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirerek yeryüzüne yaydı.&#8221;</p>
<p>Bu basit fıtri gerçekler son derece büyük, derin ve ağır gerçeklerdir. Şayet &#8220;insanlar&#8221; kulaklarını ve kalplerini bu gerçeklere açacak olurlarsa bu, hayatlarında büyük değişikliklerin meydana gelmesi ve cahiliyeden -ya da değişik cahiliyelerden- imana, doğruluk ve hidayet yoluna &#8220;insanlar&#8221;a, &#8220;nefse&#8221; Rabbi ve yaratıcısına ve yaratılışa layık uygarlığa dönmeleri için yeterlidir.</p>
<p>Kuşkusuz bu gerçekler, kalp ve göz için değişik düşünceler hususunda geniş bir imkan bahşetmektedir.</p>
<p>1- Öncelikle &#8220;insanlar&#8221;a çıktıkları kaynağı hatırlatmakta ve onları şu yeryüzünde var eden yaratıcılarına bağlamaktadır. Bu, insanların unuttuğu, böylece herşeyi unuttukları, bundan sonra da hiçbir işte istikamet bulamadıkları bir gerçektir.</p>
<p>&#8220;İnsanlar, daha önce bulunmadıkları bu dünyaya sonradan gelmişlerdir. Peki onları kim getirmiştir? Çünkü buraya kendi istekleriyle gelmemişlerdir. Buraya gelmeden önce iradeleri olmayan yokluktan ibarettirler. Bu yüzden, gelmeyi ya da gelmemeyi belirleyecek bir iradeye sahip değillerdi. O halde kendi iradeleri dışında onları buraya getiren bir başka irade söz konusudur. Kendi istekleri dışında onları yaratmayı kararlaştıran bir başka irade vardır. Yollarını çizen, hayat çizgilerini seçen istekleri dışında bir başka irade söz konusudur. Onlar istemeden varlıklarını ve varlık özelliklerini bahşeden, onlara birtakım yetenekler ve kabiliyetler veren ve kendi iradeleri olmaksızın ancak kendilerine, dilediğini yapabilen iradeyi bahşeden irade tarafından bilmedikleri bir yerden geldikleri bu evrenle birlikte hareket etme gücünü veren bir başka irade vardır.</p>
<p>Şayet insanlar, habersiz oldukları bu açık gerçeği hatırlayacak olurlarsa en kestirme yoldan doğruluğa döneceklerdir.</p>
<p>Kendilerini bu dünyaya getiren, hayat yollarını çizen ve onlara evrenle birlikte hareket etme gücünü veren irade, tek başına her şeylerine sahip, her şeylerini bilen ve işlerini en güzel bir şekilde planlayan iradedir. Bu irade, onların hayat kaynaklarını belirlemek, düzenlerini ve kanunlarını koymak, değerlerini ve ölçülerini yerleştirmek yetkisine tek başına sahiptir. Bu işlerden birinde ihtilafa düştüklerinde sadece O&#8217;na, O&#8217;nun hayat metoduna, değer ve ölçülerine, böylece alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;ın istediği biricik metoda baş vurmalıdırlar.</p>
<p>2- Nitekim bu gerçekler tüm beşeriyetin bir tek iradeden doğduğunu, akrabalık noktasında birleştiklerini, biricik hidayette buluştuklarını bir tek asıldan fışkırdıklarını ve bir soya dayandıklarını ilham ettirmektedir.</p>
<p>&#8220;Karşılıklı dileklerinizi adına bağladığınız Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir.&#8221;</p>
<p>Şayet insanlar bu gerçeği hatırlayacak olurlarsa hayatlarında sonradan meydana gelen, böylece bir tek &#8220;nefsin&#8221; çocuklarını bölen, bir olan akrabalık bağını parçalayan temelsiz farklar duygularında basitleşecektir.</p>
<p>Çünkü bütün bunlar temelsiz ayrılıklar, akrabalık sevgisine ve gözetim hakkına, nefsin bağına ve sevgi hakkına, ilahlık bağına ve takva bağına baskın çıkmamalıdır.</p>
<p>Bu gerçeğin yerleşmesi, insanlığın başına bir sürü belalar açan ve renk ve ırk ayırımı yapan, varlığını bu ayrılıklara dayandıran, soy ve kavim bağlılığını hatırlayıp birtek insanlık ve biricik ilahlığa bağlılığı unutan modern cahiliyede de aynı belaları tattıran ırkçı çekişmelerin yok olması için yeterlidir.</p>
<p>Ayrıca bu gerçeğin yerleşmesi, Hint putperestliğinde yaygın olan sınıfsal kulluğun ve komünist ülkelerde uğrunda oluk oluk kan akıtılan sınıfsal mücadelenin hayattan uzaklaşması için bir güvencedir. Modern cahiliye, herkesin bir tek nefisten doğduğunu vë herkesin başvuracağı bir rububiyetin varlığını unutarak birtek sınıfın egemenliğini sağlamak için bunu dinsel felsefesinin temeli ve diğer tüm sınıfları ezmek için hareket noktası yapmaktadır.</p>
<p>3- Bir diğer gerçek de, bu tek nefisten &#8220;eşinin yaratılmış&#8221; olduğuna ilişkin işarettir. İnsanlık bunu kavrayacak olursa bu, içinde yüzdükleri acı hatıraları önlemesi için kefildir. İnsanlık kadın hakkında birtakım iğrenç düşüncelere sahip bulunmaktadır. Onu pislik ve necasetin kaynağı, kötülük ve belaların temeli olarak görmektedirler. Oysa fıtrat ve tabiat bakımından ilk nefistendir kadın. Yüce Allah onu ilk nefse eş olması, böylece onlardan birçok erkek ve kadın türetmek için yaratmıştır. Asıl ve fıtrat bakımından kadın, erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fark, yetenek ve görevlerde söz konusudur.</p>
<p>Kuşkusuz insanlık uzun süre bu çölde bocalayıp durmuştur. Bir zaman temelsiz ve boş düşüncelerin etkisiyle kadın, tüm insanlık özelliklerinden ve haklarından yoksun bırakılmıştı. İnsanlık, iğrenç hatasını düzeltmeye çalışınca da bir başka tarafını baskı altına almış oldu. Kadının dizginini serbest bıraktı. İnsan için yaratılmış bir insan, bir nefis için yaratılmış bir başka nefis, bütünün tamamlayıcı yarısı olduğunu, erkek ve kadın birbirinin dengi iki birey olmadıkları, aksine birbirlerini tamamlayan eşler olduklarını unuttu.</p>
<p>İşte sağlam Rabbani metod bu uzak sapıklıktan sonra insanlığı bu basit gerçekle yüzyüze getirmektedir.</p>
<p>4- Aynı zamanda ayet-i kerime insan hayatının temelinin aile olduğunu ifade etmektedir. Yüce Allah bu tohumun yeryüzünde birtek aile ile başlamasını dilemiştir. Bu yüzden ilk başta birtek nefis yaratmıştır, ondan da eşini&#8230; Böylece aile iki eşten meydana gelmiş oldu. &#8220;Sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirdi.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah dileseydi, yaratılışın başlangıcında birçok erkek ve kadın yaratır, eşleştirirdi. Böylece daha yolun başındayken değişik ailelerden meydana gelirlerdi. İşin başında aralarında bir akrabalık ve onları biricik yaratıcının iradesinin ürünü kaynağa bağlayan ilk bağdan yoksun olurlardı. Ancak yüce Allah, bildiği bir işten, kasdettiği bir hikmetten dolayı aralarındaki bağların kat kat olmasını dilemiştir. Öncelikle ilahlık bağından başlamıştır -ki bu temel ve ilk bağdır ardından akrabalık bağını eklemiştir. Böylece ilk aileyi, bir nefisten meydana gelen, aynı özellik ve fıtrata sahip bir erkek ve bir kadından meydana getirmiştir. Bu ilk aileden de birçok erkek ve kadın türemiştir. Bu insanların tümü öncelikle ilahlık bağında birleşmektedirler. Sonra insan topluluğunun dayandığı aile bağında birleşmektedirler.</p>
<p>İslâm düzeninde ailenin bu denli gözetilmesi, iskeletinin korunması, yapısının sağlamlaştırılması ve bu binayı zayıflatacak etkenlerden uzak tutulması bu yüzdendir. Bu zararlı etkenlerin başında fıtrattan uzaklaşma, erkek ve kadının yeteneklerinden ve yeteneklerin birbirleriyle oluşturdukları uyumdan ve bunların erkek ve kadından oluşan aileyi tamamlayacak unsurlar olduğundan habersiz olmaktır.</p>
<p>Bu surede ve bunun dışındaki diğer surelerde İslâm düzeninin aileye verdiği önemin belirtilerini görmek mümkündür. Çünkü kadın bu tür despotça uygulama ve her çeşidiyle cahiliye toplumlarındaki gibi alçak bir bakışla karşılaştığı sürece ailenin sağlam bir yapısının bulunması imkansızdır. Bu yüzden İslâm bu despotça uygulamayı defedip bu alçak bakışı ortadan kaldırmaya büyük önem vermektedir.</p>
<p>5- Son olarak, asırlar boyu içinde iki kişinin birbirine tam anlamıyla benzemediği ve her nesilden gelen fertlerin sayısını kimsenin bilmediği şu geniş alanda (yeryüzünde) -bir nefisten ve birtek aileden türedikten sonra- tüm fertlerin özelliklerinin ve yeteneklerinin farklılığına&#8230; Şekillerde, yüzlerde ve karakterlerdeki ayrılığına&#8230; Tabiatlarda, mizaçlarda, ahlâk ve duygulardaki başkalığa&#8230; Yeteneklerde, ilgilerde ve görevlerdeki farklılığa&#8230; Evet, bu birliktelikten fışkıran başkalığa bir kere bakmak, bir ilim ve hikmetle idare eden eşsiz bir yaratıcı gücün varlığını kavramayı sağlayacaktır. Bundan sonra kalp ve göz canlı, olağanüstü müzede dolaşacak, bitmek nedir bilmeyen, sürekli yenilenen, Allah&#8217;tan başka kimsenin güç yetiremediği, hiç kimsenin Allah&#8217;tan başkasına dayandırmaya cüret edemediği örnekler topluluğunu sèyre dalacaklardır. Sadece dilemesinde herhangi bir sınırlama söz konusu olmayan ve dilediğini yapan irade, birtek asıldan bu sonsuz farklılığı meydana getirebilir.</p>
<p>&#8220;İnsan&#8221; hakkında bu şekilde düşünmek kalbe, iman ve takva azığından sonra yakınlık ve yararlanma azığını da bahşeden bir güvencedir. Kuşkusuz bu, kazanç üstüne kazançtır. Yükselmeden sonra yükselmedir.</p>
<p>Bunca anlama işaret eden açılış ayetinin sonunda &#8220;insanlar&#8221;, bazısının bazısına sorduğu Allah&#8217;tan ve topluca birleştikleri akrabalıktan sakınmaya yöneltilmektedirler.</p>
<p>&#8220;Karşılıklı dileklerinizi adına bağladığınız Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir.&#8221;</p>
<p>Adıyla sözleştiğiniz, anlaştığınız, kiminiz kiminizden O&#8217;nun adıyla bağlılık istediğiniz, kiminiz kiminize O&#8217;nun adına and içtiğiniz Allah&#8217;tan korkun. Aranızdaki ilgilerden, bağlardan ve muameleden korkun.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;tan sakınmak&#8221; Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de sık sık tekrarlanmasından dolayı anlaşılır ve bilinen bir şeydir. Fakat &#8220;akrabalık bağını çiğnemeden sakınmak&#8221; enterasan bir deyimdir. Gölgeleri nefiste birtakım duygular meydana getirmektedir. Ancak, insan bu gölgelerin yaydığını bulamıyor sonra. Akrabadan sakının (korkun). Bağlarını algılayabilmeniz için ince duygulara sahip olun. Akrabalık hakkını algılayın. Haksızlık ve zulümden sakının. Onu hırpalayıp ezmekten uzak durun&#8230; Onu incitmekten, yaralamaktan ve ona kızmaktan korkun. Bu husustaki algılayışınızı, ona yönelik vakarınızı, yumuşaklılık ve gölgesine olan arzunuzu inceltin. Sonra bu çeşitli duyguları uyandıran ayet-i kerime Allah&#8217;ın gözetimini hatırlatmakla sona eriyor.</p>
<p>&#8220;Karşılıklı dileklerinizi adına bağladığınız Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir.&#8221;</p>
<p>Ne korkunç bir gözetim&#8230; Gözetici bizzat Allah&#8217;tır. Ve O, yarattığını bilen yaratıcıdır. O alimdir, haberdardır. Ne davranışların görüntüsünde ne de kalplerin derinliklerinde hiçbir şey O&#8217;na saklı kalamaz.</p>
<p>Bu güçlü ve etkin açılıştan, bu basit ve fıtri gerçeklerden ve bu büyük ve esas temelden aile ve toplum içindeki dayanışmadan, içindeki zayıfların haklarının gözetilmesinden, kadın haklarının ve şerefinin korunmasından, genelde tüm toplum mallarının muhafazasından ve mirasın varisler arasında fertler için adaleti toplum için de iyiliği gözeten düzene dağıtılmasından meydana gelen toplumsal hayatın düzeni oluşturuluyor.</p>
<p>Daha başlarken, yetimlerin varisi durumundan olanlara buluğ çağına erdiklerinde yetimlere mallarını tam ve eksiksiz vermelerini emretmektedir. Ayrıca mallarını ellerinden almak için daha korumaları altında bulunan henüz buluğa ermemiş kızları nikahlamamalarını emretmektedir. Malları kendilerine teslim edildiğinde zarar vereceklerinden korkulan akli dengeleri bozuk olanlara gelince bunlara malları verilmez. Çünkü gerçekte toplumun malıdır. Bunda toplumun ayakta kalması ve yararı söz konusudur. Bu yüzden ifsat edecek birine teslim doğru değildir. Bu arada genel anlamda kadınlarla ilişkilerinde adalet ve iyiliği göz önünde bulundurmaları emredilmektedir.<br />
<strong>2- Yetimlere mallarını veriniz, temiz malı murdarı ile değiştirmeyiniz, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyiniz, çünkü bu büyük bir vebaldir.</p>
<p>3- Eğer gözetiminiz altındaki yetim kızları ile evlendiğiniz takdirde onların haklarını gerektiği gibi gözetemeyeceğinizden korkarsanız size nikahı düşen kadınlardan ikisi, üçü ya da dördü ile evlenebilirsiniz. Ama eğer onlar arasında adil davranamayacağınızdan korkarsanız tek kadınla evleniniz, ya da eliniz altındaki cariye ile yetininiz Haksızlığa düşmemeniz için en uygun hareket budur.</p>
<p>4- Kadınların mehirlerini gönül hoşnutluğu ile veriniz. Fakat eğer onlar mehirlerinin bir bölümünü gönüllü olarak size bağışlarlar ise bunu afiyetle yiyiniz.</p>
<p>5- Allah&#8217;ın, sizi başına diktiği malları aptalların (aklî dengesi yerinde olmayanların) ellerine vermeyiniz. Fakat onları bu mallardan besleyiniz, giydiriniz ve kendilerine güzel söz söyleyiniz.</p>
<p>6- Yetimleri evlenme çağına gelene kadar deneyiniz. Eğer olgunlaştıklarını görürseniz hemen mallarını kendilerine teslim ediniz. Yetimler büyüyecek endişesi ile bu malları savurganca yemeyiniz. Zengin veliler bu mallara hiç el sürmesin. Fakir veliler ise bu malların geleneklere uygun düşecek kadarını yesin. Yetimlere mallarını teslim ederken yanınızda şahit bulundurunuz. Gerçi hesap sorma merci olarak Allah yeterlidir.</strong></p>
<p>Dediğimiz gibi bu ısrarlı tavsiyeler, genelde tüm zayıfların özelde yetim ve kadınlarının haklarının yok edilmesine ilişkin Arap cahiliyesindeki bir olguya işaret etmektedir. Bu kalıntılar Kur&#8217;an&#8217;ın eritip yok etmesinden önce aslı da cahiliyeden kopup gelen müslüman cemaatle de varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bu konuda Kur&#8217;an müslüman kitleye yepyeni bir düşünce, duygu, gelenek ve bakış açısı kazandırmaktadır.</p>
<p>YETİMLERİN MALLARI</p>
<p>&#8220;Yetimlere mallarını veriniz. Temiz malı murdarı ile değiştirmeyiniz. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyiniz. Çünkü bu büyük bir vebaldir&#8221;</p>
<p>Yetimlerin eliniz altındaki mallarını verin. İyisinin yerine kötüsünü vermeye kalkışmayın. Verimli arazilerinin yerine çorak arazinizi vermeniz gibi&#8230; Ya da koyunlarını hisselerini paralarını -çünkü paranın da değerlisi ve değersizi vardır ya da iyisi ve kötüsü bulunan herhangi bir mal gibi&#8230; Aynı şekilde tamamını veya bir kısmını malınıza katmakla mallarını yemeyin. Kuşkusuz bunların tümü büyük günahtır. İşte Allah sizi bu büyük günahtan sakındırmaktadır.</p>
<p>Demek ki bunların tümü, ilk defa bu ayete muhatap olan toplumda meydana gelmiştir. Hitap şekli, bunun, aralarında bu işi yapanlara yönelik olduğunu göstermektedir. Bu, cahiliyeden kalma bir izdir. Her cahiliye toplumunda benzerine rastlamak mümkündür. Benzerlerini modern cahiliyede gerek şehirde gerekse köylerde görmemiz mümkündür. Bunca yasal tedbire ve mümeyyiz olmayanların mallarını gözetmek için oluşturulmuş bunca devlet kuruluşuna rağmen yetimlerin malları birçok vasi tarafından çeşitli yollarla ve türlü hilelerle yenmektedir. Bu konuda kanunların yatırımların, göstermelik gözetimlerin yararı olmaz. Kesinlikle, birtek şeyin yararı olabilir, o da takvadır. Vicdanlar üzerindeki içsel gözetimin güvencesi odur. Bundan sonra yasaların bir değeri ve etkisi olabilir ancak. Bu ayetin nüzulünden sonra yetimlerin kendi malını mallarından ayırmaları ve yemeklerini yemeklerinden ayırmaları hususunda sakınmaları bildirildiğinde, sakınma ve büyük günahın meydana geleceğini duydukları takvanın da o denli titizlik gösteren vasilerde olduğu gibi&#8230; Çünkü onları sakındıran yüce Allah&#8217;tı ve şöyle buyuruyordu:</p>
<p>&#8220;Çünkü bu büyük vebaldir.&#8221;</p>
<p>Yasama ve düzenlemelerin uygulanması için vicdanda takvadan bir gözetim bulunmadığı sürece kanun ve düzenlemeler yararlı olamaz. Sırları bilen, vicdanları gözeten bir yönden kaynaklanmadıkça (bu kanun ve düzenler karşısında) takva duygusu harekete geçmez. Ancak bu durumda -kanuna saygısızlık yapmamaya özen gösteren- fert Allah&#8217;a ihanet ettiğini, O&#8217;nun emrine isyan ettiğini, iradesine karşı geldiğini ve yüce Allah&#8217;ın bu niyetini ve davranışı bildiğini algılar. İşte bu durumda ayakları titrer, eklemleri gevşer ve takva duygusu harekete geçer.</p>
<p>Kullarını en iyi yüce Allah bilir. Fıtratlarını en iyi O tanır. Onları yaratan olduğuna göre ruhsal ve sinirsel yapılarından da en iyi O haberdardır. Bu yüzden yüce Allah, kalplerde ölçüsü, etkisi, korku ve saygınlığın bulunabilmesi için kulların uyacağı şeriatın kendi şeriatı, kanunun kendi kanunu, düzenin kendi düzeni ve metodun kendi metodu olmasını dilemiştir. Çünkü o, kalplerin korktuğu, titrediği ve gizli sırlara ve kalplerin vakıf olduğunu bildiği bu merciye dayanmadığı sürece hiçbir kanuna itaat edilmeyeceğini bilir. Ayrıca baskı ve sindirmenin kalplerden habersiz yüzeysel gözetimlerin etkisi sonucu kulların koyduğu kanunlara uysalar da kontrolün gaflet anında veya fırsatını buldukça bundan kurtulmanın yollarını aramaktadırlar. Nitekim sürekli bir kahır, öfke ve bu baskıyı bertaraf etme hazırlığı içinde olurlar.</p>
<p>&#8220;Eğer gözetiminiz altındaki yetim kızlar ile evlendiğiniz takdirde onların haklarını gerektiği gibi gözetemeyeceğinizden korkarsanız size nikahı düşen kadınlardan ikisi, üçü ya da dördü ile evlenebilirsiniz. Ama eğer onların arasında adil davranamayacağınızdan korkarsanız tek kadınla evleniniz, ya da elinizin altındaki cariye ile yetininiz. Haksızlığa düşmemeniz için en uygun hareket budur.&#8221;</p>
<p>Urve b. Zübeyr (Allah O&#8217;ndan razı olsun) Hz. Aişe&#8217;den &#8220;yetim kızlar hususunda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız&#8221;.. ayetini sordum bana şöyle cevap verdi der: &#8220;Ey bacımın oğlu, bu yetim kız velisinin himayesinde bulunur. Velisi malını kendi malına katar, bu arada malı ve güzelliği hoşuna gider. Mehrinde adaleti gözetmeksizin onunla evlenmek ister. Ona başkasının vereceği kadar bir şey verir. Bu yüzden adaletli davranmadıkları ve adet olan mehirlerinin en üstününü vermedikleri sürece onları nikahlamaktan alıkonuldular. Onlardan başka kadınları nikahlamaları emredildi. Urve diyor ki, Aişe şöyle dedi: Bazı insanlar bu ayet geldikten sonra Resulullah&#8217;tan (salât ve selâm üzerine olsun) fetva istediler. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi: `Onlar senden kadınlara ilişkin fetva istiyorlar. De ki; onlar hakkındaki fetvayı Allah veriyor. Kendilerine farz kılınmış şeyi vermediğiniz ve onlarla evlenmeyi arzuladığınız yetim kadınlar hakkında kitapta size okunanı&#8230;&#8221; (Nisa suresi; 127) Hz. Aişe (Allah O&#8217;ndan razı olsun) diyor ki, &#8220;Nikahlamayı arzuladığınız&#8230;&#8221; sözünden, birinizin malı ve güzelliği az olan yanındaki yetim kızdan yüz çevirmesi kastedilmektedir.</p>
<p>Bu yüzden malları ve güzellikleri az olduğu zaman yüz çevirmemeleri için adaletle davranmadıkları sürece mallarını ve güzelliklerini arzulayanlar onlar nikahlamaktan alıkonuldular.&#8221; (Buhari rivayet etmiştir.)</p>
<p>Hz. Aişe&#8217;nin hadisi, cahiliye toplumunda yaygın olan sonra da Kur&#8217;an, gelip bu yüce direktifler ve &#8220;yetimler konusunda adaleti gözetemiyeceğinizden korkarsanız..&#8221; diyerek işi vicdanlara dayandırmak suretiyle yasaklayıp yok edene kadar müslüman kitle içinde de varlığını sürdüren düşünce ve geleneklerin bir yönünü tasvir etmektedir. Bu, himayesindeki yetim konusunda adaleti gözetmeyecek vekilinin titiz davranması, Allah&#8217;tan sakınıp korkması sonucudur. Ayetin hükmü geneldir. Adaletin gözetileceği yerleri sınırlandırmıyor. Bu durumlarda istenen, tüm şekilleri ve anlamlarıyla adalettir. Mehirle ilgili olması ya da diğer bir değere ilişkin olması önemli değildir. Birinin yetim kızı, kalbinde bir sevgi bulunmadan ve onunla beraberliği arzulamadan sırf malına duyduğu ilgiden dolayı nikahlaması veya evlenmeyi istemediği halde utancından ya da velisinin isteğine karşı geldiğinde malının zayi olacağından korktuğundan dolayı bu isteksizliğini söyleyemeyen kızın isteğini göz önünde bulundurmadan orada hayatın birlikte sürmesine imkan vermeyecek kadar yaş farkı olduğu halde nikahlamak gibi adaletin gerçekleşmesinden endişe duyulan daha nice durumlar&#8230;</p>
<p>İşte Kur&#8217;an, vicdanı bir bekçi, takvayı da bir gözetleyici konumuna getirmektedir. Geçen ayette, bütün bu direktifleri gerektirecek yüce Allah&#8217;ın şu sözü yer almıştı: &#8220;Hiç kuşkusuz Allah sizi sürekli gözetmektedir.&#8221;</p>
<p>BİRDEN ÇÖK KADINLA EVLİLİK</p>
<p>Veliler himayelerindeki yetim kızlar konusunda adaleti gözetmede kendilerine güvenemiyorlarsa başka kadınlar vardır. Kulun bundan şüphe edip kaçınması için geniş imkanlar vardır.</p>
<p>&#8220;Eğer gözetiminiz altındaki yetim kızlarla evlendiğiniz takdirde onların haklarını gerektiği gibi gözetemeyeceğinizden korkarsanız size nikahı düşen kadınlardan ikisi, üçü ya da dördü ile evlenebilirsiniz. Ama eğer onlar arasında adil davranamayacağınızdan korkarsanız tek tadınla evleniniz, ya da eliniz altındaki cariye ile yetininiz. Haksızlığa düşmemeniz için en uygun hareket budur.&#8221;</p>
<p>Bu, adaleti gözetmeme endişesinden dolayı sakıncalı ve böyle bir durumda bir taneyle ya da elleri altındaki cariyelerle yetinmeyi tavsiye etmekle beraber birden fazla kadınla evlenmeye izindir.</p>
<p>Bu iznin hikmetini ve yararını açıklamak yararlı olacaktır. Bir zamanlar insanlar bu konuda kendilerini yaratan Rabblerine karşı bilgiçlik taslıyorlardı. İnsan hayatı fıtratı ve çıkarı konusunda yüce yaratıcılarından daha isabetli bir buluşa sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Bu ve diğer konularda heva, şehvet, bilgisizlik ve körlüğe dayanarak konuşuyorlardı. Sanki kendilerinin algılayıp güç yetirdikleri günümüz koşul ve zorunluluklarını, insanlar için bu kanunları koyduğu gün yüce Allah hesaba katmamış ve takdir buyurmamış gibi&#8230;</p>
<p>Bu, küstahça ve edepsizce, kafirce ve sapıkça bir iddia olduğu kadar cahilce ve körce bir iddiadır da. Buna rağmen söylenip duruyorlar.</p>
<p>Küfür ve sapıklıklarında küstahlaşıp utanmaz hale gelen cahil ve körlerin bundan vazgeçtiğini göremezsin. Bu dine karşı komplolar hazırlamaya önem veren odaklar tarafından kiralanan bu kişiler kendilerinden emir alarak, korkmadan fırsatını buldukça Allah&#8217;ın dinine karşı küstahlık yapmakta, Allah&#8217;a ve O&#8217;nun büyüklüğüne karşı gelmekte ve O&#8217;nun sistemine utanmazca saldırmaktadırlar.</p>
<p>Bu sorunun -İslâm&#8217;ın belirttiği birden fazla kadınla evlenme sorununun- kolaylık, açıklık ve kesinlikle ele alınması ve çevresindeki pratik ve gerçek koşulların bilinmesi gerekir.</p>
<p>Buhari -kendi isnadiyle- şöyle rivayet ediyor: Gıylan b. Selem es-Sekafi müslüman olduğu zaman on tane kanısı vardı. Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) ona &#8220;İçlerinden dört tanesini seç&#8221; dedi.</p>
<p>Ebu Davut -kendi isnadiyle- Umeyri el-Esedi&#8217;nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Müslüman olduğumda sekiz tane karım vardı. Bunu Peygamber&#8217;e söyleyince &#8220;İçlerinden dört tanesini seç&#8221; dedi.</p>
<p>Şafii Müsnedinde şöyle diyor: Ebu Ziyad&#8217;ı dinleyen biri şöyle dediğini haber verdi: Bana Abdulmecid, İbn-i Sehl b. Abdurrahman&#8217;dan o da Avf b. Haris&#8217;ten o da Nevfel b. Muaviye ed-Deylemi&#8217;nin şöyle dediğini haber verdi: &#8220;Müslüman olurken beş tane karım vardı. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) &#8220;İstediğin dört tanesini seç diğerini bırak&#8221; dedi.</p>
<p>O halde İslam bir adamın -hiçbir sınırlama ve kayda uymadan- on tane, daha çok ya da az kadınla evlenebildiği bir dönemde gelmiş ve erkeklere şunu bildirmiştir: Müslümanın aşmaması gereken bir sınır vardır o da &#8220;dörttür&#8221;.. Bir kayıt vardır o da adaleti gözetme imkanıdır. Aksi takdirde bir taneyle veya eliniz altındaki cariyelerle yetineceksiniz.</p>
<p>İslâm büsbütün serbest bırakmak için gelmemiştir. Daha çok sınırlandırmak için gelmiştir. İşi erkeğin hevasına bırakmamıştır. Birden fazla kadınla evlenmeye bir sınırlandırma getirmiştir. Yoksa verilen izni kaldırırdı.</p>
<p>O halde İslâm neden bu izni vermiştir?</p>
<p>Çünkü İslâm düzeni insan içindir. Realist ve pratik bir düzendir. İnsan fıtratı ve yapısıyla uyum içindedir. İnsanın gerçeklerine ve zorunluluklarına uygundur. Farklı bölge ve zamanlarda ve farklı durumlarda değişen hayat koşullarıyla da uyuşmaktadır.</p>
<p>İslâm, gerçekçi ve pratik bir düzendir. İnsanı, daha yüksek bir düzeye ve üstünlüğün doruklarına yükseltmek için onu içinde bulunduğu durumdan, işgal ettiği konumdan ele almaktadır. Fıtratını inkâr etmeden, bozmadan&#8230; Olguyu değiştirmeden, ihmal etmeden&#8230; Yönlendirirken baskı ve haksızlığa yeltenmeden.</p>
<p>İslâm, boş bir bilgiçliğe, cıvık bir ukalâlığa, saçma bir idealizme ve insan fıtratı, onun pratiği ve hayat şartlarıyla çarpışıp sonradan toz duman eden düşsel güvencelere dayanan düzen değildir.</p>
<p>O, insan ahlâkını ve toplumun temizliğini gözeten bir düzendir. Bu yüzden, insanın pratiği ile çarpışan zaruretlerin tokmağı altında ahlâkın bozulmasına ve toplumun kirlenmesine neden olabilecek maddi bir olgunun oluşmasına müsamaha göstermez. Daha çok fert ve toplumu, az bir çaba sarf ederek ahlâkın korunmasına ve toplumun temizliğine yardımcı bir ortam oluşturmaya yöneltmektedir.</p>
<p>İslâm düzeninin bu temel özelliklerinin anlamını bu şekilde kavrayıp birden fazla kadınla evlenme sorununa baktığımızda neler görürüz acaba? Öncelikle.. -gerek tarihte gerekse çağımızda- birçok topluma baktığımızda evlenme çağına gelmiş kadınların sayısının evlenme çağına gelmiş erkeklerin sayısından fazla olduklarını bir olgu olarak görmemiz mümkündür. Ancak aradaki boşluk oranının tarihsel olarak hiçbir toplumda dörtte bir oranını aştığı görülmemiştir. Hep bu sınırlar içinde kalmıştır.</p>
<p>O halde değişik uluslarda sürekli tekrarlanan bu olguyu nasıl tedavi edeceğiz? Çünkü bu olguyu görmezlikten gelmenin hiçbir yararı yoktur.</p>
<p>Omuz silkerek mi tedavi edeceğiz? Yoksa şartların ve tesadüflerin gelişine göre kendi kendine tedavi olmasını mı bekleyeceğiz?</p>
<p>Omuz silkmekle sorun çözümlenmez. Toplumun bu olguyu rast gele tedavi etmesi de hoş karşılanmaz. Kendine ve insan türüne saygısı bulunan hiçbir ciddi insan bunu kabul edemez. O halde bir düzen gereklidir. Bir uygulama kaçınılmazdır.</p>
<p>Bu durumda kendimizi üç ihtimalin karşısında buluyoruz:</p>
<p>1- Evlenme çağına gelmiş her erkek evlenme çağına gelmiş bir kadınla evlenecek geri kalan bir veya daha fazla -aradaki farkın derecesine göre- kadın evlenmeden kalacaktır. Hayatını -veya hayatlarını- erkek nedir bilmeden geçireceklerdir.</p>
<p>2- Evlenme çağına gelmiş her erkek sadece evlenme çağına gelmiş bir kadınla temiz ve yasal bir evlilik yapacak sonra da toplumda eşi bulunmayan kadınlardan bir veya daha fazla dost veya metres edinecektir. Bunlar da erkeği haram ve karanlık bir ortamda dost veya metres olarak tanıyacaklardır.</p>
<p>3- Evlenme çağına gelmiş erkekler -tümü ya da bazısı- birden fazla kadınla evlenecektir. Diğer kadın da erkeği aydınlık bir ortamda onurlu bir eş bilecektir, haram ve karanlık bir ortamda dost veya metres değil.</p>
<p>Hayatı boyunca erkek nedir bilmeyen kadının durumu göz önünde bulundurulduğunda, birinci ihtimalin fıtrat ve insan gücünün dışında olduğu anlaşılır. İş ve kazanç bakımından kadının erkekten bağımsızlığını savunan palavracıların çığırtkanlığı bu gerçeği değiştiremez. Çünkü sorun, insan fıtratından habersiz yüzeysel görüşle, palavracı ve ukalâ kişilerin sandığından daha derindir. Bin tane iş, bin tane kazanç, kadını tabii hayata olan fıtri ihtiyacından müstağni kılamaz. Bu, ister bedenin veya içgüdünün istekleri olsun, hayat arkadaşı ve eşle yakınlık gibi ruhun ve aklın istekleri olsun durum değişmez. Erkek çalışır, kazanır, ancak bu ona yetmez. Bir iş edinmeye çalışır. Bu noktada kadın da erkek gibidir. Çünkü ikisi de bir nefisten meydana gelmişlerdir.</p>
<p>İkinci ihtimal, İslâm&#8217;ın tertemiz çizgisine, iffetli İslâm toplumunun temeline ve kadının insanlık şerefine zıt bir durumdur. Toplumda fuhşun yaygınlaşmasına aldırış etmeyenler, Allah&#8217;a karşı bilgiçlik taslayan ve O&#8217;nun şeriatına karşı büyüklenenlerdir. Çünkü onlar, kendilerini bu büyüklenmeden vazgeçirecek kimseyi bulamadıkları gibi üstelik bu dine komplo düzenleyenlerin teşvik ve takdirini buluyorlar yanlarında.</p>
<p>Üçüncü ihtimal İslâm&#8217;ın seçtiği ihtimaldir. Bunu, omuz silkmenin ve palavra iddiaların yarar sağlayamadığı bir olguyu karşılamak için şartlı bir durum olarak seçmiştir İslâm, insanı -fıtratı ve hayat şartlarıyla birlikte- ele alırken karşılaştığı pratik bir olgudan dolayı bunu seçiyor. Bunu seçerken de, ahlâkın güzelliğini ve toplumun temizliğini göz önünde bulundurarak kolaylık, yumuşaklık ve pratiklikle insanı düşkünlükten tutup yücelere, üstünlüğün zirvesine çıkaracak metodu takip ediyor.</p>
<p>İkinci olarak, eski-yeni, dün, bugün, yarın ve kıyamete kadarki insan topluluklarına baktığımızda, insan hayatında görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan bir olgu göreceğiz.</p>
<p>Verimlilik çağının erkeklerde yetmiş yaşına veya daha yukarı yaşlara kadar sürdüğü halde bu çağın kadınlarda elli yaşın dolaylarında olduğunu görürüz. Burada erkeğin hayatında kadın tarafından karşılık görmediği ortalama olarak yirmi senelik bir verimlilik çağı vardır. Şüphesiz iki türün farklılığı birleşmesinin hedeflerinden ve de verimlilik ve nesille hayatın devam etmesi ve çoğalıp yayılmakla yeryüzünün imarıdır. O halde hayatı erkekteki artık verimlilikten yararlanmaktan engellememiz genel fıtrat kanununa uymayacaktır. Ancak bu fıtri olguya uygun olanı -tüm toplumlar, çağlar ve durumları kapsayacak- bir şekilde -bu iznin- kanunlaşmasıdır. Ancak bireysel zorlamaya başvurmadan, bu fıtri olguya cevap verecek genel bir imkan hazırlamak suretiyle gerektiğinde yararlanması için hayata müsamaha göstermekle olmalıdır. İşte bu, fıtratın pratiği ile ilahi sürekli gözetlenen kanun koyma hikmetine uygun düşmektedir. Beşeri kanunların sayısı fazla değildir. Çünkü insanların gözlemi sınırlıdır, herşeye dikkat edemez, uzak-yakın tüm koşulları kavrayamaz. Olaya her açıdan bakamaz, her ihtimali göz önünde bulunduramaz.</p>
<p>Açıkladığımız gerçeklerle ilişkili olarak, erkeğin fıtri görevini yerine getirmeyi istemesine rağmen -yaşlılık veya hastalıktan dolayı- kadının isteksizliği, buna rağmen her ikisinin de evliliği sürdürmeyi istemeleri ve ayrılıktan dolayı nefret etmeleri zaman zaman gördüğümüz pratik durumlardır. Peki bu gibi durumları nasıl karşılayacağız?</p>
<p>Omuz silkerek, eşlerden her birini kafalarını duvarlara vurmaya terk etmekle mi karşılayacağız? Yoksa boş bir palavracılık ve bilgiçlik insan hayatının ciddiyetine ve sorunlarıyla uyuşmamaktadır.</p>
<p>Bu durumda -yine- kendimizi üç ihtimalin önünde buluruz:</p>
<p>1- Kanun ve otorite gücüyle erkeği, fıtri isteklerini yerine getirmesine engel olacağız. Ona &#8220;ayıp be adam, bu yaptığın sana yakışmaz. Yanındaki kadının hak ve şerefiyle de uyuşmaz&#8221; diyeceğiz.</p>
<p>2- Bu adamı dilediği kadını dost ve metres edinmesi için serbest bırakacağız. 3- Durumun gereği olarak bu adamın birden fazla kadınla evlenmesine izin vereceğiz ve birinci eşini de boşamasına engel olacağız.</p>
<p>Birinci ihtimal fıtrata aykırıdır ve beşer gücünün üstündedir. Bir erkeğin sinirsel ve ruhsal olarak dayanma gücüne zıttır. Şayet onu kanun ve otorite gücüyle engelleyecek olursak bunun doğuracağı en yakın sonuç, kendisine bunca sıkıntıyı ve Cehennem gibi bir hayatı yükleyen evlilikten nefret etmesidir. İşte evi huzur yeri, eşi de arkadaş ve örtü kabul eden İslâm bundan hoşlanmaz.</p>
<p>İkinci ihtimal İslâm&#8217;ın ahlâk prensiplerine aykırıdır. Ayrıca insan hayatının ilerlemesi, yükselmesi, arınması, böylece yüce Allah&#8217;ın hayvandan üstün kıldığı insana yakışır bir hayat olması için İslâm&#8217;ın uyguladığı metoda da uymamaktadır.</p>
<p>Fıtratın gerçek zaruretlerine ve İslâm&#8217;ın ahlâk sistemine cevap veren birinci eşi evlilik olayı gözeterek koruyan, karı-koca arkadaşlıklarını ve hatıralarını sürdürme isteklerini gerçekleştiren ve insanın kolay, rahat ve pratik olarak daha fazla yol almasını kolaylaştıran sadece üçüncü ihtimaldir.</p>
<p>Böyle bir durum, erkeğin fıtri olarak neslin devamını istemesine rağmen kadının kısır olmasıyla da meydana gelebilir. Bu durumda erkeğin önünde bir üçüncüsü bulunmayan iki yol vardır:</p>
<p>1- İnsanın neslin devamına olan fıtri arzusuna cevap vermek için başka bir kadınla evlenmek amacıyla eşini boşayacaktır.</p>
<p>2- Birinci eşiyle olan beraberliğini sürdürmekle beraber başka biriyle evlenecektir.</p>
<p>Bazı bilgiç erkek ve kadınlar birinci yolun tercih edilmesini savunabilirler. Ancak en az yüzde doksan dokuz kadın erkeğe bu yolu gösterenleri lanetleyecektir. Bu hiçbir karşılık göstermeksizin yuvalarını dağıtmaktır çünkü. Kısır olduğu halde evlenme anında kısırlığını açıklayan çok az kadın bulunur. Çoğu kere kısır kadın, diğer kadının kocasından doğurduğu küçük çocuklarda bir cinsiyet, bir huzur bulur. Çünkü kendi çocukları olmadığına üzülse de bu çocuklar evi hareket ve neşeyle doldururlar.</p>
<p>Gerçek hayatı pratik koşullarıyla birlikte düşündüğümüzde durum böyledir. Burada palavraya kulak verilmez, gevezeliğe de cevap verilmez. Ciddi konularda kâmilliğin ve sululuğun yeri yoktur.</p>
<p>Aşağıdaki ayette olduğu gibi sınırlandırma getiren bu izinde yüksek hikmetler bulduk:</p>
<p>&#8220;Size nikahı düşen kadınlardan ikisi, üçü, dördü ile evlenebilirsiniz. Ama eğer onlar arasında adil davranamayacağınızdan korkarsanız tek kadınla evleniniz&#8230;&#8221;</p>
<p>İzin, fıtri bir gerçeğe, hayati bir olguya cevap vermekte ve toplumu -fıtri zaruretlerin ve değişik olguların baskısı altında- dağılmaktan, çözülmekten ve bunalımdan korumaktadır.</p>
<p>Sınırlandırma da evlilik hayatını aşırılıktan ve kaçınılmaz bir zaruret ve tam bir ihtiyat olmaksızın sırf küçük düşürmek amacına yönelik saldırılardan kadının şerefini korumaktadır. Nitekim sonucu acı zaruretleri barındıran adaleti de içermektedir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın ruhunu ve direktiflerini kavrayan biri birden fazla kadınla evliliğin teşvik edildiğini, fıtri ya da toplumsal bir zorunluluk olmaksızın serbest bırakıldığını, hayvani zevkten başka bir nedenin olmadığını ve bunun erkeğin, ikide bir dost değiştirmesi gibi eş değiştirmesinden başka birşey olmadığını söyleyemez. Bu bir zorunluluğu karşılayan bir zorunluluktur. Bir sorunun çözümüdür. Hayatın tüm olgularını karşılayan İslâm düzeninde bir sınırlandırma getirilmeksizin hevaya bırakılmış değildir.</p>
<p>Herhangi bir ulus bu izni amacından saptırırsa&#8230; Erkekler bu izinden yola çıkarak evlilik hayatını hayvansal zevklerini tatmin ettikleri bir ortama dönüştürürse&#8230; Ve bu kuşkulu haliyle &#8220;haram&#8221; oluşturursa&#8230; İşte bu, İslâm&#8217;ın öngördüğü birşey değildir. Bunlar da İslâm&#8217;ı temsil edemezler. Bunlar İslâm&#8217;dan uzaklaştıkları için bu aşağılık duruma düşmüşlerdir. Çünkü onlar İslâm&#8217;ın temiz ve şerefli ruhunu kavramamışlardır. Nedeni de İslâm&#8217;ın hükmetmediği İslâm şeriatının egemen olmadığı ve İslâm ve şeriatına boyun eğen insanları İslâm&#8217;ın direktifleri, kanunları ve gelenekleriyle idare eden müslüman bir otoritenin idare etmediği bir toplumda yaşamalarıdır.</p>
<p>İslâm&#8217;a karşı olan, onun şeriat ve kanunundan uzaklaşan toplum bu aşırılığın birinci sorumlusudur. Bu bozuk ve bu aşağılık haliyle &#8220;harem&#8221; hayatının oluşmasına birinci derecede sorumlu bu toplumdur. Evlilik hayatının hayvansal zevklerin tatmin edildiği bir ortama dönüşmesinin sorumlusu odur. Bu durumu düzeltmek isteyen, insanları İslâm&#8217;a, onun şeriatına ve hayat metoduna döndürmelidir. Ancak bu şekilde onları temiz, arınmış doğru ve dengeli bir hayata döndürebilir, çünkü. Bu durumu düzeltmek isteyen insanları İslâm&#8217;a çağırmalıdır, ancak sadece bu kısmına değil, hayat metodunun tümüne çağırmalıdır.</p>
<p>Çünkü İslâm düzeni bir bütündür. Tam ve kapsamlı bir şekilde uygulanmadığı sürece işlevini yerine getiremez.</p>
<p>Yerine getirilmesi istenen adalet, davranışlarda, nafakada geçinme ve cinsel ilişkidedir. Kalplerin arzularında ve ruhsal duygularda hiçbir insandan adil olması beklenemez. Çünkü bu insanın iradesi dışındaki bir olaydır. Yüce Allah&#8217;ın bu suredeki diğer bir ayette sözünü ettiği adalet budur:</p>
<p>&#8220;Ne kadar özen gösterseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacaksınız. O halde birine iyice tutulup öbürünü ortada bırakmayınız. Eğer barışır, Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç kuşkusuz Allah affedicidir ve merhametlidir.&#8221; (Nisa suresi; 129)</p>
<p>Bazı insanların birden fazla kadınla evliliğin haramlığına delil göstermeye çalıştıkları, bu ayettir. Oysa iş böyle değildir. Allah&#8217;ın şeriatı sağdan verip soldan alır gibi, bir ayette emrettiğini diğer ayette yasaklayacak kadar komik değildir. Birinci ayette istenen ve gerçekleşmesinden korkulduğunda birden fazla kadınla evliliğin olmamasını gerektiren adalet davranış nafaka, beraberlik cinsel ilişki ve diğer görünür durumlarda gözetilmesi gereken adalettir. Beşeriyetin tanıdığı en üstün insan olan Resulullah&#8217;ın (salât ve selâm üzerine olsun) yaptığı gibi hiçbir eşi bu durumların hiç birinde yoksun bırakmamak veya öncelik tanımamak&#8230; Bu arada çevresinde bulunanlar ve eşlerinden Resulullah&#8217;ın Aişe&#8217;yi sevdiğini ona özel kalbî bir ilgi gösterdiğini ve bu sevgiyi diğerleriyle paylaşmadığını bilmeyen yoktu. Çünkü kalpler sahiplerinin egemenliğinde değildir. Onlar Rahman&#8217;ın parmaklarından iki parmağının arasındadırlar ve onları dilediği tarafa çevirir. Dinini ve kalbini bilen Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle diyordu: &#8220;Allah&#8217;ım, bu benim kontrolümde olan kısımdır. Senin kontrolünde olup benim gücümün yetmediği bir konuda beni kırma.&#8221; (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)</p>
<p>Bu noktaya geçmeden önce yine tekrarlıyoruz. Birden fazla kadınla evliliği İslâm ortaya çıkarmamış, ona sınırlama getirmiştir.</p>
<p>Bu noktaya geçmeden önce yine tekrarlıyoruz. Birden fazla kadınla evliliği emretmemiş, sadece izin vermiş ve çeşitli bağlarla bağlı kılmıştır. İnsan hayatının gerçeklerini ve insan fıtratının zaruretlerini karşılamak için bu izni vermiştir. Şimdiye kadar algılayabildiğimiz bu gerçekleri ve zaruretleri anlatmıştık. Ancak, bunların ötesinde başka nesillerde başka zorunluluklar da olacaktır kuşkusuz.</p>
<p>Rabbani metodun öngördüğü her hüküm ve direktifin arkasındaki hikmet ve iyiliğin insanlar tarafından tarihin herhangi bir döneminde tam anlamıyle algılanmaması gibi&#8230; İnsanlar, sınırlı idrakleri aracılığıyla kısa tarihlerinin herhangi bir döneminde algılasalar da algılamasalar da hikmet ve iyilik her ilahi hükmün arkasında birer zorunluluk ve birer olgu olarak varolmuşlardır.</p>
<p>Ardından, adaletin gerçekleşmesinden korkulduğu zaman ayet-i kerimenin öngördüğü ikinci uygulamaya geçiyoruz:</p>
<p>&#8220;&#8230;Ama eğer onlar arasında adil davranamayacağınızdan korkarsanız tek kadınla evleniniz, ya da elinizin altındaki cariye ile yetininiz.&#8221;</p>
<p>Yani birden fazla kadınla evlenildiğinde adaletin gözetilmeyeceğinden korkulursa bir taneyle yetinilmelidir. Bu sınırı aşmak doğru değildir. Ya da &#8220;sahip olduğunuz&#8221; kadın esirlerden evlenmek ya da cariye edinmek suretiyle seçebilirsiniz.</p>
<p>Burada ayet herhangi bir sınırlama getirmiyor. Fi Zılâl&#8217;in ikinci cüzünde kölelik sorunu üzerinde özetleyerek kısaca durmuştuk. Burada da özel olarak cariyeden yararlanma sorununu iyice açıklamakta yarar vardır.</p>
<p>Cariye ile evlilik, onun insanlık itibar ve şerefinin iadesidir. Bu, kendisinin ve soyunun efendisinden özgürlüğünü kazandığı meziyetlerden biridir. Efendisi evlenme anında azat etmese bile, doğum yaptığında &#8220;çocuk anası&#8221; olarak adlandırılır ve efendisinin onu satması yasaklanır. Efendisinin ölümünden sonra da özgür olur. Çocuk ise doğduğu günden itibaren özgürdür.</p>
<p>Evlenmeksizin cariyeyle birlikte olma halinde de durum böyledir. Doğurduğu zaman &#8220;çocuk anası&#8221; sıfatını kazanır ve satılması yasaklanır. Efendisinin ölümünden sonra da özgür olur. Efendisinden doğurduğu çocuk efendisi tarafından nesebi olarak kabul edilirse o da özgür olur. Bu da geleneklerin ortaya çıkardığı bir şeydir.</p>
<p>Evlilik ve birlikte olma, İslâm&#8217;ın öngördüğü birçok özgürlük yollarından iki tanesidir. Bununla beraber evlenmeksizin cariyelerle birlikte olma olayı ile ilgili olarak nefiste bir kuşku söz konusu olabilir. Bu yüzden -orada da açıkladığımız gibi- kölelik sorununun bütünüyle zorunlulukların ortaya çıkardığı bir sorun olduğunu hatırlamamız yerinde olacaktır. Allah&#8217;ın şeriatını uygulayan müslümanların önderinin ilan ettiği savaşta köle edinmeyi doğuran zorunluluk cariyelerle birlikte olmayı da doğurmuştur. Çünkü öte tarafta hür ve iffetli müslüman kadınların esir düşmeleri bundan çok daha kötü bir durumdur.</p>
<p>Esir düşmüş bu cariyelerin hayatlarında göz önünde bulundurulması gereken birtakım fıtri isteklerinin olduğunu da unutmamamız gerekmektedir. Gerçek anlamda insan fıtratını gözeten pratik bir düzende bu durumun ihmal edilmesi düşünülemez. Kölelik düzeni sürdükçe bu istekler ya evlilik yoluyla çözümlenecek ya da efendisinin evlenmeksizin birlikte olmasıyla çözümlenecektir. Bu da cahiliyede olduğu gibi fıtri ihtiyaçlarını fuhuş veya metres hayatıyla karşılamak suretiyle toplumda ahlâki çöküntünün ve önü alınmaz cinsel taşkınlığın yayılmasını önlemek amacına yöneliktir.</p>
<p>Ancak bazı asırlarda cariyelerin, satın alma, kaçırma ve köle ticareti yoluyla çoğaltılıp saraylarda toplatılmaları, hayvansal cinsi arzuların tatmini için bir araç edinilmeleri, içki, dans ve müzik eşliğinde cariyeler arasında eğlence gecelerinin düzenlenmesi&#8230;</p>
<p>Ve bize aktarılan doğru haberlerde veya abartmalarda aktarılan daha nicesi&#8230; Bunlara gelince, bunların tümü de İslâmî değildir. Bunlar İslâm&#8217;ın işi değildir. İslâm&#8217;ın işaretiyle de olmuş değildir. İslâm düzenine mal edilmesi ve onun tarihsel olgusuna eklenmesi doğru değildir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın tarihsel olgusu, onun temelleri, düşüncesi, şeriat ve ölçüleri uyarınca oluşanıdır. İslâm&#8217;ın tarihsel olgusu yalnızca budur. Kendilerini İslâm&#8217;a dayandıran toplumların hayatlarında meydana gelen İslâm&#8217;ın temellerine ve ölçülerine aykırı uygulamalara gelince onları İslâm&#8217;dan saymak yanlıştır. Çünkü bu İslâm&#8217;dan sapmadır.</p>
<p>İslâm herhangi bir müslüman ulusun pratiği dışında bağımsız bir yapıya sahiptir. İslâm&#8217;ı müslümanlar meydana getirmiş değildir. Fakat müslümanların varlığı İslâm sayesindedir. İslâm köktür, müslümanlarsa dal konumundadırlar, onun ürünü durumundadırlar. Bu yüzden insanların yaptığı ya da anladığı şeyler İslâm düzeninin temelini veya İslâm kavramının esasını sınırlandıramaz. Ancak insanların pratiğinden ve anlayışından bağımsız İslâm&#8217;ın değişmez temeline uygun olması müstesna. İslâm&#8217;ın değişmez temel kuralları, uygun olanı veya olmayanı bilmeleri için her nesilden insanların pratik yaşayışlarını ve anlayışlarını ölçtükleri ölçüt konumundadırlar.</p>
<p>İnsan öncelikle İslâm düşüncesinden ve kendileri için düzenledikleri görüşlerden kaynaklanan yeryüzü düzenlerinde durum böyle değildir. Böyle bir durum, mümin olduklarını iddia etseler de Allah&#8217;ı inkar edip cahiliyeye döndüklerinde söz konusudur. Çünkü Allah&#8217;a imanın başta gelen belirtisi, hayat düzenini O&#8217;nun metodundan ve şeriatından almaktır. Bu büyük temel olmaksızın imandan söz edilemez. Böyle bir durumda insanların kendileri için koştukları sonra da kendi kendilerine uyguladıkları prensiplerin anlamını sınırlandıran onların değişken anlayış ve hayat düzenlerindeki gelişen durumlardır.</p>
<p>İnsanların kendi kendilerine meydana getirmedikleri ancak, insanların Rabbi, onların yaratıcısı; razıkı ve sahibi olan Allah&#8217;ın insanlar için meydana getirdiği İslâm düzenine gelince&#8230; Evet, insanlar bu düzende ya ona tabi olacaklar ve durumlarını ona uyduracaklar bu durumda da pratikleri İslâm&#8217;ın tarihsel pratiği olacak ya da ondan sapacak veya büsbütün ayrılacaklar bu da İslâm&#8217;ın tarihsel pratiği sayılmayacaktır. Çünkü bu durum İslâmdan sapmadır.</p>
<p>İslâm tarihine bakarken bu değerlendirmeyi göz önünde bulundurmak zorunludur. Çünkü İslâm&#8217;ın tarih tezi bu değerlendirmeye dayanmaktadır. Bu da toplumun fiili duygusunu kuram ya da pratik yorumu olarak kabul eden, görüş ve ekollerin gelişmesini toplumun bu görüşe ilişkin değişken anlayışlarında araştıran diğer tarih tezlerinden ayrılmaktadır. Bu görüşü İslâm&#8217;a uygulamak onun kendine özgü tabiatına ters düştüğü gibi gerçek İslâm anlayışının kavranmasında da büyük tehlikelere neden olur.</p>
<p>Son olarak ayet-i kerime bu uygulamaların tümünün hikmetini açıklamakta ve bunun zulümden kaçınma ve adaleti gerçekleştirme olduğunu bildirmektedir.</p>
<p>&#8220;Haksızlığa düşmemeniz için en uygun hareket budur.&#8221;</p>
<p>İşte bu&#8230; -Haklarında adaleti yerine getirmeyeceğinden korktuğunuzda- yetim kızlarla evlenmekten uzak durmanız. Onların dışındaki kadınlardan -ikişer, üçer, dörder evlenmeniz adaleti yerine getiremeyeceğinizden korktuğunuzda- bir tanesiyle evlenmeniz veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinmeniz.. &#8220;Haksızlığa düşmemeniz için en uygun hareket budur.&#8221;</p>
<p>Yani bu durum haksızlık ve zulüm yapmamamıza daha elverişlidir.</p>
<p>Böylece, adalet ve eşitliği araştırmanın bu metodun öngördüğü bir durum olup her parçasının hedefinin de bu olduğu ortaya çıkmış oluyor. Aile yuvasında adaleti gözetmekse en uygun olanıdır. Çünkü aile tüm toplumsal yapının ilk tuğlası ve genel toplumsal hayata atılmanın ilk noktasıdır. Nesiller burada olgunlaşır. Burası şekillenmeye müsait işlenebilir yumuşak bir ortamdır çünkü. Şayet bir toplum adalet, sevgi ve barışa dayanmazsa o toplumun tümünde adalet, sevgi ve barışın yer etmesi mümkün değildir.</p>
<p>KADIN HAKLARI</p>
<p>Daha sonra ayet-i kerimenin akışı yetimlerin gözetilmesine ilişkin sözünü tamamlamadan önce -kendi isimlerini alan bu surenin ilk bölümü kendilerine ayrılan- kadın haklarını belirtmeye geçerek şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Kadınların mehirlerini gönül hoşnutluğu ile veriniz. Fakat eğer onlar mehirlerinin bir bölümünü gönüllü olarak size bağışlar ise bunu afiyetle yiyiniz.&#8221;</p>
<p>Bu ayet mehir konusunda kadına açık ve kişisel bir hak kazandırıyor. Bu hakkın cahiliye toplumunda çeşitli şekillerde yenilmesini haber veriyor. Bunlardan bir tanesi, sanki kadın alışveriş metaıdır. O da sahibiymiş gibi velinin mehri kendine almasıdır. Bir tanesi de evlilikte &#8220;değiş tokuştu&#8221;, velisinin himayesindeki kadını almak isteyen kişinin himayesindeki kadını karşılığında almak suretiyle evlendirmesiydi. Birine karşılık diğeri. İki veli arasında yapılan bir alışverişti bu, kadınların hiçbir payı söz konusu değildi. İki hayvan değiştirilir gibi&#8230; İslâm bu tür evliliklerin tümünü yasakladı. Evliliği iki kişinin isteyerek ve seçerek birleşmesine dönüştürdü. Mehri de kadının kendisi için aldığı bir hak şekline soktu velisi için değildi. Kadının buna almayı bir farz ve karşı gelinmez bir görev olarak algılaması için mehrin adlandırılmasını ve belirlenmesini de zorunlu kılmıştır. Erkeğin bunu karşılıksız olarak vermesini şart koşmuştur. Yani temiz bir bağlı olarak gönül hoşluğuyla bağış ve hibe verir gibi yerine getirmelidirler. Ancak bundan sonra kadın kocasına mehrinin bir kısmını ya da tümünü gönül hoşluğuyla birşey verirse bu onun bileceği bir iştir. Gönül hoşluğuyla ve içten gelerek bunu yapabilir. Erkek de karısının gönül hoşluğuyla verdiğini alabilir. Helal ve temiz olarak afiyetle ve kolaylıkla yiyebilir. Çünkü iki eşin arasındaki ilişkiler, tam bir hoşnutluğa, mutlak bir seçime, kalpten gelen bir hoşgörüye ve şuradan buradan toz bulaşmayan sevgiye dayanmalıdır.</p>
<p>İşte bu uygulamayla İslâm, kadının kendisi, mehri, hakkı, canı, malı, şeref ve konumuna ilişkin cahiliye tortularını hayattan uzaklaştırmak istemiştir. Bu arada erkekle kadın arasındaki bağları da kurutmamıştır. Konuyu sadece kanunun kesinliğine dayandırmamıştır. Karşılıklı hoşgörü, hoşnutluk ve sevginin de bu ortak hayatta yer almalarını ve bu hayatın atmosferin yumuşaklıklarıyla nemlendirmelerini sağlamıştır.</p>
<p>ÖZEL MÜLKİYET</p>
<p>Ayetlerin akışı -yetim kızlarla ve diğer kadınlarla evliliği teşvik eden- kısmı sona erince yetimlerin malına dönmekte ve surenin ikinci ayetinde yetimlerin mallarının verileceği ilk merci özet bir şekilde ifade edildikten sonra burada da mallarının geri verilmesine ilişkin hükümleri ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.</p>
<p>Bu mal yetimlerin malı da olsa -bundan önce- toplumun malıdır. Yüce Allah, bunu toplumun ayakta kalması için bahşetmiştir. Ve toplum bu maldan en güzel bir şekilde yararlanmak durumundadır. Çünkü öncelikle tüm malların sahibi toplumdur. Yetimler veya varisleri -toplumun izniyle- bu malı arttırmak için ellerinde bulundururlar. Malı çoğaltıp arttırabildikleri, tasarruf ve idaresinde yetkinlik gösterdikleri sürece hem kendilerini hem de toplumu bu maldan yararlandırırlar. -Bütün hak vakayıtlarıyla özel mülkiyeti bu çerçeveye oturtmak lazımdır.- Malın idaresini ve arttırmasını beceremeyen mal sahibi sefih (zayıf akıllı) yetimlere gelince, özel mülkiyet hakları sürse ve bu hak ellerinden alınmasa bile bu mal kendilerine teslim edilmez ve onlara mal üzerinde tasarruf ve yönetme yetkisi verilmez. Büyük insanlık ailesinin genel dayanışma temeli olan ailesel dayanışmayı gerçekleştirmek için yetime yakınlık derecesi göz önünde bulundurularak, toplum içinde toplumun bu malını en iyi idare edecek birine verilir tasarruf yetkisi. Bununla Beraber, sefihin (zayıf akıllı) malındaki geçinme, giyinme ve güzel muamele hakkı her zaman mevcuttur:</p>
<p>`Allah&#8217;ın sizi başına diktiği malları aptalların (akli dengesi yerinde olmayanların) ellerine vermeyiniz. Fakat onları bu mallardan besleyiniz, giydiriniz ve kendilerine güzel söz söyleyiniz.&#8221;</p>
<p>Akılsızlık ve olgunluk -büluğ çağından sonra- anlaşılır. Bu olay hükümlerle anlamının açıklanmasını gerektirmeyecek şekilde geleneksel olarak bilinmektedir zaten.</p>
<p>Çevre, olgun kişiyi sefih (zayıf akıllı) ten ayırd edebilmektedir. Şunun olgun şunun da sefih olduğunu görmektedir. Çünkü buluğa ermedikçe bu görev yerine getirilemez. &#8220;Yetimleri evlenme çağına gelene kadar deneyiniz. Eğer olgunlaştıklarını görürseniz hemen mallarını kendilerine teslim ediniz. Yetimler büyüyecek endişesiyle bu malları savurganca yemeyiniz. Zengin veliler bu mallara hiç el sürmesinler. Fakir veliler ise bu malların geleneklere uygun düşecek kadarım yesin. Yetimlerin mallarını teslim ederken yanınızda şahit bulundurunuz. Gerçi hesap sorma merci olarak Allah yeter.&#8221;</p>
<p>Nassın genel havasında rüşt çağına geldiğinde yetime malının teslim edilişi uygulamasındaki dikkat sezilmektedir. Ayrıca, yalnızca -büluğdan sonra- olgunlaşması anında mallarını tam ve eksiksiz olarak çabucak verilmesinin zorunluluğu da gözlenmektedir. Bu arada malı elinde bulunduranın koruması, sahip çıkması, büyüyüp teslim etmeden önce çabucak yiyip israf etmemesi de telkin edilmektedir. Ancak -velinin zengin olması durumunda- idare etmesi karşılığında az birşeyi alması muhtaç olması durumunda ise en sınırlı biçimde ondan birşeyler yemesi hoş karşılanmaktadır. Malın tesliminde şahitlerin bulunması da belirtilmektedir.</p>
<p>Ayetin sonunu da Allah&#8217;ın herşeyi gördüğü ve hesaba çekeceğinin hatırlatılması oluşturmaktadır.</p>
<p>&#8220;Gerçi hesap sorma merci olarak Allah yeter.&#8221;</p>
<p>Bütün bu tekitler, ayrıntılı açıklamalar, bunca hatırlatma ve sakındırmalar, toplumdaki zayıfları oluşturan yetimlerin malları üzerindeki çevrenin yaygın geleneğin değişmesinin, herhangi bir yolla oynanmasına imkan bırakmayacak şekilde bunca sıkı tutmaya, bunca tekide ve ayrıntılı açıklamaya muhtaç olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Rabbani metod ruhlarda ve toplumlarda yereden, cahiliye alametlerini kaldırıyor, toplumun çehresindeki cahili çizgiyi silip yerine İslâm&#8217;ın güzelliğini yerleştiriyordu. Böylece Allah korkusu ve O&#8217;nun gözetiminin gölgesinde, duygulan, gelenekleri, hüküm ve kanunlarıyla yepyeni bir toplum meydana getiriyordu. Bunları da hükümlerinin uygulanması için son güvence olarak belirliyordu. Zaten, herhangi bir hüküm için yeryüzünde bu takvadan ve bu gözetimden başka güvence söz konusu değildir.</p>
<p>&#8220;Hesap sorma merci olarak Allah yeter.&#8221;</p>
<p>Cahiliye döneminde Araplar, -çoğunlukla- genç kızları ve kız çocuklarını basit bir miktarın dışında mirastan yoksun bırakırlardı. Çünkü ne bunlar ne de onlar ata binip düşmanı karşılayamazlardı. Oysa İslâm -temelde mirası derecelerine ve sonradan belirlenecek paylarına göre- tüm akrabalar için bir hak kılmıştır. Bu durum, bir ailedeki fertler arasında ve genel anlamda tüm insanlar arasında dayanışma hususundaki İslâm&#8217;ın görüşüne uygundur. &#8220;Ganimet elde eden zorluklarına katlanmalıdır&#8221; kuralı uyarınca akrabalar, muhtaç olması durumunda akrabanın nafakasından sorumlu oldukları gibi öldürme durumunda diyet vermekte ve yaralamada karşılığını vermekte güvence konumundadırlar. O halde -mal bıraktığında- akrabalık derecesi ve sorumluluğu oranında ona varis olmaları adaletin gereğidir. İslâm tam ve uyumlu bir düzendir. Mükemmellik ve uyumluluğu, hak ve görevleri dağıtımında açıkça görülür.</p>
<p>Genel anlamda mirasın temeli budur. Kimi zaman miras ilkesi etrafında orada burada koparılan yaygaraları duymuyor değiliz. Ancak bu, insan tabiatından ve hayatının pratik şartlarından habersiz ve Allah&#8217;a karşı büyüklük taslamaktan başka birşey değildir.</p>
<p>Kuşkusuz İslâm&#8217;ın toplumsal düzeninin dayandığı esasların kavranması bu şamatalara kesin bir sınır koyar.</p>
<p>Bu düzenin temeli dayanışmadır. Bu dayanışmanın İslâm&#8217;ın öngördüğü temellere oturması için de insan ruhundaki değişmez fıtri eğilimlere dayanması gerekir. Çünkü bu eğilimleri yüce Allah boşuna yaratmamış aksine insan hayatında temel bir rol oynamaları için yaratmıştır.</p>
<p>Uzak-yakın aile bağları gerçek fıtri bağlar olduklarından herhangi bir nesil tarafından seçilemedikleri gibi tüm nesiller tarafından da seçilemez tabiatiyle. Bu yüzden bu bağların ciddiyeti, derinliği ve hayatın yükselmesi, korunması ve ilerlemesine olan etkisini tartışmak laf kalabalığından öteye geçmez. Bu nedenle saygıyı hak etmez. Bu yüzden İslâm, aile içindeki dayanışmayı genel toplumsal dayanışma yapısının temel taşı kılmıştır. Mirası da aile içindeki bu dayanışmanın belirtisi kılmıştır. Buna ilaveten genel toplumsal ve ekonomik düzen içindeki başka görevleri de vardır.</p>
<p>Şayet bu adım yetersiz kalır ve dayanışmaya ihtiyaç gösteren tüm durumları kapsamına alamazsa bu durumda önceki adımı tamamlamak ve güçlendirmek için bilinen yerel toplum içinde ikinci adım atılır. Bu da yetersiz kalırsa, ailenin ve sınırlı yerel toplumun çabalarına rağmen eksik kalmış yardımlaşma ve dayanışmayı tamamlamak için müslüman devletin rolü devreye girer. Böylece bütün ağırlık devletin genel organlarının omuzuna yüklenmemiş olur. Öncelikle.. Aile ya da küçük bir topluluk içindeki dayanışma latif ve şefkatli duyguların oluşmasını sağladığı için. Bu duyguların etrafında yardımlaşma ve karşılıklı vermenin meziyetleri yapmacık olmayan tabii bir gelişme sağlar. -Üstelik bu duygular, alçak, uğursuz ve kötü kimselerden başkasının ortadan kaldıramayacağı duygulardır: Özel şekliyle aile içindeki dayanışmaya gelince bu, fıtrata uygun tabii etkiler meydana getirir. Ferdin kişisel çabasının etkilerinin akrabalarına -özellikle zürriyetine- döneceğini bilmesi onu, çabasının arttırmaya sevk eder. Bu durumda, dolayısıyle toplum kazançlı çıkar. Çünkü İslâm fertle toplum arasına mesafeler koymaz. Ferdin sahip olduğu herşey, ihtiyaç duyulduğunda sonuçta toplumun malıdır.</p>
<p>Bu son kural -dendiği gibi- yorulmayan ve çaba sarf etmeyen kimselerin varis olmasına ilişkin yüzeysel itirazları ortadan kaldırmaktadır. Çünkü şu varis bir yönden miras bırakanın devamıdır. Sonra kendisi mal sahibi olduğunda miras bırakanın muhtaç olması halinde ona bakmakla yükümlüdür. Ayrıca, genel dayanışma kuralı uyarınca kendisi ve sahip bulunduğu şeyler sonuçta ihtiyaç duyduğunda toplum içindirler.</p>
<p>Nitekim varis ile miras bırakan -özellikle zürriyet- arasındaki ilişki mal ile sınırlı değildir. Mal üzerindeki veraseti ortadan kaldırsak bile, aralarındaki diğer bağları ve başka alanlardaki veraseti kesemeyiz.</p>
<p>Anne, baba, dedeler ve tüm akrabalar, çocuklarına, torunlarına ve akrabalarına sadece mal bırakmazlar, iyilik ve kötülük yeteneklerini, hastalık ve sağlık konusunda kalıtımsal özellikler, sapıklık, doğruluk, güzellik, çirkinlik, zeka ve aptallık gibi şeyler de bırakırlar. Bu özellikler varislere de geçer, hayatlarını etkiler ve ebediyyen onları terk etmezler. Onlar kendilerini hastalık sapıklık ve aptallıktan kurtaramadıkları gibi -tüm araçlarıyla- devlet de onları bu kalıtımlardan kurtaramaz.</p>
<p>İşte insan hayatındaki pratik fıtri oluşlar ve bunların dışında daha birçok toplumsal yararlar için, yüce Allah miras hükmünü koymuştur.<br />
<strong>7- Ana-babanın ve yakın akrabaların bıraktıkları mirasta erkeklerin payı olduğu gibi kadınların da payı vardır. Bu miras ister az, ister çok olsun, onda erkeğin ve kadının belirlenmiş payları vardır.<br />
</strong><br />
İşte bu, -prensip olarak- kadınlara da erkekler gibi miras hakkını veren İslâm&#8217;ın ondört asır önce yerleştirdiği bir ilkedir. Bununla cahiliyenin haksızlık ettiği ve haklarını yediği küçüklerin haklarını da korumuştur. Çünkü cahiliye, savaş ve üretimdeki pratik değerlerine göre bakıyordu fertlere. İslâm ise insana &#8220;insanlık&#8221; değerine göre bakan Rabbani bir sistem getirmiştir. Kuşkusuz bu değer, hiçbir durumda insandan ayrılmayan temel bir değerdir. Ayrıca -bundan sonra aile ve toplum içindeki pratik yükümlülüklerine göre bakar.<br />
<strong>MİRAS</strong></p>
<p><strong>8- Eğer miras bölüşümü sırasında pay sahibi olmayan uzak akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa onlara da bir şeyler veriniz ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyiniz.</strong></p>
<p>Miras düzeninde -değinileceği gibi- bazı akrabalar mirastan alıkonulurlar. Akrabalıkları var, ancak, varis olamıyorlar. Çünkü onlardan daha yakın akrabalar önlerine geçip mirastan yoksun bırakır onları. Ayetin akışı, mirastan alıkonulan bu kişilere gönüllerini hoş tutmak için -paylaşmada hazır bulunurlarsa sınırlandırmadan bir hak tanımaktadır. Bu şekilde malin paylaşıldığını gördükleri halde bundan yoksun bırakılmalarından dolayı üzülmesinler. Bir de ailesel bağların ve kalbi sevginin korunması amacına yöneliktir bu hak. Ayrıca, genel dayanışma kuralı uyarınca bunun gibi yetim ve fakirler için de bir hak ayrılmaktadır.</p>
<p>&#8220;Eğer miras bölüşümü sırasında pay sahibi olmayan uzak akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa onlara da birşeyler veriniz ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyiniz.&#8221;</p>
<p>Bu ayet hakkında seleften farklı rivayetler gelmiştir. Kimine göre bu ayet, miras payını sınırlandıran ayetlerce neshedilmiştir. Bazısı muhkem olduğunu söylemiştir. Kimisi ayetin anlamının farz olduğunu söylemiştir. Kimisi de varislerin hoşuna gittiği sürece müstehap olduğunu düşünmüştür. Biz burada nesh olayına ilişkin bir kanıt göremiyoruz. Bize göre ayet muhkemdir. Bir taraftan hükmün kesinliğine öte taraftan da hükmetmenin farz olduğu görüşündeyiz. Burada denilen husus, her halukârda aşağıdaki ayetlerde sınırlandırılan miras paylarından farklı bir şeydir.<br />
<strong>9- Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar çocuklarının hali nice olur diye kaygı duyanlar yetimlere haksızlık etmekten korksunlar, Allah&#8217;tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.</p>
<p>10- Yetimlerin mallarını haksız biçimde yiyenler, midelerini ateşle doldurmaktan başka birşey yapmıyorlar. Zaten kudurmuş alevlerin içine atılacaklardır.</p>
<p>11- Mirasınızın bölüştürülmesi sırasında Allah size erkeklere, kızlarınkinin (kadınların) iki katı kadar pay vermenizi emreder. Eğer ölenin ikiden çok kızı varsa mirasının üçte ikisi onlarındır, eğer bir kızı varsa mirasın yarısını alır.</strong></p>
<p>Eğer ölenin çocuğu varsa vasiyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra artakalacak malının altıda birerlik bölümü anasına ve babasına düşer. Eğer çocuğu olmaz da ana-babasını mirasçı olarak bırakarak ölürse anası mirasının üçte birini alır. Eğer ölenin kardeşleri varsa mirasının altıda biri annesine verilir. Ana-babanızın mı, yoksa evlatlarınızın mı size daha hayırlı olacaklarını bilemezsiniz.</p>
<p>Bunlar Allah tarafından belirlenmiş miras paylarıdır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.</p>
<p>Ayetlerin akışı, varislerin paylarını belirlemeye geçmeden önce yetimlerin malını yemekten sakındırmaya dönüyor. Bu sefer kalpleri iki güçlü dokunuşla uyarmak için dönüyor bu konuya. İlki, babalık merhametinin, zayıf zürriyete karşı duyulan fıtri şefkatin ve hesaba çeken ve gözeten yüce Allah&#8217;ın korkusunun kaynağına dokunuştur. İkincisi de, korkunç bir somut sahnede ateşten duyulan korkunun, alevden yayılan ürpertinin yerine dokunuştur.</p>
<p>&#8220;Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar çocuklarının hali nice olur diye kaygı duyanlar yetimlere haksızlık etmekten korksunlar. Allah&#8217;tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yetimlerin mallarını haksız biçimde yiyenler, midelerini ateşle doldurmaktan başka birşey yapmıyorlar. Zaten kudurmuş alevlerin içine atılacaklardır.&#8221;</p>
<p>İşte böyle ayet-i kerime ilk dokunuşu kalplerin içine küçük zürriyetlerine karşı ince duygulara sahip babaların kalplerine yapıyor. Bunu da zürriyetlerini, kanadı kırık, ne acıyanı ne de koruyanı bulunmayan bir durumda tasvir ederek gerçekleştirmektedir. Böylece babalarını yitirdikten sonra kendilerine teslim edilen yetimlere karşı şefkat duygularının harekete geçirilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü onlar, kendilerinden sonra zürriyetlerinin, kendilerine emanet edilen şu yetimler gibi sağ kalanlardan kime teslim edileceğini bilemezler. Bu arada yüce Allah&#8217;tan korkmaları tavsiye edilmektedir. Belki yüce Allah onların küçüklerine de takva sahibi, titiz ve şefkatli birini veli kılar. Ayrıca mallarını ve eşyalarını gözettikleri gibi onları terbiye edip gözetirken yetimlere doğru söz söylemeleri de tavsiye edilmektedir.</p>
<p>İkinci dokunuşa gelince&#8230; Bu, korkunç bir tablodur. Karınlardaki ateş tablosu&#8230; Ve en sonunda varılacak yerdeki korkunç alev tablosu. Çünkü bu mal ateştir. Ve onlar da bu ateşi yiyorlar. Kuşkusuz onlar sonuçta ateşe varacaklardır. Bu, karınları ve derileri kavuran bir ateştir. İçi de dışı da ateştir bunun. Bu ateş somuttur. Nerdeyse karınlar ve deriler hissedecek. Öyle ki karınları ve derileri yakışını gözler görür gibi oluyor.</p>
<p>Kuşkusuz Kur&#8217;an&#8217;ın bu hükümleri, kat&#8217;i ve köklü işaretleriyle müslüman ruhlarda yapacağını yapmıştır. Onları cahiliye tortularından kurtarmıştır. Onları kuvvetle sarsmış, üzerlerinden bu tortuları gidermiştir. Kalplerine korku, titizlik, takva ve yetimlerin malına dokunmaktan -evet dokunmak- sakınma duygularını yerleştirmiştir. Yetimlerin mallarında, yüce Allah&#8217;ın şu güçlü ve derin işaretleri bulunan ayetlerde sözünü ettiği ateşi görüyorlardı. Bu yüzden yetimlerin mallarına dokunmaktan çok korkuyorlardı. Bu korkularında da oldukça mübalağalı davranıyorlardı.</p>
<p>Ata b. Said yoluyla, Said b. Cübeyr&#8217;den o da İbn- Abbas&#8217;tan (Allah O&#8217;ndan razı olsun) şöyle rivayet edilir: &#8220;Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler&#8230;&#8221; ayeti indiğinde yanında yetim bulunan kimseler hemen yemeğini yetimin yemeğinden, içeceğini içeceğinden ayırdılar. Yetim için birşey hazırlayıp bekletirlerdi. O da yerdi ya da bozulurdu. Bu onların zoruna gitti. Bunu gidip Resulullah&#8217;a (salât ve selâm üzerine olsun) anlattılar. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi:</p>
<p>&#8220;Sana yetimler hakkında soru sorarlar. De ki; `Onların durumlarını düzeltmek hayırlı bir iştir. Eğer kendileriyle bir adada yaşıyorsanız, onlar artık kardeşlerinizdir. Allah kimin işleri bozucu ve kimin düzeltici olduğunu iyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zora koşardı&#8230;&#8221; (Bakara suresi; 220)</p>
<p>Bunun üzerine yemeklerini yemeklerine, içeceklerini içeceklerine kattılar.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın metodu bu vicdanları şu aydın ufuklara böyle yükseltiyordu. Onları böylesine olağanüstü bir şekilde cahiliye karanlığından arındırıyordu.</p>
<p>MİRAS NİZAMI</p>
<p>Şimdi miras düzenine gelmiş bulunuyoruz. Bu da yüce Allah&#8217;ın anne-babaya yönelik çocuklarına ilişkin bir tavsiye ile başlıyor. Bu tavsiye de gösteriyor ki, yüce Allah, çocuklar konusunda anne-babadan daha merhametli, daha iyiliksever ve daha adildir. Ayrıca bu düzenin tümden Allah tarafından olduğunu da göstermektedir. Çünkü anne-baba ve çocukların, akraba ve yakınlarının arasında hükmeden odur. Ona başvurmaktan, tavsiye ve hükmünü uygulamaktan başka seçenekleri yoktur onların. Daha önce değindiğimiz gibi bütün surenin açıklama ve kapsamıyla uğraştığı &#8220;din&#8221;in anlamı budur. Böylece miras konusunda genel bir ilkenin belirlenmesine başlamaktadır ayet. &#8220;Mirasınızın bölüştürülmesi sırasında Allah size erkeklere, kızlarınınkinin (kadınların) iki katı kadar pay vermenizi emreder.&#8221;</p>
<p>Sonra bu büyük gerçeğin ve genel ilkenin gölgesinde ayrıntılara ve payların dağıtılmasına geçmektedir. Bu ayrıntılar iki ayeti kapsamaktadır. Birincisi varislerin usul (babadan yukarısı) ve furu (çocuktan aşağısı) olmalarına ilişkindir. İkincisi de evlilik ve (ölenin usul ve furunun bulunmaması durumu) durumlarına özgüdür. Sonra surenin son ayetinde Kelâle (yeri gelince değineceğiz)&#8217;nin bazı durumlarını tamamlamak için mirasa ilişkin geri kalan hükümler gelmektedir.</p>
<p>Surenin sonunda yer alan aşağıdaki ayetlerde bu iki ayete bağlıdır.</p>
<p>&#8220;Senden fetva isterler. Onlara de ki; Geride ne ana-baba ve ne de çocuk bırakmaksızın ölen kimsenin mirasının nasıl bölüşüleceği hakkında Allah size şu hükmü öneriyor: Eğer geride çocuk bırakmaksızın ölen erkeğin kız kardeşi varsa mirasının yarısı kız kardeşine düşer Fakat kendisi, çocuk bırakmaksızın ölen kız kardeşinin mirasının tamamını alır. Eğer adamın iki kız kardeşi varsa bunlara mirasın üçte ikisi verilir. Eğer hem erkek hem de kız kardeşleri varsa erkeğin payı, kızın payının iki katı olur. Allah şaşırmayasınız diye, size hükmünü böyle açıklıyor. Allah herşeyi bilir.&#8221; (AI-i İmran suresi; 176)</p>
<p>Şu üç ayet feraiz ilminin -yani miras ilminin- temel esaslarını içermektedir. Ayrıntılara gelince bazısını Resulullah&#8217;ın (salât ve selâm üzerine olsun) uygulaması belirlemiştir. Geri kalanını da fakihler, temel esaslar uyarınca içtihat yoluyla belirlemişlerdir. Burada konunun ayrıntı ve uygulamasına girme imkanı olmadığından ve esasında yeri de fıkıh kitapları olduğundan -Fi Zılâl-il Kur&#8217;an&#8217;da bu hükümlerin yorumu ve kapsadığı İslâm metodunun temellerinin değerlendirilmesiyle yetiniyoruz.</p>
<p>&#8220;Mirasınızın bölüştürülmesi sırasında Allah size, erkeklere, kızlarınınkinin (kadınların) iki katı kadar pay vermenizi emreder.&#8221;</p>
<p>Bu başlangıç -daha önce de anlattığımız gibi- bu feraizin döndüğü temeli ve kaynaklandığı merciyi göstermektedir. Yüce Allah&#8217;ın çocuklar konusunda anne babadan daha merhametli olduğunu gösterdiği gibi. Çünkü o bir şeyi farz kılıyorsa bu, anne-babanın onlar için istediğinden daha iyidir.</p>
<p>Her iki anlam da birbirine bağlıdır ve birbirini tamamlamaktadır.</p>
<p>Kuşkusuz tavsiye eden, farz kılan ve mirası insanlar arasında bölüştüren yüce Allah&#8217;tır. Nitekim herşeyi tavsiye edip farz kılan ve bütün rızıkları insanlar arasında bölüştüren de O&#8217;dur. Düzen, şeriat ve kanunlar Allah&#8217;tan alınır. İnsanlar hayatlarının belli başlı konularında -mallarının, geride bıraktıklarının, zürriyetleri, çocukları arasında bölüştürülmesi gibi- Allah&#8217;a başvurmalıdırlar. İşte din budur. O halde hayatlarıyla ilgili tüm konularda sadece Allah&#8217;a başvurmadıkları sürece insanların dini yoktur. Bu işlerden herhangi biri için -büyük veya küçük diğer bir kaynağa başvurdukları sürece orada İslâm&#8217;dan söz edilemez. Orada şirk var, küfür var ve İslâm&#8217;ın köklerini insanların hayatından söküp atmak için geldiği cahiliye var.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın tavsiye ettiği, farz kıldığı ve insanların hayatında hükmettiği herşey -bunlar arasında, mallarının ve geride bıraktıkları şeylerin zürriyetlerinin ve çocuklarının arasında bölüştürülmesi gibi en özel işlerine ilişkin hükümler de olmak üzere- kendi kendilerine paylaştıklarından ve zürriyetleri için seçtiklerinden daha iyi ve daha yararlıdır. İnsanların, &#8220;Biz kendimiz seçeriz ve bizim yararımıza olanı en iyi biz biliriz&#8221; demeye hakları yoktur. Çünkü bu -batıldan da öte- küstahlıktır, büyüklenmedir, Allah&#8217;a karşı bilgiçlik taslamadır. Küstah cahillerden başkasının yeltenemeyeceği boş bir iddiadır.</p>
<p>Avfi İbn-i Abbas&#8217;tan (Allah O&#8217;ndan razı olsun) rivayet ediyor: &#8220;Mirasınızın bölüştürülmesi sırasında Allah size erkeklere, kızlarınkinin (kadınların) iki katı kadar pay vermenizi emreder.&#8221;</p>
<p>İçinde yüce Allah&#8217;ın erkek ve kız çocuğu ve anne-babanın miras bölüşmesindeki paylarını belirleyen hükümleri inince insanların -veya bazısının- hoşuna gitmedi. &#8220;Kadına dörtte bir veya sekizde bir veriliyor, kız çocuğa yarısı veriliyor ve küçük çocuklara da veriliyor. Oysa bunlardan hiçbiri düşmanla savaşamaz ve ganimet toplayamaz&#8221; demeye başladılar. Ardından &#8220;Bu konuyu hiç konuşmayın belki Resulullah unutur ya da biz söyleriz de değiştirir&#8221; dediler. Sonra da gidip &#8220;Ya Resulullah kız çocuğuna babasının mirasının yarısı veriliyor, oysa ne ata binebilir ne de düşmanla savaşabilir. Çocuğa da miras veriliyor. Oysa hiçbir işe yaramıyor&#8221; dediler. Cahiliyede böyle yapıyorlardı. Düşmanla savaşamayanlara mirastan hiçbir pay vermezlerdi. Savaşana da bol bol verirlerdi &#8221; ( İbn-i Ebu Hatem ve İbn-i Cerir rivayet etmiştir.)</p>
<p>Bu Allah&#8217;ın farz ettiği ve adaletle ve hikmetle paylaştırdığının karşısında bazı göğüslerde depreşen Arap cahiliyesinin mantığıdır. Allah&#8217;ın farzı ve paylaşması karşısında bugün bazı gönüllerde depreşen çağdaş cahiliyenin mantığı Arap cahiliyesinin mantığından az çok farklı olabilir. Çağdaş mantık şöyle diyor: Çocuklarımız arasında emek sarf etmeyen ve yorulmayanlara nasıl mal veririz? Bu mantık da böyle&#8230;Her ikisi de hikmeti kavrayamıyor, edepli davranamıyor. Bu yüzden ikisi de cehalet ve edepsizlikte birleşiyor.</p>
<p>&#8220;Erkeğe dişinin iki payı..&#8221;</p>
<p>Ölünün erkek ve kız çocuklarından başka varisleri yoksa bunlar, &#8220;kıza bir pay erkeğe de kızın iki payı verilir.&#8221; Esasına göre tüm terekeyi alırlar.</p>
<p>Bu işte bir cinsin diğer cinse göre kayırılması gibi bir durum söz konusu değildir. Konu tamamen aile yapısında ve İslâm&#8217;ın toplumsal düzeninde erkek ve kadının yüklerinin arasında denge ve adaleti gözetmek amacına yöneliktir.</p>
<p>Çünkü erkek kadınla evlenirken onun ve ondan olan çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamayı da üstlenmektedir. Kadın ister onunla beraber olsun ister boşanmış olsun fark etmez. Kadına gelince ya kendi başına kalacaktır, ya da evlenmeden veya önce kendisine bakan bir erkek olacaktır. Hiçbir zaman ne kocasının ne de çocuklarının nafakasından sorumlu değildir. Erkek ise -en azından aile yapısında ve İslâm&#8217;ın toplumsal düzeninde kadının yükünü hafifletmekle yükümlüdür. Bu yüzden şu hikmet bölüşümde külfet ve nimet arasında bir uygunluk olduğu gibi adalet de görülmektedir. Bunun dışında bu paylaşımla ilgili söylenen sözler bir açıdan da Allah&#8217;a karşı edepsizliktir. Ayrıca toplumsal ve ailevi düzen içinde beraberinde hayatın dengede kalamayacağı bir sarsıntıdır.</p>
<p>Paylaşma, temelden furuu sayılanların varis olduklarının belirlenmesiyle başlıyor.</p>
<p>&#8220;Eğer ölenin ikiden çok kızı varsa mirasının üçte ikisi onlarındır.&#8221;</p>
<p>Ölenin erkek çocuğu yoksa ve iki veya daha fazla kız çocuğu varsa mirasın üçte ikisi onlarındır. Bir kız çocuğu varsa o zaman da yarısı onundur. Sonra terekenin geri kalan kısmı yakın akrabalarına verilir. Baba, veya dede yahut öz kardeş veya babanın kardeşi, ya da amca veya usulun çocukları gibi.</p>
<p>Nass şöyle diyor: &#8220;Eğer ölenin ikiden çok kızı varsa mirasının üçte ikisi onlarındır.&#8221; Bu da -ikiden fazla olmaları durumunda- kızlara üçte iki pay verileceğini gösteriyor. Sadece iki kızın mirastan alacakları üçte ikilik payın belirlenmesine gelince bu konuda Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) sünneti ve surenin sonundaki ayette zikredilen iki kız kardeşin durumuna yapılan kıyasla çözümlenmiştir.</p>
<p>Resulullah&#8217;ın sünnetine gelince Ebu Davud, Tirmizi ve İbn-i Mace Abdullah b. Ukeyl kanalı ile Cabir&#8217;den şöyle rivayet etmişlerdir: &#8220;Ya Resulullah şu ikisi Sa&#8217;d b. Rebi&#8217;nin kızlarıdır. Babaları Uhud günü seninle beraber iken şehid düştü. Amcaları onlara hiç şey bırakmadan tüm mallarını aldı. Malları olmadan da kimse onları nikahlamıyor&#8221; dedi. Cabir diyor ki: Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) buyurdu: &#8220;Yüce Allah bu konudaki hükmünü bildirecektir.&#8221; dedi. Bunun üzerine miras ayeti nazil oldu. Resulullah amcalarına &#8220;Sa&#8217;dın kızlarına malın üçte ikisini, annelerine sekizde birini, vermesini gerisini de kendisine ayırmasını&#8221; haber verdi.</p>
<p>Bu Resulullah&#8217;ın iki kızın üçte ikilik paylarım vermesidir. Bu da gösteriyor ki, iki veya daha fazla kızların bu durumda paylarına üçte ikisi düşmektedir.</p>
<p>Bu paylaşmanın başka bir esası da vardır. Bu da iki kız kardeşten söz eden diğer ayette geçmektedir. &#8220;Eğer kız kardeş iki ise oğlan kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar&#8221;. Birinci kısımda iki kız çocuğuna üçte ikilik payın verilmesi iki kız kardeşe kıyasla yapılmıştır. Bu durumda bir kız çocuğu bir kız kardeşle eşit olduğu da ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Çocukların paylarının belirlenmesinden sonra -şayet sağ iseler- anne-babanın değişik durumlardaki paylarının belirlenmesi geliyor. Çocukların varlığı veya yokluğu gibi.</p>
<p>&#8220;Eğer ölenin çocuğu varsa vasiyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Anne-babanın mirasta değişik durumları vardır:</p>
<p>Birinci durum: Çocuklarla birleşmeleri ve her birine altıda bir payın verilmesi. Geriye kalanın erkek çocuğuna veya bir ya da daha fazla kız kardeşle birlikte erkek kardeşe verilmesi. Tabii ki erkeğe iki dişinin payı verilir. Ölünün bir kızdan başka çocuğu yoksa kız çocuğuna mirasın yarısı verilir. Anne-babanın her birine de altıda bir pay verilir. Baba bunu dışında (asabiyet) yakınlık itibarıyla altıda birlik bir pay daha alır. Bu şekilde farz ve (asabiyet) yakınlık birleştirilmiş olur. Ancak ölünün iki veya daha fazla kızı bulunursa bunlar mirasın üçte ikisini alırlar. Anne-babanın herbiri de altıda bir pay alır.</p>
<p>İkinci durum: Ölünün ne çocuğu, ne kardeşi, ne kocası ya da karısı bulunmazsa anne-baba tek başlarına mirası alırlar. Anneye üçte bir verilir. Baba ise (asabiyet) yakınlık hasebiyle geri kalanını alır. Bu şekilde annenin payına düşenin iki katını almış olur. Şayet anne-babayla beraber ölünün kocası veya karısı da bulunursa, koca mirasın yarısını alır, karısı ise dörtte birini alır. Anne de üçte birlik payını alır. (Bütün mirasın üçte birini mi yoksa koca veya karısının payını almasından sonraki kısmın üçte birini mi alır? Bu konuda fakihlerin görüşleri farklıdır? Geri kalan kısmının da payı anneninkinden az olmaması için asabiyet nedeniyle baba alır.</p>
<p>Üçüncü durum: Anne-babanın kardeşlerle beraber olmasıdır. Anne-babadan olmaları ya da bir babadan veya bir anneden olmaları fark etmez- Ancak bu kardeşler baba ile beraber bir şeye varis olamazlar. Çünkü baba onlardan önce gelir ve asabiyet bakımından erkek çocuktan sonra o gelir. Bununla beraber kardeşler, annenin üçte birlik payına engel olup bunu altıda bire çıkarırlar. Kardeşlerle beraber anneye sadece altıda bir pay verilir. Ölünün kocası ya da karısı yoksa geri kalan terekeyi baba alır. Ancak bir tek kardeş annenin üçte birlik pay almasına engel olmaz. Aynı şekilde ölünün çocuğu veya kardeşi yoksa birlikte üçte bir pay alırlar.</p>
<p>Ancak bütün bu paylaşmalar, ölünün vasiyeti yerine getirilip borcu ödendikten sonra söz konusu olabilir.</p>
<p>&#8220;Ana-babanız mı,yoksa evlatlarınız mı size daha yararlı olacaklarını bilemezsiniz..&#8221;</p>
<p>İbn-i Kesir tefsirinde &#8220;Selef ve Halef uleması borcun vasiyetten önce geldiğinde birleşmişlerdir&#8221; der. Borcun öncelikli olması anlaşılır bir meseledir. Çünkü bu,başkalarının hakkıyla ilgilidir. Bu yüzden borç verenin hakkını ödemek ve borçlunun zimmetini kaldırmak için mal bırakmışsa borçlunun malından borcunu ödemek zorundadır. İslâm, hayatı vicdan titizliği, uygulamalarda güvenirlilik ve toplumun atmosferinde huzur gibi temellere dayanması için borç zimmetinin kaldırılmasına büyük özen gösterir. Bu yüzden borcu borçlunun ölümünden sonra bile zimmetinden kurtulamadığı bir hak olarak boynunda bırakıyor.</p>
<p>Ebu Katade (Allah O&#8217;ndan razı olsun) şöyle dedi; Adamın biri &#8220;Ya Resulullah, şayet Allah yolunda öldürülürsem hatalarım affolunur mu?&#8221; dedi. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) &#8220;Evet, şayet sen sabreder, sevabı Allah&#8217;tan bekler, ilerler ve kaçmayıp öldürülürsen affolunursun&#8221; buyurdu. Sonra adam &#8220;Nasıl dedin?&#8221; dedi. Resulullah da tekrar edip şöyle dedi &#8220;Evet ama borç hariç. Çünkü Cebrail bunu bana haber verdi &#8221; (Müslim, Malik, Tirmizi, Nesai)</p>
<p>Yine Ebu Katade&#8217;den şöyle rivayet edilir: &#8220;Nebi&#8217;ye (selâm üzerine olsun) namazını kılması için bir cenaze getirdiler. Resulullah &#8220;Arkadaşınızın namazını siz kılın. Çünkü borçludur&#8221; dedi. Dedim ki &#8220;Ya Resulullah, borcunu ben üzerime alıyorum&#8221;, &#8220;Ödeyecek misin?&#8221; dedi. &#8220;Evet ödeyeceğim&#8221; dedim. Bunun üzerine namazını kıldı.&#8221;</p>
<p>Vasiyyet ise ölünün isteğine bağlıdır. Bazı varislerin bazısına engel olduğu bazı durumları telafi etmek için vasiyet etmiş olabilirler. Ya da onlarla varisler arasındaki ilişkileri güçlendirmek ve daha gelişme göstermeden kıskançlık, kin ve çekişme nedenlerini ortadan kaldırmak gibi aile için yararlı şeyler de düşünülmüş olabilir. Varis olan için vasiyet edilmez. Bu da, miras bırakanın varisleri bu haktan yoksun bırakmaması için bir güvencedir.</p>
<p>&#8220;Ana-babanızın mı, yoksa evlatlarınızın mı size daha hayırlı olacaklarını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş miras paylarıdır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Birinci dokunuş, bu farizalar karşısında ruhları temizlemek amacına yönelik Kur&#8217;anî bir ayırmadır. Kimi insanların babalık şefkatleri oğullarını babalarına tercih etmeye yöneltebilir. Çünkü oğullar karşısındaki fıtri zaaf daha büyüktür. Bazılarında bu zaaf, terbiye ve ahlâk duygularına yenilir ve babalarını tercih etmeye yönelirler. Kimisi de fıtri zaaf ve terbiye duygusu arasında kararsız ve şaşkın bir durumda kalır. Nitekim, daha önce, veraset hükmünün nazil olduğunda bazılarının durumuna işaret ettiğimiz gibi çevrede geleneksel mantığıyla belli yönlere sevk edebilir. Bu yüzden yüce Allah, bütün gönüllere huzur, hoşnutluk, emrine ve farz kıldıklarına teslimiyet duygularını yerleştirmek istemiştir. Bunu da, herşeyi yüce Allah&#8217;ın bildiğini ve kendilerininse hangi akrabanın yarar bakımından daha yakın olduğunu ve iyilik bakımından hangi bölüşmenin iyi olduğunu bilmediklerini belirtmekle sağlıyor.</p>
<p>&#8220;Ana-babanızın mı, yoksa evlatlarınızın mı size daha yararlı olacaklarını bilemezsiniz.&#8221;</p>
<p>İkinci dokunuş, sorunun temelini belirlemek içindir. Buna göre sorun, heva ve yakın menfaat sorunu değildir. Din ve şeriat sorunudur.</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah tarafından belirlenmiş miras paylarıdır.&#8221;</p>
<p>Babaları ve oğulları yaratan Allah&#8217;tır. Malları ve rızıkları veren O&#8217;dur. Farz kılan ve bölüştüren O&#8217;dur. Kanunları da O koyar. İnsanlar kendi kendilerine kanun koyamazlar. Hevalarına göre hükmedemezler. Üstelik onlar yararlarının nerede olduğunu da bilemezler.</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Akıştaki üçüncü dokunuş, kalplere yüce Allah&#8217;ın insanlar için hükmettiğinin -nitekim bu esastan başkasına başvurmaları söz konusu olamaz- Bir ilim ve hikmete dayandığına, bu yüzden kendileri için daha yararlı olduğunu hissettirmektedir. Allah hükmeder, çünkü O bilir -onlarsa bilmezler- Allah farz kılar çünkü 0 hikmet sahibidir. Onlarsa hevalarına tabi olurlar.</p>
<p>Bu değerlendirmeler, işi temel eksenine döndürmek için daha miras hükümleri bitmeden bu şekilde aralarda yer almaktadır. Bu, sorunun itikadi eksenidir. Ve bu, Allah&#8217;ın hükmüyle hükmolunmak, farzları O&#8217;ndan almak ve O&#8217;nun hükmünden hoşnut olmak anlamına gelen &#8220;Din&#8221;i açıklayıcı bir eksendir.</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah tarafından belirlenmiş miras paylarıdır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Ardından bu farzlardan geri kalanların açıklanmasına geçiliyor.</p>
<p><strong>12- Geride çocuk bırakmaksızın ölen eşlerinizin vasiyetleri yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra artakalacak miraslarının yarısı size düşer. Eğer ölen eşlerinizin çocukları varsa miraslarının dörtte biri sizin olur.</strong></p>
<p>Eğer siz, geride çocuk bırakmaksızın ölürseniz, vasiyetiniz yerine getirildikten ve borcunuz ödendikten sonra artakalacak mirasınızın dörtte biri eşinize düşer. Eğer çocuğunuz varsa eşinizin mirasınızdaki payı sekizde birdir.</p>
<p>Eğer bir erkek ya da kadın geride ne ana-baba ve ne de çocuk bırakmaksızın ölür (kelâle) de erkek ya da kız kardeşi bulunursa vasiyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra artakalacak mirasının altıda birlik bölümü kardeşlerine düşer. Eğer kardeşlerinin sayısı ikiden fazla ise mirasının üçte biri, hiç birine haksızlık yapılmaksızın kardeşlerine bölüştürülür.</p>
<p>Bu hükümler size Allah tarafından emredilmiştir. Allah herşeyi bilir ve kullarına karşı yumuşaktır.</p>
<p>Hükümler son derece açık ve incedir. Karısı öldüğünde -erkek ya da kız çocuğu da yoksa, mirasın yarısını alır. Ancak -erkek veya kız, bir veya daha fazla çocuğu varsa koca mirasın dörtte birini alır. Karım oğullarının çocukların kendi çocukları gibi kocanın payını yarıdan dörtte bire düşürürler. Başka kocadan olan çocukları da kocanın mirasından yarısını almasına engel teşkil ederler böylece payını dörtte bire düşürürler. Daha önce değişildiği gibi mirasın bölüşümü borcun, sonra da vasiyyetin yerine getirilmesinden sonradır.</p>
<p>Koca ölürse -ondan çocukları da yoksa- karısı mirasın dörtte birini alır. Şayet -erkek veya kız, bir veya daha fazla, ondan veya başkasından aynı şekilde aynı sulpten gelen- çocukları varsa bunlar karının dörtte birlik payını sekizden bire düşürürler. Borcu ödemek sonra da vasiyyeti yerine getirmek mirasta her zaman varislerden önce gelir.</p>
<p>İki, üç ve dört karı bir karı gibidirler. Dörtte bir veya sekizde birlik payda ortaktırlar.</p>
<p>İkinci ayette yer alan son hüküm Kelale (baba ve çocuğu bulunmayan)&#8217;nin mirasıyla ilgilidir.</p>
<p>&#8220;Eğer bir erkek ya da kadın geride ne ana-baba ve ne de çocuk bırakmaksızın ölür (kelâle) de erkek ya da kız kardeşi bulunursa vasiyyeti altıda bir bölümü kardeşlerine düşer. Eğer kardeşlerinin sayısı ikiden fazla ise mirasın üçte biri&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Kelale&#8221;den kastedilen, ölüye -usul veya furu olmayıp- bunlar gibi bir bağı olmayan ve zayıf bir bağla akraba olan varislerdir. Hz. Ebu Bekir&#8217;den (Allah O&#8217;ndan razı olsun) &#8220;kelale&#8221;den sorulmuş o da şöyle cevap vermişti: &#8220;Bu konuda kendi görüşümü söylüyorum. Doğruysa Allah&#8217;tandır. Yanlışsa benden ve şeytandandır. Allah ve Resulü bundan uzaktırlar.`Kelale&#8217; çocuğu ve babası bulunmayan kişidir.&#8221; Hz. Ömer (Allah O&#8217;ndan razı olsun) idarede bulunduğu zaman &#8220;Ben Ebu Bekir&#8217;in görüşüne muhalefet etmekten haya ederim&#8221; demişti. (İbn-i Cerir ve diğerleri Şa&#8217;bi&#8217;den rivayet ederler)</p>
<p>İbn-i Kesir tefsirinde &#8220;İbn-i Mes&#8217;ud ve Ali böyle dedi. İbn-i Abbas ve Zeyd b. Sabit&#8217;den birden fazla kişi tarafından doğrulanmıştır. Şa&#8217;bi, Nehai, Hasan, Katade, Cabir b. Zeyd ve (el-Hakem) bu görüştedirler. Medineliler Kufe ve Basralılar bu görüşü kabul ediyorlar. Yedi Fakih, dört imam, Selef ve Halefin çoğu hatta tümü bu görüştedir. Bu görüş üzerinde birden fazla icma nakledilir&#8221; der.</p>
<p>&#8220;Eğer bir erkek ya da kadın geride ne ana-baba ve ne de çocuk bırakmaksızın ölür (kelâle) de erkek ya da kız kardeş bulunursa vasiyyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra artakalacak mirasın altıda birlik bölümü kardeşlerine düşer. Eğer kardeşlerinin sayısı ikiden fazla ise mirasın üçte biri&#8230;&#8221;</p>
<p>Ölünün -aynı anneden- bir erkek bir de kız kardeşi olursa, bunlar da ayrı babalardan veya bir babadan olurlarsa, surenin son ayetinde belirtilen &#8220;Erkeğe İki dişinin payı kadar&#8221; kuralı uyarınca mirası alırlar. İster erkek, İster kız olsunlar altıda birlik payları yoktur. Bu hüküm anneleri bir kardeşleri içindir. Çünkü onlar erkek ya da kız altıda bir payı farz olarak alıyorlar, asabiyet yoluyla değil. Asabiyet, farz kılınanlardan sonra mirasın tümünü veya artan kısmını almaktır.</p>
<p>Sayıları ve cinsleri ne olursa olsun. Benimsenen görüşe göre hepsi de eşit olarak mirastan üçte bir pay alırlar. Ancak bu üçte birlik paydan &#8220;erkeğe iki dişinin payı kadar&#8221; kuralınca yararlanırlar görüşü de mevcuttur. Ancak birincisi daha açıktır. Çünkü bu bizzat ayetin erkek ve dişiyi eşitlediği ilkeye daha uygundur. &#8220;Onlardan her birisi için altıda bir pay vardır.&#8221;</p>
<p>Anneleri bir olan kardeşlerin durumu -bu yüzden- geri kalan varislere karşı değişiklik arz eder.</p>
<p>Birincisi, erkekleri ve dişileri mirasta eşittirler.</p>
<p>İkincisi, ölü ve kelâle (çocuğu ve babası bulunmayan) almadığı sürece, onlar varis olamazlar. Baba, dede, çocuk ve çocuğun çocuğu ile beraber varis olamazlar.</p>
<p>Üçüncüsü, erkek ve dişileri ne kadar çok olsa bile bunların mirastaki payı üçte birin üzerine çıkmaz.</p>
<p>&#8220;Eğer kardeşlerinin sayısı ikiden fazla ise mirasının üçte biri hiçbirine haksızlık yapılmaksızın kardeşlerine bölüştürülür.&#8221;</p>
<p>Burada adalet ve iyiliğe dayanması için vasiyyetin varislere zarar vermesinden sakındırma yer almaktadır. Bununla beraber borç vasiyyetten önceliklidir. Her ikisi de daha önce dediğimiz gibi varislerden önce gelir.</p>
<p>Sonra -birinci ayette olduğu gibi- ikinci ayette de bir sonuca bağlama yer almaktadır</p>
<p>&#8220;Bu hükümler size Allah tarafından emredilmiştir. Allah herşeyi bilir ve kullarına karşı yumuşaktır.&#8221;</p>
<p>Bu sonucun tekrarlanması güçlendirmek ve iyice yerleştirmek amacına yöneliktir. Bu farizalar, &#8220;Allah&#8217;tan birer vasiyyettir&#8221;. Ondan kaynaklanmaktadırlar. Ve sonuçta ona döneceklerdir. Hevadan kaynaklanmadıkları gibi hevaya da uymazlar. Bir bilgiden kaynaklanmışlardır. Bunlara uymak zorunludur. Çünkü, kanun koyma ve rızıkları dağıtma hakkına tek başına sahip bir kaynaktan gelmişlerdir. Bunları kabul etmek gerekir, çünkü gerçek ve doğru bilgiye tek başına sahip bir kaynaktan doğmaktadırlar.</p>
<p>ALLAH&#8217;IN HUDUDU</p>
<p>İslâm inancının temel ilkenin üst üste pekiştirildiğini, ısrarla vurgulandığını görüyoruz. Emirleri ve yasaları sırf yüce Allah&#8217;tan alma ilkesinin yani. Bunun tersi küfürdür, yüce Allah&#8217;a baş kaldırmaktır, bu dinin çerçevesi dışına çıkmaktır.</p>
<p>İşte miras paylarına, miras buyruklarına ilişkin bir uyarı niteliğini taşıyan ve bu payları, bu buyrukları &#8220;Allah&#8217;ın sınırları&#8221; diye tanımlayan şu iki ayet, bu temel ilkeyi zihinlere işlemeyi amaçlıyor. Okuyalım:<br />
<strong>13- Bunlar Allah&#8217;ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat ederse Allah onları içinde ebedi olarak kalacakları, altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur.</p>
<p>14- Buna karşılık kim Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e karşı gelir, O&#8217;nun çizdiği sınırları aşarsa Allah onu, içinde ebedi olarak kalmak üzere Cehennem&#8217;e atar. Onun için onur kırıcı bir azap vardır.</strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın bilgisi ve hikmeti uyarınca ortaya koyduğu gerek ailenin iç ilişkilerini ve gerekse toplumun ekonomik ve sosyal ilişkilerini düzenlemek için önerdiği bu yasalar, bu hükümler &#8220;Allah&#8217;ın sınırları&#8221;dırlar. Bu ilişkilerde son çözüm yolu olsunlar, miras bölüşümünün bağlayıcı kararlarını oluştursunlar diye yüce Allah tarafından belirlenmiş sınırlardır.</p>
<p>Bu konuda yüce Allah&#8217;a ve Peygamberimize uymanın zorunlu sonucu &#8220;İçinde sürekli kalınacak olan Cennet&#8221; ile &#8220;Büyük kurtuluş, büyük başarı&#8221;dır. Buna karşılık bu sınırları çiğneyerek yüce Allah&#8217;a karşı gelmenin zorunlu sonucu da &#8220;İçinde sürekli kalınacak Cehennem&#8221; ile &#8220;Onur kırıcı, utandırıcı azap&#8221;tır.</p>
<p>Niçin? Evet, niçin miras hukuku gibi alanı sınırlı bir yasal düzenlemede, hatta bu hukukun ayrıntılı bir hükmünde, ayetin deyimi ile &#8220;Allah&#8217;ın sınırlarının&#8221; belirli bir çizgisindeki itaatin ya da karşı gelmenin zorunlu sonuçları bu kadar ağır, bu kadar dramatik oluyor?</p>
<p>Meselenin içyüzünü, derine inen kökünü bilmeyenlere bu zorunlu sonuçlar, karşılıkları olan eylemlerden ve davranışlardan daha ağır gelebilir.</p>
<p>Bu meseleyi bu surenin ileride okuyacağımız birçok ayeti açıklıyor. Surenin ana hatlarını tanıtan giriş bölümünde bu ayetlere değinmiştik. Bu ayetler dinin anlamını, imanın şartını ve İslâm&#8217;ın tanımını açıklayan ayetlerdir. Fakat miras ayetlerinin arkasından gelen, uyarı amaçlı bu iki önemli ayetten söz etmişken bu meseleye şimdiden kısaca değinebiliriz. Şöyle ki:</p>
<p>Gerek bu dinin -yani İslâm dininin- ve gerekse tarihin şafağından itibaren insanlığa gelmeye başlayan bütün peygamberlerin getirdikleri ilahi dinlerin açısından temel şudur: İlahlık yetkisi kimindir? Şu insanların Rabbi olma yetkisi kime aittir?</p>
<p>Bu sorunun iki zıt, iki alternatif cevabı vardır. Bu dinle ilgili herşey, tüm insanlar ile ilgili herşey bu iki cevaba dayanır, bu iki cevabın bağlayıcı sonucu olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Evet, ilahlık yetkisi kimindir, Rabb olma yetkisi kime aittir?</p>
<p>Cevaplardan birincisine göre bu yetki sırf yüce Allah&#8217;a aittir, yaratıklardan hiçbirinin bu yetkide zerre kadar payı yoktur. İşte bu İslâm&#8217;dır, işte bu imandır, işte bu dindir.</p>
<p>İkinci cevaba göre bu yetki yüce Allah ile bazı yaratıkları arasında ortaktır, ya da bütünüyle bazı yaratıkların tekelindedir. Bu ise ya şirktir, Allah&#8217;a ortak koşmaktır, ya da açık küfürdür.</p>
<p>Ya ilahlığın ve Rabblığın sırf yüce Allah&#8217;ın tekelinde olduğuna inanılır. Bu inanç kulların sırf Allah&#8217;a bağlanmaları, tek olarak Allah&#8217;a kul olmaları, tek Allah&#8217;a itaat etmeleri, ortağı olmayan tek Allah&#8217;ın hayat sistemine uymaları anlamına gelir. Bu durumda İnsanların hayat sistemini tek başına yüce Allah belirleyecek, insanların uygulayacakları temel yasaları tek başına yüce Allah koyacak; insanların değer yargılarını, hayat pratiklerini ve sosyal kurumlarını yine tek başına yüce Allah dikta edecektir. Yüce Allah&#8217;ın dışında hiçbir kişinin ya da hiçbir grubun bu yetkide payı yoktur. İnsanların bu alanda getirecekleri yasal düzenlemeler, mutlaka yüce Allah&#8217;ın temel yasalarına dayalı olmak zorundadır. Çünkü bu yetki ilahlığın, Rabblığın gereğidir; onun kendine has niteliklerinin bariz ve dolaysız göstergesidir.</p>
<p>Ya da bu yetki yüce Allah&#8217;ın yarattıklarından birine yakıştırılacak, söz konusu yetkinin bu yaratık tarafından ya yüce Allah ile ortak biçimde ya da tek başına kullanıldığına inanılacaktır. Bu ise insanların yüce Allah&#8217;tan başkasına bağlanmaları, yüce Allah&#8217;tan başkasına kul olmaları ve yüce Allah&#8217;tan başkasına itaat etmeleri demektir. Bu da yüce Allah&#8217;ın kitabına, yüce Allah&#8217;ın otoritesine dayanmayan, başka ilham kaynaklarına dayanan ve yetkilerini bu &#8220;başka&#8221; ilham kaynaklarından alan birtakım insanlar tarafından ortaya konmuş sistemlere, düzenlere, hukuki düzenlemelere ve değer yargılarına uyma biçiminde ortaya çıkar. Bundan dolayı bu durumda ortada ne din, ne iman ve ne de İslâm vardır. Ortada olan şey kâfirliktir, fasıklıktır, müşrikliktir, yüce Allah&#8217;a baş kaldırmadır.</p>
<p>İşte &#8220;mesele&#8221; bütün gerçekliği ve yalınlığı ile budur. Bundan dolayı yüce Allah&#8217;ın sınırlarını birtek meselede çiğnemek ile O&#8217;nun şeriatına karşı baş kaldırmak arasında fark gözetilmemektedir. Çünkü bu açıdan bakınca o bir tek mesele de dindir, şeriatın tümü de dindir. Önemli olan insanların yaşama tarzları konusunda hangi ilkeye dayandıklarıdır. Acaba bu temel ilke ilahlık ve Rabblık yetkisine -bütün karakteristik nitelikleri ile- sırf yüce Allah&#8217;ın tekeline mi dayandırmaktadır. Yoksa ya bu yetki yüce Allah ile bazı kulları arasında bölüştürülmekte ya da sırf o kullara tanınarak kulun kula kulluğuna mı inanılmaktadır. Önemli olan bu ilkelerden hangisinin benimsendiğidir. Yoksa insanların bu dinden olduklarını iddia etmeleri, hayatlarının pratik uygulamaları ile değil de sırf dilleri ile müslüman olduklarını ileri sürmeleri değildir!</p>
<p>Miras paylarının yasal mirasçılara bölüştürülmesi konusunda bir yandan Allah&#8217;a ve Peygamberimize itaat etmekle altlarından ırmaklar akan ve içlerinde sürekli kalınacak Cennetler arasında ve bir yandan da Allah&#8217;a ve Peygamberimize karşı gelmekle süresiz ve onur kırıcı Cehennem azabı arasında ilişki kuran yukardaki iki uyarı amaçlı ayet, işte bu büyük gerçeğe işaret ediyor.</p>
<p>Yine bu büyük gerçek bu suredeki diğer birçok ayetin ana fikrini oluşturmakta, bu ayetlerde tartışmaya, zorlamalı yorumlara açık kapı bırakmadan, açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmektedir.</p>
<p>Ayrıca bu gerçeği yeryüzünde kendini müslüman sayan herkesin son derece belirgin bir şekilde kavraması gerekir. Böylece herkes müslümanlık nerede kendisi nerede; bu din nerede, yaşama tarzı nerededir bunu açıkca görmelidir.</p>
<p>Şimdi burada İslâm&#8217;ın mïras sistemi konusunda birkaç kısa söz söylememiz gerekir. Bu söyleyeceklerimizi &#8220;Erkekler kazançlarından pay aldıkları gibi kadınlar da kazançlarından pay alırlar&#8221; ilkesi ile &#8220;Allah size erkeklere, kadınlarınkinin iki katı kadar pay vermenizi emreder&#8221; ilkesini ortaya koyarken söylediklerïmize eklemek gerekir.</p>
<p>Bu miras sistemi hem insan fıtratının ve hem de bütün yönleri ile aile düzeninin ve insanlık hayatının gerçekleri ile uyumlu bir sistemdir. Eğer biz bu sistemi, gerek eski ve gerekse modern cahiliye dönemlerinde ve dünyanın herhangi bir yerinde uygulanan miras sistemi ile karşılaştırırsak bu gerçeği açıkça görürüz.</p>
<p>Bu sistem aile-içi sosyal dayanışmayı tam anlamı ile göz önüne alır. Bunun sonucu olarak miras paylarını, ailedeki herkesin bu sosyal dayanışmadaki sorumluluk payına göre dağıtır. Meselâ ölenin ana-babası gibi miras payları belli yakınlardan sonra yakın akrabalara (asabe) öncelik tanınıyor. Çünkü bu yakın akrabalar, adamın geçim yükünü üstlenme konusunda da öncelikle sorumlu oldukları gibi eğer bir adam öldürme olayı meydana gelirse onun adına Diyeti ve diğer para cezalarını ödeyecek olanlar da onlardır. Demek oluyor ki, bu sistem kendi içinde bütünlük yansıtan, uyumlu bir sistemdir</p>
<p>Bu sistem insanlık ailesinin bir tek kişiden türeyip oluştuğu ilkesini de göz önünde tutar. Bunun sonucu olarak kadını ve çocuğu, sırf kadın ve çocuk oldukları için mirastan mahrum etmez. Çünkü bu sistem -biraz önce değindiğimiz gibi- pratik yararları göz önünde tuttuğu gibi insanlığın bir kişide birleştiği ilkesini de göz önünde bulundurur. Bu ilkeye bağlı olarak insanlar arasında cinsiyet farkı gözetmez, yalnız aile-içi ve sosyal dayanışmadaki yükümlülük paylarının gerektirdiği farklılıkları hesaba katar.</p>
<p>Bu sistem genel anlamda hayat olgusunun karakterini ve özel anlamda insan fıtratının yapısını göz önüne alarak miras bölüşümünde genç kuşağa öncelik tanır, onu yaşlı kuşağın ve diğer akrabaların önüne çıkarır. Çünkü genç kuşak, devamlılığın ve türü korumanın canlı aracıdır. Bundan dolayı canlılık ve hayat olgusunun bakış açısı ile önem önceliği hakkına sahiptir. Bununla birlikte bu sistem, ne yaşlı kuşağı ve ne de diğer yakın akrabaları mirastan mahrum tutmuş değildir. Tersine fıtratın köklü mantığı uyarınca bunların her birine pay ayırmıştır.</p>
<p>Genel olarak bütün canlılar, özellikle insanlar soyları ile ilişkilerinin kopmamasını, yeni kuşakların varlığında, devamlılık kazanmayı arzu ederler. Bu sistem, bu içgüdünün istekleri ile atbaşı yürür. Bir ömür boyu elemeğinden arttırabildiklerini biriktiren insanoğlunu, soyunun bir birikimden yoksun kalmayacağı, öldüğünde bu mal birikiminin ailesine miras olarak kalacağı güvencesi ile tatmin eder. Bu güvence insanoğlunu daha çok çalışmaya sevk eder. Bu şevkle birkaç katına çıkabilecek olan alın teri ürünlerinden aslında bütün toplum yararlanmış olur. Üstelik bu sistemin önerdiği yaygın, sağlıklı ve somut sosyal dayanışma ilkesi zedelenmez.</p>
<p>Son olarak bu miras sistemi servetin her genç kuşakla yeniden bölüşülmesini, kuşaktan kuşağa dağıtıma uğramasını sağlar. Böylece servetlerin sürekli çoğalarak belirli ellerin tekeline girmesi önlenmiş olur. Oysa mirasın sadece erkek çocuğa ya da çok sınırlı aile fertlerine geçmesini öngören sistemler, sözünü ettiğimiz servet tekelciliğini hızlandırmış olurlar. Bu açıdan bakınca İslâm&#8217;ın miras sistemi, ekonomik düzenin yeniden yapılanmasında, zorlamacı devlet müdahalesine gerek kalmadan bu düzenin dengeye kavuşturulması hususunda etkin ve sürekli bir araç rolü oynar. Oysa özü bakımından cimri ve mal tutkunu olan insan tabiatı, sözünü ettiğimiz zorlamacı devlet müdahalesinden hoşlanmaz. Oysa bu sürekli servet bölüşümü, sık sık yenilenen bu mal dağılımı insan nefsini rahatsız etmeden, onun direnci ile karşılaşmadan gerçekleşir. Çünkü bu operasyon onun fıtratı ile, onun cimriliği ile, onun mal tutkunluğu ile uyumlu bir nitelik taşır. İşte insan nefsine ilişkin yüce Allah&#8217;ın şeriatı ile insan yapısı yasal düzenlemeler arasındaki temel fark budur!</p>
<p>Surenin birinci bölümünün eksenini şu konular oluşturuyordu: Yetimlerin mallarını ve kişiliklerini, gerek aile içinde ve gerekse toplum düzeyinde güçlü güvencelere bağlayarak müslüman toplumun hayatını düzenlemek, bu toplumu cahiliye döneminin tortularından arındırmak; aile çerçevesinde miras sistemini belirlemek; gerek yetimler ile ilgili güvenceleri ve gerekse miras sistemini temel kaynağı olan yüce Allah&#8217;ın ilahlığı, O&#8217;nun tüm insanların Rabbi olduğu ve tüm insanları birtek kişiden türetmiş olmasında somutlaşan iradesi ilkesine dayandırmak; tüm insan toplumunu aile birimine oturtmak ve sosyal dayanışma ilkesine bağlamak; insanları hayatlarının bütün gelişmelerinde yüce Allah&#8217;ın sınırlarına bilgisine ve hikmetine havale etmek; insanların bütün davranışlarına, itaat ya da baş kaldırma anlamına gelen niteliklerine göre karşılık biçmek.</p>
<p>Surenin ikinci bölümünde de ağırlıklı olarak yine müslüman toplumun hayatını düzenleme, bu toplumu cahiliye dönemi tortularından arındırma çabası sürdürülüyor. Bu amacı gerçekleştirmek üzere şu konuların işlendiğini görüyoruz: Toplumu fuhuştan arındırmak, içine sızan kirli unsurları, yani vücudlarına fuhuş mikrobu bulaşmış erkek ve kadınları ayıklamak; bu arada bu mikroplu unsurlar içinde tevbe edip uslanarak temiz ve namuslu insanlar sıfatı ile topluma dönmek isteyenlere tevbe kapısını açık tutmak; cahiliye döneminde pençesi altında kıvrandığı aşağılamadan, horlanmışlıktan, baskıdan ve zulümden kurtararak aileyi sağlıklı ve sarsılmaz bir temele oturtmak, böylece aile esasına dayanan topluma sağlam, temiz ve iffetli bir altyapı sağlamak; son olarak da şeriat açısında yasak olan evlilikleri belirleyerek ve bu sınırlı yasaklar dışında kalan evliliklerin serbest olduğunu ilan ederek aile hayatının son derece önemli bir yönünü düzene bağlamak.</p>
<p>Bu açıklama ile hem surenin bu ikinci bölümü, hem de bu cüz sona eriyor.</p>
<p>Şimdi bu bölümün ilk iki ayetini okuyalım:<br />
<strong>15- Zina suçu işleyen kadınlarınızın aleyhinde dört kişinin şahitliklerine başvurunuz. Eğer dört kişi aleyhte şahitlik ederse o kadınları, ölünceye kadar ya da Allah kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar evlerinizden dışarı salmayınız.</p>
<p>16- Zina suçu işleyen çiftin her ikisini de eziyetli cezaya çarptırınız. Fakat eğer tevbe eder de uslanırlarsa artık yakalarını bırakınız. Çünkü Allah tevbeleri kabul eder ve merhametlidir.</strong></p>
<p>ZİNA</p>
<p>İslâm burada toplumu arındırıp pis unsurlardan temizleme amacı güden yoluna devam ediyor. Bunun için ilk önce zina suçu işledikleri kesinlikle ispatlanan fahişe kadınları izole edip toplumdan uzaklaştırıyor. İkinci adım olarak da aralarında Hz. Lût kavminin yaptığı türden sapık cinsel ilişkiye girişen homoseksüel erkeklerin eziyetli bir cezaya çarptırılmalarını karara bağlıyor. Yalnız bu eziyetli cezanın türü ve sınırı belirlenmiyor. Daha sonra zina suçu işleyen erkek ve kadınları aynı cezada birleştiriyor. &#8220;Zina haddi&#8221; diye bilinen bu ceza, Nur suresinde belirlenen biçimi ile sopalama ve Peygamberimizin hadisinde son şekline kavuşan niteliği ile taşa tutarak öldürme (recm) cezasıdır. Bu cezaların her ikisinde de güdülen amaç toplumu pislenmekten, mikrop kapmaktan korumak; onun temiz, iffetli ve şerefli niteliğini güvenceye bağlamaktır.</p>
<p>İslâm şeriatı her durumda ve bütün cezalarda gerekli güvenceleri sağlıyor. Öyle ki, söz konusu güvenceler sayesinde insanların hayatını son derece ciddi bir şekilde etkileyen önemli cezalarda haksızlık yapılması, hataya düşülmesi, zayıf ve şüpheli kanıtlara dayanılarak karar verilmesi ihtimali kesinlikle ortadan kaldırılmış oluyor.</p>
<p>Şimdi ilk ayeti ele alalım:</p>
<p>&#8220;Zina suçu işleyen kadınlarınızın aleyhinde içinizden dört erkeğin şahitliğine başvurunuz. Eğer dört kişi aleyhde şahitlik ederse o kadınları ölünceye kadar Allah kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar evlerinizden dışarı salmayınız.&#8221;</p>
<p>Bu ayet, son derece büyük bir özen ve ihtiyat içeriyor. Sebebine gelince burada kendilerine zina cezası uygulanacak olan kadınlar `kadınlarınızın&#8217; ifadesi ile sınırlandırılıyor. Yani bu kadınların &#8220;müslüman&#8221; olmaları gerekir. Bunun yanısıra zina suçunun işlendiğini kanıtlamak üzere şahitliklerine başvurulacak olan erkekler de &#8220;içinizden olan dört erkek&#8221; ifadesi ile sınırlandırılıyor. Yani şahitlerin de &#8220;müslüman&#8221; olmaları gerekir. Bu ayete göre zina suçu kanıtlandığı takdirde kimlerin zina cezasına çarptırılabilecekleri ve bu suçun işlendiğini kanıtlamak üzere kimlerin şahitliğine başvurulabileceği kesinlikle belirlenmiş oluyor.</p>
<p>İslâm, zina işleyen müslüman kadınların bu suçunu kanıtlamak üzere müslüman olmayan erkeklerin şahitliğine başvurmaz. Bunun yerine dört müslüman erkeğin şahitlik etmesini şart koşar. Bu dört şahidin &#8220;sizden&#8221; olmaları gerekir. Yani bu müslüman toplumun öz üyeleri olacaklardır. Bu toplumda yaşayacaklar, İslâm şeriatına boyun eğmiş olacaklar, İslâm&#8217;ın yönetim mekanizmasına itaat edecekler, İslâm toplumunun meseleleri ile yakından ilgili olacaklar, bu şeriatte nelerin ve kimlerin yeri olduğunu yakından bilecekler.</p>
<p>Bu konuda müslüman olmayanların şahitlikleri geçerli değildir. Çünkü müslümanların ırzı, İslam&#8217;ın güvenlik ve takva titizliği konularında onlara güvenilemez. Üstelik bu toplumun temiz ve iffetli olması, orada adaletin geçerli olması hususunda onların ne yararları ve ne de gayretleri söz konusudur. Şahitlikle ilgili güvenceler, zina hükmü değiştikten ve bu konuda sopalama ile taşa tutarak öldürme cezaları yürürlüğe girdikten sonra da hiçbir değişikliğe uğramaksızın geçerliliklerini korumuşlardır. Ayeti okumaya devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer dört kişi aleyhte şahitlik ederse o kadınları evlerinden dışarı salmayız.&#8221;</p>
<p>Yani bu kadınlar toplumun içine girmesinler, onu kirletmesinler, evlilik yapmasınlar, diğer toplumsal faaliyetlere katılmasınlar.</p>
<p>&#8220;Ölünceye kadar&#8230;&#8221;</p>
<p>Hayatlarının sonuna kadar evlerindeki tutukluluk halleri devam etsin.</p>
<p>&#8220;Ya da Allah kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar&#8230;&#8221; Yani ya Allah onların durumlarını, konumlarını değiştirinceye, ya suçlarına başka bir ceza biçinceye ya da haklarında dileyeceği herhangi bir başka uygulama buyuruncaya kadar. Bu ifade zina suçu ile ilgili bu hükmün nihaî ve sürekli olmadığını, belirli bir döneme ve toplumun belirli şartlarına ilişkin, geçici bir hüküm olduğunu, ilerde kesin ve kalıcı bir hükümle yer değiştireceğini ima eder niteliktedir. Nitekim daha sonra bu ihtimal gerçekleşti ve Nur suresindeki bir ayet ile Peygamberimizin bir hadisine bağlı olarak bu hüküm değişti. Fakat -az önce belirttiğimiz gibi- tahkikat aşamasına ilişkin güçlü güvenceler aynen geçerli kaldı.</p>
<p>İmam .Ahmed b. Hanbelî&#8217;nin Muhammed b. Cafer, Said, Katade, Hasan ve Hıtan b. Abdullah Rakkaşı yolu ile bildirdiğine göre bu konu ile ilgili olarak sahabilerden Ubade b. Samit şöyle diyor; Peygamberimize vahiy geldiğinde O, bu olaydan etkilenir, tedirgin olur ve çehresinin rengi değişirdi. Birgün yüce Allah tarafından &#8216;kendisine yeni bir vahiy gelmişti. Cebrail yanından ayrılarak göğe uçtuktan sonra Resulullah bize dönerek şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Dinleyin beni. Allah zina işleyen kadınlar hakkında `başka bir yol&#8217; gösterdi. Evli erkeğin evli kadın ile ve bekar erkeğin bekar kadınla işleyeceği zinalar hakkında. Evlilerin cezası yüz değneklik dayak ile taşa tutularak öldürülmek; bekarların cezası ise yüz değneklik dayak ile bir yıllık sürgündür.&#8221;</p>
<p>Aynı hadisin Müslim ve Eshabussunen tarafından kaydedilen ve Katade, Hasan, Hıtan ve Ubade b. Samit yolu ile Peygamberimize dayandırılan rivayetinde hadisin sözleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;Dinleyin beni. Allah zina suçu işleyen kadınlar hakkında `başka bir yol&#8217; gösterdi. Bekâr erkek ile bekâr kadın arasında işlenen zina suçunun cezası yüz değneklik dayak ile bir yıl sürgündür. Evli erkek ile evli kadın arasında işlenen zinanın cezası ise yüz değneklik dayak ile taşa tutularak öldürülmek(recm)dir.&#8221;</p>
<p>Öte yandan bu konuda elimize Peygamberimizin fiili uygulamasını gösteren belge de vardır. Müslim&#8217;in kaydettiğine göre Peygamberimiz, Maiz ve Gamidiye kabilelerine mensup iki zina suçlusu kadını &#8220;taşa tutarak öldürme cezasına çarptırmış, ayrıca onlara yüz sopa vurdurmuştur&#8221;. Ayrıca zina suçlusu bir yahudi çift hakkında verdiği hükümde de bu çiftin taşa tutularak öldürülmelerini kararlaştırmış, bunun dışında kendilerine yüz sopalık dayak cezası vermemiştir.</p>
<p>Peygamberimizin bu fiili uygulamaları, bu cezaların bu konudaki en son hüküm olduğunu gösterir.</p>
<p>Ayetleri okumaya devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Zina suçu işleyen çiftin her ikisini de eziyetli cezaya çarptırınız. Fakat eğer tevbe eder de uslanırlarsa artık yakalarını bırakınız. Çünkü Allah tevbeleri kabul eder ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Tefsir bilginleri arasında en çok taraftar bulan yoruma göre bu ayetteki &#8220;zina suçu işleyen çift&#8221; deyiminden maksat birbirleri ile sapık cinsel ilişki kuran iki eşcinsel (homoseksüel) erkektir. Bu, sahabilerden Mücahid&#8217;in görüşüdür. Öte yandan İbn-i Abbas Said b. Cubeyr ve daha bazı tefsir bilginleri ayetin &#8220;Onlara eziyetli ceza veriniz&#8221; cümlesini &#8220;Onlara hakaret ediniz, onları kınayınız ve kendilerini nalınlarınız (takunyalarınız) ile dövünüz&#8221; şeklinde açıklamışlardır. Devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer tevbe eder uslanırlarsa artık yakalarını bırakınız.&#8221;</p>
<p>İlerde anlatacağımız üzere tevbe; kişilik, yapı, istikamet, izlenen yol, tutum ve davranış alanlarında köklü bir değişimin göstergesidir. Bundan dolayı ceza uygulamasını durduruyor. Bu anormal sapıklar tevbe edip iğrenç suçlarından vazgeçtiklerini belirtince müslüman toplumun eli de yakalarını bırakıveriyor. Tabii ki, bu &#8220;yaka bırakma&#8221; emri sadece bu konu ile sınırlıdır, yani bu sapıklara uygulanan eziyet verici cezaya son verilecektir.</p>
<p>Şimdi de şu tatlı esprili ve derin anlamlı sonuç cümlesini okuyalım:</p>
<p>&#8220;Çünkü Allah tevbeleri kabul eder ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Söz konusu cezayı koyan O olduğu gibi tevbe ve uslanma durumunda bu ceza uygulamasını durdurmayı emreden de O&#8217;dur. İşlemin ne ilk aşamasında ve ne de son aşamasında insanların hiçbir inisiyatifi yoktur. İnsanlar sadece yüce Allah&#8217;ın yasasını, direktifini uyguluyorlar, o kadar. O &#8220;Tevvab&#8221; ve &#8220;Rahim&#8221;dir. Yani tevbeleri kabul eder ve tevbe edenlere karşı merhametli davranır.</p>
<p>Bu imalı (dolaylı anlatımlı) cümlenin bir başka nazik mesajı da kalpleri yüce Allah&#8217;ın ahlâkın gereklerine göre düzenlemeye özendirmektir. Madem ki &#8220;yüce Allah tevbeleri kabul eder ve merhametlidir&#8221; buna göre O&#8217;nun kulları vaktiyle işlenmiş, fakat sonradan tevbeye ve uslanmaya bağlanmış suçlar, günahlar karşısında birbirlerine karşı hoşgörülü ve merhametli olmalıdır. Bu tutum suçu hoş görme ve fuhuş günahı işleyenlere acıma anlamına gelmez. Böyle bir durumda hoşgörü ve merhamet söz konusu değildir. Hoşgörü ve merhamet tevbe eden, uslanan, suçundan arınan mahkûmlara karşı gösterilecektir. Bunlar yeniden topluma kabul edilecek, kendilerine geçmişleri hatırlatılmayacak; tevbe ederek bir yana bıraktıkları, arındıkları ve arkasından iyi hal gösterdikleri eski günahları yüzünden kınanmayacaklardır. Tersine bu durumda eski suçlarını unutarak yeniden temiz, pak ve onurlu bir hayata girme hususunda yardımcı olmak gerekir. Bunun tersine eğer toplum bu adamların suçunu ikide bir yüzlerine vuracak olursa bundan dolayı içlerinde eziklik duygusu, suçluluk kompleksi oluşur. Bu da onların tevbelerini bozarak tekrar ve inatla eski suçlarını işlemeye yönelmelerine, böylece hem dünyalarını hem de ahiretlerini mahvetmelerine, aynı zamanda yeryüzünde fesad çıkarmalarına, çevrelerini kirletmelerine ve toplumdan öç almaya kalkışmalarına yol açabilir.</p>
<p>Eşcinsellere ilişkin bu hüküm de sonradan değişikliğe uğramıştır. Nitekim Eshabussunen adlı hadis kâynağının Abdullah b. Abbas&#8217;a dayandırarak kaydettiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bu konuda şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Lût kavminin pis işini yapanları görürseniz düzeni de düzdüreni de öldürünüz.&#8221;</p>
<p>Bu hükümler İslâm sisteminin müslüman toplumu fuhuştan ve sapık cinsel ilişkiden arındırma konusuna ne kadar büyük bir önem verdiğini açıkça kanıtlar. Bu yoğun ilgi, oldukça erken bir tarihten itibaren kendini gösterir. İslâmiyet bu alandaki duyarlılığını göstermek için Medine&#8217;de devlet kuracağı, yüce Allah&#8217;ın şeriatına dayalı bir otoriteye sahip olacağı ve bu şeriatı yürürlüğe koyacağı günü beklememiştir. Çünkü zina yasağı her ikisi de Mekke döneminde inen &#8220;İsa&#8221; ve &#8220;Müminun&#8221; surelerinin aşağıdaki ayetlerinde gündeme gelmiş ve daha sonra aynı yasak &#8220;Mearic&#8221; suresinde tekrar vurgulanmıştır:</p>
<p>&#8220;Sakın zinaya yaklaşmayınız. Çünkü iğrenç bir suç ve son derece kötü bir yoldur. (İsra suresi; 32)</p>
<p>&#8220;Müminler kesinlikle kurtuluşa ermişlerdir.. Onlar eşleri ve cariyeleri dışında kalan herkese karşı mahrem yerlerini korurlar. Bu iki durumda ayıplanmaları söz konusu değildir.&#8221; (Müminun suresi; 6)&#8217;</p>
<p>Fakat İslâm&#8217;ın Mekke&#8217;de devleti yoktu, yürütme gücü yoktu. Bundan dolayı daha ilk günlerinde yasakladığı bu suça herhangi bir ceza biçmemişti. Ama Medine&#8217;de devletini kurup yürütme gücüne sahip olunca iş değişti. Artık bu suça, bu suçùn toplumu kirletmesine karşı vermiş olduğu mücadelede sadece yasaklamaları ve direktifleri yeterli görmedi. Sebebine gelince İslâm gerçekçi bir dindir. Sadece yasaklamaların ve direktiflerin yeterli olmayacağını da iyi bilir. Ayrıca dinin, insanların pratik hayatlarının dayandığı bir sistem, bir pratik düzen olduğu; sadece vicdanlarda yaşayan gizli duygulardan ibaret, otoritesiz, yasasız, yordamsız ve anayasasız bir kurum olmadığı gerçeğinin de farkında ve bilincindedir.</p>
<p>Mekke&#8217;de İslâm inancı bazı kalplere yerleşir-yerleşmez hemen bu kalplere egemen olan cahiliye kültürü ile mücadeleye girişerek onları temizleyip arındırma faaliyetine koyuldu. Fakat aynı İslâm Medine&#8217;de devletine kavuşarak şeriata dayalı bir otoriteye sahip olunca, yüce Allah&#8217;ın sistemini yeryüzünde belirli şekilde gerçekleştirme fırsatını elde edince toplumu fuhuştan koruma amacını gerçekleştirme hususunda -direktif ve öğüt vermenin yanısıra- yürütme otoritesini, caydırma ve cezalandırma biçiminde kullanmaya başladı. Çünkü, az önce söylediğimiz gibi, İslâm sadece vicdanlarda barındırılan saklı inançlardan ibaret değildir, bu inanç sisteminin yanısıra aynı zamanda inançlarını pratik hayatta yürürlüğe koyan bir devlet otoritesidir. Başka bir deyimle O, tek ayak üzerinde duran topal bir sistem değildir.</p>
<p>Aslında bazı zihinlerde kökleşen saplantılı yanılgının tersine, yüce Allah katından gelen bütün dinler böyledir. Sözünü ettiğimiz saplantılı zihinlerin, bazı semavi dinlerin şeriatsız, sosyal düzensiz ve otoritesiz olarak geldikleri yolundaki iddiaları asılsızdır. Asla böyle birşey yoktur. Din, hayat sistemidir, uygulamaya dönük bir pratik düzendir. Dinde insanlar sadece yüce Allah&#8217;a inanıp bağlanırlar, yönlendirici ilkelerini sırf yüce Allah&#8217;tan alırlar. İnançla ilgili düşüncelerini yüce Allah&#8217;tan aldıkları gibi gündelik hayatlarını düzenleyen yasal hükümlerini de yine O&#8217;ndan alırlar. Bu yasal ilkelere dayanan devlet otoritesi yürütme gücünü kullanarak bu yasal hükümleri insanların hayatında yürürlüğe koyar, bu hükümleri çiğneyenleri koğuşturarak cezaya çarptırır, toplumu cahiliye kültürünün pisliklerinden korur. Böylece insanların sırf yüce Allah&#8217;a inanıp bağlanmalarını, yüce Allah&#8217;ın dininin bütünüyle egemen olmasını sağlar. Yani dinin egemen olduğu ortamda şu ya da bu görüntü altında Allah&#8217;ın dışında başka ilahlar bulunmaz. Bu sistemde insanlar için kanun koyan, insanlar için değer yargıları ve kriterler üreten, hukuk sistemleri ve kurumlar ortaya süren başka ilahlara yer yoktur. Bütün bu fonksiyonları yerine getiren merci tek başına yüce Allah&#8217;tır. Buna göre eğer herhangi bir kul bu alanlarda herhangi bir yetkinin sahibi olduğunu iddia ederse aslında insanların önünde ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Oysa yüce Allah&#8217;tan gelen hiçbir dinin herhangi bir insanın ilah olmasına, bu yolda bir iddia ile ortaya çıkmasına ve bu anlama gelecek bir girişimde bulunmasına hoşgörü ile bakması beklenemez. Bundan dolayı yüce Allah katından gelen hiçbir dinin sırf vicdani inançlar getirmesi, pratik şeriattan ve bu şeriatı yürürlüğe koyacak devlet otoritesinden gönüllü olarak uzak kalmayı kabul etmesi söz konusu değildir.</p>
<p>İşte İslâm bu ilke uyarınca Medine&#8217;de gerçek varlığını ortaya koymaya koyuldu; yasama, yürütme, kavuşturma ve cezalandırma yolu ile toplumu pisliklerden arındırmaya girişti. Bu girişimini bu surenin bazı seçilmiş ayetlerinde örneklerini gördüğümüz hükümleri yolu ile pratiğe yansıttı. Gerçi bu hükümlerin bir bölümü daha sonra değişikliğe uğradı ve yüce Allah&#8217;ın iradesi uyarınca bu değişiklikler süreklilik kazandı.</p>
<p>İslâm&#8217;ın, toplumu fuhuştan arındırmak ve her yolu kullanarak ona karşı ısrarlı bir mücadele yürütmek hususundaki elle tutulur gayreti süpriz olarak karşılanacak, şaşılacak bir şey değildir. Çünkü dünyanın her tarafını etkisi altına alan günümüz cahiliye uygarlığında da açıkça gördüğümüz gibi, her dönemdeki cahiliye uygarlıklarının en başta gelen özelliği hiçbir ahlakî ve kanuni sınır tanımayan bir cinsel anarşi, bir hayvanî başıboşluktur. Cahiliye toplumları bu kural tanımaz, anarşik cinsel ilişkileri &#8220;kişisel özgürlüğün&#8221; vazgeçilmez göstergelerinden biri olarak kabul ederler ve bu sapık ilişkilere karşı çıkanları hemen onları önlemeye gayret edenleri bağnazlık ve dar kafalılık damgası ile damgalarlar.</p>
<p>Cahiliye toplumlarının mensupları bütün &#8220;insani&#8221; özgürlükleri konusunda hoşgörü gösterirler, fakat bu &#8220;hayvani&#8221; özgürlükleri konusunda hiçbir musamahaya, hiçbir uzlaşmaya yanaşmazlar. Bütün insani özgürlüklerinden vazgeçebilirler, onların tümünü gözden çıkarabilirler, fakat bu hayvani özgürlüklerini düzene bağlamak, iğrençliklerden arındırmak isteyenlere karşı birer yırtıcı kaplan kesilirler.</p>
<p>Cahiliye toplumların bütün kurumlarını elbirliği ile ahlaki engelleri yıkmaya uğraşırlar, insan vicdanındaki fıtrî kuralları yozlaştırmaya çalışırlar, hayvanî ihtirasları şirin gösterme ve bu ihtiraslara masum yaftalar yakıştırma yarışındadırlar, değişik yollardan cinsiyet içgüdüsünün ateşini patlatmaya ve bu içgüdüyü kuralsız pratik boşalmaya itmeye uğraşırlar, aile ve toplum denetimini zayıflatmak için ellerinden ne gelirse yaparlar, çıplak ihtiraslar karşısında tiksinti duyan sağlıklı fıtrî duyguları her fırsatta aşağılarlar, buna karşılık bu iğrenç ihtirasları; içgüdüsel, bedenî ve doyumsal çıplaklığı yüceltme, alkışlama konusunda hiçbir fırsatı kaçırmazlar.</p>
<p>Bütün bunlar İslâm&#8217;ın gerek insanların duygularını ve gerekse toplumları pençesinden kurtarmak üzere geldiği gerici cahiliye zihniyetinin başta gelen karakteristik özellikleridir. Bunlar tıpatıp her cahiliye uygarlığının, her cahiliye toplumunun ortak özellikleridir Arap cahiliye toplumunda yetişen ünlü İmrulkays&#8217;ın şiirlerini inceleyenler bu şiirlerin benzerlerini eski Yunan&#8217;ın ve eski Roma&#8217;nın cahiliye şiirlerinde de bulabilirler. Bunun yanısıra bu cahiliye şiirlerinin içerdiği motiflerin benzerlerini çağdaş Arap cahiliye edebiyat sanatında, aynı zamanda bütün çağdaş cahiliye sanat ve edebiyatlarında da görebilirsiniz. Tıpkı bunun gibi eski ve yeni bütün cahiliye toplumlarındaki gelenekleri, kadının muptezelleşmesini, şehvet çılgınlığını ve başıboş kadın-erkek karmalığını gözden geçirirseniz, bu toplumlar arasında şaşırtıcı bir benzerlik, sıkı bir ilişki olduğunu, bütün bu hayasızlıkların ortak bir zihniyetten kaynaklandığını ve birbirlerine yakın sloganlar kullandıklarını görürsünüz.</p>
<p>Oysa bu tür bir hayvani başıboşluk tarihin her döneminde egemenliği altına aldığı uygarlığı ve milleti yıkıma sürüklemiştir. Eski Yunan uygarlığının, eski Roma uygarlığının ve eski İran-Fars uygarlığının başına gelen akıbet budur. Günümüzün Avrupa ve Amerika uygarlığı da böyle bir çöküşün eşiğindedir. Bu uygarlıklar endüstri ve teknoloji alanlarındaki bütün baş döndürücü gelişmişliklerine rağmen hızlı bir gerileme yolundadırlar. Bu durum o toplumların aklı başında insanlarını paniğe kaptırmıştır. Fakat kendi sözlerinden de açıkça anlaşılacağı gibi, bu kimselerde bu yıkıma sürükleyici akıntının önünde duracak güç yoktur.</p>
<p>Bu hayvanî başıboşluğun evrensel akıbeti bu olduğu halde her dönemin ve her yörenin cahiliye tutkunları bu uçuruma doğru doludizgin koşarlar. Kimi zaman bütün &#8220;insanî&#8221; özgürlüklerini kaybetmeye göz yumdukları halde bu &#8220;hayvani&#8221; özgürlüklerinin yolu üzerinde herhangi bir engelin dikilmesini kesinlikle kabul etmezler. Başka bir deyimle köleler misali kula kul olmaya razıdırlar, tek bu &#8220;hayvanî&#8221; başıboşluk hakkı ellerinden alınmasın!</p>
<p>Aslında bu başıboşluk bir bağımsızlık, bir özgürlük de değildir. Tersine o bir hayvansal içgüdü bağımlılığı, bir hayvanlık alemine geri dönüş akımıdır. Hatta böyleleri hayvanlardan bile daha aşağı düzeydedirler. Sebebine gelince, hayvan bu konuda kendi fıtratının kanunlarına iradesiz biçimde bağlıdır. Bu kanunlar cinsel ilişkiyi yılın belirli mevsimleri ile sınırlamışlardır ve hayvan bu mevsimsel sınırlamaları aşmamaktadır! Yine bu kanunlar hayvanlar arası cinsel ilişkiyi döllenme ve üreme fonksiyonuna bağlamıştır. Buna bağlı olarak ne dişi hayvan üreme sezonu dışında erkeğinin cinsel ilişki amaçlarına yatkınlık göstermekte ve ne de erkek hayvan böyle bir arzu göstermeyen dişisinin üzerine çullanmaya kalkışmaktadır.</p>
<p>Oysa yüce Allah insanı aklı ile baş başa bırakmış ve aklını da inancının denetimine bağlamıştır. insan inancın denetiminden sıyrıldıkça aklı baskılar karşısında zayıf kalır ve iç yapısında başıboş kalan güdülerini dizginleyemez duruma düşer. Bundan dolayı içgüdüleri dizgine vuracak bir inanç olmadıkça, bunun yanısıra kaynağını bu inanca dayandırarak denetim dışına çıkan azgınları koğuşturup cezalandıracak, böylece insan denen varlığı hayvanlık çukurundan çıkararak &#8220;insanlık&#8221; düzeyine yükseltecek bir otorite, bir devlet gücü bulunmadıkça bu içgüdü selini kontrol altına almak ve toplumu bu pisliğin mikroplarından arındırmak imkansızdır.</p>
<p>İnsanlar, günümüzün cahiliye uygarlığında, inançsız yaşadıkları gibi inanca dayalı bir otoriteden, bir yürütme gücünden de mahrum yaşıyorlar. Bu yüzden cahiliye toplumlarının aklı başında insanları feryad ediyor, fakat hiç kimseden feryatlarına olumlu cevap alamıyorlar. Çünkü hiç kimse arkasında yürütücü güç bulunmayan, suçları koğuşturup cezalandırmaya gücü yetmeyen havada uçup giden sözlerden ibaret bir çağrıya kulak asmaz. Öte yandan kilise ve din adamları da çığlık koparıyorlar, fakat hiç kimse bu çığlıklara aldırış etmiyor. Çünkü hiç kimse arkasında koruyucu gücü bulunmayan, direktiflerini ve hükümlerini yürürlüğe koyamayan erime ve silinme yolunda olan bir inanç sisteminin sesine kulak vermez. Bütün bunların sonucu olarak insanlık uçuruma doğru doludizgin koşmaktadır. Bu bilinçsiz koşu sırasında hem yüce Allah&#8217;ın hayvana verdiği fıtri dizgininden ve hem de insan için ortaya koyduğu inanç ve şeriat freninden yoksundur.</p>
<p>Bu uygarlığın yıkılması, çökmesi kesin bir akıbettir. Çünkü insanlığın bütün geçmiş tecrübelerinin ortak mesajı budur. Gerçi gerek uygarlığın kendisi gerekse dayandığı temeller dıştan bakanlara sağlam görünüyor. Ama, hiç kuşkusuz, bir uygarlığın en önemli temel dayanağı &#8220;insan&#8221;dır. İnsan yıkıma uğrayınca uygarlık sırf fabrikaların ya da bu fabrikalarda üretilen sanayi ürünlerinin üzerinde duramaz.</p>
<p>Bu derin gerçeği kavradığımız takdirde İslâm&#8217;ın ne yüce bir din olduğunu, insanı mahvolmaktan koruyup köklü insancıl temellere dayalı bir insanî hayat düzeni gerçekleştirmek amacı ile fuhuşa ağır cezalar öngörürken ne kadar haklı olduğunu da anlarız. Bu arada fuhşu yücelten, şirin gösteren, hayvani içgüdülerin bağlarını çözerek bu içgüdüleri ortalığa salan, sonra da bu içgüdüsel başıboşluğa kimi zaman &#8220;sanat&#8221; kimi zaman &#8220;özgürlük&#8221; ve kimi zaman da &#8220;ilericilik&#8221; gibi parlak yaftalar yakıştıran ve böylece insani hayatın temellerini dinamitleyen sosyal kurumların aslında ne büyük bir cinayet işlediklerini de fark etmiş oluruz. Oysa insanı mahveden, yıkıma uğratan her girişime, her eyleme hakettiği adı koymak, yani bu girişimlerin ve bu eylemlerin birer suç, birer cinayet olduklarını belirlemek gerekir. Sonra da hem nasihatle ve hem de ceza ile bu suçlara karşı koymak gerekir. İşte İslâm&#8217;ın yaptığı da budur. Bunu böyle yapan, tutarlı ve eksiksiz bir bütün oluşturan sistemi ile sadece İslâm&#8217;dır.</p>
<p>TEVBE</p>
<p>Yalnız, İslâm, kapılarını günahkâr erkek ve kadınların yüzlerine kapatmıyor, eğer böyleleri arınmış ve tevbekâr olmuş olarak geri dönmek isterse bunları toplumdan kovmuyor. Tersine önlerindeki yolu açıyor ve kendilerini bu yolda yürümeye teşvik ediyor. Bu teşviki, bu özendirmeyi o kadar ileri boyutlara vardırıyor ki, yüce Allah, bu günahkârların tevbesini samimi olması şartı ile kabul edeceğine güvence veriyor; bunu kendi yüce sözü ile sağlama bağlıyor. Bunun ötesinde bir lütuf hiç düşünülebilir mi? Okuyoruz:<br />
<strong>17- Allah, kötülüğü bilmeyerek işleyip de fazla geç kalmaksızın tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini vaad etmiştir. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.</p>
<p>18- Yoksa sürekli kötülük yapıp dururken ölümün eşiğine gelince &#8220;Şimdi tevbe ettim&#8221; diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi geçerli değildir. Biz böyleleri için acı bir azap hazırladık.</strong></p>
<p>Bu cüzün daha önceki sayfalarında Al-i İmran suresinde geçen &#8220;Onlar ki, bir kötülük işlediklerinde ya da nefislerine zulmettiklerinde Allah&#8217;ı hatırlayarak O&#8217;ndan günahlarının affedilmesini dilerler&#8230;&#8221; ayetini açıklarken tevbe konusuna değinmiştik. Orada söylediğimiz sözler tümü ile buraya aktarılabilir. (Al-i İmran suresi; 135) Fakat yukarıdaki ayetler başka bir amaç taşıyorlar, tevbenin mahiyetinin ve özünün açıklanmasını gündeme getirmek istiyorlar.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kabul edeceği, hatta lutfederek kabul edeceğine ilişkin güvence verdiği tevbe, yürekten yapılan tevbedir. Böyle bir tevbe pişmanlık duygusu ile derinden sarsılmış, şiddetli bir ürpertiye tutulmuş, bunun sonucunda toparlanarak dönüş yapmış, bu dönüşü iyimser arzuların kucağında ömrünün rahat yıllarını yaşarken yapan, içinde gerçek bir arınma arzusu duyan ve sahiden yeni bir yola girmeye niyetli olan insan nefsi için bir tür &#8220;yeniden doğuş&#8221; anlamına gelir. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Allah, kötülüğü bilmeyerek işleyip de fazla geç kalmadan tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini vaad etmiştir. Hiç şüphesiz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bilmeyerek kötülük işleyenler&#8221;den maksat günah işleyenler, suçlulardır. Yalnız burada sözü edilen &#8220;bilmezliğin (cehaletin)&#8221; uzun ya da kısa süreli, fakat canın boğaza dayanacağı ana kadar uzamamış olan bir sapıtma, doğru yolu şaşırma anlamına geldiğine ilişkin bilginleri arasında hemen hemen görüş birliği vardır. &#8220;Fazla geç kalmadan tevbe edenlerden maksat ise ölecekleri belli olmadan, henüz komaya girmeden, ölümün eşiğine geldiklerini hissetmeden önce Allah&#8217;a dönenlerdir. Böyle bir tevbe pişmanlık duygusundan, günahtan sıyrılmak, tan, iyi amel işleyerek geçmiş kötülükleri telafi etme niyetinden kaynaklanmış kabul edilir. İşte o zaman tevbe insan nefsi için bir yeniden doğuş, insan vicdanı için bir uyanış olur. İşte:</p>
<p>&#8220;Allah böylelerinin tevbelerini kabul edeceğini vaad etmiştir. Hiç şüphesiz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Yani O&#8217;nun bütün tasarrufları bilgiye ve hikmete dayanır. O, zayıf iradeli kullarına yeniden temiz kullarının saflarına katılma fırsatı tanır. Güvenli sığınağına ve esirgeyici himayesine kucak atma arzusu gösteren kullarının asla bu sığınağının surları dışına atmaz.</p>
<p>Yüce Allah rahmetine yönelen, yaptıklarına pişman olup dergahına sığınmak isteyen zayıf iradeli kullarını geri kovmaz, dışlamaz. Aslında yüce Allah&#8217;ın onlara ihtiyacı yoktur, yaptıkları tevbenin de O&#8217;na sağlayacağı hiçbir yarardan söz edilmez. Yaptıkları tevbenin yarar görecek olanlar kendileridir. Böylece hem kişisel hayatları ve hem de içinde yaşadıkları toplumun hayatı düzene girecek, sağlıklı bir niteliğe kavuşacaktır. İşte bu gerekçe ile, yüce Allah, onların önünde, tevbe edip arınmışların saflarına katılmalarının yolunu açık tutaktadır. Fakat:</p>
<p>&#8220;Yoksa sürekli kötülük yapıp dururken ölümün eşiğine gelince `Şimdi tevbe ettim&#8217; diyenlerin tevbesi geçerli değildir.&#8221;</p>
<p>Çünkü bu tevbe sapıklığı ısrarla sürdürmüş ve kötülükleri tarafından çepeçevre kuşatılmış günahlarından mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Artık günah işleme olanağı kalmamış, bütün kötülük işleme fırsatlarını pervasızca kullandıktan sonra köşeye sıkışmış kimselerin tevbesidir bu tevbe. Bu yüzden yüce Allah bu tevbeyi kabul etmez. Çünkü böyle bir tevbe ne kalbin tekrar ıslâh olmasını sağlar ne hayata düzelme, iyileşme getirir ve ne de kişilikte ve gidişatta olumlu bir değişimin göstergesidir.</p>
<p>Acaba tevbe niçin kabul olunuyor? Yoldan çıkmışlar ona sığınarak yüce Allah&#8217;ın güvenlik bölgesine geçsinler, şaşkınlık çölünde taban tepmekten kendilerini kurtarsınlar, şeytanın sancağı altındaki sapıklar sürüsünden kurtularak insanlık ailesinin onurlu saflarına katılsınlar, böylece eğer tevbe ettikten sonra ki ömür dilimleri yeterli olursa iyi ameller işlesinler, yok eğer nerede ve ne zaman çıkageleceklerini bilmedikleri, günü belirli ölüm kapılarının eşiğinde kendilerini yakalamayı bekliyorsa hiç değilse doğruluğun sapıklığa karşı üstünlüğünü ilan etsinler diye kabul olunuyor. Devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Bir de kafir olarak ölenlerin tevbesi geçerli değildir.&#8221;</p>
<p>Çünkü onlarla tevbe arasındaki bütün ipler kopmuş, bütün bağlar kesilmiştir. Onlar yüce Allah&#8217;ın affediciliği ile aralarında varolan bütün fırsatları kaçırmışlardır. Dahası var:</p>
<p>&#8220;Böyleleri için acıklı bir azap hazırladık.&#8221;</p>
<p>Yani bu azabı şimdiden onlar için kotarıp düzenledik. O onları bekliyor. Başkaca bir hazırlığa, kotarma işlemine ihtiyacı yok.</p>
<p>Görülüyor ki, ilahi sistem, bir yandan tevbe kapısını ardına kadar açık tutarken öte yandan da ceza şıkkını ısrarla vurguluyor. Böylece bu eşsiz ilahi sistemde denge kuruluyor. Bu iki kutuplu denge hayatın pratiği üzerindeki etkisini meydana getirmekten geri kalmıyor. Bu pratik etkili dengeyi İslâm&#8217;dan başka hiçbir şey ya da yeni sistem kuramaz.</p>
<p>KADIN</p>
<p>Bu bölümün ikinci konusu kadın meselesidir.</p>
<p>Cahiliye dönemi Arap toplumunda -çevredeki diğer cahiliye toplumları gibi kadına son derece kötü muamele edilirdi. Ona insan haklarının hiçbiri tanınmazdı. Erkeğe göre konumu utanılacak düzeyde düşük tutulurdu. Bu konum insandan çok bir eşya konumu idi. Bunun yanında toplum kadını bir gönül eğlencesi, bir zevk aracı olarak kullanıyor, onu erkekleri baştan çıkaran bir fitne unsuru, bir ayartma faktörü, çıplak ve hayasız bir şehvet aracı olarak başıboşluğun kucağına atıyordu.</p>
<p>İşte bu durumda İslâm geldi ve kadını bütün bu olumsuzlukların bataklığından çıkararak aile yuvası içindeki doğal üstünlüğüne, toplumdaki ciddi rolünün düzeyine yükseltmeye girişti. Kadının bu onurlu düzeyi, bu surenin ilk ayetinde açıklanan temel ilke ile uyum halinde idi. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, Rabbinizden korkunuz. Ki O sizi tek bir kişiden türetti, O tek kişinin eşini de kendi özünden yarattı, sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirerek yeryüzüne yaydı&#8230;&#8221; (Nisa suresi; 1)</p>
<p>İslâm bu ilk adımı attıktan sonra evlilik hayatına egemen olan duyguları geri kalmış hayvanî düzeyden ileri insanlık düzeyine yükseltmeye, bu duygulara karşılıklı saygı, sevgi, hoşgörü, anlayış ve nezaket rengi vurmaya, bu duyguları daha ilk sarsıntı ve ilk parlama aşamasında kopmayacak derecede pekiştirmeye ve güçlendirmeye yöneldi. Okuyoruz:<br />
<strong>19- Ey müminler, akrabalarınızın dul eşlerini zorla nikahlamanız helal değildir. İspatlanmış bir edepsizlik işlemedikleri sürece kendilerine verdiğiniz mehrin bir kısmını geri almak amacı ile onlara baskı yapmayınız. Onlara karşı iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, biliniz ki; hoşlanmadığınız birşeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.</p>
<p>20- Eğer eşinizi bırakıp başka bir kadınla evlenmek isterseniz önceki eşinize gayet yüklü miktarda bir mehir vermiş olsanız bile bundan hiçbir şey geri almayınız. Yoksa kadına iftira atarak ve apaçık bir günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?</p>
<p>21- Verdiğinizi nasıl geri alırsınız ki, sizler birbirinizle içli-dışlı olmuşsunuz ve onlar sizden güçlü bir güvence almışlardır.</p>
<p>22- Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Bu bir edepsizlik, iğrenç bir hareket ve son derece çirkin bir gelenektir.<br />
</strong><br />
İslâm tarafından içinde debelendikleri bataklıktan kurtarılarak o onurlu düzeye yükseltilmeden önceki dönemlerinde Araplar arasında şöyle bir gelenek vardı: Herhangi bir kadın öldüğünde adamın yakın akrabalarına kadın üzerinde öncelik hakkı tanınırdı. Başka bir deyimle bu kadın, ölen akrabalarının hayvanları ve diğer malları gibi kendilerine miras kalırdı. İsterse aralarından biri kadınla evlenir, isterlerse onu everip başlık parasını alırlar -tıpkı hayvan ya da başka bir mal satar gibi- isterse de onu, fidye ödeyip kendini serbest bıraktırıncaya kadar evlenmesine izin vermezler, evlerinde tutarlardı.</p>
<p>Yine aralarındaki bir başka geleneğe göre kadının kocası ölünce adamın mirası üzerinde yetkili olan en yakın akrabası eve gelir, dul kadının üzerine elbisesini atardı, böylece hiç kimse o kadına yanaşamaz, adam ona tıpkı bir haraca, bir ganimet malına konar gibi konardı! Eğer kadın güzelse adam onunla evlenir, çirkin ise ölünceye kadar yanında tutar, sonra mirasını yerdi. Bir üçüncü ihtimâlde kadının fidye ödeyerek kendini kurtarması idi. Yalnız eğer kocası ölen kadın yakayı ele verip başına elbise geçirilmeden önce davranarak ailesinin yanına kaçarsa bu işlemden kurtulmuş, özgürlüğünü kazanmış, kocasının mirasçısından paçayı sıyırmış sayılırdı.</p>
<p>Bazı Araplarda karılarını boşarlar. Fakat arkasından eski eşlerinin sadece kendi istedikleri erkekle evlenmesi şartını koşarlardı. Bu yükümlülükten kurtulmak isteyen boşanmış kadın, eski kocasından vaktiyle aldığı başlık parasının ya tamamını ya da bir bölümünü geri ödemek zorunda tutulurdu.</p>
<p>Bazı cahiliye Arapları da ölen akrabalarının dul eşini ailesinin küçük yaştaki bir erkek çocuğu adına alı koyarlardı, zavallı dul kadın bu çocuğun büyümesini bekleyecek ve yaşı tutunca onun karısı olacaktı.</p>
<p>Bu arada gözetimi altında yetim bir kız bulunduran kimse, kimi zaman, kızın yaşı kemâle erince evlenmesine izin vermez, o sıra yaşı tutmayan oğlu adına onu bekletir, ilerde bu yetimi oğlu ile evlendirerek malına el koyardı.</p>
<p>Cahiliye döneminde Araplar arasında bunlara benzer daha nice gelenekler vardı. Bu geleneklerin tümü İslâm&#8217;ın kadına, yani insanlığın oluşum kaynağı olan &#8220;tek nefs&#8221;in eşine yönelik onurlu bakış açısı ile ters düşüyor, kadınınki kadar erkeğin de insanlık düzeyini düşürüyor, bu iki cins arasındaki ilişkiyi mal alım satımı ya da hayvanlar arası ilişkiler düzeyine indirgiyorlardı.</p>
<p>İşte İslâm kadın-erkek ilişkilerini bu sıfır-altı çukurdan çıkararak o yüce ve onurlu düzeye, insan onuruna yaraşır düzeye çıkardı. O insan ki, yüce Allah ona özel bir şeref bağışlamış, kendisini diğer alemlerin çoğundan üstün tutmuştur. Şunu hemen vurgulayalım ki, İslâm&#8217;ın insana ilişkin düşüncesi, insan hayatına yönelik bakış açısı o kadar yüksek düzeylidir ki, insanlık bu düzey yüksekliğine bu saygın kaynak dışında hiçbir yerde rastlamamıştır.</p>
<p>İslâm, kadının mal ve hayvan gibi miras konusu olmasını yasakladı. Ayrıca kadını evlenme hakkından yoksun bırakıp evde alıkoymayı, onu mutsuzluğa mahkûm etme, zararlı duruma düşürme aracı olarak kullanılan bu haksız uygulamayı da yasakladı. Yalnız zina suçu işleyen kadınlar hakkında böyle bir uygulamaya izin verdi. O da şimdi bildiğimiz zina haddi, belirleninceye kadar yürürlükte kaldı: Kadına istediği erkek ile evlenebilme özgürlüğü tanıdı. Bu özgürlüğü hem ilk evlilikte hem daha sonraki evliliklerde hem bakireler için hem boşanmışlar için hem de dullar için, kısacası bütün meşru evlilikler için geçerli saydı. Kadın ile iyi geçinmeyi, kadına karşı iyi davranmayı erkeğe farz kıldı. Hatta eşlerinden hoşlanmayan erkekleri bile, bir arada yaşamayı imkansız hale getirecek istisnai durumlar dışında, bu zorunluğun kapsamı içinde tuttu. Bu durumdaki erkeklere ilk duygusal reaksiyonlarının etkisi altında kalarak aziz yuvalarını yıkmamayı tavsiye etti. Böyle yapacakları yerde gayb alemine, yüce Allah&#8217;ın bilgisine dikkatlerini yöneltmelerini, umut bağlamalarını önerdi. Çünkü eşlerini sevmeyen erkekler ne bileceklerdi. Belki yüce Allah o kadınları kendi haklarında hayırlı kılmıştı. Bu telkin ile onların soğuk gönüllerine ılık bir meltemin esintilerini yansıtmıştı. Gerçekten hoşlarına gitmeyen bu eşlerinde kendileri hesabına hayır gizlenmiş olabilirdi. Eğer ilk duygusal reaksiyonlarını bastırarak eşleri aralarındaki ortak hayatı sürdürdükleri takdirde ilerde bu saklı hayr ile karşılaşabilirlerdi.</p>
<p>&#8220;Ey müminler, akrabalarınızın eşlerini zorla nikâhlamanız helâl değildir. İspatlanmış bir edepsizlik yapmadıkları sürece kendilerine vermiş olduğunuz mehrin bir kısmını geri almak amacı ile onlara baskı yapmayınız. Onlara karşı iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, bilesiniz ki, Allah hoşlanmadığınız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.&#8221;</p>
<p>Ayetin bu son cümlesinin meltemi insan nefsini yüce Allah&#8217;a bağlıyor, öfkenin şiddetini yatıştırıyor, antipatinin sertliğini yumuşatıyor. İnsan kendini soğuk-kanlı bir şekilde yeniden değerlendirsin diye. Karı-koca ilişkileri rüzgârda uçuşan bir tüy parçasına dönüşmesin diye. Bunun yerine bu ilişkilerin ilmeği en kopmaz kulpa, varlığı sürekli kulpa, müminin kalbini yüce Allah&#8217;ına bağlayan kulpa, bu kulpların en güvenlisine ve en kalıcısına bağlansın diye.</p>
<p>İslâm, aile ocağına huzur, güven ve barış yuvası gözü ile bakar. Karı-koca ilişkilerini de karşılıklı sevgi, merhamet ve dirlik temeline oturtur. Eşler arasındaki ilişkiye karşılıklı anlayış, sempati ve sevgi egemen olsun diye bu ilişkinin başlangıcını özgür iradeye ve serbest tercihe dayandırır. İşte bu İslâm kocalara &#8220;Eğer onlardan (eşlerinizden) hoşlanmıyorsanız, biliniz ki, Allah hoşlanmadığımız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.&#8221; buyuruyor. Nikâh bağını ciddiye alsın, onu aklına ilk estiğinde kesmesin diye. Karı-koca ilişkisine sımsıkı yapışsın, ilk duygusal parlamada ondan kopmasın diye. Bu son derece önemli insanlar arası kuruma gereken ciddiyeti atfetsin, onu değişken duyguların ani parlamalarına ve bir oraya, bir buraya konan hercai karakterli isteklerin budalalığına kurban etmesin diye.</p>
<p>Eşini &#8220;sevmediği&#8221; gerekçesi ile boşamak istediğini söyleyen birine Hz. Ömer&#8217;in verdiği şu cevap ne kadar güzel ve ne kadar anlamlıdır!; &#8220;Yazık sana! Yuvalar sadece sevgi temeline mi dayanır? Sorumluluk, vefakârlık duyguları nerede?&#8221;</p>
<p>İnsanların dillerinde geveledikleri şu &#8220;sevgi&#8221; sözü ne kadar ucuz ve kof bir sözdür! Onlar bu söz aracılığı ile değişken bir içgüdüsel duyguyu dile getirmek istiyorlar ve bu yanar-döner duygu adına karı-kocanın ayrılmasını, aile yuvasının yıkılmasını, hatta kadının kocasını boynuzlamasını -kocasını sevmiyor ya!ve erkeğin eşini aldatmasını -karısını sevmiyor ya, değil mi?- mubah görüyorlar, normal sayıyorlar.</p>
<p>Bu kof ve basit vicdanlarda bu ucuz ve değişken içgüdüsel duygudan, bu doyumsuz hayvanî ihtirastan daha üstün ve anlamlı bir duyguya rastlanmaz. Onların şu hayatta mertlik, soyluluk, erdemlilik, nezaket ve vefakârlık gibi yüce duyguların da varolduğunu ve bu duyguların şu kavramsal planda basitleştirdikleri, ayağa düşürdükleri ve durmadan dillerine doladıkları sevgiden daha önemli olduğunu hiç akıllarından geçirmedikleri kesin. Başka bir kesin olan gerçek de onların yüce Allah&#8217;ı hiç düşünmedikleri, hiç hatırlarına getirmedikleri. Onlar göz boyayıcı cahiliye sarhoşluğu içinde O&#8217;ndan uzak yaşıyorlar. Bu yüzden yüce Allah&#8217;ın müminlere yönelttiği &#8220;Eğer onlardan (eşlerinizden) hoşlanmıyorsanız, biliniz ki Allah hoşlanmadığınız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.&#8221; uyarıcı telkin onlara hiçbir şey söylemez, kendileri için hiçbir anlam taşımaz.</p>
<p>Çünkü vicdanları yüksek düzeylere çıkaran, ideallere seviye kazandıran; insanın hayatını hayvansal içgüdülerin, tüccar hırsının ve başıboşluk kofluğunun aşağılığından kurtararak üst düzeylere çıkaran tek faktör, hakka bağlı inanç sistemidir.</p>
<p>Erkeğin göstereceği bunca sabır, nezaket, çırpınma ve ümit dolu bekleyişe rağmen eğer bu ortak hayatın artık devam edemeyeceği, mutlaka eşinden ayrılıp başka biri ile evlenmek zorunda olduğu sonucuna kesinlikle varılırsa o zaman kadına yol verilebilir. Yalnız giderken vaktiyle almış olduğu mehri ve kendisine miras alarak düşen malları yanında götürecektir. Bunlar külçelerle altın tutarında bile olsalar hiçbir parçasını geri almak caiz değildir. Bunlardan herhangi birşey almak açık vebal ve şüphe götürmez bir günahtır. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Eğer eşinizi bırakıp başka bir kadın ile evlenmek isterseniz, önceki eşinize gayet yüklü miktarda bir mehir vermiş olsanız bile bundan hiçbir şey geri almayınız. Yoksa kadına iftira atarak ve apaçık bir günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?&#8221;</p>
<p>Şimdi şaşırtıcı ve duyurucu bir ifadede derin bir vicdan okşayışı ile, evlilik hayatının ılık ve yeşillikli bir meltemi ile karşı karşıyayız:</p>
<p>&#8220;Verdiğinizi nasıl geri alırsınız ki, sizler birbiriniz ile içli-dışlı olmuşsunuz ve eşleriniz sizden güçlü bir güvence almışlardır.&#8221;</p>
<p>Buradaki &#8220;girmek, bütünleşmek&#8221; anlamına gelen &#8220;Efda&#8221; fiili tümleçsiz bırakılıyor. Yani sözün önü açık tutuluyor. Bütün muhtemel anlamlarını düşündürsün, bütün esintilerini yansıtsın, bütün mesajlarını duyursun diye. Bu fiil sadece vücudların birbirine girmesi, bütünleşmesi kavramı ile sınırlandırılamaz. Bu yolda duyguları, sezgileri, düşünceleri, aile sırlarını ortak arzuları ve her anlamdaki iletişim biçimlerini de içerir. Fiilin genel anlamlı oluşu bu ortak hayatın gecelerine ve gündüzlerine ilişkin birçok manzarayı gözler önüne getirir ve karıkocayı uzun süre bir arada tutan bu kuruma ilişkin birçok hatıra akla getirir. Bu açıdan bakınca her sevgi parlayışı bir bütünleşmedir, her sevgi dolu bakış bir bütünleşmedir, her el ele dokunuş, her bedeni temas bir bütünleşmedir, her ortak acı ya da ortak emel bir bütünleşmedir, her anlık ya da geleceğe ilişkin ortak düşünce bir bütünleşmedir, her geçmişe yönelik ortak özlem bir bütünleşmedir, her yeni &#8216;çocuktaki buluşma bir bütünleşmedir&#8230;</p>
<p>İşte &#8220;Birbiriniz ile içli-dışlı olmuşsunuz&#8221; ifadesi bu şaşırtıcı ve duygu yüklü ifade, bütün bu düşünce, duygu, esinti, heyecan ve imaj birikimini gözler önünde canlandırıyor. O zaman bu manzaranın yanında sözü edilen basit maddi endişe küçülüyor, ayrılık anının üzüntüsü içinde bütün bu kesik kesik imaj birikimini, bütün bu hatıra yığınını hayalinde ve vicdanında canlandıran koca, evlenirken karısına verdiklerinin bir bölümünü geri istemekten utanır.</p>
<p>Arkasından bu imaj, hatıra ve duygu birikimine değişik renkte başka bir faktörün daha eklendiğini görüyoruz:</p>
<p>&#8220;Eşleriniz &#8216;sizden güçlü bir güvence almışlardır.&#8221;</p>
<p>Bu güvence Allah adına, Allah&#8217;ın yasası uyarınca verilen nikah sözüdür. Bu hiçbir mümin kalbin hafife alamayacağı güçlü ve son derece önemli bir güvencedir. İşte o müminleri muhatap tutan bu ayet, bu sıfatlarına dayanarak onları bu ağır sorumluluklu söze, bu sağlam güvenceye saygı göstermeye çağırmaktadır.</p>
<p>Bu bölümün sonunda oğulların, babaların eski eşleri ile evlenmeleri, ayıplama ve kınama yüklü bïr dille, yasaklanıyor. Arapların cahiliye döneminde serbest olan bu duygularına kimi zaman dul kadınların evlenmelerini engellemenin sebebini oluşturuyordu. Ya ölmüş babanın küçük yaştaki oğlu büyüsün de babasının dul eşi ile evlensin ya da eğer erkek çocuğu evlilik çağında ise babasının eski eşine herhangi bir eşya gibi mirasçı olsun diye böyle bir gelenek vardı. İslâm gelince bu uygulamayı son derece kesin ve ağır bir dille yasakladı. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Bu bir edepsizlik, iğrenç bir hareket ve son derece çirkin bir gelenektir.&#8221;</p>
<p>Biz bu yasağın arkasında üç önemli sebep görüyoruz. Gerçi biz insanlar şeriat hükümlerinin bütün hikmetlerini kavrayamayız. Fakat bu hükümlere boyun eğmemiz, onlara isteyerek teslim olmamız, onların hikmetlerini anlayıp anlayamamıza bağlı değildir. Bu hükümlerin mutlaka bir hikmete dayandıklarından, insanların yararına olduklarından emin olmamız için onların yüce Allah tarafından yasallaştırdıklarını bilmemiz yeterlidir.</p>
<p>Evet, dediğimiz gibi biz bu yasağın arkasında şu üç hikmetin bulunduğunu görüyoruz:</p>
<p>1- Her şeyden önce babanın eşi ana konumundadır.</p>
<p>2- Bu yasak babanın yerine geçecek olan evladın babasını bir rakip olarak hayalinde canlandırmasını önleme endişesi taşır. Çünkü erkek, karısının eski kocasına karşı fıtri olarak, doğal bir eğilimle antipati duyar. Eğer bu tür bir evlilik olursa o zaman evlat babasına karşı antipati duyacak, ona nefret besleyecek demektir!</p>
<p>3- Bu yasak, baba eşine basit bir miras malı gibi konma kuşkusunu kökünden silme amacı taşır. Daha önce söylediğimiz gibi bu anlayış ve ona bağlı uygulama cahiliye döneminde geçerli idi. Oysa bu anlayış ve bu uygulama hem kadının hem de erkeğin insanlık değerini düşüren bir ayıptır. Çünkü kadın ile erkek bir tek ortak insandan türemişlerdir. Buna göre birinin küçük düşürülmesi, horlanması, hiç kuşkusuz diğerinin de küçük düşmesi, onurunun zedelenmesi anlamına gelir.</p>
<p>İşte gerek bu görebildiğimiz ve gerekse kavrayamadığımız diğer başka sebepler yüzünden İslâm, bu evlilik türünü son derece çirkin saydı, onu iğrenç bir rezillik ve çok kötü bir gelenek kabul etti. Yalnız İslâm&#8217;ın bu yasaklamayı getirmeden önceki geçmiş cahiliye dönemi uygulamaları hariç. Onlar bağışlanmış ve hesapları noksanlıkların her türlüsünden münezzeh olan yüce Allah&#8217;ın iradesine kalmıştır.</p>
<p>EVLENİLMESİ YASAK OLANLAR</p>
<p>Bu derste yer alan üçüncü bölüm, evlenilmesi yasak olan diğer kadınları ele almaktadır. Kuşkusuz bu, gerek ailenin gerekse toplumun düzenlenmesinde atılan bir adımdır.<br />
<strong>23- Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle analarınız, kızlarınız, kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz, kaynanalarınız, cinsel ilişkide bulunduğunuz èşlerinizden doğan gözetiminiz altındaki üvey kızlarınız -eğer anaları ile cinsel ilişkide bulunmamış iseniz bu kızlar ile evlenmenizin sakıncası yoktur- öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahınız altında bulundurmanız size haram kılındı. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir.</strong><br />
Evlenilmesi yasak olan kadınlar, ilkel-ileri tüm milletlerde bilinmektedir. Ancak yasağın nedenleri ve dereceleri değişik milletlerin yanında farklılık arz etmiştir. İlkel halklarda bu çemberin oldukça genişken, ileri halklarda ise çemberin daraldığı görülmektedir.</p>
<p>İslâm&#8217;da evlenilmesi yasak olan kadınlara gelince, bunlar şu ayette, öncekinde ve sonraki ayette açıklanan sınıflardır. Bunlardan bazısı ebediyyen yasaktır, bazısı ise geçicidir. Kimisi hesap nedeniyle, kimisi emzirmeden dolayı, kimisi de evlilikten doğan akrabalık yüzünden yasaktır.</p>
<p>Bunun dışında, diğer toplumlarda tanınan her tür bağı ortadan kaldırmıştır İslâm. İnsanların ırk, renk ve kavmiyetlerinin bir de bir ırk ve bir vatan için deki sınıfsal ve toplumsal konumların farklılığından doğan bağlar gibi&#8230;&#8221; İslâm şeriatında yakınlık nedeniyle evlenilmesi yasak olan kadınlar dört sınıftır:</p>
<p>Birincisi; ne kadar yukarda olursa olsun usûl, (yukarıya doğru say) dolayısıyle, ne kadar yukarıda olurlarsa olsunlar kişinin anasıyla, gerek ana tarafından gerekse baba tarafından neneleriyle evlenmesi yasaktır. &#8220;&#8230;Analarınız size haram kılındı..&#8221;</p>
<p>İkincisi; aşağıya doğru tüm çocuklar (fürû); Yani kişinin kızlarıyla ve kız erkek çocuklarının kızlarıyla evlenmesi yasaktır. &#8220;&#8230;Kız çocuklarınız&#8230;&#8221;</p>
<p>Üçüncüsü; aşağıya doğru anne-babanın tüm çocukları. Buna göre kişinin kız kardeşiyle, erkek veya kız kardeşlerinin kızlarıyla ve kardeşlerinin çocuklarının kızlarıyla evlenmesi yasaktır. &#8220;&#8230;kız kardeşleriniz&#8230;&#8221; &#8220;&#8230;. Erkek kardeşinizin kızları ve kız kardeşinizin kızları&#8230;&#8221;</p>
<p>Dördüncüsü; Dedelerine doğrudan bağlanan çocukları, yani kişinin halası, teyzesi, babasının halası, babadan veya anadan taraf ninesinin halası ile evlenmesi yasaktır. &#8220;&#8230;Halalarınız, teyzeleriniz&#8230;&#8221; Ancak dedelere doğrudan bağlanmayan çocuklarla evlenmek helâldir. Bu nedenle amca ve hala çocuklarının, dayı ve teyze çocuklarının evlenmesi serbesttir.</p>
<p>Evlilik nedeniyle meydana gelen yasaklar ise beş tanedir:</p>
<p>1- Karının yukarıya doğru (usul) akrabası, adamın eşinin anasıyla, ne kadar yukarıda olursa olsun baba veya ana tarafından nenesiyle evlenmesi yasaktır. Bu yasak erkeğin eşiyle yalnızca nikah ahdini gerçekleştirmesiyle birlikte yürürlüğe girer. Cinsel ilişkide bulunması ya da bulunmaması fark etmez. &#8220;&#8230;Kaynanalarınız&#8230;&#8221;</p>
<p>2- Karının aşağıya doğru tüm çocukları&#8230; Yani kişinin eşinin kızıyla ne kadar aşağıda olursa olsun erkek kadın tüm çocuklarının kızlarıyla evlenmesi yasaktır. Ancak bu yasak, cinsel ilişkide bulunmadığı sürece yürürlüğe girmez. &#8220;&#8230;Cinsel ilişkide bulunduğunuz eşlerinizden doğan gözetiminiz altındaki üvey kızlarınız. Eğer analarıyla cinsel ilişkide bulunmamış iseniz bu kızlarla evlenmenizin sakıncası yoktur.&#8221;</p>
<p>3- Babanın ve ne kadar yukarıda olursa olsun her iki tarafın dedelerin eşleri. Yani kişinin babasının karısı ve ne kadar yukarıda olursa olsun ana ve baba tarafından dedelerinden birinin karısıyla evlenmesi yasaktır. &#8220;Geçmiş uygulamalar bir yana bundan böyle babalarınızın nikahladığı kadınları kendinize nikahlamayın.&#8221; Yani bu tür nikahtan cahiliyede yaptıkları müstesna. Bilindiği gibi cahiliyyeden bu nikahı caiz görürlerdi.</p>
<p>4- Oğulların ve aşağıya doğru tüm çocukların oğullarının eşleri. Kişinin kendi sülbünden olan oğlunun ve ne kadar aşağıda olursa olsun oğlunun ve kızının</p>
<p>oğullarının karılarıyla evlenmesi yasaktır. &#8220;&#8230;Öz oğullarınızın eşleriyle evlenmeniz haram kılındı&#8230;&#8221; Böylece bu ayet cahiliyede evlatlığın karısıyla evlenmeyi yasaklayan adeti iptal edip bu yasağı öz oğullarının karısıyla sınırlandırmaktadır. Ahzab suresinde değinileceği gibi evlatlıklar öz babalarının adıyla çağrılırlar.</p>
<p>5- Karının kız kardeşi. Bu yasaklama geçicidir. Ve karının sağ oluşuna ve adamın nikahında bulunmasıyla bağlıdır. Yasak olan iki kız kardeşi aynı anda bir nikah altında tutmaktır.</p>
<p>&#8220;&#8230;İki kız kardeşi birlikte nikahınız altında bulundurmanız size haram kılındı&#8230; Geçmiş uygulamalar bir yana.&#8221; Yani cahiliye de yaptığınız bu tür nikah hariç. Çünkü o dönemde bu nikahı caiz görüyorlardı.</p>
<p>Nesep ve evlilik dolayısıyla yasak olanların tümü emzirme nedeniyle de yasaktırlar. Bu da dokuz yasağı içermektedir:</p>
<p>1- Süt anne ve ondan yukarısı (usul) &#8220;&#8230;Sizi emziren süt anneleriniz.. &#8221;</p>
<p>2- Süt kızı ve aşağıya doğru onun kızları (Adamın süt kızı nikahı altındaki karısının emzirdiği kızdır)</p>
<p>3- Süt kız kardeş ve aşağıya doğru onun kızları &#8220;&#8230;Süt kardeşleriniz&#8230;&#8221;</p>
<p>4- Süt hala ve teyze (süt teyze, süt annenin kız kardeşidir. Süt hala ise sütannenin kocasının kız kardeşidir.)</p>
<p>5- Karının süt annesi (çocukluğunda kadını emziren kadın) ve ondan yukarısı. Bu yasak nesepte olduğu gibi kadının yalnızca nikahlamakla yürürlüğe girer.</p>
<p>6- Karının süt kızı (kadının evlenmeden önce emzirdiği kız) ve aşağıya doğru onun kızları . Kadınla cinsel ilişkiye girilmedikçe bu yasak yürürlüğe girmez.</p>
<p>7- Süt baba, süt dede ve bundan yukarısının eşleri. (Süt baba çocukları karısına emzirten adamdır. Bu çocuğun yalnızca kendisini emziren eşiyle evlenmesi yasak değildir, bu onun süt annesidir. Süt babasının karısı olan diğer kadınlarla evlenmesi yasaktır.)</p>
<p>8- Süt oğlunun ve ondan aşağısının karıları.</p>
<p>9- Kadınla süt kız kardeşini, süt halasım, süt teyzesinin veya emzirme nedeniyle mahrem olan herhangi bir kadını nikah altında bulundurmak yasaktır.·</p>
<p>Yukarıda açıklanan yasakların bir, iki ve üçüncüsü ayetin nassıyla yasaklanmıştır. Ancak diğer yasaklar Resulullah&#8217;ın (salât ve selâm üzerine olsun) &#8220;Nesep bakımından haram olanlar emzirme yoluyla da haramdır.&#8221;·(Buhari ve Müslim) hadisi uyarınca belirlenmiştir.</p>
<p>Bunlar, İslâm şeriatında evlenilmesi yasak olan kadınlardır. Ancak ayet yasaklamanın -özel ya da genel- bir nedenini belirlememektedir. İleri sürülen tüm nedenler, insanların düşünce, görüş ve de değerlendirmesidir</p>
<p>Ancak burada genel bir neden olacaktır. Aynı zamanda her yasağın kendine özgü yasaklama nedenleri de bulunacaktır. Bazı yasakların arasında ortak dedenler de olacaktır kuşkusuz.</p>
<p>Örneğin şöyle denilebilir; &#8220;Akrabalar arasındaki evlilik neslin cılızlaşmasına zamanla da zayıflaşmasına neden olmaktadır. Çünkü zayıflık özellikleri çocukta odaklaşıp birleşirler. Bunun tersine, sürekli yeni yabancı kanların karışmasına fırsat verilirse çocuğun seçkin yetenekleri artar, neslin canlılık ve yetenekleri tazelenir.</p>
<p>Ya da &#8220;Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek ve kız kardeşin kızları, aynı şekilde emzirme nedeniyle akraba olunan benzerleri, karıların anneleri, eşlerin kızları, -himayedeki üvey kızlar- gibi evlenmesi yasak sınıflarla kurulacak ilişkinin gözetim, şefkat, saygı ve vakara dayanması istenmektedir. Bu yüzden evlilik hayatında boşanma ve ayrılığa kadar götüren ihtilaflar gibi şeylere meydan verilmemesi arzu edilmektedir. Çünkü -bu ayrılıkların bıraktığı kötü etkilerle- kalıcı olması istenen duygular tahrip olur&#8221; denilebilir.</p>
<p>Veya şöyle denilebilir: &#8220;Himaye edilen üvey kızlar, iki kız kardeşi bir nikahta bulundurmak, karının annesi ve babanın karısı gibi sınıfların yasaklanmasıyla oğulluk ve kardeşlik duygularının zarar görmemesi hedeflenmektedir. Çünkü kızının kocası konusunda kendine rakip gören annenin -kız ve kız kardeş de bu durumdadır- hayatını paylaştığı kızına, ya da bir anne-baba da birleştikleri kız kardeşine ve annesine -annesi olduğu halde- karşı tertemiz duygularının devam etmesi mümkün değildir. Kendisinden sonra karısının oğluna kalacağını düşünen baba ya da boşanan babanın kendisine rakip olduğunu düşünen oğul da öyle. Baba ile oğul arasında lekelenmesi istenmeyen ilişkiler nedeniyle aynı şey soyundan gelen oğullar için de geçerlidir.&#8221;</p>
<p>Şöyle de denilebilir; Evlilik ilişkisi, aile çemberinin genişleyip akrabalık bağlarının ötesine taşması için bir araçtır. Bu yüzden yakın akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı kimseler arasında evlenme zorunluluğu yoktur. Bir hikmeti bulunmadığından bu durumda olanların evlenmesi yasaklanmıştır. Akrabalık bağı nerdeyse kopmak üzere olacak kadar uzak bulunanların dışında akrabaların evlenmesine müsaade edilmemiştir.&#8221;</p>
<p>Nedeni ne olursa olsun biz, yüce Allah&#8217;ın seçtiklerinin ötesinde bir hikmetin, bir iyiliğin bulunduğunu kabul ediyoruz. Bilmemiz ya da bilmememiz fark etmez. Bunun soruna herhangi bir etkisi söz konusu değildir. Hoşnutluk ve kabullenme ile birlikte uyup uygulama zorunluluğundan herhangi bir şey eksiltmez. Çünkü Allah&#8217;ın şeriatıyla hükm olunmadan sonra da buna karşı göğsünde herhangi bir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla teslim olmadıkça bir kalpte iman gerçekleşmez.</p>
<p>Ardından Kur&#8217;an&#8217;ın hüküm bildiren nassının açıkladığı tüm yasaklara ilişkin son bir söz yer almaktadır.</p>
<p>Kuşkusuz bu yasaklar, iki durumun dışında cahiliye geleneğinde de yasaktı. Bunlar babaların nikahladıkları kadınlar ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamaktı. Cahiliye toplumunda hoş karşılamamakla beraber caizdi bu tür evlilik.</p>
<p>Ancak -bütün bu yasakları koyan- İslâm, bunları yasaklarken kesinlikle cahiliye geleneğine dayanmamaktadır. Bu yasakları yeni baştan ve kendine özgü otoritesine dayanarak koymaktadır. Hüküm şöyle geliyor:</p>
<p>&#8220;Analarınız size haram kılındı&#8230;&#8221;</p>
<p>Buradaki sorun göstermelik bir sorun değildir. Bir bütün olarak bu dinin sorunudur. Bu konudaki düğümün kavranması bir bütün olarak bu dinin kavranması demektir. Onun dayandığı temelin kavranması demektir. uluhiyet temeli ve tek başına Allah&#8217;a özgü kılma&#8230;</p>
<p>Bu din, helal kılma (serbest bırakma) ve haram kılma (yasaklama)&#8217;nın tamamen Allah&#8217;a ait olduğunu yerleştiriyor. Çünkü her ikisi de uluhiyetin en belirgin özellikleridir. Allah&#8217;tan başka hiçbir otoritenin helal kılma (serbest bırakma) ve haram kılma (yasaklama) yetkisi yoktur. Tek başına Allah insanlar için dilediğini helal dilediğini haram kılar. Bunda ve şunda Allah&#8217;tan başka hiç kimse herhangi bir hüküm koyamaz. Kimse böyle bir iddiaya kalkışamaz. Çünkü bu davranış uluhiyyet iddiasında bulunmakla eş anlamlıdır.</p>
<p>Bu yüzden cahiliye herhangi bir şeyi serbest ya da yasak kıldığında bu yasaklama ve serbest bırakma temelden batıldır. Düzeltmek mümkün değildir. Çünkü daha başlangıçtan varlığı söz konusu değildir. İslâm cahiliyenin helal ya da haram kıldığı şeylerle karşılaşınca, işin başında temelden bunların battığına hükmeder ve onları tümden yok sayar. Çünkü bunlar böyle bir hüküm koymaya yetkisi bulunmayan -çünkü ilah değildir- bir kaynaktan doğmaktadırlar. Bundan sonra İslâm hükümlerini yeni baştan inşa eder. Cahiliyede helal olan şeyi helal kılarken ya da haram bir şeyi o da haram kılarken bile bunu yeni baştan belirliyor, İslâm. Temelden batıl kabul ettiği cahiliyenin hükümlerine bu konuda itibar etmez. Çünkü cahiliye batıldır. Tek başına bu hükümleri koyma yetkisine sahip merciden kaynaklanmamaktadır. Kuşkusuz bu merci yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>İnsan hayatındaki herşeyi kapsayan helal ve harama ilişkin İslâm&#8217;ın görüşü budur. Bu hayattaki hiçbir şey bu çerçevenin dışına çıkamaz. Nikahta yeme içmede, giyim-kuşamda, hareket ve davranışta inanç ve ilişkilerde, bağlılıklarda, gelenek ve hayat düzeninde onun şeriatına uymak suretiyle yetkisini yüce Allah&#8217;a dayandırmadıkça hiç kimsenin helal veya haram kılma yetkisi yoktur.</p>
<p>Bunun dışında insan hayatında -büyük, küçük- yasaklama (haram) veya serbest (helal) bırakma işlevini gören tüm mercilerin hükümleri temelden boştur, batıldır. Ve temyizi mümkün değildir. İslâm şeriatında yer alan hükümler cahiliyede bulunan hükümleri düzeltmek veya onlara dayanmak için gelmemişlerdir.</p>
<p>Aksine bunlar, tek başına bu hükümleri koyma yetkisine sahip merciden kaynaklanan yeni baştan bir inşadır.</p>
<p>İslâm helal ve harama ilişkin hükümlerini böyle inşa etti. Sistem ve düzenini işte böyle kurdu İslâm. Gelenek ve göreneklerini İslâm böyle düzenledi. Bu faaliyetinde tek başına bu yetkiye sahip güce dayanmıştır kuşkusuz.</p>
<p>Kur&#8217;an bu görüşün yerleşmesine büyük özen gösterir. Bu yüzden bütün haram ve helal kılma olaylarında cahiliye mensuplarıyla tekrar tekrar mücadeleye girişmektedir. İlkeyi belirlerken istinkârı bir soru yöneltmektedir: &#8220;De ki; Allah&#8217;ın kulları için çıkardığı ziyneti, temiz rızıklan kim haram edermiş?&#8221; (A&#8217;raf suresi; 32)</p>
<p>&#8220;De ki; gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyalım.&#8221; (En&#8217;am suresi; 151)</p>
<p>&#8220;De ki; Bana vahyolunanlar içinde yiyen bir kimsenin yiyeceğinde ölü yahut akıtılan kan veya domuz etinin dışında haram edilmiş bir şey bulmuyorum&#8230;&#8221; (En&#8217;am suresi; 145)</p>
<p>Bu istinkâri sorularla yüce Allah onları şu temel ilkeyle yüzyüze getirmeyi istemektedir: Haram ve helal kılma hakkına tek başına Allah sahiptir. Allah&#8217;ın şeriatına uygun olarak onun otoritesine dayanandan başka fert, sınıf, ulus veya tüm insanlar içinde hiç kimsenin böyle bir yetkisi söz konusu değildir. Helal ve haram kılma -serbest bırakma ve yasaklama- şeriat demektir, din demektir. Buna göre helal ve haram kılan bütün insanların boyun eğdiği din koyma yetkisine sahip kimsedir. Haram ve helal kılan Allah&#8217;tan başka biriyse bu durumda insanlar ona boyun eğiyorlar, onun dinindendirler, Allah&#8217;ın değil.</p>
<p>Bu şekliyle sorun uluhiyyet ve özellikleri sorunudur. Bu sorun din ve anlamı sorunudur. İman ve sınırları sorunudur. O halde yeryüzündeki müslümanlar, kendileri ile bu durumu gözden geçirmelidirler. Kendileri nerede bu din nerede? Nerede onlar nerede İslâm? Ona bir baksınlar. Şayet henüz onlar müslümanlık iddiasını sürdürüyorlarsa.</p>
<p>5. CÜZ&#8217;ÜN BAŞLANGICI</p>
<p>Sûrenin giriş bölümünde de işaret ettiğimiz amaçların ve konuların çoğunu içeren bu cüzde Nisa suresini incelemeye devam edeceğiz. Bu cüzde surenin temel hedefleri ve ana konularının başlıcaları işleniyor. Bu temel hedefler ile ana konuları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p>Cüzün ilk bölümündeki ayet demetinde şunları buluyoruz: Aile kurumuna ilişkin yasal düzenlemelerin devamı; bu kurumu fıtratın değişmez kurallarından oluşmuş bir temel üzerine oturtmak; yine bu kurumu, eşlerin hayatını etkileyen geçici şartların sarsıntılarından korumak; bunun yanısıra hem aileyi ve-hem de toplumu fuhuşa düşmekten, yasakların çiğnenmesinden ve aile-içi ilişkileri zedelemekten korumak konuları bulunmaktadır.</p>
<p>Yine bu derste, sosyal ve ekonomik düzenlemelere yeni hükümlerin eklendiğini görüyoruz. Bu hükümler, mali ve ticari ilişkileri içerdikleri gibi bazı miras hükümlerini ve hem erkeğin, hem de kadının toplumda mülk edinmesinin hukukî kurallarını da açıklamaktadır.</p>
<p>Bütün bu yasal düzenlemelerin -surenin giriş bölümünde dediğimiz gibi temel amacı şudur: Müslüman toplumu, cahiliye düzeninden uzaklaştırıp İslam&#8217;ın önerdiği hayat düzenine geçirmek, ayrıca cahiliye sisteminin toplumsal niteliklerinin artıklarını silip yerlerine İslâm&#8217;ın yeni toplumsal vasıflarını yerleştirmek. İlâhi sistemin cahiliye bataklığından çekip çıkardığı bu İslâm toplumuna yükseliş merdivenini basamak basamak çıkmasını sağlayarak o yüce doruğa tırmanmasına imkan hazırlamak.</p>
<p>Beşinci cüzün ikinci bölümünün âyetlerinde İslâm düşüncesinin temel ilkelerinin belirlenmesinin yeniden ele alındığını görürüz. Bu ayetlerde imanın sınırları belirleniyor, müslüman olmanın temel şartı vurgulanıyor. Bu yenilenen vurgulama ile sosyal dayanışmanın diğer yasal düzenlemelerine temel oluşturuluyor. En dar anlamıyla ailede başlayıp toplumdaki tüm yoksulları ve düşkünleri içerecek şekilde genişliyor. İyilikseverliğin ve sosyal dayanışmanın emredildiği bu bölümde cimriliğin, malla böbürlenmenin, nankörlüğün ve gösteriş olsun diye iyilikte bulunmanın kınandığını görüyoruz.</p>
<p>Yine burada yapılmakta olan ibadete ilişkin psikolojik eğitimin bir yönüne; bu ibadet için temizlenmeye-arınmaya, alkollü içkiyi bu ibadetle bağdaşmaz bir pislik olarak kabul etmeye de değiniliyor. Böylece bu hikmetli eğitim sisteminin planı uyarınca alkollü içki yolunda bir adım daha atılmış oluyor.</p>
<p>Üçüncü bölümde bu surenin ana konularından biri olan ehl-i kitapla hesaplaşma konusu gündeme geliyor. Bu hesaplaşma ayetlerinde kitap ehlinin müslüman cemaate ilişkin kötü niyetleri ve kirli emelleri açığa vuruluyor,</p>
<p>tuzaklarının ve entrikalarının mahiyeti açıklanıp, tutumları belirtilerek sonunda kendilerini bekleyen kötü akıbetle ve acıklı azapla tehdit ediliyorlar.</p>
<p>Bu cüzün dördüncü bölümünü oluşturan ayetlerin amacı ise; dinin anlamını, mümin olmanın vazgeçilmez şartını ve İslâm&#8217;ın tanımını kesin ve yoruma kapalı bir dille açıklamaktır. Bu ayetlerde İslâmi düzenin mahiyeti; müslümanın itaat, bağlılık, emir ve yasakları sadece yüce Allah&#8217;tan alma, sırf yüce Allah&#8217;ın sisteminin hakemliğine başvurma, peygamberimizin hükümlerine uyma ve boyun eğme konuları açıklığa kavuşturuluyor. Bunların yanısıra müslümanların, emanetleri ehillerine teslim etme, insanlar arasında adil hükümler verme, insanların hayatında yüce Allah&#8217;ın sistemini egemen kılma uygulamalarına ilişkin yükümlülükleri vurgulanmakta ve bu yükümlülükler, imanın pratikte gerçekleşebilmesinin şartı sayılmaktadır. Bu prensiple bağlantılı olarak mümin olduklarını iddia ettikleri halde imanın bu ilk şartına, yani yüce Allah&#8217;ı ve peygamberimizi her konuda hakem kabul edip bunların hükümlerine tam bir gönül hoşnutluğu ile teslim olma şartına sırt çevirenlerin çelişkili tutumları hayretle karşılanmakta ve bu açık ve kesin şartı yerine getirmeyenlerin, bu yoldaki bütün kuru iddialarına rağmen asla mümin olamayacakları ısrarla vurgulanmaktadır.</p>
<p>Bu ilke ile bağlantılı olarak yine bu beşinci bölümde müslüman cemaat, bu apaçık sistemi savunma uğrunda savaşmaya çağrılmakta, bu çağrıya yan çizen yılgınlar ile ona sırt çeviren münafıklar kınanmakta, müminlerin kalblerine cihad şevki aşılanmak amacı ile İslâmi savaşın amaçları açıklanmakta; baskı altında yaşayan müminleri küfür diyarından kurtararak İslâm ülkesine kavuşturmanın, onlara bu yüce sistemin egemenliği altında onurlu bir hayat sürdürme imkânı sağlamanın bu cihadın başta gelen hedefi olduğu belirtilmektedir. Ayrıca kalbleri korkudan ve yılgınlıktan arındırmak amacı ile ölümün ecelin ve kaderin mahiyeti anlatılmaktadır. Bu bölüm tek başına bile kalsa cihada devam etmesini içeren peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) şahsına yönelik bir emirle sona eriyor. Demek ki; bu dini, bu tutarlı ilâhi sistemi egemen kılmak için sürekli savaşmak, kaçınılmaz bir görevdir.</p>
<p>Bu cüzün altıncı bölümünü oluşturan ayetlerde savaşma yükümlülüğü ile bağlantılı olarak devletlerarası hukukun birçok kuralı açıklanıyor; İslâm toplumu ile ateş-kes imzalamış ya da barış antlaşması yapmış düşman devletler arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği anlatılıyor. Buna göre mesele basit bir kaba kuvvet, bir tepeleme ve boyunduruk altına alma meselesi değildir. Tersine farklı ideolojilere bağlı düşman blokların bağlılarına hadise ve şartların gerektirdiği gerçekçi bir yaklaşımla muamele yapmak gerekir.</p>
<p>Yedinci bölümün ayetlerinde belirli bir İslâm devleti kurulduğu, İslâm&#8217;ın aziz ve onurlu sancağı bu devletin göklerinde dalgalandığı halde buraya göç etmeyi ihmal ederek küfür diyarında dini inançlarının zayıflaması ihtimaline meydan verenlerin çekingenlikleri kınanırken bununla bağlantılı olarak mali ve bedeni cihad görevi işlenmektedir. Bu kısım, müminleri savaşmaya, düşmanlarının izini sürmeye, onlara soluk aldırmamaya, düşmanlarını kovalama hususunda gevşekliğe kapılmamaya teşvik eder. Bunun yanısıra müminlerin</p>
<p>durumu ile İslâm düşmanlarının durumunu; her ikisinin istikametleri, akıbetleri ve Ahirette görecekleri karşılıklar bakımından birbirlerinden farklı olduklarını belirten ayetler ile sona erer.</p>
<p>Sekizinci bölümün ayetleri İslâm adaletinin bir şahikasını, doruk noktasına ulaşmış somut bir uygulamasını gözlerimizin önüne getiriyor. Bilindiği gibi bir yahudi haksız olarak zırh hırsızı olmakla suçlanmış ve bu suçlama asılsız şahitlikler ile perçinlenmişti. İşte bunun üzerine yüce Allah&#8217;ın katından birbiri peşi sıra inen bir dizi ayet, bu masum yahudiyi aklıyor. Oysa yahudiler o sırada İslâm&#8217;a ve müslümanlara karşı komplo üstüne komplo düzenlemekle meşguldürler. Fakat İslâm adaleti, sempati ve antipati gibi duyguların etkisi altında kalmayan ilahi bir adalettir. Bu olay; insanlığın bu eşsiz ve yüce sistemin dışında hiçbir sistemde ulaşamadığı, benzerini yaşamadığı bir adalet doruğudur.&#8217;</p>
<p>Dokuzuncu bölümün konusu; şirk, müşrikler, şirk kaynaklı hurafeler, bu hurafelerin etkisi ile oluşmuş sapık sloganlar ve saçma düşüncelerdir. Bu kısmın ayetlerinde yüce Allah&#8217;ın adaletine ilişkin asılsız saplantılar ve kuruntular ele alınıp düzeltiliyor, cezaların ve ödüllerin bu saplantılara ve kuruntulara göre değil, işlenen amellere göre biçileceği belirtiliyor; bunun yanısıra tek gerçek dinin sadece İslâm olduğu ve bu dinin aynı zamanda Hz. İbrahim&#8217;in (selâm üzerine olsun) de dini olduğu vurgulanıyor.</p>
<p>Onuncu bölümün ayetlerinde ise bu surenin ilk konusunu oluşturan kadınların -özellikle yetim kızların- ve kimsesiz çocukların haklarına tekrar dönüldüğünü görürüz. Bununla bağlantılı olarak kadının, kocası tarafından ihmal edilmesi ya da aldatılması olaylarına ilişkin çözümler anlatılıyor. Bu arada ideal karı-koca hayatının gerçekleşebilmesi için hangi şartlara uyulması gerektiği açıklanıyor. Eğer bu şartlara uyulmaz ise ortak aile hayatının yürüyemeyeceği ve bu şartlara ilişkin aksaklıklar giderilemezse eşlerin birbirinden ayrılmalarının daha hayırlı olacağı belirtiliyor.</p>
<p>Eşlere adil davranma ve genel anlamda aile hayatına ilişkin bu hükümlerin arkasından gelen uyarıcı sonuç cümlelerinde; bu hükümler ile bu direktifler, yüce Allah&#8217;a, Allah&#8217;ın göklerin ve yeryüzünün maliki oluşuna ve yüce Allah&#8217;ın şimdiki bütün insanları ortadan kaldırıp yerlerine başka insanlar getirmeye gücü yettiğine bağlanıyor. Bu da meselenin, ilahlığın dehşet verici gerçeği ile ilgili son derece önemli bir husus olduğunu kanıtlar. Arkasından kalplerdeki Allah korkusu harekete geçiriliyor ve müminlere, her türlü insanlar arası ilişkilerinde ve verdikleri bütün hükümlerde mutlak anlamda adil olmaları çağrısı yenileniyor. Bu çağrı yenilemesi, Kur&#8217;an&#8217;ın bildiğimiz üslûbu uyarınca, belirli bir konunun dar alanından hareket ederek genel ve yaygın bir çevreye açılıyor.</p>
<p>Arkasından bu cüzün son bölümünü oluşturan ayet demeti geliyor. Bu kısmın hemen hemen tek konusu münafıklığı ve münafıkları kınamak; müminleri ciddi belirgin ve istikametli bir imana sahip olmaya çağırmaktır. Bunun gereği olarak müminleri müslüman cemaatten başka bir dost, bir dayanak edinmekten, İslâm yönetiminden başkasına bağlılık göstermekten kaçınmak, gerek münafıklara ve gerekse bu dinin açık düşmanlarına karşı yersiz bir nezaket göstererek ya da onlarla aradaki sosyal ve şahsi ilişkilerin etkisinde kalarak dini konularda gevşek ve savsaklayıcı davranmamalarım müslümanlara önemle telkin etmektir. Bu son tutum münafıklığın belirtilerinden biridir. Münafıkların yeri ise cehennemin en alt katıdır. Münafıklar; kâfirleri dost ve müttefik edinen kimselerdir.</p>
<p>Daha sonra bu cüzle birlikte bu bölüm yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına, O&#8217;nunla kulları arasındaki ilişkinin niteliğine ve yine O&#8217;nun yoldan çıkmışları ve sapıkları neden cezalandırdığına ilişkin etkili bir açıklama ile noktalanıyor. Eğer kullar Allah&#8217;a iman etseler, O&#8217;na şükretseler, O&#8217;nun onları cezalandırmakta hiçbir yararı yoktur. Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Eğer Allah&#8217;a şükreder, inanırsanız, O sizi niye azaba çarptırsın ki? Hiç şüphesiz, Allah şükre karşılık verir ve her şeyi bilir.&#8221; (Nisa Suresi, 147)</p>
<p>Bu ifade acayip bir ifade., Yüce Allah&#8217;ın rahmetini, insanlara azap çektirmede hiçbir yararı olmadığını, eğer O&#8217;nun sistemine uygun yaşasalar, bu sistemi sunuşundaki lütfa ve bağışa karşı şükretseler insanları azaba çarptırmasının söz konusu olmayacağını kalplere duyuran, şaşırtıcı derecede sıcak ve cana yakın bir ifade. Fakat durum böyleyken insanlar; kâfirlikleri, inkârcılıkları, bu küfür ve inkârcılığın sebep olduğu psikolojik (ferdi), sosyal ve uluslararası bozgunculukları yüzünden ilâhi azabı kendi elleri ile satın alıyorlar.</p>
<p>İşte bu cüz bu konular ve amaçlar yığınını bu kadar geniş çapta ve boyutta sayfalarına sığdırıyor. Burada bazı kısa değinmeler yapmakla yetiniyor ve yüce Allah&#8217;ın yardımı ile tek tek ayetlerin ayrıntılı açıklamasına geçiyoruz.</p>
<p>EVLİLİK KURUMU</p>
<p>Bu surenin aşağıda inceleyeceğimiz ayetleri, aile kurumunu fıtri temellere oturtma çabasının tamamlayıcısı niteliğini taşır. Surenin akışı boyunca iki nokta dışında bu konuya bir daha değinilmeyecektir. Bu iki nokta ile de bu son derece önemli temel konuya ilişkin ek niteliğinde bazı hükümler açıklanacaktır. Gerçekten aile kurumunun yasal düzenlemeye kavuşturulması o kadar önemlidir ki, insan hayatının fıtrî mecrası (doğuştan gelen akışı) içinde dengeli ve sağlıklı seyri bu yasal düzenlemeye bağlı olduğu gibi bu kurumun amacından sapması kesinlikle yeryüzünde kargaşalığa ve sosyal çalkantılara yol açar.</p>
<p>Bu bölümün ayetleri kendileri ile evlenmenin yasak olduğu kadınlara ilişkin ek bir açıklama gündeme getiriyor; sağlıklı bir aile kurumu içinde yüce Allah&#8217;ın kadınlar ve erkekler tarafından ortaklaşa gözetilmesini istediği şartları belirliyor. Bu şartları gözetmenin temiz ve sağlıklı bir aile yuvasını güvence altına alıcı niteliği yanında insanlar için kolaylık ve problemsizlik sağladığı anlatılıyor. Bunların yanısıra bu kurumun dayanağını oluşturan temel yasal kurallar ile evlilik akdini gerçekleştiren tarafların her ikisinin omuzlarına yüklenen karşılıklı haklar ve görevler açıklanıyor.</p>
<p>Sözü edilen aile kurumu düzenlemesine paralel olarak müslüman toplumda geçerli olacak mali ilişkilerin bazı yasaları da belirtiliyor. Gerek ferdi teşebbüs ve gerekse miras yolu ile kazanılan mallara ilişkin hukuki düzenlemeler getirilip bununla bağlantılı olarak akraba olmayanlar arasında evlilik yolu ile birbirine miras geçişini sağlayan sözleşmelerin nasıl çözüme bağlanacakları açıklanıyor.</p>
<p>Bu bölümde genel olarak şu nokta dikkatimizi çekmektedir. Bu kısmı oluşturan ayetler, bütün bu yasal düzenlemeler ve hükümler ile imanın başta gelen temel ilkesi arasında sıkı bir bağ kuruyor. Bu temel ilke şudur: Bütün bu yasal düzenlemeler, bu hükümler yüce Allah&#8217;tan kaynaklanıyor ve bunlar O&#8217;nun ilâhlığının vazgeçilmez gerekleridir. Çünkü bu surenin giriş bölümünde ısrarla vurguladığımız gibi, en başta gelen karakteristik özellik kayıtsız-şartsız egemenlik konusudur, insanlar için yasa koyma yetkisidir, insanların hayatlarının ve karşılıklı ilişkilerinin dayanağını oluşturan temel ilkeleri düzenleme tekelidir.</p>
<p>Bu dersin ayetleri boyunca bu duyarlı ilişki ısrarla tekrarlanır ve özel yetkinin ilâhlığın karakteristik niteliklerinden biri olduğu vurgulanır. Bunun yanısıra bu yasal düzenlemelerin engin bilgi ve hikmet sahibi olan, Kur&#8217;an&#8217;ın deyimi ile &#8220;Alîm&#8221; ve &#8220;Hakîm&#8221; olan yüce Allah&#8217;tan kaynaklandığı gerçeği de ısrarla vurgulanır. Bu ısrarlı vurgulama derin bir anlam taşır. Sebebine gelince bu ilâhi sistemin temel özelliği, her şeyden önce kapsamlı ve eksiksiz bilgi ile kavrayıcı ve geniş görüşlü hikmete dayalı olmasıdır. Oysa bu özellikler insanda yoktur. Buna göre insan, sosyal hayatın isabetli temel kurallarını koyma yeteneğinden kesinlikle yoksundur.</p>
<p>İşte insanoğlunun yeryüzündeki bahtsızlığı ve mutsuzluğu bu noktadaki yanılgıdan kaynaklanıyor. İnsan ne zaman engin bilgi ve hikmetin mutlak sahibi olan yüce Allah&#8217;ın sistemine sırt çevirirse sapar. Böylece uçsuz-bucaksız bir çölde kılavuzsuz olarak taban tepmiş olur. Eksik bilgisini azgınlığını ve şahsi arzuların tutsağı olmaya yatkın yapısını göz ardı ederek yüce Allah&#8217;ın kendisi ve sosyal hayatı için seçmiş olduğu sistemden daha yararlı bir sistem ortaya koyabileceği yanılgısına düşerse kesinlikle mutsuz ve bedbaht olur!</p>
<p>Aşağıda ayetlerini okuyacağımız bu bölümün ısrarla vurguladığı bir başka gerçek de şudur: Yüce Allah&#8217;ın sistemi, insanların şahsi arzularının ürünü olarak ortaya koymak istedikleri bütün sistemlerden daha kolay, daha külfetsiz ve fıtrata daha yakındır. Yüce Allah&#8217;ın bu sistemi ortaya koymuş olması, O&#8217;nun insan yetersizliğini telâfi edici bir rahmetidir. Eğer insanoğlu bu sistemden saparsa hayvanlık düzeyine doğru inişe ve gerilemeye geçeceği gibi ayrıca kendini ağır bir zorluk ve sıkıntı yükünün altına da sokmuş olacaktır. Aşağıda bu bölümün ayetlerini açıklamaya çalışırken, bu gerçeğin insanlık tarihinin pratiği tarafından doğrulandığını ve ispatlandığını hep birlikte göreceğiz. Bu gerçek, sözünü ettiğimiz tarihi pratiğin gözler önüne serdiği açık bir realitedir.</p>
<p>Fakat bu gerçeği görebilmek için insan ihtiraslarının kalpleri dumûra uğratmaması, gözleri kör etmemesi, cahiliye zihniyetinin karanlık baskısı altında kalplerin ve gözlerin tabiî fonksiyonlarını yitirmemiş olması gerekir.</p>
<p>Şimdi bu dersin ilk ayetlerini okuyalım:<br />
<strong>24- Savaş tutsağı olarak elinize geçmiş cariyeler dışında evli kadınlar ile evlenmeniz haramdır. Bunlar Allah&#8217;ın üzerinize yazdığı yasaklardır. Bunların dışında kalan kadınları iffetli yaşamanız, zina işlememeniz şartı ile mehirlerini vererek nikahlamanız size helâl kılındı. Bu kadınlardan sağladığınız faydanın karşılığı olarak kendilerine aranızda kararlaştırdığınız mehirlerini hakları olarak veriniz. Daha önce belirlenen mehri eşinizle anlaşarak yeni bir miktara bağlamanızın sakıncası yoktur. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.</strong></p>
<p>Dördüncü cüzün sonunda yer alan aşağıdaki ayette, nikâhlanmaları doğrudan doğruya, yani hiçbir yan sebebe bağlı olmaksızın yasak olan kadınların kimler olduklarını açıklamıştık. Şimdi bu ayeti bir kere daha okuyalım:</p>
<p>&#8220;Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Bu bir edepsizlik, iğrenç bir hareket ve son derece çirkin bir gelenektir.&#8221; (Nisa Suresi, 22)</p>
<p>&#8220;Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz, kaynanalarınız, cinsel ilişkide bulunduğunuz eşlerinizden doğan gözetiminiz altındaki üvey kızlarınız, -eğer anaları ile cinsel ilişkide bulunmamış iseniz bu kızlar ile evlenmenizin sakıncası yoktur- öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikâhınız altında bulundurmanız size haram kılındı. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir.&#8221; (Nisa suresi, 23)</p>
<p>Yukarıda okuduğumuz &#8220;Evli kadınlar&#8230;&#8221; ifadesi ile başlayan ayet, bu konuda ek bir yasaklama getiriyor. Çünkü bu kadınlar başka erkeklerin (kocalarının) ırz korunağı içindedirler. Erkekler ile evli oldukları için bu korunağın sınırları içine girerek dokunulmaz olmuşlardır. Bu yüzden bu kadınlar kocaları dışındaki erkeklere haramdırlar, başka erkeklerin onlarla evlenmeleri helâl değildir.</p>
<p>Bu yasak; İslâmî toplum düzeninin ana ilkesini gerçekleştirme amacı güder. Bu ana kurala göre, İslâm toplumu aile temeline dayanır, aile kurumu bu toplumun birimidir. Buna göre aileyi, gerek &#8220;ortaklaşmalı&#8221; cinsel ilişkilerden ve gerekse toplumu kirletecek yaygın fuhuş alışkanlıklarından kaynaklanabilecek neseb karışıklığı, soy belirsizliği gibi lekeleyici uygulamalara karşı korumak gerekir.</p>
<p>Belirli bir kadının belirli bir erkeğe ait olduğunu resmîleştiren ve sözünü ettiğimiz &#8220;ırz koruma&#8221;sını gerçekleştiren açık evliliğe dayalı aile, &#8220;insan&#8221; fıtratı ile, insanın insan olmasından doğan gerçek ihtiyaçları ile uğraşan, bağdaşan en mükemmel sistemdir. Çünkü insan hayatının, hayvan hayatını aşan ondan çok daha yüce bir amacı vardır. Gerçi bu yüce amaç, söz konusu hayvanî amacı da içerir. Açık evliliğe dayalı aile yuvası bunun yanısıra, insan toplumunun amaçlarını da gerçekleştirir. Aynı zamanda vicdan huzuru, aile dirliği ve son çözümde toplumsal barış güvencesi getirir.</p>
<p>Şurası açıkça gözlenen bir gerçektir ki, insan yavrusu, diğer bütün canlı yavrularından çok daha uzun süren bir bakım ve gözetim dönemine muhtaçtır. Bunun yanısıra insan yavrusu, insanı diğer canlılardan ayırarak imtiyazlı bir konuma yükselten, ileri düzeyli bir sosyal hayatın gereklerini kavrayabilmek için, yine hayli uzun zaman alan bir eğitim dönemine de muhtaçtır.</p>
<p>Bilindiği gibi hayvanlardaki cinsiyet içgüdüsü, cinsel birleşmeyi, üremeyi ve çoğalmayı sağlamakla hedefine ulaşmış olur. Fakat insandaki cinsiyet içgüdüsü bu fonksiyonları gerçekleştirmekle amacına ulaşamaz, onun amacı daha da ötelere uzar. Bu aşkın amaç, erkek ile kadın arasında sürekli ve uzun ömürlü bir ilişkiyi gerekli kılar. Çünkü bu sürekli ana-baba ilişkisi, beraberliği sayesinde insan yavrusunun varlığı ve hayatı korunacak, onun beslenmesi ve diğer zaruri ihtiyaçları karşılanacaktır. Bunun yanısıra insan hayatının gerekleri açısından bundan daha önemli olmak üzere; bu yavrunun eğitilmesi, insanlığın ortak deney birikimi ve bilgi hazinesi ile donatılması gerekir. İnsan yavrusu, ancak bu eğitim sayesinde toplumsal hayata katılabilecek, ardarda gelecek kuşaklar ile gerçekleştirilmesi gereken gelişme süreci içindeki ortak yükümlülük payını taşıyabilecektir.</p>
<p>İşte bundan dolayı, karşıt insan cinslerinin temel hayat dayanağı &#8220;cinsel haz&#8221; değildir. Cinsel haz, insan hayatının sadece bir aracıdır, amacı değildir. İnsan hamuruna bu mayanın katılmış olmasının sebebi, erkek ile kadını bir araya getirmek, sonra bu ilişkiyi devam ettirerek insan türünün ortak gelişme sürecine katkıda bulunma görevini yerine getirmektir. Demek ki, karşıt insan cinslerinin temel hayat dayanağı &#8220;sorumluluk&#8221;tur. Eşler; buluşmalarının ve birleşmelerinin ürünü olarak meydana gelen güçsüz yavrularının bakımı ve gözetimi ile yükümlüdürler. Bunun yanısıra bu konuda insanlık toplumunun omuzlarına bindirdiği bir başka yükümlülükleri daha vardır: Yavrularına ilerde insânî sorumluluklarının gereğini yerine getirme, insan varoluşunun amacını gerçekleştirme gücü ve yeteneği sağlayacak düzeyde bir eğitim vereceklerdir.</p>
<p>Bütün bu faktörler bizi şu kaçınılmaz sonuçlara götürür: Erkek-kadın ilişkisini aile temeli üzerine oturtmak tek sağlıklı sistemdir. Belirli bir kadının belirli bir erkeğe ait olmasını resmileştirmek, karşıt cinsler arasındaki bu ilişkiye devamlılık sağlayacak en sağlıklı çözümdür. Gerek aile yuvasının kurulmasında ve sürdürülmesinde gerek ortak hayat boyunca baş gösterebilecek problemlerin çözümünde ve gerekse -kesin bir kaçınılmazlık haline gelince- bu yuvanın dağılmasında birinci derecede rol oynayacak faktör &#8220;sorumluluk duygusu&#8221; olacak, sırf cinsel haz ya da şahsî arzular olmayacaktır.</p>
<p>Buna göre aile ilişkilerine ve bu ilişkilerin temel dayanağına yönelik her zayıflatma girişimi, ağır bir suç niteliği taşır. Ki bu ilişkileri zayıflatma girişimi, &#8220;sorumluluk duygusu&#8221;nu bu ilişkilerin temeli olmaktan çıkarıp onun yerine ya değişken karakterli &#8220;şahsi arzular&#8221;ı ya gelip geçici &#8220;içgüdüler&#8221;i ya da bilinçsiz &#8220;şehvet&#8221;i geçirmek anlamına gelir. Bu zayıflatma girişimlerinin ağır bir insanlık suçu olmaları sadece cinsel anarşiye, fuhuşa ve toplumsal çözülüşe sebep olmaları ile değil, aynı zamanda toplumun temel dayanaklarını dinamitleyerek onu kesin bir yıkıma götürmeleri yüzündendir.</p>
<p>İşte bu gerçeği kavrayınca, kendilerini aile ilişkilerini zayıflatmaya, evlilik bağını küçümsemeye, bu bağı gölgelemeye ve horlamaya, buna karşılık sırf değişken karakterli arzulara yanar-döner heyecanlara ve şuursuz içgüdülere dayalı kadın-erkek ilişkilerini yücelten bunlara, evlilik bağını ortadan kaldırmaya yol açacak derecede övgüler düzmeye adayan iğrenç kalemlerin ve propaganda kurumlarının ne büyük çapta bir insanlık suçu işlediklerini iyi anlarız.</p>
<p>Aynı zamanda eşini eskisi gibi sevmediğini ileri sürerek onu boşamayı düşündüğünü söyleyen müslümana cevap olarak Hz. Ömer&#8217;in (Allah ondan razı olsun) söylediği şu sözün ne kadar derin bir hikmet içerdiğini iyi anlarız; &#8220;Yazıklar olsun sana! Aile yuvalarının temeli sevgi midir? Karşılıklı bağlılık duygusu; sorumluluk duygusu nerede kaldı?&#8221; Hz. Ömer&#8217;in bu sözü, yüce Allah&#8217;ın şu direktifine, Allah&#8217;ın seçkin kulları olan müminlere yönelik şu eğitici Kur&#8217;an buyruğuna dayanıyordu: &#8220;Kadınlara karşı iyi davranınız, onlarla iyi geçininiz. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, biliniz ki, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.&#8221; (Nisa Suresi, 19)</p>
<p>Bu ilâhi telkinin amacı; mümkün olduğu oranda yuvaları ayakta tutmak, yıkıcı duygusal parlamalara karşı koymak, onları yatıştırmak, genç kuşağın muhtaç olduğu gözetimi güvence altına alabilmek için -bütün yapıcı çabalar iflas etmedikçe- evlilik bağının koparılmasına meydan vermemek; bu kutsal bağı değişken heyecanların, bilinçsiz içgüdülerin ve havada uçuşan arzuların sarsıntılarına karşı korumaktır.</p>
<p>Bu yüce ve derin anlamlı bakış açısının ışığı altında, az önce sözünü ettiğimiz yıkıcı yaygaraların ne kadar yüzeysel ve basit olduğu gerçeği meydana çıkar. Bu sorumsuz yaygaracılar, sorumluluk duygusunun egemen olduğu ve insan soyunun omuzlarındaki kutsal emaneti gözetmeyi amaçlayan evlilik ilişkisi dışındaki bütün kadın-erkek ilişkilerine methiye düzerler. Sözünü ettiğimiz kutsal emanet; faziletli insanlık hayatının gereklerini yerine getirecek genç kuşaklar yetiştirmek ve bu kuşakların yararını güvenceye almaktır. Yoksa kısa ömürlü, gelip geçici heyecanların yararını gözetmek değildir.</p>
<p>Bu ucuz ve iğrenç kalemler, kirli ve alçak propaganda kurumları ile kalbi kocasından hafifçe soğuyan her kadına derhal bir kadın avcısının gayri meşru kucağına atılmayı telkin ederler. Kadının böyle bir erkekle arasındaki ilişkiye &#8220;kutsal ilişki&#8221; yaftası takarlar. Oysa aynı kadının hafif kırgın olduğu kendi erkeği ile sürdüreceği ilişkiye &#8220;Vücudunu maddî çıkar karşılığında satışa çıkarma&#8221; sözleşmesi adını takarlar.</p>
<p>Yüce Allah, nikâhlanması yasak olan kadınları anlatırken &#8220;Evli kadınlar ile evlenmeniz haramdır&#8221; buyurarak nikâhlı kadınların &#8220;İlişki kurulması yasak&#8221; kadınlar olduklarını belirtiyor. Bu yüce Allah&#8217;ın sözü. Yukarda değindiğimiz yıkıcı propaganda ise, kendilerini toplumun temellerini dinamitlemeye, fuhşu yaygınlaştırmaya adamış olan yaygaracıların sözleri. &#8220;Hiç şüphesiz Allah gerçeği söyler ve doğru yola eriştiren sadece O&#8217;dur.&#8221; (Ahzab Suresi, 7)</p>
<p>Toplumda yüce Allah&#8217;ın diledikleri dışında, başka kriterler, değer yargıları ve düşünceler oluşturmaya yönelik sistematik çabalarla karşı-karşıyayız. Yüce Allah&#8217;ın koydukları dışında başka hayat prensipleri ve insanlar arası ilişki türleri ortaya koymak için yoğun gayretler harcanıyor. İnsanları ve hayatı yüce Allah&#8217;ın belirlediği istikametin dışında başka yönlere sürüklemek uğruna gece-gündüz çalışılıyor. Bu amansız kampanyayı yönlendirip yürütenlerin hesabı şùdur: İslâm toplumunun temel dayanaklarını dinamitlemek, müslüman ülkelerde yaşanan İslâmî hayat tarzını yıkmaktır. Böylece, İslâm&#8217;ın inanç sistemini, ahlâkını ve toplum yapısını çökerttikten sonra bu ülkelere yönelik tarihi emperyalist emelleri önünde hiçbir engel kalmayacak diye düşünüyorlar. Fakat hazırlanan felaketin çapı ve etki alanı onların bu sinsî maksatlarını fazlası ile aşmaktadır. Çünkü hazırladıkları felâket sadece İslam toplumunun temellerini değil, bütünüyle insanlık toplumunun temellerini dinamitliyor. İnsan hayatının dayanağını oluşturan fıtratın temellerini yıkıyor, insan toplumunu, büyük emaneti taşıyacak unsurlardan yoksun bırakıyor. Bu büyük emanet faziletlerle dolu insanca hayat tarzıdır. Çünkü bu felaketli kampanya insanlığı, istikrarlı, sağlıklı; azgın şehvetlerin, değişken içgüdülerin ve rüzgârda uçuşan arzuların kasırgalarından emin bir aile yuvasının sıcak ortamında yetişecek analı-babalı çocuklardan yoksun bırakıyor. Oysa tümüyle insan soyunun omuzlarındaki emaneti ancak böyle kuşaklar taşıyabilir. Bu nitelikteki kuşakları yetiştirme amacı; sırf hayvansal üremeden, sırf &#8220;içgüdüler&#8221;e dayalı şehvet motivasyonlu çiftleşmelerden, dengeli değişmez ve soğukkanlı &#8220;sorumluluk duygusu&#8221; ilkesini kadın-erkek ilişkilerinin temel dayanağı olmaktan çıkarma girişiminden bambaşka bir şeydir.</p>
<p>Böylece bütün insan soyu yüce Allah&#8217;ın lânetine çarpılmış oluyor. Çünkü insanlık, kendi kendini mahvediyor, bugünkü kuşaklar ilerdeki kuşakların geleceğini yıkıma uğratıyorlar. Bunu kendi hazlarını, kendi şehvetlerini tatmin etmek ve gelecek kuşakları İlâhî lanete müstehak kılmak için yapıyorlar. Tabii ki, yüce Allah&#8217;ın sözünün, yönlendirmesinin ve istediği fıtratın dışına çıkanlar O&#8217;nun tehditkâr hükmünün kapsamına girmekten kendilerini kurtaramayacaklar ve böylece insanlık soyu tümü ile yaptıklarının cezasını tadacaktır.</p>
<p>Bunun tek kurtuluş yolu vardır: Yüce Allah, sözünü ve yeryüzüne ilişkin hayat sistemini onaylayan mümin cemaat aracılığı ile insanlığa acıyacak, bu cemaat insanlığın elinden tutarak onu Allah&#8217;ın hayat sistemine yöneltecek ve böylece müminler insanlığı, onların kendi elleri ile hazırladıkları yok edici felâketlerin şerrinden kurtaracaklardır. Demek oluyor ki, sadece İslâm dünyasının temellerini çökerteceğini ve böylece emelleri önünde engelsiz ve savunmasız bir sömürge alanı oluşturacağını sandıkları bu yolda kaleyi içerden fethedebilmek için kiralık kalemlerini ve iğrenç propaganda kurumlarını seferberliğine koştukları felâketlerinin, cinayetlerinin şerrinden onları yine ancak müslümanlar kurtarabileceklerdir.</p>
<p>&#8220;Savaş tutsağı olarak elinize geçmiş cariyeler dışında, evli kadınlar ile evlenmeniz haramdır.&#8221;</p>
<p>Buradaki istisna İslâm uğruna cihad etmek amacı ile girişilmiş savaşlarda esir olarak alınmış cariyeler ile ilgilidir. Bu kadınlar, müslümanlar için &#8220;Darü&#8217;l-Küfr&#8221; ve &#8220;Daru&#8217;l-Harb&#8221; olan kendi yurtlarında evlidirler. Fakat yurtları ile ilişkileri kesilince oradaki kâfir kocaları ile ilişkileri kopar ve artık korumasız, serbest kadınlar haline gelirler. Bunların İslâm yurdunda da kocaları yoktur. Bundan dolayı rahimlerinin boş olduğunu anlamak için bir defa âdet görmeleri yeterlidir. Böylece hamile olmadıkları meydana çıkmış olur. Bu durumda eğer müslüman olurlarsa nikâhlanmaları helâl olur. Bunun yanısıra ister müslüman olsunlar ister olmasınlar esir paylaşımı sırasında payına düştükleri müslüman savaşçı arada nikâh sözleşmesi olmaksızın cariye sıfatı ile bunlarla cinsel ilişkide bulunabilir.</p>
<p>Daha önce ikinci cüzde İslâm&#8217;ın genel olarak kölelik konusuna ilişkin tutumunu anlatmıştık. Ayrıca yirmialtıncı cüzde yer alan Muhammed suresinin &#8220;Savaşta kâfirler ile karşılaştığınızda boyunlarını vurunuz, sonunda üstün geldiğinizde onları esir alınız, savaş sona erince bu esirleri ya karşılıksız olarak ya da fidye karşılığında salıveriniz&#8221; ayeti açıklanırken bu konu bir kere daha ele alındı. (Muhammed Suresi, 4) Daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu söylediğimiz yerlere başvurabilirler.</p>
<p>Burada sadece şu kadarını söylemekle yetinelim: İslâm blokunun savaş tutsaklarını köleleştirme konusundaki tutumu ilke olarak düşmanlarının bu konudaki kendisine yönelik tutumu gibidir. Fakat köleleştirme noktasındaki bu tutum benzerliğinin yanında İslâm&#8217;ın kölelere karşı takındığı tavır ve onların insanlıklarına gösterdiği saygı bakımından düşmanlarından çok üstün olduğu kesindir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın savaş esirlerini köleleştirme uygulamasına katılmaktan başka çaresi yoktu. Çünkü, tutsakları köleleştirmek o günün dünyasında milletlerarası geçerliliği olan bir düzendi. İslâm, bu uygulamayı tek yanlı olarak ortadan kaldıramazdı. Çünkü o zaman kâfirlerin eline tutsak düşen müslümanlar köle olurlarken müslümanların ellerine düşen kâfir tutsaklar, özgür kalacaklardı. Bu durumda kâfirler bloğu, müslüman bloğu karşısında aradaki dengeyi müslümanlar aleyhine değiştirecek nitelikte önemli bir avantaj elde edecekti. Bunun sonucu olarak kâfirler, müslümanlara karşı cesaretlendirilmiş olacak ve onlara saldırılarının akıbetini düşünmeden pervasızca saldırma, hatta bu saldırılardan her zaman kazançlı ve ganimetli çıkma imkânı verilmiş olacaktı.</p>
<p>Bundan dolayı İslâm toplumunda tutsak kâfir kadınlardan oluşmuş cariyelerin bulunması kaçınılmazdı. Peki İslâm bunlara karşı nasıl davranacaktı? Fıtrî istekler, sadece yemek ve içmekle bitmez. Fıtratın bunlar dışında bir cinsel içgüdüsü de var ki, kadınların mutlaka onu da tatmin etmeleri gerekiyordu. Yoksa fuhuş yoluna başvurarak toplumun tümünün ahlâkını bozacaklar, yapısını kirleteceklerdi. Öte yandan müslüman erkekler, bu kadınlar ile kâfir kaldıkları sürece evlenemezlerdi. Çünkü müslüman erkek ile kâfir kadın arasında evlilik ilişkisi kurmak haramdı. (Bir cariye müslüman olunca onunla cinsel ilişkide bulunabilmek için mutlaka kendisini nikâhlama zorunlucu yoktur. Bu durumda onunla evlenmek caiz hale gelir, o kadar.) Bu durumda bir tek çözüm yolu kalıyor. O da bu kadınlar kâfir kaldıkları sürece nikâhsız olarak kendileri ile cinsel ilişkide bulunulmasını serbest bırakmak. Yalnız bunun için daha önce ülkelerinde evli olan cariyelerin gebe olmadıklarından emin olmak ve kâfir kocaları ile ilişkilerinin koptuğunu tespit etmek şarttır.</p>
<p>Bu ayette, nikâhlanması haram olan kadınlar belirtildikten sonra, nikâhlanması helal kadınlardan söz edilmeden önce helâl ve haram kılma ilkesi ile helâl ve haram kılma kaynağı arasındaki sıkı ilişkiye parmak basılıyor. O kaynak ki, O&#8217;nun dışında hiçbir mercî herhangi bir şeyi, haram ya da helâl yapamaz, O&#8217;ndan başka hiç bir merci insanların hayatına ilişkin herhangi bir hüküm kovamaz. Ayetin bu cümleciğini birlikte okuyalım:</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah&#8217;ın üzerinize yazdığı yasaklardır.&#8221;</p>
<p>Yani bu yasaklar, yüce Allah&#8217;ın sizi uymakla yükümlü tuttuğu taahhütler, sözleşmeler ve yazılı talimatlardır. Burada ne keyfï arzulara uymak ne herhangi bir geleneğe bağlı kalmak ve ne de geçmişten miras kalan toplumsal birikimin önerdiği uygulamaları sürdürmek mümkündür. Söz konusu olan yüce Allah&#8217;ın direktifi, taahhüdü ve sözleşmesidir. Helâllik ya da haramlık hükümlerini dayandıracağınız, tek kaynak budur. Sadece bu kaynağın size dikte ettiği, emir ve yasak olarak bildirdiği direktiflere uyacak, yalnız O&#8217;nun emirleri ve taahhütleri konusunda hesaba çekileceksiniz.</p>
<p>Burada dikkatimizi çekmesi gereken bir gerçek var ki o da şudur: Bir önceki ayette nikâhlanması yasaklanan kadınların çoğunluğu cahiliye döneminde de yasak evlilikler olarak sayılıyordu. Bunların içinde sadece babanın eski eşlerini nikâhlamak ile aynı anda iki kız kardeşi nikâh altında bulundurmak serbestti. Üstelik üvey anneler ile evlenmek o dönemin gelenekleri tarafından da hoş karşılanmıyor, &#8220;şiddetle kınanacak bir hareket&#8221; olarak anılıyordu. Fakat İslâm gelip bu yasak evliliklerin yasaklığını onaylayınca yasaklama hükmünü söz konusu cahiliye geleneklerine dayandırmadı. Bunun yerine yüce Allah &#8220;Bunlar Allah&#8217;ın üzerinize yazdığı yasaklardır&#8221; buyurdu.</p>
<p>Gerek İslâm inancının ve gerekse İslâm hukukunun kaynağının ne olduğunu açıklığa kavuşturmak için bu ince nokta üzerinde biraz durmamız gerekir. Ayetin bu ifadesi pratik hayatımızın birçok meselesinin çözümünde bize yol gösterecektir.</p>
<p>İslâm&#8217;a göre insanların uyacağı kanunların tek kaynağı yüce Allah&#8217;ın emri ve iznidir. Çünkü bu emirler ve müsaadeler ilk ve son otorite kaynağını oluştururlar. Buna göre başlangıçta bu kaynağa dayalı olarak ortaya çıkmayan her hüküm, kökeni bakımından batıldır, geçersizdir. Bu yüzden sonradan düzeltilmeye elverişli değildir. &#8220;Varlığını bu biricik doğru kaynağa dayandırmayan bütün hükümler ve uygulamalar&#8221; anlamına gelen cahiliye düzeni bütünüyle kökten batıldır, geçersizdir. Bütün düşünceleri ile, bütün değer yargıları ile, bütün kriterleri ile, bütün adetleri ve gelenekleri ile, bütün kanunları ve hükümleri ile batıldır, geçersizdir.</p>
<p>İslâm hayata egemen olup ona yön vermeye girişince onu bütünüyle ele alır. İlk iş olarak cahiliye düzeninin bütün kurumlarını, bütün değer yargılarını, bütün geleneklerini ve bütün yasal düzenlemelerini yürürlükten kaldırır. Çünkü bunların tümü kökenleri itibarı ile batıldırlar, düzeltilip sürdürülmeye elverişli değildirler. Eğer İslâm, cahiliye düzeninde geçerli olan bir geleneği onaylıyorsa onu bu cahiliye kökeni ile, bu kaynağa dayalı olarak onaylamaz: İslâm o geleneği, yüce Allah&#8217;ın emrinden ve izninden kaynaklanan başlangıç otoritesine dayandırarak onaylar. Cahiliye döneminde geçerli olan o eski geleneğe gelince o artık yürürlükten kalkmıştır, artık hiçbir yasal nitelik taşımamaktadır.</p>
<p>Bu arada, eğer İslâm hukuku, (fıkıh) bazı meselelerde &#8220;geleneği (örfü)&#8221; dayanak olarak kabul ediyorsa daha baştan yüce Allah&#8217;ın izni ile geleneğe kendinden kaynaklanan bir yetki vermesinden ötürüdür. O zaman söz konusu meselelerde gelenek, kanun koyma gücü kazanmış oluyor. Ama bu gücünü, asıl kanun koyucu olan yüce Allah&#8217;tan alıyor, yoksa bu gücü insanlardan, daha önce o geleneği uygulaya gelmiş olan sosyal yapıdan almıyor. Yani bu geleneğe yasal dayanak olma gücünü, yetkisini veren faktör onun o sosyal yapıdaki uygulanışı değildir, asla. Ona yasal dayanak olma yetkisini veren faktör, asıl kanun koyucu olan yüce Allah&#8217;ın onu kaynak olarak kabul etmesidir. Yoksa o temeldeki batıl, geçersiz olma niteliğini sürdürecektir. Çünkü yüce Allah&#8217;ın emrine dayanmayacaktı. Oysa tek yetki kaynağı Allah&#8217;tır. O, daha sonra kendi iznine bağlanmamış olan cahiliye kaynaklı yasa koyma girişimleri hakkında bize şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yoksa onların Allah&#8217;tan başka ilâhları var da bu ortaklar dini konularda Allah&#8217;ın iznine dayanmayan yasalar mı koyuyorlar?&#8221; (Şura Suresi, 21)</p>
<p>Bu ayet kanun koyma yetkisinin yüce Allah&#8217;ın tekelinde olduğunu vurguluyor. Yani &#8220;Onların Allah&#8217;ın izin vermemiş olduğu hükmü yasal ilan eden, Allah dışında başka ilahları mı var?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah&#8217;ın üzerinize yazdığı yasaklardır&#8221; cümlesinin dile getirdiği bu önemli temel ilkeyi, Kur&#8217;an&#8217;ın kanun koymadan söz eden bütün ayetleri ısrarla vurguluyor. Kur&#8217;an-ı Kerim ne zaman bir yasa koyma olgusundan bahsederse mutlaka bu kanun koyma olayına yetki kazandıran kaynağa parmak basar. Buna karşılık cahiliye yasalarından, cahiliye geleneklerinden ve cahiliye düşüncelerinden söz ettiğinde çoğunlukla hemen arkasından &#8220;Allah, onların doğruluğu hakkında hiç bir delil, hiçbir güç gerekçesi indirmiş değildir&#8221; (Yusuf Suresi, 40) ifadesini kullanır. Böylece daha baştan söz konusu yasaları, gelenekleri ve düşünceleri otorite dayanağından soyutlar, onların batıl olma ve geçersiz olma gerekçelerini açıklar. Bu gerçekçe; o yasaların, geleneklerin ve düşüncelerin O tek doğru kaynağa dayanmamalarıdır.</p>
<p>Anlatmaya çalıştığımız bu temel ilkeyi İslâm hukukunun kanun koyma usulüne ilişkin şu ünlü kuralı ile karıştırmamak gerekir. Bu kurala göre &#8220;Nesnelerde aslolan nitelik helâl olmaktır, haram olduğuna dair delil bulunmayan herşey helâldir&#8221;. Bu iki ilke birbiri ile çelişmez. Çünkü nesnelerin asıl niteliklerinin helal oluşu kuralı yüce Allah&#8217;ın emrinin ve izninin bir sonucudur. Buna göre bu kural, anlattığımız temel ilkenin kendisine dayanıyor. Biz cahiliye toplumunun yüce Allah&#8217;ın şeriatına başvurmaksızın koyduğu yasalardan ve hükümlerden söz ediyoruz. Bunların temel niteliği, tümü ile ve top yekün anlamda batıllık ve geçersizliktir. Yalnız yüce Allah&#8217;ın şeriatı bu yasalar ve gelenekler içinden dilediğini yeni baştan onaylayabilir. O takdirde bu yasa ya da gelenek Allah&#8217;ın şeriatının kapsamına girdiği andan itibaren meşrûluk ve yaptırım gücü kazanır.</p>
<p>CAHİLİYET DÖNEMİNDE KADIN</p>
<p>Haram evlilikler anlatıldıktan ve bu yasaklama yüce Allah&#8217;ın emrine ve direktifine bağlandıktan sonra insanların evlenme yolu ile fıtrî içgüdülerini tatmin edebilecekleri alanın anlatımına, yüce Allah&#8217;ın erkek ve kadınların hangi yoldan bir araya gelerek yuvalar oluşturmalarım, ev-bark kurmalarını sevdiğinin belirtilmesine ve yine O&#8217;nun bu kurumun önemine yaraşır temizlik, namusluluk ve ciddiyet içinde erkek ve kadının birbirinden yararlanmalarına ilişkin direktiflerinin irdelenmesine geçiliyor:</p>
<p>&#8220;Bunların dışında kalan kadınları, iffetli yaşamanız, zina işlememeniz şartı ile mehirlerini vererek nikâhlamanız size helâl kılındı. Bu kadınlardan sağladığınız faydanın karşılığı olarak kendilerine aranızda kararlaştırdığınız mehirlerini hakları olarak veriniz. Daha önce belirlenen mehri eşinizle anlaşarak yeni bir miktara bağlamanızın sakıncası yoktur. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Yani, belirtilen bu yasak evlilikler dışında kalan evlilikler helâldir, serbesttir. Yalnız evlenmek isteyenler, kadınlara mehirlerini vereceklerdir, yoksa onların ırzlarını nikâhsız olarak para karşılığında satın almaya başvurmayacaklardır. İşte bu noktayı vurgulamak amacı ile ayette &#8220;İffetli yaşamanız, zina işlememeniz şartı ile&#8230;&#8221; buyuruluyor</p>
<p>Ayet, cümleyi tamamlamadan, sözün devamını getirmeden önce mehir vererek evlenme isteğini bu şarta bağlıyor, bu kayıtla sınırlandırıyor. Üstelik bu şartı sadece olumlu biçimde, yani &#8220;İffetli yaşamanız&#8221; şeklinde ifade etmekle yetinmemiş, bu anlamı bir de olumsuz biçimde dile getirerek &#8220;zina işlememeniz&#8230;&#8221; diye buyurmuştur. Maksat yasal düzenlemenin, hüküm getirmenin eşiğinde bu şartı daha da pekiştirmek, daha da açıklığa kavuşturmaktır. Diğer bir amaç da, yüce Allah&#8217;ın, gerek sevdiği ve gerekse nefret ettiği kadın-erkek ilişkilerinin somut biçimlerini iki zıt tablo halinde zihinlere işlemektir. O&#8217;nun sevdiği ve istediği kadın erkek arası ilişki biçimi evlilik, buna karşılık nefret ettiği ve kendisinden kaçınılmasını istediği kadın-erkek ilişki şekli de dost edinme ve metresliktir. Bu ilişkilerin her ikisi de cahiliye toplumunda bilinen ve normal karşılanan ilişkilerdi. Nitekim Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun) bu konuda şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Cahiliye döneminde dört türlü nikâh vardı:</p>
<p>1- Bunlardan biri insanların günümüzde de bilip uyguladıkları nikâhtır. Yani adam, birinin kızına ya da evlatlığına talip olur, arkasından mihrini vererek onu nikâhlardı.</p>
<p>2- Cahiliye döneminde geçerli olan bir başka nikah şekli şöyle idi: Erkek, aybaşı kanaması kesilen karısına &#8220;Falancaya haber gönder de döl almak amacı ile kendisi ile cinsel ilişkide bulun&#8221; derdi. Karısının o erkekten gebe kaldığı anlaşılıncaya kadar ondan uzak durur ve kendisi ile cinsel ilişkide bulunmazdı. Kadının gebe kaldığı anlaşılınca adam, isterse karısı ile yatıp kalkmaya başlardı. Erkekler bu yola, soylu çocuk edinmek amacı ile başvuruyorlardı. Bu erkek kadın birleşmesine &#8220;Döl alma amaçlı birleşme&#8221; denirdi.</p>
<p>3- Bir başka kadın-erkek arası birleşme biçimi de şöyle idi: On kişiden az sayıda bir erkek grubu bir arada bir kadına gider ve ayrı ayrı onunla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadın hamile kaldığı taktirde doğum yaptıktan birkaç gece sonra o erkeklere haber salarak kendilerini çağırırdı. Bu çağrıyı alan erkekler gelmemezlik edemezlerdi. Adamlar yanına gelince kadın &#8220;Marifetinizin ürününü tanımış oldunuz, onu doğurdum&#8221; şeklinde, bir giriş yaptıktan sonra o erkekler arasında kimi seviyorsa ona döner ve kendisine adı ile seslenerek &#8220;Ey falanca, bu çocuk senindir&#8221; derdi. Bunun üzerine çocuk o erkeğin sayılırdı ve adam bu işe itiraz edemezdi.</p>
<p>4- Cahiliye döneminde geçerli olan diğer bir kadın-erkek arası birleşme biçimi de şöyle idi:</p>
<p>Çok sayıda erkek bir arada bir kadının yanına giderlerdi. Kadın kendisine gelen erkeklerden hiç birini geri çevirmezdi. Bunlar kapılarına özel işaret olsun diye bir bez parçası asan genelev fahişeleri idi. İsteyen herkes onlarla yatmaya gidebilirdi. Bu tür kadınlardan biri gebe kaldığı takdirde doğum yapınca söz konusu erkekler bu kadın için bir toplantı yaparlar ve bu işi bir uzmanlar (bilirkişiler) gurubuna havale ederler, onlar da bu erkekler arasında kimi uygun görürlerse onu bu çocuğun babası ilan ederlerdi. Böylece çocuk o adamın soyuna katılır, onun oğlu olarak anılırdı. Adam bu karara karşı çıkamazdı.&#8221; (Sahih-i Buhari ve Tercemesi)</p>
<p>Bu kadın-erkek birleşmelerinin üçüncü ve dördüncü biçimleri ayetin açıkça yasakladığı &#8220;zina&#8221; türünde ilişkilerdir. İster dost tutulan bir kadınla ve isterse bir genelev fahişesi ile yatıp kalkma biçiminde olsun, fark etmez. Bu ilişkilerin birincisi ise ayetin erkekleri teşvik ettiği namuslu evlenme biçimidir. Bu birleşme türlerinin ikincisine ise ne isim vereceğimizi bilemiyoruz!</p>
<p>Kur&#8217;an, burada yüce Allah&#8217;ın istediği kadın-erkek ilişki biçimini &#8220;koruma&#8221;, `kollama&#8221;, &#8220;sağlama alma&#8221; ve &#8220;gözetme&#8221; anlamlarına gelen &#8220;ihsan&#8221; kavramı ile tanımlıyor. Burada her erkeğin korunması ve gözetim altına alınması söz konusudur. Bu kavram bizim de benimsediğimiz kıraat şeklinde ism-i fail olarak &#8220;muhsanîne&#8221; ve başka bir kıraat şeklinde ism-i mefûl olarak &#8220;muhsanîne&#8221; biçiminde okunuyor. Sözünü ettiğimiz namuslu, sağlıklı ve iffetli birleşme biçimi bu okuyuşların her ikisinin de verdiği anlamı içerir. Bu anlam evin, aile yuvasının, çocukların; bu değişmez, köklü ye temelli esasa dayanan sosyal kurumun korunması, gözetim altında tutulmasıdır.</p>
<p>İkinci şekil de zinadır. Ayette kadın-erkek ilişkisini tanımlamak amacı ile kullanılan öbür terim &#8220;Sifah&#8221;tır. Bu terim &#8220;Suyun eğimli bir yatak, bir çukur boyunca akıtılması&#8221; anlamına gelen &#8220;safh&#8221; kökünün işteşlik (müşareket) ifade eden kalıbıdır. Yani burada erkek ile kadının ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir eylem meydana geliyor. Bu eylemde kadın ile erkeğin ortak katkısı altında, temiz soylu çocuk meydana getirmek, bu çocuğu gözetmek, eğitmek ve büyütmek amacı ile kullanılsın diye Allah tarafından verilmiş olan &#8220;hayat suyu&#8221;nu geçici bir haz, içgüdüsel bir dürtü uğruna &#8220;Eğimli bir toprak parçası bir çukur boyunca akıtılması&#8221; söz konusudur. Bu başıboş aldatma eylemi ne bu çifti kirlenmekten, ne ortaya çıkacak çocuğu telef olmaktan ve ne de aile yuvasını yıkımdan kurtaramaz.</p>
<p>Burada Kur&#8217;an-ı Kerim, iki kelime aracılığı ile iki ayrı hayat tarzını iki eksiksiz tablo halinde gözlerimizin önünde canlandırıyor. Bir yandan bu iki ilişki biçiminin pratik hayattaki mahiyetlerini tasvir ederken öbür yandan beğendiği ilişki biçimini övme ve hoşlanmadığı ilişki biçimini yerme amacını gerçekleştiriyor. Bu ifade, Kur&#8217;an üslûbunun en sanatsal örneklerinden birini oluşturur.&#8221;</p>
<p>Mal vererek eş edinilmesi işleminin öncesinde yer alan şart açıklandıktan sonra mal vererek eş edinme işleminin nasıl olacağının anlatımına geçiliyor.</p>
<p>&#8220;Bu kadınlardan sağladığınız faydanın karşılığı olarak kendilerine aranızda kararlaştırdığınız mehirlerini hakları olarak veriniz.&#8221;</p>
<p>Bu ifade, kadınların mehrini, onlardan yararlanmanın karşılığı olan bir hak, ödenmesi zorunlu olan bir borç olarak belirliyor. Erkek, daha önceki bir ayette tek tek sayılan yasaklı kadınlar dışındaki bütün kadınlardan yararlanabilir. Fakat bunun yolu, bu kadınlarla &#8220;ihsan&#8221; şartına bağlı kalarak, yani nikaha dayalı evlenme aracılığı ile eşleşmektir, başka bir şekilde onlara el sürmeye kalkışmamalıdır. Ayrıca erkek, evleneceği kadının mehrini de vermelidir. Mehir, kadının kesin ve belirli bir hakkıdır. Yoksä erkeğin kadına vereceği bir bağış, bir hediye, &#8220;Olmasa da olur&#8221; türünden bir cömertlik tezahürü değildir. Tersine yüce Allah tarafından verilmesi farz kılınmış bir kadın hakkıdır. Bunun yanısıra erkek kadına, cahiliye döneminin bazı uygulamalarında görüldüğü gibi, karşılıksız bir miras biçiminde sahip olamaz. Ayrıca erkek, cahiliye döneminin takas esasına dayalı evlilikleri gibi değiş-tokuş nitelikli bir yolla da evlilik yapamaz. Bu tür cahiliye dönemi evliliklerinde &#8220;Ben sana istediğin bir kızı ya-da kadını vereyim, karşılığında sen de bana kızını ya da evlâtlarını ver&#8221; şeklinde pazarlık yapılırdı. Başka bir deyimle kadınlar ya da kızlar birer hayvan ya da ticaret malıymışlarcasına birbiri ile takas edilirlerdi.</p>
<p>Ayet, mehrin kadının hakkı olan bir farz olduğunu belirttikten sonra karı ile kocanın, ortak hayatlarının gerekleri, karşılıklı duygularının bütünleştiriciliği uyarınca bu konuda yeni bir uyuşmaya varmalarının önündeki kapıyı açık bırakıyor. Şöyle ki:</p>
<p>&#8220;Daha önce belirlenen mehri eşiniz ile anlaşarak yeni bir miktara bağlamanızın sakıncası yoktur.&#8221;</p>
<p>Mehrin miktarı belirlendikten ve açıklandıktan, kadının diğer malları gibi istediği şekilde kullanabileceği öz malı ve hakkı olduğu kesinliğe kavuştuktan sonra kendisi isterse bu hakkının tümünden ya da bir bölümünden vazgeçebilir. Ayrıca erkek de daha önce belirlenen mehir miktarını arttırabilir. Bu onun arzusuna kalmış bir şey. Kısacası bu konuda karı ile kocanın karşılıklı özgürlük ve hoşgörü içinde diledikleri yeni bir karara varmalarının hiçbir sakıncası yoktur.</p>
<p>Bu cümlenin arkasından ayetteki bütün bu hükümleri ana kaynağına bağlayan ve dikkatlerimizi bu hükümlerin arkasındaki engin bilgiye ve ufuk açıcı hikmete çeken yorum cümlesi geliyor. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Bu hükümleri yasallaştıran, onları bilgiye ve hikmete dayalı olarak ortaya koyan O&#8217;dur. O halde müminin vicdanı, özellikle eşi ile arasındaki meseleleri ve genel olarak hayatının tüm gelişmelerini düzenleyen hükümleri nereden alacağını bilir. Bunun yanısıra bilgiden ve hikmetten kaynaklanan bu hükümler ile tatmin olur. Çünkü &#8220;Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>CARİYELİK OLAYI</p>
<p>Eğer müslüman erkeğin özel şartları özgür bir kadın ile evlenmesine elverişli değil ise özgür olmayan bir kadın ile yani bir cariye ile evlenebilir. Özgür bir kadın ile evlenebileceği güne kadar sabredemeyen, sıkıntı çekmekten ya da kötü yola sapmaktan çekinen erkeklere böyle bir kolaylık tanınmıştır. Okuyalım:<br />
<strong>25- İçinizden mâli durumu mümin ve özgür kadınlarla evlenmeye elverişli olmayanlar. ellerini;,de bulunan mümin cariyeler ile evlensinler. Hanginizin imanı olduğunu en iyi Allah bilir. Hepiniz aynı soydansınız. Onlarla; namuslu olmaları, zinadan uzak durmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde velilerinden izin alarak evleniniz. Ve kendilerine geleneğe uyacak miktarda mehir veriniz. Eğer evli iken zina islerler ise kendilerine özgür kadınlara verilecek cezanın yarısını uygulayınız. Bu, içinizden günaha gireceklerinden korkanlara tanınan bir imkândır. Yoksa eğer sabrederseniz sizin için daha iyi olur. Allah affedici ve merhametlidir.</strong></p>
<p>İslam dini &#8220;insan&#8221;a, onun fıtratına, gücüne, pratik şartlarına ve gerçek ihtiyaçlarına göre davranır: O, insanın elinden tutup onu, cahiliye bataklığından çıkararak İslâmî hayatın doruğuna tırmandırırken fıtratını, gücünü, pratik şartlarını ve gerçek ihtiyaçlarını göz ardı etmez. Tersine bu yüce doruğa tırmandırıcı yolu boyunca bu faktörlerin gereğine uyar.</p>
<p>Fakat İslâm, cahiliye realitesini alternatifi olmayan vazgeçilmez bir realite olarak kabul etmez. Cahiliye realitesi geriye götürücü, düşük düzeyli bir realitedir. İslâm, insanlığı bu realitenin bataklığından çıkarmak için geldi. İslâm &#8220;İnsan realitesi&#8221;ni onun fıtratına ve özüne bağlı olarak düşünür ve bu realiteden daha yüksek aşamalı bir seviyeye çıkmaya yetenekli olduğunu hareket noktası kabul eder. Başka bir deyimle insan realitesi, sadece cahiliye bataklığından her hangi bir cahiliye bataklığına bağımlı kalınarak, bu bataklığın içinde debelenmek değildir. Yüce Allah tarafından fıtratına katılmış yetenekleri sayesinde bu bataklıktan çıkarak yüceliklere doğru tırmanabilmesi de onun realitesinin bir parçasıdır. &#8220;İnsanın realitesi&#8221;ni tümü ile bilen yüce Allah&#8217;tır. Çünkü &#8220;İnsanın özünü, gerçek mahiyetini&#8221; O bilir; insanı yaratan ve içinde cirit atıp duran tüm duyguları tanıyan O&#8217;dur. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yaratan bilmez mi hiç? O lâtiftir ve herşeyden haberdardır.&#8221; (Mülk Suresi, 14)</p>
<p>İlk İslâm toplumunda savaşlardan kalma esirler vardı. Bunlar için daha sonra gerekli önlemler alınacaktı. Bu önlem, ya onları karşılıksız olarak tek taraflı bir kararla salıvermek ya kendilerini müslüman esirlere karşılık serbest bırakmak veya müslümanlar ile savaşçı düşmanlarının arasındaki şartların türüne bağlı olarak para karşılığında özgürlüklerine kavuşturma şıklarından biri idi.</p>
<p>İslâmiyet bu pratik probleme, efendinin sahibi olduğu cariyesi ile cinsel ilişkide bulunmasını serbest bırakarak çözüm getirdi. Daha önce söylediğimiz üzere cariyelerin fıtrî realitelerini gerçekçi bir yaklaşımla ele almak için bu çareye başvuruldu. Cariyeler ile cinsel ilişkide bulunmak onların müslüman olanları ile evlenmek yolu ile olabileceği gibi kendilerini nikâhlamaksızın da mümkün idi. Bu konudaki tek şart, bir adet görme dönemi geçirmeleri ve böylece karınlarında &#8220;Daru&#8217;l-Harb&#8221;de kalan kocalarının çocuğunu taşımadıklarının ortaya çıkması idi. Fakat İslâm, bu cinsel ilişkide bulunma serbestisini sadece bu cariyelerin efendilerine tanımıştı. Diğer erkekler onlarla ancak evlilik yolu ile böyle bir ilişki kurabilirlerdi. Bu arada İslâm bu kadınlara toplumda namuslarını satarak para kazanmayı yasakladığı gibi efendileri tarafından yine para karşılığında kendi rızaları ile Pazarlaşmalarına da izin vermemişti.</p>
<p>İşte bu ayette bu cariyeler ile nasıl evlenileceği, nikâhlanmalarının hangi şartlar altında serbest olduğu anlatılıyor:</p>
<p>&#8220;İçinizden mâli durumu mümin ve özgür kadınlarla evlenmeye elverişli olmayanlar. ellerinde bulunan cariyeler ile evlensinler.&#8221;</p>
<p>İslâm, erkeğin mâlî imkânları elverdiği takdirde özgür kadın ile evlenmesini tercilı eder. Çünkü özgür kadının özgür niteliği onun için koruyucu bir zırh oluşturur, bu sayede o ırzını nasıl koruyacağını, kocasının namusunu nasıl gözeteceğini öğrenir. Burada bu kadınların &#8220;Korumalı&#8221; olmakla nitelenmeleri, hiç kuşkusuz evli olmaları anlamında değildir. Çünkü evli kadınları nikâhlamanın yasak olduğu daha önce belirtilmişti. Buradaki &#8220;Korumalı&#8221;lık terimi, bu kadınların özgür olmaları, özgürlük zırhının koruması altında bulunmaları, özgürlüğün vicdanlarına sağladığı ..nurluluğun ve hayatlarına kazandırdığı güvencelerin sakındırıcılığından yararlandıkları anlamını taşır.</p>
<p>Gerçekten özgür kadının bir ailesi, bir yuvası, bir çevresi, bakımını üstlenen yakınları vardır. Bu yüzden namusunun lekelenmesinden çekinir. İçinde, vicdanında şeref ve onurluluk duyguları egemendir. Bundan dolayı fuhuştan ve başıboş cinsel ilişkilerden kaçınır. Fakat özgür olmayan cariye üzerinde bu faktörlerin hiç biri etkili değildir. Bundan dolayı o evlendiği takdirde bile &#8220;Koruma zırhı içinde&#8221; değildir. Çünkü içinde kölelik günlerinin tortularını, kalıntılarını taşır. Bundan dolayı özgür kadın için varolan korunmuşluk, iffet ve onur onda bulunmaz. Üstelik lekelemekten çekineceği bir aile şerefi de yoktur. Bütün bunlara ek olarak bir cariyenin hür bir kocadan edineceği çocuklara şu ya da bu oranda köleliğin aşağılayıcılığı bulaşır. Bu ayetin koyduğu yasaya muhatap olan toplumda bütün bu faktörler geçerlidir.</p>
<p>İşte bütün bu faktörler yüzünden İslâm, özgür kadınlarla evlenebilecek imkânlara sahip olan müslüman erkeklerin cariyeler ile evlenmemelerini tercih etti ve cariyeler ile evlenmeyi maddî durumu normal evlilik yapmaya elverişli olmadığı gibi bekâr kalmanın sıkıntısına da katlanamayan erkeklerin yararlanabilecekleri bir kolaylık kabul etti.</p>
<p>Eğer müslüman erkekler bekârlıktan sıkılmışlar ise, gerek bu sıkıntının ve gerekse kötü yola sapma endişesinin baskısını içlerinde duyuyorlarsa İslâm önlerine dikilip kendilerini kolaylıktan, rahatlamaktan ve tatmin olmaktan yoksun tutmuyor. Bunun yerine böyle erkeklerin, başkalarının sahip olduğu mümin cariyelerle evlenmelerini serbest bırakıyor.</p>
<p>Fakat İslâm söz konusu özgür erkekler ile cariyeler arasında kurulmasını tercih ettiği tek ilişki biçimini belirliyor. Bu ilişki biçimi, daha önce özgür kadınların evlenmesinde öngörülen ilişki biçiminin aynısıdır ve şu şartları içerir:</p>
<p>1- Her şeyden önce bu cariyelerin mümin olmaları gerekir. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;&#8230;ellerinizde bulunan mümin cariyeler ile evlensinler.&#8221;</p>
<p>2- Bu cariyelerin hakları olan mehir, efendilerine değil, doğrudan doğruya kendilerine verilecektir. Çünkü bu onların öz haklarıdır. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Kendilerine geleneğe uygun miktarda bir mehir veriniz.&#8221;</p>
<p>3- Cariyelere ödenecek bu meblağın mutlaka mehir adı altında ödenmesi gerekir. Bunun yanısıra onlardan metres ya da fahişe olarak değil, nikahlı eş olarak yararlanılacaktır.</p>
<p>Ayette geçen &#8220;Metres (hıdn)&#8221; deyimi belli bir erkekle gayri meşru ilişki kuran kadın anlamına gelirken &#8220;fahişe (sefiha)&#8221; deyimi isteyen her erkek ile yatıp kalkan kadın için kullanılır. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Onlar ile namuslu olmaları, zinadan (fuhuştan) uzak durmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde velilerinden izin alarak evleniniz.&#8221;</p>
<p>Yukarda okuduğumuz Hz. Aişe&#8217;nin hadisinde belirtildiği gibi o günlerin Arap toplumunda özgür erkek ve kadınlar arasında bu tür gayri meşrû ilişkiler oldukça yaygındı. Ayrıca köleler arasında da birçok fuhuş türleri yaygındı. O günün ileri gelenleri sahip oldukları cariyelerini bu iğrenç yoldan kendi hesaplarına para kazanmak için kullanıyorlardı. Meselâ aynı zamanda kabilesinin şefi olan Medine münafıklarının başı Abdullah b. Ubeyy b. Selul&#8217;un bu yoldan kendisine para kazandıran dört kadın kölesi vardı. Bu gayri meşrû cinsel ilişkiler cahiliye dönemi iğrençliklerinin kalıntıları idi. İslâm önce arapları ve arkasından insanlığın tümünü bu iğrençliklerin bataklığından çekip çıkarmak, arıtıp temizlemek için gelmişti.</p>
<p>Bunun yanısıra İslâm, hür erkekler ile bu &#8220;Kadın&#8221; köleler arasındaki ilişkiyi tek bir yola bağlamıştı. Bu yol evlenmek, aile yuvası oluşturmak amacı ile kadını belli bir erkeğe bağlayan nikâhlama yoludur. Hayvanlarda olduğu gibi cinsel içgüdülerin başıboş biçimde tatmin aramaları yolu tıkanmıştır. Yine İslâm, kadınlara hakları olan mihri versinler diye malı erkeklerin ellerine verdi. Yoksa bu mallar, metreslere ya, da fahişelere peşkeş çekilmek için verilmiş değildir.</p>
<p>İslâmiyet cinsel ilişkileri, köleler dünyasında da cahiliye bataklığının iğrençliklerinden arındırmıştır. İnsanlık her cahiliye geriliğinin pençesine düştüğünde bu bataklıkta debelenmektedir. Nitekim günümüzde dünyanın her yerinde insanların bu debelenişine tanık oluyoruz. Çünkü her yerde dalgalanan cahiliye bayrağıdır, İslâm sancağı değil.</p>
<p>Okuduğumuz ayetin gündeme getirdiği bu konuyu noktalamadan önce İslâm toplumunda özgür insanlar ile köleler arasındaki ilişkilerin özüne ışık tutan Kur&#8217;an üslubuna, bu dinin bu mesele karşısında daha onunla yüzyüze geldiği ilk günlerde nasıl bir tutum takındığına parmak basmalıyız. Âyet köle kadınlardan &#8220;kadın köleler&#8221;, &#8220;cariyeler&#8221; ya da &#8220;dişi tutsaklar&#8221; diye söz etmiyor, onlardan söz ederken &#8220;kızlarınız (kadınlarınız)&#8221; ifadesini kullanıyor. Tekrar okuyalım:</p>
<p>&#8220;&#8230;ellerinizde bulunan mümin kızlarınızdan (kadınlarınızdan)&#8230;&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi ayet, özgür olan ve olmayan insanlar arasında insanlık tabanına inecek şekilde köklü bir ayırım gözetmiyor. Oysa o günün dünyasında egemen olan inanç sistemleri, o çağın toplumlarında geçerli olan görüşler bu konuda böylesine köklü bir ayırımı olabildiğince ortaya koyuyorlardı. Bunun tam tersine ayet, özgür olan ve olmayan insanların aynı kaynaktan türediklerini hatırlatıyor, bu iki insan kesimi arasındaki irtibatın eksenini ortak insanlık bağı ile inanç bağının oluşturduğunu vurguluyor:</p>
<p>&#8220;Hanginizin imanlı olduğunu Allah bilir. Hepiniz aynı soydansınız.&#8221; Ayrıca İslâm, bu tutsak kadınların sahiplerinden &#8220;efendi&#8221; diye değil, &#8220;aile, veli&#8221; diye söz ediyor. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Ailelerinin (velilerinin) izni ile onlarla evleniniz.&#8217;</p>
<p>Yine İslâm, bu kadınların mehrini efendilerine vermiyor, mehri kendilerinin öz hakkı sayıyor. &#8220;Kölenin tüm kazancı efendisinindir&#8221; kuralı bu noktada geçerli değil. Çünkü mehir, bir kazanç türü değil, kadının kocasına bağlanmasından doğan bir haktır. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Kendilerine geleneğe uygun miktarda bir mehir veriniz&#8221;</p>
<p>Bunların yanısıra İslâm, bu cariyeleri ırzlarını para karşılığında satma aşağılığına düşürmüyor, tersine onları nikâhın, evliliğin koruyucu zırhı altına alarak onurlandırıyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Cariyeler ile namuslu olmaları, fuhuştan uzak durmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde&#8230; evleniniz.&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi ayette yer alan bu dokunaklı direktiflerin tümü; bu konuda kadıncağızların insanlık onurunu okşama niteliği taşır. Özel şartların kendilerine empoze ettiği geçici konumları yüzünden insan olmaktan kaynaklanan temel haklarının zedelenmemesi gerektiği mesajını verir.</p>
<p>Oysa İslâm&#8217;ın geldiği günlerde dünyanın her tarafındaki yaygın cahiliye uygarlığının geçerli mantığına göre &#8220;insan&#8221; olma onuru sadece efendilere özgü bir imtiyazdı. Köleler bu onuru paylaşmaktan yoksundu. Bununla bağlantılı olarak onlar &#8220;İnsan&#8221; olmanın gerektirdiği diğer temel haklardan ve dokunulmazlıklardan da mahrumdu. Eğer İslâm&#8217;ın kölelere onur kazandırma çabasını, o günkü cahiliye zihniyetinin bu aşağılayıcı tutumu ile karşılaştırırsanız, bu dinin &#8220;İnsan&#8221;a onur kazandırma alanında ne büyük bir aşama gerçekleştirdiğini görürsünüz. Üstelik İslâm insana sağladığı bu saygınlığı her durumda gözetir, bu konuda kölelik gibi bazı insanların konumunu aşağı indiren geçici şartları engel saymaz.</p>
<p>Eğer İslâm&#8217;ın köleliğe ilişkin bu tutumu, savaş şartlarının doğurduğu bu geçici insanlık problemine yönelik yaklaşımı, günümüzün istilâcı ordularının ele geçirdikleri ülkelerin kızlarına ve kadınlarına karşı reva gördükleri iğrenç muamelelerle karşılaştırılırsa bu dinin bu alanda ne büyük bir aşama gerçekleştirdiği daha açıklıkla görülür. Dünyanın her tarafındaki istilâcı cahiliye ordularının kendilerine çektikleri &#8220;kadın-kız ziyafetleri&#8221;nin hikâyelerini, bu saldırgan güçlerin yerli halkın ırz ve namusuna yönelik pervasız cinayetlerini, maceralarını hepiniz duymuşsunuzdur. Öyle ki, bu pervasız saldırılara hedef olan toplumlar bu saldırganların işgalleri ortadan kalktıktan sonra uzun yıllar boyunca bu iğrenç cinayetlerin sosyal sarsıntılarına katlanmak zorunda kalıyorlar.</p>
<p>Sonra İslâm, bu tutsak kadınların evlilik zırhına büründükten sonra işleyecekleri fuhuş suçları için, normal kadınların bu tür suçlarına göre daha hafif bir ceza öngörüyor. Bu tutumu benimserken bu kadınların özel şartlarını göz önüne alıyor. Bu özel şartlar bu kadınları özgür kadınlara göre kötü yola düşmeye daha yatkın, kışkırtıcı faktörlere karşı daha az dirençli bir duruma düşürür. İslâm, kölelik konumunun, kadındaki psikolojik korunma refleksini zayıflattığı gerçeğini hesaba katar. Çünkü cariyeler kişisel onurdan ve aile şerefi bilincinden büyük oranda yoksundurlar. Oysa bu iki faktör özgür kadınları fuhuş işlemekten caydırma konusunda çok etkin bir rol oynar. Ayrıca İslâm, köle kadınların sosyal ve ekonomik şartlarını, bu şartların özgür kadınlarınkinden daha büyük oranda farklı olduğunu da göz önünde bulundurur. Bu farklı sosyal ve ekonomik şartlar cariyeleri, ırzları konusunda daha cömert davranmaya iter; kendilerine para ve doğacak çocuklarına soylu bir baba vaad eden erkeklerin ayartmalarına karşı onları daha dirençsiz duruma düşürür.</p>
<p>İşte bütün bu faktörleri hesaba katan İslâm, evlilik zırhı içine alınan cariyelerin işleyebilecekleri zina suçlarını, özgür bakirelerin evlenmeden önce işleyebilecekleri zina suçlarının cezasının yarısına çarptırmayı uygun görmüştür:</p>
<p>&#8220;Eğer (cariyeler) evli iken zina işlerler ise kendilerine özgür kadınlara verilecek cezanın yarısı verilir.&#8221;</p>
<p>Besbelli ki, bu &#8220;yarı ceza&#8221;, bölünebilen ceza için geçerlidir. Bu da sopa vurma cezasıdır. Taşa tutarak öldürme (recm) cezasında böyle yarıya indirme söz konusu değildir. Çünkü bu cezanın bölünmesi mümkün değildir. Buna göre eğer evli ve mümin bir cariye zina ederse bekâr bir özgür kadının çarptırılacağı cezanın yarısına çarptırılır. Bekâr bir cariye bu suçu işlediği zaman nasıl bir cezaya çarptırılacağı konusu ise fıkıh bilginleri arasında tartışmalıdır. Acaba bu durumdaki cariyeye yine özgür ve bekâr kadınlara verilecek cezanın yarısı mı verilecek ve bu ceza devlet başkanının (imamın) gözetimi altında mı uygulanacak, yoksa ona uslandırma amacı güden, evli cariyelerin cezasından daha hafif caydırıcı bir ceza mı biçilecek ve bu cezayı uygulamada efendisi mi yetkili olacak? Bunlar fıkıh kitaplarında ayrıntılarına başvurulacak tartışmalı konulardır.</p>
<p>Bu arada, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Gölgesinde&#8221; İslâm&#8217;ın, insanların ellerinden tutup onları doruğa doğru çıkarırken içinde bulundukları pratik şartları nasıl bir titizlikle göz önüne aldığına parmak basmak istiyoruz.</p>
<p>Dediğimiz gibi bu din, insanların içinde bulunduğu pratiği göz önünde bulundurur, fakat pratiklik ve gerçekçilik bahanesine sığınarak onları bataklıkta debelenmekle baş başa bırakmaz.</p>
<p>Yine, cariyelerin hayatını etkileyen çevre faktörlerini, bu faktörlerin evli cariyeleri bile erkeklerin ayartıcı vaadleri karşısında kötü yola düşmeye yatkın ve dirençsiz duruma düştüğünü hiç kuşkusuz biliyor. Bu yüzden bu pratik gerçeği göz ardı edip onların zina suçu işleyenlerine özgür kadınlarınki kadar ceza biçmiyor. Fakat bu pratik gerçeğe kesin bir egemenlik tanıyarak onları suçlarının cezasından tamamen muaf tutmayı da uygun görmüyor.</p>
<p>Burada bütün faktörleri ve bütün şartları hesaba katan dengeli bir tutumla, orta yolu benimseyen bir uygulama karşısındayız.</p>
<p>Bunun yanısıra İslâm, kölelerin sosyal statü düşüklüğünü, onlara verilecek cezaları ağırlaştırıcı bir gerekçe olarak kullanmaya da yanaşmamıştır. Oysa o günün cahiliye dünyasının her tarafındaki tutum ve uygulama bu yolda idi. Yani o zamanın yaygın ceza anlayışı toplumun alt sınıfları ile üst sınıfları arasında ayırım güdüyor, üst sınıfların suçlarını hafif cezalar ile geçiştirirken alt sınıfların garip suçlularına katmerli ve ağır cezalar veriyordu.</p>
<p>Meselâ ünlü Roma kanunlarındaki uygulamaya göre sınıf düzeyi düştükçe yani aşağı sınıflara doğru inildikçe cezalar ağırlaşıyordu. Nitekim bu kanunların bir maddesinde şöyle deniyordu; &#8220;Kim bir namuslu dulu ya da bir bakireyi baştan çıkarırsa eğer yüksek sınıftansa cezası malının yarısına el konulması ve eğer aşağı sınıftan ise sopalanarak dövülmesi ya da sürgün edilmesidir.&#8221;</p>
<p>Öte yandan &#8220;Manuşastr&#8221; kanunları diye bilinen ve &#8220;Manu&#8221; adlı bir mitolojik Hind düşünürü tarafından düzenlenen Hind kanunlarına göre &#8220;Eğer Brahman kastına mensup bir seçkin, ölümü gerektirecek bir suç işlerse hakim onun sadece başını traş edebilir, ama eğer ölüm cezasını hak eden suçlu Brahman kastından değilse öldürülür. Eğer bir parça bir Brahmana şiddet amacı ile el ya da sopa kaldırırsa eli kesilir.&#8221;</p>
<p>Bu arada yahudiler arasında egemen olan ceza hukuku anlayışına göre eğer eşraftan biri hırsızlık ederse kendisine ilişilmez, buna karşılık aşağı sınıftan biri hırsızlık ederse suçunun gerektirdiği cezaya çarptırılırdı.&#8221; (Buhari, Müslim, Tirmizî, Neseî ve İbn-i Davud&#8217;un ortaklaşa kaydettikleri hadis&#8217;)</p>
<p>İslâm ise hakkı yerine oturtmak ilkesi ile geldi. Bunun sonucu olarak bütün pratik etkenleri göz önüne almak şartı ile kimliğine bakmaksızın her suçluya hakkettiği cezayı verme prensibini yasallaştırdı. İşte bu düşünce ile evlendikten sonra zina işleyen cariyeler için, aynı suçu işleyen özgür ve bekar kadınlara verilecek cezanın yarısını öngördü. Böylece onları tamamen cezadan muaf tutmadı. Eğer öyle yapsaydı, onları yaptıkları her davranışı dış şartların baskısı altında yapanı ortaya koyan yoksun robotlar gibi kabul etmiş olurdu ki, bu yaklaşım gerçeğe aykırı olurdu. Buna karşılık onların özel şartlarını görmezlikten gelerek kendilerini özgür kadınlarınki ile aynı olan bir cezaya çarptırmayı da uygun görmedi. Çünkü cariyelerin içinde bulundukları şartlar ile özgür kadınların şartları birbirinden farklı idi. Ayrıca cahiliye uygulamalarında görülen zavallılara ağır cezalar verip seçkinleri kayırma adaletsizliğinden de titizlikle uzak durdu.</p>
<p>Günümüzde Amerika&#8217;da, Güney Afrika&#8217;da ve dünyanın daha bir çok ülkesinde egemen olan modern cahiliye uygarlığında .aynı ayırımcı mantığın geçerli olduğunu görüyoruz. Bu toplumlarda &#8220;beyaz&#8221;lar tarafından işlendikleri takdirde hoşgörü ile karşılanan nice suçlar &#8220;siyah&#8221;lar tarafından işlenince ağır cezalara çarptırılır. Demek ki, cahiliye her zaman ve her yerde aynı cahiliye olduğu gibi İslâm da her yerde ve her zaman da yine aynı İslâm&#8217;dır.</p>
<p>Okuduğumuz ayet, cariyeler ile evlenme izninin bekârlık sıkıntısından ya da kötü yola sapmaktan çekinen erkeklere tanınmış bir kolaylık olduğunu vurgulayarak sona eriyor. Buna göre bekârlık bunalımına düşmeksizin ve kötü yola sapmaksızın özgür ve mümin bir kadınla evlenme imkânı doğacak güne kadar sabretmek daha hayırlıdır. Çünkü daha önce değindiğimiz gibi cariyeler ile evlenmenin, beraberinde getirdiği birçok olumsuz sonuçlar vardır. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Bu içinizden günaha gireceklerinden ve bunalıma düşeceklerinden korkanlara tanınan bir imkândır. Yoksa eğer sabrederseniz sizin için daha iyi olur. Allah affedici ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, kullarını baskı altında tutmak, sıkıntıya sokmak ve kötü yollara düşürmek istemez. Gerçi kulları için uygun gördüğü din onların yücelmelerini, hayvansal içgüdüleri aşmalarını, yüksek doruğa tırmanmalarını ister, ama O, bütün bunları onlardan fıtratlarının, potansiyel güçlerinin ve gerçek ihtiyaçlarının sınırları içinde ister. Bundan dolayı İslâm kolay uygulanabilir bir hayat sistemidir. Fıtratın kapasitesini göz önünde bulundurur, ihtiyacı bilir ve kaçınılmazlığı takdir eder. Püf noktası şurası ki, İslâm hayvanlık düzeyine doğru alçalmakta olanlara alkış tutmaz, bataklığa doğru baş aşağı inmekte olan bu tür zavallıların karşısına geçerek &#8220;Bravo size, geri gitmekle ne iyi ediyorsunuz&#8221; demez, onların seviye kaybetmelerine, aşağılaşmalarına övgü düzmez; onları yükselmek, yukarılara çıkmak için sürekli çaba göstermekten, içgüdülerin ayartıcılığı karşısında yeterince direnç göstermemenin sorumluluğundan muaf tutmaz.</p>
<p>Görülüyor ki, İslâm, burada erkekleri, özgür kadınlarla evlenecek imkânlara kavuşacakları güne kadar sabretmeye teşvik ediyor. çünkü özgür kadınlar, psikolojik bakımdan evlilik zırhının koruması içine girmeye daha yatkındırlar, ideal yuva kurmaya daha elverişlidirler. Doğacak çocuklarına onur bahşetmeye, genç kuşakların bakımına özen göstermeye, kocalarının yatak namusunu korumaya daha yeteneklidirler. Fakat eğer erkek böyle bir sabrın yol açacağı baskının sıkıntısından, bunalımından çekiniyorsa, ya da içgüdülerinin baskısı:.n katlanamayarak gayri meşrû cinsel tatmin yollarına sapacağından korkuyorsa, önünde anlattığımız bu kolaylık-vardır.</p>
<p>Bu arada ayette cariyelerin itibarlarını yükseltmeye büyük çapta özen gösteriliyor, onlar için onur kazandırıcı ifadeler kullanılıyor. Meselâ ayete göre bu cariyeler &#8220;Sizin kızlarınız&#8221;dır. Efendileri onların &#8220;Aileleri, velileri&#8221;dir. Bütün insanlar, özgür-köle ayırımı söz konusu olmaksızın aynı soydan geliyor. İnsanlar arasındaki ortak bir bağ imandır. İmanı da en iyi bilen Allah&#8217;tır. Cariye;er;, mehirlerini vermek farzdır. Onlarla ilişki kurmanın yolu evlenmektir, metres tutmak ya da paralı fuhuş yoluna sapmak değildir.</p>
<p>Ayrıca bu kadınlar, yuvalarının namusuna yönelik suçlarından dolayı sorumlu tutulacaklardır. Fakat kendilerine yumuşak, hafifletici ve özel şartlarını göz ardı etmeyen bir hoşgörü ile yaklaşılacaktır. Şimdi de ayetin son cümlesini okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Hiç şüphesiz Allah affedicidir, merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Bu uyarıcı sonuç cümlesi bir yandan cariyelerle evlenmeyi zorunlu kılan psikolojik duruma, öbür yandan da bu kadınların cezalarını hafifletme uygulamasına yorum getiriyor. Çünkü yüce Allah&#8217;ın affediciliği ve merhameti her suçun ve her zorunlu durumun arkasındadır.</p>
<p>ALLAH&#8217;IN HÜKMÜ</p>
<p>Arkasından yüce Allah&#8217;ın bu İslâm sisteminde evlilik ve aile kurumuna ilişkin tüm hükümlerini kapsayan birbirine bağlı üç tane ayeti geliyor. Yüce Allah&#8217;ın bu hükümleri yasallaştırmaktaki amacı müslüman toplumu daha önce içinde debelendiği cahiliye bataklığından çıkarmak, bu toplumu psikolojik, ahlâki, sosyal yönlerden sonraları görülen yüksek, parlak ve temiz doruğa tırmandırmaktır. Okuyacağımız bu yorum ayetleri, yüce Allah&#8217;ın bu hayat sistemini, bu hükümleri, bu yasal düzenlemeleri ve bu sosyal kurumları ortaya koymakla dilediklerinin mahiyetini, bunun yanısıra şehevî içgüdülerine uyarak yüce Allah&#8217;ın sistemine sırt çevirenlerin asıl maksatlarının ne olduğunu açıklıyor:<br />
<strong>26- Allah size, helâl ile haramı açıkça bildirmek, sizden öncekilerin yararlı geleneklerini tanıtmak ve günahlarınızı bağışlamak ister. Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir.</p>
<p>27- Allah sizin tevbelerinizi kabuk etmek ister. Oysa nefislerinin arzuları peşinden koşanlar sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler..</p>
<p>28- Allah yükümlülüklerinizi hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.</strong></p>
<p>Yüce Allah, kullarına lütfederek koyduğu yasaların hikmetlerini kendilerine açıklıyor, onlara hayatlarında rehber edinmelerini istediği sistemin içerdiği yararları ve kolaylıkları tanıtıyor. Allah, kullarını bu doruğa, kendileri ile konuşma doruğuna yükselterek onurlandırıyor. O, bu dorukta, koyduğu yasaların hikmetlerini kullarına anlatıyor, kendilerine açıklayıcı bilgi vermek istediğini vurguluyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Allah, size helal ile haramı açıkça bildirmek istiyor.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, size hikmetleri açıklamak istiyor; sizin bu hikmetleri görmenizi, üzerlerinde kafa yormanızı, bu hikmetlere açık gözlerle, kavrayıcı akıllarla ve kucaklayıcı kalplerle yaklaşmanızı istiyor. Çünkü bu hikmetler ne birer muamma ve bilmecedir ne de gerekçesiz ve amaçsız birer oldu-biatidir. Sizler bu hükümlerin hikmetlerini kavrayacak yetenektesiniz, bu hikmetlerin açıklanmasına muhatap olmaya lâyıksınız.</p>
<p>Görüldüğü gibi burada insanı onurlandırmak vardır. Bu onurlandırmanın çapını ancak ilâhlığın ve kulluğun mahiyetini kavrayanlar anlayabilirler, bu nazik lütufkârlığın çapını ancak onlar idrak edebilirler. Devam ediyoruz:</p>
<p>Sizden öncekilerin yararlı geleneklerini size tanıtmak istiyor.&#8221;</p>
<p>Bu sistem, yüce Allah&#8217;ın tüm müminler için ortaya koyduğu, yasallaştırdığı bir sistemdir. Bu sistemin prensipleri değişmezdir, ilkeleri aynıdır, amaçları ve hedefleri süreklidir. Bu sistem gerek önceki gerek sonraki tüm mümin topluluğun, çağlar boyunca iman kervanının, inanç kafilesinin bir araya getirdiği tek ümmetin sistemidir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, bu ifadesi ile, her zaman ve her yerde yüce Allah&#8217;ın doğru yolundan giden inanmış toplulukları birleştiriyor, Allah&#8217;ın sisteminin her zaman ve her yerde aynı olduğunu açıklığa kavuşturuyor, müslüman cemaatı ve bu cemaatın oluşturduğu kesintisiz inanç kervanını tarihin uzun, maceralı yolu boyunca bir araya getiriyor.</p>
<p>Ayetin yansıttığı bu bakış açısı mümini; aslının, ümmetinin, hayat sisteminin ve yolunun bilincine erdirici bir nitelik taşır. Mümin, yüce Allah&#8217;a inanan bu ümmetin bir üyesidir. Bu ümmeti, yer ve zaman farklılığına, yurtların ve deri renklerinin değişik olmasına rağmen bu ilâhi sistemin oluşturduğu ortak bağ birleştiriyor, yüce Allah&#8217;ın her kuşaktan ve her topluluktan müminler için belirlediği ortak yol bu ümmetin bireylerini birbirine bağlıyor. Nitekim Allah:</p>
<p>&#8220;O, tevbelerinizi kabul etmek (günahlarınızı bağışlamak) ister&#8221; buyuruyor.</p>
<p>Yüce Allah size rahmetini yansıtmak, tökezlemelerinizden, günahlarınızdan dolayı tevbe edesiniz diye elinizden tutmak, gideceğiniz yolu belirlemenizi sağlamak ve bu yolda ilerlemenizi kolaylaştırmak için size helâl ile haramı açıklıyor ve daha önceki ümmetlerin yararlı uygulamalarını tanıtıyor. Çünkü:</p>
<p>&#8220;Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Buna göre bu yasal düzenlemeler bilgiden ve hikmetten kaynaklanıyor; bu direktifler bilgiye ve hikmete dayanıyor. O sizin iç dünyanızı, içinde bulunduğunuz şartları, neyin yararınıza olduğunu, neyin sizi yararlı hale getireceğini bildiği gibi O&#8217;nun hayat sistemi hem yapısı ve hem de uygulama yolları bakımından mutlaka hikmet içerir.</p>
<p>&#8220;Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister. Oysa nefislerinin arzuları peşinden koşanlar sizin bir sapıklığa düşmenizi isterler.&#8221;</p>
<p>Bu kısa ayet, yüce Allah&#8217;ın insanlara önerdiği sistemi ve yolu aracılığı ile onlar için ne istediğini, buna karşılık nefislerinin arzuları peşinden giderek yüce Allah&#8217;ın sisteminden sapanların istediklerinin ne olduğunu son derece yalın ve gerçekçi bir ifade ile açıklıyor. Bir kere şunu belirtelim ki, yüce Allah&#8217;ın sistemine yan çizen herkes nefsinin arzuları peşinden gidiyor demektir. Buna göre ortada tek sistem vardır ki, o da; ciddiyet, rotadan çıkmama ve bağılık yoludur. Bunun dışında kalan her yol nefis köleliği, ihtiras ve şehvet tutsaklığı, sapıklık, yoldan çıkmışlık ve şaşkınlık yoludur.</p>
<p>Acaba yüce Allah insanlara sistemini anlatmakla ve onlar için yasalar koymakla neyi murad ediyor? İstediği şey onların tevbelerini kabul ederek günahlardan arınmalarını sağlamak, doğru yola girmelerini özendirmek, bu yolda yürürken tökezlemelerini önlemek ve yüce doruğa tırmandıran merdivenin basamaklarını bir bir çıkmalarına yardımcı olmaktır.</p>
<p>Peki, nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenlerin, Allah&#8217;ın iznine dayanmayan ve O&#8217;nun yasaları ile bağdaşmayan düşünce akımlarını ve sosyal düzen kaynaklarını insanlara cazip göstermeye çalışanların istedikleri nedir? Onlar da insanları bu doğru yoldan, doruğa ulaştırıcı merdivenin basamaklarından ve bu sapmasız rotadan büyük oranda saptırmak isterler.</p>
<p>Şimdi yukarda okuduğumuz ayetlerin konu edindikleri özel bir alam ele alalım. Bu alan; aile yuvasını düzenleme, toplumu fuhuş mikroplarından arındırma, yüce Allah&#8217;ın hoşlandığı tek temiz kadın-erkek arası birleşme biçimini belirleme, bunun dışında kalan kadın-erkek arası birleşme biçimlerini yasaklama, yüce Allah&#8217;ın istemediği bu birleşme şekillerini insanların gözlerinde ve kalplerinde kınama ve değersizleştirme alanıdır. Acaba bu özel alan ile ilgili olarak yüce Allah&#8217;ın murad ettikleri ile nefislerinin arzuları peşinde sürüklenenlerin istedikleri nelerdir?</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın bu alandaki muradının ne olduğunu bu sûrenin konu ile ilgili ayetleri açık açık ortaya koyuyor. Bu ayetlerde dile gelen istek; aile yuvasını belirli bir düzene oturtmak, toplumu fuhuş mikroplarından arındırmak, yaşamayı kolaylaştırmak ve her durumda müslüman cemaatin yararını sağlama bağlamaktır.</p>
<p>Nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenler ise bu alanda şu amaçları güdüyorlar: Onlar içgüdüleri, her türlü dinî, ahlâki ve sosyal bağdan çözmek, koparmak istiyorlar. Onlar ateşli cinsiyet içgüdüsünün taşkınlığı önündeki bütün engelleri, her türden dizginleyici mekanizmayı ortadan kaldırıp bu içgüdüyü tamamen başıboş bırakmak istiyorlar. Oysa eğer bu ateşli içgüdü başıboş biçimde taşmaya bırakılırsa onun azgınlığı karşısında ortada; ne kalp huzuru, ne sinir sağlığı, ne ev dirliği, ne ırz dokunulmazlığı kalır ve ne de aile yuvası ayakta durabilir. Bu adamlar insanların birer hayvan sürüsü olmasını istiyorlar. Kuvvet üstünlüğünden, kurnazlıktan veya kör tesadüften başka hiçbir kurala bağlı olmaksızın erkeklerin dişileri üzerine çullandıklarını gördüğümüz birer hayvan sürüsü! Bu adamlar, bütün bu yıkıcılığı, bütün bu bozgunculuğu, bütün bu kötülüğü özgürlük adına yaparlar. Oysa bu anlamdaki bir özgürlük sadece şehvet tutsaklığının ve içgüdü köleliğinin başka bir adıdır.</p>
<p>İşte yüce Allah&#8217;ın, müminleri sakındırdığı büyük sapıklık budur. Yüce Allah, müminleri şehevi arzularının tutsağı olmuş bu kişilerin kendilerine yönelik emellerine kapılmamaya çağırıyor. Bu adamlar İslâm toplumunu sözünü ettiğimiz ahlâk alanında tekrar cahiliye dönemine döndürmek için olanca gayretlerini her dönemde sarf etmişlerdir. Oysa İslâm toplumu tutarlı ve temiz ilâhi sistem sayesinde bu ahlâk alanında diğer toplumlara karşı kesin bir üstünlük sağlamış, parmakla gösterilir bir rakipsizliğe ulaşmıştır. Günümüzün seviyesiz kalemlerinin ve güdümlü propaganda araçlarının amacı da aynıdır. Bunlar toplumda hayvanî başıboşluğa karşı direnen son engelleri de ortadan kaldırmak istiyorlar. Oysa insanlığı bu hayvanî başıboşluktan, bu içgüdü anarşisinden yüce Allah&#8217;ın sisteminden başka hiçbir şey kurtaramaz. Bu kurtuluş ne zaman? İnşaallah; yüce Allah&#8217;ın bu sistemi, mümin topluluklar eli ile yeryüzünde egemenliği gerçekleştiği zaman.</p>
<p>ZAVALLI İNSANLAR</p>
<p>Okuduğumuz geniş kapsamlı yorum ayetlerinin sonuncusu, yüce Allah&#8217;ın yasallaştırdığı sistem ve hükümlerde insanın güçsüzlüğünü merhameti ile dengelediğini, herkesten iyi bildiği bu güçsüzlüğe devâ olan kolaylıklar tanıdığını, yasal düzenlemelerinde her zaman yükümlülükleri hafif tutmayı gözettiğini; zorluğu, sıkıntıyı, zarar vermeyi ve zarara uğramayı istemediğini açıklıyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Allah sizin yükümlülüklerinizi hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>Bir önceki ayetin çözüm alanına giren konulardaki içerdiği yasal düzenlemelerde, hükümlerde ve direktiflerdeki hafifletmeye yönelik ilâhi irade son derece belirgindir. Bu irade, fıtrî içgüdülerin birer psikolojik realite olarak tanınmasında, bu içgüdülerin isteklerini karşılayan yasal düzenlemelerin getirilmesinde enerjilerinin verimli, güvenli ve yararlı alanlara yöneltilmesinde ortaya çıkar. Ayrıca tatminlerinin temiz, arınmış ve yücelmiş bir ortamda gerçekleştirilmesinde, bunalıma ve sapık davranışlara yol açacak biçimde baskı altında tutulmalarından kaçınılmasında ve bunun yanında sınırsız ve kayıtsız tatmin arama yollarında başıboş bırakılmamalarında somutlaşır.</p>
<p>İnsan hayatını düzenleyen ilâhi sistemin kapsamına aldığı genel hayat alanına gelince, bu alandaki hafifletmeye yönelik ilâhi irade de belirgindir. Bunun somut göstergesi yüce Allah&#8217;ın insan fıtratını, insanın gücünün sınırlarını ve gerçek ihtiyaçlarını bir bütün olarak gözetmesi, yapıcı insan enerjilerini özgür bırakması, bu insan enerjilerinin etrafında heder olmalarını ve kötüye kullanılmalarını önleyecek koruyucu duvarlar örmesidir.</p>
<p>Çoğu kimse, -özellikle kadın-erkek ilişkilerinde- yüce Allah&#8217;ın sistemine bağlı kalmanın zor ve sıkıntılı, buna karşılık nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenlerin başıboşluk yolunu izlemelerinin kolay ve mutluluk verici olduğunu sanır. Bu kocaman bir saplantıdır. Farz edelim ki, içgüdüleri bütün sınırlayıcı engellerden kurtarılarak tamamen başıboş bırakılmış; insan her davranışında sırf içgüdüsel hazzı arar olmuştur. Hazzın. tek belirleyici faktör olarak baş köşeye kurulduğu böyle bir ortamda &#8220;sorumluluk&#8221; bilincinin adı anılmaz olmuş; insanlar dünyasında kadın-erkek ilişkilerinin amacı, bu ilişkilerin hayvanlar dünyasındaki amacı ile tamamen özdeşleşmiş; karşı cinsler arasındaki ilişkiler her türlü ahlâkî sınırlamadan ve sosyal sorumluluktan soyutlanmış olsun. Bütün bunlar ilk bakışta kolaylık rahatlık ve özgürlük olarak görünürler. Oysa aslında birer sıkıntı, zorluk, bunalım ve ağır yüktürler. Bunların sarsıcı sonuçları sosyal hayatta -hatta bireysel hayatta- üzücü, yıkıcı ve mahvedicidir.</p>
<p>İsterseniz bu alanda din, ahlâk ve utanma duygusunun kayıtlarından sıyrılarak &#8220;özgür&#8221;leşen günümüz toplumlarının durumuna kısaca göz atalım. Böylesine üstünkörü bir bakış bile kalplere dehşet salmak için yeterlidir. Tabii ki, eğer ortada duyarlılıklarını yitirmemiş kalpler varsa!</p>
<p>Bilindiği gibi kadın-erkek ilişkileri alanındaki anarşi eski uygarlıkların yıkılmalarında birinci derecede rol oynayan bir faktör olmuştur. Bu faktör; Eski Yunan uygarlığını, Roma uygarlığını, eski İran (Pers) uygarlığını yıkmış, tarihin karanlığına gömmüştür. Yine aynı anarşi günümüz Batı uygarlığını da yıkmaya başlamıştır. Bu yıkılışın belirtileri sözünü ettiğimiz anarşi alanında öteden beri başı çeken Fransa&#8217;nın sosyal çalkantılarında iyice su yüzüne çıkarken aynı yıkılış belirtileri Amerika&#8217;da, İsveç&#8217;te, İngiltere&#8217;de ve çağdaş Batı uygarlığının şemsiyesi altına giren diğer bütün devletlerde de açıkça görülmeye başlamıştır.</p>
<p>Bu anarşinin belirtileri ilk önce Fransa&#8217;da ortaya çıktı. Bu yüzden bu devlet, 1870 yılından günümüze kadar girdiği bütün savaşlarda hep dize geldi. Bu devlet tam bir çöküşe doğru gidiyor. Bütün göstergeler bu gerçeği ortaya koyuyor. Bu çöküşün birinci dünya savaşından sonra gitgide daha da belirginleşen belirtilerinin başlıcaları şunlardır:</p>
<p>&#8220;Şehvet tutsaklığının Fransızlar üzerinde meydana getirdiği ilk olumsuz etki organik güçlerinin sarsılması ve günden güne zayıflaması oldu. Sürekli cinsel gerginlik sinirlerini zayıflatmış, şehvetperestlik direnme ve karşı koyma güçlerini neredeyse tüketmiş, zührevi hastalıkların hızla yayılması sağlıklarını alt-üst etmişti. Bu yüzden yirminci yüzyılın başından itibaren her birkaç yılda bir askerî yetkililer, orduya başvuran gönüllülerde aranan organik güç ve vücud sağlığı seviyeleri düzeyinin düşük olduğunu görmüşlerdir. Çünkü daha önce belirlenen sağlık ve beden gücü normlarına sahip gençlerin oranı toplumda gitgide azalıyordu. Bu durum, tıpkı sıcaklık derecesini ölçen bir termometre gibi, Fransız milletinin uğradığı organik güç aşımını kanıtlayan güvenilir bir göstergedir.&#8217;</p>
<p>Bu çöküntünün başta gelen sebeplerinden biri yıkıcı zührevi hastalıklardır. Bunun bir kanıtı şudur: Birinci dünya savaşının ilk iki yılında Fransız hükümetinin çeşitli zührevi hastalıklara yakalanmış oldukları gerekçesi ile görevden muaf tutarak hastanelere sevk ettiği askerlerin sayısı yetmiş beş bine varmıştı. Sadece orta büyüklükteki bir askeri birlikte bu tür hastalıklara yakalananların sayısı iki yüz kırkikiye ulaşmıştı.</p>
<p>Şimdi Allah aşkına, bu zavallı milletin halini düşününüz. Bir yandan bir ölüm-kalım mücadelesi ile karşı karşıyadır, yani güvenliğinin sağlanması ve varlığının devamı için eli silah tutan her evlâdının fedakârlığına son derece muhtaç bir durumdadır. Her Fransız vatandaşı rahat yaşamasını sağlayacak geçim imkânlarına fazlası ile sahiptir. Buna göre yurt savunması uğruna daha çok fedakârlıklarda bulunması, daha büyük bir çaba, daha çok zaman ve. maddî imkân harcaması beklenir. Oysa öte yanda binlerce genç evlâdı cinsel hazlara dalışlarından dolayı normal yurt savunması görevlerini yerine getiremez duruma düşüyorlar. Bu hasta gençlerin milletlerinin başlarına getirdikleri yıkım bu kadar ile de kalmıyor. Ayrıca böyle bir ana-baba gününde milli servetlerinin bir bölümünün bu tür hastalıkların tedavisi için harcanmasına yol açıyor.</p>
<p>&#8220;Mr. Lyrie adlı, uzman bir Fransız doktoru şöyle diyor; `Fransa&#8217;da her yıl otuz bin kişi bel soğukluğu ve bununla bağlantılı olarak zührevî hastalıklar sonucu ölüyor. Bu hastalık, Fransızlar arasında &#8220;Dük&#8221; sıtmasından sonra en çok ölüme yol açan bir hastalık haline gelmiştir.&#8217;</p>
<p>Bu sonuç cinsel anarşinin yol açtığı hastalıklardan sadece birinin acı bilânçosudur. Bu anarşiden kaynaklanan diğer birçok hastalığın yıkımı ise bu hesaba dahil değildir.&#8221;</p>
<p>Fransa&#8217;da nüfus artış hızı tehlikeli oranda düşüyor. Çünkü cinsel arzuları tatmin etmenin kolaylığı, kadın-erkek ilişkilerinin başıboşluğu, gebeliği ve doğumu önleme imkânı ne aile yuvası kurmaya ne kurulmuş yuvaların uzun ömürlü olmasına ve ne de geçici cinsel ilişkiden doğan çocukların sorumluluğunu yüklenmeye elverişli bir ortam bırakmıyor. Bu yüzden evlilikler azalmakta, üreme oram düşmekte ve Fransa büyük bir uçuruma doğru yuvarlanmaktadır.</p>
<p>&#8220;Günümüz Fransa&#8217;sında evli erkek ve kadınların genel nüfusa oram binde yedi ya da binde sekiz kadardır. Bu oranın düşüklüğünü göz önüne alarak bu ülkede nüfusun evlenmemiş kesiminin ne kadar yüksek oranda olduğunu kestirebilirsiniz. Ayrıca bu çok az orandaki Fransız evlilerin de son derece az bir bölümü iffetli olmak ve eşlerine bağlı kalmak niyeti ile evlenir, tersine Fransa&#8217;da çiftler evlenirken sözünü ettiğimiz bu amacın dışındaki her amacı taşırlar.</p>
<p>Öyle ki, bu çiftlerin çoğunun evlilik amacı, kadının evlilik öncesinde peydahladığı gayri meşrû çocuğa meşrûluk konumu sağlamak, onu normal ana-babalı çocuk haline getirmektir.</p>
<p>Nitekim Paul Pierrot adlı yazarın belirttiğine göre Fransa&#8217;da çalışan kadınlar arasında şöyle bir yaygın uygulama vardır: Kadın, evleneceği erkekten nikâhtan önce doğurduğu çocuğu nüfusuna geçirecek diye söz alır ve ancak ondan sonra evlenir. Nitekim Siene kasabası Hukuk Mahkemesi&#8217;nde boşanma davası açan bir kadın ifadesinde şöyle diyordu: &#8220;Ben kocama daha evlenmeden önce açıkça söylemiştim. Onunla evlenmekteki tek amacım aramızda daha önceki ilişkilerimizin sonucu olarak dünyaya getirdiğim çocuklara meşrûluk kazandırmaktı. Onunla birlikte yaşamaya, kendisi ile karı-koca ilişkisi kurmaya gelince böyle bir şeyi ne evlenirken düşünmüştüm ve ne de şimdi düşünüyorum. Bu yüzden evlendiğimiz günün akşamından beri eşimden ayrıldım ve bu güne kadar onunla aramızda hiçbir ilişki olmadı. Çünkü ben onunla birlikte yaşamayı, karı-koca hayatı sürdürmeyi hiç bir zaman düşünmedim.&#8221;</p>
<p>Paris&#8217;teki ünlü bir fakültenin dekanı, sözünü ettiğimiz yazar Paul Pierrot&#8217;a bu konuda şunları söylüyor; &#8220;Gençlerin çoğu evliliği, kadınlara karşı bir baskı aracı olarak kullanmak için istiyorlar. Bu da şöyle oluyor: Bu gençler on yıl kadar, hatta bazan daha uzun bir süre tamamen başıboş bir cinsel hayat yaşıyorlar. Fakat gün geliyor, bu bunalım ve gerginlik dolu hayattan bıkıyorlar, bu yüzden belirli bir kadınla evleniyorlar. Amaçları eşlerine sadık bir koca olmak değil, aile hayatının huzur ve rahatı ile evlilik dışı gayri meşru ilişkilerin hazzını birlikte yasamaktır.&#8221;</p>
<p>İşte Fransa bu şekilde sarsıntıya düşmüş, böylece girdiği her savaşta yenilgiye uğramış ve günden güne önce uygarlık sahnesinden, arkasından da varlık sahnesinden kaybolma yoluna girmiştir. Böylece yüce Allah&#8217;ın kesin ve değişmez kanunu gerçekleşmiştir. Gerçi bu değişmez kanunun süreci, insanın aceleci gözlemine göre ağır işler ama mutlaka bir gün hükmünü yürürlüğe koyar.</p>
<p>Şimdi de henüz bu yıkını göstergelerinin belirgin bir şekilde bünyelerinde görülmediği ve Fransa&#8217;ya göre genç sayılan diğer bazı devletlere bakalım ve bu toplumlarda neler olup bittiğine ilişkin bazı örnekler verelim:</p>
<p>Yakınlarda İsveç&#8217;i ziyaret eden Mısırlı bir gazeteci, bu ülkede gördüğü sevişme özgürlüğünü yüksek düzeyli maddî refahı ve örnek bir sosyalizmin ürünü olarak ortaya çıkan sosyal güvenlik sisteminin mükemmelliğini anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Diyelim ki, ideallerimiz beklentilerimizi aşan bir oranda gerçekleşti de İsveç halkının ulaştığı ekonomik gelişmişlik düzeyini kendi halkımız için de sağladık. Onların uyguladıkları başarılı sosyalist yöntemlerle ülkemizdeki sınıflar arası farkları giderdik ve yurttaşlarımızı insan aklına gelebilecek her türlü sosyal engel karşısında güvenceye kavuşturduk. Fakat bütün gücümüzle, bütün imkânlarımız ile Mısırda pratiğe yansıtmaya çalıştığımız bu parlak rüya gerçekleştiğinde acaba bu kalkınmanın diğer sonuçlarına da katlanabilecek miyiz? Acaba bu örnek toplumun siyah yüzünü kabul edebilecek miyiz? Acaba &#8220;sevişme özgürlüğü&#8221;nü ve bu özgürlüğün aile kurumuna yansıyan yıkıcı sonuçlarını benimseyebilecek miyiz?&#8221;</p>
<p>İŞTE İSTATİSTİKLER</p>
<p>Bırakın da rakamlarla konuşalım&#8230;</p>
<p>Rahat yaşamayı sağlayan ve aile yuvası kurmayı kolaylaştıran bunca özendirici önlemlere rağmen İsveç&#8217;te nüfus artış hızı sürekli düşme eğilimi gösteriyor. Genç kızlara evlilik yardımları yapılmasına, sonra da doğacak çocuklarına üniversiteyi bitirinceye kadar bedava okuma ve yaşama sağlanmasına rağmen İsveçli aileler sürekli çocuktan kaçınma ve çocuk edinmeme yolundadırlar.</p>
<p>Buna paralel olarak evlilik oranı gitgide düşüyor ve gayri meşrû doğumların oranı günden güne yükseliyor. Bunlarla bağlantılı olarak büluğ çağına ermiş kızların ve erkeklerin yüzde yirmisi hiç evlenmiyor.</p>
<p>İsveç&#8217;te sanayi devrimi, sosyalist rejimin kuruluşu ile aynı yılda, yani 1870 yılında başlar. O yıl evli olmayan anaların, tüm analar içindeki oranı yüzde yedi idi. 1920 yılında bu oran yüzde onaltıya yükseldi. Bu konuda daha sonraki yıllara ilişkin rakamları gösteren istatistik bilgi bulamadım. Fakat sözünü ettiğimiz oranın daha sonraki yıllarda sürekli biçimde arttığı kuşkusuzdur.</p>
<p>İsveç&#8217;te bir çok bilimsel kurum &#8220;Özgür sevişme&#8221; konusunda çok sayıda anket düzenledi. Bu anketlerin ortak sonuçlarına göre, gerek erkekler ve gerekse kızlar evlenmeden önce cinsel ilişkiye girişiyor, bu evlilik öncesi cinsel ilişki yaşı ortalama olarak erkeklerde onsekiz, kızlarda onbeştir. Gençlerin yüzde doksan beşi yirmi bir yaşında mutlaka cinsel ilişki deneyimi yaşıyor.</p>
<p>Eğer &#8220;Özgür sevişme&#8221; taraftarlarını inandıracak daha ayrıntılı rakamlar verecek olursak bu cinsel ilişkilerin yüzde yedisinin nişanlılar arasında, yüzde otuz beşinin sevgililer arasında ve geriye kalan yüzde elli sekizinin de geçici arkadaşlar arasında gerçekleştiğini belirtmeliyiz.</p>
<p>Eğer yi-mi yaşından önce erkekler ile cinse( ilişki kuran kadınların bu ilişkilerinin istatistik analizini yaparsak bu kadınların sadece yüzde üçünün kocaları ile, yüzde yirmi yedisinin nişanlıları ile ve kalan yüzde altmış dördünün geçici arkadaşları ile ilişki kurduklarını belirleriz.</p>
<p>Bu konudaki bilimsel araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre İsveçli kadınların yüzde sekseni evlenmeden önce tam seksüel anlamı ile cinsel ilişki deneyimi yaşamış ve yüzde yirmisi hiç evlenmemiştir.</p>
<p>`Sevişme özgürlüğü&#8221; doğal olarak şu üç sonucu vermiştir: Evliliğin ileri yaşlara sarkması, uzun nişanlılık dönemi ve daha önce dediğim gibi gayri meşrû çocuk oranının artması.</p>
<p>Bütün bunların doğal sonucu olarak aile yuvalarının bozulma oranı sürekli artma eğilimindedir. İsveçliler &#8220;sevişme özgürlüğü&#8221;nü şöyle savunurlar &#8220;İsveç toplumunda, evli çiftlerin birbirlerini aldatmaları, diğer uygar toplumlarda olduğu gibi, ayıplanan, kınanan bir davranıştır&#8221;. Bu iddia doğrudur, ona karşı diyecek bir sözümüz yok. Fakat onlar, İsveç halkının neslinin tükenmeye yüz tutmuş olmasını ve sonra boşanma oranında gözlenen sürekli ve korkunç artışı savunamazlar.</p>
<p>Dünyadaki en yüksek boşanma oranı İsveç&#8217;tekidir. Nitekim sosyal güvenlik bakanlığının resmi rakamlarına göre her altı ya da yedi evlilikten biri boşanma ile sonuçlanıyor. Bu oran önceleri düşüktü; fakat gitgide sürekli yükseldi. Meselâ 1925 yılında her yüzbin evli çiftin sadece yirmi altısı boşanmıştı. 1952 yılında bu oran yüzbinde yüz dörde çıktı, 1954&#8242;de ise yüzbinde yüz ondörde yükseldi.</p>
<p>Bunun başta gelen sebebi şudur: Evliliklerin yüzde otuzu kadınlar hamile kaldıktan sonra ve bu durumun zorlayıcı baskısı altında gerçekleşiyor. Doğaldır ki, zorunluluk altında yapılan evlilikler, normal evlilikler gibi dayanıklı ve uzun süreli olamıyor. Boşanmayı özendiren diğer bir faktör de İsveç kanunlarının bu konuda herhangi bir engelleyici tedbire yer vermemiş olmalarıdır. Eğer karı-koca aralarında anlaşarak boşanmak istediklerini bildirirlerse iş son derece basittir. Fakat eğer taraflardan sadece biri boşanmak isterse o zaman da mahkemeye sunacağı en sudan sebep boşanma kararı vermeye gerekçe olabiliyor.</p>
<p>İsveç&#8217;te &#8220;Sevişme özgürlüğü&#8221; nasıl güvence altında ise halk çoğunluğu arasında son derece yaygın olan bir başka özgürlük daha var. Bu özgürlük Allah a inanmama (Ateizm) özgürlüğüdür. Bu ülkede kilise otoritesine karşı baş kaldırma, kilise denetiminden sıyrılma akımları son derece büyük desteğe sahiptir. Bu görüntü Norveç ve Danimarka toplumlarında da egemendir. Üniversitelerde ve enstitülerde öğretim üyeleri bu özgürlüğü hararetle savunuyorlar ve bu akımı genç kuşakların beyinlerine yerleştirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Genç kuşak sürekli sapıklıklar peşinde. Bu görüntü gerek İsveç ve gerekse diğer İskandinav ülkelerinde gençliğin geleceğini tehdit eden tehlikeli bir olgu olarak dikkatleri çekiyor. Gençlerin inançtan yoksun olmaları onları sapık davranışların, alkollü içki ve uyuşturucu bağımlılığının kucağına atıyor. Alkolik babalı çocukların sayısının yüz yetmiş beş bin dolaylarında olduğu hesaplanmış. Bu rakam tüm İsveç&#8217;li çocuk nüfusunun yüzde onunu oluşturur. Yetişkin gençler arasındaki alkol bağımlılığı oranı katlanarak artıyor. Polis tarafından alkol koması halinde yakalanan onbeş-onyedi arası yaştaki gençlerin toplamı onbeş yıl önce aynı suçtan yakalanan aynı yaşlardaki gençlerin üç katına yükselmiş durumdadır. Yetişkin yaşlardaki kadın ve erkekler arasında alkollü içki düşkünlüğü günden güne kötüden daha kötüye doğru ilerliyor. Bu olgu şu korkunç gerçeği beraberinde getiriyor:</p>
<p>Bulûğ çağına ermiş gençlerin onda biri mutlaka şu ya da bu oranda akıl ve ruh hastalıklarına yakalanıyor. İsveçli doktorlar tedavi ettikleri hastaların yüzde ellisinin organik bir hastalık yanında aynı zamanda akıl ve ruh hastalıklarından da şikâyetçi olduklarını belirtiyorlar. Sözünü ettiğimiz &#8220;İnançsızlık özgürlüğü&#8221; daha da yayıldıkça bu psikolojik bunalımların ve sapıklıkların katlanarak artacağı, aile yuvasının çözülüşünün daha da hızlanacağı ve bu gidişin İsveç milletini soyunun kesilmesi uçurumunun eşiğine getireceği kuşkusuzdur.</p>
<p>Amerika&#8217;daki durum da bundan daha farklı değil. Kötü geleceği haber veren çığlıklar ardarda yükseliyor, ama delikanlılık çağını yaşayan Amerikan toplumu bu çığlıklara hiç kulak asmıyor. Fakat dış görünüşün alımlı parlaklığına rağmen yıkıcı faktörler bu toplumun yapısını için için kemiriyor, etki alanlarını hızla genişletiyorlar. Bu doludizgin yozlaşma, dış görünüşün bütün göz kamaştırıcılığına rağmen son derece hızlı bir iç döküntünün felâketini haber veriyor.</p>
<p>Amerika ve İngiltere&#8217;de bu ülkelerin askeri sırlarını düşmanlarına satan casusluk şebekelerine ilişkin soruşturmalardan elde edilen sonuçlara göre bu şebekeler, söz konusu millî sırları paraya ihtiyaçları olduğu için düşmana satmıyorlar. Bu ihanetlerinin asıl sebebi toplumlarında egemen olan cinsel anarşinin yol açtığı sapık cinsel ilişki tutkunluğu olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bundan bir kaç yıl önce Amerikan polisi birçok eyalette kolları olan büyük bir gizli şebeke ortaya çıkarmış. Şebekenin elemanları avukatlar ve doktorlardan, yani aydın kesiminin en üst zümrelerinden oluşmuş. Şebekenin marifeti boşanmak isteyen kadın ve erkeklerin eşlerini kiralık adamları ile zina halinde yakalatarak boşanmalarına yardımcı olmak. Çünkü bazı Amerikan eyaletlerindeki kanunlar eşleri birbirinden boşamak için bu şartın yerine gelmesini, yani eşlerden birinin zina işlerken suçüstü halinde yakalanmasını arıyorlar. İşte bu yüzden eşini sözü geçen şebekenin kiralık adamı ile zina halinde yakalatan taraf karşı taraf aleyhinde boşanma dâvası açma hakkını elde ediyor. Oysa zina işlerken baskına uğrayan taraf, bu şebekenin tuzağına düşmüş oluyor!</p>
<p>Yine Amerika&#8217;da faaliyet gösteren bir takım özel detektiflik büroları var. Bunların işi evlerinden kaçan kadınları ve kocaları aramaktır. Bu detektiflerin kaçak eşlerin izlerini sürdükleri bu toplumda eğer evini terk eden erkek geri dönecek olursa eşini evinde mi bulacağı yoksa karısının aşığı ile birlikte kayıplara karışmış olacağı süprizi ile mi karşılaşacağını bilemez. Buna karşılık kadın da sabahleyin evden çıkan kocasından emin değildir, Acaba adam akşam olunca yuvasına mı dönecek, yoksa kendisinden daha güzel veya daha çekici bir kadının ağına mı düşecek? İşte Amerikan toplumunda evli çiftler sürekli olarak sinir sağlığını kökünden mahveden bu tür endişeler, bu tür yıpratıcı stresler içinde yaşarlar.</p>
<p>Bir Amerika Cumhurbaşkanının son zamanlarda yaptığı bir açıklamaya göre askerlik çağına girmiş her yedi Amerikalı gençten altısının askerlik görevi yapmaya elverişli olmadıkları belirlenmiş. Sebebi de gençlerin yaşadıkları ahlâk bunalımı, hatta ahlâk çöküntüsüdür.</p>
<p>Çeyrek yüzyılı aşkın bir süre önce bir Amerikan dergisinde şöyle yazıyordu:</p>
<p>&#8220;Şu üç şeytanî faktör, uğursuz kolları ile, dünyamızı sarmıştır. Bunlar ortaklaşa yeryüzünü yangın yerine çevirme yolundadırlar:</p>
<p>1- Hergün biraz daha arsızlaşan ve Birinci Dünya Savaşından beri korkunç bir hızla yayılan çıplak ve müstehcen fuhuş edebiyatı.</p>
<p>2- İnsanların sadece şehevi içgüdülerini gıdıklamakla kalmayan, onlara iffetsizliği özendirici pratik dersler de veren sinema filimleri.</p>
<p>3- Kadınların kıyafetlerinde, daha doğrusu çıplaklıklarında, hızla artan sigara tiryakiliklerinde, hiç bir kuralın sınırlayıcılığı ile bağlı kalmaksızın erkekler ile düşüp kalkmalarında somutlaşan kadın ahlâkının genel düzeyindeki düşüklük.</p>
<p>Bu üç yıkıcı akım toplumumuzda günden güne artan bir hızla yayılıyor. Bu gidişin kaçınılmaz akıbeti Hristiyan uygarlığın, hristiyan toplumun yıkılışı ve sonunda tamamen yok oluşudur. Eğer bu azgın gidişi frenleyemezsek, tarihi sonumuz Romalıların ya da onlar gibi davranan diğer eski milletlerin tarihinin sonuna kesinlikle benzeyecektir. Sözünü ettiğimiz milletleri; şehvet bağımlılıkları, ihtiras tutkunlukları, aralarında yaygınlaşan içki, kadın düşkünlüğü, dans partileri, müzikli ve çalgılı eğlenceler gibi kötü alışkanlıklar yıkılıp yok olmaya götürmüştür.</p>
<p>Peki ne oldu? Olan şu: Amerika bu üç yıkıcı akımın azgın gidişini frenleyemediği gibi, aksine onlara tamamen teslim oldu. Artık bir zamanlar Roma İmparatorluğunun geçtiği yolda hızla ilerlemektedir!</p>
<p>Başka bir Mısırlı gazeteci de bizim gençlerimizin uğradıkları ahlâk çöküntüsünü mazur ve önemsiz göstermek çabası ile Amerika, Fransa ve İngiltere&#8217;de gençler arasında kol gezen sapıklıklardan şöyle söz ediyor:</p>
<p>&#8220;Amerika&#8217;da ergenlik (adolescence) çağına girmiş erkek ve kızlar arasında suç işleme eğilimi son derece yaygınlık göstermiş durumda. Bu yüzden Newyork eyaleti valisi, ıslahat proğramının başına bu meseleyi koyacağını söylüyor&#8230; Vali, bu problemi çözebilmek için gençlere yönelik çiftlikler, ıslah yuvaları kurmayı ve çeşitli sportif çalışma proğramları düzenlemeyi plânladı. Fakat özellikle üniversite öğrencisi erkek ve kızlar arasında pek yaygın olan uyuşturucu madde -bu arada kokain ve eroin- bağımlılığına karşı mücadele etmeyi proğramına almadığını, bu işi federal hükümetin sağlık bakanlığının yetkililerine bıraktığını açıkladı.</p>
<p>&#8220;İngiltere&#8217;de de son iki yıldan beri kadınlara ve genç kızlara yönelik tecavüz olayları artış gösterdi. Bu olayların çoğunda saldırganın ya da suçlunun genç yaşta bir delikanlı olduğu belirlendi. Bu olayların bazılarında ise saldırıya uğrayan genç kızın ya da küçük yaştaki kız çocuğunun cesedi boğulmuş olarak bulundu. Saldırgan bu cinayeti, suçu açığa çıkmasın diye ya da polisteki muhtemel yüzleştirme sırasında kurbanı tarafından tanınıp yakayı ele vermesin diye istiyor.</p>
<p>&#8220;Bundan iki ay kadar önce ihtiyar bir adam köyüne giderken yol kenarındaki bir ağacın altında bir delikanlının genç bir kızla zina halinde olduğunu görür. Adam ilişki halindeki bu çiftin yanına giderek elindeki değnekle delikanlıyı dürtüp geri çeker ve &#8220;yaptığınız herkesin gelip geçtiği bir yolda yapılacak bir şey değildir&#8221; diyerek kendisini azarlar.</p>
<p>Sen misin böyle diyen? Delikanlı hemen ayağa fırlar ve ihtiyarın karnına var gücü ile bir tekme indirerek adamı yere serer. Arkasından da kunduralı ayakları ile adamın başını tekmeler ve bu acımasız tekmelemeler zavallı ihtiyarın başı parçalanana kadar devam eder.</p>
<p>Sonradan belirlendiğine göre delikanlı onbeş ve yanında yatan kız da onüç yaşındadır.&#8221;</p>
<p>Amerika&#8217;da ülke çapında ahlâki denetimle görevli onbeş kişilik bir komisyonun belirlemelerine göre bu ülke halkının yüzde doksanı öldürücü zührevi hastalıklardan birinin mikrobunu taşıyor. (Bu belirleme &#8220;penisilin&#8221; ve &#8220;streptomicin&#8221; gibi modern anti-biyotiklerin bulunuşundan önceki döneme aittir.)</p>
<p>Amerika&#8217;nın Danwer kenti hakimlerinden Landsay&#8217;ın bir yazısında belirttiğine göre her iki evlilikten biri sonradan boşanma davası konusu olmaktadır.</p>
<p>Dünyaca ünlü tıp bilgini Aleksis Carrel ise &#8220;İnsan, Bu Meçhul&#8221; adlı eserinin bir yerinde şunları yazıyor:</p>
<p>&#8220;Çocuk ishali, verem, difteri, sıtma ve tifo gibi yaygın hastalıkların köklerini kurutma yolundayız, ama bunların yerini sinir ve ruh hastalıkları alıyor. Sinir ve akıl hastalarının sayısı büyük .rakamlara ulaştı. Amerika&#8217;nın bazı eyaletlerinde tımarhanelerde gözetim altında tutulan delilerin sayısı, o eyaletlerin diğer tüm hastanelerinde yatan hastaların sayısından fazladır. Delilik gibi çeşitli sinir bozuklukları ve akıl rahatsızlıkları da artma yolundadır. Bu rahatsızlıklar fertleri mutsuz eden ve aileleri yıkan en etkili faktörlerdir. Akıl rahatsızlıkları, uygarlık hesabına mide hastalıklarından çok daha tehlikelidir. Buna rağmen sağlık bilginleri ve doktorlar, şu ana kadar çalışmalarını sadece mide hastalıklarını tedavi etme amacı üzerinde yoğunlaştırmışlardır.&#8221;</p>
<p>Okuduğumuz bu seçme yazılarda şaşkın insanlığın, modern cahiliye döneminde şehevi arzularının peşinden sürüklenenlerin ve yüce Allah&#8217;ın önerdiği yaşama sistemini benimsemeye yanaşmayanların sözlerine kapıldığı için katlanmak zorunda kaldığı bazı musibetleri dile geliyor. Oysa İlâhi sistem yaratılış itibarı ile zayıf bir varlık olan insana; kolaylık, külfetsizlik getiriyor, onu içgüdülerinin azgınlığından ve şehevî arzularının baskısından kurtararak güvenli bir yola iletiyor, onu tevbe etmeye, islâh olmaya ve her türlü pislikten arınmaya götürüyor. Tekrarlayalım:</p>
<p>&#8220;Allah sizin tevbelerinizi kabul etmek ister. Oysa nefislerinin arzularına uyanlar sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.</p>
<p>Allah sizin yükümlülüklerinizi hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>İKTİSADÎ KONULAR</p>
<p>Bu dersin ikinci bölümünde İslâm toplumunda geçerli olacak olan mâli ilişkilerin bir kısmı işleniyor, bu ilişkilerin uygulanma yolları düzenleniyor, genel anlamda fertler arası mali ilişkilerin dürüst oluşu güvenceye bağlanıyor, arkasından kadınların da tıpkı erkekler gibi mülk edinme ve kazanma haklarına sahip oldukları, hem erkeklerin hem kadınların belirlenmiş payları oranında mülk ve kazanç edinebilmeleri belirtiliyor. Bölümün sonunda cahiliye döneminde ve İslâm&#8217;ın ilk yıllarında geçerli olan &#8220;velâ sözleşmeleri (Akraba olmayanlara mirastan pay verilmesini öngören sözleşmeler)&#8221; konusunda uygulamanın nasıl olacağı anlatılıyor, bu sistemin tasfiye edilmesi gerektiği&#8221; mirasın sırf akrabalar arasında bölüştürülmesinin uygun olduğu, artık yeni &#8220;vela sözleşmesi&#8221; imzalamaktan kaçınılması hükme bağlanıyor:<br />
<strong>29- Ey müminler, birbirinizin mallarını gayrı meşru yollar kullanarak değil, karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaret yolu ile yiyiniz, kendinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah size karşı merhametlidir.</p>
<p>30- Kim zulüm ve saldırganlık yolu ile böyle yaparsa ilerde onu Cehennem ateşine atacağız. Bunu yapmak Allah için gayet kolaydır.</p>
<p>31- Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı bağışlar ve sizi onurlu bir konuta yerleştiririz.</p>
<p>32- Aranızda derece farkı doğuran ilahi bağışlara özlem beslemeyiniz. Erkekler kazançlarından pay aldıkları gibi kadınlar da kazançlarından pay alırlar. İstediklerinizi Allah&#8217;ın kereminden isteyiniz. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir.</p>
<p>33- Kadın-erkek herkese ana-babaların, akrabaların ve yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselerin miraslarından pay ayırdık. Bu pay sahiplerine paylarını veriniz. Hiç şüphesiz Allah her şeyin şahididir.</strong></p>
<p>Bu ayetler demeti hem eğitim ve hem de kanun koyma zincirinin bir halkasını oluşturur. Zaten İslâm sisteminde eğitim ve kanun koyma işlemleri birbirinden ayrılmaz, ya içiçedirler, ya da birbirlerini bütünlerler. Sebebine gelince; kanun koyma işlemi, pratik hayatı düzenleme amacı güttüğü gibi eğitme amacını da içerir. Bunun yanısıra yasama hükümlerine eşlik eden direktifler bu yasaların amaca uygun biçimde yürürlüğe konmalarını, bu yasaların ciddiliklerini gözeten ve yarar sağlamalarını ön plânda tutan bir bilinç ile uygulanmalarını ve hüküm olma amaçları yanında vicdanları eğitme amacını da göz önünde tutarlar. Ayrıca yasama hükümleri ile bu hükümlere eşlik eden direktiflerin ortak amacı kalbi Allah&#8217;a bağlamak, kalbi yasaları ve direktifleri bünyesinde bütünleştiren bu İlâhi sistemin kaynağının bilincine vardırmaktır. Hem pratik hayatın ve hem de insan vicdanının ihtiyaçları ile bağdaşan bu bütünlük, insan hayatını düzenleyen bu ilâhi sistemin karakteristik özelliğidir.</p>
<p>Bu ayetler de müminlere &#8220;Birbirlerinin mallarını gayri meşru yollarla yemelerinin&#8221; yasaklandığını, mal dolaşımına ilişkin helal kazanç yolunun ticaret yolu olduğunun açıklandığını görüyoruz. Bunun yanısıra &#8220;Gayri meşrû biçimde mal yeme&#8221; insanın kendi kendini öldürmesi, intihar etmesi, mahvolması, helâk olması benzetmeleri ile ifade ediliyor. Ayrıca böyleleri ahiret azabı ile ve Cehenneme atılmakla tehdit ediliyor. Bir yandan da bağışlama, günahları silme, insan zaaflarına ve kusurlarına hoşgörü ile karşılık verme vaad eden kolaylık müjdeleri ile karşılaşıyoruz.</p>
<p>Yine bu ayetlerde yüce Allah&#8217;ın kimi kullarına bağışladığı nimetlere göz dikilmemesini, bunun yerine bir şey isteneceği sırada bağışlama ve lütfetme yetkisini tekelinde bulunduran yüce Allah&#8217;a yönelmeyi telkin eden eğitim amaçlı bir uyarı ile karşılaşıyoruz. Bu uyarının hemen arkasından gerek erkeklerin ve gerekse kadınların kazançları oranında hak ve pay sahibi olacaklarını ilkeleştiren hüküm geliyor.</p>
<p>Gerek bu uyarı ve gerekse bu hüküm, ikisi birlikte, &#8220;yüce Allah&#8217;ın herşeyi bildiği&#8221; olgusuna bağlanıyor. Tıpkı bunun gibi akraba olmayan kimselere mirastan pay verilmesini öngören &#8220;velâ sözleşmeleri&#8221;ne ilişkin tasarruflar ve bu sözleşmeleri yerine getirme emri de &#8220;yüce Allah&#8217;ın herşeyin şahidi olduğu&#8221; olgusuna dayandırılıyor.</p>
<p>Bu mesajların hepsi insanın mahiyetini psikolojik yapısının özelliklerini, bu yapının çok sayıdaki giriş ve sızma yollarını herkesten iyi bilen yüce Allah&#8217;tan geliyor ve yasal hükümlerin eşliğinde vicdanları olumlu yönde etkilemeyi amaçlayan eğitici direktifler olarak karşımıza çıkıyorlar.</p>
<p>Şimdi de okuduğumuz bu ayetleri sıra ile incelemeye çalışalım:</p>
<p>&#8220;Ey müminler, birbirinizin mallarını gayri meşrû yollar kullanarak değil, karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaret yolu ile yiyiniz, kendinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah size karşı merhametlidir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kim zulüm ve saldırganlık yolu ile böyle yaparsa ilerde onu Cehennem ateşine atacağız. Bunu yapmak Allah için gayet kolaydır.&#8221;</p>
<p>İlk ayet müminlere yönelik bir sesleniş ile söze girerek onları birbirlerinin mallarını gayri meşru yöntemler kullanarak yemekten sakındırıyor. Tekrarlıyoruz:</p>
<p>&#8220;Ey müminler, birbirinizin mallarını gayri meşrû yollar kullanarak yemeyiniz.&#8221;</p>
<p>Bu cümle; o günkü İslâm toplumunu cahiliye hayatından artakalan tortulardan temizlemeyi, &#8220;Ey müminler&#8221; çağrısı ile söze girerek müslümanların vicdanlarını coşturmayı,yüce Allah&#8217;ın kendilerine seslenirken, onları birbirlerinin mallarını gayri meşru yöntemlerle yemekten sakındırırken kullandığı &#8220;mümin&#8221;lik sıfatlarının gereklerini canlandırmayı amaç edindiği mesajını veriyor.</p>
<p>&#8220;Gayri meşrû yöntemlerle mal yemek&#8221; ifadesi insanlar arasında görülen ve yüce Allah&#8217;ın izin vermediği ya da açıkça yasakladığı bütün gayri meşrû mal dolaşımı biçimlerini içerir. Aldatma, rüşvet, kumar, zorunlu tüketim mallarını pahalandırmak amacı ile bekletme gibi kazanç yolları bu deyimin kapsamına girdikleri gibi başta faizcilik olmak üzere bütün yasaklanmış alış-veriş türleri de bu kategoriye girer. Bu ayetin, faizin yasaklanışından önce mi, yoksa sonra mı indiğini kesin olarak bilemiyoruz. Eğer faizin yasaklanmasından önce indi ise, bu ayet, yasaklamaya yönelik bir ön hazırlık niteliği taşır. Çünkü faiz, gayri meşrû biçimde mal yemenin en somut, en aşırı yöntemidir. Yok eğer faizin yasaklanmasından sonra indi ise o zaman da getirdiği yasaklama, diğer haram mal yeme yöntemleri yanında faizciliği de içerir.</p>
<p>Ayette satıcı ile alıcı arasında karşılıklı anlaşma yolu ile gerçekleşen ticaret işlemleri, bu yasaklama hükmünün dışında tutuluyor, istisna ediliyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Yalnız karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaret söz konusu ise o başka&#8221;</p>
<p>Bu cümlede istisna edilen &#8220;ticaret&#8221; bir &#8220;gayri meşru mal yeme türü&#8221; değildir. Arap dilinde bu tür istisnalara &#8220;kopuk&#8221;, &#8220;ayrıldığı bütünle ilişkisiz&#8221; anlamına gelmek üzere &#8220;İstisnâ-ı Munkatı&#8221; denir. Buna göre bu istisna cümlesini şöyle açıklayabiliriz: &#8220;Yalnız eğer seçtiğiniz mal kazanma yöntemi, karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaret işlemi ise,bu işlem, bir önceki cümlenin kapsamına girmez.&#8221;</p>
<p>Fakat &#8220;ticaret&#8221; deyimini içeren istisna cümlesinin böyle bir yerde gelişi, ticaret ile haram mal yeme yöntemleri olarak nitelenen diğer işlemler arasında bir tür benzerlik olduğu izlenimini verir. Öncelikle Bakara suresinde okuduğumuz faizi yasaklayan ayeti bu istisna cümlesi ile birlikte değerlendirince bu yanıltıcı benzerliği daha iyi kavrarız. Bilindiği gibi o ayette faiz yasağına karşı çıkanlar &#8220;Alış-veriş de faiz gibidir&#8221; diyorlardı ve Allah onlara şöyle karşılık veriyordu; &#8220;Oysa Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır&#8221; Faizciler &#8220;Ticaret, mal artışı sağlıyor, kazanç getiriyor, bundan dolayı o da faiz gibidir, o halde ticareti helal sayıp faizi yasaklamak anlamsızdır&#8221; diyerek lânetli ekonomik düzenlerini savunurken aslında demagoji yapıyorlar.</p>
<p>Sebebine gelince her şeyden önce ticarî işlemler ile faize dayalı işlemler arasında nitelik bakımından dağlar kadar fark vardır. Bunun yanısıra ticaretin üretici ile tüketici arasında yaptığı hizmetler ile faizciliğin gerek ticaretin kendisi ve gerekse tüm halk yığınlarının başına yağdırdığı belalar arasında nasıl benzerlik görülebilir?</p>
<p>Ticaret üretici ile tüketici arasında köprü oluşturan bir aracılık hizmetidir. Ticaret üretilen malları tüketim yerlerine ulaştırıp pazara sunar, böylece bu malları güzelleştirir ve bulunup satın alınmalarını kolaylaştırır. Buna göre ticaret her iki tarafa, yani hem üreticiye hem de tüketiciye yönelik bir hizmettir ve bu iki yönlü hizmet karşılığında yarar sağlama işlemidir. Bu yarar sağlama, maharete ve çalışmaya dayandığı gibi aynı zamanda hem kâra hem de zarara açıktır.</p>
<p>Faiz ise bunun tam tersi bir işlev görür. O bir yandan üretim girdilerine eklenerek sanayinin sırtına yük olurken bir yandan da malların üretim, maliyetlerine bindirdiği ilâve fonlar nedeniyle ticaret sektörünün ve tüketicinin sırtına da yük olur. Bunun yanısıra kapitalist ekonominin en katıksız ve denetimsiz aşamasında açıkça görüldüğü gibi faiz, hem sanayii hem de sanayii dışı üretimi, ne sanayinin ve ne de sanayii dışı üretimin yararını umursamayan, birinci derecedeki amacı kâr marjını olabildiği oranda yüksek tutarak sanayi sektörüne yatırılan kredilerin faizlerini ödemek olan sömürü aracıdır. Bu arada zarurî ihtiyaç mallarını pazarda yeterince bulamayan halk yığınları lüks tüketim mallarının akınına uğramış, üretim faaliyetleri; içgüdüleri gıdıklayan ve insanın yapısını dejenere eden en pespaye projelere kaymış, faizci kapitalizmin umurunda bile değildir. Bütün bunların ötesinde faizci sistemde sermaye sürekli kârdadır; ticaret gibi zarar sarsıntılarını paylaşmaya katılmaz, ayrıca ticaretin gerektirdiği insan emeğinin, insan çabasının faiz kazancında hemen hemen hiç rolü yoktur. Faizci düzenin boynunda taşıdığı kara yaftanın suç listesi, bu saydıklarımızdan çok daha kabarıktır. Bu suç listesi onun hakkında idam hükmünün verilmesini gerektirecek kadar ağır cinayetler içerir. Nïtekim İslâm&#8217;ın onun hakkında verdiği hüküm budur.</p>
<p>Diyebiliriz ki insanlar faiz ile ticaret arasında böylesine yanıltıcı bir benzerlik kurdukları için gayrı meşrû yöntemler ile mal yemeyi yasaklayan hükmün hemen arkasından &#8220;Yalnız karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaret söz konusu ise o başka&#8221; şeklindeki açıklamaya, dil bilginlerinin deyimi ile &#8220;kopuk (munkatı)&#8221; türü bir istisna cümlesine yer verilmiştir. Ayeti okumaya devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Kendinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah size karşı merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Bu yorum, insanların mallarını gayrı meşrû yöntemler kullanarak yemenin toplum hayatında ortaya çıkardığı yıkıcı sonuçları ifade ediyor. O yüzden bu tür mal yeme yöntemi aslında bir öldürme, bir cinayet eylemidir. Yüce Allah müminleri, böylesine yıkıcı bir yola sapmaktan sakındırmakla onları rahmetinin şemsiyesi altına almak istiyor.</p>
<p>Bu gerçekten böyledir. Eğer bir toplumda faizcilik, aldatma, kumar, karaborsacılık, yolsuzluk, hilekârlık, dolandırıcılık ve hırsızlık gibi yöntemler ile birbirinin malını yeme alışkanlığı yaygınlaşır ve ırz, namus, güven, vicdan, ahlâk ve din gibi asla ticaret konusu yapılmaması gereken değerler satışa çıkarılırsa -ki gerek eski ve gerekse şimdiki cahiliye toplumlarının pazarlarında ve pazarlıklarında bu değerlerin tozu dumana karışmaktadır- bu tür kirli mal kazanma yöntemlerini bünyesinde yaygınlaştıran toplum kendi kendini öldürmeye, yok oluş uçurumuna yuvarlanmaya mahkûmdur!</p>
<p>Yüce Allah, müminlere rahmeti ile yaklaşarak onları sosyal hayatı mahveden ve vicdanları aşağılatan bu bilinçsiz intihar girişiminden uzak tutmak istiyor. İşte yüce Allah&#8217;ın insanların yüklerini hafifletme iradesinin, insan olmaktan kaynaklanan zayıflıklarını telâfi etmesinin, Allah&#8217;ın çağrısına sırt dönerek şehevi ihtiraslarının tutsağı olmuş kimselerin propagandalarına kananların belini büken insan yetersizliğine önlem getirmesinin bir anlamı da budur.</p>
<p>Arkasından Ahiret azabını içeren bir tehdit geliyor. Birbirlerinin mallarını gayrı meşrû yöntemlerle yiyen zalimlere saldırganlara yönelik tehdit. Bu zalimler, dünya hayatlarını mahvetmekten kendi kendilerine kıymaktan sakındırıldıktan sonra Ahiret azabı ile tehdit ediliyorlar. Gayrı meşrû yöntemler ile mal yiyenler de yedirenler de bu tehdidin ortak hedefleridir. Çünkü toplumda, ortak sorumluluk ilkesi geçerlidir. Eğer bir toplum, meydanı zalimlere ve açgözlü saldırganlara bırakır da bu kimselerin gayrı meşrû yöntemlerle mal yeme alışkanlıklarını yaygınlaştırmalarına göz yumarsa yüce Allah&#8217;ın hem dünyaya ve hem de ahirete ilişkin tehditleri bu toplumlar hakkında gerçekleşir. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Kim zulüm ve saldırganlık yolu ile böyle yaparsa ilerde onu cehennem ateşine atacağız. Bunu yapmak Allah için gayet kolaydır.&#8221;</p>
<p>İşte böylece İslâm sistemi, koyduğu kanunlar ve verdiği direktifler ile ilgili olarak insan vicdanını hem dünyada hem de ahirette müeyyide kanatları altına alıyor ve böylece insan vicdanına, bu direktiflere uymayı sağlama ve bu yasaları uygulatma konusunda uyanık bir bekçi rolü yüklüyor; toplumun bütün bireylerini de birbirlerini gözetlemekle, denetlemekle görevlendiriyor. Çünkü toplumun bütün fertleri ortak biçimde sorumludur, dünyada gerçekleşecek olan ölüm ve mahvolma hepsinin ortak akıbeti olacağı gibi ahirette de, gayrı meşrû kazanç yöntemlerinin çevrelerinde alıp yürümesine göz yummalarından ve toplumlarının bozulmasını umursamamalarından ötürü hesaba çekileceklerdir.</p>
<p>&#8220;Bunu yapmak Allah için gayet kolaydır.&#8221;</p>
<p>Çünkü Allah&#8217;ın bu cezayı vermesine hiç kimse engel olamaz ve hiçbir şey onu önleyemez, gerekçeleri varolduktan sonra onun gerçekleşmesi kaçınılmaz olur.</p>
<p>Bir sonraki ayette yüce Allah, müminlere &#8220;büyük günahlar&#8221;dan sakınmaları karşılığında rahmetini ve bağışlayıcılığını vaadediyor. Amaç, yüce Allah tarafından iyi bilinen zayıflıklarını göz önüne alarak onlara kolaylık göstermek, kalplerini rahatlatmak, büyük günahlardan sakınmalarını sağlayacak cehennem ateşinden kurtulmalarına yardım etmektir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer size yasaklanan büyük günahlardan sakınınsanız, küçük günahlarınızı bağışlar ve sizi onurlu bir konuta yerleştiririz.&#8221;</p>
<p>İçerdiği bütün yükselme, yücelme, temizleme, arınma ve itaat çağrılarına; ihtiva ettiği bütün yükümlülüklere, sınırlamalara, emirlere ve yasaklamalara rağmen . -ki bunların tümünün amacı temiz ve dürüst vicdanlar ile temiz ve sağlıklı bir toplum meydana getirmektir- bu din ne kadar hoşgörülü ve ne kadar kolay yöntemli bir dindir!</p>
<p>Aynı zamanda bu çağrılar ve bu yükümlülükler insanın zayıflığını ve yetersizliğini göz ardı etmiyor, onun gücünün ve yapısının sınırlarını aşmıyor, onun fıtratını, bu fıtratın kapasitesini, içgüdülerini ve nefsinin iniş-çıkışlarını bilmezlikten gelmiyorlar.</p>
<p>Böyle olduğu içindir ki, bu dinde yükümlülük ile insan kapasitesi arasında, özlemler ile kaçınılmazlıklar arasında, içgüdüler ile frenleyici mekanizmalar arasında, emirler ile yasaklar arasında, özendirmeler ile caydırmalar arasında, işlenebilecek günahlara yönelik azap tehdidi ile yüce Allah&#8217;ın engin bağışlayıcılığına bağlanan ümidin iyimserliği arasında kararlı bir denge kurulmuştur.</p>
<p>Bu dinin insanlardan beklediği tek şey; yüce Allah&#8217;a yönelmek, bu yönelişte gerçekten samimî olmak, olanca güçlerini ortaya koyarak O&#8217;na itaat etmek ve hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaktır. Bu adımın sonrasında zaaflara hoşgörü ile yaklaşan, yetersizlikleri anlayışla karşılayan, tevbeleri kabul eden, kusurlara göz yuman, günahları bağışlayan, kötülükten dönenlerin yüzüne kapıyı açık tutan, pişmanlıkları cana yakınlık ve lütufla karşılayan ilâhi rahmet mutlaka imdada yetişir.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz &#8220;olanca gücü ortaya koyma&#8221;nın belirtisi yüce Allah tarafından yasaklanan büyük günahlardan uzak durmaktır. Son derece belirgin ve göze batar nitelikte olan bu büyük günahları işleyenler onları bilmeyerek ya da farkında olmayarak işlediklerini ileri süremezler. Bu durum insanın bu alanda istenen çabayı harcamadığını, direnme gücünü yeterince seferber etmediğini gösterir. Böyle bile olsa ihlâslı bir tevbe ile bu günahlardan vazgeçme kararı her zaman için geçerlidir, yüce Allah merhameti ile bize bu tevbeleri kabul edeceğini bildiriyor. Yüce Allah, bu tevbekârları &#8220;takvalı kullar&#8221; diye andığı aşağıdaki ayetinde şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yine onlar bir kötülük işlediklerinde ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah&#8217;ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allah&#8217;tan başka kim affedebilir? Onlar işledikleri günahlarda, bile bile ısrar etmezler.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 135)</p>
<p>Bizim burada vurgulamak istediğimiz gerçek, büyük günahlardan sakınılınca yüce Allah&#8217;ın kendi insiyatifi ile ve tek taraflı olarak küçük günahları bağışlayacağıdır. Yüce Allah&#8217;ın yukardaki ayette dile gelen vaadi ve müminlere yönelik müjdesi budur.</p>
<p>Peki &#8220;büyük günahlar&#8221; nelerdir? Bu konuda elimizde bulunan hadisler bu günahların birçok türünü saymakta, fakat kesin sayısını belirtmemektedir. Bunun böyle olduğunu, bu konudaki hadislerden herbirinin diğerinde yer alan büyük günahların bazan daha azını ve bazan da daha çoğunu içermesinden anlıyoruz. Anlaşılan, bu hadisler gündelik olaylara bağlı olarak söylendikleri için her hadiste, o andaki özel şartların sayısı ve türü toplumdan topluma, kuşaktan kuşağa değişir; ama bununla birlikte bunların neler olduklarını bilmek müslüman için zor bir iş değildir.</p>
<p>Bu konuda halife Hz. Ömer ile ilgili bir olayı anlatmak istiyoruz. Bilindiği gibi Hz. Ömer günaha karşı son derece duyarlı, sert tutumlu ve günah hususunda hoşgörüsü kıt yaratılışlıdır. Buna rağmen bu olayda İslâm&#8217;ın O&#8217;nun duyarlılığını nasıl yumuşattığını, toplumsal problemleri çözerken ve insanlara ilişkin meseleleri ele alırken elindeki adalet terazisini nasıl dengeye kavuşturduğunu göreceğiz. Olay şù:</p>
<p>İbn-i Cerir&#8217;in Yakub b. İbrahim yolu ile İbn-i Avn&#8217;e dayandırarak bildirdiğine göre Hasan-ı Basrî şöyle diyor:</p>
<p>-Hz. Ömer&#8217;in halifeliği döneminde Mısırlı birkaç kişi Abdullah b. Amr&#8217;e başvurarak dediler ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da uygulanması emredilen bazı hükümler görüyoruz ki, bunlar uygulanmıyor. Bu konuyu halife Ömer ile görüşmek istiyoruz.</p>
<p>Bunun üzerine Abdullah b. Amr bu adamları yanına alarak Medine&#8217;ye geldi ve Hz. Ömer ile buluştu. Hz. Ömer kendisine &#8220;Ne zaman geldin?&#8221; diye sordu. Abdullah b. Amr &#8220;Falanca günden beri buradayım&#8221; dedi. Hz. Ömer &#8220;İzinli olarak mı geldin?&#8221; diye sordu. Abdullah&#8217;ın bu soruya ne cevap verdiğini bilmiyorum. &#8216;Fakat sözlerine devam ederek halifeye şunları söyledi; &#8220;Ey müminlerin emiri birkaç Mısırlı bana başvurdu ve Kur&#8217;an&#8217;da uygulanması emredildiği halde uygulanmayan bazı meseleler olduğunu, bu konuyu seninle görüşmek istediklerini söylediler&#8221;.</p>
<p>Hz. Ömer Abdullah&#8217;a &#8220;O adamları topla, yanıma getir&#8221; diye emretti. Abdullah da onları toplayıp halifenin huzuruna götürdü. (Ravilerden İbn-i Avn&#8217;e göre bu toplantı Behu denen yerde düzenlenmişti.)</p>
<p>Hz. Ömer, bu Mısırlı grubun en sonunda oturan adamına dönerek kendisine &#8220;Allah sana zihin açıklığı versin. İslâm hakkı için söyle bakalım, Kur&#8217;an&#8217;ı baştan sona kadar okudun mu?&#8221; diye sordu. Adam &#8220;Evet, okudum&#8221; dedi. Hz. Ömer &#8220;Peki, onu nefsinde, kendi şahsında uyguladın mı?&#8221; diye sordu. Adam; &#8220;Allah bilir ki hayır&#8221; dedi. Eğer &#8220;Evet&#8221; deseydi, Hz. Ömer onunla tartışmaya girişecekti. Hz. Ömer, adama &#8220;Peki, O&#8217;nu gözlerine uyguladın mı?, sözlerine uyguladın mı?, davranışlarına uyguladın mı?&#8221; diye sordu. Arkasından, aynı soruları sonuncu adama kadar heyetin bütün üyelerine sordu ve sonra şunları söyledi: &#8220;Anası evlâtsız kalası Ömer yandı! Sizler, onu (Allah&#8217;ın kitabını, Kur&#8217;an&#8217;ı) insanlara tam olarak uygulatmakla yükümlü mü tutuyorsunuz? Oysa bizim günah işleyeceğimizi Allah, daha işin başında, biliyordu&#8221; ve arkasından: &#8220;Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınınsanız, küçük günahlarınızı bağışlar ve sizi onurlu bir konuta yerleştiririz&#8221; ayetini okudu.</p>
<p>Sonra adamlara dönerek &#8220;Sizin gelişinizden Medinelilerin &#8216;haberi oldu mu? (ya da geldiğinizden haberi olan var mı?)&#8221; diye sordu. Adamlar &#8220;Hayır, olmadı&#8221; dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer &#8220;Eğer Medineliler gelişinizden haberdar olsalardı, sizi vesile ederek bu konuda bir vaaz verirdim&#8221; diye sözlerini bağladı&#8221; (İbn-i Kesir Tefsiri)&#8217;</p>
<p>İşte günaha karşı son derece duyarlı ve sert tabiatlı olarak tanınan Hz. Ömer, kalpleri ve toplumu böyle yönetiyordu. Kur&#8217;an onun aşırı duyarlılığını yumuşatmış, kendisine ince bir denge kazandırmıştı. Bu dengenin gereği olarak &#8220;Allah daha işin başında bizim günah işleyeceğimizi biliyordu&#8221; demişti. Kuşku yok ki biz, O&#8217;nun Rabbinin bildiğinden başka türlü olamayız. Önemli olan ve bizden beklenen doğruya yönelmek, gerçeği kabul etmek, yükümlülüklerimizi yerine getirmek konusunda arzu göstermek, girişimde bulunmak, bu hususta olanca gayreti ortaya koymaktır. Bu denge, ciddiyed, kolaylık gösterme ve ölçü ilkelerine dayanan bir tutumdur.</p>
<p>KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ</p>
<p>Toplumda malların el değiştirme süreci ile bağlantılı olarak kadın-erkek arasındaki malı ilişkilere, akraba olmayanlara mirastan pay vermeye ilişkin</p>
<p>hükümlere ve bu hükümler ile genel miras sistemi arasındaki ilişkilere ek açıklamalar getiriliyor. Bilindiği gibi bu iki konu hakkındaki ayrıntılı açıklamalar bu sûrenin baş taraflarında yer almıştı. Okuyalım:</p>
<p>Aranızda derece farkı doğuran ilâhi bağışlara özlem beslemeyiniz. Erkekler kazançlarından pay aldıkları gibi kadınlar da kazançlarından pay alırlar. İstediklerinizi Allah&#8217;ın kereminden isteyiniz. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kadın-erkek herkese ana-babalarının, akrabalarının ve yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselerin miraslarından pay ayırdık. Bu pay sahiplerine paylarını veriniz. Hiç şüphesiz Allah herşeyin şahididir.&#8221;</p>
<p>İnsanlar arasında derece farkı doğuran üstünlüklere karşı özlem duymayı yasaklayan bu hüküm geneldir. Resmi görevi, mevki, yetenekleri, becerileri, malı-mülkü, kısacası şu hayatta farklı oranlarda dağılım gösteren bütün seçkinlik paylarını içerir. Bunun yanısıra ayette belirtilen her türlü dileği Allah&#8217;a yöneltme, herşeyi doğrudan doğruya O&#8217;ndan isteme emri de geneldir. Evet mümin, insanlar arasındaki farklılıklara göz dikerek yazıklanmalarla kendini mahvedeceğine, bu göz dikme sonucunda içini kemirerek kin, kıskançlık; çekememezlik ve intikam gibi yıkıcı duygulara kapılacağına; içinde kaybetmişlik ve mahsumiyet, aşağılık ve boşluğa düşmüşlük kompleksleri çöreklendireceğine, bütün bu duyguların ve komplekslerin sonucu olarak yüce Allah&#8217;ın adaletinden ve her şeyi kulları arasında isabetli biçimde dağıttığından kuşkulanacağına istediklerini yüce Allah&#8217;tan istemelidir. Yoksa sözünü ettiğimiz duygular ve kompleksler insanı mahveder, gönül huzurunu ortadan kaldırır endişeye ve mutsuzluğa yol açar, insan enerjisini çirkin kuruntular ve çirkin yönelişler peşinde harcar.</p>
<p>Oysa doğrudan doğruya yüce Allah&#8217;ın bağışına başvurmak nimet ve ihsan kaynağına yönelmenin ilk adımıdır. O nimet ve bağış kaynağı ki, engin nimetleri vermekle bitmez, kapılara üşüşecek istekli kalabalık yüzünden sıkıntıya düşmez! Bunun yanısıra bu tutum gönül huzuru meydana getirici, umut uyandırıcı, başarıya ulaştıracak somut gerekçelere olumlu bir biçimde el atmayı sağlayıcı; buna karşılık yapıcı enerjiyi hayıflanma, yazıklanma, kin, aşağılık kompleksi ve bunalım uğrunda kurban etmeyi önleyici bir tutumdur.</p>
<p>Bu geniş çerçeveli yönlendirme bakımından ayetin hükmü, geneldir. Fakat gerek sonraki cümleler ile bağlantısı ve gerekse iniş sebebine ilişkin bazı rivayetler bu genel anlamı sınırlar, onu belirli bir farklılığa, belirli bir üstünlüğe indirger. Sözünü ettiğimiz belirli farklılık, ayetin devamını oluşturan genel ifadeli cümlelerden açıkça anlaşılacağı üzere bu ayetin çözüme bağlamak amacı ile indiği erkek ve kadınların mal paylarına ilişkin farklılıktır.</p>
<p>Bu farklılığın yol açtığı kuşku bulutlarının dağıtılması iki insan cinsi arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, bu ilişkilerin hoşnutluk ve bütünleşme temeline oturtulması, arkasından da bu hoşnutluğun müslüman ailelere ve topluma yayılmasının yanısıra kadın-erkek arasındaki görev ve fonksiyon farklılığının zihinlere yerleştirilmesi son derece önemlidir. Fakat bütün önemine rağmen bu mesele, ayette dile gelen hükmün özel sebepten hareket eden bir genel hüküm olmasına engel teşkil etmez. Bundan dolayı klasik tefsirler bu iki açıklamanın her ikisine de yer verirler.</p>
<p>Nitekim İmam-ı Ahmed&#8217;in Sufyan ve Ebu Necih yolu ile Mücahid&#8217;e dayandırarak bildirdiğine göre bir keresinde Hz. Ümm-ü Seleme, Peygamberimize; &#8220;Ya Resulullah, erkekler savaşıyor, biz savaşa katılmıyoruz. Bir de mirasta bize erkeklerinkinin yarısı kadar pay veriliyor&#8221; dedi. Bunun üzerine yüce Allah &#8220;Aranızda derece farkı doğuran ilâhi bağışlara özlem beslemeyiniz&#8230;&#8221; ayetini indirdi.</p>
<p>Yine İbn-i Ebu Hatem&#8217;in, İbn-i Cerir&#8217;in, İbn-i Merduye&#8217;nin ve Hakim&#8217;in Sevri ve Ebu Necih yolu ile Mücahid&#8217;e dayandırarak bildirdiklerine göre bir defasında Hz. Ümmü Seleme Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) &#8220;Ya Resulullah! Biz ne savaşıp şehit düşebiliyoruz ve ne de mirasta erkekler ile eşit pay alabiliyoruz&#8221; dedi. Bunun üzerine bu ayet indi. Sonra bir de şu ayet indi:</p>
<p>&#8220;Ben birbirinizden meydana gelmiş bir bütün oluşturan sizlerden, erkek-kadın, hiçbir iyi amel işleyenin emeğini boşa çıkarmam. Buna göre göç edenlerin, yurtlarından sürülenlerin, benim yolumda eziyet çekenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin kusurlarını örtecek ve kendilerini Allah tarafından verilmiş bir ödül olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. Ödüllerin güzeli yalnız Allah katındadır.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 195)</p>
<p>Tefsir bilginlerinden Sediy ise bu ayeti açıklarken şöyle diyor; &#8220;Bazı erkekler `Mirasta nasıl kadınların payının iki katını alıyorsak iyiliklerimizin sevabının da kadınlarınkinin iki katı olmasını istiyoruz&#8217; dediler. Buna karşılık bazı kadınlar da `İstiyoruz ki, şehidlerin sevabı kadar sevap kazanalım. Biz savaşa katılamıyoruz, oysa eğer bize savaşmak farz olsaydı, savaşırdık&#8217; dediler. Yüce Allah her iki tarafın sözlerini reddederek `İstediklerinizi benim lütfumdan isteyiniz, ama amacınız dünya malı olmasın&#8217; buyurdu.&#8221;</p>
<p>Tefsir bilginlerinden Katade&#8217;nin de bu yolda bir açıklama yaptığı rivayet edilir. Buna karşılık elimizde bu ayetin anlamının genel olduğunu savunan rivayetler de vardır. Nitekim Ali b. Ebu Talha&#8217;nın bildirdiğine göre Abdullah b. Abbas bu ayeti açıklarken &#8220;Hiç kimse `Falancanın malı ya da ailesi keşke benim olsa&#8217; gibi sözler söyleyerek başkalarının elindeki varlıklara göz dikmemelidir. Allah bunu yasaklıyor. Bunun yerine herkes istediğini yüce Allah&#8217;ın lütfundan istemelidir&#8221; diyor. Ünlü tefsir bilginleri Hasan, Muhammed b. Sirin, Ata ve Dahhak bu ayet hakkında buna benzer açıklamalar yapıyorlar.</p>
<p>Birinci grubu oluşturan açıklamaların içerdiği sözlerde kadın-erkek ilişkilerine ilişkin cahiliye tortularının izlerini ve bunun yanısıra erkek-kadın arası rekabetin kokusunu buluyoruz. Belki de bu tartışmalara İslâmiyet&#8217;in kadınlara tanıdığı yeni özgürlükler ve yeni haklar yol açtı; İslâmiyet, her iki cinsi ile tüm insanlığı onurlandırmak, her cinsten ve her sınıftan teker teker her insanın hakkını güvenceye almak amacı taşıyan genel prensibi uyarınca kadınlara bu özgürlükleri ve hakları tanımıştır.</p>
<p>Ama İslâm, bu tutumu ile kendi eksiksiz sistemini bütün yönleri ile gerçekleştirmeyi amaç edinmiştir. Amaç ne tek taraflı olarak kadınların yararı ve ne de tek taraflı olarak erkeklerin yararıdır. Amaç &#8220;İnsan&#8221;dır, müslüman toplumdur, genel ve mutlak anlamı ile halktır, kamu yararıdır, hayırdır, dört başı mamur eksiksiz adalettir.</p>
<p>İslâm sistemi kadınlar ile erkekler arasında görev bölümü yaparken ve mali payları dağıtırken fıtratın gereğine uyar. Fıtrat her şeyden önce erkeği erkek, kadını da kadın olarak yaratmış, her birine belirli görevler yüklemek için cinsiyetine has belirli özellikler bağışlamıştır. Bu özel nitelikler, ne fıtratın özel yararı ve ne de bu iki cinsin tek taraflı yararı için verilmiştir. Bu ilahi bağışın amacı; bu iki cinsin farklı olması, bunların farklı özellikler taşıyıp farklı fonksiyonlar gerçekleştirmesi sayesinde varlığını sürdüren, düzen kuran karakteristik fonksiyonlarını bir bütün olarak yerine getiren ve yeryüzü halifeliği ile yüce Allah&#8217;a kul olma amacını gerçekleştiren insanın hayatıdır. Özel yeteneklerin ve görevlerin farklılığı, yükümlülüklerin, mali payların ve sosyal konumların farklılığını beraberinde getirir. Bütün bunlarda, &#8220;hayat&#8221; denen büyük kurumun ve yüce ortaklığın yararı içindir.</p>
<p>Eğer ilk önce İslâm sistemi bir bütün olarak incelendikten sonra tek bir insan bütününün iki parçasını oluşturan kadın-erkek cinsleri arasındaki ilişkileri düzenleyen bir İslâm hükmü ele alınıp değerlendirilirse ne yukardaki tarihi rivayetlerin bize haber verdiği eski tartışmalara gerek görülür ve ne de günümüzün aylak erkeklerinin ve aylak kadınlarının hayatını dolduran, hatta kimi zaman kamuoyunun baskısı ile bu çerçeveyi de aşarak ciddi erkek ve kadınların gündemine de girebilen yeni tartışmaların yeri olur.</p>
<p>Kadınlar ile erkekler arasında sanki amansız bir savaş varmış gibi bir hava estirerek bu iki cins arasındaki karşılıklı konumlardan ve başarılardan söz etmek saçmalıktır. Bunun yanısıra bazı ciddî yazarların &#8220;kadın&#8221;ı küçük düşürmeye, kişiliğini hırpalamaya ve her türlü uğursuzluğun sembolü gibi göstermeye yönelik girişimleri de -bu girişimler ister İslam adına, isterse bilimsel inceleme ve araştırma adına ortaya konmuş olsun- saçmalık ve boş iş olmaktan ileriye gitmez. Çünkü mesele kesinlikle savaş meselesi değildir; mesele cinsiyet farklılığı, fonksiyon-görev farklılığı, birbirini tamamlama ve bunların ötesinde ilâhi sistemin öngördüğü bir eksiksiz adalet sistemi meselesidir.</p>
<p>Bu konuda cahiliye toplumlarında savaş olabilir. Çünkü bu toplumlarda yasal düzenlemeler ya görünür kısa vadeli yararlar uyarınca veya egemen sınıfların, oligarşik ailelerin ve imtiyazlı fertlerin menfaatleri gözetilerek kendi keyiflerinin ürünü olarak ortaya çıkar. Böyle olunca da ya insan bir bütün olarak algılanmadığı, ya da kadın ve erkeğin hayattaki görevleri doğru olarak belirlenemediği yahut erkek ile aynı işte çalışan kadınlara düşük ücret vererek ekonomik sömürü çarkını döndürmek için veyahut miras bölüşümüze ve malî tasarrufa ilişkin ekonomik çıkarların olumsuz baskısı yüzünden, ya da bu tür bir başka gerekçe ile kadın hakları çiğnenebilir. Nitekim günümüzün cahiliye toplumlarında yapılan budur.</p>
<p>Fakat İslâm sisteminde bunların hiçbirinin yeri yoktur. Orada savaş diye bir şey bulunmaz. Bu sistemde dünyalık çıkarlar üzerinde yarışa girişmek anlamsızdır. Erkeğin kadına yüklenmesi ya da kadının erkeğe saldırması ve bu iki cinsden birinin diğerini alt etmesi ile onun kişiliğini hırpalaması ya da kusurlarını araması bu sistemin özüne aykırıdır. Bunun yanısıra kadın-erkek arasındaki yapı ve yetenek farklılığının yükümlülük ve görev farklılığına yol açmayacağını, bu ayrılığın beraberinde uzmanlık alanlarındaki ve sosyal konumlardaki ayrılığı da beraberinde getirmeyeceğini ileri sürmenin de bu sistemde yeri yoktur. Bütün bunlar bir yandan saçmalık ve öbür yandan da İslâm sistemini yanlış anlamaktır.</p>
<p>Şimdi de cihad ve şehidlik konusu ile kadının bu konudaki rolüne ve sevabına gelelim. Bu konu dünyaya ilişkin görevlerini eksiksiz yerine getirmekle birlikte tüm varlıkları ile ahirete yönelen bazı saadet devri kadınlarının kafalarını kurcalamıştı. Bunun yanısıra miras meselesi ile erkek ve kadının miras payları konusu üzerinde de durmalıyız. Çünkü bu konu hem eski dönemlerde ve hem de günümüzde çok sayıda erkeğin ve kadının aklına takıla gelmiştir.</p>
<p>Yüce Allah, kadına cihad etmeyi, savaşa katılmayı farz kılmadı. Fakat eğer bu konuda kadına ihtiyaç olur da bu ihtiyacı erkekler karşılayamazsa onun savaşa katılmasını yasaklamış ve haram saymış da değildir. Nitekim tek-tük de olsa İslâm tarihi boyunca savaşlara katılan, hem de hemşire ve cephane taşıyıcısı olarak değil, doğrudan doğruya savaşçı olarak cephede yer alan bazı kadınlar görülmüştür. Yalnız bu katılım ihtiyaçlarla ve zorunluluklar ile kayıtlanarak sınırlanmıştır. Normal işleyen bir genel kural değildir. Kısacası yüce Allah cihad etmeyi, yani savaşmayı erkekler gibi kadınlara farz kılmış değildir.</p>
<p>Cihad-savaş kadına farz kılınmadı. Çünkü kadın cihad edecek, savaşacak olan erkekleri doğuruyor. O hem organik hem psikolojik yapısı ile bu erkekleri doğurmaya, onları cihada, savaşa ve hayata hazırlamaya elverişli ve yatkındır. O bu alanda daha güçlü ve daha yararlıdır. Daha güçlüdür, çünkü organizmasının bütün hücreleri gerek anatomik ve gerekse psikolojik bakımdan bu işe yetenekli olarak yaratılmıştır. Kadının bu işe olan yatkınlığı sadece organizmasının dış yapısının özelliğinden kaynaklanmıyor, bunun da ötesinde ana rahminde döllenme olayının gerçekleştiği ve bu yumurtadan erkek mi, yoksa dişi mi üreteceği yüce yaratıcı tarafından belirlendiği andan itibaren oluşan bütün hücrelerinin, fonksiyon farklılığından kaynaklanıyor. Sonra bu gerekçeye dış organik farklılıklar ile psikolojik yatkınlıklar gerekçesi eklenir.</p>
<p>Milletlerin uzun vadeli yararlarını görebilen geniş bir çerçeveden bakınca bu tutumun daha faydalı olduğunu anlarız. Çünkü girişilen savaşlar eğer bir milletin erkeklerini biçer de kadınlarını geride bırakırsa o zaman meydana gelen nüfus boşluğunu telâfi edecek yeni kuşakların üreyeceği kaynaklar elde kalmış olur. Oysa eğer hem erkekler hem kadınlar kırılırsa, hatta kadınlar kırıma uğrar da erkekler geride kalırsa durum böyle olmaz. Çünkü İslâm düzeninde bütün kolaylıklar ile bütün imkanların kullanılması gerektiğinden bir erkek dört kadını doğurgan ve üretken hale getirebilir, böylece bir süre sonra savaşta uğranılan nüfus kaybı telâfi edilebilir. Fakat binlerce erkek bir araya gelse bile bir kadına bir erkeğin sağlayabileceğinden daha büyük bir doğurganlık kapasitesi kazandırıp savaşta uğranılan insan kaybını bu yoldan kapatmaya katkıda bulunamazlar.</p>
<p>Bu faktör, kadının savaşma yükümlülüğünden muaf tutulmuş olmasının ilâhi hikmetlerinin sadece bir tanesidir. Bu hükmün gerek toplumun ahlâkına ve oluşum biçimine ve gerekse her iki cinsin özelliklerinin korunması endişesine ilişkin daha bir çok gerekçesi vardır ki, bunları burada ayrıntıları ile saymak mümkün değildir. Onları ayrı ve bağımsız bir araştırmada ele almak gerekir.</p>
<p>Savaşa katılmanın ve şehid olmanın getireceği sevap konusuna, kazandıracağı mükâfat meselesine gelince yüce Allah bu konuyu bütün erkekleri ve bütün kadınları tatmin edecek bir ilkeye bağlamıştır. Bu ilkeye göre omuzlarına yüklenen görevi titizlikle yerine getiren her insan, görevinin türü ve cinsiyeti ne olursa olsun, yüce Allah katında kesinlikle &#8220;ihsan&#8221; mertebesine ulaşacaktır.</p>
<p>Miras konusu da böyledir. Bu alanda da &#8220;Erkeğe kadının iki katı kadar pay&#8221; veren kural yolu ile ilk bakışta erkek kayırıldı, kadına üstün tutuldu gibi görülebilir. Fakat meseleye yakından bakınca bu yüzeysel görüş, yerini kadın ile erkeğin konum ve yükümlülükleri arasında tutarlı bir bütünlüğün olduğu gerçeğine bırakır. Her nimetin bir külfeti olduğu ilkesi, İslâm sisteminin köklü ve değişmez bir kuralıdır.</p>
<p>Bu kuralın ışığında erkek ile kadının durumunu gözden geçirelim: Her şeyden önce erkek kadına evlenirken mehir vermek zorundadır. Oysa kadının kocasına böyle bir ödemede bulunması söz konusu değildir. Erkek, karısının ve çocuklarının geçimlerini sağlamakla yükümlüdür. Oysa kadın malı bile olsa böyle bir yükümlülük altında değildir. Erkeğin bu yükümlülükteki asgari payı bu görevini savsakladığı takdirde hapis cezasına çarpılmaktır. Erkek yakın akraba dayanışması çerçevesi içinde aileye yüklenecek adam öldürme ve yaralama diyetlerinin ödenmesine katkıda bulunmak zorundadır. Oysa kadın böyle bir ödeme zorunluğundan muaftır. Erkek yine yakın akrabalar arası dayanışma ilkesinin gereği olarak yakınlık sıralarına göre yoksul, düşkün ve çalışma gücünden yoksun akrabalara mâlî yardımda bulunmakla yükümlüdür. Oysa kadın bu geniş aile dayanışmasının maddi yükümlülüklerinden muaftır. Erkek, ayrı yaşadığı ya da boşadığı karısına kendinden olma çocuğu için emzirme ve bakım ücreti ödemek zorundadır. Erkek bu ücretleri nafaka ile birlikte kadına ödemekle yükümlüdür.</p>
<p>Görüldüğü gibi İslâm sistemi karşılıklı tamamlayıcılık ilkesine bağlı tutarlı bir sistemdir. Bu sistemde sorumlulukların dağılımı, mirasın bölüşümü belirlenmektedir. Aslında erkeğin yükümlülükleri mirastaki payından daha fazla, daha ağırdır. Bu yükümlülük dağılımında erkeğin çalışıp kazanmaya yatkın özelliği ile kadına tam anlamı ile huzurlu ve güvenli bir hayat sağlamasının teminata bağlanması gözetilmiştir. Böylece kadın, değeri hiçbir malla biçilemeyecek, hiçbir sanayi ürünü ve hiç bir kamu yararı amaçlı hizmetle karşılaştırılamayacak derecede değerli olan çocuğunun, bu ortak insanlık hazinesinin bakımı ile meşgul olsun, kendini bu yüce uğraşa adasın istenmiştir.</p>
<p>İşte her işi bir hikmete dayanan ve her şeyi bilen yüce Allah&#8217;ın yasallaştırdığı hikmetli İslâm sistemini biraz yakından inceleyince onun içerdiği yaygın dengenin ve duyarlı değerlendirmenin işaretlerini görmekte gecikmeyiz.</p>
<p>Şimdi İslâm&#8217;ın, bu ayetle kadına tanımış olduğu &#8220;ferdî mülkiyet&#8221; hakkı konusunu irdeleyelim. Okuyoruz:</p>
<p>`Erkekler kazançlarından pay aldıkları gibi kadınlar da kazançlarından pay alırlar.&#8221;</p>
<p>Arap cahiliye döneminde diğer eski cahiliye toplumlarında olduğu gibi kadına bu hakkı ya hiç baştan tanınmaz ya da çok ender durumlarda tanındığı zaman hemen ilk fırsatta bu hakkın çiğnenmesine girişilirdi. Çünkü söz konusu toplumlarda bizzat kadının kendisi miras yolu ile ele geçirilecek bir mal gibi görülüyordu.</p>
<p>Modern cahiliye toplumları da kadının bu hakkını çiğnemeye, savsaklamaya devam ediyorlar. Oysa bu toplumlar kadına başka hiç bir sistemin vermediği hakları verdiklerini, başka hiç bir uygarlığın tanımadığı saygınlığı tanıdıklarını ileri sürerler. Bu toplumların bir kısmı ölenin mirasını en büyük erkek mirasçıya verirler. Bir kısmı da kadının herhangi bir malî anlaşma imzalamadan önce velisinin iznini almasını şart koşarlar. Diğer bir bölümü de kadının kendi öz malında girişmek isteyeceği her tasarrufu kocasının mutlak onaylaması gerektiğini yasalarına geçirmişlerdir. Üstelik bu uygulamalar kadınların haklarını elde etmek için verdikleri bir çok mücadeleler, birçok devrimler sonunda gelen iyileştirmelerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Kadının konumunu tümü ile sarsıntıya uğratan, aile düzenini zedeleyen ve genel ahlâkı yozlaştıran bunca sancılı mücadelelerin kadınlara kazandırabildiği haklar bunlar olmuştur.</p>
<p>Oysa İslâm, kadına bu ferdi mülkiyet hakkını kadının hiçbir isteği, hiçbir başkaldırısı olmadan, kadın derneklerinin ve kadın parlamenterlerin ateşli mücadelelerine hacet bırakmadan kendi insiyatifi ile vermiştir. İslâm kadına verirken önce bir bütün olarak insanı, sonra da tek insanda bütünleşen insanlığın yarısını onurlandırmayı, aile kurumuna dayalı bir sosyal düzen kurmayı ve bu aile yuvasını; sevgi, dayanışma ve bireysel güvenlik garantileri ile donatmayı amaçlayan genel dünya görüşüne uygun bir adım atmıştır.</p>
<p>Bundan dolayı İslâm&#8217;da erkek ile kadına ferdi mülkiyet ve kazanç sağlama alanında eşitlik tanınmış olması herşeyden önce bir ilke meselesidir.</p>
<p>Dr. Abdulvahid Vâfi &#8220;İnsan Hakları&#8221; adlı kitabında kadının gerek İslâm&#8217;daki konumunu ve gerekse Batı ülkelerindeki durumunu titiz bir gözlemin süzgecinden geçirdikten sonra şunları söylüyor:</p>
<p>&#8220;Öte yandan İslâm kadın ile erkeği kanun önünde eşit tutmuş ve bu eşitliği bütün medenî haklarda -gerek evli ve gerekse bekâr- tüm kadınlar için geçerli saymıştır. İslâm&#8217;da evlilik, hristiyan Batı milletlerinin çoğundaki evlilikten farklıdır. Çünkü İslâm&#8217;.a göre kadın evlenmekle ne evlilik öncesi soyadını ne hukukî kişiliğini ne sözleşme yapabilme yetkisini ne de mülkiyet hakkını yitirmez. Tersine evlendikten sonra adını ve kızlık soyadını, bütün yurttaşlık haklarını, maddî yükümlülük üstlenebilme ehliyetini evlilik öncesindeki gibi sürdürür. Alış-veriş, ipotek, hibe ve vasiyet gibi her tür sözleşmeyi yapıp yürütebilir. Tek başına mülk edinebilir, başka hiç kimse bu hakkına müdahale edemez.</p>
<p>Kısacası İslâm&#8217;a göre kadının eksiksiz bir hukukî kişiliği bağımsız bir mal edinme yetkisi vardır, kocası onun bu haklarına ve bu mal edinme yetkisine karışamaz. Kocası onun malını -bu malın az ya da çok bir bölümünü- elinden alamaz. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Eğer eşinizi bırakıp başka bir kadın ile evlenmek isterseniz önceki eşinize gayet yüklü miktarda mehir vermiş olsanız bile bundan hiçbir şey geri almayınız. Yoksa kadına iftira atarak ve apaçık bir günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?&#8221; (Nisa Suresi, 20)</p>
<p>&#8220;Kadınlara evliyken verdiklerinizden bir şeyi geri almak helâl değildir.&#8221; (Bakara Suresi, 229)</p>
<p>Görüldüğü gibi bu ayetlerde yüce Allah erkeğe, evlenirken eşine verdiği malların tamamını ya da bir bölümünü geri almamasını emrediyor. Eğer erkek, karısına kendi eli ile verdiği bir malı geri alamıyor ve böyle bir yola başvurması caiz değilse kadının kendi öz malına el koyması haydi haydi, caiz değildir. Yalnız kadın gerek kendi malını gerekse evlenirken kocasından aldığı bir malı serbest rızası ile, gönüllü olarak kocasına verebilir. Bu konuda da yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Kadınların mehirlerini gönül hoşnutluğu ile veriniz. Fakat eğer onlar gönüllü olarak mehirlerinin bir bölümünü size bağışlarlar ise bunu afiyetle yiyiniz. &#8221; (Nisa Suresi, 4)</p>
<p>Bunların yanısıra erkek, karısının izni olmadıkça ya da ona kendi adına sözleşme yapmak üzere vekâlet vermedikçe kadının malına ilişkin hiçbir tasarrufta bulunamaz. Ayrıca kadın, bu yolda kocasına verdiği vekâleti istediği anda geri alıp başkasına vekâlet verebilir.</p>
<p>Gelişmiş, çağdaş demokratik ülkelerde en modern kanunlar çıkarıldıktan sonra bile kadın bu eşitlik düzeyine çıkabilmiş değildir. Meselâ Fransa&#8217;da kadın, yakın zamana kadar bir tür köle konumunda idi, hatta halâ bile aynı konumdadır. Çünkü bu ülkede yürürlükte olan medenî kanun onu bir çok yurttaşlık haklarından yoksun tutmuş, erkeğin kullandığı bir çok hakları kadına tanımamıştır. Nitekim Fransız medeni kanununun ikiyüz onyedinci maddesi aynen şöyle der:</p>
<p>`Evli kadın, kocasının katılmadığı bir sözleşme yolu ile malını bağışlayamaz, mülkünü devredemez, ipotek işlemi yapamaz, ne bedelini ödeyerek ve ne de karşılıksız biçimde mülk edinemez. Bu tür işlemlere girişebilmesi için kocasının yazılı iznini alması gerekir. Evlilik sözleşmesi karı ile kocanın mallarının birbirinden ayrı kalacağı esasına dayandırılmış olsa bile bu böyledir.!</p>
<p>Gerçi bu maddede daha sonra bazı değişiklikler yapıldı, yasaklamalarına bazı kısıtlamalar getirildi; ama Fransız kadınının hukukî konumu, günümüze kadar, bu maddenin öngördüğü sınırlamaların etkisinden kurtulamadı.</p>
<p>Batılı kadına empoze edilen kölelik benzeri statünün bir başka belirtisi de şudur: Batılı ülkelerin kanunlarına ve geleneklerine göre kadın, evlenince evlilik öncesi soyadını kaybeder, artık &#8220;Falanın kızı filanca&#8221; diye anılmaz, bunun yerine &#8220;Madam (bayan) filânca&#8221; diye anılır. Yani isminin arkasından gelen kızlık soyadı silinerek yerine kocasının soyadı yazılır. Bu soyadı değişikliği aslında basit bir gelenek değildir: Tersine daha bir çok kısıtlamalar ile birlikte evli kadının hukukî kişiliğini yitirerek kocasının hukukî kişiliği içinde eritildiğini sembolize eder.</p>
<p>Ne gariptir ki, çoğu hanımlarımız bu aşağılatıcı uygulamada bile Batılı kadınlara özenerek evlendiklerinde İslâm düzenine uyarak kızlık soyadlarını taşımaya devam edecekleri yerde kocalarının ailesinin soyadını almaya razı oluyorlar. Bu tutum, körü körüne taklitçiliğin akla gelebilecek en aşırı örneğidir. Bundan daha tuhaf olanı şu ki, bu gözü kapalı özentiye kapılan kadınlar, aynı zamanda kadınların haklarının ve kadın-erkek eşitliğinin ateşli savunucularıdır. Oysa bu hanımlar, söz konusu soyadı değişikliğine özenmekle; İslâmiyet&#8217;in kendilerine bağışladığı ve erkekler ile denk tutarak onurlarını yükselttiği bir haktan kendilerini tek taraflı olarak yoksun bıraktıklarının farkında değildirler.&#8221;</p>
<p>Şimdi, sıra yukardaki ayetler demetinin sonuncusuna geldi. Bu âyet, miras sisteminin yürürlüğe girişinden önce uygulanan &#8220;velâ sözleş neleri&#8221;ne ilişkindir. Aşağıda ayrıntılı biçimde anlatılacağı gibi, miras hükümleri, mirasın sadece akrabalar arasında bölüştürülmesini yasalaştırırken &#8220;velâ sözleşmeleri&#8221;nin öngördüğü sistem, sözleşme yolu ile akraba olmayanlara da mirastan pay verilmesini geçerli sapıyordu. Önce ayeti okuyalım:</p>
<p>&#8220;Kadın-erkek herkese ana-babaların, akrabaların ve yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselerin miraslarından pay ayırdık. Bu pay sahiplerine paylarını veriniz. Hiç şüphesiz Allah her şeyin şahididir.&#8221;</p>
<p>Bu ayetler gurubunda erkeklerin ve kadınların kazançlarından pay alacakları belirtildikten ve daha önceki bir ayette erkeklerin ve kadınların miras payları açıklandıktan sonra bu ayette herkesin, ölünce malına mirasçı olacak akrabaları olduğu, kişiye ana-babasından kalan malın ölünce bu mirasçılar arasında bölüşülmesi gerektiği anlatılıyor. Böyle olunca mallar miras yolu ile kuşaktan kuşağa el değiştirir. Varisler ellerine geçen miraslara kendi kazançlarını eklerler ve sonra bütün birikmiş mallarını ölünce arkalarında kalan akrabalarına miras bırakırlar. Bu İslâm sisteminde malın elden ele dolaşmasını somut uygulamaya yansıtan bir uygulamadır. Böylece mal ne bir kuşağın ne bir ailenin ve ne de bir tek kişinin elinde toplanır. Tersine sürekli bir sahip değiştirme, sürekli bir elden ele geçme, kesintisiz bir yeniden bölüşme süreci yaşanır ve bu sürecin sonucu olarak zaman içinde malların sahipleri de miktarları da değişikliğe uğrar.</p>
<p>Ayetin bundan sonraki bölümünde İslâm hukukunun geçerli saydığı ve kimi zaman akraba olmayan kimselerin mirasçı olmalarına gerekçe olan sözleşmeler, İslâm hukuku deyimi ile &#8220;Ukûd-ul muvalât&#8221; ele alınıyor. İslâm toplumu bu sözleşmelerin birkaç türünü tanımış ve geçerli saymıştır:</p>
<p>1- Bunlardan birincisi &#8220;Azadlı köleyi akraba edinme (velâ-i ıtk)&#8221; sözleşmesidir. Bu sözleşme yolu ile azad edilen köleler efendilerinin ailelerinin üyeleri haline gelirler. Buna göre eğer böyle bir sözleşmeli eski köle diyet vermeyi gerektiren bir cinayet işlerse eski efendisi onun adına diyet öder. Yani cinayet işleyen öz akrabası karşısındaki yükümlülüğün aynısını akrabalık sözleşmesi ile ailesine kattığı eski kölesine karşı da taşır. Ayrıca adam öldüğünde kimsesi olmazsa eski kölesi mirasçısı olur.</p>
<p>2- Bir Arabın başka bir ırktan olan biri ile yaptığı akrabalık (muvalât) sözleşmesi. Bu anlaşma hiçbir varisi olmayan bir Arabın başka ırktan birini ailesine katmasını sağlar. Bu durumda Arab olan, sözleşmeli akrabasının işleyeceği cinayetin diyetini ödemekle yükümlüdür. Ayrıca ölünce sözleşmeli akrabası adamın mirasçısı olur.</p>
<p>3- Medine döneminin ilk yıllarında Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) buyruğu üzerine Mekkeli göçmenler (Muhacirler) ile Medine yerlileri arasında yapılan kardeşlik sözleşmesidir. Bu anlaşma uyarınca göçmenler, Medinelilerin ailelerinden biri haline geliyorlar, hatta eğer Medineli müslümanın ailesi müşrik ise yani kendisi ile ailesi arasında inanç ayrılığı var ise, sözleşmeli müslüman kardeşi ona diğer iman etmemiş aile fertlerinden bile daha yakın oluyor ve bu konumu ile ölünce mirasçısı oluyordu.</p>
<p>4- Bu sözleşme türü bir cahiliye geleneği idi. Buna göre; Herhangi bir kimse istediği bir kimseye &#8220;Sen benim mirasçım ol, ben de sana mirasçı olayım&#8221; teklifinde bulunur ve teklifini karşı taraf kabul ederse bu iki kişi birbirlerinin sözleşmeli mirasçısı olurlardı.</p>
<p>İslâmiyet akrabalığın, mirasçılığın tek geçerli gerekçesi olduğu ilkesini getirerek bu sözleşmeleri, özellikle bunların üçüncü ve dördüncü türünü tasfiye etme yoluna girdi. Fakat daha önce yapılan bu tür sözleşmeleri de geçersiz saymadı. Bunları, yenileri yapılmamak şartı ile yürürlükte tuttu. İşte yüce Allah bu anlaşmalar konusunda aşağıdaki ayette şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yeminli sözleşmeler yaptığınız kimselere miras paylarını veriniz.&#8221; Ayetin son cümlesinde bu meseleye önem veren ağırlıklı bir dil kullanılarak Allah&#8217;ın, bu sözleşmelerin ve onlarla ilgili tasarrufların şahidi olduğu hatırlatılıyor:</p>
<p>&#8220;Hiç şüphesiz Allah her şeyin şahididir.&#8221;</p>
<p>Öte yandan Peygamberimiz bu konuda şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;İslâm&#8217;da sözleşmeli akrabalık (hılf) yoktur. Fakat cahiliye döneminde yapılan akrabalık sözleşmelerine İslâm sadece destek (uygulamaya yönelik ağırlıklı yaptırım gücü) katmıştır.&#8221; (Müslim, Ahmed)&#8217;</p>
<p>İslâmiyet bu tür sözleşmeleri tasfiye konusunda diğer mali düzenlemeleri tasfiye ederken kullandığı metodun aynısını kullanmış, yani getirilen yasaklama hükmünün geriye doğru yürümeyeceği ilkesine uymuştur. Bilindiği gibi faizi kaldırırken de aynı yöntemi kullanarak yasaklayıcı ayetin iniş tarihini başlangıç noktası kabul etmiş, eski defterleri kapatmış, ayetin inişinden önce alınan faiz taksitlerinin geri verilmesi zorunluluğunu getirmemiş, yalnız eğer, işlemiş faiz taksitleri tahsil edilmemiş ise bunların tahsil edilmelerini öngören eski sözleşmelerin yürürlükte sayılmasını kabul etmemiştir.</p>
<p>Fakat sözünü ettiğimiz sözleşmeleri, yenileri yapılmamak şartı ile tanımış, geçerli saymıştır. Çünkü bu sözleşmeler malî içeriklerinin ötesinde taraflardan birine öbürünün aile üyesi olma hakkı kazandıran son derece karmaşık ilişkileri kapsıyordu. İslâm bu sözleşmeleri bu karmaşık içerikleri yüzünden yürürlükte tuttu, titizlikle uygulamalarına ağırlık verdi ve böylece eskilerinin çözüm gerektiren problemlere yol açmalarına meydan vermeksizin yenilerinin ortaya çıkmasının yolunu kapattı.</p>
<p>Bu uygulamada derinliğin, geniş görüşlülüğün, hikmetliliğin, kapsamlı bakış açısının yanında kolaylaştırmanın, işi zora koşmaktan kaçınmanın izleri de açıkça görülür. Şöyle ki, İslâm, her direktifi ile ve her yasal düzenlemesi ile günden güne cahiliye toplumunun karakteristiklerini silerken bununla ters orantılı bir biçimde de İslâm toplumunun karakteristiklerini oluşturuyordu. (Abdullah b. Abbas tarafından yapıldığı bildirilen açıklamaya göre bu ayet, akraba olmayanların mirasçı olmalarını yasaklamış, fakat bunun yanında eski sözleşmeliler için yardım, bağış ve kayırma kapılarını açık bırakmıştır.)</p>
<p>AİLE DÜZENİ</p>
<p>Bu dersin son konusu; aile kurumunu düzenlemek, denetim altına almaktır. Ayrıca bu kurumda; iş bölümü, görevleri belirleme, elden geldiği oranda disiplini sağlamak için ne gibi önlemler alınacağını açıklama ve bu kurumu şahsî ihtirasların ve çatışmaların yıkıma ve mahvolmaya götürücü unsurların sarsıntısından korumaktır. Okuyoruz:<br />
<strong>34- Allah&#8217;ın erkekleri, kadınlardan üstün yaratmış olması ve erkeklerin mali harcamaları karşılamaları gerekçesi ile erkekler kadınları yönetmeye yetkilidirler. Buna göre iyi kadınlar; saygılı olanlar ve kocalarının yokluğunda Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği mahremiyetleri koruyanlardır.</p>
<p>Dik kafalılık edeceklerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt veriniz, kendilerini yataklarında yalnız bırakınız ve dövünüz. Eğer uslanıp size itaat ederler ise kendilerine karşı başka bir tedbire başvurmayınız. Hiç şüphesiz .Allah yüce ve büyüktür.</p>
<p>35- Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişè ederseniz onlara biri erkeğin ve öbürü kadının akrabası olan iki arabulucu gönderiniz. Eğer bu arabulucular karı-kocayı barıştırmak isterlerse Allah onların arasını bulur. Hiç şüphesiz Allah herşeyi bilir ve herşeyden haberdardır.</strong></p>
<p>Bu iki ayetin ayrıntılı açıklamasına, bu ilâhi buyrukların psikolojik ve sosyal amaçlarının irdelenmesine girişmeden önce şu sayfaların elverdiği oranda İslâm&#8217;ın aile kurumuna yönelik bakış açısına, bu kurumun kuruluşuna ve korunmasına ilişkin &#8216;yöntemine, bu kurumdan neler beklediğine kısaca değinmek gerekir. &#8220;Kısaca&#8221; diyoruz; çünkü bu konuyu ayrıntılı bir şekilde anlatabilmek için uzun ve ayrı bir araştırma yapmak gerekir.&#8221;</p>
<p>İnsan denen şu varlığın yaratıcısı &#8220;Çift olma&#8221; ilkesini bu varlığın yaratılış mayasına katmıştır. Tıpkı şu evrendeki tüm yaratıkları gibi. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çifter çifter yarattık.&#8221; (Zariyat Suresi, 49)</p>
<p>Sonra insan çiftinin bir tek kişiden oluşmasını, aynı insan biriminin iki parçası biçiminde ortaya çıkmasını diledi. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, Rabbinizden korkunuz. Ki O sizi, tek bir kişiden türetti, o tek kişinin eşini de kendi özünden yarattı. &#8221; (Nisa Suresi, 1)</p>
<p>Daha sonra bu tek bütünün iki parçasının bir araya gelmesini psikolojik huzur, sinir yatışıklığı, ruh güveni, vücut rahatı sebebi yaptı. Yine bu bir araya gelişi, karı-koca için; örtü, korunak ve sığınak oluşturdu. Bunların yanısıra bu birleşme insan soyunun üretim tarlası oldu, hayatın sürekliliğini sağladı; sakin, huzurlu, güvenli, mahremiyetli ve korunaklı bir yuvanın gözetimi altında sosyal hayatın kesintisiz gelişmesinin çekirdeğini oluşturdu. Bu noktalara değinen ayetleri okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın ayetlerinden, varlığının belgelerinden bir de kendi özünüzden sizin için eşler yaratması, bu eşleri sizin için huzur sebebi yapması, karşılıklı sevgi ve merhamet duyguları ile sizleri kaynaştırmasıdır.&#8221; (Rum Suresi, 21)</p>
<p>&#8220;Kadınlar sizin, siz de kadınların örtüsü, elbisesisiniz.&#8221; (Bakara Suresi, 187)</p>
<p>&#8220;Kadınlarınız sizin çocuk üreten tarlalarınızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varınız. Kendiniz için ileriye dönük hazırlık yapınız ve Allah&#8217;tan korkunuz.&#8221;·(Bakara Suresi, 223)</p>
<p>&#8220;Ey müminler, kendinizi ve aile fertlerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.&#8221; (Tahrim Suresi, 6)</p>
<p>&#8220;Kendileri iman ettikleri gibi soyları da iman ederek kendilerine uymuş olanlara soylarından gelenleri de katarız, onların amellerinin sevabında hiç bir kısıntı yapmayız.&#8221; (Tur Suresi, 21)</p>
<p>Bilindiği gibi bu dersin daha önceki kısmında gerek Allah katındaki ödül ve sevap konusu gerek mülkiyet ve miras hakkına sahip olması noktası ve gerekse bağımsız hukukî kişilik taşıması yönünden &#8216;kadının erkekle eşit olduğunu belirtmiştik. Kadının bu onurlandırılmışlığı ve bu kanun önündeki eşitliği aynı özün iki parçasını oluşturan bu iki insan cinsinin yüce Allah katındaki eşitliğinden ve yüce Allah&#8217;ın bir bütün olarak insanı onurlandırmış olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Aynı insan bütününün iki parçasını bir aile kurumu oluşturmak amacı ile bir araya gelmesinin önemi ve bu kurumun sorumluluğunun büyüklüğü, öncelikle iki nokta üzerinde yoğunlaşır. Bu iki nokta şunlardır:</p>
<p>1- Aynı insan bütününün her iki yarısına huzûr, güven, örtü ve korunmuşluk sağlamak,</p>
<p>2- Uygun üreme ve gelişme faktörlerini devreye sokarak insan toplumunun sürekliliğini teminat altına almak.</p>
<p>İşte bu kurumun bütün ayrıntılı ihtiyaçlarını garantiye bağlayan bütün kesin ve ince içerikli yasal düzenlemeler bu amaçlara yöneliktir.</p>
<p>Bu sûre sözünü ettiğimiz düzenlemelerin önemli bir .bölümünü içerir. Bunları önce dördüncü cüzde, arkasından elimizdeki beşinci cüzün ilk sayfalarında incelemiştik. Bu yasal düzenlemelerin diğer bir bölümünü Bakara suresi içerir ki, bunlara da ikinci cüzde değindik. Diğerleri de çeşitli surelere serpiştirilmiştir. Özellikle onsekizinci cüzdeki Nûr suresinde yirmi birinci ve yirmi ikinci cüzlerdeki Ahzab sûresinde ve yirmi sekizinci cüzdeki Talâk ve Tahrim sûrelerinde bu hükümlerle yoğun biçimde karşılaşırız. Bu parça parça hükümler bir araya getirilince bu temel insanî kurumu düzenleyen eksiksiz, geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir aile hukuku meydana çıkar. Bu hükümlerin sayıca çokluğu, çeşitliliği, ayrıntılılığı ve geniş kapsamlılığı İslâm sisteminin bu son derece ağırlıklı kuruma dayalı insan hayatına ne kadar büyük bir önem verdiğini kanıtlar.</p>
<p>Şu satırların okuyucusunun bu konuda bu cüzün daha önceki bölümlerinde yazmış olduklarımızı okumuş olmasını temenni ederiz. O sayfalarda şu noktalara parmak basmıştık: İnsan yavrusunun çocukluk dönemi, diğèr canlı yavrularının yavruluk döneminden bir hayli uzundur. İnsan yavrusunun bu dönemde her şeyden önce kendisini, besinini kendi gücü ile sağlayacak yaşa gelinceye dek koruyacak bir yuvaya ihtiyacı vardır. Bundan da daha önemlisi, bu yuva insan yavrusunu eğiterek onu sosyal fonksiyonunu yerine getirmeye, insan toplumunun gelişiminde kendine düşen görevi yapmaya, insan toplumunu devraldığından daha ilerlemiş bir düzeyde kendinden sonraki kuşağa teslim etmeye hazırlamaktır. Aile kurumunun değerini anlatırken, İslâm&#8217;ın onun fonksiyonlarına yönelik bakış açısını, bu kuruma ilişkin beklentilerini irdelerken; onu uzak-yakın her türlü yıkıcı faktörden nasıl sakındırdığını, her türlü muhtemel tehlikeden nasıl koruduğunu ortaya koyarken de bu noktaları hatırda tutmanın özel bir önemi vardır.</p>
<p>Kısaca değindiğimiz bu noktalar İslâm&#8217;ın aile kurumunu hangi gözle gördüğünü, ona niçin önem verdiğini; onun kalıcılığına istikrarına ve iç huzuruna yönelik güvenceleri sağlamak hususunda ne kadar titiz olduğunu açıkça ortaya koyar. Az yukarda da bu ilâhi sistemin kadını onurlandırdığını, ona bağımsız bir kişilik kazandırdığını, onu saygın konuma yükselttiğini, ona kendi insiyatifi ile geçmişte örneği olmayan birçok haklar verdiğini, bütün bunları kadını kandırmak için değil; tümü ile insanı onurlandırarak ve böylece insan hayatının düzeyini yükseltmek gibi büyük amaçlarını gerçekleştirmek için yaptığını anlatmıştık. İşte yukardaki noktalar ile bu anlattıklarımızın ortak ışığı altında, bu kısa ön açıklamadan sonra okuduğumuz son ayeti incelemeye girişebiliriz:</p>
<p>Bu ayetin amacı; evlilik kurumunu düzene koymak, bu kurumdaki iş ve görev bölümünü yasal kurallara bağlamak ve böylece aile fertleri arasında çıkabilecek çatışmaları, sürtüşmeleri önlemektir. Bunun için tüm aile fertlerini ihtiraslarının, psikolojik reaksiyonlarının ve bencilliklerinin tutsaklığından sıyırarak yüce Allah&#8217;ın hükmüne bağlamaktır. İşte temel amacını böylece vurguladığımız bu ayet aile kurumunun yönetim yetkisini erkeğe veriyor, aile reisinin erkek olduğunu belirliyor ve bu tercihini şu sebeplere bağlıyor: Yüce Allah, erkeği bu yöneticiliğin, bu amirliğin dayanakları bakımından üstün kılmış, onu bu yöneticiliğin yetenek ve maharetleri ile donatmıştır. Bunun yanısıra erkek, aile kurumunun maddî ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü tutulmuştur. Erkeğe verilen bu yöneticilik yetkisine dayalı olarak, bu yetkinin aile kurumunu bozulmaktan kurtarmaya, onu gelip geçici taşkınlıklara karşı korumaya, ortaya çıkacak bu taşkınlıklara nasıl karşı konacağına ilişkin imtiyazlar da belirleniyor. Son olarak da iç önlemler bu konuda başarısız kalınca başvurulabilecek dış önlemlerin neler olduğu açıklanıyor, yuvaya yönelik somut tehlikeye dikkat çekiliyor, bu tehlikenin sadece aynı insan biriminin iki yarısını oluşturan karı-kocayı tehdit etmediği, aynı zamanda bu yuvanın sıcak kucağında gelişen ve son derece korumaya muhtaç olan yavruyu da tehdit ettiği vurgulanıyor. Şimdi bu önlemlerin gereklerini ve gerekçelerini görebildiğimiz kadarı ile anlatmaya çalışalım. Önce ayetin baş tarafını tekrarlayalım:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın erkekleri kadınlardan üstün yaratmış olması ve erkeklerin mâli harcamaları karşılamaları gerekçesi ile erkekler kadınları yönetmeye yetkilidir.&#8221;</p>
<p>Daha önce söylediğimiz gibi aile, insanlık hayatının ilk kurumudur. Bir defa hayat yolunun her aşamasını etkileyen bir başlangıç noktası olması açısından &#8220;ilk&#8221;dir. . Bunun yanısıra önem açısından da &#8220;ilk&#8221;dir. Çünkü insan unsurun üretim ve geliştirme alanıdır. İnsan unsuru ise, İslâm düşüncesine göre, bu evrenin en onurlu unsurudur.</p>
<p>Toplumda; hepsi de aileden daha az önemli, daha düşük değerli bir çok kurumlar vardır. Mâlî, sinaî, ticarî ve benzeri kurumlar gibi. Bu kurumlar, normalde rast gele kimselerin eline teslim edilmez, tersine bu işlere aday olanların en yeterlilerinin ellerine verilirler. Bu adaylar da yöneticilik ve işletmecilik yeteneklerinin ötesinde alanlarında uzman olmaları ve bilimsel bir eğitimden geçmiş olmaları şartı aranır.</p>
<p>Aileden daha az önemli ve daha düşük değerli sosyal kurumlarda durum böyle olunca şu evrenin paha biçilmez unsuru olan insanı yetiştiren aile kurumunun bu ilkeye haydi haydi uyması gerekir.</p>
<p>İlâhî sistem bu ilkeyi ve bu ilkenin ışığında kadınla erkeğin görevleri ile uyumlu olan yeteneklerini göz önünde bulundurur. Bunun yanısıra kadın ile erkek arasında yükümlülükleri adaletli biçimde bölüştürme ilkesini, her iki tarafa doğuştan getirdikleri yetenekler uyarınca yatkın ve hazırlıklı oldukları sorumlulukları dengeli biçimde dağıtma prensibini de gözetir.</p>
<p>Her şeyden önce şurası tartışmasız bir gerçektir ki, erkek de kadın da yüce Allah&#8217;ın yaratıklarındandırlar. Yüce Allah, belirli bir görev için hazırladığı, yatkınlık kazandırdığı, bu görevi en iyi şekilde yapması için gerekli olan yetenekler ile donattığı yaratıklarının hiç birine haksızlık ve zulüm yapmak istemez.</p>
<p>Yüce Allah, insanları evrenin tümüne egemen olan genel kanuna uygun olarak kadın-erkek çiftlerinden oluşmuş olarak yarattı ve kadına, er kek ile arasındaki ilişkinin ürünü olarak meydana gelen yavruyu karnında taşıma, doğurma, emzirme ve bakma görevini verdi. Bu görev hem büyük, hem de önemlidir. Bu görev, kadının yapısında kök salan derin organik, psikolojik ve aklî yatkınlıklar ve ön hazırlıklar olmaksızın yerine getirilebilecek kolay ve basit bir görev değildir. Bu yüzden evin ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve kadını koruma görevinin karşı cinse, yani erkeğe yüklenmesi adalet gereğidir. Böylece kadın, kendini tamamen öz görevine adasın, bir yandan karnında çocuk taşır, onu doğurur, emzirir ve bakarken öte yandan kendini ve çocuğunu geçindirmek için çalışmak, çabalamak ve gece-gündüz demeden emek harcamak zorunda kalmasın. Bunun yanısıra erkeğin organik, sinirsel, aklî ve psikolojik yapısını bu görevi yerine getirmesini sağlayacak yetenekler ile donatmak da adalet gereğidir. Kadını da kendi görevini yerine getirmesini mümkün kılacak organik, psikolojik, sinirsel ve akli yetenekler ile donatmak da bu adalet terazisinin öbür kefesini oluşturur.</p>
<p>İşte fiilen gerçekleşen, pratiğe yansıyan oluşum da budur. Çünkü &#8220;Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.&#8221; (Kehf Suresi, 149)</p>
<p>Yüce Allah, bu gerekçe ile, kadına -diğer özellikleri yanında- incelik, şefkat, hızla reaksiyon, çocuğun isteklerini bilinçsiz ve düşüncesiz bir refleks ile hemen karşılama yetenekleri ile donatmıştır. Çünkü insanın kaçınılmaz, köklü ihtiyaçları tümü ile -tek tek fertlerde bile- bilincin, düşüncenin zaman alan tercihlerine bırakılmamış, bunların irade-dışı bir tepki ile karşılanması sağlanmıştır. Böylece bu ihtiyaçlar, hemen ve zorlamayı andıran bir irade ile karşılansın diye. Fakat bu zorlama içten gelen bir zorlamadır, yoksa dıştan kaynaklanan bir dayatma değildir. Böyle olduğu için çoğunlukla haz veren ve hoşlanılan bir zorlamadır. Bu sayede ihtiyacı karşılama için harcanacak çaba ne kadar sıkıntı verici olsa ve ne kadar fedakârlık gerektirse de bir yandan hızlı bir refleks ile harcanmakta ve öbür yandan da bu iş gönüllü olarak yapılmaktadır. &#8220;Bu herşeyi en titiz şekilde ortaya koyan Allah&#8217;ın yaratış üslûbu&#8230; &#8221; (Neml Suresi, 88)</p>
<p>Bu özel yetenekler yüzeysel değildir. Tersine kadının biyolojik, organik, sinirsel, psikolojik ve aklî yapısının derinliklerinde kök salmışlardır. Hatta bu alanın büyük uzmanlarının söylediklerine göre bu özel yeteneklerin özleri kadın organizmasının her hücresinde vardır. Çünkü bu yetenek özleri, bütün ana karakteristikleri ile bölünüp çoğalması, insan yavrusunu meydana getiren ilk anaç hücrede gizlidir.</p>
<p>Kadının yanısıra erkek de -diğer bir çok özel yetenekleri yanında- sertlik, katılık, reaksiyon ve tepki ağırlığı, harekete geçmeden ve uyarılara karşılık vermeden önce düşünme, bilinç süzgecinden geçirme yetenekleri ile donatıldı. Çünkü hayatının ilk aşamasında yaşadığı ilk avlanma tecrübesinden tutun da eşini ve çocuklarını korumak için sürekli biçimde verdiği savaşın her aşamasına kadar, ailenin geçimini sağlamadan tutun da diğer bütün yükümlülüklerine varıncaya kadar omuzlarında taşıdığı bütün görevler, genellikle ileri atılmadan önce soğukkanlı bir iç değerlendirme yapmayı, düşünüp taşınmayı ve ölçülü reaksiyonlar göstermeyi gerektiren görevlerdir. Bu özel yetenekler de, tıpkı kadının mukabil yetenekleri gibi, erkeğin yapısının derinliklerine kök salmışlardır.</p>
<p>Erkeğin bu özel yetenekleri onu yöneticilikte kadından daha güçlü ve daha üstün bir konuma getiriyor. Bunun yanısıra iş bölümünün gereği olarak omuzlarına yüklenen evi geçindirme yükümlülüğü de ona yöneticilikte ve reislikte öncelik sağlıyor. Çünkü aile kurumunun geçimini sağlamak bu yöneticilik, reislik konumunun içinde vardır ve ailenin malî tasarruflarına yön verme sorumluluğunu üstlenmek, erkeğin karakteristik yapısına ve aile içindeki fonksiyonuna kadına göre daha uygundur.</p>
<p>İşte Kur&#8217;an-ı Kerim, İslâm toplumunda erkeklerin, kadınları yönetecek,</p>
<p>onlara reis olacak konumda olduklarını belirlerken bu iki gerekçeyi vurguluyor ve bu iki faktöre özel yeteneklerden kaynaklanan yapısal sebepleri olduğu gibi görev ve yetenek bölüşümüne dayanan sebepleri vardır. Bunların yanısıra adaletli iş bölümünün gerektirdiği, görevleri bölüştürürken her iki cinse yapabilecekleri, fıtrî yatkınlıkları ile gerçekleştirmeye hazır oldukları fonksiyonları yükleme tutarlılığının ön plâna çıkardığı sebepleri de mevcuttur.</p>
<p>Erkeğe tanınan aileyi yönetme yetkisi, reisliğe ilişkin yeteneklerin ve ön yatkınlığın varlığına dayanması sebebiyle yerindedir. Bu görevi onun omuzlarına yüklemeyi, gerektiren. sebepler vardır; çünkü aileden daha az önemli ve daha düşük değerli diğer sosyal kurumlar başsız bırakılmazken ailenin reissiz olması, yöneticisiz yürümesi düşünülemez. Bunun yanında erkek bu göreve hazırlıklıdır, yaratılış özellikleri bu görevde ona destekçidir ve bu görevin yükümlülüklerini taşımaya elverişlidir. Buna karşılık öbür cins, yani kadın bu göreve hazırlıklı değildir, yaratılıştan getirdiği yetenekler ona bu görevde destek sağlamaz. Eğer kadına, diğer kendinë özgü sorumlulukları yanında bir de evi yönetme görevi yüklenirse bu zulüm olur. Eğer kadın, potansiyel yetenekleri harekete geçirilerek, bilimsel ve uygulamalı eğitimden geçirilerek evi yönetme görevine hazırlanacak olursa, bu defa analık görevine ilişkin yetenekleri körelir, dumûra uğrar. Çünkü analık görevinin kendine has gerekleri ve yetenekleri vardır. Bunların başında reaksiyon çabukluğu ve uyarılara hemen cevap verme yatkınlığı gelir. Bunların arka plânında da biyolojik ve sinirsel yapıda kökleri olan özel yetenekler ile bu yeteneklerin davranışlara ve reaksiyonlara yansıyan izleri bulunmalıdır.</p>
<p>Bunlar önemli meselelerdir, insan arzularının egemenliğine bırakılmayacak kadar, insanların bilinçsiz deneme-yanılma girişimlerine havale edilemeyecek kadar önemli meselelerdir. Bu konular gerek eski cahiliye dönemlerinde ve gerekse şimdiki cahiliye sistemlerinde insanların keyiflerine bırakılınca bu umursamazlık, gerek varlığının özü bakımından gerekse insan hayatına anlam ve üstünlük sağlayan insancıl özellikler ve yetenekler bakımından insanlığı büyük bir tehlikenin tehdidi altına sokmuştur.</p>
<p>Erkeğin aile reisi olması ilkesinin varlığına, etkinliğine ve insanlar üzerinde yürürlükte olan kanunları bulunduğuna bizzat insan fıtratı tanıklık ediyor. İnsanlar bu ilkeye karşı da çıksalar, onu kabul de etmeseler ve onu tanımazlıktan da gelseler bu realite ortadan kalkmaz. Bu fıtrî kuralın varlığını gösteren kanıtların bir bölümü şunlardır: Ne zaman bu kurala yan çizilmiş ise, ne zaman ailede otorite sarsılmış ise, ne zaman bu otorite çarpıtılmış ise ve ne zaman bu otoritenin köklü ve fıtrî ilkesine sırt çevrilmiş ise insanlık hayatı yozlaşmış, bozulmuş, sarsılmış, gerilemiş; hatta yok olma ve mahvolma tehlikesi ile yüzyüze gelmiştir.</p>
<p>Yine bu kanıtlardan biri de belki şudur: Bizzat kadının vicdanı, fıtrî yapısına ters düşen aile reisliği görevini üstlenmekten kaçınıyor ve bundan hoşlanmıyor. Aile reisliği görevini üstlenmeyen, bu görevin gerektirdiği nitelikler konusunda eksiği olan, bu yüzden bu görevi eşinin üzerine yıkan erkekle bir arada yaşamak durumunda kalan kadın; eksiklik, boşluk, endişe ve mutsuzluk duygusuna kapılıyor. Bu sosyal hayattä somut izlerine rastlanan bir realitedir. Öyle ki, bunun böyle olduğunu, gerçeklere ters düşmüşlüğün karanlıklarında bocalayan sapıtmış kadınlar bile itiraf ediyorlar.</p>
<p>Bu kuralın köklülüğünü gösteren bir başka kanıt da şu olabilir: Baba tarafından yönetilmeyen ailelerde büyüyen bazı çocuklar görülür. Ailenin baba yönetiminden yoksun oluşu çeşitli sebeplerden kaynaklanır. Ya babanın kişiliği zayıftır, bu yüzden ananın kişiliği ona baskın çıkar ve evin dizginlerini kadın ele alır. Yahut ailede baba yoktur. Ya öldüğü için yoktur, ya da ortada meşrû bir baba olmadığı için yoktur. Bu tür ortamlarda büyüyen çocuklar ender olarak normal olurlar. Genellikle bu tür çocuklarda, ya sinirsel ya psikolojik yapılarında veya davranışları ve ahlâklarında mutlaka anormallikler, sapıklıklar görülür.</p>
<p>Bütün bunlar, ailede erkeğin reisliği ilkesinin varlığına, etkinliğine ve insanlara egemen kanunlarının bulunduğuna, işaret eder. Bunlar, insanlar karşı da çıksa red de etse ve tanımazlıktan da gelse bu realitenin geçerli olduğunu gösteren somut kanıtların bazılarıdır.</p>
<p>Erkeğin yöneticilik yetkisine, bunun dayanaklarına, gerekçelerine, zorunluluklarına ve insan fıtratına dayandığına ilişkin yaptığımız bu açıklamayı burada noktalamamız yerinde olur. Fakat sözü bağlarken şu gerçeği bir kere daha vurgulamalıyız. Erkeğin yöneticilik yetkisi -daha önce belirttiğimiz gibi kadının ne ev içinde ve toplumdaki kişiliğini ve ne de hukukî kişiliğini ortadan kaldırma niteliği taşımaz. Bu ilke sadece aile-içi iş-bölümüne ilişkin bir uygulamadır; amacı bu son derece önemli kurumu yönetmek, korumak ve ayakta tutmaktır. Herhangi bir kurumun bir yöneticiye sahip olması ne o kurumun ortaklarının ve ne de çeşitli kademelerinde çalışanların varlıklarını ve kişiliklerini ortadan kaldırır. Ayrıca İslâm, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in başka ayetlerinde bu erkek reisliğinin nasıl olması gerektiğini açıklamıştır. Bu yöneticilik yetkisinin erkeğe; eşine ve çocuklarına karşı acıma, gözetme, koruma, kanat germe, kendinden ve malından fedakârlıklarda bulunma yükümlülükleri getirdiğini belirlemiş ve ev-içi davranışlarda uyacağı edep kurallarını açıklığa kavuşturmuştur.&#8217;</p>
<p>SALİHA (İYİ) KADINLAR</p>
<p>Erkeğin aile reisliğine ilişkin görevleri, yetkileri, sorumlulukları ve yükümlülükleri anlatıldıktan sonra ideal mümin kadının nasıl olması gerektiği, aile içindeki imana dayalı davranış ve uygulamalarının niteliği konusuna geçiliyor. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Buna göre iyi kadınlar, saygılı olanlar ve kocalarının yokluğunda Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği mahremiyetleri koruyanlardır.&#8221;</p>
<p>Demek ki ideal mümin kadın gerçek müminliğinin gereği olarak mutlaka kocasına karşı saygılı olmalıdır ve bu sıfat onun ayrılmaz niteliğini oluşturmalıdır. &#8220;Saygılı olmak&#8221;, ayetin deyimi ile &#8220;Kunût&#8221;; baskı altında, zorlamalı, isteksiz ve baştan savmacı bir itaat demek değildir. Aksine isteyerek, benimseyerek, gönüllü ve arzulu bir şekilde gösterilen itaat anlamına gelir. Bundan dolayı yüce Allah &#8220;İtaat edenler&#8221; dememiş, &#8220;saygılı olanlar&#8221; buyurmuştur. Çünkü ikinci deyimin anlamı psikolojiktir, insan ruhuna ılık esintiler yansıtıcı bir içerik taşır. Bir tek insan bütününün iki yarısı arasında bulunması gereken dirlik, sevgi, örtü ve korunak oluşturma havasına uygun düşen; bağrında büyüyen yavrulara havasının, nefeslerinin, esintilerinin ve meltemlerinin damgasını vuran insan yuvasına yakışan tutum budur.</p>
<p>İdeal mümin kadının, müminliğinin ve idealliğinin gereği olan kişiliğinin başka bir sıfatı da kocası ile arasındaki kutsal ilişkinin dokunulmazlığını, sadece kocasının varlığında değil, yokluğunda da titizlikle korumasıdır. Aynı insan bütününün yarısını oluşturmaları hasebiyle sırf kocasına açık olan mahremiyetlerini başkalarının gözlerinden ve dokunmalarından kesinlikle uzak tutmalıdır.</p>
<p>Kadının, yabancılara kapalı tutması gereken mahremiyetlerinin neler olduklarını ne kadın ve ne de erkek belirliyor. Bunları belirleyen, yüce Allah&#8217;ın bizzat kendisidir; ayetteki &#8220;Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği&#8221; ifadesi bu gerçeği ortaya koyar.</p>
<p>Demek ki, ideal kadın için mesele sadece kocasının rızası meselesi değildir. Kocasının gerek yanında ve gerekse yokluğunda yabancılara açılmasına izin verdiği, açılışına kızmadığı mahremiyetleri konusunda kadın, sorumluluğu kocasının sırtına yıkarak işin içinden çıkamaz. Bu konuda yüce Allah&#8217;ın sisteminden sapmış bir toplumun gelenekleri ve modaları da kadın için geçerli bir mazeret olamaz.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz &#8220;mahremiyetleri koruma&#8221; noktasına sınırlama getiren bir tek geçerli hüküm vardır. Kadın, mahremiyetlerini bu hüküm uyarınca, yani &#8220;Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği&#8221; biçimde korumalıdır. Kur&#8217;an-ı Kerim, bu mahremiyetleri koruma zorunluluğunu emir kipi ile dile getirmiyor. Bu zorunluluğu emir kipinden daha derin anlamlı ve daha vurgulayıcı bir dille ifade ediyor; &#8220;Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği şekildeki muhafaza titizliği ideal kadınların karakteristik özelliklerinin ve ideal olma niteliklerinin vazgeçilmez gereğidir&#8221; diyor.</p>
<p>Durum böyle olunca sapık toplumun baskısı karşısında boyun eğen, bozguna uğrayan müslüman erkek ve kadınların bütün mazeretleri suya düşer ve &#8220;Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği&#8221; prensibi uyarınca salih (ideal) kadınların gönüllü, istekli ve arzulu itaatleri eşliğinde koruma altında tutacakları mahremiyetlerin sınırları meydana çıkar.</p>
<p>İdeal (saliha) kadınların dışında kalan kadınlara gelince bunlar dik kafalı ve serkeş kadınlardır. Kur&#8217;an&#8217;da bu sıfatı ifade etmek için kullanılan &#8220;Neşz&#8221; kelimesi &#8220;yüksek yerde durmak&#8221; anlamına gelir. Bu ifade belirli bir psikolojik durumu kelimelere yansıtan somut bir ifadedir. Gerçekten dik kafalı, serkeş insan baş kaldırma ve kafa tutma konusunda sivrilen, göze batan insan demektir.</p>
<p>İslâm sistemi ailede dik kafalılığın gerçekten uygulamaya girmesini, isyan bayrağının çekilmesini, reislik otoritesinin kaybolmasını ve sonuç olarak yuvanın iki kampa bölünmesini pasif bir şekilde karşılamaz. Çünkü iş bu raddeye varınca çoğunlukla, problem çözülemez. Buna göre dik kafalılığın ve isyanın tohumları henüz filiz vermeden bunlara karşı önlem almak gerekir. Yoksa eğer bu tohumlar yeşermeye bırakılacak olursa iş, bu önemli kurumun bozulmasına ve yozlaşmasına varır. Artık orada huzur ve güven kalmaz. Artık yuva yavruların yetişmelerine uygun sıcaklığını ve korunaklığını yitirir. Daha beteri de var. Böyle gide gide birgün bu yuva dağılır, çöker ve temelli mahvolur. O zaman genç yavrular ya başıboş kalır; ya da psikolojik, sinirsel, organik hastalıklara, belki de türlü sapıklıklara yol açacak şartlar içinde büyümek zorunda kalırlar.</p>
<p>Demek durum son derece ciddi. O halde sözünü ettiğimiz dik kafalılığın ve isyankârlığın belirtileri ortaya çıkar-çıkmaz hemen bunları tedavi etmenin aşamalı önlemlerine başvurmak gerekir. İşte aile kurumunu sarsılmaktan ve yıkılmaktan korumak için kurumun bir numaralı sorumlusu olan kocaya çoğunlukla uslandırıcı sonuç veren bazı terbiye yöntemlerini kullanma yetkisi tanınıyor. Bu yöntemleri kullanmaktan maksat karşı taraftan intikam almak, onu küçük düşürmek ya da ona acı çektirmek değildir. Amaç; yola getirmek, dik kafalılığın bu başlangıç aşamasında yuvada açtığı deliği tıkamak ve gediği sıvamaktır. Şöylece:</p>
<p>&#8220;Dik kafalılık edeceklerinden endişe ettiğiniz kadınlära öğüt veriniz, onları yataklarında yalnız bırakınız &#8216;ve dövünüz. Eğer uslanıp size itaat ederler ise kendilerine karşı başka bir tedbire başvurmayınız. Hiç kuşkusuz Allah yücedir, büyüktür.&#8221;</p>
<p>Şimdi önce yukarda söylediklerimizi tekrar hatırlayalım: Yüce Allah (celle celaluhu) insan bütününün her iki yarısını, yani kadını ve erkeği ile insanı onurlu kılmıştır. Kadın hakları, onun insan olmasından kaynaklanan temel haklardır. Müslüman kadın, tüm vatandaşlık haklarına sahiptir. Bunların yanısıra erkeğin yönetimi altında olacağı ilkesi, kadının kendi hayat arkadaşını seçme özgürlüğünü, şahsı ve malı ile ilgili tasarruf yetkisini ortadan kaldırmaz. Gerek bunları ve gerekse İslâm sisteminin içerdiği diğer belli-başlı ilkeleri göz önüne getirelim. Bu arada aile kurumunun önemi hakkında yapmaya çalıştığımız açıklamaları da zihnimizde canlandıralım.</p>
<p>O zaman kalplerimiz şahsi ihtirasların tutsağı olmamış ve başlarımız şımarıklıktan dönmüş değil ise önce bu uslandırma amaçlı önlemlerin niçin ortaya konduğunu, sonra da bunların nasıl bir yöntem uyarınca uygulanmaları gerektiğini kolayca anlarız.</p>
<p>Bu önlemler, -dik kafalılık tehlikesi belirince- koruyucu birer tedbir olsunlar diye yürürlüğe konmuşlardır. Amaçları nefisleri islâh etmek ve problemleri kaynaklarında çözmektir. Yoksa bu önlemler kalpleri daha çok kırmak, kin ve nefretle doldurmak, yahut aşağılık kompleksine ve öc duygularına yuva yapmak için ortaya konmamıştır.</p>
<p>Burada söz konusu olan şey kadın-erkek savaşı değildir ki, bu önlemler aracılığı ile dik kafalılığa kalkışmak isteyen kadının burnu kırılsın veya kuduz köpek gibi zincire vurulsun!</p>
<p>Böyle bir şey asla İslâmî değildir. Böyle bir uygulama bazı dönemlerin toplumsal geleneği olabilir. Bu sadece erkeğin ya da sadece kadının alçalmasından, yozlaşmasından değil, bir bütün olarak &#8220;insan&#8221;ın alçalmasından ve izzet erozyonuna uğramasından kaynaklanan onur kırıcı bir gelenektir. Fakat İslâm gündeme gelince mesele hem biçim, hem yöntem hem de amaç bakımından farklılık kazanır. Ayeti inceleyelim.</p>
<p>&#8220;Dik kafalılık edeceklerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt veriniz.&#8221;</p>
<p>İşte ilk önlem bu. Yani öğüt vermek. Bu önlem aile reisinin yani evin baş sorumlusunun ilk görevidir. Her durumda kendisinden başvurulması beklenen; sürekli bir eğitim faaliyetidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Ey müminler, kendinizi ve aile fertlerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.&#8221; (Tahrim Suresi, 6)</p>
<p>Fakat ayetin anlattığı endişe karşısında erkek, bu önleme belirli bir amaca ulaşmak için başvurur. Bu belirli amaç; dik kafalılık hastalığını henüz palazlanmadan, henüz tam anlamı ile açığa çıkmadan tedavi etmektir.</p>
<p>Fakat kimi zaman öğüt vermek işe yaramayabilir. Kadın kontrolsüz bir bencilliğe veya bilinçsiz bir burnu büyüklük kompleksine kapılmış olabilir. Güzelliğine, malına, soyluluğuna, ya da bir imtiyazına güvenerek aile kurumunun ortak üyesi olduğunu; kapris yapacak, böbürlenecek ya da çatışmaya girişecek bir rakibi olmadığını unutabilir. İşte o zaman sıra ikinci önleme gelir. Bu önlem kadının kof gururunu kırma amacı taşır. Kadının güzellik, çekicilik gibi erkeğe hava atmak için koz olarak kullanmaya kalkıştığı ya da yönetilen konumunda olduğu bu kurumun üyesi olmayı içine sindirememesine sebep olan bütün üstünlüklerine yöneliktir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Onları (eşlerinizi) yataklarında yalnız bırakınız.&#8221;</p>
<p>Yatak, bir tahrik ve cazibe yeridir. Şımarmış, dik kafalı kadın burada egemenliğinin doruğuna ulaşır. Eğer erkek bu tahrik karşısında arzularını frenleyebilirse şımarık karısının en etkili silâhını elinden almış olur. Erkeğin en kritik anda ortaya koyacağı bu güçlü irade ve kişilik tezahürü karşısında ve bu kararlı direniş önünde genellikle kadının geri çekildiği, yumuşadığı görülür.</p>
<p>Yalnız bu önlemin, yani erkeğin karısını yatağında yalnız bırakışı tedbirinin uygulanışı sırasında gözetilmesi gereken belirli bir âdâbı vardır. Bu da bu yatakta yalnız bırakma eyleminin yatak odasının dışına taşırılmaması, karı-koca arasında kalmasıdır. Olay çocukların önünde cereyan eden bir yatak boykotuna dönüşmemelidir. Dönüşürse onların gönüllerine kötü ve yıkıcı duyguların tohumlarını eker. Bunun yanısıra bu önlem yabancıların gözleri önüne serilen gösterişli bir eylem şekline de bürünmemelidir. Yoksa kadının onurunu rencide eder ve onun dik kafalılığını azdırır. Amaç kadını küçük düşürmek ya da çocukların zihinlerini bulandırmak değil, dik kafalılık kompleksini tedavi etmektir. Hem dik kafalılığa karşı bir ders vermenin ve hem de bu işi kadını başkaları önünde küçük düşürmeden yapmanın konu edilen önlemin ortak amaçları oldukları açıkça görülür.</p>
<p>Fakat bu önlem de başarılı olmayabilir. O zaman ne olacak? Aile kurumu yıkıma mı terk edilecek? Hayır. Sırada bir üçüncü önlem var. Belki öbür ikisine göre biraz sert, ama kadının dik kafalılık kompleksi yüzünden aile yuvasının tamamen yıkılmasından daha kolay göze alınır ve daha az risklidir kuşkusuz. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Onları (eşlerinizi) dövünüz.&#8221;</p>
<p>Eğer bu önlemi yukardaki inceliklerin ve bu tedbirlerin ortak amacının ışığı altında ele alırsak söz konusu dövmenin öc alma, sadist duyguları tatmin etme amacı güden bir acı çektirme ya da kadının onurunu kırma, kişiliğini hırpalama eylemi anlamına gelmeyeceği, bunların yanısıra kadının istemediği bir hayatı zorla, baskı ile yaşatma aracı olarak kullanılamayacağı açıkça anlaşılır. Bu eylem terbiye edicinin sevecen duygularına eşlik eden bir uslandırma girişimi olmakla sınırlıdır. Tıpkı babanın çocuklarına ve öğretmenin öğrencilerine yönelik aynı türden uygulamalarında olduğu gibi.</p>
<p>Söylemeye gerek yok ki, eğer bu önemli kurumun ortakları arasında uyum varsa bu önlemlerin hiç birine yer yoktur. Bu önlemlere ancak sarsıntı ve bozulma tehlikesi karşısında başvurulur. Bu sarsıntı ve bozulma tehlikesi de ancak bu önlemler aracılığı ile tedavi edilmeye çalışılan bir sapmadan kaynaklanır.</p>
<p>Eğer ne öğüt verme ve ne de yatakta yalnız bırakma önlemleri işe yaramaz ise o zaman ortada başka türden ve başka düzeyde bir sapma var demektir ki ona karşı diğer önlemler çare olamazken bu önlem çıkar yol olabilir.</p>
<p>Bazı sapma türlerine ilişkin pratik deneyimler ve psikolojik araştırmalar bu dövme önleminin belirli bir psikolojik anormalliği tedavi edecek, aynı zamanda bu anormalliğin sahibinin davranışlarını düzeltecek ve onu tatmin edecek en uygun çare olduğunu söylüyorlar.</p>
<p>Yalnız burada sözünü ettiğimiz patolojik (marazi) sapma, psikanalizin belirleyerek isim taktığı anormallik olmayabilir. Çünkü biz psikolojinin ortaya koyduğu sonuçlara kesin bilimsel veriler gözü ile bakmıyoruz. Sebebine gelince psikoloji, Dr. Alexis Carrel&#8217;in de belirttiği gibi henüz bilimsel anlamda bir &#8220;bilim&#8221; dalı haline gelmiş değildir. Öyle kadınlar var ki, ancak pazu gücü ile kendilerini alt eden erkeklerin otoritesine sığınmak isterler ve ancak gücünü bu yolla kendilerine kanıtlayan erkeklerin eşleri olmaktan hoşlanırlar. Kuşkusuz bütün kadınların tabiatı böyle değildir. Fakat böyle kadınlar da vardır. İşte bu tür kadınları hizaya getirebilmek ve bunun sonucunda da bu önemli kurumun barış ve güvenliğini koruyabilmek için bu sön önleme başvurmak gerekli olabilir.</p>
<p>Ayrıca bu önlemleri belirleyen merci, tüm varlıkların yaratıcısıdır. O yarattığı insanları herkesten iyi tanır. Bu herşeyi bilen ve her şeyin içyüzünden haberdar olan yüce merciin sözünden sonra yapılacak her tartışma dayanaksız bir demogojidir; yaratanın bu tercihine yönelik her inatlaşma ve boyun eğmeme girişimi, insanı iman alanının dışına çıkmaya sürükleyen bir adım olur.</p>
<p>Yüce Allah bu önlemleri niteliklerini, beraberlerinde taşıdıkları niyeti ve güttükleri amacı belirleyecek tarzda nitelikte ortaya koyuyor. Öyle ki, cahiliye dönemleri insanlarının yanlış anlamalarını, yüce Allah&#8217;ın sistemine yakıştırmaya imkân bırakılmıyor. Çeşitli cahiliye dönemlerinde erkeğin din adına cellat kesildiği, yine din adına kadının köleye dönüştürüldüğü, erkeğin kadına ve kadının erkeğe özendiği, karşı cinslerin birbirlerine benzemeye yeltenerek kişiliklerinden uzaklaştıkları, ya da ilerici bir din anlayışı adı altında her iki cinsin kadın ile erkek arası üçüncü bir karmaşık cinse dönüşmeye giriştikleri sık sık görülür. Fakat müminlerin vicdanlarında bu sapık akımları katıksız İslâm&#8217;dan ve onun gerektirdiği uygulamalardan ayırd etmek hiç de zor değildir.</p>
<p>Bu önlemler dik kafalılık kompleksinin belirtilerini henüz bu kompleks palazlanmadan, tedavi etmek için ortaya kondu ve hemen arkasından kötüye kullanılmalarını önleyecek uyarılar gündeme getirildi. Bunun yanısıra Peygamber efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) gerek eşlerine yönelik pratik uygulamaları ile ve gerekse sözlü direktifleri ile bu konudaki yanlış anlamaları düzeltmeye ve orada-burada görülen aşırı uygulamaları frenlemeye yöneldi.</p>
<p>Nitekim Muaviye b. Hıdet-ül Huşeyri&#8217;nin; &#8220;Ya Resulullah, eşlerimizin üzerimizdeki hakları nelerdir?&#8221; diye sorması üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Kendin yiyince ona da yedirmen, kendin giyince ona da giydirmendir. Ayrıca yüzüne vurmazsın, ona hakaret etmezsin ve kendisini yatakta yalnız bırakmayı evin dışına taşırmazsın.&#8221; (Müsned, Ashabussünen)</p>
<p>Yine bir keresinde Peygamberimiz &#8220;Allah&#8217;ın cariyelerini (kadınlarınızı) dövmeyiniz&#8221; buyurduktan bir süre sonra huzuruna çıkan Hz. Ömer &#8220;Ya Resulullah! Kadınlar, kocalarına karşı dik kafalılık etmeye başladılar&#8221; dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, erkeklerin eşlerini dövmelerine izin verince çok sayıda kadın, Peygamberimizin eşlerine başvurarak kocalarından şikâyetçi oldu. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:&#8221;Çok sayıda kadın Muhammed&#8217;in eşlerine (eşlerime) başvurarak kocalarından şikâyetçi oldular. O erkekler sizin iyilerinizden değildirler.&#8221; (Ebu Davud, Nesei, İbn-i Mace)</p>
<p>Bu arada Ebu Hureyre&#8217;nin bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;İçinizden biri, gündüz dişisini çifteleyip de gece olunca onunla çiftleşen merkepler gibi davranarak eşini dövmesin.&#8221; (Sahhah)</p>
<p>Yine Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir başka hadisinde ise bu konuda şöyle buyuruyor: &#8216;</p>
<p>&#8220;En iyileriniz, eşlerine karşı en iyi davrananlarınızdır. Ben içinizde eşlerine karşı en iyi davrananızım.&#8221; (Tirmizi, Taberani)&#8217;</p>
<p>Bir yandan bu nasslar ile bu direktifler öbür yandan da bu konuda gelişen ve kimi zaman bu direktiflere ters düşen pratik uygulamalar bize şunu gösteriyor. O günün İslâm toplumunda bu alanda İslâm sisteminin direktifleri ile cahiliye düzeninin kültürel kalıntıları birbirleri ile çatışma halinde idiler. Ama bu durum sadece bu alanda görülen bir manzara değildi. İslâm&#8217;ın direktifleri ile cahiliye kültürünün tortuları hayatın diğer birçok alanında da çatışıyordu. Bu çatışma İslâm toplumunda yeni değerler ve kurumlar iyice yerleşinceye ve müslümanların vicdanlarının ve bilinçlerinin derinliklerinde kök salıncaya kadar sürmüştür.</p>
<p>Her neyse, yüce Allah bu önlemlerin önüne aşılmaması ve önlerinde durulması gereken sınırlar koymuştur. Bu önlemlerin herhangi bir aşamasında amaç gerçekleşince artık ötesine geçilemeyecektir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer (kadınlarınız) uslanıp size itaat ederlerse kendilerine karşı başka bir tedbire başvurmayınız.&#8221;</p>
<p>Amaç gerçekleşince araca başvurma girişimi durduruluyor. Bu da varılmak istenen sonucun söz konusu amaç -yani kadının kocasına itaat etmesini sağlama amacı- olduğunu açıkça gösteriyor. Sağlanması istenen itaat zorlamalı itaat değil, gönüllü itaattir. Çünkü zorlamalı itaat, toplumun temeli olan aile kurumu için sağlıklı bir dayanak oluşturamaz.</p>
<p>Ayetin aşağıdaki cümlesi bize açıkça gösteriyor ki, itaat amacı gerçekleştikten sonra bu önlemleri uygulamaya devam etmek aşırılık, keyfî uygulama ve ölçüyü çiğnemektir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;&#8230;İtaat ederlerse kendilerine karşı başka bir tedbire başvurmayınız.&#8221;</p>
<p>Bu yasaklamanın arkasından gelen uyarı cümlesinde yüce Allah&#8217;ın yüceliği ve ululuğu vurgulanıyor. Böylece Kur&#8217;an&#8217;ın bilinen özendirme ve caydırma üslubu uyarınca kalplere su serpiliyor, mağrur başlar eğdiriliyor, bazı gönüllerden geçmesi muhtemel aşırılık ve bencillik duygularının kökü kazınıyor. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Hiç şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.&#8221;</p>
<p>Bu önlemler dik kafalılığın açığa vurulmadığı, sadece ön belirtilerinin görüldüğü durumlar içindirler. Bir de bu dik kafalılığın açığa vurulduğunu düşünelim. O zaman bu saydığımız önlemlere başvurulmaz. Çünkü o durumda bunların hiç bir yararı, hiçbir olumlu sonucu olmaz. O durumda karı-koca anlaşmazlığı, birbirinin başını ezmeyi amaçlayan bir çatışmaya ve bir savaşa dönüşmüş demektir. Oysa amaç ve istenen şey bu değildir.</p>
<p>Ayrıca erkek, bu önlemlere başvurmanın hiçbir yarar getirmeyeceğini, tersine yuvanın dirliğinde meydana gelen çatlağı daha da genişleteceğini, dik kafalılığı açığa vurduracağını ve henüz kopmamış duran evlilik bağlarının da kopmasına yol açacağını düşünebilir ve bu önlemleri yürürlüğe koymadan önce yapacağı durum değerlendirmesinde bu görüşe varabilir. Ya da bu önlemleri fiilen uygular da hiç bir olumlu sonuç elde edemez.</p>
<p>Bu durumlarda hikmetli İslâm sistemi bu önemli kurumu yıkımdan kurtarmak için, kenara çekilerek onu yıkıma bırakmak zorunda kalmadan önceki son girişimi olmak üzere başka bir önlem öneriyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz onlara biri erkeğin ve öbürü kadının akrabası olan iki arabulucu gönderiniz. Eğer bu arabulucular karı-kocayı barıştırmak isterler ise Allah onların arasını bulur. Hiç şüphesiz Allah herşeyi bilir ve her şeyden haberdardır.&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi İslâm sistemi, dik kafalılığın ve gerginliğin olumsuz sonuçlarına teslim olmayı uygun görmediği gibi hemen evlilik bağını çözmeye ve aile kurumunu, içinde yaşayan küçük-büyük herkesin; dirliğin bozulması konusunda hiç bir rolü, hiçbir günahı ve hiçbir engel olma gücü olmayan zavallı aile fertlerinin başına yıkmaya kalkışılmasını uygun bulmuyor. Çünkü aile kurumu İslâm&#8217;ın gözünde değerlidir. Bu değerlilik, bu kurumun toplumun yapılanmasındaki önem ile, topluma sağladığı gerekli tuğlalar aracılığı ile onun varlığının sürdürülmesine, gelişmesine, ilerlemesine sağladığı katkı ile doğru orantılıdır.</p>
<p>Bu gerekçe ile İslâm ayrılık tehlikesi baş gösterince bu ayrılık fiilen gerçekleşmeden önce davranarak şu son önlemini devreye sokar: Biri kadının ve öbürü erkeğin akrabası olan, taraflarca onaylanacak iki hakemin işe el koymasını önerir.</p>
<p>Bu hakemler karı-koca ilişkilerini gölgeleyen psikolojik gerginliklerden, bilinçlerde çöreklenmiş tatsız hatıralardan ve ortak hayatın olumsuz şartlarından uzak bir soğukkanlılık içinde bir araya gelirler. Bu hakemler, aile yuvasının havasını zehirleyen, işi çıkmaza sokan ve pençesine düştükleri için karı-kocaya, ortak hayatlarının iyi taraflarından daha baskın gelen bütün olumsuz ve yıkıcı etkilerden uzaktırlar. Her ikisi de ailelerinin adı kötüye çıksın istemez ve yuvasız kalma tehlikesi ile karşı karşıya olan küçük çocuklara karşı şefkat duyguları ile doludurlar. Böylesine tatsız bir duruma düşmüş karı-kocaya egemen olabilecek olan karşı tarafı alta düşürme kompleksinden uzaktırlar. İstedikleri tek şey dargın karı-kocanın, çocuklarının ve yıkılma tehlikesi ile yüzyüze gelen yuvalarının iyiliğidir, mutluluğudur. Bunların yanısıra karı-koca bu hakemlerin önünde gizli sırlarını açmaktan çekinmezler. Çünkü bunlar tarafların akrabalarıdırlar. Bu sırları yayacaklarından korkulmaz. Sebebine gelince bu sırları ortalığa yaymak kendilerinin de yararına değildir. Hatta onların yararı bu sırların saklanmasında ve çözüme kavuşturulmasındadır.</p>
<p>İşte bu iki hakem bir araya gelerek dargın karı-kocanın arasını bulmaya koyulurlar. Eğer tarafların gönlünde barışma eğilimi var da bu eğilimi frenleyen tek faktör karşılıklı öfke ise bu hakemlerin barıştırmaya yönelik güçlü arzuları sayesinde yüce Allah, bu dargın çifte barışmayı ve uyuşmayı nasip eder. Okuyalım:</p>
<p>&#8220;Eğer bu arabulucular karı-kocayı barıştırmak isterler ise Allah onların arasını bulur.&#8221;</p>
<p>Arabulucular barıştırmayı isteyecekler, Allah da onların dileğini kabul edecek ve girişimlerini başarıya ulaştıracaktır.</p>
<p>İşte insanların kalpleri ve çabaları ile yüce Allah&#8217;ın dilemesi ve takdiri arasındaki ilişki budur. İnsanların hayatında yer alan gelişmeleri yüce Allah&#8217;ın takdiri gerçekleştirir. Fakat insanların elinde adım atmak ve girişimde bulunmak yetkisi vardır. Bundan sonra olacak olan şey, yüce Allah&#8217;ın takdiri ile olur. Üstelik bu olacak olan şey sırları bilen ve her şeyin en yararlısından haberdar olan yüce Allah&#8217;ın bilgisi altında gerçekleşir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Hiç şüphesiz Allah herşeyi bilir, her şeyden haberdardır.&#8221;</p>
<p>Böylece -bu bölümde- İslâm&#8217;ın; kadına, karşıt cinsler arasındaki ilişkilere, aile kurumuna ve aile-toplum ilişkilerine ne kadar ciddi ve önem verici bir gözle baktığını görmüş olduk. İslâm sisteminin insan hayatının bu kesimini yasal düzenlemeler ile donatmak için ne kadar yoğun bir çaba harcadığına tanık olduk. Bunun yanısıra İslâm cemaatını, cahiliye bataklığından alarak kendisinden başka hidayet olmayan İlâhi hidayetin doruğuna tırmandırmaya çalışan bu yüce sistemin bu yolda harcadığı çabaların pratik örnekleri ile karşılaşmış olduk.</p>
<p>ÖZETLE KONU</p>
<p>Bu bölümde inceleyeceğimiz ayetler ile bir yandan bu surenin ekseni ve temel konuları arasında ve öte yandan yine bu cüzde yer alan bir önceki ayetler kümesinin konuları arasında birçok ortak noktalar vardır.</p>
<p>Bu bölümü oluşturan ayetler şu konular üzerinde yoğunlaşıyor: Müslüman toplumun hayatını düzenlemek, onu cahiliye tortularından arındırarak yeni İslâmi karakteristikleri özümleyen bir yapıya kavuşturmak; bu toplumu ehl-i kitap -Medine yahudileri- konusunda, bunların öteden beri sürüp gelen şirretlikleri ve katı inatları ve müslüman topluma yönelik bozgunculukları konusunda uyarmak; kişilerin İslâm toplumunun gelişmesini, ilerlemesini engellemek için harcadıkları çabaları büyüteç altına almak, özellikle bu yıkıcı çabaların ahlâka ve toplumsal dayanışmaya yönelik olanlarına, bu yeni toplumun gelişen gücünü sergileyen bu iki dinamik faktöre dönük yahudi düşmanlıklarına dikkatleri çekmektir.</p>
<p>Bu ayetler bu konularda yeni bir bakış simgeledikleri için İslâm toplumunun temel dayanağını oluşturan Tevhid ilkesini, yüce Allah&#8217;ı kayıtsız-şartsız bir bilme, prensibini vurgulayarak söze giriyorlar. İslâm toplumunun hayatı ve her alanda, her yönde bu hayatı düzenleyen sistemi bu temel ilke olan Tevhid&#8217;den kaynaklanır.</p>
<p>Bu derste aile düzenlenmesi ve toplumsal düzenleme alanları hareket</p>
<p>noktası alınarak ileri aşamalara ulaşılıyor ve sosyal düzenleme sürecine yeni boyutlar kazandırılıyor. Geçen konuda aile kurumundan, bu kuruma ilişkin yasal düzenlemelerden, bu kurumun varlığını koruyacak önlemlerden ve yapısını pekiştirip sağlamlaştıracak ilişkilerden söz edilmişti.</p>
<p>Bu derste ise, İslâm toplumunda egemen olması gereken aile-içi ilişkiler ve bu ilişkiler ile bağlantılı insanlar-arası ilişkiler gündeme getiriliyor. Bu ilişkiler ile aile arasındaki bağ ana-babadan ve ana-baba ilişkisinin uzantısı olan bir sosyal ilişki sürecinden söz edilerek kuruluyor. Çapı gitgide genişleyen bu sosyal ilişkilerin aile yuvasının sıcak ve sevecen ortamında gelişen duyguların yoğunlaşmasından kaynaklandıkları vurgulanıyor. Değişik insan kesimlerine yönelen bu yapıcı ilişkilerin, ilk önce aile ocağının bağrında ve bu duyarlı yuvanın okşayıcı kanatları altında öğrenildiği vurgulanıyor. Devamla aile yuvasında vicdanlara ekilen bu kucaklayıcı ilişki tohumlarının yeşerip boyatması ile bütün insanlardan oluşan ortak insanlık ailesi içinde kaynaşmayı arayan geniş perspektifli bir ilişki ağının temelinin atıldığı belirtiliyor.</p>
<p>Bu ders gerek bildiğimiz büyük aileyi ve gerekse bütün insanlığı kapsamına alan büyük insanlık ailesini gözetmeyi ve bu alanda herkesin yararlanabileceği değer yargılarını ve kriterleri geliştirmeyi telkin eden direktifler içeriyor. Bu yüzden bu ders İslâm toplumunda egemen olan bütün değer ölçülerine ve hayat sisteminin tümüne kaynaklık eden temel ilkeyi hatırlatarak söze giriyor. Sözünü ettiğimiz temel ilke Tevhid ilkesi, yani yüce Allah&#8217;ın birliğini onaylama prensibidir. Arkasından bütün hareketler, bütün faaliyetler, bütün duygular ve bütün reaksiyonlar yüce Allah&#8217;a kulluk etme kavramının kapsamına alınıyor. O Allah&#8217;a kulluk kavramı ki, müslümanın vicdanında ve hayatında bütün insanî faaliyetlerin tek amacını oluşturur.</p>
<p>Bu geniş kapsamlı Allah&#8217;a kulluktan söz açılmışken bununla bağlantılı olarak bu dersin ikinci fıkrasında namazın ve namaz öncesi temizlenmenin bazı hükümleri gündeme getiriliyor. Bunun yanısıra o zaman henüz yasaklanmamış olan içkinin yasaklanması yolunda yeni bir adım atılıyor. Bu yasaklama adımı bir yandan yeni toplumda sürekli ve aşamalı bir yaklaşımla uygulanan İslâmî eğitim proğramının bir parçasını oluştururken öbür yandan ibadet ile namazla ve Tevhid ilkesi ile ilişkilendirilerek atılıyor.</p>
<p>Gerek bu dersi oluşturan ayetler zincirinin halkaları arasında, gerek bu ders ile bir önceki ders arasında ve gerekse yine bu ders ile elimizdeki surenin ekseni arasında sıkı bir ilişkinin olduğunu gözlüyoruz.<br />
<strong>ALLAH&#8217;A KULLUK</p>
<p>36- Allah&#8217;a kulluk ediniz. O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ana-babaya akrabalara, yetimlere, yoksullara, yakın komşulara,uzak komşulara,yakın arkadaşlara yarı yolda kalanlara, elinizin altındakilere iyilik ediniz. Allah kendini beğenmiş kibirlileri kesinlikle sevmez.</p>
<p>37- Bunlar kendileri cimrice davrandıkları gibi başkalarına da cimri olmayı önerirler ve Allah&#8217;ın lütuf eseri olarak kendilerine verdiği imkânları gizlerler. Biz kâfirler için onur kırıcı bir azap hazırladık.</p>
<p>38- Yine bunlar başkalarına gösteriş olsun diye mal verirler, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmazlar. Yoldaşı şeytan olanın ne kötü yoldaşı vardır!</p>
<p>39- Eğer onlar Allah&#8217;a ve ahiret gününe inansalar ve Allah&#8217;ın kendilerine bağışladığı mallarının bir bölümünü hayr yolunda harcasalardı, ne olurdu? Hiç kuşkusuz Allah onların yaptıkları her şeyi bilir.</p>
<p>40- Hiç şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Eğer bu bir iyilik olursa onu bir kaç kat büyütür ve karşılığında kendi katından büyük bir mükâfat verir.</p>
<p>41- Her ümmete karşı birer şahid tutacağımız ve seni de kendilerine karşı birer şahid tutacağımız ve seni de kendilerine karşı şahit göstereceğimiz gün acaba onların halleri nasıl olacak?</p>
<p>42- Kâfirler ve Peygamberlere karşı gelenler o gün yerle bir olmayı özlemle isterler. Onlar Allah&#8217;tan hiçbir söz saklayamazlar.</strong></p>
<p>Bu ayetler demeti sırf yüce Allah&#8217;a kulluk etmeyi emrederek ve O&#8217;na herhangi bir şeyi ortak koşmayı yasaklayarak söze giriyor. Ayetin başındaki &#8220;ve&#8221; bağlacı bu emir ve yasağı, geçen dersin sonlarında yer alan ailenin düzenlenmesine ilişkin emirlere bağlıyor. Bu iki konunun birbirine bağlanması, İslâm&#8217;daki genel, kapsamlı ve bütünleştirici birliği kanıtlar.</p>
<p>Yani İslâm sırf vicdanda saklı duran bir inanç sisteminden ve sırf ibadet törenlerinden ibaret olmadığı gibi bu inanç sistemi ve ibadet amaçlı hareketler ile ilişkisi olmayan sırf dünyaya dönük yasal düzenlemelerden ibaret de değildir. İslâm, bütün faaliyet türlerini içeren, onların çeşitli kesimleri arasında ilişki kuran ve hepsini en temeldeki ana ilkeye bağlayan bir dindir. Bu ana ilke yüce Allah&#8217;ı bir bilmek ve bütün bu faaliyet kesimlerinde başka hiçbir yerden değil, sırf O&#8217;ndan talimat almaktır. Başka bir deyimle bu ilke yüce Allah&#8217;ı hem kendisine ibadet edilen bir ilâh olarak ve hem de bütün insanî faaliyetlerde yasa koyma ve direktif kaynağı olarak bir ve ortaksız bilmektir. İslâm&#8217;da ve genel anlamı ile yüce Allah&#8217;ın yozlaştırılmamış dininde Tevhidin bu iki türü birbirinden ayrılmaz.</p>
<p>Bu yüce Allah&#8217;ı bir bilme emrini ve O&#8217;na ortak koşma yasağının arkasından önce küçük aileden, sonra da büyük insanlık ailesinden olan yardıma muhtaç insan guruplarına iyilik etmeye ilişkin emir geliyor. Sonra cimrilik, kendini beğenmişlik, böbürlenme, başkalarını cimriliğe özendirme; yüce Allah&#8217;ın verdiği mal, bilgi ve din gibi nimetleri kıskanma, başkalarından saklama gibi kötü huylar kınanıyor; şeytanın izinden gidilmemesi hatırlatılıyor ve yüce Allah&#8217;ın onur kırıcı ve rezil edici azabından sakınılması vurgulanıyor. Böylece bütün bu hatırlatmalar yüce Allah&#8217;ı bir bilme ilkesine bağlanıyor; yüce Allah&#8217;ı bir bilip O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayanların talimat kaynakları belirleniyor. İbadet edilecek Allah nasıl bir ise, bu talimat kaynağı da tektir, birden fazla olamaz. Yüce Allah&#8217;ın, nasıl ilâh bilinmekte ve bütün insanların ibadetlerine muhatap olmakta ortağı yoksa yasa koymakta ve direktif vermede de ortağı yoktur.</p>
<p>ALLAH&#8217;A ORTAK KOŞMAK</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a kulluk ediniz. O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara, yakın komşulara, uzak komşulara, yakın arkadaşlara, yarı yolda kalanlara, elinizin altındakilere iyilik ediniz.&#8221;</p>
<p>İslâm sisteminde tüm yasal düzenlemeler ve tüm direktifler tek kaynağa. dayanır ve tek ağırlık noktası üzerinde yoğunlaşır. Söz konusu tek kaynak yüce Allah&#8217;a inanmak ve söz konusu ağırlık merkezi de bu inancın karakteristik göstergesi olan kayıtsız-şartsız Tevhid ilkesidir. Böyle olduğu içindir ki, bu yasal düzenlemeler ile direktifler birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar, aralarında uyum gözlenir, herhangi birini öbüründen ayırmak zordur, herhangi birini dayandığı ana kaynağa başvurmaksızın incelemek eksik bir çabadır. Bir bölümünü uygulayıp diğerlerine sırt çevirmek ne insana müslüman sıfatını kazandırma konusunda ve ne de İslâm sisteminin hayata yönelik meyvelerini elde etme konusunda yeterli olur.</p>
<p>Evren ile, hayat ile ve insanlar ile ilişkileri düzenleyen bütün temel kavramlar, bütün temel düşünceler yüce. Allah&#8217;a inanma ilkesinden kaynaklanır. Sosyal, ekonomik, siyasi, ahlâkî ve evrensel bütün sistemler bu temel kavramlara dayanır. Bu temel kavramlar insanların birbirleri ile olan bütün ilişkilerini etkilerler. Yeryüzündeki bütün insani faaliyetlere yön ve biçim verirler; hem fertlerin vicdanlarına ve hem de toplumsal pratiğe damgalarını basarlar. Böylece insanlar arasındaki ilişkilere ibadet niteliği kazandırırlar. Çünkü bu ilişkiler yüce Allah&#8217;ın sistemine ve denetimine uymayı içerir. İbadetleri, insanlar arası ilişkilerin dayanağı yaparlar. Çünkü bu ibadetler insanın vicdanını ve davranışlarını arındırır. Yine bu temel kavramlar hayatı son çözümde, sırf Allah tan kaynaklanan, sırf O&#8217;ndan alınmış talimatlara dayanan, dünyada ve Ahretteki tek merci yüce Allah olan kenetlenmiş bir bütüne dönüştürürler..</p>
<p>İslâm inancının, İslâm sisteminin, yüce Allah&#8217;ın yozlaştırılmamış dininin bu temel özelliği taşıdığını burada şundan anlıyoruz: Daha önce söylediğimiz gibi ana-babaya, akrabalara ve toplumun diğer bazı kesimlerine yardım edilmesini emreden ayet, yüce Allah&#8217;a kulluk edilmesi, O&#8217;nun bir bilinmesi direktifi ile söze giriyor. Bunun yanısıra ana-babanın yakınlığı ile söz konusu toplum kesimlerin yakınlığı birleştiriliyor. Bu yakınlıkların her ikisi de yüce Allah&#8217;a kulluk etme, O&#8217;nu bir bilme ilkesine bağlanıyor. Üstelik bu Allah&#8217;a kulluk ve Allah&#8217;ı bir bilme ilkesi -daha önce değindiğimiz gibi- geçen dersin sonlarında anlatılan aile hukuku ile bu derste işlenen geniş çaplı insanlar arası ilişkiler prensibini birbirine kaynaştıran bir arakesit görevi yapıyor. Amaç o hukuku ve bu prensibi bütün bağları birleştiren o ortak bağa bağlamak ve bu bağlar ile ilgili yasaları koyan ve direktifleri veren kaynağı tekleştirmektir. Okuyoruz.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a kulluk ediniz, O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayız.&#8221;</p>
<p>Önce yüce Allah&#8217;a kulluk etme emri, ikinci olarak da kendisi ile birlikte bir başkasına kulluk etme yasağı ile karşılaşıyoruz. Bu yasak insanoğlunun öteden beri bildiği bütün ilâhları, bütün putları içeren geniş kapsamlı ve aynı zamanda kesin ifadeli bir yasaktır. Tekrarlıyoruz:</p>
<p>&#8220;O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayınız.&#8221;</p>
<p>Nasıl bir &#8220;şey&#8221; olursa olsun. Cansız madde, hayvan, insan, hükümdar veya şeytan fark etmez. &#8220;Şey&#8221; deyince akla gelen her şey, bu geniş kapsamlı kavramın kapsamına giren her varlık olabilir bu ilâh, ya da put.</p>
<p>Sonra özellikle ana-babaya ve genel olarak tüm akrabalara iyilik edilmesi emrediliyor. Çoğunlukla evlâtların, ana-babayı gözetmeleri emir konusu oluyor. Gerçi evlâtlarını gözetsinler diye ana-babaya yöneltilmiş emirlere de rastlıyoruz. Ayrıca yüce Allah&#8217;ın evlâtlara karşı, onların ana-babalarından daha merhametli olduğunu da biliyoruz. Sebebine gelince çocuklar, ana-babaya, yani kendilerini bakmış ve korumuş olan kuşağa iyilik etme direktifine muhatap olmaya daha çok muhtaçtırlar. Çünkü çocuklar genellikle bütün varlıkları ile, bütün şefkatleri ile, bütün duyguları ve bütün çabaları ile gelecek kuşağa yönelirler, kendilerinden önceki kuşağı ihmal ederler. Hayatın akıntısına kapılarak ileri doğru giderlerken dönüp arkalarına bakmak akıllarına gelmez. İşte bu gerekçe ile esirgeyen ve kayıran yüce Allah&#8217;ın direktifi ile sık sık muhatap olurlar. O Allah ki ne ana-baba ve ne de evlâdı hesap dışı bırakır ve ne de evlâdı ve ana-babayı unutur. O Allah ki, gerek evlâd ve gerek ana-baba olsun tüm kullarına, birbirlerine karşı merhametli davranmalarını öğretiyor.</p>
<p>Bu ayette -ve daha birçok ayette- şunu görüyoruz: İyilik etme direktifi öncelikle yakın-uzak akrabalardan işe başlıyor, sonra bu eksen etrafında çapını büyüterek insanlık ailesinin tüm gözetime muhtaç kesimlerini kapsamına alacak şekilde genişliyor. Her şeyden önce bu sistem insan fıtratı ile uyumlu ve bağdaşıktır. Sebebi ise acıma duygusu ve katkıda bulunma bilincinin önce evde, yani küçük ailede gelişmeye başlamasıdır. Aile yuvasının bağrında bu duyguyu tatmamış ve bu bilinci geliştirmemiş olan vicdanlarda sonradan bu duygunun ve bu vicdanının geliştiği çok az görülür.</p>
<p>Bunun yanısıra insan vicdanı -fıtratının ve doğal yapısının gereği olarak yardım etmeye akrabalarından başlamaya eğilimlidir. Eğer bu noktadan ve bu eksenden başlanarak gitgide yardımseverlik dairesi genişletilecek ise bunun bir sakıncası ve bir zararı yoktur. Ayrıca bu yardımseverlik metodu İslâm&#8217;ın sosyal düzenleme yordamı ile de uyumludur. İslâm dayanışmayı aile içinde başlatır ve arkasından sosyal çevreye yayar. Böylece sosyal yardımlaşma faaliyetlerinin devlet kurumlarının hantal ellerine düşmesine meydan vermemiş olur. Eğer yerel küçük kurumlar yetersiz kalırsa o zaman başka. Çünkü normal olarak küçük yerel birimler sosyal yardımlaşmayı daha iyi başarır. Bu görevi hem uygun zamanında, kolaylık ve rahatlıkla ve hem de hayata insana yaraşır bir nitelik kazandıran sevgi ve merhamet duygularının eşliğinde yerine getirir.</p>
<p>Ayette iyilik etme görevi ana-babadan başlatılıyor, sonra akrabaları içerecek şekilde genişletiliyor. Arkasından evleri komşulardan uzakta da olsa yetimlere ve yoksullara sıra getiriliyor. Çünkü bu iki kesim, komşulardan daha çok yardıma muhtaçtır. Sonra akrabadan olan komşuya sıra geliyor ve onu yabancı komşular izliyor. Gerek akraba ve gerekse yabancı komşular yakın arkadaşların önüne geçiriliyor. Çünkü insan komşusu ile sık sık yüzyüze gelir; oysa yakın arkadaşı ile ara sıra karşılaşır. Sonra yakın arkadaşlara sıra getiriliyor. &#8220;Yakın arkadaş&#8221; bir yoruma göre normalde &#8220;samimi dost&#8221; ve yolculuk sırasında da &#8220;yoldaş&#8221; anlamına gelir. Arkasından sıra ailesinden ve malından uzak kalmış yolcuya gelir. sonra da çeşitli hayat cilveleri yüzünden, başkalarının eline düşen kölelere sıra geliyor. Bunlar gerçi özgürlük nimetinden yoksun kalmışlardır, ama birbirlerine ortak bağlar ile bağlı tüm insanlık ailesinin birer üyesidirler.</p>
<p>BÖBÜRLENME ve CİMRİLİK</p>
<p>Ayette iyilik etme emrinin arkasından kendini beğenmişlik, büyüklenme, cimrilik, başkalarını cimriliğe özendirme, yüce Allah&#8217;ın nimetlerini ve bağışlarını saklama, başkalarından kıskanma, gösteriş olsun diye yardımda bulunma gibi kötü huylar kınanıyor ve bütün bu kötü huyların ortak sebebi ortaya konuyor:Bu sebep yüce Allah&#8217;a ve Ahiret gününe inanmamak, şeytana uymak ve O&#8217;nu yoldaş edinmektir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Allah kendini beğenmiş, kibirlileri kesinlikle sevmez. Bunlar kendileri cimrice davrandıkları gibi başkalarına da cimri olmayı önerirler ve Allah&#8217;ın lütuf eseri olarak kendilerine verdiği imkânları gizlerler. Biz kâfirler için onur kırıcı bir azap hazırladık.</p>
<p>Yine bunlar başkalarına gösteriş olsun diye mal verirler, Allah&#8217;a ve Ahiret gününe inanmazlar. Yoldaşı şeytan olanın ne kötü yoldaşı vardır!&#8221;</p>
<p>Bu ayetlerde İslâm sisteminin o temel mesajı bir kere daha gözler önüne seriliyor. Bu mesaj bütün dış davranışları, bütün iç duyguları ve bütün sosyal ilişkileri inanç sistemine bağlamaktır. Sebebine gelince yüce Allah&#8217;ı kullukta ve talimat almakta tek bilme ilkesini yüce Allah&#8217;ın rızasını kazanmaktan ve ahirette vereceği sevabı beklemekten başka bir amaca yer vermeyen insanlara iyilik etme davranışı izliyor. İnsanlara iyilik ederken edepli ve nazik kavranılacaktır. Bilinecektir ki, kul, başkalarına yardım ederken sadece yüce Allah&#8217;ın yarattığı rızkın bir bölümünü vermektedir, rızkın yaratıcısı kendisi değildir ve bu rızka sırf yüce Allah&#8217;ın bağışlaması sayesinde sahip olabilmektedir.</p>
<p>Buna karşılık yüce Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmamak; böbürlenmeyi, kibirlenmeyi, cimriliği, başkalarını cimri olmaya teşvik etmeyi, yüce Allah&#8217;ın bağışını ve nimetini saklamayı, iyilik ve yardım yolu ile bu bağış ve nimetin izlerini dışa vurmaktan kaçınmayı ya da ïnsanlara gösteriş yapmak ve sırf başkalarının övgüsünü kazanabilmek, yardımseverlik gösterisi yapmayı beraberinde getirir. Çünkü Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan insan övünmekten, halk arasında çalım satmaktan başka bir ödüle inanmaz!</p>
<p>Böylece &#8220;ahlâk&#8221;ın niteliği belirlenmiş olur. &#8220;İman ahlâki&#8221; ile &#8220;küfür ahlâkı&#8221; yani. İyi amelin, iyi ahlâkın motifi, sürükleyici sebebi, yüce Allah&#8217;a ve Ahiret gününe inanmaktır ve ahiret mükâfatıdır. Bu yüce bir motiftir, onun sahibi insanlardan ödül beklemez, üstelik bu motif insanların keyfi değerlendirmelerinden ve geleneklerinden alınmamıştır.</p>
<p>Ama eğer insan hoşnutluğu aranan, rızasına yönelik arzuya dayanılarak amel işlenen bir Allah&#8217;a ve yine bu insan, mükâfat ve cezaların verileceği bir ahiret gününe inanmıyorsa o zaman, insanların keyfî değerlendirmelerine dayanan kıymetleri elde etmeye yönelir. Bu keyfï değerlendirmelerde ise bırakınız her zamana ve dünyanın her yerine egemen olacak bir değişmezliği, bir kuşak boyunca aynı ülkede egemen olacak bir değişmezliği ve belirliliği bile bulamazsınız. İşte bu inançsızların amellerinin motifleri bu oynak değer yargıları olur. O zaman da insanların keyfi arzularında ve değer yargılarında belirecek değişmelere paralel olarak bu davranış motiflerinde de değişmeler ve oynamalar olacaktır. Bu değişmelerin yanısıra da böbürlenme, büyüklenme, cimrilik, cimriliği özendirme, insanlara gösteriş yapma gibi çirkin sıfatlar ortalıkta cirit atacaktır. Böylece yüce Allah&#8217;ın rızasına bağlanmanın ve ihlâsın zerresine rastlanmayacaktır.</p>
<p>Bu ayet, yüce Allah&#8217;ın böylelerini &#8220;sevmediğini&#8221; belirtiyor. Hiç kuşkusuz yüce Allah için &#8220;nefret etme&#8221; ve &#8220;sevme&#8221; gibi duygusal tepkiler söz konusu değildir. Burada insanların alışkanlıklarına göre bu duygusal tepkiye eşlik eden kovma, cezalandırma ve azab etme gibi sonuçlar kasd edilmiştir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Biz kâfirler için onur kırıcı bir azap hazırladık.&#8221;</p>
<p>Buradaki &#8220;onur kırıcılık (ihanet)&#8221; bu adamların büyüklenmelerinin, haşa atmalarının karşılığı olan bir cezadır. Fakat ayette, asıl amaç olan bu anlamın yanısıra daha düşündürücü bir mesaj veriliyor. İnsanların zihinlerine işlemesi istenen etkileyici bir mesaj. Ayette vicdanlarda bu sıfatlara ve bu davranışlara karşı antipati, küçümseme ve tiksinme duyguları uyandırılıyor. Özellikle bu adamların şeytanın yoldaşları oldukları vurgulanmakla söz konusu nefretin frekansına yükseklik kazandırılıyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Yoldaşı şeytan olanın ne kötü yoldaşı vardır.&#8221;</p>
<p>Bize kadar gelen bilgilere göre bu ayetler bir gurup Medine yahudisi hakkında inmiştir. Bu sıfatlar yahudilere yakışıyor. Aynen onlar gibi münafıklara da yakışıyor. O günün müslüman toplumunda bu gurupların her ikisi de vardı. Buna göre belki de ayette yer alan &#8220;Allah&#8217;ın lütuf eseri olarak kendilerine verdiği imkânları gizlemeleri&#8221; suçlamasından maksat yahudilerin İslâm dinine ve bu dinin &#8220;güvenilir&#8221; Peygamberi hakkında kitaplarında bulunan bilgileri gizlemeleridir. Fakat ifade geneldir ve sözün akışı mâlî yardıma ve insanlar arası dayanışmaya ilişkindir. Buna göre bu ifadenin genellik niteliğine dokunmamak gerekir. Çünkü bu nitelik sözün akışına daha uygun düşüyor.</p>
<p>Ayette bu kimselerin huylarının ve davranışlarının çirkinliği belirtildikten ve bu çirkinliklerin asıl sebebinin yüce Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmamaları ve buna karşılık şeytanı yoldaş edinmeleri, onun izinden gitmeleri olduğu vurgulandıktan ve bu kötülüklerin sahipleri için hazırlanmış olan cezanın &#8220;onur kırıcı&#8221; bir ceza olacağı haber verildikten sonra şu kınama ve paylama içerikli (istinkârî) soru ile karşılaşıyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer onlar Allah&#8217;a ve Ahiret gününe inansalar ve Allah&#8217;ın kendilerine bağışladığı mallarının bir bölümünü hayır yolunda harcasalardı, ne olurdu? Hiç kuşkusuz Allah onların yaptıkları her şeyi bilir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Hiç şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Eğer bu bir iyilik olursa onu birkaç kat büyütür ve karşılığında kendi katından büyük bir mükâfat verir.&#8221;</p>
<p>Evet, ne olurdu onlara? Ne kaybederlerdi? Hangi korku, yüzünden, hangi endişeye dayanarak yüce Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmıyorlar ve yüce Allah&#8217;ın kendilerine bağışladığı malın bir bölümünü muhtaç kimselere vermiyorlar? Oysa yüce Allah onların yapacağı yardımları ve kendilerine bu yardımları yapmaya özendirecek olan iç motifleri bilir. Ayrıca yüce Allah, hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz. O halde ne imanlarının ve yardımlarının bilinmez kalması ve ne de alacakları mükafat konusunda haksızlığa uğramaları tehlikesi söz konusudur. Tersine iyiliklerinin katlanarak büyütülmesi ve bu büyütülmüş iyiliklerine Allah&#8217;ın bağışı olarak hesapsız mükâfat verilmesi fırsatı ile karşı karşıyadırlar.</p>
<p>Demek ki, iman etme yolu onlar için her ihtimal karşısında, hatta maddeye dayalı kâr-zarar hesaplarına bel bağlamaları halinde bile, daha güvenceli ve daha kazançlıdır. Sebebine gelince, eğer yüce Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanarak yüce Allah&#8217;ın bağışladığı malın bir kısmını güçsüzlere yardım olarak verseler ne kaybederler? Onlar kendi güçleri ile yarattıkları bir malı vermiyorlar ki. Verdikleri mal kendilerine Allah tarafından bağışlanmış rızkın bir bölümüdür. Buna rağmen, yani yaptıkları yardımı yüce Allah&#8217;ın bağışladığı rızıktan yapmalarına rağmen hem iyilikleri kat kat büyütülüyor ve hem de iyiliklerinin karşılığı fazlası ile veriliyor. Aman Allah&#8217;ım, bu ne kerem, bu ne lütuf! Zarara uğramaya mahkûm aptallardan başka kim böyle bir alış-verişe yan çizebilir?</p>
<p>Bu emirler ve yasaklar, bu özendirmeler ve teşvikler bir Kıyamet günü tablosu ile sona eriyor. Bu tablodä onların konumu somutlaştırılıyor, Kur&#8217;an&#8217;ın Kıyamet sahnelerine ilişkin bilinen üslubu uyarınca; adamların hareketlerinin ve duyguların dalgalanmalarının sanki resimleri çizilerek canlı bir kesit halinde gözlerimizin önüne seriliyor. Okuyalım:</p>
<p>ŞAHİDLİK</p>
<p>&#8220;Her ümmete karşı birer şahid tutacağımız ve seni de kendilerine karşı şahid göstereceğimiz gün acaba onların halleri nasıl olacak?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kâfirler ve Peygambere karşı gelenler o gün yerle bir olmayı özlemle isterler. Onlar Allah&#8217;tan hiçbir söz saklayamazlar.&#8221;</p>
<p>Bir önceki ayette &#8220;yüce Allah&#8217;ın zerre kadar haksızlık yapmadığı&#8221; vurgulanarak zihinler bu Kıyamet tablosuna hazırlanmıştı. Demek ki, terazisi bir kıl ucu kadar oynaklık göstermeyen katıksız adaletle karşı karşıyayız. Ayrıca iyilikler büyütülmekte ve ödülleri yüce Allah&#8217;ın karşılıksız bağışı eklenerek fazla fazla verilmektedir. Bu, rahmeti hakketmiş olanlara yönelik bir ihsandan ve imanları ve iyi amelleri ile Allah&#8217;ın lütfunu istemiş olanlara dönük katıksız bir lütuftan başka bir şey değildir.</p>
<p>Ama gelelim şu adamlara. Hani şu yanlarında ne iman ve ne de iyi amel birikimi getirmemiş olanlara. Hani yanlarında sadece küfür ve kötü amel getirmiş nasipsizlere. Acaba o gün onların hali nice olacak? Evet, &#8220;Her ümmete karşı birer şahid tutacağımız -Her ümmetin peygamberini o ümmetin aleyhinde tanıklık yapmaya çağıracağımız- ve seni de kendilerine karşı şahid göstereceğimiz gün&#8221; acaba ne yapacaklar?</p>
<p>İşte o anda tablonun canlandırdığı manzara, tüm somutluğu ile karşımıza dikiliyor. Uçsuz-bucaksız bir toplantı, bir hesap verme alanı. Her ümmet orada. Her ümmetin başına işledikleri ameller hakkında tanıklık edecek bir şahid dikilmiş. Şu kâfirler; hani şu kendini beğenmişler, hava atanlar, cimriler, pintilik teşvikçileri, yüce Allah&#8217;ın bağışladığı nimetlerin gizleyicileri, gösterişçiler ve yüce Allah&#8217;ın rızasını hiç umursamayanlar. İşte onlar. Satırların kelimeleri arasında neredeyse kendilerini görür gibi oluyoruz. Bu uçsuz-bucaksız alanda ayakta dikiliyorlar. Peygamberleri yanı başlarında, aleyhlerinde şahitlik yapmak için tetikte bekliyor. İşte onlar. Bütün gizledikleri ve açığa vurdukları amelleri ile, bütün kâfirlikleri ve inkârcılıkları ile, bütün gururları ve çalımları ile, bütün cimrilikleri ve cimrilik telkinleri ile, bütün gösterişçilikleri ve göz boyayıcılıkları ile işte onlar. Varlığını inkâr ettikleri Yaratıcının; bağışlarını sakladıkları, kıymığını bile vermeye kıyamadıkları rızkın sahibinin huzurunda duruyorlar. Hiç inanmamış oldukları bir günde ve direktiflerine karşı geldikleri Peygamberin yanı başında. Acaba halleri nicedir?!</p>
<p>Bu manzarada yoğun bir aşağılanma, horlanma, perişanlık, utanç ve pişmanlık görüntüleri karşısındayız. Yanısıra acı itirafların titrek sesleri geliyor kulaklarımıza. Çünkü inkârcılığın artık hiçbir yararı yok burada.</p>
<p>Ayet bu söylediklerimizi tek tek sayıp tasvir etmiyor. Fakat o insan ruhunun derinliklerine işleyen &#8220;psikolojik bir tablo&#8221; çiziyor,bu çizgiler işte o tabloda beliriyor, bu gölgelerin tümü bu çizgilerin yanlarında oynaşıyor. Perişanlık horlanmışlık, aşağılanmışlık, utanç ve pişmanlık gölgeleri. Okuyoruz:</p>
<p>`Kâfirler ve Peygambere karşı gelenler o gün yerle bir olmayı özlemle isterler. Onlar Allah&#8217;tan hiçbir söz saklayamazlar:&#8221;</p>
<p>Bütün bu anlamları, bütün bu duygusal reaksiyonları bu canlı tablonun duygulandırıcı imajları aracılığı ile algılıyoruz. Bu anlamlar, bu duygular bu insanların üzerinde oynaşıyor ve titreşiyor. Onları başka hiçbir tasvirci ya da analitik ifade tarzının kelimelerinden algılayamayacağımız bir somutlukla, bir derinlikle, bir canlılık ve etkileyicilikle algılıyoruz. İşte Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Kıyamet sahnelerine ve tasvirli anlatımın kullanıldığı diğer tablolarına ilişkin canlandırma üslûbu böyledir.</p>
<p>İÇKİ HASTALIĞI</p>
<p>Bu ayetler gurubu yüce Allah&#8217;a kulluk etmeyi emretmek ve O&#8217;na herhangi bir şeyi ortak koşmayı yasaklamakla söze girmişti. Namaz, Allah&#8217;a kulluğun en ayrılmaz göstergesidir. Bu yüzden aşağıdaki ayette bu ibadetin ve O&#8217;na hazırlık niteliği taşıyan temizlenmenin bazı hükümleri anlatılıyor. Okuyoruz:<br />
<strong>43- Ey müminler sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar ve de cünüpken -yolculuk hali dışında- yıkanmadıkça namaza yaklaşmayınız.</strong></p>
<p>Eğer hasta ya da yolcu iseniz veya içinizden biri helâdan gelmiş ise ya da kadınlara dokunmuşsanız da bu durumlarda su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm ediniz, temiz toprağı yüzünüze ve ellerinize sürünüz.</p>
<p>Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.</p>
<p>Burada İslâm sisteminin cahiliye bataklığından tutup çıkardığı müslüman topluma yönelik zincirleme eğitim sürecinin bir halkası karşısındayız. İçki cahiliye toplumunun köklü ve yaygın bir geleneği, aynı zamanda ayırd edici bir sembolü idi. O zaten eski-yeni hemen hemen bütün cahiliye toplumlarının ayırd edici bir simgesidir. Nitekim o cahiliyenin doruğuna tırmandığı günlerde eski Roma toplumunun ve aynı şekilde eski Pers-İran toplumunun da ayırd edici simgesi olmuştu. Bu kötü alışkanlık bugün de cahiliyenin doruğunda dolaşan Avrupa ve Amerika toplumlarının ayırd edici simgesidir. Bu durum klâsik cahiliye döneminden bile daha ilkel bir cahiliye dönemi yaşıyan geri kalmış Afrika toplumlarında da aynen böyledir.</p>
<p>Modern cahiliye uygarlığının en gelişmiş ülkelerinden biri olan İsveç&#8217;te geçen yüzyılın ilk yarısında her ailede, gündelik bir içki seansı düzenlenirdi. Kişi başına tüketilen içki miktarı ortalama olarak yirmi litre dolaylarında idi. Bu durumun tehlikeli olduğunu ve alkolikliğin hızla yayıldığını gören hükümet içki satışını azaltmaya, tüketimini frenlemeye yöneldi ve bunun için herkese açık yerlerde içki içmeyi yasakladı. Fakat birkaç yıl sonra bu sınırlamaların gevşetilmeye başladığı görüldü. Önce yemek yeme şartı ile lokantalarda içki içilmesine izin verildi. Arkasından belirli halka açık yerlerde gece yarısına kadar içki içmek serbest bırakıldı. Gece yarısından sonra sadece bira içilebiliyordu. Şimdilerde ise İsveç gençliği arasında alkoliklik katlanan bir hızla yayılmasını sürdürüyor!</p>
<p>Amerika&#8217;ya gelince bir zamanlar hükümet bu kötü alışkanlığa son vermeye girişti. Bu amaçla 1919 yılında alaycı bir ifade ile &#8220;Kurutma Kanunu&#8221; diye adlandırılan bir kanun çıkarıldı. Çünkü bu kanun içki aracılığı ile &#8220;ıslanmayı&#8221; yasaklıyordu! Kanun on dört yıl yürürlükte kaldı, fakat 1933 yılında hükümet bu kanunu yürürlükten kaldırmak zorunda kaldı.</p>
<p>Bu süre içinde bütün basın ve yayın organları seferber edilerek müthiş bir anti-alkolizm kampanyası yürütüldü. Bu uğurda birçok propaganda filmleri çekildi, çok sayıda bilimsel konferans verildi. Yapılan hesaplara göre devlet bu anti-alkolizm kampanyası için altmış milyon dolardan fazla para harcadı. Sırf bu amaçla yayınlanan kitaplar ve broşürler onlarca milyon sayfa tutuyordu. Devlet on dört yılda bu kanunu yürütebilmek için Mısır parası ile iki yüz ellimilyon harcamak zorunda kaldı. Bu kampanya boyunca üçyüz kişi idam edildi, beşyüz otuziki bin üçyüz otuzbeş kişi hapse atıldı. Kesilen para cezalarının toplam Mısır parası ile onaltı milyona ulaştı. Ayrıca bu kanuna göre el konan malların değeri yine Mısır para birimi ile dörtyüz milyon tutuyordu. Peki sonunda ne oldu? Hükümet bunca çabadan sonra geri adını atarak bu kanunu yürürlükten kaldırmak zorunda kaldı.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;e gelince o cahiliye toplumunun bu derin yarasını Kur&#8217;an&#8217;ın birkaç ayeti aracılığı ile köklü çözüme kavuşturdu.</p>
<p>İşte gerek psikolojik hastalıkları ve gerekse sosyal rahatsızlıkları tedavi etme konusunda ilahi sistem ile eski-yeni bütün cahiliye sistemleri arasındaki fark budur.</p>
<p>Alkollü içki tutkunluğunun cahiliye toplumunda ne derece yaygın bir hastalık olduğunu kavrayabilmek için o dönemin gözde edebiyat türü olan şiire başvurmamız gerekir. O dönemin şiirlerini okurken &#8220;alkollü içki&#8221;nin başta gelen edebi malzemelerden ve en çok işlenen edebi temalardan biri olduğunu görürüz. Tıpkı sosyal hayatın en temelli unsurlarından biri olduğu gibi.</p>
<p>Bu toplumda içki ticareti o kadar yaygındı ki, &#8220;ticaret&#8221; kelimesi içki alış-verişi ile anlamdaş hale gelmiş, &#8220;ticaret&#8221; denince hemen akla içki alım-satımı gelir olmuştu. Nitekim ünlü muallâka şairi Lebid şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Ben o içki meclisinin baş sohbetçisi oldum.</p>
<p>İçkiler flâmasının dikildiği ve pahallandığı nice yere ilk koşan ben oldum.&#8221;</p>
<p>Şair Amr b. Kamia&#8217;nın şu beytinde de &#8220;ticaret&#8221; teriminin alkollü içki anlamında kullanıldığını görüyoruz:</p>
<p>&#8220;Elbisemi ve içindekini (kendimi) sürüklüyordum hani</p>
<p>En yakın içki satış yerine doğru ve sarhoşluğu silkeliyordum.&#8221;</p>
<p>İçkili toplantılara ilişkin tasvirler ve övgüler cahiliye şiirinde sık sık karşılaşılan ve bu şiire damga basan temaların başında gelir. Meselâ ünlü muallâka şairi İmri-il Kays şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Çocukluk çayı artık geride bıraktım. Fakat hayattan sadece şu dört şey ile yoldaş olmayı bekliyorum.</p>
<p>Bunlardan biri içki arkadaşlarıma, &#8220;Haydi buluşalım&#8221; demektir. Yeşil bir çimenlikte, dere başında geceleyin içki alemi yapalım</p>
<p>Bunlardan biri de üzerine ok atılan atları yüreklendirip şaha kaldırmaktır. Korkudan güvenli bir kuytuluğa sığınmaya kalkışan atları.</p>
<p>Bir başka ünlü Muallâka şairi olan Tarafa b. Abd da şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Eğer soylu bir delikanlının hayatına anlam kazandıran şu üç şey olmasaydı Dedemin ölüsünü öpeyim ki, son ziyaretçilerimin hayatımdan umut kesip ne zaman yanımdan kalktıklarını hiç umursamazdım.</p>
<p>Bunlardan biri sabahleyin her sarhoştan önce davranarak içki içmektir. Sürekli şekilde içki içerim, coşarım.</p>
<p>Hem kendi kazandığım ve hem de bana miras kalan her şeyi satar savururum.</p>
<p>Tüm kabilem beni bırakıp kaçıncaya,</p>
<p>Ve ölüme terk edilmiş sünepe deve gibi yalnız başıma kalıncaya kadar.</p>
<p>Yine ünlü bir cahiliye dönemi şairi olan A&#8217;şâ&#8217;nın bir şiiri şöyledir: &#8220;İyi bilirsin ki, ben içki içerim</p>
<p>Hem evimde otururken ve hem de yolculuk sırasında</p>
<p>Çayırda o kadar o kadar geç vakte kadar içerim ki,</p>
<p>&#8220;Çayıra çöken gece karanlığı amma da uzadı&#8221; dedirtirim.&#8221;</p>
<p>Bir başka tanınmış eski arap şairi de şunları söylüyor:</p>
<p>&#8220;İçki içerim</p>
<p>Küçük ve büyük kadehler ile Sarhoş olunca artık ben</p>
<p>Masallardaki konak ve sedir saraylarının sahibiyim Fakat ayılıverince, o zaman ben</p>
<p>Sadece körpe kuzunun ve devenin sahibiyim&#8221; Cahiliye şiirinden bu tür örnekler pek çoktur.</p>
<p>İslâm toplumunda içki yasaklamasının çeşitli aşamaları boyunca enteresan olaylar yaşandı. Bu olayların tanınmış kahramanları vardır. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Hamza, Hz. Abdurrahman b. Avf ve bunlar ayarında daha birçok ünlü isim bu kahramanlar arasında yer alır. Gerek bu enteresan olayları ve gerekse bu olayların ünlü kahramanlarını göz önüne getirince alkollü içki tutkunluğunun cahiliye dönemi Arap toplumunda ne kadar yaygın bir hastalık olduğunu, başkaca ayrıntılı bilgiye hacet kalmadan kavrarız.</p>
<p>Bir rivayete göre Hz. Ömer, nasıl müslüman olduğunu anlatan hatıraların bir yerinde der ki; &#8220;Ben cahiliye döneminde müthiş bir ayyaştım. Öyle ki, sürekli olarak `Falanca ayyaş ile buluşalım da birlikte içelim&#8217; diye konuşurdum.&#8221;</p>
<p>Hz. Ömer müslüman olduktan sonra da şu ayet ininceye kadar içki içmeye devam etti:</p>
<p>&#8220;Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki; `Onların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür.&#8221; (Bakara Suresi, 219)</p>
<p>Hz. Ömer, bu ayetin inişi üzerine &#8220;Allah&#8217;ım, bize içki hakkında kesin ve doyurucu bir açıklama yap&#8221; diye dua etti ve içki içmeye devam etti. Bir süre sonra incelemekte olduğumuz ayet indi:</p>
<p>&#8220;Ey müminler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza durmayınız.&#8221;</p>
<p>Hz. Ömer, bu ayetin inişi üzerine de &#8220;Allah&#8217;ım, bize içki hakkında kesin ve doyurucu bir açıklama yap&#8221; diye dua ederek yine içki içmeye devam etti. Ta ki, şu kesin yasaklama ayetleri ininceye kadar:</p>
<p>&#8220;Ey müminler! İçki, kumar, anıt taşları ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdir. Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şeytan, içki ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin tohumları ekmek, sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara son veriyorsunuz, değil mi?&#8221; (Maide Süresi, 90-91)</p>
<p>Bu ayetlerin inişi üzerine Hz. Ömer &#8220;Son verdik, son verdik&#8221; dedi ve içkiyi kesinlikle bıraktı.</p>
<p>&#8220;Ey müminler, sarhoşken namaza durmayız&#8230;&#8221; diye başlayan ayetin iniş sebebine ilişkin iki rivayet vardır. Bu iki rivayetin zincirinde muhacirlerden Hz. Ali ve Abdurrahman b. Avf ile Ensârdan Saad b. Muaz vardır. Rivayetlerin anlattığı olaylar şöyle:</p>
<p>İbn-i Ebu Hatem&#8217;in Yunus b. Habib yolu ile Ebu Davud&#8217;a dayandırarak bildirdiğine göre Musab b. Saad şöyle diyor: &#8220;Saad hakkında dört ayet indi. Şöyle ki, bir defasında Ensardan biri yemek hazırladı, Ensardan ve Muhacirlerden bazı arkadaşları çağırdı. Yedik, içtik, sonunda sarhoş olduk. Arkasından övünmeye başladık. Bu arada arkadaşlardan biri devenin çene kemiği ile Saad&#8217;ın burnunu yaraladı. Bu olaydan sonra Saad&#8217;ın burnu yaralı kaldı. Bu olay içkinin yasaklanmasından önce olmuştu. Bunun üzerine &#8220;Ey müminler, sarhoşken namaza durmayanız&#8230;&#8221; ayeti indi&#8221; (Bu hadis, Şubeden rivayet edilmiş olarak ayrıntılı şekilde Müslim&#8217;de yer alır.)</p>
<p>İbn-i Ebu Hatem, Muhammed b. Ammar, Abdurrahman b. Abdullah Deştukî, Ebu Cafer ve Ata b. Saib yolu ile Ebu Abdurrahman Es-Selemî&#8217;ye dayandırarak bildirdiğine göre Hz. Ali şöyle diyor; &#8220;Bir defasında Abdurrahman b. Avf yemek hazırladı ve bizi evine çağırdı. Bu arada bize içki de verdi. İçince sarhoş olduk. Namaz vakti gelince bir arkadaşımızı imamlığa geçirdiler. Arkadaşınız ne dediğini bilmediği için Kâfirûn suresini `Kul ya eyyuhel kâfirun maa&#8217;budu ma ta&#8217;budûn ve nahnu na&#8217;budu mata&#8217;budûn&#8217; (Manası şudur; De ki, Ey kafirler ben sizin taptıklarınıza tapmam. Biz ise sizin taptıklarınıza taparız.) biçiminde okudu. Bunun üzerine `Ey müminler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza durmayınız&#8217; ayeti indi.</p>
<p>Cahiliye toplumunda içki tutkunluğunun ne kadar yaygın bir hastalık olduğunu kanıtlamak için daha çok rivayete, daha çok örneğe yer vermemize gerek yok. Sözün kısası içki ve kumar bu toplumun geleneklerinde bariz ve içiçe girmiş iki hastalık idi.</p>
<p>Peki, ilâhi sistem bu yaygın geleneğe karşı çıkmak için ne yaptı? Hiçbir ciddî, sağlıklı, bilinçli ve dengeli toplumun bünyesinde yer vermeyeceği bu hastalığa karşı İslâm ne yaptı? Bu sistem bir yandan birçok sosyal gelenekle içiçe girmiş, bir yandan da birçok ekonomik çıkara malzeme olmuş bu köklü alışkanlıkla nasıl mücadeleye girişmiştir?</p>
<p>İlahî sistem bütün bu problemleri aşama aşama inen birkaç ayet aracılığı ile ve yumuşak ve soğukkanlı bir yaklaşımla çözüme kavuşturdu. Bu mücadeleyi savaşsız, kurbansız olarak ve hiç bir kimsenin kamı akıtmaksızın kazandı. Akan sadece şarap fıçı ve tulumları ile sarhoşların ağızlarındaki son içki yudumları oldu. Çünkü az sonra anlatılacağı gibi adamlar içki yasağını ilân eden ayeti işitince ağızlarındaki içki yudumlarını yutmamışlar ve dışa tükürmüşlerdi.</p>
<p>İslâm&#8217;ın ne devlete ve ne de otoriteye sahip olmadığı sadece Kur&#8217;an&#8217;ın otoritesine sahip olduğu Mekke döneminde bu sistemin içki ile ilgili görüşünü çıtlatan bir ayet indi. İslâm&#8217;ın bu konuda ne düşündüğü bu ayetin kelimeleri arasında çıkan bir işaretle sezilebiliyordu.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz ayet şudur:</p>
<p>&#8220;Hurma ağaçlarının meyvalarından ve üzümlerden içki ve temiz besin elde edersiniz&#8230;&#8221; (Nahl Suresi, 67)</p>
<p>Bu ayette o zamanki Arapların hurma meyvalarından ve üzümden elde ettikleri sarhoşluk verici içki, temiz besinlerin karşısına konuyor, böylece içki ile temiz besinin ayrı nitelikte şeyler olduğu îma ediliyor. Bu ima körpe müslümanın vicdanına hafifçe dokunan bir fiskeden ibaretti.</p>
<p>Oysa içki alışkanlığı -daha doğrusu içki geleneği- kişisel alışkanlık boyutlarını aşan bir derinliğe sahipti. O ekonomik kökleri olan bir sosyal gelenekti. Bu yüzden böylesine okşayıcı ve dolaylı bir fiskeden etkilenmeyecek derecede köklü idi.</p>
<p>İslâm&#8217;ın devlete ve otoriteye sahip olduğu Medine&#8217;de de içkiyi devlet gücü ile, kılıç zoru ile yasaklama yoluna başvurulmadı. İlk önce Kur&#8217;an otoritesi &#8216; devreye kondu.</p>
<p>Böylece ilâhi sistem. kollarını sıvayarak işe koyuldu. Çalışma yöntemi yumuşaklığa, zorlamasızlığa, insan psikolojisine ve toplumsal şartlara ilişkin engin bilgiye dayanıyordu.</p>
<p>İlk önce müslümanların sorduğu sorulara cevap niteliği taşıyan bir ayetle işe girişildi. Bu sorular içkiye ve kumara karşı müslümanların vicdanlarının uyanmak üzere olduğunu simgeleyen ilk şafak ışıklarının müjdecisi idi. Sözünü ettiğimiz ayet şudur:</p>
<p>&#8220;Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki; `Onların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür.&#8221; (Bakara Suresi, 219)</p>
<p>Bu ilk sesleniş idi. Bu ses müslümana akla yakın ve sıcak geldi, ayrıca İslâm hukukunun mantığı ile de bağdaşıyordu. çünkü her hangi bir şeyin helâl, haram ya da mekruh olmasının dayanağı ve gerekçesi o şeyde günahın mı, yoksa yararlılığın mı baskın olduğu sorusunun cevabı idi. Madem ki, içkinin ve kumarın günahı, faydasından daha büyüktü, mesele yok, burası yol ayrımı noktası oldu.</p>
<p>Fakat mesele bundan daha derindi. Nitekim bu yüzden Hz. Ömer -Evet, Hz. Ömer!- &#8220;Allah&#8217;ım, bize içki konusunda kesin, doyurucu bir açıklama yap&#8221; demişti. Sırf bu olay bile bu geleneğin Arap toplumu içinde ne kadar derin köklere sahip olduğunu göstermeye yeterli idi.</p>
<p>Arkasından da az önce anlattığımız,olaylar meydana geldi ve bu olaylar üzerine &#8220;Ey müminler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayınız.&#8221; ayeti indi.</p>
<p>Böylece ileri görüşlü ve yumuşak yüzlü metod fonksiyonunu yürütmeye başladı.</p>
<p>Bu ayetle atılan adım, günahı faydasından daha büyük olduğunu gerekçe göstererek insanları içkiden nefret ettirmek ile şeytan işi bir iğrençlik olduğu gerekçesine dayanarak onu kesinlikle yasaklamak arasında bir orta aşama oluşturuyordu. Bu orta aşamanın fonksiyonunu &#8220;içki alışkanlığını kırmak&#8221; ya da &#8220;alkolikliğin beline darbe vurmak&#8221; idi.</p>
<p>Sebebine gelince bu aşamada namaz vakitlerine yakın saatlerde içki içmek yasaklanıyordu. Öte yandan namaz vakitleri gündüzün değişik saatlerine dağılmıştı. Namaz vakitleri arasındaki zaman aralıkları içki tutkunlarını tahmin edecek derecede içki içip de sonra &#8220;ne dediklerini fark edecek&#8221; oranda ayılmalarına yetecek genişlikte değildi. Üstelik alkoliklerin gelenekleştirdikleri belirli vakitli içki seansları vardı. Meselâ &#8220;sebuh&#8221; sabahleyin içilen içki ve &#8220;gabûk&#8221; akşamleyin içilen içki demekti. Oysa şimdi bu seanslar ya bir namaz vakti ile çakışıyor, ya da biraz sonrasında namaz vakti giriyordu. Bu durumda müslümanın vicdanı namazı kılmak ile. içki içme hazzını yaşamak arasında kalıyordu. Üstelik bu vicdan, namazı hayatının temel direği olarak algılama bilincine ermişti.</p>
<p>Bununla birlikte Hz. Ömer -evet, Hz. Ömer gibi seçkin bir müslüman!&#8221;Allah&#8217;ım, bize içki konusunda kesin ve doyurucu bir açıklama yap&#8221; demişti.</p>
<p>Sonra zaman geçti, olaylar birbirini izledi ve kesin darbeyi indirmek için sistemin öngördüğü uygun zaman geldi. Bunun üzerine Maide suresinde yer alan yukarda okuduğumuz şu iki ayet indi. Bu ayetleri tekrar okuyalım:</p>
<p>&#8220;Ey müminler! İçki, kumar, anıt taşları ve fal okları şeytan-işi iğrençliklerdir. Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şeytan, içki ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin tohumları ekmek, sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara son veriyorsunuz, değil mi?&#8221; (Maide Suresi, 90-91)</p>
<p>Müslümanlar bu emri işitir-işitmez gerçekten içkiyi bırakıverdiler; her tarafta şarap fıçıları ve şarap testileri kırılarak içlerindeki içkiler sokaklara döküldü. Hatta bu emri içki içerken işiten ve henüz ağzına aldığı içki yudumunu yutmamış olan müslümanlar da ağızlarında bulunan bu içki yudumlarını dışarıya tükürdüler. Kur&#8217;an-ı Kerim davayı kazanmıştı, ilâhi sistem başarıya ulaşmış ve güç kullanmak gereğini duymaksızın otoritesini kabul ettirmişti!</p>
<p>Fakat bu nasıl olmuştu? Tarihte başka hiç bir örneğine rastlanmayan, bütün zamanların ve bütün ülkelerin yasal düzenlemelerinde, hukukî deneyimlerinde ve devlet yönetimi uygulamalarında başka bir eşi bulunmayan bu mucize nasıl gerçekleşmişti?</p>
<p>Bu mucize gerçekleşti. Çünkü ilahi sistem, insan psikolojisine kendine özgü yöntemi ile yaklaştı. Bu psikolojiye Allah otoritesi, Allah korkusu ve Allah gözetimi, bir an bile Allah&#8217;ın denetimi dışında,kalamayacağı gerçeği ile karşı karşıya bıraktı. Onu birbirinden kopuk istek ve arzuları ile değil, bir bütün olarak ele aldı. Kısacası insan fıtratını, bu fıtratın yaratıcısı olan yüce Allah&#8217;ın reçetesi uyarınca tedavi etmeye koyuldu.</p>
<p>İnsan ruhunu öyle büyük idealler ile doldurdu ki, orada içki neşesi ile sarhoşluk hayalleri ve sarhoşluğun beraberinde getirdiği kof övünme ve böbürlenmeler ile doldurulacak bir boşluk bırakmadı.</p>
<p>Bu din, insan ruhunun boşluklarını büyük idealler ile doldurdu. Bu ideallerden biri tümü ile insanlığı, şu şaşkın insanlığı cahiliyenin kupkuru çölünden, bu çölün kavurucu sıcaklığından, çarpıcı karanlığından, onur kırıcı tutsaklığından ve boğucu dar görüşlülüğünden çıkarıp İslâm&#8217;ın büyüleyici bahçesine, bu bahçenin ılık meltemine, parlak aydınlığına, onurlu özgürlüğüne ve dünya ile Ahireti kapsayan ufuk genişliğine kavuşturmaktır.</p>
<p>Yine bu sistem, insan ruhunun boşluğunu -en önemli ideali olan- iman ideali ile; o ılık meltemli, gönül okşayıcı, iç doyurucu ve çekici duygunun coşkusu ile doyurdu. Böylece insan ruhunun; içkinin yalancı neşesine, bu neşenin asılsız, hayalleri içinde yüzmeye, kandırıcı rüyaları içinde sayıklamaya artık ihtiyacı kalmadı. Çünkü o, imanın parlak kanatları ile yüce ruhlar aleminin aydınlığına doğru uçuyordu artık. Yüce Allah&#8217;ın yakınında, nûrunun ve yüceliğinin gölgesi altında yaşıyordu. Bu eşsiz yakınlığın tadına vardığı için içkinin tadından ve neşesinden iğreniyor, onun sarhoşluğunu ve coşturuculuğunu reddediyor, pisliğinden ve işin sonundaki burukluğundan tiksiniyordu.</p>
<p>Bu ilâhi sistem, fıtratı cahiliye hayatının tortularından arındırdı, onun kapısını başka bir anahtar ile açılamayacak olan kapısını -kendi şifreli anahtarı ile açıp içine girdi; köşe-bucaklarında, giriş yollarında, dehlizlerinde ve kuytuluklarında gezindi. Buralara aydınlık, canlılık, arınmışlık, temizlik, uyanıklık, idealizm, iyiliğe ve büyük işlere koşma gayreti ile yeryüzü halifeliği şevki aşıladı. Bu işi her şeyi bilen ve herşeyden haberdar olan yüce Allah&#8217;ın fıtratın mayasına koyduğu kurallar uyarınca, bunun yanısıra yüce Allah&#8217;ın buyruğu, şartları, kılavuzluğu ve ışığı uyarınca yaptı.</p>
<p>Şimdi, içki tutkunluğu, kumar tutkunluğu, bunların yanısıra diğer birçok alışkanlıkların tutkunluğu, sözde sportif oyunlar tutkunluğu, bu oyunlara seyirci olma tutkunluğu, hız-yarış tutkunluğu, sinema tutkunluğu, &#8220;moda&#8221; ve &#8220;çıplaklık&#8221; çılgınlığı, boğa güreşleri tutkusu; günümüz cahiliye uygarlığının, endüstri çağı cahiliyesinin, bilinçsiz insan sürülerini kendinden geçiren bir sürü hobilerini ve gülünç ihtiraslarını düşününüz.</p>
<p>Bütün bunlar günümüz insanının pençesinde kıvrandığı ruh boşluğunun göstergeleridir. Bu ruhlar en başta imandan yana, ikinci derecede de insan enerjisini yararlı biçimde kanalize edecek büyük ideallerden ve yüce ülkülerden yana boşturlar. Bu durum, bu uygarlığın insan enerjilerini normal yollardan tatmin edemediğinin, bu konuda iflasa uğradığının somut ve açık ifadesinden başka bir anlama gelmez. İşte insanları içkiye ve kumara sürükleyen, onları az önce saydığımız deliliklerin ve çılgınlıkların pençesine düşüren temel faktör; bu ruh boşluğu ve bu fıtri enerjileri doyuma kavuşturma alanındaki uygarlık iflâsıdır. Ayrıca zamanımızın insanlarını bildiğimiz, somut &#8220;deliliğin&#8221; çeşitli psikolojik ve sinirsel hastalıkların ve anormalliklerin kucağına atan sebep de yine bu boşluk ve bu iflâstır.</p>
<p>İslâm sisteminde bu eşsiz içkiyi bıraktırma mucizesini gerçekleştiren faktör, ilgili ayetlerin kelimeleri değildir. Bu mucizeyi gerçekleştiren faktör; bu kelimelerin belirdiği, ilkeleştirdiği sistemdir. &#8220;İnsan işi&#8221; olan değil, &#8220;insanların Rabbinin işi&#8221; olan sistem. İşte, bu sistem ile insanların benimsedikleri ve fazla işe yaramadığı tecrübelerle kanıtlanmış olan bütün kul sistemleri arasındaki köklü fark bu noktada yatar.</p>
<p>Mesele sadece söz söylemek değildir. Sözler çoktur. Herhangi bir filozof, herhangi bir şair, herhangi bir düşünür, herhangi bir devlet adamı sistem, akım ve felsefe ekolü görünümü veren parlak ve tutarlı bir takım yazılar yazabilir veya sözler söyleyebilir. Fakat insanların vicdanları bu sözleri veya yazıları otoriteden yoksun sesler ya da yazılar olarak algılayacaklardır. Çünkü bu yazılar ve sözlere ilişkin olarak &#8220;yüce Allah hiçbir güç, hiçbir destek indirmiş değildir.&#8221; (Yusuf Suresi, 40) Çünkü kelimelere güç veren, ve otorite kazandıran faktör bunların kaynağıdır. Üstelik insan kaynaklı sistemler, bu niteliklerinin kaçınılmaz gereği olarak yapılarında birçok yetersizlikler, şahsî ihtiraslar, bilgi eksiklikleri ve noksanlıklar taşırlar.</p>
<p>Acaba herşeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yaratıcının sistemini bir yana bırakarak insanlar için hayat düzeni ortaya koymaya kalkışanlar, hikmetli ve geniş görüşlü yaratıcının koyduğu kanunları bir yana bırakarak insanlar için başka yasalar koymaya yeltenenler, toplumlara yaratıcı ve tasarlayıcı Rabbimizin ilkelerinden başka ilkeler empoze etmeye kalkışanlar acaba bu yalın, bu çıplak gerçeği ne zaman kavrayacaklar?</p>
<p>Evet, acaba bu adamlar bu kendini beğenmişlik kompleksinden ne zaman kurtulacaklar ve bu saçma ukalâlığa ne zaman son verecekler?</p>
<p>Bu ara açıklamayı burada noktalayarak yeniden ayetin incelemesine dönelim:</p>
<p>&#8220;Ey müminler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar ve de cünüpken -yolculuk hali dışında- yıkanmadıkça namaza yaklaşmayınız.&#8221;</p>
<p>Bu &#8216;ayet, müslümanlara sarhoşken -ne dediklerinin farkında oluncaya kadar- namaza durmayı yasakladığı gibi cünüpken de -yolculuk durumu dışında- yıkanmadıkça namaz kılmayı yasaklıyor.</p>
<p>Yalnız bu ayette yer alan &#8220;Yolculuk&#8221; ve &#8220;Namaza yaklaşma&#8221; deyimlerinin ne anlama geldikleri tartışmalıdır.</p>
<p>Bir görüşe göre ayetin anlatmak istediği şudur: Cünüp olan kimse yıkanmadıkça camiye ne yaklaşabilir ve ne de içine girip .durabilir. Yalnız eğer yolu caminin, mescidin ïçinden geçiyorsa bu durumda camiye, mescide girip çıkmasının sakıncası yoktur. Sebebine gelince Peygamberimizin zamanında bazı sahabilerin oturdukları odaların kapıları mescide açılıyor ve evlerine gidiş-dönüş yolları mescidden geçiyordu. İşte bu ayette bu kimselere cünüpken mescidden geçiş izni verilmiş oluyordu. Yalnız yıkanmadıkça mescidde kalamayacaklar ve tabiî olarak namaz kılamayacaklardı.</p>
<p>Başka bir görüşe göre ise buradaki &#8220;Namaza yaklaşmak&#8221; deyimi namaza durmak, namaz kılmak anlamındadır. Böyle olunca bu ayet, yolcu olmayan bir cünübün namaz kılmasını yasaklıyor. Cünüp kimsenin yıkanmadıkça camiye ya da mescide girip namaz kılabilmesi için teyemmüm etmesi gerekir. Bu durumda teyemmüm, yıkanmanın, boy abdesti almanın yerine geçmiş olur. Tıpkı abdest almanın yerine geçtiği gibi.</p>
<p>Birinci görüş daha haklı ve daha mantıklı gibi görünüyor. Çünkü ikinci varsayım, yani yolculuk durumu aynı ayetin daha sonraki cümlelerinde anlatılıyor. Bu yüzden eğer ayetin başlangıcındaki bu &#8220;Yolculuğu&#8221; normal yolculuk anlamına alırsak o zaman aynı ayette bir hüküm iki defa tekrarlanmış olur ki, bunun hiçbir zorunlu gerekçesi yoktur. Şimdi de ayetin devamını okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Eğer hasta ya da yolcu iseniz veya içinizden biri helâdan gelmiş ise ya da kadınlara dokunmuşsanız da bu durumlarda su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm ediniz, temiz toprağı yüzünüze ve ellerinize sürünüz.</p>
<p>Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.&#8221;</p>
<p>Bu ayet hem cünüp olup yıkanması, boy abdesti alması gereken yolcunun durumunu ve hem de abdestini bozup abdest alma zorunluluğu ile karşı karşıya kalan yolcunun durumunu kapsamına alır.</p>
<p>Ayet bu yolcunun durumu ile cünüp olan ya da abdestsiz olan hastanın durumunu, yanısıra helâdan gelen (Ayet-i Kerimede hela Gait şeklinde ifade edilmektedir. Gaitten maksat o dönemde insanların tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için kazdıkları çukura denir. Ayette kazılan çukura def-i hacette bulunmanın zikredilmesi yerine &#8220;O çukurdan gelme&#8221; ifadesi kullanılmıştır. ilahi kelama layık bir üslubtur.) yani abdest bozup abdest alması gereken kimsenin durumunu ve bunlara ek olarak &#8220;kadınlara dokunanlar&#8221;ın durumunu aynı sayıyor, bir görüyor. Yalnız ayette önemli bir incelik var. &#8220;Helâ&#8221; insanların abdest bozdukları çukur yerler demektir. Buradan abdest bozma eylemi &#8220;helâ&#8221;dan gelme biçiminde son derece nazik ve dolaylı bir dille ifade ediliyor.</p>
<p>&#8220;Kadınlara dokunma&#8221; deyimi hakkında da değişik görüşler, farklı yorumlar vardır. Şöyle ki:</p>
<p>Bir görüşe göre bu deyim &#8220;Cinsel ilişki işi&#8221;ni anlatmak isteyen dolaylı bir ifadedir. O zaman bu eylem, tabii ki, yıkanmayı, boy abdesti almayı gerektirir.</p>
<p>Başka bir görüşe göre bu deyim gerçekten bildiğimiz dokunma, yani erkek vücudunun herhangi bir organının, kadın vücudunun herhangi bir yerine</p>
<p>değmesi anlamına gelir. Bu durum bazı fıkıh mezheplerine göre abdest almayı gerektirir, bazı mezheplere göre böyle bir gereklilik doğurmaz. Bu mesele ile ilgili ayrıntılı tartışmalar fıkıh kitaplarında bulunabilir. Biz bu tartışmaları kısaca şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p>a- Erkek ile kadının birbirine dokunmaları kesinlikle abdest tazelemeyi gerektirir.</p>
<p>b- Eğer dokunan ve dokunulan taraflar bu dokunma eylemi yüzünden nefislerinde bir uyanma hissetmişler ise o zaman bu dokunma eylemi abdest yenilemeyi gerektirir.</p>
<p>c- Eğer dokunan taraf kendi iç algısı ile bu dokunuşun nefsini uyandırdığını hissederse bu dokunuşundan dolayı abdest yenilemesi gerekir.</p>
<p>d- Kadına dokunmak kesinlikle abdest yenilemeyi gerektirmez. Erkeğin karısına sarılması, öpmesi de böyledir, yani abdesti bozmaz.</p>
<p>Ayrıntılı meselelere ilişkin bütün benzeri fıkıh tartışmalarında görüldüğü gibi bu meselenin bütün farklı görüşleri de Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) tercihlerini destekleyen sözlerine ve davranışlarına dayandırmaktadırlar.</p>
<p>Bizim kişisel tercihimize göre ayetteki &#8220;Ya da kadınlara dokunmuşsanız&#8221; ifadesi kinaye yolu ile yıkanmayı gerektiren eylem (cinsel ilişki) anlamına gelir. Böyle olunca bu eylemden dolayı abdest alınması gerektiğini ya da gerekmediği ileri süren bütün tartışmalı görüşleri burada zikretmeyi bizim açımızdan gereksiz buluyoruz.</p>
<p>Bütün bu durumlarda ister yıkanmak ve ister abdest almak gerekmiş olsun, eğer su bulunmaz ise ya da su bulunur da kullanılması zararlı olursa yahut yıkanmayı ve abdest alması gereken kimsenin su kullanacak gücü yoksa teyemmüm etmek, yıkanmanın ve abdest almanın yerine geçer. Okuduğumuz ayette teyemmümden şöyle söz ediliyor:</p>
<p>&#8220;&#8230;Temiz bir toprakla teyemmüm ediniz.&#8221;</p>
<p>Yani pak, temiz bir toprağa başvurunuz. Ayette kullanılan &#8220;saîd&#8221; kelimesi toprak, taş, duvar gibi yer cinsinden olan her şey anlamına gelir. Söz konusu toprak, havada uçuşup binek hayvanının sırtına ya da yatak döşeği üzerine konan tozlardan oluşmuş olabilir. Yeter ki, bu tozlar üzerlerine inecek el darbeleri arkasından havada uçuşabilsinler.</p>
<p>Teyemmüm almak için ya avuç içleri ile topraklı yüzeye bir kere vurulduktan sonra avuçlar silkelenerek önce yüz ve arkasından dirseklere kadar kollar ovulur, ya da avuç içleri ile toprağa iki kez vurulur ve birinci darbeden sonra yüz, ikinci darbeden sonra da dirsekler ovulur. Bu meseleye ilişkin ayrıntılı fıkıh tartışmalarının sebeplerini, dayanaklarını burada hatırlatmayı gerekli görmüyoruz. Çünkü bu din, kolay uygulanabilir bir sistem getiriyor ve teyemmüm hükmünün ortaya konması, bu kolaylığı açıkça ortaya koyan kanıtlardan biridir. Ayetin sonuç cümlesini okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.&#8221;</p>
<p>Bu sonuç cümlesi bize söz konusu kolaylığın, yetersizlikleri anlayışla karşılamanın kusurları hoş görmenin ve hataları bağışlamanın sıcak mesajını vermektedir.</p>
<p>TEYEMMÜMÜN HİKMETİ</p>
<p>Bu ayetin açıklamasını ve bu dersi noktalamadan önce bu kısa ayetin içerdiği bir inceliğe değinmek istiyoruz. Ünce teyemmümün hikmeti üzèrinde duralım, daha doğrusu bu ibadetin yüce Allah&#8217;ın kavramamızı lütfettiği bazı hikmetlerini hatırlatmaya çalışalım.</p>
<p>Şunu hemen belirtelim ki, İslâm&#8217;ın yasal düzenlemelerinin ve ibadetlerinin hikmetlerini araştıranlar bazan şöyle bir sakat yola başvururlar. İnceledikleri yasal düzenlemenin ya da ibadetin bütün hikmetlerini teker teker arayıp buldukları ve ortada buldukları hikmetler dışında başka hikmet kalmadığı izlenimini uyandıran kesin bir dil kullanırlar. Eğer elimizde hikmetleri sınırlayan bizzat İslâm kaynaklı bir delilimiz yoksa Kur&#8217;an&#8217;ın nasslarına ve yasal hükümlerine böyle bir metodla yaklaşmamız son derece sakat bir tutumdur. Bunun yerine her zaman şöyle dememiz doğru olur: &#8220;Bu nass ya da bu hüküm hakkında bizim bulabildiğimiz, fark edebildiğimiz hikmet ya da hikmetler bu kadardır. Bu nassın ya da bu hükmün söylediğimiz dışında tarafımızdan fark edilemeyen ve algılanamayan başka sırları, başka hikmetleri olabilir&#8221;. Böyle demekle ilâhi hükümler karşısında insan aklını karşıt kutuplaşmaların aşırılıklarına düşmeden, layık olduğu gerçek yerine koymuş oluruz.</p>
<p>Bu hatırlatmayı yapmamın sebebi şudur: Aralarında iyi niyetlilerin de bulunduğu bazı kimseler İslâmiyet&#8217;in nasslarını ve hükümlerini insanlara aktarırken yanlarında pratik insan deneyimlerinden veya &#8220;Modern bilim&#8221;in buluşlarından derlenen belirli hikmetlerini sunmaya meraklıdırlar. Bu iyi bir tutumdur. Fakat bir yere kadar, aşılmaması gereken bir sınıra kadar. Bu sınır az önce değindiğimiz çizginin ötesine geçmemelidir.</p>
<p>Meselâ çoğu yorumlarda namazdan önce alınan abdestin hikmetinin temizlik olduğu söylene gelmiştir.</p>
<p>Abdestin böyle bir amacı içerdiği söylenebilir. Fakat eğer onun tek amacının bu olduğunu, bundan başka hiçbir amaç taşımadığını söylersek işte bu son derece sakat, aynı zamanda güvenilmez bir yaklaşım tarzı olur.</p>
<p>Sebebine gelince gün olmuş, bazı sivri akıllı İslâm düşmanları şöyle demeye başlamışlardır; &#8220;Böyle ilkel bir yola başvurmaya artık ihtiyacımız kalmadı. Çünkü şimdi temizlik diye bir problemimiz yok. İnsanlar temizliği zamanımızda gündelik hayatlarının proğramlı bir parçası haline getirmişlerdir. Madem ki, abdestin hikmeti temizlenmektir, buna göre artık namazdan önce abdest almanın hiçbir gerekçesi kalmamıştır. Hatta artık namaz kılmanın bile bir gereği kalmadı!&#8221;</p>
<p>&#8220;Namazın hikmeti&#8221; konusunda da çoğu kere değişik yorumlarla karşılaşırız. Kimi zaman, namazın gerekçesinin vücudun tümünü çalıştıran jimnastik hareketleri yaptırmak olduğu ileri sürülür. Kimilerine göre ise namazın hikmeti müslümanı disipline alıştırmaktır. Önce vakitleri gözetme disiplini, ikinci olarak belirli hareketleri yapma disiplini, üçüncü olarak da düzgün saflar oluşturma ve imama uyma disiplini. Kimilerine göre de namazın hikmeti dua ve Kur&#8217;an okuma yolu ile yüce Allah (celle celaluhu) ile ilişki kurmaktır. Namazın bu ya da şu amacı içerdiği söylenebilir. Fakat &#8220;Namazın amacı sadece bu ya da sadece şudur, ya da bu söylenenlerdir&#8221; diye kestirip atmak, bu konudaki sağlıklı metodunu ve güvenlik çizgisini aşmak olur.</p>
<p>Nitekim öyle zamanlar geldi ki, bazı sapıkların şöyle amaçlar ileri sürdüklerini gördük; &#8220;Artık namazın içerdiği jimnastik hareketlerini yapmamıza gerek kalmadı. Çünkü günümüzde bir bilim dalı haline gelen spor faaliyetleri çeşitli bölümlerindeki çalışmaları ile bu organik ihtiyacı fazlası ile karşılamaktadırlar.&#8221;</p>
<p>Başka baza sapıklar da şöyle diyor; &#8220;İnsanlarda disiplin alışkanlığı meydana getirmek için artık namaz kılmamıza gerek yok. Çünkü en büyük disiplin ocağı olan askerlik eğitimi, bu ihtiyacı yeterince karşılamaktadır.&#8221;</p>
<p>Diğer bazı sapıklar da şöyle saçmalıklar gevelemeye koyulmuşlardır &#8220;Namazın şeklini belirlemeye, bu ibadeti kesin kalıpların çerçevesine oturtmaya gerek yoktur. Çünkü Allah ile ilişki kurmak herhangi bir tenha köşedeki fısıltılı yakarışlar yolu ile gerçekleşebilir. Bunun için bedenin belirli hareketler yapması gereksiz ve hatta yersizdir. Çünkü bu beden hareketleri, ruhi girişimleri ve psikolojik akrobasileri frenler.&#8221;</p>
<p>İşte eğer bu sakat yolu izleyerek İslâm&#8217;ın her ibadetinin, her yasal düzenlemesinin hikmetini &#8220;belirleme&#8221;ye kalkışırsak bu ibadetlere ve yasalara ya &#8220;insan akli&#8221; ya da &#8220;Modern bilim verileri&#8221; uyarınca birtakım gerçekler yakıştırıp da arkasından &#8220;Bu ibadetlerin, bu hükümlerin hikmetleri bunlardan ibarettir&#8221; diye kestirip atarsak yüce Allah&#8217;ın nassları ve hükümleri karşısında takınmak zorunda olduğumuz sağlıklı ve tutarlı tutumun uzağına düşmüş oluruz. Bunun yanısıra bu alandaki &#8220;Güvenlik çizgisi&#8221;ni de aşmış, düşmanca yorumlara kapı açmış oluruz. Üstelik böyle bir gerekçe yakıştırma metodu, özellikle modern bilimin verilerine bağlandığı takdirde her zaman köklü yanılgılara düşme ihtimali ile karşı karşıyadır. Çünkü modern bilimin verileri değişmez kesinlikler değildir. Tersine bu veriler hergün sürekli düzeltmelere ve değiştirmelere açık bir nitelik taşırlar.</p>
<p>Nitekim incelemekte olduğumuz konuya bu açıdan bakınca abdestin ve tüm vücudu yıkamanın hikmetinin &#8220;sadece&#8221; temizlik olmadığı açıkça görülür. Çünkü bu ibadetlerin yerini tutan teyemmüm ibadeti, söz konusu temizlenme hikmetini gerçekleştirmiyor. Buna göre abdestin ve yıkanmanın, teyemmüm yolu ile de gerçekleşen başka bir hikmeti daha olmalıdır.</p>
<p>Şimdi biz az önce değindiğimiz hataya kendimiz düşerek kesin konuşacak veya sözü kestirip atacak değiliz. Bunun yerine ihtiyatlı bir dille şöyle diyoruz: Belki de abdestin ve yıkanmanın bir diğer hikmeti normal gündelik meşguliyetler ile yüce Allah&#8217;ın huzuruna çıkma girişimi arasına herhangi bir uyarıcı eylem koyarak yüce Allah ile buluşmaya psikolojik bir hazırlık yapmaktır. Eğer bu düşüncemiz yerinde ise o zaman teyemmüm, söylediğimiz açıdan, yıkanmanın ya da abdest almanın yerini tutabilir.</p>
<p>Bunun ötesi insan ruhunun giriş yollarını, girintili=çıkıntılı Lâbirentlerini herkesten iyi bilen yüce Allah&#8217;ın kapsamlı ve engel tanımaz bilgisine kalmıştır. Geride kalan bir başka mesele de şudur: Biz kullar ulu, yüce ve her türlü ölçüler-üstü büyük olan Allah karşısında takınmak zorunda olduğumuz edebin kurallarını iyi öğrenmeliyiz.</p>
<p>Bu ayette dikkatimizi çeken bir başka nokta da şudur: Bu ilâhi sistem, her türlü özür, her türlü engel karşısında direnilerek namazın mutlaka kılınmasını özendiriyor. Bu yoldaki engelleri etkisiz hale getiriyor. Bu amaçla getirdiği bariz kolaylıklardan biri, teyemmümü, abdestin ya da yıkanmanın veya her ikisinin yerine koymaktır. Müslüman bu kolaylığa su bulamadığı ya da su kullanmaktan zarar görebileceği veya varolan az miktardaki suyu hayatın zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmak zorunda olduğu durumlarda ve bunların yanısıra bazı görüşlere göre su bulunsa bile yolculuk sırasında başvurabilir.</p>
<p>Ayrıca tehlikeli anlarda ve savaş alanlarında kılınacak namazlarda da birçok kolaylıklar tanınmıştır. Bütün bunlar açıkça şunu gösterir: Bu ilâhi sistem namaz kılmaya olağanüstü derecede önem veriyor, şartlar ne olursa olsun namaz kılmamaya açık kapı bırakmaya kesinlikle yanaşmıyor. Hiçbir mazeret namazı bırakmaya gerekçe sayılmıyor. Bu titizlik hastalık durumunda da açıkça görülür. Hastaların oturarak, yatarak, sayıklarken namaz kılmaları, vücudlarını ya da bazı organlarını kımıldatamayacak derecede ağır durumda iseler göz kapaklarının hareketleri aracılığı ile namaz kılabiliyorlar.</p>
<p>Çünkü namaz kul ile yüce Allah arasında kurulan bir ilişkidir. Yüce Allah, kulun bu ilişkiyi kesmesine razı olmuyor. Çünkü bu ilişkinin ve bu bağın kul için ne oranda gerekli olduğunu biliyor. Yoksa yüce Allah&#8217;ın ne insanlara ve ne de diğer varlıklara ihtiyacı yoktur. Ayrıca kulun namazı O&#8217;na hiçbir şey kazandırmaz. Namazın kazancı onu kılan kullara dönüktür. Namaz onları kötülüklerden uzak tutar. Namazla yüce Allah ile gerçekleştirdikleri bağlantı sayesinde ve yükümlülüklerini yerine getirmede Allah&#8217;tan yardım görme kolaylığı, kalplerinde huzur, gönüllerinde dirlik ve varlıklarında bir şevk tazeliği hissederler. Fıtratlarının isteklerine uygun bir yolla, yüce Allah&#8217;ın himayesi altında, yakınında ve gözetiminde oldukları bilincini kazanırlar. Hiç kuşkusuz yüce Allah onların bu fıtrî ihtiyacını, bu fıtrata neyin yararlı olacağını ve onu neyin islâh edeceğini bilir. Çünkü yarattıklarını herkesten iyi bilen, bilgisi önünde hiçbir engel bulunmayan ve herşeyin içyüzünden haberdar olandır.</p>
<p>Son olarak bu ayette geçen bazı nazik, bazı ince ifadelere dikkatleri çekmek istiyoruz: Ayette helâda abdest bozma eyleminden söz edilirken &#8220;İçinizden biri helâdan gelmiş ise&#8230;&#8221; deniyor, bunun yerine &#8220;şöyle şöyle yapınca&#8221; denmiyor, hatta abdest bozma eylemi, bu eylemin yapıldığı yerden dönme ifadesiyle dolaylı biçimde dile getiriliyor. Üstelik abdest bozma eylemi ikinci şahıslara (muhataplara) dayandırılarak &#8220;Eğer helâdan gelmişseniz&#8230;&#8221; de denmiyor, bunun yerine eylem üçüncü şahıslara (gaiplere) dayandırılarak &#8220;İçinizden biri helâdan gelmişse.&#8221; buyuruluyor. Böylece son derece nazik bir seslenme üslubu son derece ince imalı ifade tarzı kullanıyor, bu incelikli ve edepli üslubun insanlara; aralarındaki konuşmaları sırasında örnek olması isteniyor.</p>
<p>Tıpkı bunun gibi, aynı ayette, bildiğimiz kadın-erkek ilişkisinden sözedilirken &#8220;Ya da kadınlara dokunmuşsanız&#8230;&#8221; ifadesi kullanılıyor. Bu ifade son derece ince, muhteşem ve yüksek düzeyli bir ifadedir. &#8220;Dokunmak&#8221; deyimi hem bu eylemin ön girişimlerini ve hem de eylemin kendisini anlatabilir. Bu anlamlardan hangisi kasdedilmiş olursa olsun, bu anlatım tarzı yüce Allah&#8217;ın insanlara gösterdiği bir edep örneğidir. İnsanlar bu tür mahrem eylemleri açık açık anlatmak zorunda olmadıkları durumlarda bu tür dolaylı anlatım biçimleri kullanmalıdırlar.</p>
<p>Bu açıdan dikkatimizi çeken bir başka ifade şekli de şudur: Teyemmümün nasıl alınacağı anlatılırken topraktan &#8220;Pâk toprak&#8221; diye sözediliyor. Böylece her temiz şeyin pak ve her pis şeyin iğrenç olduğu anlatılıyor ki, bu ifade tarzı gönülleri etkileyen, nazik bir mesaj veriyor insana.</p>
<p>Ey ruhların yaratıcısı ve ey bu ruhların içyüzlerinin herkesten iyi bilicisi, sen ne kadar yücesin!</p>
<p>BİTMEYEN SAVAŞ</p>
<p>Bu sûrenin biraz ilerde okuyacağımız ayetler grubu, bir bütün olarak, müslümanları savaşa çağırıyor. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in başta yahudiler olmak üzere müslüman cemaatı kuşatmış olan cahiliye toplumunun bütününe karşı, müslümanlar eli ile girişmiş olduğu bir savaştır bu. Biz bu savaşın çatışmalarını ve alanlarını daha önce Bakara ve Al-i İmran sûrelerinde de görmüştük. Savaş yine o savaş olduğu gibi düşman kamplar aynı kamplardır. Bu düşman kamplardan da gerek Bakara ve Al-i İmran surelerinin girişlerinde ve gerekse bu sûrenin girişinde sözetmiştik.</p>
<p>Evet, az ilerde okuyacağımız ayetler grubu müslüman cemaat eli ile müslümanları kuşatan düşman kamplara karşı bir dışa dönük savaş başlatıyorlar. Fakat aslında bu ayetler savaşın başlangıç çizgisini oluşturmaz. Sebebini şöyle açıklayalım: bilindiği gibi bu sûrenin şimdiye kadar incelediğimiz ayetlerinde İslâm&#8217;ın hukukî, ekonomik, ailevî ve ahlâkî düzenlerine ilişkin birçok hüküm ile karşılaştık. Bu ilâhi sistemin cahiliye bataklığından tutup çıkardığı İslâm toplumunda hâlâ varlığını sürdüren birçok cahiliye artığının silinmesi girişimlerine tanık olduk; İslâm&#8217;ın yeni ilkelerinin toplumda kökleşip egemen olmasına ilişkin yoğun çabaları izledik.</p>
<p>İşte bütün bu çabalar, İslâm toplumunun genel olarak Arap yarımadasındaki ve özellikle Medine&#8217;deki düşmanlarına karşı vereceği dışa dönük savaştan uzak ve kopuk faaliyetler değildir. Tersine sözkonusu içe dönük faaliyetler bu savaşı karşılamaya yönelik birer .hazırlık ve birer ön eğitim niteliği taşır. Başka bir deyimle bu içe dönük düzenlemeler bir kuruluş, bir yapılanma, bu genç toplumu İslâm sistemi uyarınca yeniden yapılandırma çalışmalarıdır. Ancak bu yeni yapılanma sayesinde bu genç toplum, çevresini saran düşmanlara karşı koyabilir, onlara üstün gelebilirdi.</p>
<p>Bu yüzden, Bakara ve Al-i İmran sûrelerinde gördüğümüz gibi, öncelikle bu toplumun iç yapılanmasına önem veriliyor. Toplumun inanç sistemi, düşünceleri, ahlâkı, duyguları, hukuk sistemi ve kurumları yeni bir yapılanmaya kavuşturuluyor. Bu yeniden yapılanma süreci ile içiçe olarak müslüman topluma düşmanlarının içyüzü ve mücadele yöntemleri konusunda gerekli bilgiler verilerek düşmanlarının oyunları ve tuzakları konusunda uyarılıyorlar. Böylece müslümanlar kalpleri güvenle dolu, gözleri açık, iradeleri yoğunlaşmış-bilenmiş, önlerindeki savaşın niteliği ve kärşılarındaki düşmanın mahiyeti hususunda bilgi edinmiş olarak dışa dönük savaşa yöneltiliyorlar. Bu durumun bu sûrede de tıpatıp aynı olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Bütün bu örneklerde Kur&#8217;an-ı Kerim, her cephede müslüman cemaatin yanında savaşa girer. Meselâ müslümanların vicdanlarında ve duygularında savaşa girer. Bu savaş sonucunda bu vicdanlarda yeni bir inanç sisteminin yapısını kurar, yeni bir Allah kavramını yerleştirir, evrene ve varlık alemine ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirir, yeni ölçüler ve yeni değer yargıları oluşturur. Vicdanın orijinal fıtratını cahiliye kültürünün yozlaştırmalarından, kirlerinden, paslarından arındırır. Böylece vicdanlarda ve toplumlarda halâ etkili olan cahiliye değerlerini siler, bunların yerine İslâm&#8217;ın ışıklı ve alımlı değerlerini ve kurumlarını oluşturup yerleştirir. Bunun arkasından bu toplumu iç ve dış düşmanlarına karşı; yani münafıklara, yahudilere ve puta tapanlara karşı savaşa yöneltir. Yine Kur&#8217;an&#8217;ın rehberliği altında savaşa giren bu toplum inanç sisteminin, ahlâkının, sosyal ve hukukî sisteminin, kısacası iç yapısının sağlamlığı yüzünden artık düşmanları ile karşılaşmaya ve onlara karşı üstünlük kurmaya tam anlamı ile hazırlıklı durumdadır.</p>
<p>İslâm toplumunun çevresini kuşatan cahiliye toplumlarına -ki bunların arasında Medine&#8217;nin kalbinde yerleşmiş bulunan yahudi toplumu da vardı karşı sağladığı üstünlük, Kur&#8217;an&#8217;ın biçimlendirdiği ilâhi sistem sayesinde gerçekleşen ruhî, ahlâkî, sosyal ve hukukî üstünlüğünden kaynaklanıyordu; yoksa askerî, ekonomik ve maddi üstünlüğünden ileri gelmiyordu.</p>
<p>Hatta hiçbir zaman bu dönemde Müslümanların askeri, ekonomik ve maddi üstünlükleri söz konusu olmamıştı. Çünkü İslâm&#8217;ın düşmanları her zaman sayıca daha çok, daha güçlü, daha zengin ve genel anlamda maddi imkânlar bakımından daha avantajlı durumda olmuşlardı: Bu gerek Arap yarımadasındaki savaşlar sırasında ve gerekse daha sonra yarımada dışında gerçekleşen büyük fetihler sırasında böyle idi. İslâm toplumunun gerçek üstünlüğü öncelikle bu ruhi, ahlâkî, sosyal yapılanmasından ve bununla bağlantılı olarak eşsiz İslâm sisteminin ürünü olan siyasi ve idarî mekanizmasından kaynaklanıyordu.</p>
<p>İşte İslâm öncelikle ruhî, sosyal, ahlâkî yapılanmasının ve bununla bağlantılı siyasî ve idarî yapısının cahiliye toplumları karşısında sağladığı ezici üstünlük sayesinde düşmanlarını dize getirebildi. Onları ilk aşamada Arap yarımadasında dize getirdi. İkinci aşamada ise çevresinde öteden beri egemen olan iki uygar imparatorluğun, yani eski Pers-İran İmparatorluğu ile Bizans İmparatorluğunun kişiliklerinde cahiliye toplumunu dize getirdi. Daha sonra da yeryüzünün çeşitli yörelerinde egemen olan birçok cahiliye toplumu İslâm&#8217;ın bu ezici üstünlüğü önünde dize gelmek zorunda kaldı. Bu sağlam içyapısı sayesinde İslâm, orduları ve&#8217; kılıçları ile olduğu gibi Mushaf&#8217;ı ve ezanı ile de cahiliyeye, önünde diz çöktürmeyi başarıyordu!</p>
<p>Eğer bu ezici üstünlük olmasaydı insanlık tarihinde başka bir benzeri görülmemiş olan o olağanüstü başarılar elde edilemez, o eşsiz harikalar meydana gelemezdi. Bu olağanüstü harikalar eski dönemlerdeki Moğol istilaları ve yakın zamanlardaki Hitler operasyonları gibi tarihte nam salmış askeri harekatlarda bile görülmez. Çünkü İslâm&#8217;ın zaferleri sadece askeri zaferler değildi; aynı zamanda birer inanç, kültür ve uygarlık zaferi olmuşlardı. Bu zaferlerde yenilgiye uğrayan halkların inançlarını, dillerini, adetlerini ve geleneklerini zor kullanmadan silip süpüren, ezici bir üstünlük görülür. Bu görüntünün eski-yeni hiç bir başka askeri zaferde kesinlikle eşi ve benzeri yoktur.</p>
<p>Bu üstünlük dört dörtlük bir &#8220;insanî&#8221; ilkelerde kendini gösteren tartışmasız bir üstünlük. Bu üstünlük insan için bir &#8220;Yeniden doğuş&#8221; göstergesi idi; yeryüzünün o güne kadar tanımış olduğu insan tipi dışında yepyeni bir insan tipinin doğuşunu müjdeliyordu. Bundan dolayı bu akıncı hareketi, ele geçirdiği ülkelere kendi rengini verdi, alınlarına kendine özgü damgasını vurdu. Yine bundan dolayı bu akıncı hareket bazı yörelerdeki binlerce yıllık egemenlik geçmişi olan uygarlıkların kalıntıları üzerinden silindir gibi geçti. Mısır&#8217;daki Firavunlar uygarlığı, Irak&#8217;taki Babil ve Asur uygarlıkları, Suriye&#8217;deki Fenike ve Süryanî uygarlıkları gibi. Çünkü İslâm uygarlığının bu eski uygarlıklara göre insan fıtratındaki kökleri daha derin, insan psikolojisi üzerindeki egemenlik alanı daha geniş, insanlığın hayatındaki dayanakları daha sağlam ve bu hayata ilişkin bakış açısı daha geniş kapsamlı idi.</p>
<p>Bu akıncı hareketin önünde diz çöken ülkelerdeki &#8220;İslâm dili&#8221;nin yerleşmesi ve üstünlüğü, şaşırtıcı bir olgudur. Bu şaşırtıcı olgu, henüz gerektirdiği düzeyde incelenmemiş, araştırılmamış ve değerlendirilmemiştir. Bana göre bu üstünlük inanç üstünlüğünden, inanç egemenliğinden daha şaşırtıcı bir gelişmedir. Çünkü dil, insan yapısının o kadar köklü ve insan toplumunun o kadar karmaşık bir kurumudur ki, onda meydana gelen bu sarsıcı değişmeyi tam anlamı ile bir mucize saymak gerekir. Bu inanılmaz başarı &#8220;Arap dili&#8221;ne mal edilemez. Mesele &#8220;Arap dili&#8221; meselesi değildir. Çünkü Arap dili daha önce de vardı. Fakat İslâm&#8217;dan önceki dönemde dünyanın hiçbir yöresinde böylesine bir mucizevi yayılışı gösterememişti. Bundan dolayı bu dile &#8220;İslâm dili&#8221; adını verdim. Çünkü Arap dilinde birdenbire beliren bu yeni güç, bu dilin eli ile meydana gelen bu mucizevi başarı, kuşku yok ki, &#8220;İslâm&#8221;dan kaynaklanıyordu.</p>
<p>Bu mucizenin göstergesi olarak özgürlüğe, aydınlığa ve serbestliğe açılan fethedilmiş ülkelerin o güne kadar ortaya çıkamamış dehâları, kendilerini ana dilleri aracılığı ile değil bu dil aracılığı ile ifade etmeye yönelmişlerdir. Bu dinin dili ile, İslâm&#8217;ın dili ile yani. Söz konusu dehalar bu dil aracılığı ile kültürün her dalında öyle parlak ve orijinal eserler ürettiler ki, bunların hiç birinde yabancı dilde yazı yazmanın, anadil dışındaki bir dili kullanmanın kaçınılmaz kıldığı kopyacılığa ve zorlamalı ifadelere rastlanmamaktadır. Başka bir deyimle &#8220;İslâm dili&#8221; pratikte bu dehaların anadili haline gelmiştir. Çünkü bu dilin taşıdığı kavram ve kültür birikimi o kadar zengin, o kadar üstün düzeyli ve o kadar insan fıtratı ile bütünleşmiş idi ki, insan vicdanları tarafından eski kültürlerinden, eski dil birikimlerinden daha öze yakın ve daha köklü olarak algılanıyordu.</p>
<p>Bu birikim yeni inanç sisteminin ve yeni düşünce tarzının birikimi idi. Bu birikimi İslâm sistemi, çok kısa bir süre içinde gerçekleştirdiği ruhî, , aklî, ahlâkî ve sosyal yapılaşmanın ürünü olarak ortaya koymuştu. Bu birikimin zenginliği, derin boyutluluğu ve fıtratla bütünleşmişliği o kadar üst düzeyde idi ki, bu niteliği İslâm diline karşı durulmaz bir otorite ve önüne geçilmez bir güç sağlamıştı. Tıpkı aynı kültür birikiminin ordulara, İslâm ordularına sağladığı karşı durulmaz güç gibi!</p>
<p>Bu eşsiz tarihi olguyu, yani İslâm dilinin bu sarsıcı yayılma ve hızlı benimsenme olgusunu başka türlü açıklamamız zor olur.</p>
<p>Her neyse, bu uzun boylu bir meseledir. Ayrıntılı açıklaması çok yer tutar. Bu tefsir kitabının akışını durdurarak yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istiyoruz.</p>
<p>PUSUDAKİ İSLÂM DÜŞMANLARI</p>
<p>Az sonra incelemeye koyulacağımız ayetler gurubu ile Medine&#8217;de doğan İslâm cemaati ile onun karşısında pusuya yatan düşman kamplar arasında amansız bir savaş başlıyor. Bu derste yahudilerin gerek bu yeni dine ve gerekse bu dini kişiliğinde temsil eden müslüman cemaate yönelik tutum ve davranışları şaşkınlıkla karşılanıyor. Onu izleyen ayetler gurubunda müslüman toplumun görevi, bağlı olduğu sistemin mahiyeti ve bu toplumun sistemini, hayat tarzını ve düzenini benzerlerinden ayıran İslâm&#8217;ın ve müminliğin şartı açıklanıyor.</p>
<p>Bunu izleyen ayetler gurubunda bu cemaat sistemini, varlığını ve kurumsal yapısını savunmaya çağrılıyor; bu sisteme karşı sinsice entrikalar çeviren münafıkların yüzündeki perde açılıyor; ölümün, hayatın ve bu iki olguya ilişkin ilâhi takdirin mahiyeti irdeleniyor. Bu ders müslüman cemaate yönelik eğitimin, bu cemaati dış düşmanları ile savaşma görevine hazırlamanın bir aşamasını oluşturur.</p>
<p>Onu izleyen ayetler gurubunda münafıklar hakkında verilecek bilgilerin devamı açıklanmakta, müslümanlar yahudilere karşı takınılacak tutum konusunda anlaşmazlığa düşmekten ya da yahudilerin davranışlarını savunmaktan sakındırılmakta; arkasından müslüman toplumun çevresindeki farklı düşmanlar karşısında nasıl bir tutum takınacağı, yani uygulayacağı devletlerarası hukukun ne gibi kurallara dayandığı anlatılmaktadır.</p>
<p>Onun arkasından gelen ayetler gurubunun konusu İslâm toplumunda yaşayan bir yahudiye yönelik örnek ve adil davranış tarzı somut biçimde gözler önüne, serilir. Bir sonraki derste puta tapıcılık ve puta tapanlar ile girişilen bir hesaplaşmaya tanık oluruz. Bu hesaplaşmada Arap yarımadasında yaşayan putperestlerin dayandıkları temellerin çürüklüğü vurgulanıyor. Bu dışa dönük savaşın arasında içe dönük bir yasal düzenleme bölümü girer; aile hukuku konusunu işleyen bu ara bölüm ile bu sûrenin başlangıç bölümü arasında bağ vardır.</p>
<p>Arkasından sıra bu cüzün son dersine gelir. Münafıklığı ve münafıkları konu edinen bu ders bu iki yüzlüleri cehennemin en alt katına indirir!</p>
<p>Önümüzde inceleyeceğimiz derslerin içeriklerine ilişkin bu son derece kısa açıklamalar bize ilk İslâm toplumunun vermek zorunda kaldığı gerek içe ve gerekse dışa dönük savaşların alanlarını ve değişik yönlerini, bunun yanısıra içe dönük ve dışa dönük savaşın bu toplumun hayatında nasıl bir uyum ve bütünlük gösterdiğini açıkca belirtir. Müslüman ümmetin savaşı hep aynı savaştır; bugün de yarın da özü ve temel karakteristikleri hiç değişmeyecektir!<br />
<strong>44- Şu kendilerine kitaptan bir pay verdiklerimizi görmüyor musun? Bunlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.</p>
<p>45- Allah düşmanlarınızı çok iyi bilir. O vekil ve yardım edici olarak size yeter.</p>
<p>46- Yahudiler içinde öyleleri var ki, bu dine hakaret etmek amacı ile Tevrat&#8217;taki kelimeleri değiştirerek ve dillerini ağız boşluklarında burarak &#8220;işittik ve karşı geldik &#8220;, &#8220;Dinle sözü dinlenmez olasıca!&#8221; ve &#8220;Raina (Bizi gözet anlamına da gelen eş sesli bir hakaret deyimi)&#8221; ilerler. Oysa eğer (böyle diyecekleri yerde) &#8220;Duyduk ve uyduk &#8220;, &#8220;İşit &#8221; ve &#8220;Bize bak &#8221; deselerdi kendileri hesabına daha hayırlı ve tutarlı olurdu. Fakat Allah kâfirlikleri yüzünden kendilerine lânet ettiği için -pek azı dışında- onlar iman etmezler.</strong></p>
<p>SAPIKLIĞI SATIN ALANLAR</p>
<p>Şimdi bu dersi oluşturan ayetler gurubunun incelemesine geçiyoruz:</p>
<p>Bu ayetlerin birincisi, yahudilerin tutumunu hayret ve kınama ile karşılayan ve ilerde okuyacağımız benzerlerinin ilkini oluşturan bir ayettir. Bu ayette Peygamberimize ve O&#8217;nun kişiliğinde yahudilerin sergiledikleri şaşırtıcı ve kınanası tutumun farkına varan, sağduyu sahibi herkese sesleniliyor. Ayeti tekrarlıyoruz:</p>
<p>&#8220;Şu kendilerine kitaptan bir pay verdiklerimizi görmüyor musun? Bunlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kendilerine kitap verilmesinin&#8221; doğal sonucu hidayete ermeleri idi. Yüce Allah ilk sapıklıklarından kurtularak hidayete kavuşsunlar diye onlara Hz. Musa (selam üzerine olsun) eli ile Tevrat&#8217;ı vermişti. Fakat onlar bu kurtarıcı &#8220;pay&#8221;ı tepiyorlar, hidayeti bırakıyorlar ve yerine sapıklığı satın alıyorlar. &#8220;Satın alma&#8221; deyimi bilerek ve karar vererek yapılan değiş-tokuş anlamına gelir. Yani yahudilerin ellerinde hidayet var; fakat onlar bu hidayeti bırakarak yerine sapıklığı alıyorlar. Burada bilmeyerek, yanılarak ya da farkında olmayarak yapılan bir hata karşısında değil; bilinçli, kararlı ve kasıtlı bir alış-veriş sözleşmesi karşısındayız. Bu şaşılacak ve kınanacak, son derece acayip ve son derece tuhaf bir durumdur.</p>
<p>Fakat yahudiler bu şaşılası ve kınanası noktada da durmuyorlar. Tersine daha da ileri giderek hidayete erenleri sapıklığa düşürmek istiyorlar, çeşitli yöntemler kullanarak ve çeşitli yollardan giderek müslümanları da doğru yoldan çıkarmaya çalışıyorlar. Bu yöntemler ve yollar daha önce Bakara ve Al-i İmran sûrelerinde açıklandığı gibi bu surenin ilerde inceleyeceğimiz ayetlerinde de kısmen açıklanacaktır. Yani bu adamlar sapıklığı kendileri için satın almakla yetinmiyorlar, üstelik çevrelerindeki hidayetin belirtilerini kökten silmeye yelteniyorlar. Böylece ortalıkta ne hidayet ve ne de hidayete ermiş insanlar kalsın istiyorlar.</p>
<p>Ayetin gerek ilk gerek ikinci mesajı yahudilerin oyunlarına ve önlemlerine karşı müslümanlara yöneltilmiş bir uyarı ve bir sakındırma niteliği taşır. Aman Allah&#8217;ım, ne önlem! Ayrıca müslümanların vicdanlarında kendilerini tekrar sapıklık dönemlerine döndürmek isteyen kötü niyetlilere karşı antipati uyandırılmak isteniyor. Çünkü müslümanlar kavuştukları hidayetin değerini iyi biliyorlar, kendilerini tekrar cahiliye dönemlerine döndürmeye kalkışanlara düşmanlık besliyorlardı. Onlar hem cahiliyeyi ve hem de İslâm&#8217;ı yakından bildikleri için cahiliyeden nefret ederek İslâm&#8217;ı sevmişler ve bu bilincin sonucu olarak kendilerini şu ya da bu oranda cahiliye döneminin geriliğine döndürmek isteyenlere karşı da nefret duyar olmuşlardır. Kur&#8217;an-ı Kerim onlara bu uyarıyı yöneltirken, elbette ki, yüce Allah onların kalplerindeki bu canlı duyguyu biliyordu.</p>
<p>Bundan dolayı bir sonraki ayette yahudilerin, müslümanların düşmanları oldukları açıkça dile getirilerek ve bu düşmanca girişim karşısında yüce Allah&#8217;ın (celle celâluhu) müslümanları koruması ve desteği altına aldığı gönüllere ferahlık aşılayan bir üslup ile dile getirilerek yahudilerin bu yıkıcı girişimlerine dikkat çekilmek isteniyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Allah düşmanlarınızı çok iyi bilir. O vekil ve yardım edici olarak size yeter.&#8221;</p>
<p>Böylece Medine&#8217;de müslüman cemaat ile yahudiler arasındaki düşmanlık açığa vuruluyor, aleniyete dökülüyor ve saflar iyice belirginleşiyor.</p>
<p>Bir önceki ayette bir bütün olan Kitap ehlinin tutumu hayretle karşılanmıştı. Gerçi bu hayret belirtici ifade ile aslında yahudilerin kastedildiği anlaşılıyordu. Ama bir sonraki ayet bu anlaşılırlıkla yetinmeyerek yahudilerin kasdedildiğini açıkça belirtiyor. Sonra yahudilerin bu dönemdeki tutumları, davranışları ve Peygamberimize yönelik edepsizlikleri anlatılıyor. Anlaşılan bu olaylar hicretin ilk yıllarında, yani yahudilerin, Medine&#8217;de halâ borularının öttüğü, henüz burunlarının kırılmadığı dönemde meydana gelmiştir. Okuyoruz:</p>
<p>Yahudiler içinde öyleleri var ki, bu dine hakaret etmek amacı ile Tevrat&#8217;taki kelimeleri değiştirerek ve dillerini ağız boşluklarında burarak `İşittik ve karşı geldik&#8217;, `Dinle, sözü dinlenmez olasıca!&#8217; ve &#8220;Raina (Bizi gözet anlamına da gelen eşsesli bir hakaret deyimi)&#8217; derler.&#8221;</p>
<p>Yahudiler kaypaklığı yüzsüzlüğü ve yüce Allah&#8217;a karşı edepsizliği Tevrat&#8217;taki kelimeleri amaçları dışına çıkacak biçimde tahrif etmeye kadar ileri götürdüler. En kabul edilebilir yoruma göre buradaki &#8220;tahrif&#8221; eylemi, Tevrat&#8217;ın metinlerini amaçları dışında yorumlamak anlamındadır. Yahudiler bu tahrif eylemini Tevrat&#8217;ta yer alan son peygamberlik misyonuna ilişkin delilleri ortadan kaldırmak, bunun yanısıra son ilâhi kitap olan Kur&#8217;an&#8217;ın onaylandığı ve böylece her iki kitabın da aynı kaynaktan geldiğine ve bununla bağlantılı olarak Peygamberimizin gerçek peygamber olduğuna kanıt oluşturan hükümleri ve yasaları gözlerden kaçırmak amacı ile yapıyorlardı.</p>
<p>Şunu hemen belirtelim ki, insanların arzularına uyum sağlamak amacı ile semavî kitapların metinlerini amaçları ile bağdaşmayacak biçimde yorumlamak; dinlerinden saparak onu bir meslek ve bir geçim amacı haline getiren bütün din adamlarında görülen ortak bir tutumdur. Onlar bu sahtekârlığı her dönemdeki iktidar sahiplerinin keyiflerine ve dinin çerçevesi dışına taşmak isteyen halk yığınlarının arzularına uyum sağlamak için yaparlar. Yahudiler bu çarpıtma sanatının en maharetli ustalarıdırlar. Ama günümüzde İslâm&#8217;ı çarpıtmayı meslek edinmiş sahtekârlar arasından bu alanda yahudilere taş çıkartacak olanlar ve onlarla başa baş yarışabilecek olanlar hiç de az değildir!</p>
<p>Bunun yanısıra yahudiler kaypaklığı, yüzsüzlüğü, küstahlığı ve Peygamberimize karşı edepsizliklerini &#8220;Ya Muhammed, söylediklerini duyduk, fakat onlara karşı geliyoruz. Sana ne inanacak, ne uyacäk ve ne de itaat edecek değiliz&#8221; diyecek derece ileriye vardırdılar. Bu küstahça sözler, bu äyetlerin İslâm&#8217;ın başlangıç yıllarında indiklerini gösterir. Ayrıca küstahlıklarını edepsizlikleri, ahlâksızlıkları, yüzsüzlükleri ve kaypaklıkları ile de birleştirmekten çekinmeyerek Peygamberimize şöyle diyorlardı:</p>
<p>&#8220;dinle sözü dinlenmez olasıca!&#8217; ve &#8220;Raina (Bizi gözet anlamına da gelen eşsesli bir hakaret deyimi)&#8221;</p>
<p>Yahudiler kullandıkları kelimelerin görünürdeki anlamlarına göre şöyle demiş sayılıyorlardı; &#8220;bizi dinlemek zorunda olmayarak dinle (nezaket belirtici bir deyim)&#8221; ve &#8220;Bize durumumuzu göz önüne alarak, konumumuzu hesaba katarak bak.&#8221; Onlar kitap ehli idiler ya, İslâm&#8217;a puta tapanlar gibi çağrılmaları yakışık almazmış! Kelimelerinin görünürdeki anlamlarına göre bunları söylemek istiyorlardı. Oysa ki, aynı kelimeleri dillerini ağız boşlukları içinde burarak telâffuz edince sözlerinin anlamı şöyle oluyordu; &#8220;Dinle, sözü dinlenmez olasıca, duymaz olasıca!&#8221;. &#8220;Raina&#8221; kelimesini ağızlarında geveleyip söyleyerek bir hakaret deyimine dönüştürüyorlardı.</p>
<p>Görüldüğü gibi küstahlık, edepsizlik, kaypaklık, göz boyayıcılık, sözleri çarpıtma ve ters anlamlarda kullanma hayasızlığı ile karşı karşıyayız.</p>
<p>Çünkü karşımızda yahudi var!</p>
<p>Yahudilerin bu çirkin marifetleri anlatıldıktan sonra ehli kitaptan olanların nasıl bir tutum takınmaları gerektiği, &#8220;kendilerine kutsal kitap payı verilenler&#8221;e yaraşan edepli davranışın nasıl olması beklendiği belirtiliyor, arkasından -bütün bu çirkin marifetlerine rağmen- hidayete, iyi karşılığa, ilahi bağışa ve hayırlı sonuca özendiriliyorlar. Tabii ki, eğer doğru yola koyulurlarsa. Fakat ümitlendirmenin yanısıra karakterlerinin özü de açıklanıyor. Bu karakter eskiden de öyle idi, şimdi de öyledir. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Oysa eğer onlar (böyle diyeceklerine) `Duyduk ve uyduk&#8217;, `işit&#8217; ve `bize bak&#8217; deselerdi kendileri hesabına daha hayırlı ve daha tutarlı olurdu. Fakat Allah kâfirlikleri yüzünden kendilerine lânet ettiği için -pek azı dışında- onlar iman etmezler.&#8221;</p>
<p>Bunlar gerçeğe böylesine açık, böylesine yalın, böylesine dolambaçsız bir şekilde yaklaşmazlar. Eğer gerçeği böylesine açık anlamlı ve kaypaklık amacı içermeyen sözler ile `Duyduk ve uyduk&#8217;, `işit&#8217;, `Bak bize&#8217; diyerek ifade etselerdi kendileri hesabına daha hayırlı, karakterlerinin ve iç dünyalarının tutarlılığı ve sağlıklılığı için daha elverişli bir tutum benimsemiş olurlardı. Fakat aslında onlar kâfirlikleri, gerçeklere sırt çevirmeleri yüzünden yüce Allah&#8217;ın (celle celâluhu) hidayetinden kovulmuşlardır. Bundan dolayı onlar tek-tük bazı istisnalar dışında imana gelmezler.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın bu sözü pratikte doğru çıktı. Uzun tarihleri boyunca çok az sayıda yahudi müslüman oldu. Bunlar iyiliği elde etmeye çalıştıkları, doğru yolu bulmak uğruna çaba harcadıkları için yüce Allah&#8217;ın hidayete ermelerini dilediği ve kendilerine hayır payı ayırdığı bahtiyar kimselerdir. Bu çok azınlığın dışında kalan ezici yahudi çoğunluğu bin dörtyüz yıl boyunca İslâm ile ve müslümanlar ile sürekli savaş halinde olmuştur. Bu amansız savaş İslâm&#8217;ın Medine&#8217;de yanı başlarında ortaya çıktığı andan içinde bulunduğumuz şu ana kadar sürmüştür. O andan itibaren yahudiler İslâm&#8217;a karşı kesintisiz bir komploculuk, vazgeçmek nedir bilmez bir kör inatçılık içinde olmuşlar; zaman zaman görünen biçim, renk ve yöntem farklılıklarına rağmen bu komploculukları, bu kör inatçılıkları her zaman yürürlükte kalmıştır. Tarih boyunca İslâm&#8217;a karşı kurulan bütün tuzakların oynanan bütün iğrenç oyunların arkasında ya doğrudan doğruya yahudi vardır, ya da bu iğrenç düzenbazlığın en büyük payı yahudiye aittir. Çok yönlü milletlerarası haçlılık ve sömürgecilik entrikaları da bu hükmün kapsamı içindedir.</p>
<p>YAHUDİLERE HİDAYET ÇAĞRISI</p>
<p>Bundan sonraki ayette &#8220;kendilerine kitap verilmiş&#8221; olanlara -yahudilere sesleniliyor; ellerindeki Tevrat&#8217;ı onaylayan Kur&#8217;an&#8217;a inanmaya çağrılıyorlar; arkasından çirkin marifetlerinin ve inatçılıklarının kaçınılmaz akıbeti olarak yüzleri çarpıtılmakla ve lânete uğramakla tehdit ediliyorlar; bunun yanısıra kendi dinlerinin de temelini oluşturan katıksız Tevhid ilkesinden sapmış olmakla damgalanıyorlar, bu arada yüce Allah&#8217;ın kendisine ortak koşanları kesinlikle affetmeyeceğini bilmeleri vurgulanıyor. Bu hatırlatma, aynı zamanda, geniş kapsamlı ilâhi bağışlayıcılığın sınırlarını çizen ve Allah&#8217;a ortak koşmanın af kapsamı dışında tutulmaya yol açtığını vurgulayan genel nitelikli bir duyurudur. Okuyoruz:<br />
<strong>47- Ey kendilerine kitap verilenler, biz bazı yüzleri çarpıtıp ense taraflarına döndürmeden ya da Cumartesi yasağını çiğneyenleri lânetlediğimiz gibi lânetlemeden elinizdeki kitabı onaylayıcı olarak indirdiğimiz Kur&#8217;an&#8217;a iman ediniz. Yoksa Allah&#8217;ın emri her zaman kesinlikle yerine gelir.</p>
<p>48- Hiç kuşkusuz Allah, kendisine ortak koşma günahını bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları dilediğine bağışlar. Kim Allah&#8217;a ortak koşarsa son derece büyük bir iftira günahı işlemiş olur.</strong></p>
<p>İlk ayetin girişinde yahudilere, yüce Allah&#8217;ın çağrısına ilk olumlu cevap verenlerden olmalarını gerektiren sıfatları ile, ilk müslümanlar arasında olmalarını sağlaması beklenen gerekçeleri ile sesleniliyor. Tekrarlıyoruz:</p>
<p>&#8220;Ey kendilerine kitap verilenler, elinizdeki kitabı onaylayıcı olarak indirdiğimiz Kur&#8217;an&#8217;a iman ediniz.&#8221;</p>
<p>Kendilerine kitap verilmiş olduğuna göre bu adamların hidayete ermeleri, doğru yolda olmaları şaşılacak, tuhaf sayılacak bir gelişme değildir aslında. Bunun yanısıra söz konusu kitabı kendilerine vermiş olan yüce Allah, onları ellerindeki kitabı onaylayıcı olarak indirdiği Kur&#8217;an&#8217;a inanmaya çağırıyor. Bu Kur&#8217;an, onların elindeki Tevrat&#8217;ı onayladığına göre bu çağrının şaşılacak, garip görülecek bir yanı yoktur.</p>
<p>Eğer iman etmek; kanıtlayıcı delile, açık gerekçelere dayalı olarak meydana gelseydi, ilk inananların yahudiler olması gerekirdi. Fakat karşımızdaki yahudi! Bir sürü çıkarları, ihtirasları, bunun yanısıra bir sürü kinleri ve kör inatları var. Yahudi; karakteri gereği, sapık ve ensesi kalın adam demektir. Nitekim Tevrat onlardan &#8220;Kalın enseli halk&#8221; diye söz ediyor! O bundan dolayı iman etmez. Ama bundan dolayı da şu sert, şu iç karartıcı tehditle yüzyüze geliyor. Tekrarlayalım:</p>
<p>&#8220;&#8230;Biz bazı yüzleri çarpıtıp ense taraflarına döndürmeden ya da Cumartesi yasağını çiğneyenleri lânetlediğimiz gibi lânetlemeden elinizdeki kitabı onaylayıcı olarak indirdiğimiz Kur&#8217;an&#8217;a iman ediniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yüzleri çarpıtmak (tams)&#8221; deyimi, yüzlerin insana ait olduklarını kanıtlayan özellikleri silmek, onları &#8220;ense taraflarına döndürmek&#8221; ise insanları geri geri yürümeye zorlamak anlamına gelir. Ayetin içerdiği tehdit, herkesin anladığı somut anlamda olabilir. Yani yahudiler gerçekten insan yüzlü görünümlerini yitirecekler ve yüzleri arkaya bakacağı için yürürken gerisin geri gideceklerdir. Cumartesi gününe ilişkin balık evlama yasağını çiğnemiş olan yahudilere verilen lânetlenme cezası da bu adamların fiilen maymun ve hayvan kılığına sokulmaları şeklinde gerçekleşmiş olabilir. Bunun yanında burada sözü edilen &#8220;çarpıtma&#8221;dan maksat bu adamların vicdanlarındaki hidayet ve basiret izlerini silmek; kendilerini Tevrat&#8217;ın inişinden önceki kâfirlik ve cahiliye dönemlerine döndürmek de olabilir. İmandan sonra tekrar kâfir olmak, doğru yolu bulduktan sonra yeniden sapıklığa düşmek öylesine dehşetli bir yüz ve basiret çarpılması, öylesine acı bir geriye dönüştür ki, bütün geriye dönmeler ve döndürülmeler onun yanında hiç kalır.</p>
<p>Ayetin maksadı ister o olsun, ister bu olsun; seslendirdiği tehdit gerek katı kalpli donuk yahudi karakterine, gerekse onların aşağılık ve iğrenç davranışlarına uygun, sert ve korkunç bir tehdittir.</p>
<p>Bu tehdit ile ürperip kendine gelerek hemen müslüman olan yahudiler vardır. Bunlardan biri ünlü Kââb-ul Ahbâr&#8217;dır.</p>
<p>Nitekim İbn-i Ebu Hatem&#8217;in İbn-i Nufeyl ve Amr b. Vakıd kanalı ile Yunus b. Celîs&#8217;e dayanarak bildirdiğine göre Ebu İdris Hulâni şöyle diyor; &#8220;Ebu Müslim Halîlî, Kaâb-ul Ahbar&#8217;ın hocası idi. Neden bir an önce gidip Peygamberimizi görmüyor diye bu öğrencisini sık sık ayıplardı. Sonunda onu Peygamberimize gidip nasıl bir insan olduğunu görmeye ikna etti&#8221; (Olayın bundan sonrasını Kââb-ul Ahbar şöyle anlatır:)</p>
<p>&#8220;Binek hayvanımın sırtına atlayıp Medine&#8217;ye vardım. O sırada biri Kur&#8217;an okuyordu, okuduğu ayet şuydu; `Ey kendilerine kitap verilenler, biz bazı yüzleri çarpıtıp ense taraflarına döndürmeden&#8230; elinizdeki kitabı onaylayıcı olarak indirdiğimiz Kur&#8217;an&#8217;a iman ediniz&#8217;. Hemen suya koşup yıkandım. Bu arada `Acaba çarpıldlm mı?&#8217; korkusu ile sık sık elimi yüzümün üzerinde gezdiriyordum. Arkasından hemen müslüman oldum. &#8221; (Yaygın rivayete göre Kaab-ul Ahbar, Hz. Ömer zamanında müslüman oldu. İbn-i Cerir&#8217;e dayanan ve daha güvenilir olduğu belirtilen bu rivayette de Kâab&#8217;ın müslüman oluşu bu ayeti işitmesine bağlanıyor.)</p>
<p>Bu tehdidi izleyen yorum cümlesinde şöyle buyuruluyor:</p>
<p>&#8220;Yoksa Allah&#8217;ın emri, her zaman kesinlikle yerine gelir.&#8221;</p>
<p>Bu cümle az önceki tehdidi pekiştirir niteliktedir. Ayrıca yahudinin karakterine de uygundur!</p>
<p>Bunun arkasından ahirete ilişkin bir başka tehdit geliyor. Bu tehdit, yüce Allah&#8217;a ortak koşma suçu dışında kalan günahların önünde İlâhî rahmet kapısı açık olduğu ve yalnız bu ağır suçun kesinlikle af kapsamı dışında olduğunu açıklıyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah, kendisine ortak koşma suçunu bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları dilediğine bağışlar. Kim Allah&#8217;a ortak koşarsa son derece büyük bir iftira günahı işlemiş olur.&#8221;</p>
<p>Bu ayetin yahudileri katışıksız imana ve Tevhide çağıran üslubûndan O&#8217;nun yahudileri yüce Allah&#8217;a ortak koşmakla suçladığı anlaşılıyor. Gerçi burada onların Allah&#8217;a ortak koşma anlamına gelecek hiçbir sözlerinden ya da davranışlarından bahsedilmiyor. Fakat Kur&#8217;an&#8217;ın başka ayetlerinde bu konuda ayrıntılı bilgi veriliyor. Meselâ bir ayette onların &#8220;Uzeyr, Allah&#8217;ın oğludur&#8221; dedikleri anlatılıyor. Tıpkı hristiyanların &#8220;Mesih (İsa) Allah&#8217;ın oğludur&#8221; demeleri gibi. Hiç kuşkusuz bu söz Allah&#8217;a ortak koşmak(şirk)&#8217;tir.&#8221; (Tevbe Suresi, 30) Bunun yanısıra Kur&#8217;an&#8217;da bize gerek yahudilerin gerekse hristiyanların &#8220;Allah&#8217;ı bir yana bırakarak hahamlarını ve papazlarını ilâh edindikleri&#8221; anlatılıyor.&#8221; (Tevbe Suresi, 31) Oysa biz biliyoruz ki, ne yahudiler hahamlarına ve ne de hristiyanlar papazlarına tapınıyorlardı. Yalnız her iki kesim de kendi din adamlarının yasa koyma, helâl kılma ve yasaklama yetkisi taşıdıklarını ileri sürmüşlerdir. Oysa bu yetki sırf yüce Allah&#8217;ın tekelindedir, ayrıca bu husus İlahlığın gereklerinden biridir. İşte Kur&#8217;an, bu yüzden onları putperest (müşrik) saymıştır. İlerde ayrıntılı biçimde anlatacağımız gibi, bu ilke İslâm&#8217;ın tanımına ve imanın şartına ilişkin tutarlı düşünce açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Her neyse, sözün kısası Peygamberimizin zamanında Arap yarımadasında yaşayan yahudilerin inançları putperestlik hurafeleri ile karışık ve dolayısı ile tek ilâh inancından uzaklaşmıştı. Bu yüzden bu ayette yer alan Allah&#8217;ın, kendisine ortak koşma günahı dışındaki günahları dilediklerine bağışlayabileceği, buna karşılık kendine ortak koşma günahını kesinlikle hoşgörü ile karşılamayacağı, eğer bir insan dünyada Allah&#8217;a ortak koşar da, bu inancından vazgeçmeksizin yüce Allah&#8217;ın huzuruna çıkarsa affedilmesinin asla beklenmemesi gerektiği şeklindeki vurgulamalı açıklama, yahudilere yöneltilmiştir.</p>
<p>Allah&#8217;a ortak koşma ((şirk)&#8217; Allah ile kul arasındaki ilişkiyi keser. Buna göre yüce Allah&#8217;a ortak koşan bu kimseler eğer bu sapık inanca bağlı olarak&#8217;, başka bir deyimle Allah ile ilişkileri kesik olarak dünyadan ayrılırlar ise hiçbir affedilme ümitleri kalmaz. Bir insan düşününüz ki, yüce Allah&#8217;a ortak koşuyor, gerek evrenin görünen olaylarında ve gerekse peygamberlerin getirdikleri bilgilerde Allah&#8217;ın tekliğini kanıtlayan bunca delil, karşısında dururken bu sapık inançta ısrar ederek öylece ahirete göçüyor. Eğer o insanın yapısında iyilik ve yapıcılık unsurlarından bir teki bile varsa böyle bir şey yapmaz. Demek ki, yapan insanın yapısı geri dönülmez biçimde bozulmuş, Allah&#8217;ın lekesiz biçimde kendisine sunduğu fıtratı mahvolmuş, aşağıların aşağısı bir bataklığa yuvarlanmış ve kendi eli ile kendini cehennem hayatına hazırlamıştır.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;a ortak koşmak açık, belirgin ve bariz bir günah; çirkin, küstahça ve son derece ağır bir zulümdür. Bunun dışında kalan bütün küçük ve büyük günahlara gelince yüce Allah onları dilediği kullarına bağışlar. Bunlar tümü ile af kapsamına girerler. Bu affedilme tevbe etme sonucu olabileceği gibï, Peygamberimizden gelen bazı belgeli rivayetlerin bildirdiklerine ,göre tevbe etmeksizin de olabilir. Yeter ki, günahkâr kul, yüce Allah&#8217;ın bilincinde olsun O&#8217;nun affını umsun, O&#8217;nun kendisini affedebilecek güçte olduğundan emin olsun, O kendisini bağışlasa da günah işlemiş olmasının yine de bir kusur olduğunun farkında olsun. Bu durum yüce Allah&#8217;ın rahmetinin bitmez-tükenmez olduğunu, affediciliğinin ne bir kapı ve ne de bir kapıcı tarafından engellenemeyeceğini son derece somut olarak gözlerimizin önüne serer.</p>
<p>Nitekim Kuteybe&#8217;nin, Cerir b. Abdulhamid ve Abdulâziz yolu ile Zeyd b. Vehb&#8217;e dayanarak bildirdiğine göre sahabilerden Ebu Zerr (Allah ondan razı olsun) şöyle diyor:</p>
<p>Bir gece dışarı çıkmıştım. Baktım ki, Peygamberimiz tek başına yürüyüş yapıyor. Yanında hiç kimse yok. Yürürken yanında bir başkasının olmasını istemediğini düşünerek ay ışığı altında yürümeye koyuldum. Peygamberimiz birden dönerek beni gördü. `Kim o&#8217; dedi. `Kurbanın olayım, Ebu Zerr&#8217; diye cevap verdim. Bana `Gel, ya Ebu Zerr&#8217; dedi. Birazcık yanında yürüdüm. Bir ara bana şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Dünyada zengin olanlar Kıyamet günü fakir olacaklardır. Yalnız yüce Allah&#8217;ın hayırlı mal bağışladığı ve bu malı sağlarına, sollarına, önlerine, arkalarına dağıtarak onunla hayırlı işler yapan kimseler müstesna.&#8221;</p>
<p>Biraz daha yanında yürüdükten sonra bana dönerek `Burada otur&#8217; dedi ve beni etrafı taşlarla çevrili bir düzlüğe oturttu. Arkasından `Ben geri gelinceye kadar burada otur&#8217; dedi. Sonra önümüzde uzanan tek araziye doğru yürüdü ve gözümden kayboldu. Bir süre görünmedi. Bu süre oldukça uzamıştı. Sonunda onun `Zina etmiş, hırsızlık yapmış da olsa&#8230;&#8221; diye diye bana doğru geldiğini gördüm. Yanıma gelince dayanamadım, `Yä Resulullah, kurbanın olayım, alanın bir kenarında kiminle konuşuyordun. Ben bir ara sana doğru birinïn geldiğini duydum&#8217; dedim. Peygamberimiz bana şu cevabı verdi:</p>
<p>&#8220;O Cebrail&#8217;di, alanın kenarında karşıma çıkarak bana &#8220;Ümmetine şu müjdeyi ver ki, Allah&#8217;a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ölen kimse cennete girecektir.&#8217; Kendisine &#8220;Ey Cebrail, hırsızlık yapmış ve zina işlemiş olsa da mı?&#8221; diye sordum, `Evet&#8217; dedi. Tekrar `Hırsızlık yapmış, zina işlemiş olsa da mı?&#8217; diye sordum. Bana `Evet, hatta içki içmiş bile olsa&#8217; diye cevap verdi.&#8221; (Buhari, Müslim)</p>
<p>Bu arada İbn-i Ebu Hatem&#8217;in, Cabir b. Abdullah&#8217;a dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a hiçbir ortak koşmaksızın ölen kimse affedilmeye hak kazanır. Allah onu dilerse azaba çarptırır, dilerse affeder. `Allah, kendisine ortak koşma suçunu kesinlikle affetmez. Bunun dışında kalan günahları dilediklerine bağışlar.&#8221;</p>
<p>Öte yandan yine İbn-i Ebu Hâtem&#8217;in bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer şöyle diyor; &#8220;Bizler -Peygamberimizin sahabileri- adam öldürenlerin, yetim malı yiyenlerin, namuslu kadınları zina yapmakla suçlayanların ve yalancı şahitlerin hakkında şüphe etmiyorduk. Fakat `Allah, kendisine ortak koşma suçunu kesinlikle affetmez. Bunun dışında kalan günahları dilediklerine bağışlar&#8217; ayeti inince Peygamberimizin sahabileri bu yolda şahitlik etmekten vazgeçtiler.&#8221;</p>
<p>Öte yandan İkrime&#8217;nin, Abdullah b. Abbas&#8217;a dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Yüce ve Ulu Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor: `Kim benim günahları affetmeye muktedir olduğumu bilir de, eğer bana ortak koşmuş değil ise günahlarına aldırış etmeden kendisini affederim.&#8221; (Taberanî)</p>
<p>Özellikle bu son hadisin mesajı son derece açıktır. Demek ki, her şeyden önce kalplerin, yüce Allah&#8217;ın, gerçek anlamı ile bilincinde olmaları gerekir. Bunun arkasından iyilik, umut, kaygı ve korku bilinçlerine sıra gelir. Herhangi bir günah işlendiğinde eğer gerisinde bu özellikler varsa günahkâr kul, takva ve af kapsamında olduğundan emin olmalıdır.</p>
<p>ŞAŞKIN İNSANLAR</p>
<p>Daha sonraki ayette, Kur&#8217;an-ı Kerim, müslümanların safında Medine yahudileri ile savaşa giriyor. Yüce Allah&#8217;ın &#8220;seçilmiş halkı&#8221; olduklarını sanan, kendi kendilerine övünen ve bir yandan daha önce belirttiğimiz gibi kutsal kitaplarını tahrif eder, Allah&#8217;a ve Peygamberimize dil uzatırken, öte yandan ilerde anlatacağımız üzere &#8220;Putlara ve Tağut&#8217;a&#8221; taparken kendilerini kusursuz göstermeye yeltenen bu şaşkınların halı hayretle karşılanıyor. Onların kendilerini kusursuz ilân etmelerinin ve ne kötülük işlerler ise işlesinler, yine de yüce Allah&#8217;ın yakınları olduklarını sanmalarının asılsız olduğu vurgulanıyor. Okuyoruz:<br />
<strong>49- Şu kendilerini temize çıkaranları görmüyor musun? Oysa Allah dilediği kimseyi arındırır, fakat hiç kimseye kıl payı kadar haksızlık yapılmaz.</p>
<p>50- Baksana Allah&#8217;a karşı nasıl yalan uyduruyorlar? Bu tek başına yeterli bir apaçık günahtır.</strong></p>
<p>Yahudilerin &#8220;Allah&#8217;ın seçilmiş halkı&#8221; oldukları şeklindeki iddiaları eskidir. Gerçekten yüce Allah, onları kutsal emaneti taşımak ve bu emanetin gerektirdiği misyonu yerine getirmek için seçti. Onları o dönemde yaşayan diğer milletlere üstün tuttu. Mısır Firavun&#8217;u ile adamlarını onların hatırı için helâk etti ve kendilerini &#8220;kutsal topraklar&#8221;a mirasçı yaptı.</p>
<p>Fakat yahudiler bir süre sonra yüce Allah&#8217;ın sisteminden saptılar, dünyanın amansız zorbaları kesildiler. Yeryüzü, onların kötülüklerini kaldıramaz oldu. Hahamları onlara yüce Allah&#8217;ın helâllerini yasaklamaya ve yasaklarını serbest saymaya girişti. Onlar da bu konuda hahamlarına uydular. Yüce Allah&#8217;ın tekelinde olan yasaklama ve helâl kılma yetkisinin, çizmeyi aşan hahamları tarafından kullanılmasına karşı çıkmadılar. Yine bu yahudi hahamları yüce Allah&#8217;ın şeriatında değişiklik yaptılar. Bu değişiklikleri bir yandan iktidardakilerin ve seçkin azınlığın gönlünü yapmak ve bir yandan da halk yığınlarının isteklerini ve arzularını tatmin etmek için yaptılar. Böylece yahudiler yüce Allah&#8217;ı bir yana bırakarak bu şımarık din adamlarını ilâh edindiler. Faiz yemekten kaçınmadılar. Sonunda Allah&#8217;ın dini ile ve Allah&#8217;ın kendilerine indirmiş olduğu kutsal kitap ile aralarındaki bağlar zayıfladı.</p>
<p>Bütün bunlara -ve daha birçok marifetlerine- rağmen tarihleri boyunca yüce Allah&#8217;ın evlâtları ve sevdikleri olduklarını, birkaç sayılı gün dışında Cehennem ateşinin kendilerine değmeyeceğini, sadece yahudi olanların doğru yolda olduklarını ve yüce Allah tarafından beğenildiklerini ileri sürmeye devam ettiler. Sanki yüce Allah ile aralarındaki ilişki; akrabalık, soy ortaklığı ve kayırmacılık ilişkisi imiş gibi. Haşa! Yüce Allah bu tür yakışıksız isnadlardan uzaktır, kuşkusuz. Yüce Allah ile O&#8217;nun hiç bir kulu arasında akrabalık ve soy ortaklığı ilişkisi söz konusu değildir. O&#8217;nun ile kullar arasındaki bağı doğru inanç, iyi amel ve İlâhî sisteme kararlı bağlılık oluşturur. Kim bu bağı, bu ilişkiyi sarsıntıya uğratırsa yüce Allah&#8217;ın öfkesine çarpılır. Sapıklık dönemlerinde yüce Allah&#8217;ın hidayetine muhatap olan kimseler eğer tekrar eğri yola saparlarsa yüce Allah&#8217;ın kendilerine yönelik bu öfkesi, bu gazabı daha ağır olur.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz yahudilerin, günümüzde, sözde müslüman olan bazı benzerleri var. Bunlar müslüman olduklarını ileri sürüyorlar, kendilerini Peygamberimizin ümmetinden sayıyorlar. Yüce Allah&#8217;ın mutlaka kendilerini destekleyerek işgalci yahudileri yurtlarından çıkaracağını bekliyorlar. Ama buna karşılık yüce Allah&#8217;ın önerdiği hayat sistemi olan Hak Din&#8217;den tamamen kopmuşlar, bu dini hayatlarının dışına atmışlar. Ne aralarındaki anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasında ne ekonomik kararlarında, ne sosyal hayatlarını düzenlemede ne ahlâklarında ve ne de geleneklerinde Allah&#8217;ın kitabının hakemliğine başvurmuyorlar. Tek müslümanlık kanıtları, taşıdıkları İslâmî isimler ile bir zamanlar gerçek müslümanların doğdukları, Allah&#8217;ın dinini uygulamaya geçirdikleri ve hayat sistemini egemen kıldıkları topraklarda yaşıyor olmalarıdır!</p>
<p>Okuduğumuz ayette yüce Allah, Peygamberimize kendi kendilerini temize çıkaran yahudilerin durumunun hayret verici olduğunu ifade ediyor. Oysa günümüz &#8220;müslümanlar&#8221;ının durumu daha hayret verici, daha gülünç ve daha şaşırtıcıdır!</p>
<p>Sebebine gelince kendilerini aklama, temize çıkarma, iyiliği Allah&#8217;a yakınlığı ve O&#8217;nun seçilmiş kulu olmayı kendine mal etme yetkisi insanların yetkisinde değildir. Ancak Allah dilediklerini temize çıkarabilir, aklayabilir. Çünkü O, kalpleri ve davranışları herkesten iyi bilir. Eğer insanlar bu değerlendirme yetkisini Allah&#8217;a bırakarak iyi ameller işlemeye yönelirlerse, kof iddialardan uzak dururlarsa yüce Allah (celle celâluhu) insanlara zerre kadar haksızlık yapmaz. Eğer insanlar hiç kendilerini övmeden, alçakgönüllülükle, Allah&#8217;tan utanarak, kendilerini aklama ve şişirme iddialarından kaçınarak iyi ameller işleyecek olurlarsa Allah katında aldatılacak, herhangi bir iyi amelleri unutulacak ya da hakları yenecek değildir.</p>
<p>Yüce Allah kendi kendilerini aklayan, Allah&#8217;ın rızasını kazanmış olduklarını ileri süren yahudilerin yalan söylediklerini, kendisine iftira attıklarını açıkça belirtiyor ve onların bu çirkin marifetini kınıyor. Ayrıca bu davranışın iğrençliğine dikkatleri çekiyor. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Baksana, Allah adına nasıl yalan uyduruyorlar? Bu tek başına yeterli bir apaçık günahtır.&#8221;</p>
<p>Burada yine kendimize dönelim. Bizler İslâm kaynaklı isimler taşıyoruz diye ve bir zamanlar gerçek müslümanların yaşadığı topraklarda oturuyoruz diye müslüman olduğumuzu iddia ediyoruz. Oysa İslâm, hayatımızın hiçbir kesimine egemen değildir. Sosyal hayatımızın hiçbir alanında İslâm&#8217;a bu yetkiyi tanımıyoruz. Müslüman olduğumuzu ileri sürüyoruz, ama görüntümüz ile, realitemiz ile İslâm&#8217;ı lekeliyoruz. yabancılara İslâm&#8217;ı antipatik gösteren somut örnekler oluyoruz. Hz. Muhammed&#8217;in ümmetinden olduğumuzu söyleyerek yüce Allah&#8217;ın seçkin kulları olduğumuzu ileri sürüyoruz. Oysa Hz. Muhammed&#8217;in öğrettiği din, Hz. Muhammed&#8217;in uyguladığı sistem, hayatımızdan bütün-bütüne kovulmuş ve soyutlanmıştır. Bana kalırsa biz bu halimiz ile aynen yüce Allah&#8217;ın tutumlarını şaşırtıcı bulduğunu Peygamberimize anlattığı, Allah adına yalan söylemekle suçladığı ve büyük günah yükü altına girdiklerini belirttiği o yahudilere benziyoruz. Allah yardımcımız olsun!</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın dini bir hayat sistemidir. Allah&#8217;a itaat etmek demek, bu sistemi hayata egemen kılmak dèmektir. Allah&#8217;a itaat etmedikçe O&#8217;na yakın olunamaz. Şimdi bir bakalım, yüce Allah, O&#8217;nun dini ve sistemi nerede, biz neredeyiz? Sonra bir bakalım ki, acaba yüce Allah&#8217;ın hallerini hayretle anlattığı, kendi kendilerini aklamakla yüce şahsına iftira atma günahı altına girdiklerini belirttiği o şaşkın yahudiler ile aramızda ne fark var? İlke aynı ilkedir, durum da aynı durum. Hiçbir kul ile yüce Allah arasında soy ortaklığı, akrabalık ve kayırmacılık ilgisi yoktur!</p>
<p>KENDİLERİNİ TEMİZE ÇIKARANLAR</p>
<p>Ayetlerin akışı içinde kendi kendilerini temize çıkaran bu kimseler hakkında hayret ifade edilmeye devam ediliyor. Çünkü bu şaşkınlar bir yandan; yüce Allah&#8217;ın şeriatine dayanmayan, O&#8217;nun koyduğu herhangi bir kritere yaslanarak ölçü dışına taşma tehlikesini bertaraf etmemiş hükümlere, ayetin deyimi ile &#8220;puta ve Tağut&#8217;a&#8221; inanırken, öbür yanda; putperestliğe ve putperestlere arka çıkıyor, onlara yüce Allah&#8217;ın kitabına sistemine ve şeriatına bağlılık bakımından müslümanlara göre daha doğru yolda olduklarını söylüyorlar. Okuyacağımız ayetlerde onların tutumları karşısında hayret ifade edildikten ve bu gülünç manevraları gözler önüne serildikten sonra sert bir dille kınanıyorlar, aşağılayıcı bir ifade ile yerin dibine batırılıyorlar. Bunların yanısıra karakterlerinde gizli duran kıskançlığa ve cimriliğe parmak basılıyor, bağlıları olmakla övündükleri Hz. İbrahim&#8217;in dinine sırt çevirmeleri yanında bu gülünç tutumu takınmalarına yol açan diğer sebepler açığa vuruluyor. Bu kınama ve saldırı kampanyası &#8220;Öylelerine alevli cehennem yaraşır&#8221; cümlesi ile noktalanan kendilerine yönelik bir cehennem tehdidi ile son buluyor. Şimdi bu ayetleri okuyalım:<br />
<strong>51- Şu kendilerine kitaptan bir pay verdiklerimizi görmüyor musun? Bunlar puta ve tağut&#8217;a (şeytana) inanırlar ve kâfirler hakkında `Bunların yolu müminlerin yolundan daha doğrudur&#8217; derler.</p>
<p>52- Bunlar Allah&#8217;ın lânetine uğramış kimselerdir. Allah birine lânet ederse ona yardım edecek birini bulamazsın.</p>
<p>53- Yoksa onların Allah&#8217;ın mülkünde bir payları mı var? Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek kırıntısı bile vermezlerdi.</p>
<p>54- Yoksa Allah&#8217;ın, lütfunun eseri olarak insanlara bağışlamış olduğu imtiyazı çekemiyorlar, bu yüzden onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrahim&#8217;in soyundan gelenlere de kitap ve hikmet vermiş, kendilerine büyük bir egemenlik bağışlamıştık.</p>
<p>55- Fakat İbrahim&#8217;in soyundan gelenlerin kimi O&#8217;na inandı, kimi de kendisine sırt çevirdi. Öylelerinin hakkından alevli cehennem gelir.</strong></p>
<p>Kendilerine &#8220;Kitaptan bir pay verilenler&#8221;den şunlar beklenirdi: Bunlar herkesten önce Kitaba (Kur&#8217;an&#8217;a) inanmalıydılar, yüce Allah&#8217;ın yol göstericiliğine muhatap olmamış nasipsizlerin kapıldıkları putperestliğe karşı çıkmalıydılar, yüce Allah&#8217;ın kitabını hayatlarına egemen kılmalı ve tağutun yoluna koyulmamalıydılar. Tağut; yüce Allah&#8217;ın onayına dayanmayan herhangi bir hukuk sistemi ve yüce Allah&#8217;ın şeriatınca desteklenmeyen herhangi bir hüküm demektir.</p>
<p>Fakat kendi kendilerini aklayan ve yüce Allah&#8217;ın sevdikleri olmakla övünen yahudiler, kendilerine yakıştırdıkları bu asılsız konuma ters düşecek şekilde batıla ve putperestliğe uyuyorlar. Çünkü kâhinlerinin peşinden gidiyorlar, kahinlerine ve hahamlarına yüce Allah&#8217;ın onayına dayanmaksızın yasa koyma yetkisi tanıyorlar. Aynı anlamda &#8220;tağut&#8221;a inanıyorlar. Tağut, yüce Allah&#8217;ın şeriatı dışında kaynaklanan hüküm anlamındadır. Tağut, sözlük anlamı ile &#8220;azgınlık, taşkınlık, ölçü dışına çıkma&#8221; demektir. Sözünü ettiğimiz tutum da bir tür taşkınlık ve bir çeşit ölçüyü çiğnemektir. Çünkü yüce Allah&#8217;ın tekelindeki imtiyazlardan biri olan egemenliği insanlardan birine yakıştırmaya kalkışıyor. Bunun yanısıra yüce Allah&#8217;ın hakka ve adalete bağlayıcı şeriatının kurallarından birinin disiplini altına girmiyor. Bu niteliği ile bu tutum bir taşkınlık, bir kuralları çiğneme olayıdır. Bu tür kural dışı, taşkın hükümlere inananlar, uyum gösterenler ya Allah&#8217;a ortak koşmuşlardır ya da doğrudan doğruya kafirdirler. İşte yüce Allah bunların tutumlarını şaşırtıcı buluyor. Çünkü kendilerine kutsal kitap hazinesinden bir pay verildiği halde bu kitabın içeriğine bağlanmamışlardır.</p>
<p>Bu şaşkınlar sadece &#8220;puta ve Tağut&#8217;a&#8221; inanmakla kalmıyorlar. Bunun yanısıra yüce Allah&#8217;ın kitab verdiği, kendilerine Kur&#8217;an&#8217;ı gönderdiği müslümanlara karşı kâfirlerin tarafında yer alıyorlar, onlara hak veriyorlar. Tekrarlıyoruz:</p>
<p>&#8220;Kâfirler hakkında `Bunların yolu, müminlerin yolundan daha doğrudur&#8217; derler.&#8221;</p>
<p>İbn-i İshak&#8217;ın, Muhammed b. Ebu Muhammed ve İkrime yolu ile Ebu Said b. Cubeyr&#8217;e dayanarak bildirdiğine göre Abdullah b. Abbas diyor ki:</p>
<p>&#8220;Kureyş, Gatafan ve Beni Kureyza kabilelerini müslümanlara karşı birleştirip savaşa sürükleyenler Hayy b. Ahtab, Selâm b. Hakık, Ebu Rafi, Rebü b. Hakık, Ebu Amir, Vehûh b. Amir ve Hevde b. Kasy adlı kişilerdi. Bunlardan Venûh, Ebu Amir ve Hevele Vailoğulları kabilesinden, öbürleri ise Nadiroğullari kabilesinden idi.</p>
<p>Bu yahudi heyeti Kureyş kabilesi ile görüşmeye gidince onlara beraberlerinde getirdikleri din adamlarını göstererek şöyle dedi; `Bunlar Yahudi hahamlarıdırlar. İlk kutsal kitabı iyi bilirler. Sorun onlara, sizin dininiz mi, yoksa Muhammed&#8217;in dini mi üstündür?&#8217; Kureyşlilerin bu yoldaki soruları üzerine yahudi hahamları `Sizin dininiz Muhammed&#8217;in dininden daha üstündür. Sizin yolunuz Muhammed&#8217;in ve O&#8217;nun peşinden gidenlerin yolundan daha doğrudur&#8217; diye cevap verdiler. Bunun üzerine yüce Allah `Şu kendilerine kitaptan pay verdiklerimizi görmüyor musun&#8230;&#8217; diye başlayan ve &#8220;&#8230; kendilerine büyük bir egemenlik bağışlamıştık&#8221; diye biten ayetler gurubunu indirdi.</p>
<p>Bu ayetlerde onlara lânet ediliyor, dünyada ve ahirette desteksiz ve yardımcısız kalmaya mahkûm oldukları bildiriliyordu. Çünkü onlar, Kureyş putperestlerine kendilerine destek sağlamak için gitmişler, bu sözleri de gönüllerini alıp taraftarlıklarını kazanmak amacı ile söylemişlerdi.</p>
<p>Nitekim Kureyşliler de yahudilerin bu isteklerini olumlu karşılayarak Hendek (Ahzab) savaşında onların tarafında müslümanlara karşı savaşa girdiler. Peygamberimiz bunlara karşı Medine çevresinde hendekler kazdırdı. Yüce Allah, onların kötülüklerine engel oldu, onları kinleri ile baş başa bıraktı, istedikleri sonucu elde edemediler. Yüce Allah savaşta ağırlığını müminlerden yana koydu. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.</p>
<p>Gerçi yahudilerin &#8220;Putperest Kureyşlilerin dini Hz. Muhammed&#8217;in ve O&#8217;nun peşinden gidenlerin dininden daha üstündür; putperestlerin yolu, yüce Allah&#8217;ın kitabına (Kur&#8217;an&#8217;a) ve Peygamberine inananların yolundan daha doğrudur&#8221; demeleri aslında hayret edilecek bir tutumdur; ama, yahudilere çok görülmez, onlar için normaldir. Onlar hak ile batıl arasında, doğru ile eğri arasında, doğrular ile eğriler arasındaki tutumu her zaman budur. Onların doyumsuz hırsları, yatışmaz arzuları ve dinmez kinleri vardır. Onlar hakkın ve hak taraftarlarının yanında hırslarına, arzularına ve kinlerine destek bulamazlar. Bu yoldaki desteği ve yardımı her zaman ancak batılın, eğrinin ve eğrilik taraftarlarının arasında bulabilirler. Hakkın ve hak taraftarlarının aleyhine geçip batılın ve eğrinin taraftarlarının lehine tanıklık etmelerinin sebebi budur.</p>
<p>Onların tutumu her zaman budur ve bu tutumun sebebi de her zaman geçerlidir. Bu yüzden onların &#8220;Kureyş putperestlerinin yolu, müminlerin yolundan daha doğrudur&#8221; demeleri kendi açılarından mantıklı ve normaldir, süpriz değildir.</p>
<p>Yahudiler aynı sözü bu günde söylüyorlar, yarın .da söyleyeceklerdir. Onlar günümüz dünyasının her yerindeki başarılı İslâmî hareketi, denetimleri altındaki propaganda ve yönlendirme araçları ile lekelerler; bu hareketleri gözden düşürüp kuvvet yolu ile ezmek isteyen batıl taraftarlarını olanca güçleri ile desteklerler. Tıpkı ilk İslâmî hareketi gözden düşürmek ve ezebilmek için putperest Kureyşlileri destekledikleri, kendileri ile güç birliği yaptıkları gibi.</p>
<p>Fakat iğrenç iki yüzlülüklerinden, hile ve düzenbazlık alanındaki erişilmez maharetlerinden ve zamanımız şartlarının öyle yapmalarını gerektirmesinden dolayı kimi zaman eğriyi ve eğrinin taraftarlarını açıktan açığa övmezler. Sadece hakkı ve hak taraftarlarını karalamakla yetinirler. Batılın hakkı ezmesine, sindirmesine böylesine dolaylı yoldan destek vermeyi uygun görürler. Çünkü günümüzde yahudilerin açık övgüsü, başlı başına bir suçlama gerekçesi ve taşınmaz bir töhmet yükü haline gelmiştir. Bu yüzden eğer desteklerini ve övgülerini açığa vururlarsa İslâmî hareketleri ezmek isteyen, dünyanın her yerindeki gizli ajanları ve onlardan aldıkları direktiflere göre çalışan sinsi zorbalar hakkında kuşku uyandırabilir!</p>
<p>Kimi zaman bu sinsi yanıltmacalarını o kadar ileri boyutlara vardırırlar ki kendileri hesabına hakkı ve hak taraftarlarını sindiren ajanları ile göstermelik düşmanlık ve savaş oyunu oynarlar ya da danışıklı propaganda savaşını gündeme getirirler. Amaçları uzun vadeli emellerini gerçekleştiren en sadık, en bağımlı dostlarını tamamen şüpheden uzak tutmaktır.</p>
<p>Fakat asla İslâm&#8217;ı ve müslümanları karalama, gözden düşürme kampanyasına ara vermezler. Çünkü İslâm&#8217;a karşı besledikleri kin o kadar koyu ve katıdır ki, en küçük bir İslâmî diriliş hareketine, hatta böyle bir hareketin gölgesine bile tahammül edemezler. İnsanları yanıltmak ve aldatmak için bile onun varlığına katlanamazlar.</p>
<p>Yahudilerin tarih boyunca sergiledikleri karakter, uyguladıkları strateji ve güttükleri amaç aynıdır. İşte yüce Allah bundan dolayı onlara lânet ediyor, kendilerini rahmetinden kovuyor ve desteğinden yoksun bırakıyor. Yüce Allah&#8217;ın desteğinden yoksun kalan kimse bütün yeryüzü halkının desteğini ve yardımını kazansa bile aslında destekçisiz ve yardımcısızdır. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah&#8217;ın lânetine uğramış kimselerdir. Allah birine lânet ederse ona yardım edecek birini bulamazsın.&#8221;</p>
<p>Günümüzde bütün batılı devletlerin yahudileri desteklediklerini görünce paniğe kapılıp sorabiliriz: Hani Allah onları lânete çarptırdığını vaad etmişti? Hani Allah&#8217;ın lânetine uğrayanlar yardımcı ve destekçi bulamazlardı?</p>
<p>Fakat bilmeliyiz ki, asıl yardım edici, asıl destekçi insanlar değildir, devletler de değildir. Bu devletlerin ellerinde hidrojen bombaları ve türlü türlü füzeler de olsa bu böyledir. Asıl gerçek yardımcı yüce Allah&#8217;tır, iradesi karşısında bütün kullarına diz çöktürme gücünde olan yüce Allah! Bu rakipsiz güç karşısında ellerinde hidrojen bombaları ve çeşit çeşit füzeler bulunan kullar da kim oluyorlar?</p>
<p>Yüce Allah ise kendisini destekleyenin destekçisidir. Nitekim O bize &#8220;Allah dinini destekleyenleri kesinlikle destekler.&#8221; buyuruyor.&#8221; (Hacc Suresi, 40) Yüce Allah kendisine gerçek anlamda inananların, olanca güçleri ile sistemine bağlananların, hoşnutluk ve teslimiyet içinde sisteminin hakemliğine başvuranların yardımcısı ve destekçisidir.</p>
<p>Yüce Allah bu ayette kendisine inanmış, sistemine uyan ve şeriatının hakemliğini benimseyen bir ümmete sesleniyor. Bu yüzden bu ümmetin düşmanları olan yahudileri ve destekçilerini küçümsüyor. Yine yüce Allah bu ümmete yardım etmeyi, destek sağlamayı vaad ediyor. Çünkü düşmanlarının, yani yahudilerin yardım edicisi destekleyicisi yoktur. Yüce Allah o günkü müslümanlara karşı vaadini, fiilen gerçekleştirdi. Onun vaadi ancak gerçek müslümanlar hakkında gerçekleşebilir, ancak gerçekten inanmış bir kitle varolunca bunların eli ile bu durum pratiğe yansıyabilir.</p>
<p>O halde ateistlerin, putperestlerin ve hristiyanların hep birlikte yahudileri desteklemeleri, arkalamaları karşısında paniğe kapılmayalım ve yılgınlığa düşmeyelim. Onlar her zaman zaten İslâm karşısında, müslümanlar karşısında ve yahudilerin yanında olup onların destekçileri olurlar. Çünkü asıl güç dengesini değiştirecek destek ve yardım bunlarınki değildir. Fakat aynı zamanda Allah&#8217;ın yardımını peşin olarak yanımızda bilmek gibi bir yanılgıya da kesinlikle kapılmamalıyız. Çünkü yüce Allah&#8217;ın yardım vaadi ancak müslümanlar hakkında ve bu iddiayı ileri süren kimseler gerçek müslüman oldukları gün gerçekleşir.</p>
<p>Buna göre müslümanlär -bir kez olsun- gerçekten müslüman olmayı denemeye girişmelidirler. O zaman kendi gözleri ile baksınlar bakalım, ortada yahudileri destekleyen kalacak mı, ya da kalsa bile bu destekçilerin yahudiye bir yararı olacak mı?</p>
<p>İNSANLIIĞIN BAŞ DÜŞMANLARI</p>
<p>Yüce Allah yahudilerin tutumlarını, davranışlarını ve sözlerini hayretle karşıladığını belirttikten ve bu yüzden onları lânetine çarptırıp yalnızlığın perişanlığına mahkûm ettiğini açıkladıktan sonra Peygamberimize ve müslümanlara karşı takındıkları başka bir tutumu kınamaya girişiyor ve yahudilerin müminlere yönelik ilâhi nimeti kıskanmalarını yeriyor. Bu nimet hak Din, zafer ve egemenlik-iktidar nimetidir. İşte yüce Allah&#8217;ın tek taraflı bir bağışı olarak müslümanlara karşı sunduğu bu nimet yahudileri kıskançlıktan çatlatıyor. Oysa nimeti veren, yüce Allah&#8217;tır, müslümanların bu ilâhi takdirde hiçbir yetki payları yok!</p>
<p>Aşağıdaki ayetlerde aynı zamanda yahudilerin pinti karakterlerine, başkalarının elindeki her şeyde gözü kalan çekememezliklerine de parmak basılıyor. Oysa yüce Allah onlara ve atalarına da bol bol nimet bağışladı. Fakat bu ilâhi bağışlar onlara ne cömertliği gösterebildi ve ne de kendilerini kıskançlıktan ve açgözlülükten vazgeçirebildi. Şimdi ayetleri okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Yoksa onların Allah&#8217;ın mülkünde bir payları mı var? Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek kırıntısını bile vermezlerdi.</p>
<p>Yoksa Allah&#8217;ın karşılıksız lütfunun eseri olarak insanlara bağışlamış olduğu imtiyazı çekemiyorlar, bu yüzden insanları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrahim&#8217;in soyundan gelenlere de kitap ve hikmet vermiş, kendilerine büyük bir egemenlik bağışlamıştık.&#8221;</p>
<p>Aman Allah&#8217;ım, ne tuhaf şey! Adamlar, yüce Allah&#8217;ın herhangi bir kuluna kendi katından bir nimet bağışlamasını çekemiyorlar. Yoksa bunlar -haşa- yüce Allah&#8217;ın ortakları mı? Yoksa O&#8217;nun mülkünde, varlığında payları mı var? Bir bölümünü bağışladığı, kullarına karşılıksız akıttığı mülkünde yani. Eğer bu mülkde, bu varlıkta payları olsaydı insanlara bir çekirdek kırıntısını, bir tohum zerresini bile çok görürlerdi. O kadar cimri ve o kadar pintidirler. Ayette geçen &#8220;nukre (çekirdek kırıntısı)&#8221; çekirdeğin sırtındaki cücük demektir. Eğer yahudinin, yüce Allah&#8217;ın mülkünde, varlığında payı olsa pintiliği ve iğrenç bencilliği yüzünden insanlara bu çekirdeğin cücüğünü bile vermeye eli varamazdı. Allah&#8217;a hamdolsun ki O&#8217;nun, bu mülkte payı yok. Yoksa tüm insanlar yandıydı, kendilerine bir çekirdek cücüğü bile verilmeyecektir.</p>
<p>Yoksa yahudilerin hastalığı kıskançlıklarından mı kaynaklanıyor? Yüce Allah&#8217;ın Peygamberimize ve müslümanlara bağışladığı imtiyazı mı kıskanıyorlar? Müslümanlara yepyeni bir varoluş kazandıran, onları yeniden doğmuşçasına başkalaştıran, kendilerine diğer insanlardan farklı bir kişilik sağlayan; onlara bir yandan aydınlık, ışık, güven duygusu ve gönül huzuru, öbür yandan temizlik, arınmışlık ve bunların yanısıra prestij ve egemenlik bağışlayan İslâm dinini mi kıskanıyorlar?</p>
<p>Evet, yahudilerin içini kemiren kurt, gerçekten bu kıskançlıktır. Üstelik bu din yüzünden arapların üzerine nice yıllardan beri kurmuş olduğu edebî ve ekonomik egemenlik de elden gidiyor; cahil, bölük-pörçük ve birbirleri ile sürekli çatışan zavallı Arapların sırtlarından, onların dinsiz günlerinde sağladığı çık arlar artık hayal olmak üzere!</p>
<p>Fakat yüce Allah başkalarına peygamberlik ve yeryüzü egemenliği verdi diye ne yüzle insanları kıskanıyorlar? Çünkü kendileri de Hz. İbrahim döneminden beri ilâhî bağışın denizi içinde yüzüyorlar. Bilindiği gibi yüce Allah gerek Hz. İbrahim&#8217;e gerekse soyundan gelenlere kutsal kitap, peygamberlik mevki, egemenlik ve iktidar vermişti. Fakat bu nankörler bu bağışın değerini bilmediler, bu nimete sahip çıkmadılar ve vaktiyle yüce Allah&#8217;a verdikleri sözü tutmadılar. Tersine bir kesimi inanmayanlar safına katıldılar. Oysa bu kadar nimete ve bağışa muhatap olan bir milletin bir kesiminin inkâra sapması, kâfir olması yakışık almaz. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Oysa biz İbrahim&#8217;in soyundan gelenlere de kitap ve hikmet vermiş, kendilerine büyük bir egemenlik bağışlamıştık.</p>
<p>Fakat İbrahim&#8217;in soyundan gelenlerin kimi O&#8217;na inandı, kimi de kendisine sırt çevirdi.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın nimet ve bağışından bol bol pay almışların yine de başkalarını kıskanması, kıskançlık kompleksinin en acı verici tezahürüdür. Sebebine gelince nimetten yoksun olan kimse başkalarını kıskanınca bu duygu yüzünden kınanır, antipatik görülür. İlahî nimetlerden bol bol pay almış kimselerin kıskançlığına gelince bu köklü ve derin boyutlu bir bir şirretliktir. Yahudinin benzersiz ve kendine özgü şirretliği yani.</p>
<p>Bundan dolayı bu ayetin son cümlesinde alevli cehennem tehdidi ile karşılaşıyoruz. Bu tehdit, sözünü ettiğimiz iğrenç şirretliğin karşılığı olan cezadır. Okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Öylelerinin hakkından alevli cehennem gelir.&#8221;</p>
<p>Hz. İbrahim&#8217;in soyundan gelenlerin arasında kiminin iman ettiği ve kiminin imana sırt çevirdiği belirtildikten sonra gelinen noktada insana davranışlarının karşılığına ilişkin geniş kapsamlı kural ile karşılaşırız. Yalanlayanların ve iman edenlerin karşılığı. Gerek ötekilerin ve gerekse berikilerin görecekleri bu karşılıklar. Her din için ve her zaman geçerli olan bir kural öğretiliyor bizlere. Yalnız bu kural korkunç, tüyler ürpertici bir Kıyamet sahnesinin somut tablosu biçiminde gözlerimizin önüne sunuluyor. Ayetleri okuyalım:</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin-1-55-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nisa  Suresi&#8217;nin126-176 .Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin126-176-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin126-176-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 11:28:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizilal'il Kur'an Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa suresinin tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dinle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir indir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir izle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir mp3]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirdersi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2678</guid>
		<description><![CDATA[HÜKÜM ALLAH&#8217;INDIR 126- Gerek göklerde ve gerekse yeryüzünde bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;a aittir. Allah herşeyi kuşatmıştır. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de, yüce Allah&#8217;ın ilahlıkta birlenmesi söz konusu edildiği zaman çoğu kere beraberinde mülkiyet, egemenlik, otorite ve erişilmez gücü bakımından da belirlenmesi söz konusu olabilir. Çünkü İslâm&#8217;ın öngördüğü tevhit, sırf yüce Allah&#8217;ın zatının belirlenmesi anlamında değildir. Aktif bir tevhittir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HÜKÜM ALLAH&#8217;INDIR</p>
<p>126- Gerek göklerde ve gerekse yeryüzünde bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;a aittir. Allah herşeyi kuşatmıştır.</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de, yüce Allah&#8217;ın ilahlıkta birlenmesi söz konusu edildiği zaman çoğu kere beraberinde mülkiyet, egemenlik, otorite ve erişilmez gücü bakımından da belirlenmesi söz konusu olabilir. Çünkü İslâm&#8217;ın öngördüğü tevhit, sırf yüce Allah&#8217;ın zatının belirlenmesi anlamında değildir. Aktif bir tevhittir İslâm&#8217;ın öngördüğü tevhit. Evrendeki faal ve etkin gücün birliğidir, otorite ve egemenliğin de.</p>
<p>İnsanın göklerde ve yeryüzünde bulunan herşeyin Allah&#8217;a ait olduğunu, onun herşeyi kuşattığını ve hiçbir şeyin onun bilgisinden otoritesinden hariç olmadığını düşünmesi, yüce Allah&#8217;ı uluhiyet ve ibadette birlemesine, hayat metoduna uymak ve emrini uygulamak suretiyle hoşnutluğunu kazanmak için çabalamasına neden olacaktır. Evet herşey onun mülküdür. Herşey onun denetimindedir. Ve o herşeyi kuşatmıştır.</p>
<p>Bazı felsefî görüşler yüce Allah&#8217;ın birliğini kabul ediyorlar ancak, kimi iradesini, kimi ilmini, kimi otoritesini, kimi de mülkünü reddediyor. Bu gibi &#8220;felsefi&#8221; denilen, yığınlarca görüş var. Bundan dolayı hayatta bir faaliyeti, davranış ve ahlâklarında bir etkisi, duygu ve pratik hayatlarında bir değeri bulunmayan edilgen bir tanrı düşüncesidir bu. Hepsi de laf! Sadece laf!</p>
<p>İslâm&#8217;a göre, göklerde ve yeryüzünde bulunanlar Allah&#8217;ındır. O, her şeyin sahibidir. Herşeyi kuşatmıştır. Herşeyin üzerinde egemendir. Ancak bu düşüncenin gölgesinde vicdanlar doğrulur, davranışlar ve hayat ıslah olur.</p>
<p>Cahiliye toplumunun, özellikle kadın ve aile, yetim ve çocuklar gibi zayıflara yapılan uygulamalarına ilişkin tortularını gidermek, müslüman toplumu bu tortulardan arındırmak, aileyi insan türünün iki parçasının üstünlüğü ve çıkarları esaslarına oturtmak, ailesel bağları güçlendirmek ve kök salıp bu bağların kopmasına, aile çatısının içindekilerin özellikle kucakta gelişen zayıf neslin üzerine yıkılmasına neden olmadan önce, aile ortamında baş gösteren sorunları gidermek; yetkilerin güçlünün elinde olmaması ve köklü şeriatın hükmetmesi için toplumu da zayıfları gözeten esaslara dayandırmak gibi surenin başladığı konuların bütünleyicisi konumundadır okuyacağımız ders.</p>
<p>Okuyacağımız ders, adı geçen sorunların bir kısmını çözümleyip evrenin düzenine bağlamaktadır. Bu ayetin muhatabı böylece anlıyor ki, kadın, yuva, aile ve toplumda yer alan zayıflar sorunu büyük ve önemli bir sorundur. Gerçekten de bu sorun oldukça önemlidir. Bu cüzde ve surenin dördüncü cüzdeki başlangıcında bundan söz etmiştik. İslâm&#8217;ın aileye bakışına ve müslüman toplumun cahiliye tortularından kurtulması için ilahî sistemin sarf ettiği çabaya yeterince değinmiştik. İslâm toplumunun, psikolojik, sosyal ve ahlâksal düzeyinin yüksekliğinden ve bütün bunların müslüman toplumun, çevresindeki tüm toplumlardan, bu dini kabul etmeyen, bu sistemle eğitilmeyen ve onun eşsiz düzenine boyun eğmeyen diğer toplumlara üstünlüğünün garantisi olduğundan söz etmiştik.</p>
<p>Şimdi bu derste yer alan ayetleri ayrıntılı bir şekilde ele alalım<br />
<strong>127- onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler. De ki; Allah onlar hakkında size şu fetvayı veriyor: Bu fetva, paylarına düşen mirası vermediğiniz, yada nikahlamak istemediğiniz yetim kadınlar, mağdur çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız konusunda, size okunan Kur&#8217;an ayetleridir. Ne iyilik yaparsanız, kuşkusuz Allah onu bilir.</p>
<p>KADIN VE İNSAN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNE<br />
</strong><br />
Sûrenin başlarında inen ayetler, kadınlara ilişkin bir takım soruları ve onların bazı durumları hakkında fetva istemelerini anlatmaktadır. Müslümanların soru sormak ve bazı hükümlere ilişkin fetva istemek gibi girişimleri müslüman toplumun gelişimini ve müslümanların hayatî konularda dinlerinin hükümlerini öğrenme isteklerini göstermektedir. Kuşkusuz cahiliyeden İslâm&#8217;a dönüşümün ruhlarında meydana getirdiği sarsıntı son derece derindi. Öyle ki cahiliyeden kaynaklanan her konudan, İslâm&#8217;da geçersiz olduğu yada değiştirildiği korkusuyla kuşkulanır ve sakınır olmuşlardı. Bu yüzden günlük hayatlarında karşılarına çıkan her şeye ilişkin İslâm&#8217;ın hükümlerini öğrenmek istiyorlardı. Bu uyanıklık ve durumlarını İslâm&#8217;a uydurma konusunda duydukları bu arzu, -hayatlarında kimi cahiliye kalıntılarının henüz bulunmasına rağmen- o dönemin en belirgin özelliğidir. Kuşkusuz önemli olan durumlarını İslâm&#8217;ın hükümlerine uydurmada duydukları gerçek ve güçlü arzu ve aynı ruhla bazı hükümlerin yorumlanmasını istemeleridir. Yoksa günümüzde bir çoğunun müftülere başvurduğu gibi sırf, bir şeyler öğrenmek, bilgin olmak için fetva isteminde bulunmazlardı.</p>
<p>Toplum, dininin hükümlerini öğrenmek zorundaydı. Çünkü yeni hayat düzenlerini bu şekillendirecekti. Ayrıca öğrenmeyi şiddetle istiyorlardı. Çünkü, amaç, pratik hayatlarıyla dinlerinin hükümleri arasında uygunluk meydana getirmekti. Cahiliyeden yeni yeni soyutlanmışlardı. Cahiliyenin gelenek, alışkanlık, sistem ve hükümlerinden kaçınıyorlardı. Bu arada İslâm&#8217;ın hayatlarında meydana getirdiği bu büyük değişimin yada daha doğru bir ifadeyle, İslâm&#8217;ın eliyle gerçekleştirilen bu yeniden doğuşun değerini de çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>Burada, Allah için öğrenmek istemelerinin, bu istekteki içtenliklerinin ve öğrendiklerine uymadaki kararlılıklarının gerçekliğinin karşılığını görüyoruz. Bütün bunların karşılığı olarak yüce Allah&#8217;ın koruma ve gözetimini görüyoruz. İstedikleri fetvayı yüce Allah üzerine alıyor:</p>
<p>&#8220;Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler. De ki; onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.&#8221;</p>
<p>Onlar Resulullah&#8217;tan (salât ve selâm üzerine olsun) fetva istemişlerdi. Ancak yüce Allah lütfedip peygamberine şöyle söylemesini emrediyor! Kadınlar ve ayette zikredilen diğer konular hakkında size Allah fetva veriyor. Kuşkusuz yüce Allah&#8217;ın kullarına şefkati, müslüman cemaate lütfu, onlara bizzat hitap etmesi, onları gözetmesi, fetva isteklerini ve yeni hayatlarının ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılaması olayı değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir iltifattır.</p>
<p>Fetva; ilahî sistemin müslüman toplumu içinden çekip çıkardığı cahiliye kalıntısı olguyu tasvir ettiği gibi, müslüman toplumun hayat düzeyinin yükselmesi ve cahiliye kalıntılarından arınması için uyulması istenen direktifi de içermektedir.</p>
<p>&#8220;De ki; Allah onlar hakkında size şu fetvayı veriyor! Bu fetva paylarına düşen mirası vermediğiniz yada nikahlamak istemediğiniz yetim kadınlar, mağdur çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız konusunda size okunan Kur&#8217;an ayetleridir.</p>
<p>Bu ayet hakkında Ali b. Ebu Talha, İbni Abbas (r.a)&#8217;dan şöyle nakleder: Cahiliye devrinde adam tutar yanındaki yetim kızın üzerine elbisesini atardı. Bunu yaptıktan sonra kimse o kadınla evlenemezdi artık. Şayet güzel olur da hoşuna giderse kendisi evlenip malını yerdi. Yok eğer çirkin olursa, ölene kadar erkek yüzü görmesine müsaade etmezdi. Ölünce de mirasına konardı. Bunu yüce Allah haram etti, böyle bir şey yapmayı yasakladı. &#8220;&#8230; Mağdur çocuklar&#8230; sözü hakkında, ibni Abbas, cahiliyede çocuklar ve kızlar varis olamazlardı, der. &#8220;&#8230;paylarına düşen mirası vermediğiniz&#8230;&#8221; sözü, bunu göstermektedir. İşte yüce Allah bu durumu yasaklamıştır. Her pay sahibinin payını belirlemiştir. Büyük olsun küçük olsun erkeğin payı, kadının payının iki katıdır, buyurmuştur.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın &#8220;&#8230;Yetimlere karşı adil davranmanız&#8230;&#8221; sözü hakkında Said b. Cubeyr şöyle der: &#8220;Nasıl ki, güzel olduğu zaman adam, &#8220;onu nikahladım kendime seçtim&#8221; diyorsa, mal ve güzelliği olmadığı zaman da nikah lasın tercih etsin.&#8221;</p>
<p>Ayetin, &#8220;Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler&#8230;&#8221; diye başlayan ve &#8220;nikahlamak istemediğiniz&#8230;&#8221; sözüne kadarki kısmı hakkında Hz. Aişe (r.a) şöyle der: &#8220;Bu, yanında yetim bir kız bulunan adamdır. Velisi durumunda olduğu için ona varis olmaktaydı. Kızcağızın tüm malına hatta hurma salkımına bile ortak olurdu: Fakat nikahlamak istemezdi. ( Yani, nikahlamaktan kaçınırdı, çirkin olduğu için evlenmek istemezdi)</p>
<p>Kızın başka bir adamla evlenmesini ve böylece ortağı bulunduğu mala başkasının ortak olmasını da istemezdi. Bu yüzden evlenmesine engel olur. Ayet bunun için indi.&#8221; (Buhari, Müslim)</p>
<p>İbn-i Ebu Hatem diyor ki: Muhammed b. Abdullah b. Abdülhakem&#8217;le okuduk. Bize Vehb anlattı, ona Yunus, İbn-i Şihab&#8217;dan haber verdi, ona Urve b. Zübeyr Hz. Aişe (r.a)&#8217;nın şöyle dediğini aktardı: &#8220;Bazıları kadınlar hakkında inen bu ayetten sonra, Resulullah&#8217;tan fetva istediler. Bunun üzerine, &#8220;Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler. De ki; Allah onlar hakkında size şu fetvayı veriyor: Bu fetva.. size okunan Kur&#8217;an ayetleridir.&#8221; ayeti indi. Hz. Aişe, &#8220;size okunan Kur&#8217;an ayetleri&#8221; ile yüce Allah&#8217;ın, &#8220;şayet yetimler konusunda adil olamayacağınızdan korkuyorsanız kadınlardan hoşlandıklarınızla evlenin.&#8221; dediği ilk ayete işaret edilmektedir.&#8221; der.</p>
<p>Yine bu isnadla Hz. Aişe&#8217;den şöyle rivayet edilir: &#8220;Yüce Allah&#8217;ın: &#8220;nikahlamak istemediğiniz.&#8221; sözünden, sizden birinizin himayesindeki yetim kızı, malı ve güzelliği az olduğundan dolayı nikahlamak istemeyişi kastedilmektedir. Bu yüzden, adil davranmadıkları sürece yetim kızları sırf malları ve güzelliklerinden dolayı nikahlamaktan engellediler. Çünkü gönülsüz davranıyorlardı bu konuda.&#8221;</p>
<p>Bu hadisler ve Kur&#8217;an ayetinden cahiliyenin durumu özellikle yetim kızların içinde bulunduğu durum açıkça görülmektedir. Yetim ki; velisinin göz dikmesi ve aldatmasıyla karşı karşıya kalırdı. Velisi, kızın malına göz dikerdi. Mihrini de vermemek suretiyle aldatırdı. Şayet kendisi evlenecek olsa hem mihrini hem de malını yerdi. Çirkin olduğu için evlenmezdi. Üstelik, elinin altındaki malına, kocasının ortak olmaması için başkasıyla evlenmesine izin vermemekle de aldatırdı.</p>
<p>Küçük çocukların ve kadınların durumu da böyleydi. Miraslarını koruyacak bir güçleri bulunmadığı için mirastan yoksun bırakılırlardı. Yada savaşacak güçte olmadıkları için, kabileci düşüncenin etkisiyle mirasta hakları bulunmazdı. Çünkü kabile düzeninde herşey savaşçılarındır. Zayıfların hiç bir şeyi yoktur.</p>
<p>İşte İslâm&#8217;ın değiştirdiği yerine üstün, insana yaraşır gelenekler yerleştirdiği, bu iğrenç ve ilkel geleneklerdir. Daha önce de dediğimiz gibi bu sırf Arap toplumunda söz konusu olmuş bir sıçrama, bir uyanış değildir kuşkusuz. Bu gerçekte yepyeni bir oluşumdur. Yeni bir doğuştur. Bu ümmetin cahiliyedeki realitesinden farklı bir gerçektir bu.</p>
<p>Şunu özellikle belirtmemiz gerekir: Bu yeni oluşum, herhangi bir hazırlık döneminin sonucu bir gelişme değildir. Yada bu halkın hayatında maddi olgunun ani değişikliğinden de kaynaklanmamaktadır.</p>
<p>Miras ve mülkiyet haklarını savaşçılık esasına dayandırmaktan insanlık esasına dayandırmak, çocuk, yetim ve kadına savaşçılıklarından dolayı değil de insan olmalarından dolayı haklarını vermek değişimi; toplumun savaşçılara değer vermeyen sağlam kurallar edinmesi, bu yüzden savaşçıların kazanılmış haklarını iptal etmesi ve onların öncelikli olmasını gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığı bir aşamaya gelmesinden kaynaklandığı sanılmasın!</p>
<p>Kesinlikle hayır. Kuşkusuz bu yeni dönemde de savaşçılara büyük değer verilir. Onlara duyulan ihtiyaç da son derece önemlidir. Ancak burada artık İslâm vardır. Burada insanlığın yeniden doğuşu söz konusudur. Bir kitaptan, bir hayat sisteminden kaynaklanan bir doğuş, aynı yeryüzünde, aynı şartlarda; üretim tarzında, araçlarında ve üretimde bir devrim meydana getirmeksizin yalnızca bu yeni doğuşun etkisiyle, bir düşünce inkılabı gerçekleştirerek bu yeni doğmuş toplumu oluşturmuştur.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın eğitim metodunun, ruhlarda ve hayat tarzında cahiliyenin belirtilerini söndürüp gidermek, ruhlara ve hayat tarzına İslam&#8217;ın belirtilerini yerleştirip sağlamlaştırmak için, (hem de uzun bir) mücadeleye giriştiği bir gerçektir. Diğer bir gerçek de cahiliye kalıntılarının tekrar hareketlendiği, bazı bireysel durumlarda kendisi değişik kılıklara büründürüp yeniden ortaya çıkmaya çalıştığıdır.</p>
<p>&#8220;Maddi olgularla mücadeleye girişenin, onları ortadan kaldırıp değiştirenin, gökten indirilen bu ilahî sistem ve bu sistemin oluşturduğu bu düşüncenin ta kendisi olduğu gerçeğidir. Hiçbir zaman bu değişikliği sağlayan; maddi olgu ve maddenin özünde taşıdığı çelişki yada üretim araçlarının değişmesi veya üretim araçlarının öngördüğü bu değişikliği düzenlemek için düşüncelerin, hayat sistemi ve sistemlerinin değişmesini zorunlu gören Marksist hezeyanlardan biri olmamıştır.</p>
<p>Burada, bu halkın hayatında yeni ve tek birşey söz konusudur. Yüceler aleminden indirilmiş bir şey. Ruhlar hemen karşılık verdiler. Çünkü yüce Allah yerleştirdiği fıtratın derinliklerine hitap ediyordu. Bu yüzden, böyle bir değişiklik gerçekleşmişti. Daha doğrusu insanlığın bu yeniden doğuşu mümkün olmuştu. Bu doğuşta; bütün yönleriyle cahiliye de hayat, bilinen görünümünden tamamen farklı bir görünüm kazanmıştı.</p>
<p>Eski ve yeni görünüm arasında bir çatışma söz konusu olmasına, bir takım sancılar ve fedakârlıklardan dolayı acılar çekilmesine rağmen, tüm bunlar gerçekleşmişti. Çünkü burada yüce bir mesaj, itikadî bir düşünce söz konusuydu. Şu yeniden doğuşta ilk ve son etken oydu. Tabi ki bu dalgayı İslâm toplumuyla sınırlı tutması mümkün değildi. Aynı şekilde tüm insan topluluklarına da yönelecekti kuşkusuz.</p>
<p>Müminlerin kadınlara ilişkin Resulullah&#8217;tan fetva istediği, yüce Allah&#8217;ın da kendilerine fetva verdiği yetimlerin ve mağdur çocukların haklarını bildirdiği şu Kur&#8217;an ayeti, bütün bu hakları ve prensipleri, bu sistemin getirdiği kaynağa bağlamakla son bulmasının nedeni de budur:</p>
<p>&#8220;Ne iyilik yaparsanız kuşkusuz Allah onu bilir.&#8221;</p>
<p>Bilinmemesi mümkün değildir. Kaybolması düşünülemez. Allah katında kayıtlıdır. Allah katında kayıtlı iyiliğin kaybolması mümkün değildir.</p>
<p>Müminin yaptıklarıyla döndüğü son merci burasıdır. Niyeti ve çabasıyla gözettiği tek yön budur. Bu prensiplerin ve bu metodun ruhlarda, davranışlarda ve tüm hayatta bu denli güçlü etkin olmasını sağlayan; bu merciin gücü ve otoritesidir.</p>
<p>O halde bir takım direktifler vermek, hayat metodları belirlemek ve sosyal düzenler kurmak önemli değildir. Önemli olan bu direktiflerin, metod ve düzenlerin dayandığı, güçlerini, insan nefsi üzerindeki etki ve faaliyetlerini aldıkları otoritedir. İnsanların otorite ve azamet sahibi yüce Allah&#8217;tan aldıkları prensip, hayat metodu ve düzenler ile, insanlar arasındaki kendileri gibi bir kuldan aldıkları prensip, hayat metodu ve düzenler arasında, ne kadar da fark vardır. Diyelim ki, tüm sıfat ve özellikleri ile de her ikisi aynı düzeyde bulunsun ve böylece birlikte aynı zirveye ulaşsalar bile -bu da mümkün değil ya- şu sözün kaynaklandığı zatı düşünmem, ruhumda hakkettiği yeri vermem bile, yücelerin yücesi Allah&#8217;ın sözü ile insanoğlunun sözünün ruhumda hakkettikleri etkiyi, bırakmaları için yeterlidir.</p>
<p>Ardından İslâm&#8217;ın, madde aleminde ya da üretim dünyasında geçerli yeryüzü menşeli değişim etkenlerinden çok, mele-i a&#8217;ladan -yüceler aleminden indirilen Allah&#8217;ın sistemi aracılığıyla oluşturduğu bu toplumda -aile ortamında gerçekleştirilen sosyal düzenlemeyle birlikte bir adım daha atıyoruz:<br />
<strong>128- Eğer kadın, kocasının geçimsizlik çıkaracağından veya kendisini ihmal edeceğinden endişe ederse bu çiftin anlaşma yolu ile ilişkilerini yeniden düzene koymalarının bir sakıncası yoktur. Anlaşma her zaman hayırlıdır. Nefisler cimriliğe, bencilliğe eğilimlidirler. Eğer iyi davranır, Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>129- Ne kadar özen gösterseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacaksınız. O halde birine iyice tutulup öbürünü ortada bırakmayınız. Eğer barışır Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç kuşkusuz Allah affedicidir ve merhametlidir.</p>
<p>130- Eğer eşler birbirinden ayrılırlarsa Allah bol nimetleri ile her ikisini de muhtaç duruma düşmekten korur. Allah&#8217;ın nimetleri boldur ve O hikmet sahibidir.</strong></p>
<p>Bu ilahi sistem -daha önce- kadın tarafından ortaya çıkarılan geçimsizlik durumunu ve aile çatısını koruyacak uygulamaları -bu cüzün başlarında- ele almıştı. Şimdi de erkek tarafından meydana gelmesinden korkulan böylece kandının güvenliğini, onurunu ve bütünüyle ailenin güvenliğini tehdit edecek geçimsizlik durumu ele alınmaktadır. Çünkü kalpler farklılaşabilir, duygular değişkendir. Bir hayat metodu olan İslâm da hayatın tüm yönlerini ele alır, hayatta karşılaşılan her şeyi karşılar, ilke ve prensipleri çerçevesinde çözümler getirir. Yeni baştan şekillendirdiği ve meydana getirdiği toplumu bu amaç doğrultusunda sağlamlaştırır.</p>
<p>Kadın kendisine kaba davranılmasından korkarsa, bu kabalığın; -Allah&#8217;ın hiç sevmediği ancak helal olan- boşanmaya yada ne eş, ne de boşanmış sayılmayan boşta kalmış gibi bırakılıp yüz çevirilmesinden endişeleniyorsa, mali veya hayati haklarından feragat edip anlaşmaları mümkünse, kendisi ve kocası için bir mahsur yoktur. Nafakasının bir kısmını yada tümünü bırakması, şayet kendisine tercih ettiği diğer bir eşi varsa ve kendisi de eşlik için gerekli çekicilik ve canlılığı yitirmişse payını ve gecesini ona vermesi gibi. Bütün bunlar; bizzat kendisi -tüm tercihini kullanması ve tüm şartları değerlendirmesi sonucu- boşanmaktan daha hayırlı olduğuna karar verirse mümkün olabilir:</p>
<p>&#8220;Eğer kadın, kocasının geçimsizlik çıkaracağından yada kendisini ihmal edeceğinden endişe ederse, bu çiftin, anlaşma yolu ile ilişkilerini yeniden düzene koymalarının sakıncası yoktur.&#8221; Bu da az önce işaret ettiğimiz anlaşmadır.</p>
<p>Bu hükmün ardındän, anlaşmanın her zaman için ayrılıktan, kabalıktan, geçimsizlik ve boşanmadan daha iyi olduğu gerçeği yer almaktadır.</p>
<p>&#8220;&#8230; Anlaşma her zaman bayırlıdır.&#8221;</p>
<p>Böylece içinde geçimsizlik ve katılık duygularının depreştiği gönüllere yumuşaklık, yakınlık meltemi estirilmekte; evlilik ilişkisinin ve aile bağının korunmasına teşvik edilmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz İslâm, insan ruhunun tüm realitesiyle birlikte hareket eder. Bütün etkin yöntemlerini kullanarak, insan ruhunu ve fıtratı en üstün düzeye yükseltmek için uğraşır. Ancak, bunu yaparken hiçbir zaman da insan tabiatının ve fıtratının sınırlarını göz ardı etmez. Gücünün yetemeyeceği şeyi yapmaya zorlamaz. İnsanlara; &#8220;başlarınızı duvara vurun. Sizden bunu istiyoruz. İster gücünüz yetsin, ister yetmesin, fark etmez.&#8221; demez.</p>
<p>İslâm, insan ruhuna zaafları ve kusurlarıyla baş başa kalmasını fısıldamaz. Bataklık içinde yüzdüğü, çamur içinde çırpındığı halde insan ruhunun realitesi budur yutturmacasıyla, insana şeref marşlarını söyletmez. Ancak boynundan tutup mele-i a&#8217;ladan bir ipe bağlamaz. Yeryüzünde ayakları tutunmadığı için yükseklik ve üstünlük bahanesiyle havada salınacak gibi salınıp durmasına izin vermez.</p>
<p>İslâm orta yoldur. Fıtrattır. Realist idealizmdir, ya da idealist realizmdir. İnsana insanlığıyla muamele eder. Çünkü insan olağanüstü bir yaratıktır. Ayaklarını yere koyduğu halde ruhuyla göklerde dolaşabilen sadece odur. Bir anda gerçekleşen bu olayda ruhla cesedin, ayrılması söz konusu değildir. Yerde cesed, gökte ruh olarak bölünmesi de mümkün değildir.</p>
<p>İşte burada bu hükümde de İslâm, insanla birlikte hareket etmektedir. Onun bu alandaki özelliklerinden birini belirlemektedir:</p>
<p>&#8220;Nefisler cimriliğe, bencilliğe eğilimlidirler.&#8221;</p>
<p>Yani nefislerde cimrilik sürekli vardır. Her zaman orada bulunur. Cimriliğin çeşitleri vardır. Malda cimrilik olduğu gibi duygularda da cimrilik söz konusudur. Karı kocanın hayatını etkileyen -ya da karşılarına çıkan- bir takım sebepler, karısına karşı kocanın gönlünde bu cimriliği harekete geçirebilir. O zaman kadının mehrinin kalan kısmından yada nafakasından vazgeçmesi konusundaki cimriliği tatmin edip, nikahın sürmesini sağlayabilir. Kendi gecesinden vazgeçmesi de -şayet kendisine tercih ettiği bir eşi varsa- birincide canlılık ve çekicilik kalmamışken bu şekilde kocasının duygu konusundaki cimriliğini hoşnut etmesi, aynı şekilde nikahın sürmesini sağlayabilir. Buna rağmen, her halukârda konu, kadının takdirine bırakılmıştır. Kendi yararına uygun gördüğü şeyi yapmakta serbesttir. İlahi sistem onu hiçbir şey yapmaya zorlamaz. Sadece ona tasarruf yetkisini tanır. Kendi işini görebildiği gibi bulup değerlendirme özgürlüğünü de tanır.</p>
<p>İslâmî hayat metodu, bu cimri tabiatla birlikte hareket ederken, bu tabiatı insan ruhunun her yönden bir özelliği kabul edip durmaz. Ona bir diğer çağrı yapmaktadır. Başka bir nağme çalmaktadır:</p>
<p>&#8220;Eğer iyi davranır, Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.&#8221;</p>
<p>İhsan ve takva; en sonunda işin bağlanacağı noktayı oluşturur. Bunlar kişiye hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü her kişinin yaptığından Allah haberdardır. Nedenlerini ve gizliliklerini bilir. Mümin ruhu ihsan ve takvaya çağırmak, yaptığı şeylerden haberdar olan Allah&#8217;ın adıyla ona seslenmek, etkin bir çağrı, kabul görecek bir sesleniştir. Hatta gerçek anlamda etkin çağrı ve kabul görecek sesleniş sadece budur.</p>
<p>Bir kez daha kendimizi eşsiz ilahi sistemin önünde buluyoruz. İnsan ruhunun realitesini ve insan hayatının tüm koşullarını idealist realizmle yada realist idealizmle karşılayan ve insan ruhunun gizli sentezini olağanüstü, o eşsiz karışımı kabul eden sistemi&#8230;</p>
<p>&#8220;Ne kadar özen gösterirseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacaksınız, o halde birine iyice tutulup öbürünü ortada bırakmayınız. Eğer barışır Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eğer eşler birbirinden ayrılırlarsa Allah bol nimetleri ile her ikisini de muhtaç duruma düşmekten korur. Allah&#8217;ın nimetleri boldur ve o hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>İnsan ruhunu yaratan yüce Allah&#8217;tır. Fıtratında karşı koymadığı birtakım eğilimlerinin olduğunu bilir. Bu yüzden bu eğilimlerini kontrol etmesini sağlayacak bir gem vermiştir insana. Sadece hareketlerini düzenleyecek bir gem. Bu eğilimleri yok etmek veya öldürmek için değil.</p>
<p>İnsan gönlünün eşlerden birine kayıp onu diğerlerine tercilı etmesi de bu eğilimlerdendir. Tercih ettiği eşine olan eğilimi diğerine veya diğerlerine oranla daha fazla olur. Bu eğilimde bir art niyet yoktur. Yok etmek yada öldürmek mümkün değildir bu eğilimi. Nasıl öldürülebilir ki?.. İslâm insanı, gücünün yetmediği bir konuda hesaba çekmez. Karşı koymadığı bu eğilimi sonuçta bir günah olarak görmez. Hakim olamadığı eğilimde, gücünün yetmediği bir konuda ortada bırakmaz insanı. Aksine -özen göstermelerine rağmen- kadınlar arasında adaleti sağlayamayacaklarını bildirir. Çünkü bu konu iradesinin dışındaki bir konudur. Ancak şu bakımdan istemlerine bağlı bir şey vardır: Uygulamada, paylaşımda, geçindirmede, evlilik haklarında, hatta, yüze karşı güler yüzlü olmada ve tatlı dilli olmada adalet sağlanabilir. İşte bunu yapmaları istenmektedir. Bu eğilimi kontrol altında tutacak gem budur. Düzenlemek için tabii, öldürmek için değil:</p>
<p>&#8220;O halde birine iyice tutulup öbürünü ortada bırakmayınız.&#8221;</p>
<p>İşte yasaklanan budur. Açık uygulamalarda eğilim göstermek&#8230; Diğer eşe tüm evlilik haklarından yoksun bırakarak, ne eş olabilen ne de boşanabilen bir durumda bırakıp, tamamıyle diğer eşe eğilim göstermek yasaktır. Bununla beraber mümin ruhlarda derin etkisi bulunan bir çağrı yapılırken insan gücünü aşan şeylerden dolayı hesap sorulmayacağı da bildirilmektedir:</p>
<p>&#8220;Eğer barışır Allah&#8217;tan korkarsanız, hiç kuşkusuz Allah affedicidir ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>İslâm; bir avuç çamur ve Allah&#8217;ın ruhundan bir nefhanın eşsiz bileşimiyle birlikte bir bütün olarak insan ruhunu, yetenek ve güçleriyle birlikte ele aldığı, ayaklarını yere koyduğu halde; çekişmeye, ayrılmaya meydan vermeden ruhunu göklerde uçuran idealist realizmiyle yada realist idealizmiyle birlikte hareket ettiği için&#8230;</p>
<p>Evet İslâm böyle davrandığı için, insanlığın mükemmel bir tablosu olan İslâm peygamberi (salât ve selâm üzerine olsun) mükemmelliğin zirvesine ulaşmışken, bütün özellikleri ve yetenekleri insan fıtratının sınırları içinde dengeli ve eksiksiz bir gelişme göstermişti.</p>
<p>İşte bu peygamber de eşlerinin arasında gücü yettiği konularda paylaşma yapmıştı. Bu paylaşmada kuşkusuz adaleti gözetmişti ancak, bazısını bazısına tercih ettiğini ve bunun elinde olmadığını inkar etmiyordu. Bu yüzden şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım elimden gelen budur. Senin gücün dahilinde olup benim gücüm yetmediği konularda (yani kalbin eğilimi konusunda) beni kınama.&#8221; (Ebu Davud)</p>
<p>Ancak kalpler katılaşıp, bu ilişkiyi sürdürmeyecek duruma gelirse ve böylece karı-kocanın gönlünde hayatın istikrarlı bir şekilde sürmesini sağlayacak unsurlar kalmamışsa o zaman, ayrılık daha iyidir. Çünkü İslâm eşleri, halatlarla, iplerle, bağlarla ve zincirlerle birbirine bağlamaz. Onları sevgi ve şefkat yada görev sorumluluğu ve nezaket anlayışıyla birbirine bağlar. Birbirinden nefret eden gönülleri tedavi etmeye hiçbir yöntemin gücü yetmez olunca, artık onları zorluk ve nefret zindanında tutmaya yada görünürde birbirine bağlı, gerçekte ise ayrı yaşayan karı-kocayı bu çarpık ilişkiyi sürdürmeye zorlamanın hiçbir yararı yoktur.</p>
<p>&#8220;Eğer eşler birbirinden ayrılırlarsa, Allah bol nimetleriyle her ikisini de muhtaç duruma düşmekten korur. Allah&#8217;ın nimetleri boldur ve O hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, her ikisini lutfedip muhtaç duruma düşmekten koruyacağını ve katından bol nimetler vereceğini vaadediyor. Yüce Allah, kullarına bolluk bahşeder, dilediği şeyi, hikmeti ve bilgisi sınırları içinde her durum için, uygun olacak şekilde kullarına bolca verir.</p>
<p>Ruhların duygularını, tabiatların gizliliklerini ve bütün realitesi ile birlikte hayat tarzlarını düzenleyen ilahî sistemin proğramı insanları, bu sistemden uzaklaştıranların bitmez tükenmez bencilliğini ortaya çıkarmaktadır. Kuşkusuz bu ilahî hayat sistemi, son derece kolaylaştırıcıdır ve insanlar için konulmuştur. Onların adımlarına yol gösterip, aşağılık bataklıktan kurtarıp daha yükseğe, fıtratlarına ve kabiliyetlerine uygun bir şekilde en yükseğe çıkarmaktadır. Fıtratlarında bunu kabullenecek bir özellik, tabiatlarında harekete geçireceği bir yetenek, bünyelerinde yeşerteceği bir tohum olmaksızın yükselmek ve yücelmek adına hiçbir zorunluluk yüklememektedir. Bütün bunlardan sonra insanları, idealist realizmi ya da realist idealizmi sayesinde, başka hiçbir hayat sisteminin ulaştıramadığı düzeylere çıkartır. Bu da şu eşsiz varlığın bünyesine en uygun düzeydir.</p>
<p>HAKİMİYET ALLAH&#8217;INDIR</p>
<p>Evlilik hayatının düzenlenmesine özgü bu hükümler, hayatın tümünü düzenleyen ilahî hayat sisteminin bir parçasını oluşturur. Bu ilahî sistem, bütünüyle evrene egemen yasanın bir uzantısıdır. Yüce Allah&#8217;ın tüm evren için seçtiği bu yasa, Allah&#8217;ın evreni yarattığı fıtrata ve bu evrende yaşayan insanın yaradılışına uygun düşmektedir. Bu kapsamlı ve büyük sistemin derinliklerindeki gerçek bu olduğundan, sûrenin akışı içinde aile hayatının düzenlenmesine özgü hükümlerden sonra onları, tüm evrene egemen yasaya, evren üzerindeki Allah&#8217;ın otoritesine ve O&#8217;nun evren üzerindeki hakimiyetine, yüce Allah&#8217;ın bütün kitaplarında insanların tümüne yaptığı tavsiyenin tekliğine, dünya ve ahiret sevabına bağlayan bir açıklama yer almaktadır. Kuşkusuz bunlar, bütünüyle ilahî hayat sisteminin dayandığı hak, adalet ve takva temelleridir.<br />
<strong>131- Gerek göklerde gerekse yeryüzünde ne varsa hepsi Allah&#8217;a aittir. Size ve sizden önce kendilerine kitap verilmişlere Allah&#8217;tan korkmayı emrettik. Eğer kafir olursanız, biliniz ki, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey Allah&#8217;ındır. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve övgüye layıktır.</p>
<p>132- Gerek göklerde gerekse yeryüzünde ne varsa hepsi Allah&#8217;a aittir. Allah vekil olarak yeterlidir.</p>
<p>133- Ey insanlar, eğer O dilerse sizi ortadan kaldırır da yerinize başkalarını getirir. Hiç şüphesiz Allah&#8217;ın gücü bunu yapmaya yeter.</p>
<p>134- Kim dünyada mükafatını elde etmek isterse bilsin ki, dünyanın da ahiretin de mükafatı Allah&#8217;ın katındadır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işiten ve görendir.</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de hükümler, emir ve nehiyler bildirilirken, ardından &#8220;göklerde ve yerde bulunanların Allah&#8217;a ait&#8221; olduğu yada &#8220;göklerin ve yerin mülkiyetinin Allah&#8217;ın&#8221; olduğu gerçeğinin bildirildiği çokça görülmektedir. Gerçekte her ikisi de diğerini zorunlu kılmaktadır. Çünkü bir şeye sahip olan mülkünde otorite sahibidir de. Bu mülkün kapsamındakiler için kanunlar koyan otorite sahibi de sadece O&#8217;dur. Bunlar da birbirlerini zorunlu kılan iki gerçektir.</p>
<p>Ayrıca burada, yüce Allah&#8217;ın, kendilerine kitap indirilen herkese yönelik tavsiyesinin takva olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bu da, göklerin ve yerin mülkünün kime ait olduğu ve mülkünde tavsiye etme yetkisinin kimde olduğu belirlendikten sonra yer almaktadır.</p>
<p>&#8220;Gerek göklerde gerekse yeryüzünde ne varsa hepsi Allah&#8217;a aittir. Size ve sizden önceki kendilerine kitap verilmişlere Allah&#8217;tan korkmayı emrettik.&#8221;</p>
<p>Kendisinden sakınılan, azabından korkulan gerçek otorite sahibi olan merciidir. Allah korkusu, kalplerin ıslahı ve bütün yönleriyle O&#8217;nun hayat sistemini uygulamaya özen göstermenin güvencesidir.</p>
<p>Bu arada Allah&#8217;ın mülkünde, önemsenmeyecek bir grubu oluşturan kafirlere, yüce Allah&#8217;ın onları ortadan kaldırıp yerlerine başkalarını getirmesinin son derece kolay olduğu bildirilmektedir.</p>
<p>&#8220;Eğer kafir olursanız, biliniz ki, göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey Allah&#8217;ındır. Onun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur ve övgüye layıktır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Gerek göklerde gerekse yeryüzünde ne varsa hepsi Allah&#8217;a aittir. Allah vekil olarak yeterlidir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, eğer O dilerse sizi ortadan kaldırır da yerinize başkalarını getirir. Hiç şüphesiz Allah&#8217;ın gücü bunu yapmaya yeterlidir.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, kullarına takvayı tavsiye ediyorsa, bu dinlemeyip kafir olmaları durumunda; Ona zarar verecekleri, Onu zahmete sokacakları anlamına gelmez. Çünkü onların kafir olmaları Onun mülkünden bir şey eksiltmez.</p>
<p>&#8220;&#8230; Biliniz ki, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey Allah&#8217;ındır.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, onları ortadan kaldırıp yerlerine diğer bir İnsan topluluğunu getirebilir kuşkusuz. Yoksa sadece onların çıkarı ve durumlarının ıslahı için takvayı emretmektedir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın, Allah katında insana verdiği değer, yeryüzünde ve evrende bulunanlardan üstün tutması oranında, kafir olduğu, azgınlaştığı, büyüklendiği ve haksız yere ilalılığın özelliklerini iddia ettiği zaman da tehdit etmesi, İslâm düşüncesinin, işin gerçeğinin ve pratik durumun öngördüğü dengenin gereğidir.</p>
<p>Bu değerlendirme, sadece dünyayı isteyen gönüllere yönelik yüce Allah&#8217;ın lütfunun geniş olduğuna ilişkin bir direktifle son bulmaktadır. Kuşkusuz dünya ve ahiret mükafatı onun katındandır. İdeallerini dünyayla sınırlı tutanlar, onun ötesini bakışlarıyla kavrayabilirler, böylece dünya ve ahiret mükafatın ı elde edebilirler.</p>
<p>&#8220;Kim dünya mükafatını elde etmek isterse bilsin ki, dünyanın da ahiretin de mükafatı Allah&#8217;ın katındadır.&#8221;</p>
<p>İnsanın, dünya ve ahireti birlikte düşünebildiği, dünya ve ahiret sevabının beraberce elde edebildiği ve bunu İslâm&#8217;ın eksiksiz, realist ve idealist hayat sistemi garantilediği halde, dünya mükafatıyla yetinmesi, ilgisini dünyayla sınırlı tutması ve insan gibi yaşaması; ayakları yerde, ruhu da gökte uçuşan şu yeryüzüne egemen yasalara uygun hareket edebilen, aynı zamanda yüceler alemindekilerle birlikte yaşayabilen bir varlık olması mümkünken, hayvanlar, sürüngenler ve böcekler gibi yaşaması ahmaklıktır, basitliktir.</p>
<p>Son olarak bu çeşitli değerlendirmeler İslâm şeriatında yer alan ayrıntılı hükümlerle evrensel hayat sistemi arasındaki sağlam bağa işaret ettiği gibi, İslâm&#8217;ın aile konusunda gösterdiği titizliğe de işaret etmektedir. Öyle ki bu sorunu, şu büyük sorunlara bağlayacak kadar önemsemiştir. Ardından da bütün dinlerde yer alan takva tavsiyesinin yer alması da bu yüzdendir. Yoksa yüce Allah, insanları ortadan kaldırıp yerine tavsiyesine uyan ve şeriatını uygulayan başkalarını getirebilir. Bu, son derece önemli bir değerlendirmedir ve aile sorununun yüce Allah&#8217;ın katında ve onun hayat sisteminde de önemli olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p>Gelecek ders, hakkında yüce Allah&#8217;ın &#8220;Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.&#8221; (Al-i İmran. 110) buyurduğu bir ümmet ortaya çıkarmak için ilahî gözetimin altındaki metodla, eğitim zincirinin bir halkasını oluşturmaktadır. Bu halka; değişmez olduğu kadar, adımları sürekli olan, insan ruhunu yüce yaratıcısının verdiği ilaçla tedavi etmek için hedefleri belirlenmiş olan ilahî sistemin bir halkasıdır. Kuşkusuz yüce Allah, insan ruhunun girintilerinden ve çıkıntılarından haberdardır. Onun özelliklerini ve hakikatlerini görür. Zorunluluk ve isteklerini güç ve kuvvetini bilir.</p>
<p>Bu halka, her nesilden tüm insanları -konumlarına göre- cahiliye bataklığından çıkarmak, en üst zirveye çıkma çabalarında daha yukarıya yükseltmek için konulmuş ilahî sistemin kurallarını ve değişmez prensiplerini belirlediği gibi, bu Kur&#8217;an&#8217;la muhatap olmuş ilk müslüman kitlenin durumunu da gözler önüne getirmektedir. Bu kitlenin tablosunu oluşturan çizgilerden -olduğu gibi onların insan oluşları, insanlıklarında mevcut güç ve zaaf noktaları, cahiliye kalıntıları ve fıtrî belirtileri ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu sistemin, müslüman kitleyi tedavi etme, güçlendirme ve temsil ettiği hak üzere sağlamlaştırma yöntemi ile hak uğruna sarf ettikleri çaba ve fedakarlıklar da belirlenmektedir.</p>
<p>Ders, insanlar arasında o olağanüstü şekilde adaleti ayakta tutmaları hususundaki görevlerinin yükümlülüklerini yerine getirmeleri için müslüman kitleye yönelik bir çağrıyla başlamaktadır. Kuşkusuz bu adaleti ancak bu kitle ayakta tutabilir. Kitle, bu işlevini yerine getirirken doğrudan, yüce Allah&#8217;la ilişki içindedir. Bunun dışında her türlü yakınlık duygusu, arzu ve çıkardan uzaktır. Toplum, millet yada devlet çıkarı dedikleri şey de bunun içindedir kuşkusuz. Kitle bu adaleti gerçekleştirirken Allah korkusu ve hoşnutluğu dışındaki tüm değer yargılarından soyutlanmıştır. Bu adaletin bir örneğini, daha önce sözünü ettiğimiz yahudi olayında yüce Allah&#8217;ın pratik olarak Resulullah&#8217;a (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman kitleye öğrettiğini görmüştük.</p>
<p>Bu adaleti, bu şekilde gerçekleştirmeleri için iman edenlere yönelik bir çağrıyla başlıyor ders. Bu Kur&#8217;an&#8217;ı indiren merci, kuşkusuz adaleti bu şekilde gerçekleştirmek için zorunlu kıldığı zorlu mücadelenin içyüzünü de, bilir. İnsan ruhunun, birtakım bilinen zaafları olduğunu, kendi şahsına, akrabalarına, mahkemeleşen taraflardan zayıf veya güçlü olanlara, anne-babaya ve yakınlara, zengin ve fakire, sevgi ve kızgınlığa karşı duygularının gerçek mahiyetini bilir. Bütün bunlardan soyutlanmanın zorlu bir cihadı gerektirdiğini bilir. Bu aşağılık bataklıktan kurtulup bu zirveye ulaşmak için cihadın gerekliliğini bilir. Artık o zirvede Allah&#8217;ın ipinden başka hiçbir şeye bağlanmaz insan.</p>
<p>Ardından, kapsamlı imanın unsurlarına, Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmaları için ikinci bir çağrı yapılmaktadır. Bu unsurlardan her birinin imanî akidenin ve islâmî düşüncenin oluşumunda büyük değeri vardır. Şüphesiz İslâm düşüncesi, insanlığın -İslâm&#8217;dan önce ve sonra- tanıdığı tüm diğer düşüncelerden üstündür. İlk müslüman kitlenin hayatında görülen ahlâksal, toplumsal ve sosyal düzen noktasındaki diğer üstünlükler, bu üstünlükten kaynaklanmıştır. Bu üstünlük, kendisine gerçek anlamda inanan ve içindekilerle birlikte yeryüzüne Allah adına egemen olana kadar gereklerini eksiksiz yerine getiren toplumlara takva duygusunu bahşetmiştir. Öyle ki, yüce Allah&#8217;ın bizzat bu derste müminlere verdiği söz gerçekleşmiştir:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah kafirlere, müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.&#8221;</p>
<p>Bu iki çağrının ardından ayetlerin akışı, çeşitli yöntemlere başvurarak münafıklara, -onlardan münafıklık durumunu sürdürenlere ve müslüman olduğunu açıkladıktan sonra tekrar kafir olanlara- saldırıya geçiyor. Bu saldırıda, münafıkların tabiatları tasvir edilmekte, müslüman safta meydana getirdikleri olaylardan ve şartlara göre değişen konumlarından hareketle aşağılayıcı tabloları sergilenmektedir. Müslümanlar zafer elde ettiklerinde onlara yaltaklanıp, yanaşıyorlardı. Kafirler galip geldiğinde, galibiyete kendilerinin neden olduğunu ileri sürüyorlardı. İki taraf arasında bocalayıp duruyorlardı, ne bunlardan ne de onlardan oluyorlardı.</p>
<p>Bu saldırı esnasında müminlere yönelik bazı direktif ve sakındırmalar da söz konusu edilmektedir. Bunlar -o zaman için- münafıkların müslüman saftaki marifetlerini gösterdiği gibi, münafıklar cephesinin ne denli güçlü olduğunu ve müslüman toplumun hayatında ne denli yer ettiklerini de göstermektedir. Öyle ki onların durumları, böyle bir saldığı gerekli kılmıştır. Çünkü ortam gözetilerek müslümanlar adım adım münafıklardan uzaklaştırılmış, onlardan sakınmaları emredilmiştir. Bunlar arasında, Allah&#8217;ın ayetlerini inkar ettikleri ve alaya aldıkları toplantılarına katılmama emri de yer almaktadır. Ancak o gün için bütünüyle münafıklarla ilişkilerin kesilmesi emredilmemişti. Bu da gösteriyor ki, münafıklık cephesi son derece güçlü idi ve müslümanların içinde yer etmişti. Bu yüzden tümüyle ilişkileri koparmak müslümanlara zor gelmişti.</p>
<p>Bu arada, münafıklığın içine düşmemeleri için, münafıklığın özellik ve belirtilerinden uzak durmaları konusunda müslümanlara yönelik sakındırmalar da yer almaktadır. Bu özelliklerin en belirginleri; kafirleri dost edinmek, onların katında şeref ve güç aramaktır. Ancak yüce Allah, bütünüyle şerefin kendisine ait olduğunu belirtiyor ve müminler karşısında kafirlere fırsat vermeyeceğini garantiliyor. Bunun yanında münafıkların dünya ve ahiretteki durumlarını tasvir eden çirkin bir tablo da gözler önüne serilmektedir. Ahirette cehennemin en aşağı tabakasında yer alacakları bildirilmektedir.</p>
<p>Böyle bir üslupla yöneltilen direktif ve sakındırmalar, ilahî hayat sisteminin, ruhları ve hayat tarzlarını tedavi etme yöntemini göstermektedir. Aynı şekilde, güçleri ve koşulları çerçevesinde yaşanan olguyu değiştirip son şeklini verene kadar, yeni bir olguyu yerleştirme yöntemini de göstermektedir. O zamanki müslüman kitlenin durumunu ve bu kitlenin, yeni din ve müslüman topluma karşı savaşta yardımlaşan küfür ve münafıklık cepheleri karşısındaki konumuna da işaret etmektedir.</p>
<p>Bu arada bu direktif ve sakındırmalardan, Kur&#8217;an&#8217;ın müslüman toplum ile birlikte giriştiği çarpışmanın, savaşa ve ruhlara öncülük ederken baş vurduğu sistematik yöntemlerin mahiyetlerini de belirtmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz bu, her zaman ve mekanda İslâm ile cahiliye arasında kesintisiz süren bir çarpışmadır. Bu çarpışma, müslüman toplum ile, şahıslar ve yöntemleri değişen ancak özellikleri ve ilkeleri değişmeyen düşmanları arasında her zaman varolmuştur.</p>
<p>Bütün bunlardan da şu kitabın, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in hakikatı ve müslüman toplumu yönlendirmede üstlendiği rolün mahiyeti belirginleşmektedir. Sadece dün için geçerli değildi bu. Kur&#8217;an yalnızca bir nesle öncülük etmek için gelmemiştir. Bu ümmete öncülük etmek için gelmiştir. Her nesil ve zamanda ona yol göstermek, kılavuz olmak için gelmiştir.</p>
<p>Dersin sonunda yüce Allah&#8217;ın kullarına azap etmeye ihtiyacı olmadığına ilişkin olağanüstü bir ifade gelmektedir. Yüce Allah, sadece onlardan iman etmelerini ve şükretmelerini istemektedir. Kuşkusuz yüce Allah, onların imanına ve şükrüne ihtiyaç duymaz. Bu, sadece durumlarının düzelmesi, hayat düzeylerinin yükselmesi içindir. Böylece ahiret hayatına lâyık olurlar ve cennet nimetlerinin düzeyine çıkarlar. Ancak onlar, yüz çevirip eski hallerini sürdürürlerse cehennem azabına lâyık olurlar. Nitekim münafıklar katmanların en aşağısına; ateş tabakasının en altına kendilerini mahkum ederler.<br />
<strong>135- Ey -müminler, kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak doğruluktan sapmayınız. Eğer kaypaklık eder, ya da şahitlik yapmaktan kaçınırsanız, kuşku yok ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</strong></p>
<p>Bu iman edenlere yönelik yeni sıfatlarıyla yapılan bir çağrıdır. Kuşkusuz bu, onların eşsiz sıfatıdır. Bu sıfatla değişik bir oluşum yaşadılar. Bununla yeniden ve değişik bir şekilde doğdular. Ruhları, düşünceleri, ilke ve hedefleri yeni baştan doğdu. Onlarla birlikte, bağlandıkları yepyeni bir görev, yüklendikleri ulu bir emanet de doğdu. İnsanlığı yönetme ve insanlar arasında adaletle hükmetme emaneti. Bunun için, bu sıfatla yapılan çağrının bambaşka bir değeri ve özel bir anlamı vardır. &#8220;Ey müminler&#8230;&#8221; Bu sıfatla vasıflanmaları nedeniyle bu büyük emaneti yüklenmişler, bu büyük emaneti yerine getirmeleri için hazırlanıp eğitilmelerinin nedeni de bu sıfatla vasıflanmalarıdır kuşkusuz.</p>
<p>Zor ve ağır sorumluluklar yüklemeden önce, hikmetli ilahî eğitim metodunun başvurduğu okşayıcı yöntemlerden birisidir bu:</p>
<p>&#8220;&#8230; Kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır.&#8221;</p>
<p>Bu, &#8220;adaleti yerine getirme emaneti&#8221;dir. Her türlü durum ve koşulda, mutlak anlamda adaleti ayakta tutma emanetidir yüklenen. Yeryüzünde azgınlık ve zulmü engelleyen bu adalettir. İnsanlar arasında adil olmayı garantileyen, müslüman-müslüman olmayan her hak sahibine hakkını veren budur. Bu hak konusunda -yahudinin hikayesinde gördüğümüz gibi- Allah yanında müminle mümin olmayan eşittir. Akraba olsun, uzak olsun, herkes birdir. Arkadaş, düşman fark etmez. Zengin, fakir aynıdır.</p>
<p>&#8220;&#8230; Adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz.&#8221;</p>
<p>Sırf Allah için. Doğrudan doğruya onunla birlikte hareket ederek. Lehinde ya da aleyhinde şahitlik edilen biri için değil. Bir kişinin, toplumun ya da milletin çıkarı için değil. Sorunu ilgilendiren herhangi bir unsuru saran koşullara göre hareket etmeksizin, yalnızca Allah için ve onunla birlikte hareket ederek şahitlik. Her türlü eğilimden, arzudan, çıkar ve değerlerden soyutlanarak.</p>
<p>&#8220;&#8230; Kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa..&#8221;</p>
<p>Burada ilahî sistem kişiyi kendisine ve duygularına karşı harekete geçir meye, önce kendi şahsına, sonra da anne-baba ve akrabalara karşı durmasını sağlamaya çabalamaktadır. Bu oldukça zor bir çabadır. Zorluğu, dille söylenenden, akılla kavranan anlam ve işaretlerinden çok daha fazladır. Şüphesiz bunu pratik olarak yaşamak, akılla kavramaktan çok farklı bir şeydir. Bu deneyimi pratik olarak yaşamaya çabalayandan başkası dediklerimizi anlayamaz.</p>
<p>Ancak yine de ilahî sistem, mümin kişiyi bu zorlu deneyimi yaşamaya yöneltmektedir. Çünkü bunun bulunması zorunludur. Bu kuralın yeryüzünde yaşaması kaçınılmazdır. İnsanlardan bir topluluğun bunu ayakta tutması şarttır.</p>
<p>Sonra o, kişiyi fıtrî ve toplumsal duygularına karşı çıkmaya yöneltmektedir. Lehinde ya da aleyhinde şahitlik edilen fakir biriyse, kişi onun aleyhinde doğru şahitlik yapmaktan kaçınabilir, zayıflığına yardım olsun diye şahitliği lehinde yapabilir. Yahut kişinin fakir oluşu, cahiliye toplumlarının genel karakterleri üzere, toplumsal baskıların etkisiyle aleyhinde şahitlik edilmesine neden olabilir. Lehinde ya da aleyhinde şahitlik edilenin zengin biri olması durumunda, toplumsal sistem onu hoşnut edecek bir karar verebilir. Ya da zenginliği ve şımarıklığı kişiyi aleyhine çevirebilir, böylece de aleyhine şahitlik etmek söz konusu olabilir. Bunlar fıtrî duygular ve toplumsal zorunluluklardır. Pratik hayatta insanlar bunlarla karşılaştıkları zaman bunların etkileri son derece ağır olur. İşte ilahî sistem kişiyi bunlara karşı harekete geçirdiği gibi kişilik sevgisine, anne-baba ve akraba sevgisine karşı da harekete geçirmektedir.</p>
<p>&#8220;Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır.&#8221;</p>
<p>Bu oldukça zor bir çabadır. Son derece zorlu bir çaba olduğunu hep tekrarlıyoruz. İşte İslâm, mümin nefisleri -realite dünyasında- pratik deneyimlerin tanık olduğu ve tarihin kaydettiği böyle bir zirveye yöneltirken, insanlık aleminde gerçek bir mucize meydana getiriyordu. Bu mucize ancak, ulu ve sağlam ilahi hayat sisteminin gölgesinde gerçekleşebilir.</p>
<p>&#8220;o halde nefsinizin arzusuna uyarak doğruluktan sapmayınız.&#8221;</p>
<p>Arzular çeşit çeşittir. Bazısı zikredildi de. Bencillik nefsin bir arzusudur. Aile ve akraba sevgisi arzusudur. Şahitlik ve hüküm noktasında fakire acımak bir arzudur. Zengine toleranslı davranmak nefsin arzusudur. Ona zarar vermek de şahitlik ve hüküm konusunda aşiret, kabile, ümmet, devlet ve vatan tarafını tutmak da keyfï bir arzudur. Aynı şekilde -şahitlik ve hüküm noktasında- din düşmanı da olsalar düşmanlara antipatik davranmak nefsin keyfî bir arzusudur. Kuşkusuz arzular ve hevesler sınıf sınıf, çeşit çeşittir. Tümü de yüce Allah&#8217;ın müminleri etkilemekten ve etkilerinde kalarak haktan ve doğruluktan sapmaktan yasakladığı şeylerdir.</p>
<p>Son olarak şahitliği saptırmak ve bu konuda uyulması gereken prensipten yüz çevirmek hususunda bir tehdit, bir uyarı, bir korkutma yer almaktadır.</p>
<p>&#8220;&#8230; Eğer kaypaklık eder, yada şahitlik yapmaktan kaçınırsanız, kuşku yok ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.&#8221;</p>
<p>Bir mümine, yüce Allah&#8217;ın yaptıklarından haberdar olduğunun hatırlatılması, bunun arkasındaki korkunç tehdidi anlayıp titremesi için yeterlidir. Kuşkusuz bu Kur&#8217;an ile, müminlere hitab eden yüce Allah&#8217;tı.</p>
<p>Rivayet edilir ki; Abdullah b. vaha, (r.a) Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) tarafından, hayberlilerin meyve ve ekinlerden elde ettikleri ürünleri ölçüp yarısını, hayberin fethinden sonra Resulullah (salât ve selâm üzerine osun)&#8217;a verdikleri söz uyarınca almak üzere gönderildiğinde, yahudiler, kendilerine yumuşak davranması için rüşvet teklif ettiler. Bunun üzerine; &#8220;Allah&#8217;a andolsun ki ben yaratılmışlar için en çok sevdiğim kişi tarafından size gönderilmişim. Sizden ise vallahi de sayınızca maymun ve domuzdan daha çok nefret ederim. Ancak ona karşı olan sevgimle, size duyduğum kin sizin hakkınızda adaletten sapmama neden olamaz&#8221; dedi. Onlar da &#8220;göklerle yer bu sayede ayaktadır&#8221; dediler.</p>
<p>Abdullah b. Revaha (r.a), eşsiz ilahî sistemin üzerine kurulu Hz. Peygamberin okulunda, eğitim görmüştü. O da bir insandı, böylesine zor bir deneyimden geçmiş başarıya ulaşmıştı. Kendisinden başka daha birçoklarının bu sistemin gölgesinde gerçekleştirdiği gibi o da, bu ilahî hayat sisteminin gölgesinden başka hiçbir yerde gerçekleşmesi mümkün olmayan adaleti gerçekleştirmiştir.</p>
<p>Bu olağanüstü dönemin ardından çağlar birbirini kovaladı. Kütüphaneler fıkıh ve kanun kitaplarıyla doldu. Hayat, yargı, kurum ve kuruluşlarıyla dolup taştı. Düzenlemeye ilişkin uygulama ve formaliteler kaydedilir oldu. Kafalar adalete ilişkin sözlerle, ağızlar ise uzun uygulamalarına ilişkin nutuklarla doldu taştı. Bütün bunları korumak için çeşitli kurum ve kuruluşlar vücuda getirildi. Ancak, adaletin gerçek tadına varmak, insanların vicdanlarında ve hayatlarında bu anlamın pratik olarak gerçekleşmesi, bu ulu ve bu erişilmez zirveye ulaşmış olağanüstü dönemin dışında hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bir de, tarih boyunca İslâm&#8217;ın egemen olduğu topraklarda, bu inancın onardığı gönüllerde ve bu essiz ilahi sistemin yetiştirdiği fert ve toplumlarda gerçekleşmiştir</p>
<p>Yeni yargı kurumlarını, çağdaş yargı uygulamalarını, gelişen ve iyice kurumlaşan yargısal düzenleme ve sistemleri almak isteyenlerin bu gerçeği iyice düşünmeleri gerekir. Bu adamlar, yukarıda sayılan şeylerin, adaletin gerçekleşmesi için daha pratik olduklarını ve eski çağların olağanüstü dönemdeki sade uygulamalardan daha garantili olduklarını, bu günkü yapılanların o dönemdeki sade şeklinden çok daha sağlam ve kalıcı olduklarını sanıyorlar.</p>
<p>Bu, işlerin formalite ve kabarıklığının, eşya ve olayların hakikatını kavrayamayanların düşüncelerinde meydana getirdiği, bir vehimdir. Şekil ve durumların sadeliğine rağmen insanları bu düzeye ulaştıran sadece bu ilahî hayat sistemidir. Şekil ve kurumların değişip yenilenmesine rağmen insanları tekrar bu düzeye ulaştıracak da yine bu ilahî hayat sistemidir.</p>
<p>Bunun anlamı, yeni yargı kurumlarını geçersiz kılmak değildir. Sadece kurumların hiçbir değerinin olmadığını, önemli olanın bunun ötesindeki ruh olduğunu bilmemiz yeterlidir. Bundan sonra şekli ve hacmi ne olursa olsun, hangi zaman ve mekanda söz konusu oluyorsa olsun durum değişmeyecektir. En üstün olanın üstünlüğü,zaman ve mekana bağımlı değildir kuşkusuz.<br />
<strong>136- Ey müminler, Allah&#8217;a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu kitaba ve daha önce indirilmiş kitaba inanmaya devam ediniz. Kim Allah&#8217;ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkär ederse koyu bir sapıklığa düşmüş olur.<br />
</strong><br />
Bu, müminlere yönelik, onları çevrelerindeki cahiliyeden ayıran sıfatlarıyla yapılan, ikinci bir çağrıdır. Bu çağrıda, görev ve sorumlulukları belirlenmekte ve onları bu sorumluluklar karşısında güç ve yardım bekledikleri kaynağa bağlamaktadır.</p>
<p>&#8220;Ey müminler, Allah&#8217;a, peygamberine, peygamberine indirilmiş kitaba ve daha önce indirilmiş kitaba inanmaya devam edin.&#8221;</p>
<p>Bu, müminlerin inanmak zorunda oldukları, imanın unsurlarının açıklanmasıdır. İslâm&#8217;ın inanç düşüncesinin açıklanmasıdır.</p>
<p>Bu unsurlardan biri, Allah ve Resulüne iman etmektir. Bu inanç, mümin gönülleri; kendilerini yaratan ve kendilerine doğru yolu gösteren, peygamberi gönderen Rablerine bağlamaktadır. Bu, peygambere, peygamberin getirdiği mesaja inanmak ve O&#8217;nu gönderen Rabbinden getirdiği her şeyi doğrulamaktır.</p>
<p>Bu unsurlardan biri de; Allah&#8217;ın Resulüne indirilen kitaba inanmaktır. Bu inanç onları, yüce Allah&#8217;ın hayatları için seçtiği ve o kitapta açıkladığı sisteme bağlar. Kitapta bulunan herşeyi kabullenmektir bu. Kaynağı birdir bu kitabın, yöntemi de. Bu kitabın bir kısmı, alıp kabullenmek, uymak ve uygulamak bakımından diğer kısmına göre öncelikli değildir.</p>
<p>Bu unsurlardan bir diğeri; daha önce indirilmiş kitaba inanmaktır. Çünkü tüm kitapların kaynağı birdir, o yüce Allah&#8217;tır. Temelleri aynıdır. Tamamen Allah&#8217;a teslim olmak, bütün özellikleriyle; ilahlıkta yüce Allah&#8217;ı birlemek, hayatta uyulup uygulanması gerekenin sadece, yüce Allah&#8217;ın belirlediği sistemin olduğunu kabul etmektir bu temel. Bu birlik, -bozulmadan önce- tüm kitapların yüce Allah&#8217;tan geldiğinin doğal ve kesin gereğidir. Çünkü yüce Allah&#8217;ın hayat için belirlediği sistem birdir. İnsanlara yönelik iradesi ve yolu birdir. Çevresindeki yollar ayrılsa da o dosdoğrudur ve hedefine varır.</p>
<p>Bütün kitaplara inanmak -bütün kitapların aslında tek bir kitap olduğu gerçeğinden hareketle- müslüman ümmetin ayırıcı bir özelliğidir. Çünkü bu ümmetin, bir olan yüce Rabbi, onun biricik sistem ve yolu hakkındaki düşüncesi, uluhiyet gerçeği ve insanlığın birliği ile uyuşmaktadır. Birkaç çeşidi olmayan ve ötesinde sapıklıktan başka birşey bulunmayan hakla aynı doğrultudadır:</p>
<p>&#8220;Hak&#8217;tan sonra sapıklıktan başka ne var ki?&#8221; (Yunus Suresi, 32)</p>
<p>İman etmeye ilişkin emrin yanında, imanın unsurlarını inkar konusunda; bir de tehdit yer almaktadır. Bunun yanında sonuçta verilecek ceza açıklanırken bu unsurlar ayrıntılarıyla zikredilmektedir.</p>
<p>&#8220;Kim Allah&#8217;ı meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse koyu bir sapıklığa düşmüş olur.&#8221;</p>
<p>Birinci emirde Allah&#8217;a, kitaplarına ve peygamberlerine iman zikredilmiş ancak, meleklerden söz edilmemişti. Ancak Allah&#8217;ın kitapları, meleklere ve ahit gününe iman konusunu da içermektedirler. Meleklere ve ahiret gününe inanmak Allah&#8217;ın kitaplarına inanmanın doğal sonucudur. Fakat burada ön plana çıkarıyor. Çünkü burada korkutma ve tehdit söz konusu edilmektedir ve her unsur iyice belirginleşmelidir.</p>
<p>&#8220;Koyu sapıklık&#8221; deyimi, genellikle sapıklıkta ileri gitmek anlamını taşımaktadır. Artık hidayet ümidi bulunmayan bir noktadadır böyle birisi. Bundan sonra dönmesi beklenemez.</p>
<p>Fıtratın, derinliklerinde zorunlu bir hareket, doğal bir yöneliş sonucu inandığı yüce Allah&#8217;ın inkar eden ve bu inkarın sonucu olarak; Allah&#8217;ın meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar eden, evet bu küfrü işleyenin fıtratı, kokuşmuşluk, başıboşluk ve bozulmuşluk bakımından öyle bir noktaya varmıştır ki, doğru yolu bulma ümidi kalmamıştır. Bundan sonra dönmesi beklenemez.</p>
<p>İman edenlere yönelik bu iki çağrıdan sonra ayetlerin akışı, nifak ve münafıklara saldırıya geçmektedir. O günkü pratik durumlardan birinin tasviri ile işe başlamaktadır ayet-i kerime. Bir kısmının konumunu somutlaştırmaktadır bu tasvir. Küfür ve kafirlerin söz konusu edildiği konumlara en yakın bir konumdur bu:<br />
<strong>137- Allah, önce iman edip arkasından küfredenleri, sonra yine iman edip arkasından küfredenleri, sonra da kafirliklerini koyulaştıranları asla affetmeyecek, kendilerini doğru yola iletmeyecektir.</strong></p>
<p>Kuşkusuz iman etmezden önceki küfür, iman tarafından silinir günahı bağışlanır. Çünkü kişi şayet koyu bir karanlıkta yaşıyorsa aydınlığı tanımamakta mazurdur. Ancak iman ettikten sonra küfre dönmek, hem de tekrar tekrar&#8230; İşte bu, bağışlanması, mazur görülmesi mümkün olmayan bir suçtur. Çünkü küfür bir perdedir, indiği zaman fıtrat yaratıcısına bağlanmış, oraya buraya dağılmadan kafileye katılmış, bitki kaynağa ulaşmış ve ruh o unutulmaz tatlılığın, imanın tatlılığının tadına varmış demektir. İman ettikten sonra, tekrar tekrar küfre dönenler bilerek fıtrata iftira ediyorlar. İsteyerek sapıklığa dalıyorlar, ıssız çöllere, koyu sapıklığa dalmayı kendileri istiyorlar demektir.</p>
<p>O halde yüce Allah&#8217;ın onları bağışlamaması, doğru yola iletmemesi adaletin ta kendisidir. Çünkü yolu tanıdıktan ve takip ettikten sonra kaybeden kendileridir. Sığınağı ve aydınlığı bulduktan sonra kötülüğü ve körlüğü seçen onlardır.</p>
<p>Kişi Allah için her şeyden soyutlanmadıkça, değer ve alışkanlıkların zorunluluk ve çıkarların, ihtiras ve cimriliğin baskısından kurtulamayacaktır. Hiçbir zaman çıkar ve servetin üstüne çıkamayacaktır. Değer ve alışkanlıkların, kişi ve olayların, yeryüzü güçlerinin, iktidar ve otorite sahiplerinin karşısında; Allah ile dolan gönüllerin hissettiği; serbestlik, onurluluk ve üstünlük duygusuna kesinlikle sahip olamayacaktır.</p>
<p>İşte münafıklık tohumu burada gelişmeye başlıyor. Gerçekte nifak; batılla karşı karşıya gelinirken, hakta diretmekte zaaf göstermekten başka birşey değildir. Bu zaaf da, korku ve arzunun, bunları Allah&#8217;tan başkasına bağlamanın meyvesidir. Allah&#8217;ın hayat için koyduğu sistemden ayrılıp, coğrafï koşullara ve insanların geleneklerine bağlanıp kalmanın doğal sonucudur.</p>
<p>AZABLA MÜJDELENENLER</p>
<p>Burada, Allah&#8217;a iman ve onun için herşeyden soyutlanarak şahitlik etme ile münafıklıktan söz edilmesi arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet sûrenin ana konusunu oluşturan genel münasebetin yanında yer almaktadır. Sî:renin ana konusunu; müslüman kitleyi İslâm sistemiyle eğitmek, cahiliyeden arta kalan tortuları gidermek ve ruhları insanların fıtrî zaaflarına karşı hazırlamak sonra da, bu kitle ile birlikte çevrelerindeki müşriklerle içlerindeki münafıklara karşı savaşa tutuşmak oluşturmaktadır. Ayetlerin akışı, sûrenin başlangıcından sonuna kadar bu genel hedefe yöneliktir.</p>
<p>Bu dersin geri kalan kısmı nifak ve münafıklık konusuna değinmektedir. Bu, aynı zamanda cüzün sonunu da oluştùrmaktadır. Daha önce de geçen ayetin gözler önüne serdiği; önce iman edip, sonra inkar eden, tekrar inanıp, yine inkar eden, en sonunda küfürlerini koyulaştıran münafıklara ilişkin bir tablo yer almıştı.</p>
<p>Şimdi de daha önce işaret edildiği gibi, nifak ve münafıklara yönelik bir saldırı başlamaktadır. Hayatın ve gönüllerin realitesi içinde tabiata uygun hareket eden ilahî hayat sisteminin mahiyetini anlamak için, .çeşitli yöntemler kullanılarak başlatılan bu saldırıyı incelemek, iyice düşünmek gerekir.<br />
<strong>138- Münafıklara acı bir azabın kendilerini beklediğini müjdele. &#8221;</p>
<p>139- Onlar müminleri bırakıp kafirleri dost ediniyorlar. Acaba onların yanında şeref mi arıyorlar? Oysa şeref bütünüyle Allah&#8217;ındır.</p>
<p>140- Allah size indirdiği kitapta onun ayetlerinin inkar edildiğini ya da alaya alındığını işittiğinizde başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınız! bildirdi. Hiç kuşkusuz Allah münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.</p>
<p>141- Onların Gözleri hep sizin üzerinizdedir. Eğer Allah size zafer nasip ederse, &#8220;Biz sizinle beraber değil miydik?derler. Ama eğer kafirler üstünlük sağlarsa, (bu kez de onlara) &#8220;Sizin tarafınızı tutmadık mı, müminlere karşı size destek vermedik mi?&#8221; derler. Allah kıyamet günü arınızdaki hükmünü verecektir. Hiç kuşkusuz Allah kafirlere, müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.</p>
<p>142- Münafıklar, Allah&#8217;ı aldatmaya yeltenirler, ama asıl Allah onları aldatır. Namaz kılarken isteksiz ve ciddiyetsiz biçimde ayakta dikilirler. Amaçları insanlara gösteriş yapmaktır, Allah&#8217;ın adını pek az anarlar.</p>
<p>143- İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ve ne de o tarafa yar olurlar. Allah&#8217;ın şaşırttığı kimseye sen çıkış yolu bulamazsın.</strong></p>
<p>Saldırı &#8220;korkut&#8221; kelimesinin yerine &#8220;müjdele&#8221; kelimesini kullanmak ve münafıkları bekleyen acıklı azabı &#8220;müjde&#8221; şeklinde ifade etmek suretiyle, açıkça alay ederek başlıyor. Sonra da bu acıklı azabın nedenini açıklıyor. Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeleri, Allah katındaki kötü zanları, şeref ve gücün kaynağına ilişkin hatalı düşüncelerinin buna neden olduğu belirtiliyor.</p>
<p>&#8220;Münafıklara acı bir azabın kendilerini beklediğini müjdele.&#8221;</p>
<p>&#8220;Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Acaba onların yanında şeref mi arıyorlar? Oysa şeref bütünüyle Allah&#8217;ındır.&#8221;</p>
<p>Burada söz konusu edilen kafirler, tercilı edilen görüşe göre yahudilerdir. Münafıklar onlara sığınırlardı. Onların yanında gizlice buluşurlardı. Birlikte müslüman kitlenin aleyhinde çeşitli komplolar hazırlarlardı.</p>
<p>Yüce Allah kınayıcı bir üslupla soruyor: İman ettiklerini iddia etmelerine rağmen niçin kafirleri dost ediniyorlar? Kendilerini niye böyle bir duruma sokuyorlar? Niçin böyle bir konumda bulunmayı tercih ediyorlar`? Yoksa kafirlerin yanında şeref ve güç mü arıyorlar?</p>
<p>Fakat yüce Allah tüm şerefi tekeline almıştır. Onu dost edinen, katından isteyen ve himayesine sığınandan başkası elde edemez bu şerefi.</p>
<p>Böylece bu ilk vurguyla münafıkların tabiatı ve başta gelen sıfatları ortaya çıkmış oluyor: Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmek&#8230; Aynı zamanda gücün hakikatına ilişkin hatalı düşüncelerini ve münafıkların şeref ve güç beklentisi içinde bulundukları kafirlerin şeref ve güçten yoksun oldukları gerçeği de aydınlığa kavuşmuş oluyor. Bu arada, şerefin yalnızca yüce Allah&#8217;ın icadında olduğu ve sadece O&#8217;ndan isteneceği yoksa hiç kimsede ne şeref ne de güç bulunmayacağı gerçeği de yerleştirilmektedir.</p>
<p>Dikkat edin, insan ruhunun katında şeref bulduğu tek dayanak budur. Buna dayandığı sürece herkese üstünlük sağlayacaktır. Dikkat edin, insan ruhunu yücelten, onu özgür kılan tek kulluk şekli budur. Bir olan Allah&#8217;a kulluk&#8230; Şayet kişi bu kullukla tatmin olmazsa bitmez tükenmez değerlerin, çeşitli şahısların yığınlarca geleneğin ve sonsuz korkuların kulu olacaktır. Herkese, her şeye ve her değere kulluk yapmaktan kimse koruyamaz onu artık.</p>
<p>Ya bütünüyle üstünlük, şeref ve özgürlük olan yüce Allah&#8217;a kulluk&#8230; Ya da tamamıyle alçaklık ve mahkumiyet olan Allah&#8217;ın kullarına kulluk.. Dileyen dilediğini seçsin.</p>
<p>İman ettiği halde, Allah&#8217;tan başkasından şeref beklentisi içinde olması düşünülemez müminin. Allah&#8217;a inandığı halde Allah&#8217;ın düşmanlarından şeref, yardım ve güç isteyemez. Yeryüzünde Allah&#8217;ın en büyük düşmanlarından yardım istedikleri halde, müslümanlık iddiasında bulunan ve müslüman ismini alanlar bu Kur&#8217;an&#8217;ı anlamaya ne kadar muhtaçtırlar! Şayet henüz müslüman olmayı istiyorlarsa.. Yoksa yüce Allah&#8217;ın alemlere ihtiyacı yoktur.</p>
<p>Küfür üzere ölmüş soy-sopla iftihar duymak, onlarla müslüman nesil arasında soy birliği ve yakınlık olduğuna değer vermek, kafirlerin yanında şeref aramaktır; müminleri bırakıp onları dost edinmektir. Nitekim bazı insanlar Firavunlar, Asurlular, Babilliler ve cahiliye Araplarıyla iftihar duyuyorlar, cahili bir tavırla onlardan onurlanıp büyükleniyorlar.</p>
<p>İmam Ahmed rivayet ediyor: Bize Hüseyin b. Muhammed, bize Ebu Bekir b. Abbas, Hamid el-Kindi&#8217;den, O da Ubade b. Nesi&#8217;den, O da Ebu Reyhane&#8217;den, Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyurduğunu anlattı: &#8220;Kim şeref ve iftihar duyarak kendini kafir olan dokuz göbek atasına dayandırırsa, o da cehennemde onların onuncusudur.&#8221;</p>
<p>Bu da gösteriyor ki, İslâm&#8217;da, etrafında birleşilecek bağ, inanç bağıdır. İslâm&#8217;da millet, tarihin başlangıcından beri yeryüzünün her tarafında ve her nesilden müminlerden oluşmaktadır. Eskiden başlayarak nesillerin birleşmesinden, ya da yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, herhangi bir nesilde bir araya gelmesinden oluşmamaktadır millet.</p>
<p>Münafıklığın birinci derecesi; bir müminin, Allah&#8217;ın ayetlerinin inkar edildiğini, alaya alındığını işittiği halde bir mecliste oturması, bunlar karşısında susması ve umursamamasıdır. Buna hoşgörü diyorlar, ya da ileri görüşlülük diyorlar. İnsanın göğsünün ve ufkunun genişliğine yoruyorlar. Kişinin fikir özgürlüğüne saygılı oluşu kabul ediyorlar.</p>
<p>İliklerine kadar işlemiş iç bozgundur bu. Bir kere o, daha baştan kendisine güvenini yitirmiştir. Zayıflık ve korkaklıkla adlandırılmaktan çekinmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz hamiyet (taraf tutmak) Allah içindir. Onun dini ve ayetleri uğrunadır. İşte imanın belirtisi budur. Bu duygu zayıfladı mı, bundan sonra tüm setler yıkılır, her engel ortadan kalkar. Zayıf kırıntılar ufak bir dalgaya kapılıp giderler.</p>
<p>Hamiyet (taraf tutmak) duygusu, öncelikle bilerek bastırılır, gittikçe söner, etkisi azalır, en sonunda da ölür.</p>
<p>Kim bir toplantıda diniyle alay edildiğini duyarsa, ya dinini savunmalı ya , da toplantıyı ve orada bulunanları terk etmelidir. Görmezlikten gelmek ve susmak ise, ruhî bozgunun ilk aşamasıdır. Böyle birisi iman ve küfür arasındaki nifak köprüsüne adımını atmış demektir. Medine&#8217;de bazı müslümanlar, toplum içinde etkin kimi münafıkların toplantılarına katılıyorlardı. Bunun da üzerlerinde etkisi büyüktü. Ancak Kur&#8217;an&#8217;ın eğitim metodu, bu işin gerçeğine dikkat çekiyordu. Böyle toplantılara katılmanın, orada olup bitenlere karşı susmanın iç bozgunun ilk aşaması olduğu gerçeğine parmak basıyordu. Onların bundan sakınmalarını istiyordu. Ancak o zamanki koşullar, onların toplantılara bütünüyle katılmamayı emretmeye müsait değildi. Bu yüzden, Allah&#8217;ın ayetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını duyduklarında, bu toplantıları terk etmeleri emredilmişti öncelikle. Aksi bir davranışın münafıklık olacağı bildirilmişti. Münafıkların ve kafirlerin sonu ise, son derece korkunç bir sonuçtur.</p>
<p>&#8220;Allah size indirdiği kitapta onun ayetlerinin inkar edildiğini ya da alaya alındığını işittiğinizde başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı bildirdi. Hiç kuşkusuz .Allah münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.&#8221;</p>
<p>Ayet-i kerimede, kitapta daha önce indirilmiş diye işaret edilen, Mekke&#8217;de indirilmiş En&#8217;am suresindeki şu ayet-i kerimedir: &#8220;Ayetlerimizi dillerine dolayanları gördüğünde başka bir konuya dalana kadar onlardan yüz çevir.&#8221; (En&#8217;am Suresi, 68)</p>
<p>İşte mümini iliklerine kadar titreten tehdit! &#8220;&#8230; Siz de onlar gibi olursunuz.&#8221;</p>
<p>Ardından hiçbir tereddüte yer bırakmayan uyarı da şudur:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah, münafıklar ile kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.&#8221;</p>
<p>Ancak yasaklamayı, Allah&#8217;ın ayetlerinin inkar edildiği, alaya alındığı toplantılarla sınırlı tutup, müslümanlarla bu münafıkların arasındaki her türlü ilişkilerini kapsayacak şekilde geniş tutmamak -daha önce değindiğimiz gibi müslüman kitlenin o gün için aşmak zorunda olduğu aşamanın özelliğini göstermektedir. Daha sonraki nesillerin de başka ortamlarda, böyle bir aşamadan geçmeleri her zaman mümkündür. Aynı şekilde ilahî hayat sisteminin özelliğini; işleri yavaş yavaş ele alışını, realite dünyasındaki pratik izlerini, duygu ve koşulları gözetişini, bu arada realiteyi değiştirmek için sürekli ve kalıcı adımlar atmayı da ihmal etmeyişini göstermektedir.</p>
<p>Sonra ayetlerin akışı münafıkların özelliklerini açıklamaya başlıyor. Ayıplayıcı ve nefret uyandırıcı bir tablolarını çiziyor. Müslümanları başka bir yüz, kafirleri başka bir yüzle karşılıyorlar. Değneği ortasından tutuyorlar. Yılan gibi, sürüngen gibi davranıyorlar:</p>
<p>&#8220;Onların gözleri hep sizin üzerinizdedir. Eğer Allah size zafer nasip ederse, `&#8221;Biz sizinle beraber değilmiydik?&#8221;, derler. Ama eğer kafirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), &#8220;Sizin tarafınızı tutmadık mı, müminlere karşı size destek vermedik mi?&#8221; derler. Allah kıyamet günü, aranızdaki hükmünü verecektir. Hiç kuşkusuz Allah kafirlere, müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.&#8221;</p>
<p>Bu son derece antipatik bir tablodur. Önce münafıkların gizliden müslümanların aleyhinde kötülükler tasarladıklarını ve başlarına belalar açmaya çalıştıklarını göstermektedir. Buna rağmen onlar, şayet Allah müslümanlara zafer ve nimet nasip ederse onlara sevgi gösterisinde bulunuyorlar ve o zaman şöyle diyorlar:</p>
<p>&#8220;Biz sizinle beraber değil miydik?&#8221;</p>
<p>Bazan çıkıp safları yardımsız bırakıyorlarsa, birtakım karışıklıklar çıkarıyorlarsa bile, savaş alanına beraberce çıkmış olmalarını kastediyorlar. Ya da kalplerinin onlarla birlikte olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Arkadan yardımcı olduklarını, kendilerini koruduklarını kastediyorlar.</p>
<p>&#8220;Ama eğer kafirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), &#8220;Sizin tarafınızı tutmadık mı, müminlere karşı size destek vermedik mi?&#8221; derler.&#8221;</p>
<p>Kendilerine sığındıklarını, yardımcı olduklarını, geriden destek olduklarını, müminleri yardımsız bırakıp safları karıştırdıklarını kastediyorlar.</p>
<p>İşte böyle, bukalemun gibi, yılan gibi renkten renge giriyorlar. İçlerinde zehir, dillerindeyse yağ. Ancak onlar buna rağmen oldukça zayıftırlar. Bu aşağılık, bu iğrenç görünümleri, mümin gönüllerin iğrenmesine neden oluyor. Kuşkusuz bu da ilahi sistemin mümin gönüllere özgü kazandırdığı bir özelliktir.</p>
<p>Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) münafıklar konusunda Rabbinin direktifiyle başvurduğu taktik; görmezlikten gelerek yüz çevirerek, müminleri sakındırarak, onlara karşı uyanık olmalarını sağlayarak bu aşağılık kampı etkisiz hale getirmekti. Bununla beraber burada, onları, yüce Allah&#8217;ın ahiretteki hükmüne havale etmektedir. Böylece üzerlerindeki perde kalkıp, müslümanlara kurdukları tuzakların cezasını çekeceklerdir.</p>
<p>&#8220;Allah kıyamet günü aranızdaki hükmünü verecektir.&#8221;</p>
<p>O zaman hile yapmanın, gizli buluşmaların, komplolar kurmanın imkanı yoktur. Göğüslerde gizli duyguları saklamak, mümkün değildir.</p>
<p>Müminler, artık Allah&#8217;ın kesin vaadi ile mutmain oluyorlar. Gizlice kurulan hile ve tuzakların, kafirlerle sergilenen bu dayanışmanın, kuvvet dengesini bozmayacağına inanıyorlar. Allah, müminlere karşı, kafirlere zafer ve üstünlük imkanı tanımayacaktır:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah kafirlere, müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.&#8221;</p>
<p>Bu ayetin tefsirine ilişkin bir rivayete göre, söz konusu olan kıyamet günüdür bu ayette. O zaman yüce Allah, müminlerle münafıklar hakkında hükmünü verecek ve kafirlere, müminler karşısında bir üstünlük vermeyecektir.</p>
<p>Bir diğer rivayette ise; söz konusu olanın dünyadaki durum olduğu anlatılmaktadır. Buna göre kimi zaman çarpışmalarda yenilmiş olsalar da müminler üzerinde kafirlerin, sürekli bir egemenlik kurmalarına fırsat vermeyecektir.</p>
<p>Ayetin hem dünyadaki hem de ahiretteki duruma göre genelleştirmesi daha doğrudur. Çünkü herhangi bir sınırlandırma yoktur ayette.</p>
<p>Ancak ahiretteki durum, açıklama ve vurguyu gerektirmeyecek kadar kesindir. Dünyadaki duruma gelince; kimi zaman baş gösteren olaylar bunun tersini gösteriyor. Fakat bunlar aldatıcı görünümlerdir, .iyice araştırıp incelemek gerekir bunları.</p>
<p>Allah&#8217;ın verdiği söz kesindir. Onun hükmü geneldir. Buna göre; ne zaman iman gerçeği mümin gönüllerde iyice yer etmişse ve bu iman hayatlarında bir sistem ve bir sosyal düzen olarak somutlaşmışsa, her türlü düşünce ve davranıştan Allah için tamamen soyutlanmışlarsa ve büyük, küçük, ibadeti tamamen Allah&#8217;a özgü kılmışlarsa; o zaman yüce Allah, müminlere karşı kafirlere bir fırsat vermeyecektir.</p>
<p>Bu, İslâm tarihinin, aksine gerçekleşmiş en ufak bir olayı bile kaydetmediği bir gerçektir.</p>
<p>Ben, şüpheye yer bulunmayan Allah&#8217;ın vaadine güvenerek şunu kesinlikle söyleyebilirim: Müminler hiçbir zaman yenilgi yüzü görmeyeceklerdir. Düşünce ya da davranış alanında inançlarında bir gedik söz konusu olmadığı sürece, tarihlerinde de böyle bir yenilgiye rastlanmamıştır. Her türlü eklemeden ve şaibeden uzak yalnızca Allah yolunda, sadece bu sancak altında cihad etmek amacıyla hazırlık yapmak ve güç bulundurmak imanın gereğidir. Bundan sonra, açılan bu gedik oranınca, geçici bir yenilgi almalarına rağmen zafer tekrar müminlerin olacaktır; şayet henüz varlıklarını sürdürüyorlarsa.</p>
<p>&#8220;Uhut&#8221;da örneğin, gedik, Resulullah&#8217;a (salât ve selâm üzerine olsun) itaat etmeyi bırakıp, ganimet arzusuna kapılmak noktasında açılmıştı. &#8220;Huneyn&#8221;de ise, sayı çokluğuyla övünmek, gurura kapılıp asıl dayanağı unutmak şeklinde açılmışdı gedik. Şayet tarihleri boyunca, müslümanların aleyhinde meydana gelen her olayı inceleyecek olursak, buna benzer birşey görmemiz her zaman mümkündür. İster olayı bilelim ister bilmeyelim durum değişmeyecektir. Allah&#8217;ın vaadi ise, her zaman doğrudur.</p>
<p>Evet, imtihan için bazı sıkıntılar çekilir. Ancak bunun da bir hikmeti vardır. O da iman gerçeğinin ve pratik gerçeklerinin iyice oturmasıdır. &#8220;Uhut&#8221; savaşında olduğu gibi. Nitekim yüce Allah müslümanlara anlatmıştı bunu. Ne zaman bu gerçek imtihanlar sonucu olgunlaşıp başarıya ulaşmışsa, zafer gelmiş ve Allah&#8217;ın vaadi kesinlikle gerçekleşmiştir.</p>
<p>Bununla beraber ben yenilgiden, herhangi bir çarpışmanın sonunda elde edilen bozgundan daha kapsamlı bir anlam kastediyorum. Kasteddiğim, ruhsal bozgundur, azmin kırılmasıdır. Çünkü ruhlarda bir gevşekliğe, bir bezginliğe ve ümitsizliğe neden olmadığı sürece savaş alanında alınan yenilgi, bozgun sayılmaz. Bir coşku uyandığında, bir kıvılcım tutuştuğunda, hatalar fark edildiğinde, inancın, savaşın ve uygulanacak yöntemin mahiyeti açıklığa kavuşunca.. Kuşkusuz bu, kesin bir zaferin kesin başlangıcıdır. Yol uzun sürse de.</p>
<p>Aynı şekilde Kur&#8217;an ayeti, &#8220;&#8230; Allah kafirlere, müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermeyecektir.&#8221; derken, mümin ruhun muzaffer olduğuna ve iman düşüncesinin üstünlüğüne dikkat çekmektedir. Ayrıca müslüman kitleyi, iman gerçeğini, kalplerinde düşünce ve bilinç, hayatlarında da realite ve uygulama olarak tamamlamaya çağırmaktadır. Yoksa, sırf isimlerine güvenmemelerini bildirmektedir. Çünkü zafer, isimle değil, onun ötesindeki gerçekle elde edilir.</p>
<p>Bizimle zafer arasında, her zaman ve her yerde iman gerçeğini olgunlaştırmak ve bu gerçeğin gereklerini hayatımızda ve realitemizde uygulamaktan başka bir şey olmamıştır. Hazırlık yapmak, güç bulundurmak imanın gereklerindendir. Aynı şekilde düşmanlara dayanmamak, Allah&#8217;tan başkasından şeref beklememek de iman gerçeğinin gereklerindendir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın bu kesin vaadi, evrendeki iman ve küfür gerçeğine tamamen uygun düşmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz iman, zayıflaması, yok olması söz konusu olmayan en büyük güce bağlanmaktadır. Küfür ise, bu güçten kopmak ondan ayrılmaktır. Bu nedenle sınırlı, kopuk, parçalanmış ve yok olmaya mahkum bir gücün tüm evrendeki güçlerin kaynağına bağlı bir güce galip gelmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bununla beraber, imanın gerçeği ile görüntüsünü birbirinden ayırd etmemiz gerekir. Kuşkusuz iman gerçeği, evrensel yasaların değişmezliği gibi değişmez ve gerçek bir güçtür. Hem kişi hem de kişiden kaynaklanan fiil ve davranışlar üzerinde etkilidir. Bu, kopuk, kesik ve sınırlı küfür gerçeğiyle karşılaşınca, onu bertaraf etmeyi garantileyen, büyük ve heybetli bir gerçektir. Ancak iman, bir görüntüye dönüşünce, küfür gerçeği ona üstünlük sağlar. Çünkü o esnada kendi tabiatına uygun ve imkanları dahilinde hareket eden küfür gerçeğidir. Kuşkusuz herhangi bir şeyin gerçeği, herhangi bir şeyin görüntüsünden her zaman güçlüdür. Bu &#8220;gerçek&#8221; küfür, &#8220;görüntü&#8221;de iman olsa yine durum değişmeyecektir.</p>
<p>Batılı bertaraf etmek için savaşmanın kuralı hakkı oluşturmaktır. Ne zaman ki, hak, tüm gerçeği ve tüm gücüyle varolmuş o zaman hak ile batıl arasındaki savaşın gidişi belirlenmiş demektir. Bu batıl, aldatıcı ve kabarık bir görünüme sahip olabilir.</p>
<p>Aksine biz hakkı, batılın üzerine atarız da onu darmadağın eder. Bir de bakarsınız batıl yok oluvermiş. (En&#8217;am Suresi, 18)</p>
<p>&#8220;&#8230; Allah kafirlere; müminler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.&#8221;</p>
<p>Müminleri güvene sevk eden, yanlarında şeref buluruz düşüncesiyle kafirleri dost edinen münafıkları yapayalnız, ümitsiz bırakan bu kesin vaadden sonra, sûrenin akışı münafıkların aşağılayıcı bir portrelerini daha çizerek devam ediyor. Bunun yanında durumlarının ne kadar iğrenç olduğu ve yüce Allah&#8217;ın onlara yönelik tehdidi de ifade edilmektedir:</p>
<p>&#8220;Münafıklar Allah&#8217;ı aldatmaya yelteniyorlar, ama asıl Allah onları aldatır. Namaz kılarken isteksiz ve ciddiyetsiz biçimde ayakta dikilirler. Amaçları insanlara gösteriş yapmaktır. Allah&#8217;ın adını pek az anarlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ne de o tarafa yar olurlar. Allah&#8217;ın şaşırttığı kimseye sen çıkış yolu bulamazsın.&#8221;</p>
<p>Bu da ilahî hayat sisteminin mümin gönülleri okşayıcı bir diğer atağıdır. Çünkü bu gönüllerin Allah&#8217;ı aldatmaya kalkışan bir toplumdan nefret etmesi kaçınılmazdır. Sonra bu gönüller, gizli, kapalı her şeyi bilen yüce Allah&#8217;ın aldatamayacağını çok iyi bilirler. Allah&#8217;ı aldatmaya kalkışan birinin kötülük, bilgisizlik ve büyük bir gaflet içinde olmasının zorunlu olduğunu çok iyi kavrarlar. Bu yüzden Allah&#8217;ı aldatmaya yeltenen bu adamlardan nefret ederler. onları hor görürler, küçümserler.</p>
<p>Bu ataktan sonra, onların yüce Allah&#8217;ı aldatmaya kalkıştıkları anlatılmaktadır. Oysa &#8220;Asıl Allah onları aldatır.&#8221; Yani onlara süre tanır, sapıklıklarıyla baş başa bırakır. Kendilerine gelmelerini sağlayacak bir musibetle onları uyarmaz. Gözlerini açacak bir felaketle onları uyandırmaz. Uçurumdan aşağı düşene kadar kendi hallerinde bırakır. İşte yüce Allah&#8217;ın onları aldatması budur. Çoğu zaman felakettir ve sıkıntılar yüce Allah&#8217;tan birer rahmettir; kulların başına gelince çabucak hatadan dönmelerini sağlayan veya daha önce bilmediklerini öğreten&#8230; Aynı şekilde sapık günahkarların sağlıklı bir şekilde bolluk içinde hayat sürdürmeleri, yüce Allah&#8217;ın onlara süre tanıması anlamındadır çoğu zaman. Çünkü onlar, günah ve sapıklıkta öyle bir noktaya gelmişler ki, bir musibet, bir uyarı almaksızın en kötü sonuca ulaşıncaya kadar öylece bırakılmayı hakketmişlerdir.</p>
<p>Ardından ayetlerin akışı, mümin gönüllerde, nefret ve horlamadan başka hiçbir etki bırakmayan ayıplayıcı ve aşağılık bir portrelerini çizmektedir.</p>
<p>&#8220;Namaz kılarken isteksiz ve ciddiyetsiz biçimde ayakta dikilirler. Amaçları insanlara gösteriş yapmaktır. Allah&#8217;ın adını pek az anarlar.&#8221;</p>
<p>Onlar Allah ile buluşmanın onun huzurunda durmanın, ona bağlanmanın, ondan yardım istemenin arzu ve hararetiyle namaza durmuyorlar. İnsanlara gösteriş yapmak için namaz kılıyorlar. Bu yüzden, ağır bir işi yapan ya da sıkıntılı bir işe koşturulan biri gibi ciddiyetsiz ve isteksiz ayakta dikilirler. Aynı şekilde Allah&#8217;ı da pek az anarlar. Onlar bir şey yaparken Allah&#8217;a yönelmezler, amaçları insanlara gösteriş yapmaktır.</p>
<p>Bu, hiç kuşkusuz müminin zihninde nefret uyandıran bir tablodur. Gönüllerinde küçümseme ve tiksinti duygularını harekete geçirir. Bu bilincin bir gereği olarak, münafıklara mesafeli davranmalıdırlar. Kişisel ve çıkara dayalı ilişkilere önem vermemelidirler. Müminlerle münafıkların ilişkilerini kesmede, hikmetli eğitim metodunun bir aşamasıdır bu.</p>
<p>Ayetin akışı, ayıplayıcı ve nefret uyandırıcı tabloyu çizmeye devam ediyor:</p>
<p>&#8220;İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ne de o tarafa yar olurlar. Allah&#8217;ın şaşırttığı kimseye sen yol bulamazsın.&#8221;</p>
<p>Yalpalayıp duran, kararsız, sallantılı, istikrarsız ve dayanaksız bir konum. İki saftan birine; mümin ya da kafir saffa yar olmama&#8230; Böyle bir konum mümin gönüllerde, aynı şekilde küçümseme ve tiksintiden başka bir etki bırakmaz. Aynı zamanda münafıkların kişilik bakımından da zayıf olduklarını göstermektedir. Bu tarafta ya da o tarafta, kesin bir konum edinememelerine neden olan, bu kişilik zayıflığıdır. Gerek bu tarafta gerek o tarafta yer alıp, açıkça bir görüş, bir inanç ya da konum belirlemelerine engel teşkil etmektedir bu zayıflık.</p>
<p>Bu aşağılayıcı portrelerin ve bu kararsız konumların ardından, yüce Allah&#8217;ın azabını hakketmelerine, hidayete ermeleri için yardım edilmeye layık olmadıklarına, bu yüzden kimsenin onları doğru yola iletemeyeceğini ve esasında doğru bir yolda bulunmalarının mümkün olmayacağına ilişkin bir ifade yer almaktadır:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın şaşırttığı kimseye sen çıkış yolu bulamazsın.&#8221;</p>
<p>Buraya kadar ayetlerin akışı, münafıklardan tiksinmeleri, onları küçümsemeleri ve onları kişilik bakımından oldukça zayıf görmeleri konusunda mümin gönüllerde, büyük bir etki bırakmaktadır. Şimdi de münafıkların yoluna uymamaları konusunda uyarmak için, hitap müminlere yönelmektedir.</p>
<p>Münafıkların yolu ise -daha önce söylendiği gibi- müminleri bırakıp kafirleri dost edinmektir. Ayet-i kerime, onları Allah&#8217;ın yakalayıp intikam almasından sakındırıyor. Bu arada ahirette münafıkların varacağı yer de tasvir etmektedir. Bu, dehşet verici, korkunç bir yerdir. Küçültücü olduğu kadar aşağılık bir yerdir de.<br />
<strong>144- Ey müminler, sakın müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyiniz. Yoksa Allah&#8217;a, aleyhinize işleyecek açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?</p>
<p>145- Hiç şüphesiz münafıkların yeri cehennemin en alt katıdır. Onlara yardım edecek hiç birini bulamazsınız.</p>
<p>146- Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah&#8217;ın ipine sarılanlar, sırf Allah&#8217;a bağlananlar bir dindarlığı benimseyenler işte bunlar, müminlerle beraberdirler. Allah ilerde müminlere büyük bir mükafat verecektir.<br />
</strong><br />
Burada, müminleri, çevrelerinde bulunan insanlardan ayıran, onları farklı kılan sıfatlarıyla yapılan çağrı tekrarlanmaktadır. Bununla hayat sistemleri, davranış biçimleri ve realiteleri iyice belirginleşmektedir. Bu sıfatla çağrıya karşılık vermektedirler, direktiflere bununla uymaktadırlar.</p>
<p>Münafıkların yoluna uymaktan, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmekten sakındırılmaları konusunda, bu sıfatla yapılan bir çağrıdır. Kuşkusuz o günkü müslüman toplum da böyle bir çağrıya ihtiyaç duyuluyordu. Çünkü müslüman toplum içinde yer alan kimi müslümanlarla; Medine&#8217;deki yahudiler, duygusal yönden de olsa kimisiyle de; Kureyşliler arasındaki bağlar henüz devam ediyordu. Kimi müslümanlar diyoruz, çünkü cahiliye toplumuyla -babaları, oğulları dahi olsa- tüm bağlarını koparan başka müslümanlar da vardı. Etrafında birleştirecek tek bağ, korunacak tek ilgi, yüce Allah&#8217;ın öğrettiği gibi sadece inançtı onların yanında.</p>
<p>İşte nifak ve münafıkların o aşağılayıcı, nefret uyandırıcı ve iğrendirici tabloları çizildikten ve Allah&#8217;ın gazabından, yakalayıp intikam almasından sakındırıldıktan sonra, nifak ve münafıkların yolu budur, uyarısına sürekli ihtiyaç duyan bu kimi müslümanlardı:</p>
<p>&#8220;Yoksa Allah&#8217;a aleyhinize işleyecek açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın yakalayıp intikam almasıyla karşılaşmaktan korktuğu ve titrediği kadar hiçbir şey, mümin bir kalbi korkutup titretemez. İfadenin soru şeklinde sunulması bu yüzdendir. Mümin gönüllere ulaşmak için, soru şeklindeki bir iman yeterlidir çünkü.</p>
<p>Mümin gönüllere doğru uzanan bir yola daha başvuruluyor. Ancak doğrudan onlara yönelmiyor, sadece ima ederek yöneliyor. Münafıkları bekleyen korkunç, dehşet verici ve aşağılayıcı sonucu açıklamaktan ibarettir bu yol:</p>
<p>&#8221; . Hiç şüphesiz münafıkların yeri cehennemin en alt katıdır. onlara yardım edecek hiç birini bulamazsın.&#8221;</p>
<p>En alt kat&#8230; Kendilerini kurtaramadıkları, üzerine çıkamadıkları, toprağın üzerlerine yapıştırdığı, yeryüzü ağırlığına uygun bir dönüş yeridir bu. Arzu ve isteklerin, ihtiras ve korkunun, zaaf ve aşağılığın ağırlığıdır. Bu ağırlık onları, müminleri oyalayıp kafirleri dost edinme çukuruna yuvarlatmıştır. Böylece hayatta bu aşağılık konumu benimsemişlerdir. &#8220;İki taraf arasında yalpalarlar. Ne bu tarafa ve ne de o tarafa yar olurlar.&#8221;</p>
<p>Onlar daha dünya hayatındayken kendilerini bu aşağılık yere hazırlayıp alıştırıyorlardı: &#8220;Cehennemin en alt katı&#8230;&#8221; Burada ne bir yardımcıları ne de bir kurtarıcıları söz konusudur. Onlar dünyadayken kafirleri dost edinmişlerdi. Şimdi kafirler onlara yardım etseler ya?</p>
<p>Bu korkunç sahneden sonra kurtuluş kapısı açılıyor onlar için. Kurtulmak isteyenlere tevbe kapısı açık tutuluyor:</p>
<p>&#8220;Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah&#8217;ın ipine sarılanlar, sırf Allah&#8217;a bağlanan bir dindarlığı benimseyenler, işte bunlar, müminler ile beraberdirler. Allah ilerde müminlere büyük bir mükafat verecektir.&#8221;</p>
<p>Başka yerlerde &#8220;Tevbe edenler, durumlarını düzeltenler bu hükmün dışındadırlar.&#8217; denmektedir. Çünkü tevbe ve durumu düzeltmek; Allah&#8217;a bağlanmak ve dini bütünüyle Allah&#8217;a özgü kılmak da belirtilmektedir. Çünkü bu ayet, yalpalayıp duran, münafıklık yapan ve Allah&#8217;tan başkasını dost edinen ruhlarla karşılaşıyordu. Bu yüzden, tevbe ve durumu düzeltmenin yanında, Allah için her şeyden soyutlanmanın, sadece ona bağlanmanın ve bu ruhların şu kararsız duygulardan, kaypak huylardan kurtulmalarının da belirtilmesi son derece uygun düşmektedir. Böylece sadece Allah&#8217;ı bağlamakla, güç ve birlik sağlayabilirler. Allah için her şeyden kurtulmakla, samimi ve arınmış olabilirler.</p>
<p>Bununla, münafıkları dünya hayatında yere yapıştıran, ahiret hayatında da cehennemin en alt tabakasına yuvarlatan ağırlık hafiflemiş oluyor.</p>
<p>Bununla, tevbe eden münafıklar, sadece Allah&#8217;ın ,şerefi ile şereflenen, imanla yücelen, iman gücüyle yeryüzü ağırlığından kurtulan müminlerin saffına yükselirler. Müminlerin -ve onlarla birlikte olanların- mükafatı ise bellidir.</p>
<p>&#8220;Allah ilerde müminlere büyük bir mükafat verecektir.&#8221;</p>
<p>Bu çeşitli mesajlarla; müslüman toplumda yer alan münafıkların gerçek durumları ortaya çıkarılmış, etkileri azaltılmış, müminler, nifak dönemeçlerine sapmaktan uyarılmış ve onları bekleyen sonuçtan sakındırılmış oluyor. Bu arada, içinde iyilik bulunanların kendini kurtarmaya, sadakatle, isteklice ve içtenlikle müslüman saffa katılmaya çalışması için, münafıklara da tevbe kapısı açık tutuluyor.</p>
<p>Son olarak şu olağanüstü, duygulandırıcı ve derin etkili ifade yer almaktadır. O, korkunç cezayı ve büyük mükafatı bildirdikten sonra. Bununla, yüce Allah&#8217;ın, kullarına azap etmeye ihtiyaç duymadığını, insanlara kavratma amacı güdülmektedir. Yüce Allah&#8217;ın onlara şahsi bir kinimi var ki, bunun için üzerlerine azap yağdırsın? Yüce Allah&#8217;ın, gücünü ve otoritesini bu yolla göstermeye ihtiyacı yoktur. Aynı şekilde, insanları cezalandırmak için de bir arzusu söz konusu değildir. Nitekim putperest efsaneleri, bu tür düşüncelerle doludur. Aksine, Allah&#8217;a iman edip, O&#8217;na şükretmek insanların çıkarınadır. İman ve Allah&#8217;a şükür atmosferinde birbirlerini sevmeleridir istenen. Kuşkusuz yüce Allah, salih amel işleyenlere karşılığını verir ve O ruhların gizliliklerini çok iyi bilir:<br />
<strong>147- Eğer Allah&#8217;a şükreder, inanırsanız, O sizi niye azaba çarptırsın ki? Hiç şüphesiz Allah, şükre karşılık verir ve her şeyi bilir.</strong></p>
<p>Evet, şayet şükreder ve inanırsanız, Allah sizi niye cezalandırsın? O, inkar ve nankörlüğün karşılığı olarak azap verir. Belki şükretmeye ve inanmaya yöneltir diye, bir tehdit olarak kullanır azabını. Azap etmek istediği, işkenceye arzusu, acı çektirmekten zevk almak, güç ve otorite gösterisinde bulunmak, söz konusu değildir. Yüce Allah, bütün bunlardan yücedir, uludur. Ne zaman şükür ve iman ile korunursanız, Allah&#8217;ın bağışlaması ve hoşnutluğu ile karşılaşacaksınız. Allah&#8217;ın, kuluna karşılık verişini ve kullarından haberdar oluşunu göreceksiniz.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın, kuluna teşekkürle karşılık vermesi, göçüle derin şefkat duygularını akıtmaktadır. Yüce Allah&#8217;ın teşekkür etmesinin hoşnutluk anlamında olduğu bilinmektedir. Hoşnutluğun gerektirdiği sebep anlamı da vardır. Ancak yüce Allah&#8217;ın teşekkür etmesi, ifade olarak derin etkileri söz konusudur.</p>
<p>Yoktan var eden, lütfedip nimetler veren, alemlere ihtiyacı bulunmayan yüce yaratıcı&#8230; İyi davranışları, imanları ve iyilikleri karşısında kullara teşekkür ediyorsa&#8230; Onlara, imanlarına, şükür ve iyiliklerine ihtiyacı olmadığı halde yoktan var eden, lütfedip nimetler veren ve alemlere ihtiyacı bulunmayan yüce yaratıcı teşekkür ediyorsa&#8230; Rızıkları veren, lütfedip nimet bahşeden, yaratıcı karşısında, yaratılmış, sonradan var edilmiş ve Allah&#8217;ın nimetleri içinde yüzen kulların ne yapması gerekir?</p>
<p>Dikkat edin, bu kalpleri harekete geçiren, utandıran ve karşılık vermesini sağlayan, derin olduğu kadar şefkatli bir ifadedir.</p>
<p>Dikkat edin bu, yolun belirtilerine yönelik aydınlatıcı bir işarettir. Bahşeden, nimetler veren, kullarına teşekkür eden ve herşeyi bilen yüce Allah&#8217;a giden yolun..</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın otuz cüzünden biri olan bu cüz, müslüman toplum hayatında girişilen uygulama, inşa, onarım, arındırma ve sağlamlaştırma faaliyetlerinin şu olağanüstü kısmını içermektedir. Böylece ruhsal alanda, toplum pratiğinde ve sosyal düzende şu muazzam, uyumlu ve geniş yapıyı meydana getirmektedir. Yeni bir insanın doğuşunu ilan etmektedir. İdealistlik ve realistlik her alanda beşeri enerjisini sarf etmesine yardımcı olmakla beraber arınmışlık ve temizlik bakımından, bundan önce ve sonra, insanlık bu doğuşun bir benzerini görmemiştir. İlahî hayat sisteminin cahiliye bataklığından çıkardığı; yavaş, yavaş daha yükseğe, erişilmez zirveye kolaylık, şefkat ve yumuşaklıkla çıkarttığı insanın&#8230;</p>
<p>6. CÜZ</p>
<p>Bu cüz iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm dördüncü cüzün sonlarında başlayan beşinci cüzün tümünü kapsayan son kısmı da, şu cüzde yer alan Nisa sûresini bütünlemektedir. İkinci bölüm ise -kalan cüzün önemli bir kısmını oluşturmaktadır- Maide sûresinin başlangıcıdır.</p>
<p>Burada birinci bölüm hakkında sözü kısa tutacağız. Amacımız Maide sûresinin &#8220;kişiliğini&#8221; ve konularını bu kitapta uyguladığımız yöntem uyarınca bir bütün olarak sunmaktadır, Allah&#8217;ın yardımı ile&#8230;</p>
<p>Nisa sûresinin geri kalan kısmı da dördüncü cüzde yer alan girişinde açıkladığımız sûrenin genel metodu doğrultusunda devam etmektedir. Ancak çok özel bir şekilde de olsa burada sûrenin sunuş metoduna değinmemiz yerinde olacaktır.</p>
<p>Kuşkusuz bu sûre, İslâm&#8217;ın, daha yükseğe, erişilmez zirveye çıkarmak için cahiliye bataklığından çekip çıkardığı insanların oluşturduğu müslüman toplumun vicdanında, İslâm düşüncesinin tutarlı yapısını kurmaktadır. Aynı şekilde bu vicdanlarda çöreklenen cahiliye kalıntılarını gidermektedir. Yada daha önce dediğimiz gibi cahiliyenin izlerini silip yerine İslâm&#8217;ın belirtilerini yerleştirmektedir.</p>
<p>Sonra bu sûre, -yeni düşüncenin ışığında- müslüman ümmetin vicdanını, ahlâki yapısını ve toplumsal geleneklerini; yeni baştan düzenlemek, gerek ahlâk, gerekse gelenek bakımından cahiliye kalıntılarından kurtarmaktadır. Düşünce ve inanç noktasında cahiliye tortularını giderdiği gibi, sağlam yapılı ilahi sistem uyarınca toplumsal hayatını ve ailesel ilişkilerini de düzenlemektedir.</p>
<p>Sûre, -bunların yanında- bozuk inançları ve bu inançları benimseyen müşrikleri, yahudi ve hıristiyanlardan oluşan Ehl-i Kitab&#8217;ı karşılamaktadır. Bu inançları düzeltme yönüne gitmekte ve bu inançların bozulmasına neden olan sapıklıkları giderip, doğrusunu yerleştirmektedir.</p>
<p>Ardından sûre, müslüman toplumla birlikte genelde Ehl-i Kitab, özelde yahudilere karşı, şiddetli bir savaşa tutuşmaktadır. Çünkü Rasulullah (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;ın Medine&#8217;ye varmasından beri, bu yeni çağrıya karşı çıkan onlardır. Yahudiler, bu yeni çağrının, Medine&#8217;deki varlıklarına ve seçkin konumlarına, Allah&#8217;a yakınlık bakımından öncelikli olma iddialarına ve kendilerini Allah&#8217;ın seçkin halkı olarak kabul etmelerine karşı bir tehlike oluşturduğunu anladıkları andan itibaren karşı koymuşlardı. Her türlü silaha başvurarak, yeni çağrıya karşı başlattıkları savaşın nedeni budur. Bu arada sûre, onların gerçek özelliklerini, başvurdukları yöntemleri ve kendi peygamberleriyle geçirdikleri tarihi gözler önüne sermektedir. Temsilcisi kim olursa olsun, kendilerinden olan bir peygamber, bir komutan bir uyarıcı dahi olsa, hak çağrısı karşısındaki tutumlarını ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Ayrıca sûre -bütün bunlardan sonra- müslüman ümmete omuzlarına yüklenen sorumluluğun büyüklüğünü, kendisine takdir edilen rolün önemini açıklamaktadır. Bu arada, hazırlanmalarının, arındırılmalarının, vicdanlarında ve hayatlarında cahiliye kalıntılarının giderilmesinin hikmetini, bu işin gerektirdiği uyanıklık ve güç hazırlama zorunluluğunun nedenini ve bu önemli rolün istediği yükümlülükleri yerine getirmesinin kaçınılmazlığının sebebini açıklamaktadır. Ruh aleminde, realite dünyasında verilen cihad ve katlanılan ağır fedakarlıklar bu yükümlülükler karşısında yer almaktadır.</p>
<p>Tüm bölümleriyle sûre bu doğrultuda devam ediyor. Sûrenin bu cüzde yer alan kısmı da aynı yöntemin bir parçası olarak yoluna devam etmektedir.</p>
<p>Bu cüz, vicdan ve toplum temizliğinin bir yönüyle başlamaktadır. Müslüman toplum atmosferinde, güven duygusunu yaygınlaştırmakta, haksızlığa misillemede bulunurken adaletli olmayı, affetmeye ve hoşgörülü davranmaya teşvik etmenin yanında, toplum içinde dedikodu çıkarmayı da önlemektedir. Bu arada zulme uğramış birinin misillemede bulunmasının dışında, yüce Allah&#8217;ın kötülüğün yaygınlaşmasından hoşnut olmadığını açıklamakla birlikte, yüce Allah&#8217;ın kötülüğü affetmeyi sevdiğini de açıklamaktadır. Çünkü O, bağışlayıcıdır, herşeye gücü yetendir.</p>
<p>Sonra İslâm düşüncesinin mahiyeti açıklanmaktadır. Bu düşünceye göre, Allah&#8217;ın dini tektir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm peygamberler de bu tek dinin taşıyıcıları ve sürekli bir kafile konumundadırlar. Peygamberler arasına bir ayırım koymanın, getirdiklerine farklı gözle bakmanın açık küfür olduğunu açıklamaktadır cüz. Bu açıklama, kendi peygamberleri dışında ırkçılık ve kindarlık nedeniyle peygamberliği inkar eden -Ehl-i Kitap&#8217;tan- yahudilerin eleştirildiği bir sırada yapılmaktadır.</p>
<p>Bu noktada; yahudilerin kendi peygamberleri, önderleri ve uyarıcıları olan Musa (a.s)&#8217;ya verdikleri eziyetleri ortaya çıkaran bir gezinti başlıyor. Bu sayede kötü hareketleri, en büyük peygamberleri Musa (a.s) da dahil olmak üzere hakka ve hak davetçilerine karşı tutumları, ortaya çıkmaktadır. Hz. İsa (a.s)&#8217;ya ve annesine karşı tutumları -Allah&#8217;ın yasakladığı ve sevmediği dedikoduları çıkarmaları- da gözler önüne serilmektedir. Bu arada peygamberimize İslam&#8217;a ve görünüm olarak hakkın son davetine karşı takındıkları tavır da gün yüzüne çıkmaktadır. Yahudilerin Mesih (a.s)&#8217;e attıkları iftiralar ve O&#8217;nu öldürmekle övünmeleri münasebetiyle, Kur&#8217;an-ı Kerim, bu iddianın mahiyetini bildirmektedir. Haksızlık yapmaları, insanları Allah&#8217;ın yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların mallarını gayr-i meşru yollarla yemeleri nedeniyle yüce Allah&#8217;ın yahudileri nasıl cezalandırdığını, dünyada kendilerine daha önce helal kılınan bazı şeylerin haram kılındığını ve ahirette kendilerine bekleyen acıklı azabı hatırlatmaktadır. Bu arada ilimde derinleşenler ve hakkı öğrendikten sonra iman edip hakka uyanlar bu hükmün dışında tutulmaktadır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, yahudilerin Hz. Peygamberin peygamberliğini inkar etmelerine cevap verirken, bunun son derece tabii ve alışılmış bir şey olduğunu hayret edilecek, garipsenecek ya da inkar etmeyi gerektirecek birşey olmadığını bildirmektedir. Çünkü Hz. Peygamberimiz Nuh (a.s)&#8217;dan sonra İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları İsa, Eyyüb, Yunus, Harun, Süleyman ve Davud (selâm üzerlerine olsun) gibi yahudilerin kimini kabul ettikleri kimini de taassub ve kinlerinden dolayı kabul etmedikleri peygamberlerden buyana, yüce Allah&#8217;ın insanlara elçi gönderme kanunu uyarınca gelmişti Resulullah. Yüce Allah&#8217;ın kullarına müjdeleyici ve korkutucu peygamberler göndermesi de son derece doğaldır.</p>
<p>&#8220;Peygamberlerden sonra insanların ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri olmaması için.&#8221; (Nisa Suresi, 165) Bu doğallığın ötesinde zorunlu bir iştir de.</p>
<p>Ancak yahudilerin inkarı karşısında, yüce Allah&#8217;ın ve meleklerin şahitliği yer almaktadır ayet-i kerimede. Allah&#8217;ın şahitliği yeterlidir kuşkusuz. Bunun yanında kafir olanlar ve Allah&#8217;ın yolundan insanları alıkoyanlar; kafir ve zalimler, tehdit edilmektedirler. Yüce Allah&#8217;ın onları bağışlamayacağı, içinde sürekli kalacakları cehennemin yolundan başka bir yola hidayet etmeyeceği bildirilmektedir. Bunun ardından tüm insanlara yönelik bir çağrı yer almaktadır. Onlara bu peygamberin hak üzere Rableri tarafından gönderildiği bildirilmektedir. Ayrıca bu peygambere inanmaları istenmektedir, aksi takdirde göklerde ve yerde bulunan herşeyin Allah&#8217;a ait olduğu gerçeği ilan edilmektedir. Kuşkusuz insanlar bu peygamberliğin doğruluğunu gözleriyle gördüler ve bu çağrıyla da muhatap oldular. O halde, göklerin ve yerin sahibinin çağrısı karşısında takındıkları tavrın sonucuna da katlanacaklardır.</p>
<p>Böylece Ehl-i Kitab&#8217;tan yahudilerle yapılan gezinti de sona ermiş oluyor. Bu sayede özellikleri, başvurdukları yöntemleri, eskiden beri alışkanlık haline getirdikleri kötülükleri ortaya çıkarılmış oluyor. Bu şekilde hile ve tuzakları etkisiz hale getirilmiş ve Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;in peygamberliği hakkında gerçek söz söylenmiş oluyor. Bu konuda yüce Allah&#8217;ın şahitliği insanlara bir delil olarak sunuluyor. Bunun yanında peygamberlerin ve hak davetçilerin büyük sorumlulukları da bildirilmektedir. Bir taraftan insanlar için kanıt oluşturmak, öte taraftan tüm insanların sorumluluğunun peygamberlerin ve müminlerin boynunda olması, bu sorumluluk içinde yer almaktadır. Bunun nedeni, insanları Allah&#8217;ın azabından kurtarmak ya da cezayı hakk edenin, bir delilden sonra hakketmesini sağlamaktır. Kuşkusuz bu son derece önemli ve ağır bir sorumluluktur.</p>
<p>Yahudilerle yapılan bu gezinti sona erdikten, yüce Allah, Meryem oğlu İsa (selâm üzerine olsun) ve annesi hakkında çıkardıkları söylentileri yalanladıktan sonra, İsa (selâm üzerine olsun)&#8217;ya uyan hıristiyanlarla yapılan ikinci bir gezinti başlamaktadır. Bununla, Allah&#8217;ın kulu ve peygamberi olan Mesih&#8217;e ilişkin aşırılıklarını düzeltmek, onları bu aşırılıklardan el çektirmek ve bu konuda gerçeği yerleştirmek amaçlanmaktadır. Kuşkusuz Mesih (a.s) Allah&#8217;ın kuludur ve ona kul olmaktan da kaçınmaz. Melekler de öyle. Böylece Ruhul Kudüs&#8217;e ilişkin iddiaları düzeltilmiş, teslis inancı ve yüce Allah&#8217;ın baba olduğu savı reddedilmiş oluyor.</p>
<p>Bu düzeltme işlemi esnasında, dosdoğru İslam düşüncesi de yerleştirilmiş oluyor. Böylece sorun tamamıyle ilahlık ve kulluk çerçevesinde ele alınıyor. Yüce Allah&#8217;ın, ilahlığı, O&#8217;ndan başka herkesin ve herşeyin kulluğu&#8230; Kuşkusuz bu İslâm inancın büyük bir kuralı, açık bir özelliği ve temel bir ilkesidir.</p>
<p>Bunun için müminlere yönelik müjdeleme yer alırken, Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınan kafirlere yönelik de bir korkutma yer almaktadır. Yahudilerle birlikte çıkılan birinci gezintinin sonunda olduğu gibi burada da Rabbleri tarafından bir kanıt, apaçık bir nur geldiğine, bundan sonra karşı çıkanların ileri sürebilecekleri bir bahanenin, kuşku ve mazeretin olmadığına ilişkin, tüm insanlara yönelik bir duyuru yer almaktadır.</p>
<p>Sure (Kalale: Babası ve çocuğu olmayan ölü) konusunda, mirasın geri kalan hükümlerini içeren bir ayetle son bulmaktadır. Kalale&#8217;nin bazı durumları daha önce sûrede açıklanmıştı. Bu ayet Kalaleye ilişkin hükümlerin geri kalan kısmını oluşturmaktadır. Bununla İslâm, müslüman toplumu -sûrenin başlarında dediğimiz gibi- kendine özgü belirgin özellikleri ve bağımsız bir düzeni olan bir ümmete dönüştürmüştür. Böylece beşer hayatında, insanlık aleminde üstlendiği önemli rolü yerine getirmiş oluyor. İnsanlığa öncülük, önderlik ve yol göstericilik yapmak&#8230;</p>
<p>Sûrenin bütününde ve ondan bir parça olan şu kısımdan, toplumsal ve ekonomik düzenleme ile ahlâkı güzelleştirme, inanç ve düşünceyi düzeltme, müslüman cemaate pusu kuran düşmanlarla savaşa tutuşmak, bu toplumun yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluk ve rolün önemini vurgulamak bir arada yürütebileceği anlaşılmaktadır. Bir de -bu davanın kitabı ve bu ümmetin anayasası olan- Kur&#8217;an&#8217;ın, bütün bunları son derece kapsamlı, eksiksiz, dengeli ve özenli bir şekilde yerine getirdiği anlaşılmaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ın uyguladığı bu yöntem, yeni baştan sorumluluğunu ve rolünü yüklenmesi için bu ümmeti, yeniden inşa etmek, yaşatmak ve diriltmek isteyen herkesin, davet metodunu ve hareket metodunu, Kur&#8217;an&#8217;dan almasını zorunlu kılmaktadır. Kur&#8217;an, ilk defa olduğu gibi şimdi de rolünü yerine getirmeye hazırdır. O, her zaman aşamasında, insan ruhuna yönelik Allah&#8217;ın kitabıdır. Onu en iyi anlayan, onunla kafirlere, münafıklara, sapık Ehl-i Kitab&#8217;a karşı cihad eden ve insanlık tarihinde onunla eşine rastlanılmayan bir ümmet meydana getiren zatın dediği gibi, tekrarlamakla olağan üstünlükleri tükenmez, yıpranmaz, Kur&#8217;an&#8217;ın.</p>
<p>Bu Kur&#8217;an, yeni bir ümmet meydana getiriyordu. İslâm, içinde, yüzdükleri cahiliye bataklığından çekip çıkardığı müslüman toplumlardan, bir ümmet oluşturuyordu. Böylece elinden tutup daha yükseğe, erişilmez, zirveye çıkarmayı, -oluşumunu tamamladıktan sonra- insanlığın önderliğini teslim etmeyi ve bu önderlikle birlikte üstlendiği önemli rolü açıklamayı amaçlıyordu.</p>
<p>Bu inşa sürecinin başka etkenlerinin arasında, toplum vicdanlarının arındırılması, içinde yaşanılan toplumsal atmosferin temizlenmesi ve ahlâksal, ruhsal düzeyin olgunlaşacak bir noktaya çıkarılması yer almaktadır.</p>
<p>Bu toplum, bu düzeye ulaştığı zaman, itikadî düşüncesinin üstünlüğü oranında, yeryüzünün diğer sakinlerine karşı, bireysel ve toplumsal ahlak bakımından da üstünlük sağlamıştır. O zaman yüce Allah, yapabildikleri kadar yeryüzünde onlarla dilediğini yapmıştır. Onları, dininin ve hayat metodunun koruyucuları, sapık insanlığı aydınlığa ve hidayete götüren önderler; insanlığın önderleri ve doğru yolu bulması için güvenilir kişiler kılmıştır.</p>
<p>Bu toplum, bu özellikleriyle sivrildiği sürece, bütün yeryüzüne üstünlük sağlamıştır. Artık bunun insanlığa önderlik yapması son derece tabii, fıtrî ve düzgün temellerine dayanan bir işti. Bu seçkin konumu nedeniyle de bilim, uygarlık, ekonomi ve siyaset alanında da üstünlük sağlamıştır. Bu son üstünlüğü de inanç ve ahlâksal düzey noktasındaki üstünlüğünün ürünüdür. Yüce Allah&#8217;ın fert ve toplumlara ilişkin değişmez yasası işte budur.</p>
<p>Fert ve toplumun, arındırılmasının bir yönü, şu iki ayette söz konusu edilmektedir.<br />
<strong>148- Allah zulme uğrayanların dışında hiç kimsenin açıkça kötü söz söylemesini sevmez. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işiten ve görendir.</p>
<p>149- Bir iyiliği açığa vursanız da gizli tutsanız da veya bir kötülüğü bağışlasanız da biliniz ki, Allah bağışlayıcıdır ve gücü her şeye yetendir.</strong></p>
<p>Toplum oldukça duyarlı olur ve bu yüzden bu duyarlığına uygun toplumsal davranış kurallarına ihtiyaç duyar. Kimi sözler vardır ki, söyleyen ötesini hiç hesaplamaz. Çoğu söylentiler de onu çıkaran sadece bir insanı kastetmiştir. Ancak bu toplumun kişiliği, ahlâkı, gelenek ve atmosferi üzerinde öldürücü etkiler bırakır. Artık olay hedeflenen bireyi aşmış toplumun alanına girmiştir.</p>
<p>Her ne şekilde olursa olsun dille kötü söz söylemek, vicdanda sakınma ve Allah korkusu yoksa, dile kolay gelir. Bu kötülüğün yaygınlık kazanması, toplum vicdanında derin etkiler bırakır. Bu toplumda çoğu zaman karşılıklı güven yok olur. İnsanlar gittikçe kötülüğün her tarafı kapladığını düşünürler. İçlerinde kötülük işleme isteği bulunmasına rağmen, bunu yapmaktan çekinen çoğu kimsenin, kötülüğün toplumun alışkanlığı haline geldiğini ve yaygınlaştığını görmesi onu işlemesine neden olur. Artık böyle bir durumda çekinmelerine ve saklamalarına gerek yoktur. İlk defa onları yapmıyorlar ki! Çoğu zaman kötülükten tiksinti duymanın nedeni kötülükle, fazlaca içiçe yaşamaktır. Çünkü insan, ilk karşılaştığında kötülükten şiddetli bir şekilde iğrenir. Ancak yapılması ya da söylenmesi sıklaştıkça iğrenmenin ve tiksinmenin oranı düşer. Giderek kötülüğü işitmek -hatta görmek bile- basit gelir kalplere. Artık kötülüğü değiştirmek için harekete geçmez olurlar.</p>
<p>Bütün bunlar, -kötülükten uzak oldukları halde- kötülükle itham edilen ve haklarında dedikodu çıkarılan insanlara yapılan haksızlığın yanında olmaktadır. Ancak kötülük yaygınlık kazandığı zaman, kötülüğü açıklamak kolay ve alışılmış bir şey olduğu zaman, iyilerin de kötüler gibi haklarında dedikodu çıkarılır. İftira ve ithamdan çekinmeksizin, kötülüğe karışır iyiler de. Dilleri kötü söz söylemekten alıkoyan ve çoğu kimsenin kötülük yapmasına engel olan kişisel ve toplumsal utanma duygusu kaybolup gider.</p>
<p>Kötülüğü açığa vurmak -sövmek ve iftira etmek şeklinde- kişisel ithamlarla başlar. Toplumsal çözülme ve ahlâkî bozulma ile sonuçlanır. Fert olsun toplum olsun insanların birbirlerini değerlendirme ölçekleri sapıtır. Artık insanların birbirlerine olan güvenleri sarsılır. İthamlar öylesine yaygınlaşır ki, diller çekilmeksizin geveleyip dururlar bu söylentileri.</p>
<p>Bütün bunlardan dolayı yüce Allah, müslüman kitlenin içinde dedikodunun yaygınlaşmasını hoş karşılamamıştır. Sadece zulme uğrayan birinin kendini savunmak için, zalime karşı söyleyebileceği kötü sözle sınırlandırmıştır; kötülüğü açıklama hakkını. Tabii ki bu hak, uğranılan zulmün sınırları içinde olacaktır:</p>
<p>&#8220;Allah zulme uğrayanlar dışında hiç kimsenin açıkça kötü söz söylemesini sevmez.&#8221;</p>
<p>Böyle bir durumda -hukuk terminolojisinde sövme ve iftira kapsamına girmekle beraber- kötülükle vasfetme, zulümden intikam almak, düşmanı savmak, bizzat kişinin uğradığı kötülüğe karşılık vermek içindir. Ayrıca toplumun mazluma yardım etmesini, zalimi zulmetmekten alıkoymasını sağlamak içindir. Böyle olunca zalim yaptığının sonucundan çekinir, bir daha yapma konusunda tereddüt geçirir. O zaman da kötülüğü açıklayacak kaynak sınırlıdır. Zulme uğrayan kişi sebebi de sınırlandırmıştır. O da mazlumun nitelendirdiği belli bir zulümdür. Kendisinden zulüm kaynaklanan kişiye karşı bizzat söylenebilir. O zaman bu açıklama sonucu gerçekleşen iyilik, kötülüğü karşılamış olur. Sırf teşhir etmek değil de adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesi hedeflenmiş olur böyle bir durumda.</p>
<p>Kuşkusuz İslâm -zulmetmedikleri sürece- insanların namına ve şanına saygı gösterir. Ancak zulmettikleri zaman bu saygıyı hakketmezler. Ancak o zaman zulme uğrayana, zulmedenin kötülüğünü açıklama izni verir. Dillerin kötü söz söylemesine ilişkin yasağın tek istisnası budur.</p>
<p>Böylece İslâm&#8217;ın, zulme imkan tanımayan adaleti koruması için ferd ya da toplumun utanma duygusunun yırtılmasına izin vermeyen ahlakî koruması birbirine uygun düşmektedir.</p>
<p>Bu açıklamanın ardında Kur&#8217;an&#8217;ın akışında şu değerlendirme yer almaktadır:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işiten ve görendir.&#8221;</p>
<p>Amaç, bu işi başlangıçta Allah&#8217;ın sevgi ve hoşnutsuzluğuna bağladıktan sonra, sonuçta da Allah&#8217;a bağlamaktır. Allah hiç kimsenin açıkça kötü söz söylemesini sevmez. Maksad; insan kalbinin, niyet ve sebeplerin, söz ve ithamların değerlendirilmesinin, söylenen her şeyi işiten ve bunların ötesinde göğüslerin gizlediklerini bilen yüce Allah&#8217;a ait olduğunu bilmesidir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın akışı, kötülüğü açıklamayı yasaklamakla pasif bir pozisyonda durmuyor aksine, genel ve aktif bir iyiliğe yöneltiyor insanı. Kötülüğü affetmeye sevk ediyor kişiyi. İnsanı tutup hesaba çekebildiği halde, insanları bağışlayan yüce Allah&#8217;ın bu sıfatını öne çıkarmasının amacı, ellerinden geldiği ve &#8216; yapabildikleri kadariyle müminlerin Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmalarını sağlamaktır:</p>
<p>&#8220;Bir iyiliği açığa vursanız da gizli tutsanız da veya bir kötülüğü bağışlasanız da biliniz ki, Allah bağışlayıcıdır ve gücü her şeye yetendir.&#8221;</p>
<p>Böylece ilahî eğitim sistemi, mümin bireyi ve müslüman toplumu bir üst dereceye daha yükseltmektedir. İlk derecede, yüce Allah&#8217;ın kötülüğün, açıklanmasından hoşnut olmadığından söz etmektedir. Bu arada zulme uğrayan ; birinin intikam almak ya da adaletin gerçekleşmesini istemesi durumunda, zulme uğradığı konuda ve uğradığı oranda, zulmedenin kötülüğünü açıklamasına için verilmektedir. İkinci derecede ise, hepsini birlikte iyilik yapmaya yöneltmektedir. Zulme uğrayan kişiyi de -zulmü açığa vurmak şeklinde intikam alması mümkünken- affetmeye ve vazgeçmeye yöneltmektedir. Ancak gücü yettiği zaman, yoksa gücü dahilinde olmayan şeyi affetmek söz konusu değildir. Kişiyi intikam almaktan vazgeçirip, hoş görecek bir düzeye yükseltmektedir bu. Kuşkusuz bu, çok daha yüce ve üstün bir düzeydir.</p>
<p>Bu durumda, iyilik açıklandığı zaman, müslüman toplum içinde yaygınlık kazanır. Gizli tutulduğu zaman ise, ruh terbiyesindeki rolünü gerçekleştirir. -Çünkü, iyiliğin gizlisi de açığı da güzeldir- Böyle bir durumda bağışlamak duygusu, insanlar arasında yaygınlaşır. Artık kötülüğü açığa vurmaya imkan kalmaz. Ancak bu bağışlama olgusu insanın elinde olmalıdır. Kişinin hoş görüsünden kaynaklanmalıdır, acizliğin verdiği zilletten değil. Aynı zamanda, gücü yettiği halde bağışlayanın amacı, yüce Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmaya yönelik olmalıdır.</p>
<p>&#8220;Biliniz ki, Allah bağışlayıcıdır ve gücü her şeye yetendir.&#8221;</p>
<p>YAHUDİLER</p>
<p>Bundan sonra ayetlerin akışı genel olarak Ehl-i Kitap&#8217;la yeni bir gezintiye başlıyor. Sonra bir turda yahudilere geçiyor, diğer turda da hristiyanlarla yol alıyor. Yahudiler -yalan ve iftira ederek- Meryem ve İsa hakkında kötü sözler sarf ediyorlardı. Bu dedikodulara gezinti esnasında değinilmektedir. Böylece bu gezinti ile sûrenin akışında geçen iki ayetin içerdiği bu açıklama, birbirine bağlanmaktadır. Gezinti tümüyle başlangıçta Kur&#8217;an&#8217;ın, Medine&#8217;de müslüman kitlenin düşmanlarına karşı giriştiği çarpışmanın bir yönünü oluşturmaktadır. Bu çarpışmanın diğer yönleri bu surede, Bakara suresinde ve Al-i İmran suresinde ele alınmıştı. Şimdi Kur&#8217;an&#8217;ın akışında yer aldığı gibi sunmaya başlayalım:<br />
<strong>150-151- Allah&#8217;ı ve peygamberlerini inkar edenler, Allah ile peygamberleri arasında ayırım yaparak; `Buna inanır, fakat şuna inanmayız&#8217; diyenler böylece, iman ile küfür arası bir yol tutturmak isteyenler var ya, onlar gerçek anlamı ile kafirdirler. Biz kafirler için onur kırıcı bir azap hazırladık.</p>
<p>152- Buna karşılık Allah&#8217;a ve peygamberlerine inananlara ve peygamberler arasında ayırım yapmayanlara gelince, Allah onların mükafatını ilerde verecektir. Hiç kuşkusuz Allah affedicidir, merhametlidir.</strong></p>
<p>Yahudiler kendi peygamberlerine inandıklarını iddia ediyorlardı. Ancak, İsa ve Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) peygamberliklerini inkar ediyorlardı. Hıristiyanlar, Hz. İsa&#8217;yı ilahlaştırmalarına ek olarak; Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) peygamberliğini de inkar ediyorlardı.</p>
<p>İşte Kur&#8217;an hem onları hem de bunları reddediyor. Allah ve peygamberlerinin, ayrıca bütün peygamberlerin arasını ayırmaksızın iman etmeye ilişkin kapsamlı ve eksiksiz İslam düşüncesini yerleştiriyor. İşte bu kapsayıcılığıyla &#8220;din&#8221;, İslâm&#8217;dır. Allah, bunun dışında insanlardan başkasını kabul etmeyecektir. Çünkü yüce Allah&#8217;ın birliğine ve bu birliğin gereklerine uygun tek din budur.</p>
<p>Kuşkusuz yüce Allah&#8217;ın mutlak birliği, onunla peygamberlerin insanlara gönderildiği &#8220;dinin&#8221; tekliğini gerektirmektedir. Aynı şekilde bu emaneti insanlığa taşıyan peygamberlerin birliğini zorunlu kılmaktadır. Peygamberlerin ya da peygamberliğin birliğini inkar edenler, gerçekte Allah&#8217;ın birliğini inkar etmektedirler. Ayrıca bu durum onların, yüce Allah&#8217;ın birliğinin gerekleri hakkındaki yanlış düşüncelerini göstermektedir. Yüce Allah&#8217;ın ïnsanlığa gönderdiği dininin ve onlar için seçtiği hayat&#8217; sisteminin kaynağı değişmediği gibi esasları da değişmez.</p>
<p>Bu nedenle, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, ayetin akışında; &#8220;Allah&#8217;a inanan fakat peygamberleri inkar edenler&#8221; olarak, ifade edilmektedir. Peygamberlerin arasını ayırmak isteyenler de; &#8220;bazısına inanan ancak bazısına inanmayan&#8221; olarak tabir edilmektedirler. Her iki grup da, &#8220;Allah&#8217;ı peygamberlerini inkar edenler&#8221; olarak; nitelendirilmektedirler. Böylece, Allah ve peygamberlerini ayırmak ve peygamberlerinin bazısını bazısından ayırmak; Allah ve peygamberlerini inkar etmek olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>Kuşkusuz iman bölünmez bir bütündür. Allah&#8217;a iman etmek O&#8217;nun birliğine inanmaktır. Yüce Allah&#8217;ın birliği de, insanların hayatlarını (bir birlik gibi) esaslarına göre düzenlemelerini istediği dinin, birliğini gerektirmektedir. Aynı zamanda bu dini, kendi yanlarında yada onun irade ve vahyinin dışında bir kaynaktan getirmeyip, O&#8217;nun katından getiren peygamberlerin ve onlara karşı takınılacak tavrın birliğini gerektirmektedir. Mutlak küfür olmadan, bu birliği parçalamak imkansızdır. Taraftarları kimine inandıklarını kimini de inkar ettiklerini zannetseler de Allah katında cezaları, hepsine birlikte hazırlanan onur kırıcı azaptır.</p>
<p>&#8220;Onlar gerçek anlamı ile kafirdirler. Biz kafirler için onur kırıcı bir aza hazırladık.&#8221;</p>
<p>Müslümanlara gelince, onların itikadî düşünceleri, Allah&#8217;a ve peygamberlerine aralarını ayırmaksızın topluca iman etmeyi kapsamaktadır. Her peygamber onların yanında inanılması ve saygı gösterilmesi gereken kişidir. Semavi tüm dinler haktır, bozulmaları söz konusu olmadığı sürece. Çünkü bozulmamış tarafları kalmış olsa bile artık, Allah&#8217;ın dini olmaktan çıkmıştır. Yoksa Allah&#8217;ın dini tektir -Onlar, konuyu gerçekte olduğu gibi- şöyle düşünüyorlar: Bir tek ilah vardır ve bu ilah, insanlar için hoşlandığı tek bir din göndermiştir. Hayatları için bir tek sistem koymuştur. Peygamberleri bu din ve bu sistemle göndermiştir insanlara. Müminlerin düşüncesine göre iman kervanı, birbirine bağlı bir kervandır. Öncülüğünü Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve bütün bunların kardeşleri olan diğer peygamberler (Allah&#8217;ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun) yapmaktadır. Onlar kendilerini bu köklü kervana dayandırırlar. Onlar da bu büyük emanetin taşıyıcılarıdır. Şu kutlu yol boyunca uzanan iyiliğin varisleridir onlar. Ne bir ayrılık, ne bir farklılık ne de kopukluk&#8230; Bu gerçek dinin mirası sadece onlara aittir. Onların yanında bulunanların dışında kalanların tümü batıl ve sapıklıktan başka bir şey değildir.</p>
<p>İşte, yüce Allah&#8217;ın ondan başkasını kabul etmediği &#8220;İslâm&#8221; budur. Yaptıklarına karşılık Allah katında mükafat ve yaptıkları kusurlardan dolayı bağışlanma ve merhamet hakkeden &#8220;müslümanlar&#8221; bunlardır:</p>
<p>&#8220;Allah onların mükafatını ilerde verecektir. Hiç şüphesiz Allah affedicidir, merhametlidir.&#8221;</p>
<p>İslâm, Allah ve peygamberlerine ilişkin birlik inancını son derece sıkı tutar. Çünkü bu birlik, müminin ilah anlayışına ilişkin düşüncesine yakışır bir temeldir. Ayrıca ayrılığa, kargaşaya terk edilmemiş bir düzenin varlığına da yaraşır bir temeldir. Çünkü bu nereye bakılırsa bakılsın, varlık alemine egemen yasanın birliğini gören insana layık bir inançtır. Bu düşünce, müminleri küfür saflarına karşı duracak tek bir kafilede toplamayı, şeytanın hizbine karşı duracak bir hizipte bir araya getirmeyi garantileyen bir düşüncedir. Ancak bu tek saf, -semavi bir temele dayansa bile- sapık inançların taraftarlarının oluşturduğu saf değildir. Bu saf, dosdoğru imanın ve sapıklık bulaşmamış inancın taraftarlarının oluşturduğu saftır.</p>
<p>Bunun için &#8220;din&#8221; &#8220;İslâm&#8221;dır ve müslümanlar da &#8220;insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmettir.&#8221; Doğru akideyi benimseyen ve bu akideyi uygulayan müslümanlar kastedilmektedir. Yoksa bir müslüman aileden doğan yada İslâm kelimesini geveleyip duranlar değil elbette.</p>
<p>Bu açıklamanın ışığında, Allah&#8217;ın ve peygamberlerinin arasını ayıranlar, peygamberlerden bazısını bazısından ayıranlar, iman kervanından ayrılmış, Allah&#8217;ın topladığı birlikten ayrılmış ve Allah&#8217;a iman etmenin dayandığı birliği inkar etmiş oldukları ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Peygamberler ve peygamberliğe ilişkin iman ve küfür gerçeği hakkında İslâm düşüncesinde yer alan bu başlıca kural yerleştirildikten sonra, yahudilerin, bu alanda takındıkları kimi tavırlarını ve dersin başlangıcında yer alan kötülüğü açıklama hususunda sergiledikleri hareketlerini sunmaya başlıyor. Yahudilerin, peygamber (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;e ve O&#8217;nun peygamberliğine karşı takındıkları tavır -mucize ve işaretler istemek suretiyle incitmeleri- kınanmaktadır. Böylece bu tutumları ile kendi peygamberleri Musa&#8217;ya (a.s.) ve ondan sonra Allah&#8217;ın peygamberi İsa (a.s)&#8217;a karşı takındıkları tavır arasındaki benzerliğe işaret edilmiş oluyor. Bu, onların ardarda gelen tüm nesillerinden belirginleşen karakterleridir. Ayetlerin akışı, Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;ı karşılayan nesil ile, Hz. İsa (a.s)&#8217;ı karşılayan nesli ve daha önce Hz. Musa (a.s)&#8217;yı karşılayan nesli bu noktada birleştirmektedir.</p>
<p>Böylece bu anlam pekiştirilmiş ve bu karakterleri ortaya çıkmış oluyor. Yahudiler Arap yarımadasında İslâm ve İslâm peygamberine karşı düşmanca; katı ve inatçı bir tutum içinde bulunuyorlardı. Ona karşı Kur&#8217;an&#8217;ın ayrıntılarıyla açıkladığı; bizim de birkaç örneğini Bakara sûresinde, Al-i İmran sûresinde ve bu sûrede -beşinci cüzde- sunduğumuz gibi, inatçı ve sürekli tuzaklar kuruyorlardı. Ayetlerin burada ele aldığı da bu tuzaklardan bir başkasıdır.<br />
<strong>153- Ehl-i Kitap senden kendilerine gökten kitap indirmeni isterler. Onlar vaktiyle Musa&#8217;dan bundan daha büyüğünü isteyerek, `Bize Allah&#8217;ı açıkça göster&#8217; demişlerdi. Bu zalimce tutumları yüzünden kendilerini yıldırım çarpmıştı. Arkasından kendilerine açık belgeler geldikten sonra buzağıya taptılar. Bunu da bağışladık ve Musa&#8217;ya açık bir mesaj verdik.</p>
<p>154- Kesin söz vermeleri üzerine, başları üzerinde asılı duran kayayı yukarı çektik. Kendilerine, o kasabanın kapısından secde ederek içeri giriniz ve `Cumartesi yasağını çiğnemeyiniz&#8217; dedik, bu konularda onlardan sağlam bir söz aldık.</p>
<p>155- Yahudiler verdikleri sözlerinden caydılar. Allah&#8217;ın ayetlerini inkar ettiler, Peygamberlerini, sebepsiz yere öldürdüler ve `Bizim kalplerimiz kılıçta kaplıdır&#8217; dediler. Oysa Allah kafirlikleri sebebiyle kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, pek azı dışında iman etmezler.</p>
<p>156- Kafirliklerinden dolayı ve Meryem&#8217;e büyük iftira atmalarından dolayı.</p>
<p>157- Ve `Biz Allah&#8217;ın resulü Meryemoğlu İsa-Mesihi öldürdük&#8217; demelerinden ötürü. Oysa O&#8217;nu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Fakat kendilerine öyle göründü. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda tam bir kuşku içindedirler, bu konudaki bilgileri sadece sanıya uymaktan ibarettir. Yoksa onu kesinlikle öldürmediler.</p>
<p>158- Tersine Allah, O&#8217;nu kendi katına çıkardı. Hiç şüphesiz Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir.</p>
<p>159- Kitap Ehli&#8217;nden hiç kimse yoktur ki, ölümünün eşiğinde İsa&#8217;ya iman etmemiş olsun. Fakat kıyamet günü İsa, onların aleyhinde şahitlik edecektir.</p>
<p>160-161- İşte yaptıkları bunca zulümlerden, bir çok kimsenin Allah yoluna girmesini engellemelerinden, men edilmiş olan faizi almalarından ve insanların mallarını haksız yollara başvurarak yemelerinden dolayı, daha önce helal olan bazı temiz maddeler Yahudilere haram kılındı. Ayrıca onların arasındaki kafirlere acı bir azap hazırladık.</strong></p>
<p>Onlar Resulullah&#8217;ı (salât ve selâm üzerine olsun) sıkıştırıp kendilerine, gökten bir kitap indirmesini istiyorlardı. Yazılmış, somut, elleriyle dokunabilecekleri yazılı bir kitap indirmesini istiyorlardı.</p>
<p>&#8220;Ehl-i Kitap senden kendilerine gökten kitap indirmeni isterler.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, peygamberinin yerine cevap vermeyi üzerine alıyor. Yahudilere karşı, O&#8217;na ve müslüman topluma, onların tarihinden; peygamberleri, önderleri ve uyarıcıları Musa (a.s)&#8217;ı ve kıssalarını anlatıyor. Yahudiler Musa&#8217;ya iman ettiklerini iddia ediyorlardı. İsa&#8217;nın ve Peygamberimizin peygamberliğini doğrulamıyorlardı.</p>
<p>Bu karakterleri yeni ortaya çıkmamıştır. Sadece onların bu nesline de özgü değildir. Tersine bu, onların eskiden beri var olan karakterleridir.</p>
<p>Onlar peygamberleri, önderleri ve uyarıcıları Musa (a.s) döneminde ne idilerse şimdi de öyledirler. Duyguları son derece kabadır. Somut şeylerden başkasını algılayamazlar. Onlar, hep sıkıntı verirler, baskı ve güçten başkasına teshiri olmayacak kadar bozulmuşlar. Onlar, küfür ve ihanette son derece ileri gitmişlerdir. Verdikleri sözden çok çabuk dönerler ve yine aksini yaparlar. -Sadece insanlara karşı değil, Rabblerine karşı da öyledirler- Onlar oldukça kaba ve iftiracıdırlar. Verdikleri sözden dönmek pek de zor değildir onlar için. Çirkin şeyleri açıkça söylemekten de utanmazlar. Dünya nimetlerine de çok düşkündürler. Haksız yollarla insanların mallarını yemek isterler. Bu arada Allah&#8217;ın emrinden ve O&#8217;nun katında bulunan sevaptan da yüz çevirirler.</p>
<p>Ayet-i Kerime&#8217;nin bu girişimi, onların iç yüzlerini ortaya çıkarıp rezil etmektedir. İfadenin güçlülüğü ve çok yönlülüğü o zamanlar yahudilerin, İslâm ve İslâm peygamberine karşı kurdukları iğrenç tuzaklar karşısında takınılması gereken tavrı göstermektedir. Onlar, bu iğrenç tuzaklarını bu gün bile bu din ve bu dine inananlara karşı kurmaktan geri kalmıyorlar.</p>
<p>&#8220;Ehl-i Kitap senden kendilerine gökten kitap indirmeni istiyorlar.&#8221;</p>
<p>Bu istekleri seni sıkmasın. Bunda şaşılacak bir şey yok. Garip bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>&#8220;Onlar vaktiyle Musa&#8217;dan daha büyüğünü isteyerek &#8220;Bize Allah&#8217;ı açıkça göster&#8221; demişlerdi.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın, peygamberi Musa&#8217;nın eliyle gösterdiği apaçık mucizeler; yahudilerin duygularını harekete geçirmeye, vicdanlarını uyandırmaya ve gönüllerini güven ve teslimiyete yöneltmeye yetmemiştir. Üstelik yüce Allah&#8217;ı açıkça görmeyi istemişlerdir. Bu istek, imanın sevecenliğinden nasibini almış yada inanma yeteneğini kaybetmemiş bir karakterden çok, kendini beğenmiş bir karakterden gelebilir.</p>
<p>&#8220;Bu zalimce tutumları yüzünden kendilerini yıldırım çarpmıştı.&#8221;</p>
<p>Buna rağmen yüce Allah onları bağışladı. İçlerinden Musa&#8217;nın duasını, bir başka sûrede yer aldığı gibi de kabul etti:</p>
<p>&#8220;Onlar bir titreme tutunca: `Rabbim, dileseydin daha önce onları da beni de yok ederdin. Bizden beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi yok eder misin? Bu ancak senin bir denemendir. Bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Bizim dostumuz sensin. O halde bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bu dünyada ve ahirette bize iyilik ver. Biz sana yöneldik&#8230;&#8217; dedi.&#8221; (A&#8217;raf Suresi, 155-156)</p>
<p>&#8220;Arkasından kendilerine açık belgeler geldikten sonra buzağıya taptılar.&#8221;</p>
<p>Samiri&#8217;nin, Mısır&#8217;dan çıkarken Mısır&#8217;lı kadınları aldatarak topladığı süs eşyasından yaptığı altın buzağının, etrafında toplanıp, Musa&#8217;nın Rabbine dua etmek üzere ve içinde nur ve hidayet bulunan levhaları indirmek için kendisine kararlaştırdığı sürede yokluğundan yararlanarak onu tanrı edinmişlerdi.</p>
<p>&#8220;Bunu da bağışladık.&#8221;</p>
<p>Ancak yahudi yahudidir. Zor ve korku olmazsa iflah olmaz.</p>
<p>&#8220;Musa&#8217;ya açık bir mesaj verdik.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kesin söz vermeleri üzerine başları üzerinde asılı duran kayayı yukarı çektik. Kendilerine o kasabanın kapısından secde ederek içeri giriniz ve &#8220;Cumartesi yasağını çiğnemeyiniz&#8221; dedik, bu konularda onlardan sağlam bir söz aldık.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın Musa&#8217;ya (a.s) verdiği yetkin mesaj, genel kanıya göre, levhaların içerdiği şeriattır. Çünkü Allah&#8217;ın şeriatı O&#8217;nun yetkisine sahiptir. Allah&#8217;ın şeriatından başka yüce Allah hiçbir şeriata, bu yetkiyi vermemiştir. Bu nedenle, insanların kendileri için koydukları şeriat ve kanunların kalpler üzerinde hiçbir ağırlığı olmaz. Bir gözetleyici yada cellatın kılıcı olmaksızın bu kanunları uygulamak mümkün değildir. Allah&#8217;ın şeriatına gelince; kalpler ona boyun eğer ve itaat eder. Gönüllerde bir heybeti ve ürpertisi vardır.</p>
<p>Ancak kalpleri imanı algılamayan yahudiler, levhalarda belirtilen teslimiyetten yüz çeviriyorlar. O zaman da kaba haraketlerine uygun düşen maddi bir yaptırım geliyor. Birden bire tepeleri üzerinde asılı duran bir kaya görüyorlar. Teslim olmadıkları, Allah&#8217;ın kendilerinden aldığı söze bağlı kalmadıkları ve levhalarda yapmalarını istediği sorumlulukları yerine getirmedikleri takdirde bu kaya, tepelerine düşecek gibi duruyor. Şimdi teslim oluyorlar. Sözleşmeye yanaşıp söz veriyorlar. Hem de sağlam bir söz. Destekli ve kesin bir söz. Ayet-i Kerime, verilen sözü, tepelerinde asılı duran kayanın ve göğüslerindeki kalbin katılığına uygun düşsün diye bu şekilde nitelendiriyor. Öte yandan Kur&#8217;an&#8217;ın, olayları tasvir eden, hissettiren, somutlaştırarak düşündüren yöntemi uyarınca; bu anlam uygunluğunun yanında ifadede bir irilik, bir dayanıklılık, bir sağlamlık yer almaktadır.</p>
<p>Beyt&#8217;ul Mukaddes&#8217;e secde ederek girmeleri, kendileri için bayram olmasını istedikleri Cumartesi gününe saygı göstermeleri, verdikleri sözler arasındaydı. Ama sonra ne oldu? Sadece korku ortadan kalkınca, baskı kaybolunca kesin sözden yan çizip aksine davranmaya başladılar. Allah&#8217;ın ayetlerini inkâr ettiler. Haksız yere peygamberlerini öldürdüler. Ardından övünerek: &#8220;Kalplerimiz öğüt dinlemez. Çünkü her söze karşı kılıfla kaplıdır kalplerimiz&#8221; dediler. Sonra, yüce Allah&#8217;ın ayetlerin akışı içinde yahudilere karşı peygamberine ve&#8217; müslümanlara anlattığı tüm marifetleri de sergilediler.</p>
<p>&#8220;Yahudiler verdikleri sözden caydılar. Allah&#8217;ın ayetlerini inkâr ettiler, peygamberlerini sebepsiz yere öldürdüler ve &#8220;Bizim kalplerimiz kılıfla kaplıdır&#8221; dediler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bizim kalplerimiz kılıfla kaplıdır&#8221; sözlerinin yanında, inanmamaları ve karşılık vermemeleriyle gerek O&#8217;nu üzmek, gerekse O&#8217;nu, kendilerini davet etmesinden dolayı alaya almak; yalanlayıp, sözlerine kulak vermemekle, övünmek amacıyla sarf ettikleri bu sözün yanında, ayetin akışı, onlara cevap vermek için kesiliyor:</p>
<p>&#8220;Oysa Allah, kafirlikleri sebebi ile kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar pek azı dışında iman etmezler.&#8221;</p>
<p>Kalpleri tabii olarak kılıflı değildir elbette. Tersine kendi kafirlikleridir ki yüce Allah&#8217;ın kalplerini mühürlemesine neden olan. Böylece kalpleri donuk, perdeli bir kayaya dönüşmüştür. Ne imanın güzelliğini algılayabilirler ne de tadına varabilirler. Bu yüzden pek azı dışında hiçbiri iman etmemiştir. Onlar da kendi davranışları sonucu, yüce Allah&#8217;ın kalplerini mühürlemesini hakketmeyen kimselerdi. Yada kalplerini, hakkı algılayacak şekilde açan ve onunla onurlanan ve yüce Allah&#8217;ın hidayete erdirip, imanı nasip ettiği kimselerdi bunlar. Yahudilerin içinde küçük bir azınlığı oluşturur bunlar da. Abdullah b. Selam, Sa&#8217;lebe b. Sa&#8217;ye, Esed b. Sa&#8217;ye ve Esed b. Ubeydullah gibi.</p>
<p>Bu düzeltme ve değerlendirmeden sonra, ayetlerin akışı; dünyada bazı güzel şeylerin kendilerine haram edilmesini, ahirette onları beklemesi için cehennemin kendilerine hazırlanmasını hakketmelerine neden olan davranışlarını saymaya devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Kafirliklerinden dolayı ve Meryem&#8217;e büyük iftira atmalarından dolayı&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Ve `Biz Allah&#8217;ın Rasulü Meryem oğlu İsa-Mesihi öldürdük&#8217; demelerinden ötürü&#8230;&#8221;</p>
<p>Bir kötülükleri zikredildiğinde yanında küfür sıfatı da zikredilmektedir. Peygamberleri haksız yere öldürmeleri hatırlatılırken bu sıfat da zikredilmişti. -Peygamberlerin haklı olarak öldürülmeleri aslında hiçbir zaman mümkün değil- Bu şekilde ifade edilmesi ise olayı belirlemek amacına yöneliktir. Burada, Meryem&#8217;e büyük bir iftira atmaları münasebetiyle de, tekrarlanmıştır bu sıfat. Tertemiz Meryem hakkında, yahudilerin başkasının söyleyemeyeceği bir dedikodu çıkarmışlardı. -Allah hepsine lanet etsin- Sonra Mesih&#8217;i öldürmek ve çarmıha germekle övünüyorlardı. Hz. İsa&#8217;nın peygamberliğini alaya alarak, `Allah&#8217;ın peygamberi Meryem oğlu İsa-Mesih&#8217;i öldürdük&#8217; diyorlardı.</p>
<p>HRİSTİYANLAR</p>
<p>Ayetlerin akışı bu iddialarını aktarırken, onlara cevap vermek ve doğrusunu bildirmek için tekrar kesiliyor:</p>
<p>&#8220;Oysa onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Fakat kendilerine öyle göründü. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda tam bir kuşku içindedirler, bu konudaki bilgileri sadece bir sanıya uymaktan ibarettir. Yoksa onu kesinlikle öldürmediler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tersine Allah O&#8217;nu kendi katına çıkardı. Hiç şüphesiz Allah, üstün iradeli ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>İsa (a.s)&#8217;nın öldürülmesi ve çarmıha gerilmesi sorunu, yahudilerin ve hıristiyanların zanna dayanarak dillerine doladıkları bir sorundur. Yahudiler; O&#8217;nu öldürdüklerini söylüyorlardı. Allah&#8217;ın peygamberi olduğuna dair sözünü alaya alıyorlar ve bu sıfatı, dalga geçmek için kullanıyorlardı. Hıristiyanlar ise; onun çarmıha gerildiğini, ardından defnedildiğini, ancak üç gün sonra mezarından doğrulduğunu söylüyorlardı. Tarih ise; bu konu kendisini ilgilendirmiyormuş gibi, Hz. Mesih&#8217;in ne doğumundan ne de akıbetinden söz etmektedir.</p>
<p>Ne bunlardan ne de onlardan hiç biri kesin bir bilgiye dayanarak konuşmuyordu. Olaylar çelişkili gelişiyordu. Söylentiler birbirine karışmış, öyle bir döneme gelinmişti ki; doğruyu bulmak son derece zor olmuştu, yüce Allah&#8217;ın anlattıklarının dışında..</p>
<p>İsa (a.s)&#8217;ın yakalanmasını, çarmıha gerilmesini, defnedilmesini ardından mezarından doğrulmasını rivayet eden İncillerin dördü de İsa (a.s)&#8217;dan çok sonra yazılmıştır. O dönemde İsa (a.s)nın dinine ve talebelerine büyük işkenceler yapılıyordu. Olaylar büyük bir gizlilik ve perişanlık atmosferi içinde araştırılabiliyordu. Bunların yanında birçok İncil daha yazılmıştır. Ancak miladi ikinci yüzyılda bu dördü seçilmiş, resmen kabul edilmiş ve her zaman kuşku götüren nedenlerden dolayı tanınmıştır.</p>
<p>O dönem yazılmış bir çok İncil arasında, öldürme ve çarmıha germe olayında itibar edilen dört İncille çelişen bir İncil daha yer almaktadır; Barnabas İncili. Barnabas bu konuda şöyle der:</p>
<p>&#8220;Yahuda ile birlikte askerler İsa&#8217;nın bulunduğu yere yaklaşınca, İsa büyük bir kalabalığın yaklaştığını duydu. Bu yüzden korkarak eve çekildi. o arada onbir havarisi de evde uyuyordu. Allah kulunun başındaki tehlikeyi görünce, Cibril, Mihail, Refail ve Evril adlı elçilerine İsa&#8217;yı dünyadan almalarını emretti. Bu temiz Melekler gelerek, İsa&#8217;yı güney tarafta açık pencereden çıkarıp üçüncü göğe taşıdılar. Sürekli Allah&#8217;ı tesbih eden Meleklerin arasına bıraktılar. Yahuda öfkeyle İsa&#8217;nın göğe çıkarıldığı odaya girdi. Talebelerinin tümü uyuyordu. O esnada yüce Allah, harikulâde bir olay meydana getirdi. Yahuda&#8217;nın, konuşmasını ve yüzünü değiştirerek tamamen İsa&#8217;ya benzetti. Öyle ki bizler bile O&#8217;nun İsa olduğuna inanmaya başladık. Ancak O bizi uyandırdıktan sonra, Hocanın (İsa) nerede olduğunu araştırmaya başladı. Bunun üzerine şaşırdık ve `Hocamız sensin ey efendimiz, şimdi bizi unuttun mu?&#8217; diye cevap verdik.&#8221;</p>
<p>Böylece hiçbir araştırıcı, şafak öncesi gecenin zifiri karanlığında meydana gelmiş bu olaya ilişkin kesin bir belgeyi bulacak durumda değildiler. Bu konuda ihtilafa düşenler de bir rivayeti diğerine tercih ettirecek bir dayanağa sahip değildirler:</p>
<p>&#8220;Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda tam bir kuşku içindedirler, bu konudaki bilgileri sadece sanıya uymaktan ibarettir.&#8221;</p>
<p>Ancak Kur&#8217;an net gerçeği bildiriyor:</p>
<p>&#8220;O&#8217;nu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Fakat kendilerine öyle göründü.&#8221;</p>
<p>&#8220;&#8230; Yoksa O&#8217;nu kesinlikle öldürmediler..&#8221;</p>
<p>&#8220;Tersine Allah O&#8217;nu kendi katına çıkardı. Hiç şüphesiz Allah, üstün iradeli°ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, bu göğe çıkarılma olayına, ayrıntılarıyla dalınıyor. Daha hayattayken ruh ve cesetle birlikte mi göğe çıkarıldı yoksa öldükten sonra sadece ruh olarak mı? Ve bu ölüm ne zaman ve nerede meydana geldi? Bunlara değinmiyor. Buna göre onlar O&#8217;nu öldürmediler, çarmıha germediler, sadece O&#8217;na benzettikleri birini öldürüp çarmıha gerdiler.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim bu gerçeğin ötesinde başka bir ayrıntıya girmiyor. Sadece başka bir sûrede şöyle demektedir: &#8220;Ey İsa ben senin canını alacak ve katıma yükselteceğim.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 55) Bu da diğer ayet gibi İsa&#8217;nın ölümüne ilişkin ayrıntı vermiyor. Bu ölümün mahiyetini ve vaktini de açıklamıyor. Biz de bu tefsirde, uyduğumuz yöntem uyarınca, Kur&#8217;an&#8217;ın gölgesinden ayrılmak istemiyoruz. Elimizde bir kanıt olmadığı gibi, böyle bir kanıtı elde etmek imkanına da sahip olmadığımız halde, çeşitli söylentilerin ve efsanelerin arasına dalmamıza gerek yoktur.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın akışıyla birlikte konunun geri kalan kısmına dönüyoruz: &#8220;Kitap Ehli&#8217;nden hiç kimse yoktur ki, ölümünün eşiğinde İsa&#8217;ya iman etmemiş olsun. Fakat kıyamet günü İsa, onların aleyhinde şahitlik edecektir.</p>
<p>İlk kuşak tefsirleri, &#8220;ölümünün&#8230;&#8221; kelimesindeki zamirin kime dönük olacağı konusunda farklı görüşlerden hareketle, ayetin anlamı bakımından farklı sonuçlara varmışlardır. Bir grup, &#8220;kitap Ehli&#8217;nden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce (yani İsa&#8217;nın) İsa&#8217;ya iman etmemiş olsun&#8221; anlamını çıkarmışlardır. Bu da kıyamet öncesi dünyaya inişine ilişkin görüşe uygun düşmektedir. Başka grub tefsir bilgini de ayetten şu anlamı çıkarmıştır: &#8220;Kitap Ehli&#8217;nden hiç kimse yoktur ki, ölmeden önce (yani Kitap Ehli&#8217;nden olan kişi) İsa&#8217;ya iman etmemiş olsun.&#8221; Bu da -ölümün eşiğinde olan kişiye, gerçeğin tüm çıplaklığıyla göründüğüne ancak, bu bilmenin yarar sağlayamadığına ilişkin görüşe kanıt teşkil etmektedir.</p>
<p>Biz bu ikinci görüşe eğilimliyiz. Ubeyy okuyuş tarzında; ayetin, &#8220;illa leyu&#8217;minenne bihi kable mevtihıin&#8221; şeklinde okunması da, bu görüşü desteklemektedir. Bu okuyuş tarzında, fiildeki zamirin kime dönük olduğu açıkça görülmektedir. Bu durumda anlam şöyle olur! İsa (a.s)&#8217;ı inkar eden yahudiler, bu inkarlarını sürdürdükleri, onu öldürdüklerini ve çarmıha gerdiklerini söyledikleri halde, bunlardan birinin ölümü yaklaştığında can boğaza dayandığı anda, kendisine gerçek görünmekte, İsa&#8217;nın doğru söylediğini, peygamberliğinin hak olduğunu görmekte ve O&#8217;na iman etmektedir. Ancak böylesi bir imanın hiçbir yarar sağlayamadığı bir sırada&#8230; Kıyamet günü de İsa, bunların aleyhine şahitlik yapacaktır.</p>
<p>Böylece Kur&#8217;an-ı Kerim, çarmıha gerilme (Haç) hikayesinin asılsız olduğunu kestirip atmaktadır. Ardından yahudilerin kötülüklerini ve gerek dünyada gerekse ahirette bunlara karşılık hakkettikleri dehşetli cezalarını sıralamaya devam etmektedir.</p>
<p>&#8220;İşte yaptıkları bunca zulümlerden, birçok kimsenin Allah yoluna girmesini engellemelerinden, men edilmiş faizi almalarından ve insanların mallarını haksız yollara başvurarak yemelerinden dolayı, daha önce helâl olan bazı temiz maddeler yahudilere haram kılındı. Ayrıca onların arasındaki kâfirlere acı bir azap hazırladık.&#8221;</p>
<p>Burada daha önce anlatılan kötülüklerine yenileri eklenmektedir; zulüm, birçoklarını Allah yolundan alıkoymak ve bu davranışlarını ısrarla sürdürmek. Faiz almaları, bilgisizlik yada az uyarılmalarından dolayı değil elbette, yasak edildiği halde sürdürmeleri. İnsanların mallarını, faiz ve diğer gayri meşru yollarla yemeleri&#8230;</p>
<p>Bu ve daha önce ayetlerin akışında anlatılan kötülükleri nedeniyle, daha önce helal olan bazı temiz maddeler onlara haram kılındı. Ayrıca yüce Allah, onlardan kâfir olanlar için acı bir azap hazırlamıştır.</p>
<p>Böylece bu saldırıyla, yahudilerin karakterleri ve tarihleri gözler önüne serilmektedir. Resulullah&#8217;a (salât ve selâm üzerine olsun) karşı büyüklenmeleri O&#8217;na olumlu karşılık vermemeleri ve O&#8217;nu sıkmaları kınanmaktadır. Peygamberleri, önderleri ve uyarıcılarını da sıkıntıya sokmakla itham edilmektedirler. Kendi işledikleri kötülükleri gizlerken, peygamberler ve salih kimseler hakkında kötü söylentiler çıkarmaları, hatta bunları öldürmeleri ve bununla da övünmeleri, ayıplayıcı bir uslupla gözler önüne serilmektedir. Böylece yahudilerin, müslüman safta meydana getirdikleri desiseleri, kurdukları tuzakları, hile ve komploları etkisiz hale gelmekte, boşa çıkmaktadır. Bu sayede müslüman kitle, yahudilerin özelliklerine, karakterlerine araç ve yöntemlerine gerek kendilerinden olmayan birinin gerekse, kendilerinden birinin temsil ettiği hakka karşı takındıkları tutuma ilişkin -müslüman ümmetin her zaman bilmek zorunda olduğu- şeyler öğrenmektedir. Onlar hakka ve taraftarlarına düşmandırlar.</p>
<p>Dost, düşman kim olursa olsun, tüm hak temsilcilerine ve her zaman hidayet taşıyıcılarına düşman olmuşlardır. Çünkü fıtratları bizzat hakka düşmandır. Kalpleri katılaşmıştır. Gönülleri taş kesilmiştir. Tepelerine balyoz inmedikçe boyun eğmezler. Boyunlarının üzerinde kuvvetin kılıcı asılı durmadıkça hakka teslim olmazlar.</p>
<p>İnsanlardan bir gruba ilişkin bu tanımı, Medine&#8217;deki ilk müslüman kitlenin hayatına özgü kılmak doğru değildir. Çünkü Kur&#8217;an yaşadığı sürece, bu ümmetin kitabıdır. Düşmanlarına ilişkin bir şey öğrenmek istediğinde bu ümmeti aydınlatır Kur&#8217;an. Bir konuda öğüt almak isterse öğüt verir. Yolunu aydınlatmasını isterse, yolunu gösterir kendisine. Nitekim yahudiler konusunda bu ümmeti aydınlatmış, öğüt vermiş ve yol göstermişti. Onlar da bu ümmetin egemenliğini kabul ettiler. Sonra ne zaman ki Kur&#8217;an&#8217;dan uzaklaştılar, bu sefer kendileri yahudilere boyun eğmek zorunda kaldılar. Nitekim görüyoruz, küçük bir yahudi çetesi onları yeniyor. Onlar da halâ kitaplarından; Kur&#8217;an&#8217;dan habersiz, onun yol göstericiliğinden uzakta yaşamaktadırlar. Kur&#8217;an&#8217;ı arkalarına atmış, falanın filanın sözüne uyuyorlar. Kuşkusuz Kur&#8217;an&#8217;a dönmedikleri sürece, yahudilerin tuzağında ve baskısı altında boğulmaya mahkum olacaklardır.</p>
<p>Ayetlerin akışı, mümin bir azınlığı onlardan ayırmadan konuyu bitirmiyor. Onların güzel bir mükafat alacaklarını bildirerek, onları soylu iman kervanına katmaktadır. Ayrıca bilgi ve iman sahibi olduklarına şahitlik etmektedir. Aynı zamanda dinin tümünü, yani hem Resulullah&#8217;a (salât ve selâm üzerine olsun) indirilen hem de ondan önce indirilenleri doğrulamalarını sağlayanın bilgide derinleşmek ve iman olduğunu bildirmektedir.<br />
<strong>162- Fakat onlardan bilim alanında derinleşenlere, hem sana ve hem de senden öncekilere indirilen kitaba inanan müminlere, namaz kılanlara, zekat verenlere, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inananlara büyük bir mükafat vereceğiz.</strong></p>
<p>Derinleşmiş bilgi ve aydınlatıcı iman.. Bu ikisi kişiyi dinin tümüne inanmaya yöneltir. Bir olan Allah&#8217;ın katından gelen dinin tek olduğu sonucuna götürür.</p>
<p>Derinleşmiş bilginin, iman gibi, kalbi nura açan dosdoğru tanımaya bir yol olarak tavsif edilmesi, o günkü pratik durumu tasvir ettiği kadar, insan ruhunun her zamanki olgusunu da tasvir eden Kur&#8217;an&#8217;ın ifade tarzının bir özelliğidir. Buna göre yüzeysel bilgi inatçı küfür gibidir. Bu ikisi, kalp ile sağlam bilgi arasına girip engel oluşturur. Bunu her zaman görmemiz mümkündür.</p>
<p>Çünkü ilimde derinleşenler ve ondan gerçek bir pay alanlar, kendilerini imanın evrensel kanıtlarının önünde bulurlar. Yada en azından bu evrenin, bir tek ilahının olduğuna, bu ilahın her şeye egemen olduğuna, dilediği gibi evirip-çevirip tasarrufta bulunduğuna, biricik irade sahibi olduğuna ve bu evrensel tek yasağı koyduğuna inanmaktan başka cevabı bulunmayan, birçok evrensel soruların belirtilerin karşısında bulacaklardır kendilerini. Böylece, hidayet arzusu gönüllerine dolan bu müminlerin, kalplerini yüce Allah açar ve ruhlarını hidayete bağlar. Ancak sırf bu bilgi peşinde koşup kendini bilgin zannedenler, kabukta kalınış bilgiyi, kalpleri ile iman kanıtlarını kavrama arasına engel yaparlar. Yada eksik ve yüzeysel bilgileri nedeniyle, kafalarında soru uyandıracak işaretleri göremezler. Bunlar, kalpleri doğru yolu bulmak için çarpmayan ve böyle bir arzu duymayan kimseler gibidirler. Her iki durumda da kalp, iman noktasında tatmin olmak için araştırma ihtiyacı duymaz. Yada bir dine bağlı bulunmayı bilgisizlik saplantısı kabul ederler. Yahut da herşeye tek başına hakim yüce Allah&#8217;ın katından birbirine bağlı Resuller (Allah&#8217;ın selâmı üzerlerine olsun) kervanının eliyle gelen gerçek dinleri birbirinden ayırırlar.</p>
<p>Yaygın rivayete göre, Kur&#8217;an&#8217;ın bu işaretinden en başta, Resulullah&#8217;ın (sâlat ve selâm üzerine olsun) çağrısına uyan yahudi grubu kastedilmektedir. Bunların da isimlerini daha önce belirtmiştik. Ancak ayet geneldir. Her zaman onlardan, derin bilginin yada gerçeği gören inancın yol göstericiliğinde, bu dini kabul edenleri kapsamaktadır.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın akışı hem bunları hem de onları, sıfatlarını belirlediği müminler kervanına katıyor:</p>
<p>&#8220;Namaz kılanlar, zekat verenler, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inananlar.&#8221;</p>
<p>Bunlar, müslümanların ayırıcı sıfatlarıdır; namaz kılmak, zekat vermek Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmak. Bunların mükafatı da yüce Allah&#8217;ı belirlediğidir:</p>
<p>`&#8230; Büyük bir mükafat vereceğiz.&#8221;</p>
<p>Ayette geçen `Mukiymines-salah (Namaz kılanlar)&#8217; deyimi, alışık olmadığımız bir kalıpta yer almaktadır. Bunun nedeni, bir yoruma göre namaz kılmanın önemini iyice vurgulamalıdır. Özel bir münasebetle akış içinde özel bir anlamı belirginleştirmek için, bu tur ifade tarzına Arap üslubunda ve Kur&#8217;an`da rastlamak mümkündür. Her ne kadar İbn-i Mes&#8217;ud (r.a) mushafında, &#8220;Mukiymunes-salah&#8221; şeklinde merfu olarak yer almışsa da diğer tüm mushaflarda bu şekildedir.</p>
<p>Ayetlerin akışı Ehl-i Kitap&#8217;la -burada özellikle yahudilerle- yeniden karşılaşmaya başlıyor. Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) peygamberliğine karşı tutumlarına ve yüce Allah&#8217;ın kendisini peygamber olarak göndermediğini iddia etmelerine karşılık vermektedir. Peygamberleri birbirinden ayırmaya kalkışmalarını ve peygamberliğine delil olarak üzerlerine gökten bir kitap indïrmesini istemek suretiyle O&#8217;nu sıkmalarını dile getirmektedir. Böylece peygambere valıyin gelmesinin, şimdiye kadar görülmemiş ve garip bir şey olmadığını belirtmektedir. Bu, Nuh (a.s)&#8217;dan Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;a kadar tüm peygamberlerin gönderilişinde uygulanan bir kuraldır. Bu peygamberlerin tümü de müjdelemek ve korkutmak için gönderilmişlerdir. Allah&#8217;ın kullarına karşı rahmeti böyle gerektirmiştir. Böylece onlara karşı bir delil ve hesap gününden önce bir uyarı kılmıştır bunu. Tüm peygamberler bir tek hedefi gerçekleştirmek için, bir tek vahiyle gelmişlerdir. Onların arasını ayırmak, hiçbir kanıta dayanmayan sırf inatçılıktan kaynaklanan bir davranıştır. Ancak onlar inat ediyorlarsa, Allah şahittir. -Zaten O şahit olarak yeterlidir- Melekler de şahittir.<br />
<strong>163- Nuh&#8217;a ve ondan önce gelen peygamberlere indirdiğimiz gibi sana da vahiy indirdik. Nitekim İbrahim&#8217;e, İsmail&#8217;e, İshak&#8217;a, Yakub&#8217;a, Yakub&#8217;un torunlarına, İsa&#8217;ya, Eyyub&#8217;a, Harun&#8217;a, Süleyman&#8217;a vahiy indirmiş, Davud&#8217;a da Zebur&#8217;u vermiştik.</p>
<p>164- Daha önce bazılarını sana anlattığımız, bazılarını da anlatmadığımız peygamberler gönderdik. Allah, Musa ile de bizzat konuştu.</p>
<p>165- Bu peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik ki, bu peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri .sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın. Hiç kuşkusuz Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir.</strong></p>
<p>O halde bu, insanlık tarihi boyunca yol alan, birbirine bağlı tek bir kervandır. Uyarı ve müjdelemek için, bir tek hidayetle gelmiş bir mesajdır bu. Kervanda insanlığın şu üstün ve seçkin kişileri yer almaktadır:</p>
<p>Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları, İsa, Eyyüb, Yunus, Harun, Süleyman, Davud, Musa&#8230; Bunların dışında yüce Allah&#8217;ın Kur&#8217;an&#8217;da peygamberine anlattığı ve anlatmadığı daha nice peygamber. Bu, çeşitli kavim ve ırktan, değişik bölge ve kıtadan farklı zamanlarda ortaya çıkan kafiledir. Ne soy, ne ırk, ne toprak, ne vatan, ne zaman ne de ortam bunları birbirinden ayıramaz. Hepsi de o yüce kaynaktan gelmişlerdir. Tümü de o yol gösterici nurun taşıyıcılarıdır. Uyarı ve müjdeleme ödevini yerine getiriyorlar. Tümü de insanlığı bu nura sürüklemeye çabalıyorlar. Bir aşirete, bir kavme, bir şehire, bir bölgeye yada peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) gibi tüm insanlığa gönderilmiş olmaları, bu durumu değiştirmez.</p>
<p>Hepsi de vahyi Allah&#8217;tan almışlardır. Kendilerinden hiçbir şey katmış değillerdir. Şayet yüce Allah Musa (a.s) ile doğrudan konuşmuşsa bu da nasıl gerçekleştiğini kimsenin bilmediği bir vahiy çeşididir. Doğruluğundan şüphe edilmeyen tek doğru kaynak olan Kur&#8217;an, bu konuda herhangi bir ayrıntıya girmiyor. Çünkü bunun bir konuşma olduğundan öte bir şey bilmiyoruz. Bu konuşmanın mahiyeti nedir? Nasıl meydana gelmiştir? Musa bunu hangi duyu ve güçle karşılamıştır, bilmiyoruz. Bütün bunlar Kur&#8217;an&#8217;ın bize sözünü etmediği bir gaybdır. Kur&#8217;an&#8217;ın dışında -bu konuda- hiçbir kanıta dayanmayan efsanelerden başka bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın, peygamberine anlattığı ve anlatmadığı şu peygamberlerin gönderilmesini O&#8217;nun adaleti ve merhameti gerektirmiştir. Bunları, itaat eden müminler için hazırlanan nimet ve hoşnutlukları müjdelemek ve isyancı kafirler için hazırlanan cehennem ve gazaptan korkutmak için göndermiştir. Bütün bunların nedeni de&#8230;</p>
<p>&#8220;Peygambèrlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın&#8221; diyedir.</p>
<p>İnsanların iç ve dış dünyasında, yüce Allah&#8217;ın, doğru yola iletici kanıtları vardır. Aynı zamanda yüce Allah, insanların iç ve dış dünyasındaki bu kanıtları düşünecek aklı da insanlara vermiştir. Ancak yüce Allah&#8217;ın kullarına yönelik merhameti ve onlara bahşettiği yeteneğe bu akıl yeteneğine arzuların galip geleceğini takdir etmesi nedeniyle O&#8217;nun rahmeti ve hikmeti, &#8220;müjdeci ve uyarıcı&#8221; peygamberlerin gönderilmesini gerektirmiştir. Bu peygamberler insanlara hatırlatmış, gerçeği onlara göstermiştir. Fıtratlarını uyandırmaya ve akıllarını şehvetlerin ağırlığından kurtarmaya çalışmışlardır. Nitekim bu şehvetler, ya insanların akıllarına perde olmuşlar ya da iç ve dış dünyada yer alan hidayet kanıtlarına ve iman belirtilerine örtü olmuşlardır:</p>
<p>Hiç kuşkusuz Allah güçlüdür ve hikmet sahibidir.&#8221;</p>
<p>Güçlüdür; yaptıklarına karşılık kullarını hesaba çekecek güçtedir. Hikmet sahibidir; her işi hikmetle planlar ve her şeyi yerli yerine koyar. Hiç kuşkusuz yüce Allah&#8217;ın takdir edip hoşnut olduğu bu işte, O&#8217;nun, gücünün ve hikmetinin etkisi vardır.</p>
<p>İSLAM&#8217;DA AKLIN YERİ</p>
<p>Şu ayetin önünde bir miktar duralım:</p>
<p>&#8221; . Peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın diye&#8230;&#8221;</p>
<p>Kendimizi latif ve derin ilhamların önünde buluyoruz. Bu ilhamlardan sadece üçünü seçiyoruz, bizi Kur&#8217;an gölgesinden çıkarmayacak bir özetle.</p>
<p>Öncelikle insan aklının, &#8220;insanlığın&#8221; en önemli problemi olan Allah&#8217;a iman problemi konusundaki değerini, görev ve rolünü ele alalım. Yeryüzündeki hayat, tüm yönleriyle, ilke ve prensipleriyle, realite ve uygulamalarıyla bu probleme dayanmaktadır. Nitekim yeryüzündeki hayatın devamı olan fakat ondan çok daha büyük ve sonsuz olan ahiret hayatı da buna dayanmaktadır.</p>
<p>İnsanı ve tüm yeteneklerini en iyi bilen yüce Allah, insana bahşettiği aklın, dünya ve ahirette kendisi için doğru yolu bulması ve hayatını düzeltmesi için yeterli olacağını bilseydi iç ve dış dünyada yer alan hidayet kanıtlarını ve iman belirtilerini araştırıp böylece, hayatını dayandıracağı bir sistemi belirlemeyi, sonuçta hak ve doğruluk üzere bulunmayı sadece insan aklına bırakmış olsaydı, tarih boyunca bunca peygamberi göndermezdi. Rablerinden getirdiklerini tebliğ eden peygamberleri göndermeyi, onlara karşı bir belge kılmazdı. Ayrıca peygamberin gönderilmeyişini de kendi katında bir mazeret olarak kabul etmezdi:</p>
<p>&#8220;Peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri bulunmasın diye&#8230;&#8221;</p>
<p>Ancak yüce Allah, insana verdiği aklın, peygamberliğin direktifleri, yardımı ve koruması olmaksızın kendi başına doğru yolu bulmak için yetersiz olduğunu, aynı zamanda insanlığın hayatı için bir sistem belirleyemeyeceğini, bu sistemin insanlığın hayatında doğruluğu gerçekleştiremeyeceğini, dünya ve ahirette kendisine mensup olan kötü sonuçtan kurtaramayacağını bilmektedir. Bu yüzden yüce Allah&#8217;ın hikmeti ve rahmeti insanlara peygamber göndermeyi üstelik peygamber ve tebliğle karşılaşmadan insanları sorumlu tutmamayı dilemiştir: &#8220;&#8230; Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz.&#8221; (İsra Suresi, 15)</p>
<p>Bu husus şu Kur&#8217;an ayetinde açıkça görülen gerçeklerden biridir neredeyse. Şayet o kadar net olmasa bile ayetin tartışmasız gerçeklerinden biridir.</p>
<p>O halde&#8230; İnsan aklının görevi nedir? İman ve hidayet, hayat sistemi ve düzeni konusundaki rolü nedir?</p>
<p>Kuşkusuz insan aklının rolü; peygamberin mesajını almak, görevi ise; peygamberlerden aldığını anlamaktır. Peygaınberin görevi ise; anlatmak, açıklamak ve insan fıtratını üzerine çullanan ağırlıklardan kurtarmaktır. İç ve dış dünyada yer alan hidayet kanıtlarını ve iman belirtilerini düşünmesi için insan aklını uyarmaktır. Ona doğru bir algılama ve bakış metotlu belirlemiştir. Dünya ve ahirette iyiliğin gerçekleşmesini sağlayan pratik hayat sisteminin dayandığı temeli atmaktır.</p>
<p>İnsan aklının görevi, dine hakim olmak değildir. Allah&#8217;tan geldiğinden emin olduktan ve maksadını da anladıktan sonra, yani dil ve kavram olarak ayetin anlamını kavradıktan sonra doğruluğuna, yanlışlığına kabul edilmesine yada reddine karar vermek değildir.. Kabul veya reddetmekte serbest olduğu halde, anlamını kavradıktan sonra reddediyorsa, bu anlamı iyice özümsememiş yada kendisine yüce Allah&#8217;ın kafirlere hazırladığı azap açıklandıktan sonra olumlu karşılık vermemiş demektir. O halde doğru bir kanalla kendisine ulaştıktan ve aklın da anlam ve maksadını kavradıktan sonra insan, dinin hükümlerini kabul etmek zorundadır.</p>
<p>Kuşkusuz bu mesaj, akla hitap etmektedir. Onu uyandırmak, yönlendirmek ve kendisine doğru bir bakış açısı kazandırmak anlamında elbette, yoksa bu mesajın doğruluğuna yada yanlışlığına karar vermesi yada kabul veya red yetkisine sahip olması anlamında değildir. Gelen nassın hükmü kesin olarak anlaşıldıktan sonra, ister alışılmış bir anlama sahip olsun ister alışılmamış, insan aklına düşen; kabul etmek, uyup uygulamaktır.</p>
<p>İnsan aklının -bu alandaki- fonksiyonu, hükmün amacını anlamaktır. Sözcük ve terim bakımından metnin içerdiği işaretleri göz önünde bulundurarak anlamını kavramaktır. İşte bu noktada insan aklının fonksiyonu bitmektedir. Kuşkusuz bu hükmün doğru anlamı, akıl tarafından yükselen yanlışlık ve red itirazlarını kabul etmemektedir. Çünkü bu hüküm, Allah&#8217;tan gelmiştir. Akıl ise; Allah katından gelen şeyin doğruluğuna, yanlışlığına, kabul edilmesine veya reddedilmesine karar verecek bir ilah değildir.</p>
<p>Bu hassas noktada bir takım yanlışlıklar yapılmaktadır. Bu ister insan aklını ilahlaştırıp, gerçek dinin hükümlerinin doğruluk veya yanlışlığa karar verecek bir hakem konumuna getirmek isteyenler tarafından işlensin, isterse insan aklını tamamen fonksiyonsuz bırakıp, iman ve hidayet konusundaki rolünü inkar etmek isteyenlerce işlensin fark etmez. Bu hususta orta ve doğru yol burada açıkladığımızdır. Peygamberlik akla hitap etmektedir, hükümlerini kavraması için. Hem bu hükümlere hem de tüm hayatta doğru bir bakış yöntemi kazandırması için. Akıl bu hükümleri kavrayınca yani kastedileni anlayınca; önünde doğrulamak, uyup ve uygulamaktan başka seçenek kalmaz. Çünkü anlayıp anlamadığına bakmaksızın, insandan, bu hükümleri uygulaması beklenemez. Ayetlerin anlamına uygun olarak hükümler kavrandıktan sonra tartışılmasına, izin verilmez. Haktan başka birşey anlatmayan, iyilikten başka birşey emretmeyen yüce Allah&#8217;tan geldiği kesinleştikten sonra; kabul edilmesini yada reddedilmesini, doğruluğunu yahut yanlışlığını tartışmak yersizdir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;tan geleni karşılamanın doğru yöntemi, insan aklının -amacını kavradıktan sonra- dinin gerçek hükümlerine; mantıksal sözlerden, sınırlı değerlendirmelerden yada eksik deneyimlerden kaynaklanan hükümlerle karşı çıkmamasıdır. Doğru yöntem; insan aklının doğru hükümleri; kabul edilmesi gereken hükümler oldukları için kabul etmesidir: Çünkü bu hükümler kişisel hükümlerden daha doğrudurlar. Dosdoğru dinsel görüşün terazisiyle ölçülmeden önce onun metodu kişisel metodtan çok sağlamdır. Bu yüzden -yüce Allah&#8217;ın katından geldiğini anladıktan sonra- insan aklının, kendi ürünü herhangi bir hükme göre, dinin hükümlerine hakemlik yapması söz konusu olamaz.</p>
<p>Akıl, yüce Allah&#8217;ın bildirdiği hükümleri, kendine özgü ilkelerle değerlendirecek bir ilah değildir.</p>
<p>Ancak, insan aklı, Allah&#8217;tan gelmiş hüküm hakkında ileri sürülen akla dayanan beşeri anlama kendisine ait aklı ve beşeri bir anlamla itiraz edebilir. Bu onun sahasıdır. Yorum ve farklı anlayışlarını sağlıklı temellere dayandırdığı sürece de hiçbir zorluk ve engelle karşılaşmaz. Bu sağlıklı temellere ve bizzat dinin belirlediği kurallara dayanması koşuluyla, farklı bakış özgürlüğü, bu alanda, insan aklına tanınan en geniş alandır. Hiçbir grup, otorite veya kişi, insan aklını, doğru hükmün maksadını ve uygulama alanını düşünmekten alıkoyamaz. Değişik görüşleri her zaman ileri sürebilir. Dinin hükümlerinden gelen doğru bir kaynağın ve sistemin sınırları içinde kaldığı sürece, kendisine bakış açısı belirleyebilir. İşte risaletin akla hitap ettiğinin anlamı budur.</p>
<p>Kuşkusuz İslâm akıl dinidir&#8230; Evet&#8230; Hükümler ve ilkeleriyle akla hitab eden anlamında, kabul etmekten başka seçenek bırakmayan ve maddi harikalarla baskı altında tutmak anlamında değil. Ona doğru bir bakış metodu kazandırıp, iç ve dış dünyada bulunan hidayet kanıtlarını ve iman işaretlerini düşünmeye çağırır. Böylece fıtratı; alışkanlıkların, geleneklerin, aptallıkların, akıl ve fıtratı saptıran ihtirasların baskısından kurtarır. Ayetlerin anlamlarının taşıdığı prensipleri anlamayı ona bırakmak şeklinde akla hitab eder bu din. Anlamadığı yada kavramadığı bir şeye inanmaya zorlamak anlamında değil. Anlamları kavrayacak ve hükümleri anlayacak aşamaya geldikten sonra artık önünde iki seçenek vardır; ya teslim olup mümin olacaktır yada isyan edip kafir olacaktır. Yoksa doğruluğuna yada yanlışlığına karar verecek bir hakem değildir akıl. Aklı tanrılaştırıp, dosdoğru dinin hükümlerinden kimisini kabul edip kimisini reddeden, dilediğini seçip dilediğini bırakan bir konuma çıkarmak isteyenlerin söylediği gibi; kabul ve red yetkisine sahip değildir. Yüce Allah&#8217;ın hakkında &#8220;Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?&#8221; (Talak Suresi, 22) dediği durumdur bu. Bunu küfür olarak nitelendiriyor ve o korkunç azapla tehdit ediyor.</p>
<p>Yüce Allah, evren konusunda, insan yada diğer bir yaratık hakkında bir gerçeği belirledikten yahut farzlar veya yasaklara ilişkin bir hüküm verdikten sonra, yüce Allah&#8217;ın belirlediği bu hükmün anlamını kavrar-kavramaz kendisine ulaşan herkesin, kabul edip uyması zorunludur.</p>
<p>Yüce Allah:</p>
<p>&#8220;Allah odur ki, yedi gök yaratmış, onların benzerini de yerden aratmış. (Talak Suresi, 12)</p>
<p>&#8220;Kafirler, göklerle yerin bitişikken ayırdığımı ve her şeye sudan hayat verdiğimizi görmediler mi?&#8221; (Enbiya Suresi, 30)</p>
<p>&#8220;Allah her canlıyı sudan yaratmıştır.&#8221; (Nur Suresi, 45)</p>
<p>&#8220;O insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yarattı. Cinleri de yalın bir alevden yaratmıştır.&#8221; (Rahman Suresi, 14-15)</p>
<p>Bunun gibi evrenin canlılar ve eşyanın mahiyetine ilişkin söyledikleri gerçeğin ta kendisidir.</p>
<p>Ayetlerin anlamını ve bunlardan kaynaklanan prensipleri anladıktan sonra, insan aklının kalkıp da; ilkelerime, bilgime ve deneyimine uymuyor diyemez. çünkü insan aklının bu alanda ulaştığı her düzey, doğruluk ve yanlışlık ihtimaline açıktır. Ancak yüce Allah&#8217;ın belirlediği hüküm ise bütünüyle hak ve doğrudur.</p>
<p>Yine Yüce Allah:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.&#8221; (Maide Suresi, 14)</p>
<p>&#8220;Ey müminler, Allah&#8217;tan korkun ve faizden arta kalandan vazgeçin, Şayet müminseniz. Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resulünün ilan edeceği savaşa hazırlanın. Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir. Bu şekilde ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.&#8221; (Bakara Suresi, 278-279)</p>
<p>&#8220;Evlerinizde oturun. İlk cahiliyedeki gibi süslenip, püslenip sokaklara dökülmeyin.&#8221; (Ahzab Suresi, 33)</p>
<p>&#8220;Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar ve süslerini göstermesinler.&#8221; (Nur Suresi, 31)</p>
<p>Bunun gibi hayat sistemine ilişkin söyledikleri tartışmasız gerçektir. Hiç bir akıl, yararının yüce Allah&#8217;ın emrine muhalif olan yada insanlara izin vermediği ve hükmetmediği şu hususta olduğunu söyleyemez. Çünkü aklın yararlı gördüğü şey doğru da olabilir yanlış da. İhtiras ve içgüdülere açıktır. Ancak yüce Allah&#8217;ın hükmünde yarar ve iyilikten başka ihtimal söz konusu değildir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın inanç ve düşüncelere yada hayat sistemi ve düzenine ilişkin belirlediği hükümler, aklın ortaya koyduklarıyla aynı değerde değildir. Hükmün yüce Allah&#8217;tan geldiği doğrulandıktan ve anlamı kesinleştikten sonra, herhangi bir zamanla sınırlandırılamaz. O halde akıl şunu ileri süremez: İnanç ve kullukla ilgili kısmını kabul ediyorum ancak, hayat sistemi ve düzeni bakımından zaman değişmiştir. Kuşkusuz yüce Allah hükümlerinin uygulanışını belli bir zamana sınırlandırmayı dileseydi bunu yapardı. Hüküm mutlak olduğu sürece, ilk nazil olduğu dönem ile kıyamete kadar ki her hangi bir dönem arasında fark yoktur. Bunun nedeni, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınmak ve O&#8217;nun ilmini eksiklik ve kusur töhmetinden uzak tutmaktır. Kuşkusuz O, söylenenlerden münezzehtir, yücedir, uludur. İçtihada gelince; bu, genel hükmün uygulanışı esnasında baş gösteren somut ayrıntılarda söz konusu olabilir. Herhangi bir nesil içinde aklın etkisinde kalarak, genel ilkeyi kabul veya reddetmek konusunda içtihada başvurulmaz.</p>
<p>Bütün bu söylediklerimizden insan hayatında aklın değerini ve rolünü azımsamak anlamı çıkmaz. Allah&#8217;ın dini ve onun doğru öğretisinden beslenen ölçü ve bakış yöntemine bağlı kaldıktan sonra, yenilenen durumlara göre hükmü uygulama konusunda insan aklının önünde oldukça geniş bir alan vardır. Şu evrenin mahiyetini, oradaki gizli enerji ve güç kaynaklarını, içindeki varlık ve canlıların özelliklerini bilmeğe ilişkin önünde son derece geniş imkanlar vardır. Yüce Allah&#8217;ın emrine sunduğu evren, varlık ve canlılardan yararlanma ve hayatı geliştirme, yüceltme ve ilerletme bakımından, büyük bir ortama sahiptir. Ancak Allah&#8217;ın sisteminin sınırları içinde kalmak şartıyla. Yoksa aklı saptıran, fıtratı birtakım tortularla örten, ihtirasların ve arzuların öngördüğü biçimde değil.</p>
<p>TEBLİĞ</p>
<p>&#8220;&#8230; Peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın diye&#8230;&#8221; Bu ayetin üzerinde biraz daha duralım.</p>
<p>Kendimizi, insanlığa karşı peygamberlerin (Allah&#8217;ın selâmı üzerlerine olsun) ve peygamberlerin getirdiği mesaja inananların omuzlarına yüklenen büyük sorumluluğun önünde buluyoruz. Kuşkusuz bu, büyük olduğu kadar ağır bir sorumluluktur da.</p>
<p>Kuşkusuz insanlığın akıbeti, gerek dünyada gerekse ahirette; peygamberlere, onlardan sonra da müminlere bağlıdır. Onların, bu işi tebliğ etmeleri esasına dayanır, insanların mutlulukları yada bedbahtlıkları, sevap yada günahları&#8230; Hem dünyada hem de ahirette&#8230;</p>
<p>Bu son derece büyük ve olağanüstü bir iştir. Öyle olması gerekir de. Bu yüzden peygamberler sorumluluklarının büyüklüğünü biliyorlardı. Yüce Allah kendilerine teslim ettiği yükün gerçek mahiyetini onlara göstermişti. Yüce Allah&#8217;ın, peygamberine söylediği şu söz bunu göstermektedir: &#8220;Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.&#8221; (Müzzemmil Suresi, 5) Sonra buna nasıl hazırlanacağını, ne yapması gerektiğini öğretiyor: &#8220;Ey örtünen, gecenin az bir kısmı hariç, kalk namaz kıl. Gecenin yarısında kalk yada yarısından biraz eksilt, yahut ilave et. Kur&#8217;an&#8217;ı da ağır ağır oku. Şüphesiz biz sana ayrı bir söz vahyedeceğiz.&#8221; (Müzzemmil Suresi, 1-5) &#8220;Biz sana Kur&#8217;an&#8217;ı ağır ağır indiriyoruz. Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan günahkarlara veya kafirlere uyma. Sabah akşam Rabbinin adını an. Gecenin bir kısmında da O&#8217;na secde et. Bir de geceleyin uzun süre O&#8217;nu tesbih et.&#8221; (İnsan Suresi, 23-26) İşte yüce Allah, peygamberine bunu öğretiyordu. Söylemesini ancak söylediklerinin gerçek mahiyetini bilmesini emrediyordu: &#8220;De ki, Allah&#8217;a karşı beni kimse savunamaz. O&#8217;ndan başka bir sığınak da bulamaz. Benim yaptığım yalnız Allah&#8217;ın katından olan ve mesajını tebliğ etmektir.&#8221; (Cin Suresi, 22-23)</p>
<p>&#8220;Görülmeyeni bilendir. Görülmeyeni kimseye açmaz. Ancak peygamberlerden dilediği bunun dışındadır. Rablerinin mesajını tebliğ etmelerini ortaya koymak için her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar; onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve herşeyi bir bir sayar.&#8221; (Cin Suresi, 26-28)</p>
<p>Kuşkusuz bu ürpertici ve büyük bir sorumluluktur. İnsanları gözetme sorumluluğu&#8230; Onların hayatları, ölümleri, mutlulukları ve mutsuzlukları, mükafat ve cezalarıyla ilgili olmaktadır. Tüm insanlığı ilgilendiren bir yük. Ya, bu mesaj onlara iletilecek, onlarda kabul edip uygulayacaklar dolayısıyla da sonuçta dünya ve ahiret mutluluğuna erecekler yada, bu mesaj onlara iletilecek ancak onlar kabul etmeyip bir kenara atacaklar, o zaman da, dünya ve ahirette bedbahtlık içinde yaşayacaklardır yahut da mesaj kendilerine ulaşmamış olacaktır. Ancak bu durumda Rablerine karşı mazeretleri olacaktır. Dünyadaki bedbahtlıklarının ve sapıtmalarının sorumluluğu da; tebliğle yükümlü olduğu halde, yükümlülüğünü yerine getirmeyenlerin boynunda olacaktır.</p>
<p>Peygamberlere gelince; onlar emaneti yerine getirip mesajı tebliğ ettiler ve bu ağır sorumluluktan kurtulup Rablerine kavuştular. Onlar sadece dilleriyle tebliğ etmediler -bununla beraber- pratik hayatta somutlaşan bir örnek olmakla da tebliğ ettiler. Engelleri ve zorlukları bertaraf etmek için, gece gündüz giriştikleri cihadla duyurdular çağrılarını. İnsanın içini yiyip bitiren kuşkulardan, türlü sapıklıklardan oluşan engel ve zorluklarla uğraştılar. İnsanları çağrıya uymaktan alıkoyan ve dinden dönmeye zorlayan azgın güçlerle savaştılar. Risaletin sonuncusunu getiren son tebliğci, peygamberlerin sonuncusu Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) yaptığı gibi. Kuşkusuz Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) engelleri dille ortadan kaldırmakla yetinmedi. &#8220;Fitne ortadan kalkıp, Allah&#8217;ın dini tam anlamıyla egemen oluncaya kadar.&#8221; diye, zorlukları mızrakla da ortadan kaldırmıştı.</p>
<p>Ondan sonra bu ağır görev peygamberimize iman edenlere kaldı. Ondan sonra nesiller birbirinden ardınca gelip geçtiler. Bu nesillere mesajı iletecek de ona tabi olanlardır kuşkusuz. Onların bu ağır sorumluluktan, insanların Allah&#8217;a karşı bahanelerin kalmamasını sağlamaktan insanları ahiret azabına ve dünya mutsuzluğuna karşı uyarmak yükümlülüğünden kurtulmaları mümkün değildir. Ancak, Resulullah&#8217;ın tebliğ edip uyguladığı sistem uyarınca, tebliğ yapıp görevlerini yerine getirmiş olmaları hariç. Bu gün de mesaj aynı mesajdır. İnsanlar da aynı insanlar. Ortalıkta sapıklık, azgınlık, kuşku ve ihtiraslar kol geziyor. İnsanların ve davanın peşine düşen azgın ve zorba güçler eskisi gibi insanları saptırmakla, güç kullanmakla, dinlerinden döndürüyor. Konum aynı konum. Zorluklar aynı, hiç değişmemiş, insanlar da aynı insanlar.</p>
<p>Tebliğ kaçınılmazdır. Görevi yerine getirmek zorunludur. Sözle açıklamak suretiyle tebliğ yapmak gerektiği gibi tebliğciler tebliğ ettikleri davanın birer canlı ve red tercümanı olana kadar pratik uygulama şeklinde tebliğ etmek de bir zorunluluktur. Davet yolunu tıkayan, insanları batıl davalar ve güç kullanarak saptıran engelleri bertaraf etmek suretiyle, tebliğ görevini yapmak gerekir. Yoksa tebliğ yapılmış, görev yerine getirilmiş sayılmaz.</p>
<p>Bu görevi yüklenmekten geri durmak düşünülmez. yoksa büyük bir sorumluluk altına girilmiş olur. Tüm insanlığın sapıklığı, dünyadaki bedbahtlıkları, ahirette onlara karşı yüce Allah&#8217;ın kanıtı oluşturamamanın sorumluluğu. Bütün bu sorumlulukların yanında cehennemden kurtulamamak sorumluluğu da vardır.</p>
<p>Kim küçümseyebilir ki, belleri kıran, yürekleri hoplatan, kemikleri titreten bu sorumluluğu?</p>
<p>Ben &#8220;müslümanım&#8221; diyen kişi ya, bu şekilde tebliğ edip görevini yerine getirecektir yada, dünya ve ahirette kurtulma ümidini yitirecektir. O, ben &#8220;müslümanım&#8221; dediği halde tebliğ yapmayıp bizzat yaşamayınca, bütün tebliğ ve uygulama yöntemlerine başvurmayınca, mensubu olduğunu iddia ettiği İslâm&#8217;ın lehine şahitlik yapması bir yana, aleyhine şahitlik yapmış olur.</p>
<p>Nitekim İslâm&#8217;ın lehinde şahitlik için yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara örnek olasınız ve peygamber de size örnek olsun.&#8221; (Bakara Suresi, 143)</p>
<p>Kişinin İslâm&#8217;a şahitliği kendisinden başlar öncelikle. Sonra evinden ve ailesinden, akraba ve aşiretinden iddia ettiği İslâm&#8217;a ilişkin realist bir şekilde görülür bu şahitlik. Bu şahitliğin ikinci adımı, İslâm&#8217;ı, tüm hayatında gerçekleştirmek için ev, aile ve aşiretin çağrılmasından sonra bütün milleti davet etmektir. Bireysel toplumsal, ekonomik ve politik olarak İslâm&#8217;ı, gerçekleştirmektedir. Şahitliğin son aşaması da insanları saptıran ve fitneye düşüren her tür engeli ortadan kaldırmak için cihad etmektir. Burada da şahitliğini hakkıyla yerine getirince, işte o zaman, &#8220;şahit&#8221; diye adlandırılır&#8230; Dini için şahitliğini gerçekleştirmiş, Rabbine doğru yol almış demektir ve &#8220;şahit&#8221; ancak buna denir kuşkusuz.</p>
<p>Bu turun sonunda, yüce Allah&#8217;ın ilminde, adaletinde, gözetiminde ve şu inatçı ve azgın insan denen varlığa yönelik lütfunda, rahmet ve iyiliğinde beliren üstünlüğün ve ululuğun önünde ürpererek duruyoruz.</p>
<p>VAHYİN ÖNDERLİĞİNDEKİ AKIL</p>
<p>Şu varlığa ilişkin muazzam bilgisinin karşısında hayretle duruyoruz. Ona verdiği güç ve enerjilerin, bünyesinde yerleştirdiği hidayet ve sapıklık yeteneklerinin karşısında buluyoruz kendimizi. Bu sonsuz bilgisinin bir sonucu olarak kendisine bahşettiği akıl mekanizmasının büyüklüğüne, iç ve dış dünyada bir çok hidayet kanıtlarının ve imanı zorlayıcı işaretlerin bulunmasına rağmen , insanı sadece aklına havale etmediğini görüyoruz. Kuşkusuz yüce Allah, arzu ve heveslerin bu büyük mekanizmayı etkilediğini biliyordu. Varlığın evrelerine ve nefsin gizliliklerine yerleştirilen kanıtların, heva ve hevesler, bilgisizlik ve kusurluluk tarafından perdelendiğini biliyordu. Bu yüzden -peygamber gönderip açıklamadan- hidayet ve sapıklığın sorumluluğunu insana yüklemiştir. Tebliğ ve hidayetten sonra da hayat sistemini belirlemeyi de insana bırakmamıştır. Ancak yüce Allah&#8217;ın belirlediği hayat sistemini uygulamayı insana bırakmıştır. Bundan sonrasını da insanın aklına bırakmıştır. Kuşkusuz bu da, geniş alanı insana bahşetmiş olmasından yararlanarak, dilediği şeyin bileşimini yada analizini yapabilir. Kuşkusuz insan aklı yanılabilir de doğruyu bulabilir de. Yolda ayağı kayabildiği gibi dosdoğru da yürüyebilir.</p>
<p>Şayet müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderilmiş olmasaydı, bunun, Allah&#8217;a karşı insanların ileri sürebilecekleri bir mazeret olacağını gerektiren ilahî adaletin karşısında duruyoruz. Bir yaratıcıya, onun birliğine tedbir ve takdirine, güç ve bilgisine şahitlik eden kanıtlarla dolu açık evren kitabına ve gizli nefis kitabına, fıtrata yaratıcısına kavuşma, onu bilme isteği ve eğilimine, onunla evren ve nefislerde yer alan yaratıcının varlığını gösteren kanıtlar arasındaki uyuma, çekiciliğe de denkliğe rağmen. Aynı zamanda insana bahşedilen bu alan, kanıtlar bulup sonuçlar çıkaracak şekilde yaratılmış olmasına rağmen, yüce Allah, tüm bu güçlerin üzerine çullanıp iş görmez hale getiren, bozan yada bastıran yada hükmüne yanılgı ve çelişki bulaştıran zaaf ve etkenlerini bildiğinden, kendisine görülen şeylerle karşı bu mekanizmaya bütünüyle uyandırmak için peygamber göndermediği sürece insanı evren, fıtrat ve aklın karmaşıklığından muaf saymıştır. Amaç bu mekanizmanın peygamberlikte somutlaşan hak terazisine bağlanmasını sağlamaktadır kuşkusuz. İlahî sistemi gözettiği sürece hükümleri doğru olacaktır. İşte ancak o zaman insanı kabullenmeye, uyup uygulamaya zorlar. Aksi takdirde haklılığını yitirerek cezaya layık olur.</p>
<p>Son derece zayıf ve eksik olduğunu bilmesine rağmen, kendisine bu geniş alanı bırakmakla ikramda bulunup, seçtiği insan denen bu yaratığa yönelik yüce Allah&#8217;ın büyük gözetimi; lütfu, rahmeti ve iyiliği karşısında buluyoruz kendimizi. Yüce Allah yeryüzünün hilafetini insana vermiştir. Her ne kadar Allah&#8217;ın geniş mülkünde bir zerre konumundaysa da insana göre, son derece geniş bir alandır bu. Allah&#8217;ın himayesine sığınıp bu büyük mülkte kaybolmayacaktır.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın insana yönelik himayesi; lütfu, rahmet ve iyiliği, onu, bünyesine yerleştirdiği kılavuz olan ancak, zamanla işlevsiz hale gelebilen, fıtratı ve doğruyu bulması mümkün olduğu gibi sapıtması da muhtemel olan akılla baş başa bırakmayı dilememiştir. Aksine Rabbi ona, ardarda peygamberler göndermiştir. Buna rağmen insan, Rabbinden gelen mesajı yalanlıyor, kabul etmemekte direniyor. Kaçıp uzaklaşıyor. Ancak yüce Allah, kendisine mesajı tebliğ edecek peygamberler göndermedikçe, hata ve günahlarından dolayı hesaba çekmiyor. İyilik ve lütfunu kesmiyor. Peygamberlerin eliyle hidayet bulmaktan yoksun bırakmıyor. Ardından tebliğe muhatap olmadıkça, karşı çıkıp kafir olmadıkça, o haliyle tevbe etmeden Allah&#8217;a dönmeden ölmedikçe, dünya ve ahirette cezalandırmıyor.</p>
<p>İşin garip tarafı; bu insanın, bir ara kalkıp Allah&#8217;a ihtiyaç duymadığını söylemesidir. O&#8217;nun himayesine, lütfuna, rahmet ve iyiliğine muhtaç olmadığını söylemesidir. Hem de yüce Allah&#8217;ın -ilahî sisteme dayanmadığı sürece yeterli olmayacağını bildiği ve peygamber gönderip açıklamadığı sürece cezalandırmadığı akıl mekanizmasına güvenerek. Bacaklarında biraz güç olduğunu sezen çocuk canlanıyor gözümüzün önünde. Düşmemesi için kendisine dayanak yaptığı ellerini yerden kesmeye çabalıyor bu çocuk. Ancak örnekteki çocuk, daha doğru ve fıtrata daha uygun hareket etmektedir. Çünkü çocuk, fıtratın çağrısına uyarak, ellerden kurtulma çabasındadır. Böylece, bünyesinde gizli enerji harekete geçecek, özünde saklı kuvvet gelişme sağlayacaktır. Alıştırma yapa yapa kaslar ve sinirler gelişip güçlenecektir. Ancak günümüzde Allah&#8217;a dayanmak istemeyen ve O&#8217;nun yol göstericiliğinden kaçan insana gelince, onun bünyesinin, -içinde gizli tüm güçleriyle birlikte- Allah&#8217;ın desteğine ve yol göstericiliğine ihtiyaç duymayacak yeterlilikte olmadığını yüce Allah biliyor. İnsanın sahip olduğu yetenekler olsa olsa Allah&#8217;ın peygamberlerinin duyurduğu mesajla olgunluğa erişebilir, düzelir ve istikamet bulabilir. Yok eğer kendi başına davranıp, Allah&#8217;ın yol göstericiliğini kabul etmezse sapıtır, derin bir boşluk içine girer, bir bunalım hayatı yaşar.</p>
<p>Şayet hile ve yanıltma değilse, hata ve şaşkınlıktır şu iddia; &#8220;Büyük akıllar, peygamberliğin amaçladığını, peygamberlik olmadan gerçekleştirebilirler.&#8221; Çünkü akıl, peygamberlik sayesinde doğru bir bakış metodu edinir. Bundan sonra uygulama alanında bir hata yapacak olursa bu, uyarlanmış ancak; hava şartlarından, birtakım etkenlerden ve bu etkenlerin etkisinde kalan madeninin özelliğinden dolayı yanılan bir saatin hatası gibidir. Başıboşluğa ve tesadüflere bırakılmış ayarsız bir saatin hatası gibi değil. İkisinin arasındaki farksa çok büyüktür.</p>
<p>Peygamberliğin gerçekleştirdiği şeyin -bizzat aklın yöntemine göre- başka bir şekilde gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığının ve insan aklının hiçbir zaman kendi kendine yeterli olamayacağının kanıtı, insanlık tarihi boyunca, az bulunur büyük bir aklın, doğruluğu bulma bakımından peygamberliğe bağlı sıradan bir aklın düzeyine çıkamamış olmasıdır. Ne itikadî düşünce bakımından, ne bireysel ahlâk açısından, ne hayat düzeni ne de bu düzenin tek yasama merciine inanma bakımından&#8230;</p>
<p>Kuşkusuz Eflatun ve Aristo&#8217;nun akıllan büyük akıllardır. Hatta, Aristo&#8217;nun aklının, insanlığın tanıdığı en büyük akıl olduğunu söylüyorlar. Tabii ki, peygamberlikten ve onun yol göstericiliğinden uzak bir akıldır bu. Ancak biz Aristo&#8217;un, -kendi nitelendirmesi ile- tanrısına ilişkin düşüncesine baktığımızda, bu düşünce ile, peygamberliğin yol göstericiliği doğrultusunda doğru yolu bulmuş sıradan bir müslümanın ilahına ilişkin düşüncesi arasında korkunç uçurumlar görmekteyiz.</p>
<p>Eski Mısır&#8217;da Akhenaton, tevhid inancına ulaşmıştı. Buna rağmen, Akhenaton&#8217;un `tevhid&#8217; inancındaki -Bu konuda Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf&#8217;un getirdikleri tevhid inancının kalıntılarından etkilenmediği ihtimalini zayıf görsek bile- boşluk ve efsanelerden ötürü, sıradan bir müslümanın ilahı inancı, birbirinden fersah fersah uzaklaşmaktadır.</p>
<p>İslâm&#8217;ın bütünüyle egemen olduğu ilk dönemlerde, Resulullah&#8217;ın (salât ve selâm üzerine olsun) eğitiminden geçmiş ortalama insanlarda ahlâk bakımından nice örnekler vardır ki, tarih boyunca semavi bir mesajın eğitiminden geçmemiş ancak, örnek sayılan hiçbir kişi bunların düzeyine yükselememiştir.</p>
<p>İslâm düzeninin ilke ve kanunlarında gördüğümüz üstünlük ve görkemin yanında yer alan bu uyum ve dengeyi, hiçbir yerde bulmamız mümkün değildir. İslâm&#8217;ın meydana getirdiği bu toplumun, ne kendi döneminde ne kendisinden önce, ne de sonra, hiçbir bölgede, dengelilik, uyum, hayat kolaylığı ve zenginlik bakımından tekrar meydana geldiğini görmek mümkün değildir.</p>
<p>Kuşkusuz maddi uygarlık düzeyine göre hüküm verilmez hiçbir zaman. Maddi uygarlık, kendisini meydana getiren ileri bilimin yöntemlerinin gelişmesiyle gelişme kaydeder. Ancak herhangi bir dönemin hayat ölçüsü; tüm parçalarının, araç ve yöntemlerinin arasındaki uyum ve dengedir. İnsana mutluluk ve doygunluk kazandıran bu dengedir. Sayısız yönleriyle insan enerjisini engellemeden, baskı altında tutmadan hareket etmesini sağlayan bu uyumdur. İnsanlığın eksiksiz İslâm&#8217;ı yaşadığı dönemin dışında, -peygamberlik kurumu olmaksızın- hiçbir dönemde böyle bir şeye rastlanmamıştır. Kargaşa ve düzensizlik de İslâm&#8217;ın gölgesinde sürmeyen ancak, hayatın sürekli özelliğidir. Bazı yönlerden göz kamaştırsa da, güçlü görünse de, durum böyledir. Kuşkusuz bir çok yönden sürmüştür o, parlak görünmesine rağmen. Bir çok yönünü zayıf bırakarak görünürde güçlenmiştir. Böyle bir hayatta insanlığın payına bunalım, şaşkınlık ve mutsuzluk düşecektir.</p>
<p>Gölgelerin akışına uyarak, kalpte derin ve güçlü etkiler bırakan, şu ayetin yaydığı ilhamlara ilişkin sözümüzü burada kesiyoruz.</p>
<p>&#8220;&#8230; Bu peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik ki, bu peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın.&#8221;</p>
<p>Bundan sonra Kur&#8217;an&#8217;ın akışıyla birlikte yolumuza devam ediyoruz:<br />
<strong>ALLAH&#8217;IN ŞAHİTLİĞİ</p>
<p>166- Fakat Allah sana indirdiği kitabın kendi bilgisi altında indirilmiş olduğuna şehadet eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Aslında Allah&#8217;ın şahitliği yeterlidir.</strong></p>
<p>Şayet Ehl-i Kitap, yüce Allah&#8217;ın kullarına peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri hiçbir bahaneleri kalmasın diye peygamber göndermesine uygun cereyan eden, son peygamberliği inkar ediyorsa&#8230;</p>
<p>Ehl-i Kitap Muhammed&#8217;den (salât ve selâm üzerine olsun) önceki peygamberleri kabul ettikleri halde, -yahudiler İsa (a.s)&#8217;dan öncekileri kabul ediyorlardı. Hıristiyanlar da hem onları hem de İsa (a.s)&#8217;ı kabul ediyorlardı senin peygamberliğini ey Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) inkar ediyorlarsa, olara aldırış etme, varsın inkar etsinler.</p>
<p>&#8220;Fakat Allah sana indirdiği kitabın kendi bilgisi altında indirilmiş olduğuna şehadet eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Aslında Allah&#8217;ın şahitliği yeterlidir.&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın bu şahitliği&#8230; Aralarında kitabı insanlara taşıyan da olmak üzere meleklerin şahitliği&#8230; Ehl-i Kitab&#8217;ın tüm söylediklerini boşa çıkarmaktır. Allah şahitlik ettikten sonra onlar da kim oluyor? Üstelik melekler de şahitlik edïyor. Aslında sadece Allah&#8217;ın şahitliği yeterlidir:</p>
<p>Bu şahitlikte, yahudilerin kurdukları tuzak ve verdikleri sıkıntılara karşı resulullah (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;a yönelik bir rahatlatma yer almaktadır.</p>
<p>Ayrıca Medine&#8217;de İslâm&#8217;a yeni girmiş müslümanları, yahudilerin saldırısına karşı doğrulamak, sağlamlaştırmak ve kendilerine güveni sağlamak amacı da güdülmektedir. Yahudilerin saldırılarının ne denli önemli olduğunu, onlara cevap vermek ve kesin hükmü belirlemek için, Kur&#8217;an&#8217;ın değişik yöntemler ve ilhamlar kullanarak geçtiği karşı saldırısının büyüklüğü göstermektedir.</p>
<p>KÜFREDİP ZULMEDENLER</p>
<p>Şimdi de Allah&#8217;ın şahitliğinden ve yalancılıkla inatçılıklarına ve kaypaklıklarına ilişkin meleklerin şahitliğindèn sonra, inkarcılara yönelik yerinde ve aynı ürkütücü bir tehdit yer almaktadır:<br />
<strong>167- Kafir olup başkalarını da Allah yolundan alıkoyanlar, hiç kuşkusuz koyu bir sapıklığa düşmüşlerdir.</p>
<p>168- Allah kafirleri ve zalimleri ne bağışlayacak ne de doğru yola iletecektir.</p>
<p>169- Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Bunu yapmak Allah için pek kolaydır.</strong></p>
<p>Bu sıfatlar ve bu hükümler genel olmakla beraber öncelikle, yahudilerin durumuna uymaktadırlar. Bu dine ve mensuplarına karşı tutumlarını göstermektedir. Hatta tüm gerçek dinlere karşı tutumlarını göstermektedir. İster Medine&#8217;deki davetin başlangıç yıllarındakiler olsun, ister bundan önce Musa (a.s) döneminde yaşayanlar olsun, ya da günümüze kadar gelenleri olsun, kalplerini hidayete açan ve böylece yüce Allah&#8217;ın hidayetine erdirdiği çok az bir kısmı müstesna, her zamanki tutumları bu olagelmiştir.</p>
<p>Bunlar -küfür ve engelleme sıfatına uyan herkes- koyu bir sapıklığa dalmışlardır. Allah&#8217;ın hidayetinden sapmışlardır. Hayatta en güvenilir yoldan çıkmışlardır.</p>
<p>Hayat tarzı, toplumsal yapı ve sistem olarak sapıtmışlardır. Hem dünyada hem de ahirette sapıtmışlardır. Öyle bir sapıklığa dalmışlardır ki, artık doğru yolu bulmaları beklenemez. &#8220;&#8230;Koyu bir sapıklığa düşmüşlerdir.&#8221;</p>
<p>Ayetlerin akışı zulüm sıfatını da eklemek için burada küfür sıfatlarını tekrar zikrediyor!</p>
<p>&#8220;&#8230; Kafirleri ve zalimleri&#8230;&#8221;</p>
<p>Aslında küfür zulmün ta kendisidir. Gerçeğe karşı zulümdür. Nefse ve insanlığa karşı zulümdür. Kur&#8217;an-ı Kerim kimi zaman küfrü, zulüm olarak ifade etmektedir. Şu ayetlerde olduğu gibi:</p>
<p>&#8220;Kuşkusuz şirk büyük bir zulümdür.&#8221; (Lokman Suresi, 13)</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridirler.&#8221; (Maide Suresi, 45) Ancak ayetten önce bunların kafir oldukları belirlenmişti. (Bu cüzde, Maide suresinde yeri gelince değineceğiz.) Bunlar sadece şirk zulmünü işlemediler, bunun yanında, insanları Allah&#8217;ın yolundan alıkoyma haksızlığını da işlediler. Küfürlerini sürdürdüler. Yahut zulümlerini işlemeye devam ettiler. Bu yüzden yüce Allah, adaletine uygun düşen son cezalarını belirliyor!</p>
<p>&#8220;Allah kâfirleri ve zalimleri ne bağışlayacak ve ne de doğru yola iletecektir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur, orada ebedi olarak kalacaklardır.&#8221;</p>
<p>Koyu bir sapıklığa dalıp üzerlerine tüm bağışlanma kapılarını kapadıktan sonra, böylelerini bağışlamaz yüce Allah. Cehennemin yolundan başka bir yola da iletmez onları. Çünkü yine kendileri tüm hidayet yollarını üzerlerine kapamışlardı. Cehennemin yolundan başka tüm yolları kendi yüzlerine bizzat kendileri kapamışlardı. Bu yola dalıp gitmişlerdi. Sapıklık, küfür, haktan alıkoyma ve zulümde koyulaşmaları nedeniyle, cehennemde sonsuza dek kalmayı hak etmişlerdi. Öyle ki, bu sapıklıklarından geriye dönme ihtimalleri kalmamıştı artık.</p>
<p>&#8220;Bunu yapmak Allah için pek kolaydır.&#8221;</p>
<p>Çünkü O, kullarına karşı, sonsuz üstünlüğe sahiptir. Onları bu adil ve hakkettikleri cezaya göre sorgulamaların zorlaştıracak kullarından hiç kimseyle, bir hısımlığı veya akrabalığı söz konusu değildir. Aynı şekilde Allah&#8217;ın onları cezalandırmasını zorlaştıracak bir güç, bir plan, hiçbir kulda mevcut değildir.</p>
<p>Kuşkusuz yahudiler, -hıristiyanlar gibi- &#8220;Biz Allah&#8217;ın çocukları ve sevdikleriyiz&#8221; (Maide Suresi, 18) diyorlardı. &#8220;Sayılı bir kaç günün dışında ateş bize dokunmayacaktır&#8221; (Bakara Suresi, 184) diyorlardı. Ayrıca &#8220;Biz Allah&#8217;ın seçkin halkıyız&#8221; diyorlardı. İşte Kur&#8217;an tüm bunları reddedip onların, gerçek konumlarını belirlemek için gelmiştir. Onlar da herkes gibi kuldurlar. Şayet iyilik yaparlarsa sevap kazanacaklardır. Ancak kötülük işleseler -af dileyip dönmezlerse- azaba uğrayacaklardır. Elbette ki bunu yapmak, Allah için son derece kolay bir iştir.</p>
<p>Tüm bu açıklamalardan sonra, bütün insanlara yönelik bu peygamberin Rableri katından gerçeği getirdiğine ilişkin kapsamlı çağrının nedeni budur. Kim ona inanırsa kuşkusuz bu, kendisi için daha hayırlıdır. Kim de inanmazsa, yüce Allah&#8217;ın onların tümüne ihtiyacı yoktur. Hepsinin üzerine kadirdir. Göklerde ve yerde bulunanlar O&#8217;nundur. Herşeyi bilir ve herşey onun bilgisi ve hikmeti uyarınca meydana gelir!<br />
<strong>170- Ey insanlar, peygamber size Rabbinizden gerçeği getirdi. Buna inanınız, yararınıza olan budur. Ama eğer inkar ederseniz, biliniz ki, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.</strong></p>
<p>Bu çağrıdan önce Ehl-i Kitab&#8217;ın iftiralarının boşa çıkarılması, tüm tarihleri boyunca yahudilerin ortak karakterlerinin ve hilelerinin ortaya çıkarılması ve peygamberleri, önderleri ve uyarıcıları Musa (a.s)&#8217;dan beri yerleşmiş inatlaşma özelliklerinin tasvir edilmesi yer almıştı. Peygamberliğin mahiyetinin ve hedefinin açıklanması da yer almıştı. Peygamberliğin bu mahiyeti ve hedefi, yüce Allah&#8217;ın peygamber göndermesini gerektirmiştir. Bu durum aynı şekilde, yüce Allah&#8217;ın, Hz. Muhammedi de peygamber olarak göndermesini de gerektiriyor kesinlikle. Çünkü O tüm alemlere gönderilmiştir. Bütün insanlığa peygamber olarak gelmiştir. Her peygamberin kendi kavmiyle sınırlı peygamberlikleri dönemi bittikten sonra, peygamberliğin sonunda, tüm insanlığa yönelik genel bir duyuru kaçınılmazdı çünkü. &#8220;Peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın diye&#8230;&#8221; Şayet tüm insanları içine alan bu son mesaj olmasaydı, peş peşe gelen milletler ve nesiller içinde insanların Allah&#8217;a karşı bahaneleri olurdu. Tüm insanları ve tüm zamanları kapsayan bu genel mesajla, bu bahane, ortadan kalkmıştır. Bu mesaj da Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;in duyurduğu şu son mesajıdır. İsrailoğulları peygamberleri dışındaki peygamberlikleri -İsa&#8217;nın dışında yada ondan sonrasını- inkar etmek, yüce Allah&#8217;ın tebliğ olmadan insanları cezalandırmamaya ilişkin adaletine uygun düşmez. Bundan önce tüm insanları kapsayan genel bir risalet gelmemişti. Oysa bu risaletin gelmesi de kaçınılmazdı. Allah&#8217;ın adaleti ve kullarına yönelik rahmeti bunu gerektiriyordu. Kuşkusuz Allah&#8217;ın şu sözü gerçeğin ta kendisiydi: &#8220;Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.&#8221; (Enbiya Suresi, 107)</p>
<p>Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, peygamberimizin gönderilişi hem dünyada hem de ahirette rahmettir.</p>
<p>ALLAH&#8217;IN KELİMESİ</p>
<p>Okuyacağımız ders, Ehl-i Kitap&#8217;tan hıristiyanlarla yapılan bir gezintiden ibarettir. Önceki dersin, yahudilerle yapılan bir gezintiden ibaret olduğu gibi. Onlar ve bunlar, Ehl-i Kitap olarak, bu Kur&#8217;an&#8217;la muhatap olmuşlardı.</p>
<p>Geçen derste, Kur&#8217;an-ı Kerim; Hz. İsa&#8217;yı ve tertemiz annesi Meryem&#8217;i yahudilerin iftiralarından, gerçek akideyi de, Mesih (a.s.)&#8217;in çarmıha gerilmesi hikayesinden arındırmıştı. Bu arada bizzat gerçeği yahudilerden, onların davranış ve inatçılıklarının karşısına yerleştirmişti.</p>
<p>Bu derste de ayetlerin akışı gerçek inancı ve Meryemoğlu İsa&#8217;yı, hıristiyanların Mesih hakkındaki aşırılıklarından temizliyor. Çeşitli kavimlerden ve uluslardan hıristiyanlığa bulaşan ve gittikçe yereden putperest efsaneleri ayıklıyor. Hıristiyanlığı Yunan ve Roma mitolojisinden, Eski Mısır ve Hind efsanelerinden kurtarıyor.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, geldiği dönemde bozulmalar ve hurafelerle dolup taşan Ehl-i Kitab&#8217;ın inançlarını doğrultmayı üzerine alıyordu. İbrahim (a.s)&#8217;in şirkten uzak dinin Arap yarımadasındaki kalıntılarından arta kalanı ile, bunların üzerine çöken insan uydurmalarından ve cahiliye saçmalıklarından ibaret müşriklerin inançlarını doğrultmayı da üzerine aldığı gibi.</p>
<p>Hayır, daha doğrusu İslâm, tüm insanlığın Allah&#8217;a ilişkin inançlarını doğrultmayı ve onu tüm insanların düşüncesinde yer eden her türlü bozulmadan, kargaşadan, aşırılıktan ve tefritten kurtarmayı üzerine almıştır. Nitekim Milattan önce Atina&#8217;da Aristo&#8217;nun, Milattan sonra da İskenderiye&#8217;de Eflatun&#8217;un düşüncesindeki karışıklıkları düzelttiği kadarıyla düzeltmiştir. Bir de bu iki filozof arasında ve bunlardan sonra gelen ve çöllerde yolunu bulması için kesinlikle peygamberliğin yardımına muhtaç olan, zavallı insan aklına dayanarak yol bulmaya çalışan çeşitli felsefelerde yer alan tevhid düşüncesini bu tür saplantılardan ayıklamıştır.</p>
<p>Bu ayetlerde ele alınan sorun ise, &#8220;teslis&#8221; sorunu ile bunun içerdiği; &#8220;Mesih&#8217;in oğulluğu&#8221; efsanesidir. Bununla, yüce Allah&#8217;ın gerçek ve dosdoğru bir birliğinin zihinlere yerleştirilmesi amaçlanmaktadır.</p>
<p>İslâm geldiği zaman hıristiyanların benimsediği inanç; çeşitli görüş ayrılıklarıyla beraber üç uknumdan oluşan tanrının birliği inancıydı. Baba, oğul, kutsal ruh. Buradaki `oğul&#8217;, Hz. Mesih&#8217;tir. Bundan sonra Mesih hakkında çeşitli görüş ayrılıkları baş göstermiştir. Acaba O, biri tanrısal diğeri beşerî olmak üzere iki tabiata mi sahiptir? Yoksa sadece tanrısal bir tabiata mı sahiptir? Veya iki ayrı tabiata sahip olmakla beraber bir tek dileyişe mi sahiptir? O da baba gibi öncesiz mi yoksa, sonradan mı yaratılmıştır? Bunun gibi, mezheplerin ayrıldığı gruplar arasındaki çekişmelerin dayandığı daha bir sürü sorun. (Maide suresinde yeri gelince bu konu ayrıntılarıyla ele alınacaktır.)</p>
<p>Hristiyanlık inancının gelişme sürecinden, teslis inancının ve aynı şekilde Mesih&#8217;in oğulluğu düşüncesinin (ve O&#8217;nun annesi Meryem&#8217;in tanrıçalığı, O&#8217;nun da, çeşitli şekillerde teslis inancına sokulması) ilk hristiyanlıkta yer almadığı anlaşılmaktadır. Bunlar, hristiyan olan ancak, putçuluktan ve çok tanrıcılıktan iyice kurtulamamış kişilerin etkisiyle tarihin çeşitli evrelerinde hristiyanlığa sokulan inançlardır. Özellikle &#8220;teslis&#8221; düşüncesinin eski Mısır dinlerinden, &#8220;Oziris, İzis ve Huris&#8221; teslisinden ve bu dinlerdeki değişik &#8220;teslis&#8221; düşüncelerinden alınmış olması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Tevhit inancını savunan hristiyanlar, Roma Patrikleri ve bu devleti destekleyen din adamlarının (Melukaniler) baskı ve işkencelerine karşı uzun süre direndiler. Bu durum, tüm dayanılmaz işkencelere ve Romalıların baskısından kaçıp saklanmalara rağmen, Miladî altıncı yüzyılın sonlarına kadar sürdü.</p>
<p>Teslis düşüncesi zamanla hristiyan aydınlarının düşüncesine de ters gelmeye başlamıştı. Kilise çevreleri &#8220;teslis&#8221; düşüncesini kabul ettirmek için çeşitli yollara başvuruyorlardı. Bunlar arasında &#8220;teslis&#8221;i göklerin ve yerin üzerindeki perdenin kalkacağı güne kadar sırrını hiç kimsenin bilemeyeceği bir bilinmezliğe dönüştürme çabaları da yer alıyordu.</p>
<p>&#8220;Kökler ve dallar&#8221; kitabının yazarı, hristiyan inancının yorumcularından biri olan Rahip Poetre bu konuda şöyle der:</p>
<p>&#8220;Bunu aklımızın gücü oranında anlamışız. Gelecekte; göklerde ve yerde bulunanlar üzerindeki perde kalktığı zaman, daha iyi anlayacağımızı umuyoruz.</p>
<p>Biz belli başlı tevhit dinlerinden biri olan hıristiyanlığa, bu inancın giriş sürecinin, tarihsel aşamalarını ve yollarım açıklamaya girmeden, tevhit dinlerine giren bu düşünceyi bertaraf etmeye ilişkin sûrenin akışında yer alan Kur&#8217;an ayetlerini sunmakla yetiniyoruz.<br />
<strong>171- Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda aşırılığa sapmayınız, Allah hakkında gerçek olmayan sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa-Mesih, Allah&#8217;ın sadece bir peygamberi, Meryem&#8217;e sunduğu bir kelimesi ve ondan gelen bir ruhtur. Allah&#8217;a ve peygamberine inanınız. Allah &#8220;üçtür&#8221; demeyiniz. Bundan vazgeçiniz, hayrınıza olan budur. Allah ancak tek bir ilahtır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey onundur. Allah insan için yeterli bir vekildir.</strong></p>
<p>O halde bu aşırılıktır, sınırı ve hakkı aşmaktır. Bu Ehl-i Kitab&#8217;ı, Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söyleten bir saplantıdır. Bu yüzden O&#8217;nun çocuğu olduğunu zannediyorlar. -Allah çocuk edinmekten münezzehtir- Allah üçün biridir dedikleri gibi.</p>
<p>Düşünsel gelişme ve gerilemeyle orantılı olarak &#8220;oğul&#8221; ve &#8220;teslis&#8221; düşüncesi de aşama kaydediyordu onlarda. Bununla beraber, Allah&#8217;a oğul isnat etmekten dolayı fıtrî tiksinti karşısında zorlandıkları da kesindir. Aklın gelişmesiyle bu tiksinti gittikçe artıyordu. Bunun için bu görüşü; &#8220;insanların doğumu gibi gerçekleşmiştir&#8221; şeklinde yorumladılar. Bunun, baba ile oğul arasındaki sevgi anlamına geldiğini ileri sürdüler. Üç uknumdan ibaret tek ilah anlayışını da yorumladılar. Bunlar Allah&#8217;ın farklı durumlardaki &#8220;sıfat&#8221;larıdır, demeye başladılar. Buna rağmen bu çelişen düşünceleri insan idrakine sığdırmaya güçleri yetmiyordu. Bu yüzden, göklerle yeri örten perde kalkmadıkça, mahiyeti bilinmeyecek bir bilmece olarak sindirmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Kuşkusuz Allah ortaklardan münezzehtir. Benzerlerinin olmasından uzaktır O. O&#8217;nun yaratıcı olması yaratıklardan farklı olmasını gerektirir. Hiçbir idrak yaratanla yaratılan, Malikle mülk arasında başkalığı, bundan başka bir şekilde düşünemez. Kur&#8217;an ayetinin gösterdiği de budur:</p>
<p>&#8220;Allah ancak tek bir ilahtır. Çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey onundur.&#8221;</p>
<p>Şayet İsa&#8217;nın babasız dünyaya gelişi, insanların adet ve alışkanlıklarına uymayan garip ve olağanüstü bir olay olarak görünüyorsa, bu gariplik alışılagelen durumdan farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Ancak insanların alışkanlıkları varlığın tümü demek değildir. Sünnetullah, insanların bildiği tabiat kanunlarından ibaret değildir. Kanunu yaratan ve uygulayan Allah&#8217;tır. Üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunan O&#8217;dur. Dilemesi de sınırlandırılmaz.</p>
<p>Gerçeği söyleyen yüce Allah, Hz. Mesih hakkında şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Meryem oğlu İsa-Mesih, Allah&#8217;ın sadece bir peygamberi, Meryem&#8217;e sunduğu bir kelimesi ve ondan gelen bir ruhtur.&#8221;</p>
<p>Kısacası, O, &#8220;Allah&#8217;ın peygamberidir&#8221;</p>
<p>O&#8217;nun durumu da diğer peygamberlerin durumu gibidir. Nuh, İbrahim, Musa ve Muhammed (Allah&#8217;ın selamı üzerlerine olsun) gibi zaman boyunca gelen şerefli kafilenin durumu gibidir.</p>
<p>&#8220;Meryem&#8217;e sunduğu bir kelimesidir.&#8221;</p>
<p>Bu ifadenin en akla yakın yorumu şöyledir: Yüce Allah, İsa&#8217;yı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in çeşitli yerlerinde sözünü ettiği doğrudan evrensel emriyle yaratmıştır. Bu emir &#8220;Ol&#8230; O da oluverirdi&#8221; şeklinde ifade edilmektedir. Yüce Allah bu kelimeyi Meryem&#8217;e sunmuş, Adem&#8217;in dışında insanların alışa geldikleri gibi bir babanın nutfesi olmaksızın onun karnında İsa&#8217;yı yaratmıştır. Kuşkusuz herşeyi yoktan var eden kelimenin, İsa&#8217;yı, Meryem&#8217;in karnında bir &#8220;nefes&#8221;ten yaratması şaşılacak bir şey değildir. Yüce Allah bu nefesi şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>&#8220;Ondan gelen bir ruhtur.&#8221;</p>
<p>Bundan önce yüce Allah, Adem&#8217;in çamurdan kalıbına ruhundan üflemiş O da &#8220;insan&#8221; oluvermişti. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Hani Rabbin Meleklere ben çamurdan bir insan yaratacağım, ona şekil verip ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secdeye kapanın, demişti&#8221; (Hicr Suresi, 28-29)</p>
<p>Yine İsa&#8217;nın kıssasında şöyle buyurmaktadır: &#8220;Irzını koruyan Meryem&#8217;i hatırla ki, biz O&#8217;na ruhumuzdan üflemiştik.&#8221; (Enbiya Suresi, 59) Bu iş daha önce de meydana gelmişti. Oradaki ruhla bu ruh aynıdır. Adem&#8217;in kıssasını kabul eden ve Allah&#8217;ın ruhundan üflediğine inanan hiçbir Ehl-i Kitap mensubu kimse, Adem&#8217;in ilah olduğuna ya da İsa için söylendiği gibi yada tanrısal uknumlardan biri olduğunu kabul etmeyecektir. Oysa ruh ve üfleme noktasında birbirine benzemektedir, her iki olay. Üstelik Adem (a.s), annesiz-babasız yaratılmıştır. İsa&#8217;nın ise bir annesi vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;Allah katında İsa örneği, Allah&#8217;ın topraktan yarattıktan sonra &#8220;ol&#8221; demesiyle &#8220;oluveren&#8221; Adem örneği gibidir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 59)</p>
<p>Sorunun son derece açık ve basit olduğunu gördükten sonra, heva ve heveslerin, putperest kalıntıların, İsa (a.s)&#8217;ın olayını peş peşe gelen nesillerin kafasında, nasıl içinden çıkılmaz bir düğüme dönüştürdüğüne şaşırıyor insan. Oysa -Kur&#8217;an&#8217;ın tasvir ettiği gibi- olay son derece basittir. Apaçık ve nettir.</p>
<p>Kuşkusuz, annesiz-babasız Adem&#8217;e ruhundan üfleyerek diğer yaratıklardan farklı bir hayat bahşeden, İsa&#8217;ya da, babasız olarak bu insanî hayatı bahşeden Rabtır. Bu basit ve açık sözler sırf babasız dünyaya geldi diye İsa&#8217;yı tanrılaştıran ve üç uknumun tanrılığından söz eden efsanelerden daha akla yakındır. Yüce Allah bu efsanelerden beri ve büyüktür.</p>
<p>&#8220;&#8230; Allah&#8217;a ve peygamberlerine inamız, Allah &#8220;üçtür&#8221; demeyiniz. Bundan vazgeçiniz, bayrınıza olan budur.&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;a, -aralarında Allah&#8217;ın peygamberi sıfatıyla İsa ve peygamberlerin sonuncusu sıfatıyla Muhammed&#8217;e (salât ve sefâm üzerine olsun) olmak üzere peygamberlerine iman etmeye ve bu tür iddia ve efsanelerden uzaklaşmaya : ilişkin bu çağrıdan sonra, yerinde bir münasebetle şu net açıklama ve aydınlatıcı bildirim ver almaktadır:</p>
<p>&#8220;Allah ancak tek bir ilahtır.&#8221;</p>
<p>Bunu evrene egemen yasanın birliği, yaradışın birliği ve yöntemin birliği -&#8221;ol&#8221; ve &#8220;oluverir&#8221;- şahittir. İnsan aklı da şahittir buna. Çünkü bu sorunu kavrayabilecek kapasitededir. Ve akıl yaratıklara benzeyen bir yaratıcıyı, yada bir içinde üç tanrıyı, yada üç içinde bir tanrıyı tasavvuru edemez.</p>
<p>&#8220;&#8230; Çocuğu almaktan münezzehtir.&#8221;</p>
<p>Çocuk sahibi olmak fani birisi için süreklilik unsurudur. Nesil şeklinde kalıcı olma çabasıdır. Oysa Allah bakidir. Fanilerin şekline bürünüp kalıcı olmaya ihtiyaç duymaz. Göklerde ve yerde bulunanlar hep birlikte onun mülküdürler:</p>
<p>&#8220;&#8230; Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey onundur.&#8221;</p>
<p>İnsanlığın yüce mabutlarına kulluk bağı ile bağlanmaları yeterlidir. O hepsini gözetecektir. Aralarından birini O&#8217;nun oğlu ilan etmekle, O&#8217;nunla aralarında akrabalık icad etmeye ihtiyaç yoktur. Gözetme ve koruma olma seklinde bu bağ her zaman mevcuttur:</p>
<p>&#8220;&#8230; Allah insan için yeterli bir vekildir.&#8221;</p>
<p>Böylece Kur&#8217;an-ı Kerim, akideye ilişkin gerçeği açıklayıp bildirmekle yetinmiyor. Aynı zamanda yüce Allah&#8217;ın onları gözettiğini, onların, ihtiyaçlarını ve yararlarını bildiğini de ekliyor. Bu şekilde insanların herşeyini güvenle Allah&#8217;a havale etmesini sağlamayı hedefliyor.</p>
<p>Ayetlerin akışı tutarlı itikâdî düşüncenin, en büyük sorununu belirlemekle sürüyor. Birlik gerçeğinin ruhta iyice yer etmesinden kaynaklanan inanç gerçeğidir bu. Bu gerçeğe göre; yaratıcının ilahlığı yaratıkların kulluğunu gerektirir. Ortada sadece ilahlık ve kulluk gerçeği vardır. Bir tek ilahlık ve varlık aleminde yer alan herşeyi ve herkesi kapsayan kulluk vardır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, burada İsa&#8217;nınki gibi meleklere de oğulluk isnat eden ya da İsa&#8217;da olduğu gibi onları da ilahlığa ortak sayan her inancı doğrulttuğu gibi, hıristiyanların inançlarını da düzeltiyor:<br />
<strong>172- Ne Mesih Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınır ve nede Allah&#8217;a yakın melekler. Kim ona kul olmaktan kaçınır, büyüklük taslarsa, bilsîn ki, Allah hepsini huzurunda bir araya getirecektir.</p>
<p>173- İman edip iyi ameller işleyenlere mükafatlarını eksiksiz ödeyecek, hatta lütfundan onlara daha fazlasını verecektir. Kul olmayı kendisine yedirmeyip büyüklük taslayanları da acı bir azaba çarptıracaktır. Bunlar Allah&#8217;tan başka hiçbir dost, hiçbir yardım edici bulamazlar.</strong></p>
<p>İslâm, yüce Allah&#8217;ın birliği gerçeğini yerleştirmeye büyük önem vermiştir. Öyle ki bu birliğe şirk yada herhangi bir şekliyle müşahebet (benzerlik) kuşkusu bulaşmamıştır. Ayrıca hiçbir şeyin yüce Allah gibi olmadığını da belirtmeye önem vermiştir. Ne mahiyet, ne sıfat ne de özellik bakımından hiçbir şey O&#8217;na ortak olamaz. Nitekim aralarında tüm canlılarda olmak üzere evrende yer alan herşeyle yüce Allah arasındaki bağın gerçeğini de belirlemeye büyük önem vermiştir. Bu, ilahlık ve kulluk bağıdır. Allah&#8217;ın ilahlığı ve herşeyin O&#8217;na yönelik kulluğu. Kur&#8217;an&#8217;ın tümünü gereği gibi inceleyenler bu gerçeklerin -yada çeşitli yönleriyle bu gerçeğin- yerleştirilmesi üzerinde önemle durulduğunu görecektir. Böylece nefiste bir kuşku, bir şüphe veya kapalılığın kalmasına imkan bırakılmadığını görecektir.</p>
<p>Ayrıca Kur&#8217;an, tüm peygamberlerin, bu gerçeği getirdiklerini bildirmektedir. Her peygamberin hayatında ve davet sürecinde bu gerçeği öne çıkarır. Bunu Nuh (Allah&#8217;ın selamı üzerine olsun)&#8217;un zamanından Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;in zamanına kadar ki risaletlerin ekseni kılar. Her peygamberin dilinden bu gerçeği tekrarlar: &#8220;Ey kavmim Allah&#8217;a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur.&#8221; (Araf Suresi, 59)</p>
<p>Esas şaşırtıcı olan, bu gerçeğin yerleşmesi konusunda bu kadar kesin ve katı olan semavi dinlere mensup olanlardan kimisinin bu gerçeği bozması, yüce Allah&#8217;a oğul yada kız yakıştırması yada cahiliye toplumlarında yaşayan putçuluktan esinlenerek yüce Allah&#8217;ın uknumlar şeklinde yarattıklarından biriyle sentez oluşturduğunu söylemesidir.</p>
<p>İlahlık ve kulluk. Bu gerçeğin dışında herhangi birşey ve bu temelin dışında bir temelin varlığı söz konusu değildir. İlahlıkla kulluk yada kullukla ilahlık arasındaki bağın dışında bir bağ mevcut değildir.</p>
<p>Bu gerçek, her türlü bulanıklıktan, şüphe ve gölgeden kurtulmadığı sürece -hayatları istikamet bulamayacağı gibi- insanların düşünceleri istikrara kavuşamaz.</p>
<p>Evet, Rableriyle aralarındaki bağın gerçek mahiyetini iyice kavramadıkları &#8221; sürece insanların, düşünceleri istikamet bulamaz, bilinçleri yerine oturamaz.</p>
<p>O, ilahlarıdır, onlar da O&#8217;nun kulu. O, yaratıcılarıdır onlar da yaratık. O, sahipleridir onlar da O&#8217;nun mülküdür. Tümü de bu bağda eşit durumdadır. &#8216;. Hiç kimsenin oğulluğu söz konusu değildir. Yüce Allah&#8217;ın herhangi biriyle &#8216; birleşmesi de mümkün değildir. Bu yüzden herkesin sahip olduğu ve istediği &#8216; zaman yönelip elde edebildiği bir şeyin dışında, herhangi birinin O&#8217;na yakınlık . kurması mümkün değildir. Bu da, takva ve salih ameldir. Bu ise, herkesin gücü dahilindeki bir şeydir. Ancak onun oğlu olmak ve O&#8217;nunla birleşmek. İşte bunlar olmayacak şeylerdir.</p>
<p>Hayatları, ilişkileri ve hayattaki görevleri hiçbir zaman istikamet bulamaz, hep birlikte bir tek Rabbin kulları oldukları gerçeği gönüllerinde yer etmediği sürece. Bu nedenle biricik otorite sahibinin karşısındaki konumları birdir. O&#8217;na yakınlık kurmak ise herkesin gücü dahilindedir. Bu durumda Allah ile insanlar arasındaki tüm aracılık iddiaları geçersiz olur. Herhangi bir fert, toplum yada insanlardan bir grup nesilden nesile geçen hakları iddiası da boşta kalmış olur. Bunun dışında insanların toplumsal hayatlarında, düzenlerinde ve bu düzen içindeki konumlarında köklü bir eşitlik düşünülemez.</p>
<p>O halde sorun sadece bu sağlam temel üzerinde kalbin huzurunu sağlayan soyut bir inanç sorunu değildir. Bunun yanında, hayat düzeni, toplumsal bağlar, uluslar ve nesiller olarak insanların birbiriyle ilişkileri sorunudur da.</p>
<p>Bu, İslâm&#8217;ın eliyle gerçekleşen insanlık için bir yeniden doğuştur. Kulların Rabbine kul olmak suretiyle, kullara kul olmaktan kurtulmuş özgür insanın doğuşu. Bu yüzden İslâm tarihinde Allah&#8217;ın oğlu yada tanrısal uknumların tamamlayıcısı uknum adına insanları ezen, kendine kul-köle edinen bir &#8220;kilise&#8221; olayı yaşanmamıştır. Bilindiği gibi kilise, otoritesini oğulun yada uknumun otoritesinden alıyordu. Aynı şekilde İslâm tarihinde, egemenlik yada kanun koyma hakkının, Allah&#8217;a yakınlığından ve O&#8217;nun onayından kaynaklandığını iddia ederek &#8220;tanrısal hak&#8221;la egemenlik sürdüren kutsal bir otoritenin de izine rastlanmamıştır.</p>
<p>Bir yandan kilisenin ve papaların öte yandan, kilisede olduğu gibi kendileri için kutsal bir hak iddia eden Patriklerin Avrupa&#8217;da oğul yada uknum birleşimi adına ileri sürdükleri &#8220;kutsal hak&#8221; iddiaları, &#8220;Haçlılar&#8221;ın İslâm toprağın talan etmek için saldırmalarına kadar sürdü. İslâm ülkesinden, &#8220;kutsal hak&#8221;ka karşı devrim fikrini edinerek, geri dönmüşlerdi. Reform adıyla &#8220;Martin Luter&#8221; &#8220;Kalvin&#8221; ve &#8220;Zenceli&#8221; hareketleri bundan sonra başlamıştır. Bu hareketler, temelde İslâm&#8217;dan İslâm düşüncesinin berraklığından, insanoğlundan kutsallığı ve egemenlik ayrıcalığını kaldıran özelliğinden etkilenerek başlamıştı. Çünkü İslâm inancında sadece ilahlık ve kulluk gerçeği yer alıyordu.</p>
<p>Burada Kur&#8217;an-ı Kerim, İsa&#8217;nın tanrılığı ve oğulluğu, (Uknumlardan biri olan) kutsal ruhun tanrılığı ve Allah&#8217;la birlikte her tür oğulluk ve tüm şekilleriyle tanrılık iddialarına ilişkin net cevabı veriliyor. Kur&#8217;an-ı Kerim Hz. İsa&#8217;nın Meryem&#8217;in oğlu ve Allah&#8217;ın kulu olduğunu ayrıca, Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınmayacağını, Allah&#8217;a yakın meleklerin de onun kulları olduklarını ve O&#8217;na kul olmaktan kaçınmayacaklarını bildirerek doğru ile yanlışı ayırıcı sözü yerleştiriyor. Aynı zamanda tüm yaratıkların Allah&#8217;ın huzurunda toplanacağını, ona kul olmayı kendilerine yediremeyenleri acıklı bir azabın beklediğini ve O&#8217;na içten kul olanları da büyük bir mükafatın beklediğini bildiriyor:</p>
<p>&#8220;ne Mesih Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınır ve nede Allah&#8217;a yakın melekler. Kim Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınır, büyüklük taslarsa bilsin ki, Allah hepsini huzurunda bir araya getirecektir.&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz Meryemoğlu İsa-Mesih, Allah&#8217;a kul olmaktan büyüklük taslayarak kaçınmaz. Çünkü O -Allah&#8217;ın peygamberi ve elçisi olduğundan- ilahlık ve kulluk gerçeğini ve bu ikisinin bir araya gelmez mahiyetlerinin farklı olduğunu çok iyi bilir. Yine O, Allah tarafından yaratılmış olduğunu çok iyi bilir. Allah tarafından yaratılmış olanın, Allah gibi yada O&#8217;nun bir parçası gibi olamayacağını çok iyi bilir. Tek ve pekiştirilmiş gerçek olmakla beraber Allah&#8217;a kul olmanın değerinden bir şey eksiltmediğini ve Allah&#8217;a kulluğun yaratılma ve meydana gelme nimetini inkar eden kafirlerden başkasının küçümseyip kaçınmadığı bir mertebe olduğunu da en iyi bilenlerden birisidir. Allah&#8217;a kulluk, yüce Allah&#8217;ın peygamberlerini nitelendirdiği bir mertebedir. Üstelik peygamberlerin durumu son derece üstün ve O&#8217;nun katında oldukça onurlu bir durumdur. Aralarında Ruhul Kudüs, Cebrail&#8217;de olmak üzere Allah&#8217;ın yakın meleklerin durumu da İsa ve diğer peygamberlerin durumu gibidir. O halde İsa&#8217;ya tabi olanlar, O&#8217;nun kendisi için hoşnut olduğu ve çok iyi de bildiği bir şeyden niçin kaçınıyorlar?</p>
<p>&#8220;&#8230; Kim O&#8217;na kul olmaktan kaçınır, büyüklük taslarsa bilsin ki Allah hepsini huzurunda bir araya getirecektir.&#8221;</p>
<p>Onların kaçınmaları ve büyüklük taslamaları yüce Allah&#8217;ın gücüyle onları huzurunda toplamasına engel olamaz. Kullar üzerindeki mutlak ilahlık otoritesidir bu. Bu konuda onlarla, yüce Allah&#8217;a içtenlikle kul olup ona teslim olanlar arasında bir fark söz konusu değildir.</p>
<p>Ancak gerçeği bilip, Allah&#8217;a gerçeği gibi kul olanların ve bu bilgi ve kabullenmenin doğal sonucunun salih amel olduğunu bilerek hareket edenlerin mükafatları fazlasıyla verilecektir.</p>
<p>&#8220;&#8230; Kul olmayı kendilerine yediremeyip büyüklük taslayanları da acı bir azaba çarptıracaktır. Bunlar Allah&#8217;tan başka hiçbir dost, hiçbir yardım edici bulamazlar.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, kulluklarına ve ibadetlerine muhtaç olduğundan yada mülkünde bir artma veya eksilme söz konusu olduğundan kullarının içtenlikle kullukta bulunmalarını ve sadece kendisine ibadet etmelerini istemiyor. Aksine, hayatları ve konumları gibi düşünce ve duygularının da doğrulması için ilahlık ve kulluk gerçeğini bilmelerini istemektedir. Çünkü düşüncelerin, duyguların, hayat ve konumların istiklal bulması ancak, bu sağlam temele dayanmakla mümkün olur. Bu gerçeği bilmek; ardından kabullenmek, sonra da hayata geçirmekle mümkündür.</p>
<p>Yüce Allah, bu gerçeğin açıkladığımız tüm boyutlarıyla insanların gönüllerinde ve hayatlarıyla yerleşmesini dilemektedir. Kulların kulluğundan kurtulup bir tek Allah&#8217;ın kulluğuna yükselmeleri ancak bu şekilde mümkün olur çünkü. Bu evrende ve yeryüzünde gerçek otoritenin kime ait olduğunu bilmelerini istemektedir. Böylece sadece O&#8217;na ve O&#8217;nun hayat sistemine ve şeriatına bir de, hayatlarına sadece onun sistemi ve şeriatıyla hükmedene boyun eğerler. Herkesin O&#8217;na kul olduklarını bilmelerini istemektedir. Sadece O&#8217;nun için yüzlerini ve alınlarını eğip ve O&#8217;ndan başkasına karşı alınlarını dik tutmaları için. O&#8217;nun için secde ve rukuya varmakla yalnızca, Allah&#8217;ı anıp O&#8217;ndan başkasını zikretmemekle, despotların ve tağutların karşısında üstünlük duymalarını istemektedir. O&#8217;na yakınlık kurmanın hısımlık yada soy bakımından olmadığını aksine, takva ve salih amelle mümkün olduğunu bilmelerini istemektedir. Böylece Allah&#8217;a yaklaşmak için yeryüzünü bayındır hale getirip salih ameller işlemiş olurlar. İlahlık ve kulluk gerçeğini gereği gibi bilmelerini istemektedir. Bu sayede yeryüzünde Allah&#8217;ın otoritesini korumuş olurlar. Allah adına bu otoriteyi ele geçirmek isteyenlere karşı çıkıp, her işi Allah&#8217;a döndürmüş olurlar. Böylece hayatları düzelir, bu temel üzerinde yücelir, onurlanırlar.</p>
<p>Bu büyük gerçeği değerlendirmek, insanların bakışlarını sadece Allah&#8217;a bağlamak, kalplerini O&#8217;nun hoşnutluğuna, davranışlarını takvasına veya, hayat düzenlerini sadece O&#8217;nun iznine şeriat ve sistemine bağlamak, insanların yeryüzündeki hayatlarına iyilik, üstünlük, özgürlük, adalet ve doğruluk saçan bir hazinedir. İyilik, üstünlük özgürlük, adalet ve doğruluktan ibaret bir besin kaynağıdır. Tüm yeryüzü hayat boyu yararlanır. Yüce Allah&#8217;ın, içtenlikle kul olan ve salih ameller işleyenlere ahirette vereceği mükafata gelince, kuşkusuz bu, O&#8217;ndan bir onur ve üstünlüktür. Allah&#8217;ın bağışından bir bolluktur.</p>
<p>Bu açıklamaların ışığında, İslâm&#8217;ın getirdiği ve mensupları tarafından bozulmadan, nesillerin geçmesiyle değiştirilmeden önce tüm risaletlerin ve tüm peygamberlerin çağrısının temeli olduğunu bildirdiği net şekliyle iman sorununa bakmamız gerekmektedir. Bu olaya, onunla birlikte onur, özgürlük, adalet ve doğruluk buldukları ve hem sembolik kulluk davranışlarında hem de hayat nizamında kullara kulluktan kurtulup, tek basına Allah&#8217;a kul oldukları insanlığın yeniden doğuşu gözüyle bakmalıyız.</p>
<p>Allah&#8217;a kul olmaktan kaçınanlar, sınırsız mercilere kul olma zilletini yaşarlar. Arzu ve ihtirasların, kuruntu ve hurafelerin kulu olmak alçaklığını tadarlar. Kendileri gibi olan insanlara kul olurlar. Onların önünde eğilme alçaklığını yaşarlar. Kendileri gibi insan olan kulların düzenlerini, şeriat ve kanunlarını, değer ve ölçülerini, hayatlarına uygulamak suretiyle aşağılık bir hayat sürdürürler. Bunlar ve onlar Allah&#8217;ın katında bir oldukları halde, onları bu dünyada Allah&#8217;ın dışında ilahlar edinirler. Ahirette ise;</p>
<p>&#8220;&#8230;Acı bir azaba çarptıracaktır. Bunlar Allah&#8217;tan başka hiçbir dost, hiçbir yardım edici bulamazlar.&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz bu, Kur&#8217;an&#8217;ın akışı içinde şu ayetin Ehl-i Kitap&#8217;tan hıristiyanların o zamanki ve kıyamete kadarki tahriflerine karşılık sunulan semavi inançlarda yer alan önemli bir sorundur.</p>
<p>SON ÇAĞRI</p>
<p>Bu yüzden -geçen derste Ehl-i Kitap&#8217;tan yahudilerle karşılaşmanın sonunda yapıldığı gibi- tüm insanlığa yönelik bir çağrı yer almaktadır. Son risaletin Allah&#8217;tan bir kanıt taşıdığı ve onun karanlıkları ve kuşkuları dağıtan bir nur olduğunu bildirmektedir. Kim bu nur aracılığıyla doğru yolu bulur ve Allah&#8217;a sarılırsa, Allah&#8217;ın rahmeti tarafından kuşatıldığını görecek kendini, Allah&#8217;ın lütfu içinde bulacaktır. Böylece bu nur sayesinde Allah&#8217;ın dosdoğru yolunu bulacaktır:<br />
<strong>174- Ey insanlar size Rabbinizden kesin kanıt geldi ve size apaçık bir ışık indirdik.</p>
<p>175- Allah kendisine inanıp sarılanları rahmetine, bol bağışına kavuşturacak, onları doğru yola iletecektir.</strong></p>
<p>Bu Kur&#8217;an, insanların Rabbinden insanlara, bir kanıt taşımaktadır.</p>
<p>&#8220;&#8230; Ey insanlar size Rabbinizden kesin bir kanıt geldi.&#8221;</p>
<p>Onu insan sözünden ve insan sanatından ayıran ilahî sanatın mührü orada açıkça görülür. Hem söz hem d:. anlam bakımından. Bu olay o denli açıktır ki, kimi zaman Arapça&#8217;dan bir tek harf bile anlamayanlar bile, insanı dehşete düşürecek şekilde kavrayabilirler.</p>
<p>Bir geminin güvertesinde Atlas okyanusunda Newyork&#8217;a doğru yol alıyorduk. Bu arada çeşitli Arap ülkelerinden müslüman yolculardan altı kişi ve gemide çalışan bir çok Sudanlı&#8217;yla birlikte güvertede Cuma namazı kıldık. Kur&#8217;an&#8217;dan ayetler de içeren Cuma hutbesi okundu. Çeşitli ülkelere mensup diğer yolcular da etrafımızda halka tutup seyrediyorlardı.</p>
<p>Namazın sonunda -İslâm&#8217;ın namazından duyduğu derin etkiyi ifade etmeye gelenler arasından, Yugoslavya&#8217;daki komünist rejimden kaçıp Amerika&#8217;ya gitmekte olan bir bayan yanımıza yanaştı. Gözleri yaş doluydu, kendini zor tutuyordu. Konuşurken sesi titriyordu. Zayıf bir İngilizceyle bile &#8220;Kıldığınız namazda açıkça görülen huşuya hayran olmaktan kendimi tutamadım. Ancak ben bunun için gelmedim. Sizin dilinizden bir tek harf bile anlamıyorum fakat, başka hiçbir dilde bulamadığım müzikal bir ahenge sahip olduğunu görüyorum. Bu arada hatibin konuşmasında bazı bölümler vardı ki sesler arasında uyum daha belirgindi. Bu bölümler ruhumda apayrı bir etki bırakıyordu. dedi.</p>
<p>Tabii belirgin bir uyuma ve özel bir etkileme gücüne sahip bölümlerin Kur&#8217;an ayetleri olduğunu anlamıştım.</p>
<p>Arapça bilmeyen herkes için bu, geçerli bir kuraldır demek istemiyorum. Ancak bu Kur&#8217;an&#8217;ın, belirgin bir özelliği olduğu da kuşkusuzdur.</p>
<p>Bu dilin tadına varanlar ve onun üsluplarını kavrayacak özellikte olanların durumu, Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;in bu Kur&#8217;an&#8217;la yüzyüze getirdiği insanların durumu gibidir. Ahnes b. Şureyk, Ebu Süfyan b. Harb, Ebu Cehil Amr b. Hişam&#8217;ın ayıplandıkları halde gizlice Kur&#8217;an&#8217;ı dinlemeye gelmeleri olayı meşhurdur. (İbn-i Hişam siretinin Mektebeti Ticariyenin Hicaz baskısının 1. c., 337. sayfasında İbn-i İshak der ki; Bana Muhammed bin Müslim b. Şihab b. ez-Zührî anlattı. Ona da şöyle anlatılmış: Ebu Süfyan b. Harb Ebu Cehil b. Hişam ve Beni Zühre müttefiki Ahnes b. Şûreyk b. Amr Vehb es-Sakafi bir gece Resulullah&#8217;ı evinde namaz kılarken dinlemek üzere yola çıktılar. Herbiri bir yerde oturup O&#8217;nu dinlemeye koyuldu. Hiç kimse diğerinin yerini bilmiyordu. Geceyi O&#8217;nu dinlemekle geçirdiler. Şafak söküncede oradan ayrıldılar. Ancak yolda karşılaştılar. Birbirlerini kınayarak şöyle dediler: &#8220;Bir daha böyle birşey yapmayın, aptalın biri sizi görürse içine kuşku düşürürsünüz.&#8221;</p>
<p>Sonra da dağıldılar. İkinci gece herbiri tekrar aynı yerine gelip geceyi onu dinlemekle geçirdi. Şafak sökünce de dağıldılar. Yine yolda birbirleriyle karşılaştılar. Önceki sefer birbirlerine söylediklerini tekrarlayıp dağıldılar. Üçüncü gece tekrar gelip sabaha kadar O&#8217;nu dinlediler. Oradan ayrılırlarken tekrar yolda karşılaştılar. Bu sefer &#8220;Bir daha gelmemek üzere anlaşalım&#8221; dediler. Böylece anlaşıp dağıldılar.) Bu örneklerden sadece bir tanesidir. Hangi nesilde olursa olsun zevk sahibi olanlar bu yönden Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de bir özellik, bir güç ve apaçık bir kanıt olduğunu anlarlar.</p>
<p>Ancak Kur&#8217;an&#8217;ın anlamına, taşıdığı düşünceye, belirlediği hayat sistemine, yerleştirdiği düzene ve hayat için koyduğu plana gelince; onları burada ayrıntılı bir şekilde ele almamız mümkün değildir. Ancak içindeki kanıtlar, geldiği kaynağı ve bunun da insan sanatı olmadığı gerçeğini göstermektedir. Çünkü o, insanın mühründen farklı eksiksiz bir sanatın mührünü taşımaktadır.</p>
<p>Ayrıca bu Kur&#8217;an&#8217;ın aydınlatıcılık özelliği de vardır: &#8220;&#8230; Size apaçık bir ışık indirdik.&#8221;</p>
<p>Bu ışığın aydınlığında eşyanın gerçek mahiyeti tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Hak ile batıl arasındaki yol ayrımı belirlenmiş ve çizilmiş olarak, hem ruhun derinliklerinde hem de pratik hayatta belirir. Öncelikle nefis bu ışık sayesinde her yanının aydınlandığını görür. Karanlık dağılıp yok olur. Gerçek olanca çıplaklığıyla ortaya çıkar.</p>
<p>Öyle ki insan, bu kadar açık ve kolay anlaşılır olmasına rağmen nasıl olur da bu gerçeğin görülmediğine hayret eder.</p>
<p>İnsan, bir dönem ruhuyla Kur&#8217;an atmosferinde yaşarsa, düşüncesini, değer ve ölçülerini ondan alırsa algılar, karşısında bir kolaylık bir basitlik ve açıklık hisseder. `</p>
<p>Kendisine sıkıntı veren bir çok düşüncenin ferahlığa kavuştuğunu ve kolaylıkla gerçek durumunu algıladığını görür. Allah&#8217;ın elinden çıktığı günkü gibi fıtrî arılığına ve temizliğine yeniden kavuşmak için üzerine bulaşan parazit fazlalıkları bir kenara atar.</p>
<p>&#8220;Size apaçık bir ışık indirdik&#8221; ifadesi için söylediklerimiz her ne kadar az ise de, bunun tadına varmayana, onu içinde hissetmeyene sözlerimle bu gerçeği tasvir etmem imkansız. O halde bu anlamları kavramak için zorluklara katlanmak gerek. Bizzat tatmak zorunludur. Doğrudan doğruya denemek kaçınılmazdır.</p>
<p>&#8220;Allah kendisine inanıp sarılanları rahmetine bol bağışına kavuşturacak, onları doğru yola iletecektir.&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;a sarılmak O&#8217;na inanmanın zorunlu bir sonucudur. İman sağlıklı olduğu zaman, kişi hem Allah&#8217;ın hem de O&#8217;na yönelik herşeyin kulluğunun gerçeğini anladığında önünde sadece Allah&#8217;a bağlanmaktan başka yol kalmaz. Çünkü tek başına otorite ve güç sahibi odur. İşte böylelerini yüce Allah rahmetine ve lütfuna kavuşturuyor. Ahiret hayatından önce bu dünyada rahmetine sokuyor onları. O sonsuz alemdeki lütuftan önce şu fani dünyada bolluk lütfediyor. İman, şaşkınlık, bunalım ve hiçliğin çölünde yer alan yemyeşil bir vahadır. Ruh sapıklığın kavurucu sıcağından kaçıp, iman gölgesine sığınır. Aynı zamanda iman, toplumsal hayat düzenin -daha öncede değindiğimiz gibi onurluluk, özgürlük, temizlik ve doğrulukla dayandığı bir temeldir. Bu sayede insan gerçek konumunu bilir, Allah&#8217;ın kulu, O&#8217;ndan başkasının efendisi&#8230; İslâm&#8217;ın getirdiği şekliyle iman düzeninden başka hiçbir düzende böyle birşey söz konusu değildir. Bu düzen, insanları kullara kulluk yapmaktan kurtarıp yalnızca Allah&#8217;a kul yapar. İlahlık birlendiği zaman, tüm yaratıklar kullukta eşitleşir. Otorite ve hakimiyet tek başına Allah&#8217;a verildiği kişi kendisi gibi bir insanın koyduğu kanuna boyun eğmez. Böyle bir durumda ne kadar özgür olduğunu söylese de ona kulluk yapmış olur.</p>
<p>İman edenlerse, hem şu andaki hayatlarında hemde ahiretteki hayatlarında Allah&#8217;ın rahmeti ve lütfu ile kuşatılırlar.</p>
<p>&#8220;&#8230; Onları doğru yola iletecektir.&#8221;</p>
<p>Ayette geçen &#8220;ileyhi&#8221; kelimesi ifadeye bir tasvir unsurunu katmaktadır. Mü&#8217;minleri Allah&#8217;ın eli tarafından Allah&#8217;a yönelik doğru yolda hareket ettirilirken adım adını O&#8217;na yaklaştırılırken çizmektedir adeta. Görerek Allah&#8217;a inanan ve güvenle O&#8217;na sarılan birinin ruhunda hissedeceği bir ifadedir bu. Her an doğru yolda olduğunu önünün apaçık olduğunu hissediyor. İnsan doğru yolda O&#8217;na doğru yol alırken Allah tarafından yaklaştırıldığını hissediyor.</p>
<p>Bu tadına varılarak anlaşılabilen bir anlamdır. Tadmadan anlamak mümkün değildir.<br />
<strong>176- Senden fetva isterler. Onlara deki; geride ne ana-baba ve ne de çocuk bırakmaksızın ölen kimsenin mirasının nasıl bölüşüleceği hakkında Allah size şu hükmü öneriyor: Eğer geride çocuk bırakmaksızın ölen erkeğin kız kardeşi varsa mirasının yarısı kız kardeşine düşer. Fakat kendisi, çocuk bırakmaksızın ölen kız kardeşinin mirasının tamamını alır.</strong></p>
<p>Eğer adamın iki kız kardeşi varsa bunlara mirasın üçte ikisi verilir. Eğer hem erkek hemde kız kardeşleri varsa erkeğin payı kızın payının iki katı olur. Allah şaşırmayasınız diye hükmünü böyle açıklıyor. Al/ah herşeyi bilir.</p>
<p>Böylece, aile ilişkileri ve onun doğurduğu toplumsal yükümlülüklerle başlayan sûre, diğer birtakım toplumsal düzenlemeler de içererek son buluyor. &#8220;Kalale&#8221;ye ilişkin hükümleri tamamlayarak son buluyor. -Kalale aralarında Hz. Ebu Bekir&#8217;in (r.a) de bulunduğu bir grup bilginin görüşüne göre çocuğu ve babası olmayan kimsedir-.</p>
<p>Bu hükümlerin bir kısmı surenin başlarında yer almıştı. Soyu bulunmadığı zaman akrabalık yönüyle kalale&#8217;nin mirasına ilişkin hükümleri içeriyordu. Ayet şöyleydi:</p>
<p>&#8220;Geride çocuk bırakmaksızın ölen eşlerinizin vasiyetlerini yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra artakalacak miraslarının yarısı size düşer. Eğer ölen eşlerinizin çocukları varsa miraslarının dörtte biri sizin olur.</p>
<p>Eğer siz geride çocuk bırakmaksızın ölürseniz vasiyetiniz yerine getirildikten sonra ve borcunuz ödendikten sonra artakalacak mirasınızın dörtte biri eşinize düşer. Eğer çocuğunuz varsa eşinizin mirasınızdaki payı sekizde birdir.</p>
<p>Eğer bir erkek yada kadın geride ne ana-baba ve nede çocuk bırakmaksızın ölür (Kalale) de erkek yada kız kardeşi bulunursa vasiyyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra artakalacak mirasının altıda birlik bölümü kardeşlerine düşer. Eğer kardeşlerinin sayısı ikiden fazla ise mirasının üçte biri, hiçbirine haksızlık yapılmaksızın kardeşlerine bölüştürülür.</p>
<p>Bu hükümler size Allah tarafından emredilmiştir. Allah herşeyi bilir ve kullarına karşı yumuşaktır.&#8221; (Nisa Suresi, 12)</p>
<p>Şimdi kalalenin mirasına ilişkin kısım tamamlanmaktadır. Şayet ne çocugu ne de babası olan ölünün öz ya da babası bir kız kardeşi varsa, kız, kardeşinin bıraktıgı mirasın yarısını alır. Aynı şekilde erkek de şayet çocuğu ve babası yoksa -hak sahiplerinden sonra- kız kardeşinin bıraktığına varis olur. Şayet iki tane öz yada baba bir kız kardeşlerse o zaman kardeşlerinin bıraktığı mirasın üçte birine varis olurlar. Erkek ve kızların sayısı fazlaysa -mirastaki genel kural uyarınca- erkek kadının payının iki katını alır. Hem öz hem de baba bir erkek ve kız kardeşleri mirastan düşürürler.</p>
<p>Miras ayeti ve onunla birlikte sure, her şeyi bütünüyle Allah&#8217;a döndüren, hak ve görevlerin düzenlenmesini, malı olsun olmasın her şeyi Allah&#8217;ın şeriatına bağlayan Kur&#8217;an&#8217;ın değerlendirmesiyle son bulmaktadır!</p>
<p>&#8220;&#8230; Allah şaşırmayasınız diye size hükmünü böyle açıklıyor. Allah her şeyi bilir.&#8221;</p>
<p>Genel ve kapsayıcı bir ifade &#8220;herşeyin mirasla ilgili olsun olmasın herşeyi bilir. Aile ve toplum ilişkilerini, hüküm ve yasalarını bilir. Bundan sonra ya herşeyi kapsayan Allah&#8217;ın açıklamasını uymak vardır ya da sapıklık. İnsan hayatı için bir üçüncüsü bulunmayan iki yol:</p>
<p>Hidayetin ta kendisi olan Allah&#8217;ın yolu ve sayıklıktan ibaret olan ondan başkasının yolu&#8230;</p>
<p>Kuşkusuz Allah doğrusunu söylüyor.</p>
<p>&#8220;Haktan sonra sapıklıkta başka ne var ki?&#8221;</p>
<p>NİSA SURESİNİN SONU</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/nisa-suresinin126-176-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>4-NİSÂ&#8217; SURESİ</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/4-nisa-suresi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/4-nisa-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 01:23:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Abdülbaki Gölpınarlı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI Türkçe Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=459</guid>
		<description><![CDATA[Medenîdir, yüz yetmiş altı âyettir. (Yüz yetmiş altı âyettir. 58. âyetle 176. âyeti Mekkîdir, öbürleri Medenîdir. Kadınlara ait hükümler, bu sûrede bulunduğu için kadın anlamına nisâ adiyle adlanmıştır.) Rahman ve Rahîm Allah Adıyla 1- Ey insanlar, sizi tek bir candan yarattı, o canın eşini de ondan yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadın türetti. Sakının Allah’tan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medenîdir, yüz yetmiş altı âyettir.<br />
(Yüz yetmiş altı âyettir. 58. âyetle 176. âyeti Mekkîdir, öbürleri Medenîdir. Kadınlara ait hükümler, bu sûrede bulunduğu için kadın anlamına nisâ adiyle adlanmıştır.)</p>
<p>Rahman ve Rahîm Allah Adıyla</p>
<p>1- Ey insanlar, sizi tek bir candan yarattı, o canın eşini de ondan yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadın türetti. Sakının Allah’tan ki onunla haklarınızı dilemektesiniz ve akRabalık hukukuna da riâyet edin. Şüphe yok ki Allah, sizi tamamıyla görüp gözetmededir.63</p>
<p>2- Yetimlere mallarını verin ve iyisinin yerine kötüsünü koyup değiştirmeyin ve onların mallarını, kendi mallarınıza katıp yemeyin; çünkü bu, pek büyük bir suçtur. (1)</p>
<p>3- Yetim kızlar hakkında adâletle muâmele edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz, hoşunuza giden başka kadınlardan iki, üç ve dört kadın alın. Fakat bunların arasında adâleti gözetmeyeceğinizden korkarsınız o vakit bir zevceyle, yahut sahip olduğunuz cariyelerle iktifa edin. Bu, doğruluktan sapmamanıza daha yakın ve size daha uygundur.(2)</p>
<p>4- Kadınlarınızın mehirlerini bir bağış olarak verin, ama onlar, gönül hoşluğuyla mehirlerinin bir miktarını size bağışlarlarsa o vakit de onu içinize sindire sindire ve âfiyetle yiyin. </p>
<p>5- Allah’ın, size geçinmek için verdiği mallarınızı akılsızlara vermeyin, onları rızıklandırın, giydirin ve kendilerine tatlı ve güzel sözler söyleyin. </p>
<p>6- Yetimleri, nikâh çağına dek deneyin, ergenlik çağına ulaştıklarını, olgunlaştıklarını gördünüz mü mallarını kendilerine verin. Onların malını israf ederek, yahut büyüyünce geri alırlar diyerek yemeyin. Zengin olan, yetimin malına hiç dokunmasın. Fakir olan, örfe uygun bir miktar yiyebilir. Mallarını geri vereceğiniz vakit bu muâmeleyi tanıklar huzurunda yapın. Allah, gereğince hesap sorucudur ve o, yeter. </p>
<p>7- Erkekler için pay var anayla babanın ve yakınların bıraktıkları malda, kadın için de pay var anayla babanın ve yakınların bıraktıklarında. Mal, az olsun, çok olsun, mîrasta muayyen bir pay var. </p>
<p>8- Mîras taksim edilirken yakınlar, yetimler, yoksullar bulunursa o maldan onları da rızıklandırın ve kendilerine güzel sözler söyleyin. </p>
<p>9- Artlarında âciz ve küçük soy-sop bırakacağını düşünerek onlar için nasıl korkup üzüntüye düşerler; yetimler için de Allah’tan korksunlar da sözün doğrusunu söylesinler. </p>
<p>10- Yetimlerin mallarını zulümle yiyenler, ancak ateş yerler, o mallar, karınlarında ateştir âdeta ve onlar, alevli ateşe atılacaklardır. </p>
<p>11- Allah, evlâdınız hakkında size şunu tavsiye eder: Erkeğin payı, iki kızın payı kadardır. Kızlar, ikiden fazlaysa terekenin üçte ikisi onlarındır, kız bir taneyse yarısı onun. Bir çocuğu varsa anayla babanın her birine, terekenin altıda biri kalır. Çocuğu yok da anasıyla babası mîrasçı olursa üçte biri ananındır. Kardeşleri varsa bıraktığı maldan, vasiyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra kalanın altıda biri anaya aittir. Babalarınızdan, oğullarınızdan hangisi, size daha faydalıdır, bilemezsiniz. Bu, Allah’tan farzdır. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hikmet sahibidir. </p>
<p>12- Çocukları yoksa zevcelerinizin, kalan mallarının yarısı sizindir. Çocukları varsa, vasiyeti yerine getirilip borcu ödendikten sonra dörtte biri sizin. Çocuğunuz yoksa sizden kalanın dörtte biri zevcelerinizin, çocuğunuz varsa, kalan maldan, vasiyet ettiğiniz şey yerine getirilip borcunuz ödendikten sonra sekizde biri onların. Mîras, çocuğu ve babası olmayan bir erkeğe, yahut kadına aitse ve onun da erkek, yahut kız kardeşi varsa her birinin hakkı, altıda birdir. Bunlar birden fazlaysa, mîrasçının vasiyeti yerine getirilip borcu ödendikten sonra kalan</p>
<p>malın üçte birine ortak olurlar ve kimsenin de zarar görmemesi gerekir. Allah tarafından size öğüttür ve Allah her şeyi bilir, ceza vermede acele etmez. </p>
<p>13- İşte bunlardır Allah sınırları ve kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse Allah onu, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar ve onlar, ebedî kalırlar orada ve budur pek büyük bir kurtuluş ve kutluluk. </p>
<p>14- Ve kim Allah’a ve Resûlüne isyan eder ve sınırlarını aşarsa onu, daimî kalmak üzere, ateşe atar ve onadır horlayıcı, aşağılık bir hale getirici azap. </p>
<p>15- Kadınlarınızdan kötülükte bulunanların kötülüğüne, içinizden dört tanık getirin. Onlar, tanıklık ederlerse kadınları, ölümlerine dek, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.(3)</p>
<p>16- Sizden, kötülükte bulunanlar olursa iki tarafı da incitin. Tövbe ederler ve hallerini düzeltirlerse vazgeçin onlardan, şüphe yok ki Allah, tövbeleri kabul eder, rahîmdir. </p>
<p>17- Şüphe yok ki Allah katında tövbe, ancak bilgisizlikle kötülükte bulunup sonra derhal tövbe edenlerin tövbesidir. Onlardır Allah’ın, tövbelerini kabul ettiği kişiler ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>18- Tövbe, o kişilerin tövbesi değildir ki kötülüklerde bulunup dururlar da sonucu içlerinden birine ölüm gelip çattı mı işte şimdi tövbe ettim ben der ve kâfir olarak ölenlerin tövbesi de tövbe değildir. O kişilerdir onlar ki onlar için elemli bir azap hazırlamışızdır. </p>
<p>19- Ey inananlar, zorla kadınları mîras olarak almanız helâl değildir size. Apaçık kötülükte bulunmadıkları halde onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için sıkıştırmayın onları ve onlarla iyi ve güzel geçinin, onlardan hoşlanmadığınız takdîrde de olabilir ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, birçok hayırlar takdîr etmiştir. </p>
<p>20- Zevcenizi bırakıp yerine bir başkasını almak isterseniz bırakacağınıza, yığınlarla mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. İftirâ ederek ve apaçık günaha girerek alır mısınız onu hiç?</p>
<p>21- Nasıl alabilirsiniz ki birbirinizle kaynaşmıştınız ve onlar, sizden adamakıllı söz de almışlardı. </p>
<p>22- Babalarınızın nikâhladığı kadınları almayın. Bu, ancak geçmiş bir âdettir ve geçen, geçip gitmiştir. Şüphe yok ki bu, kötü bir şeydi, iğrenç bir âdetti ve ne de kötü bir yoldu-yoradamdı. </p>
<p>23- Haram edilmiştir size analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt emme yüzünden kardeşleriniz olan kızlar ve zevcelerinizin anneleri, zifafa girdiğiniz zevcelerinizin, sizin himâyenizde bulunan ve üvey kızlarınız olan kızları. Ancak zevcelerinizle zifafa girmedinizse kızlarını almanızda bir beis yok. Haram edilmiştir belinizden gelen oğullarınızın zevceleri ve iki kız kardeşi birlikte almak, çünkü bu âdet de geçmiştir artık; şüphe yok ki Allah, bütün suçları örter rahîmdir.(4)</p>
<p>24- Kocalı kadınlarla evlenmek de haram; ancak sahibi olduğunuz cariyeler müstesna. Allah’ın yazısı bu, emri bunlar size ve bunlardan başkalarını, evlenmeniz ve zinâda bulunmamanız için arayıp istemeniz helâl edilmiştir size. Kadınlardan biriyle evlenerek faydalandığınız takdîrde mehirlerini kararlaştırıldığı veçhile verin. Miktarını tâyin ettikten sonra gönül hoşluğuyla herhangi bir hususta uyuşursanız suç yok size. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.(5)</p>
<p>25- İçinizden, hür ve inanmış kadınları almaya gücü yetmeyenler, inanmış erlerin sahip oldukları cariyeleri alsın ve Allah, sizin inancınızı çok iyi bilir. Hepiniz de birsiniz, birbirinizden türediniz. Kötülükte bulunmayan, birisini dost tutmayan namuslu cariyeleri, sahiplerinin izniyle alın, ücretlerini de örfe uygun olarak güzellikle verin, onlar evlendikten sonra kötülükte bulunurlarsa cezaları, hür kadınların cezasının yarısıdır. Bu, içinizden zinâ etmekten korkanlara bir ruhsattır, fakat sabretmeniz size daha hayırlıdır ve Allah, suçları tamamıyla örter, rahîmdir. </p>
<p>26- Allah, size her şeyi açıklamak ve size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbenizi kabul etmek ister ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>27- Ve Allah, tövbenizi kabul etmeyi diler, şehvetlerine uyanlarsa, sizin doğru yoldan tamamıyla sapmanızı. </p>
<p>28- Allah, sizin yükünüzü hafifletmeyi diler ve insan, zâten de zayıf olarak yaratılmıştır. </p>
<p>29- Ey inananlar, aranızda, mallarınızı haksız yere ve boşu-boşuna yemeyin, ancak karşılıklı bir uzlaşmayla yapılan alış-veriş başka ve birbirinizi öldürmeyin, şüphe yok ki Allah, size rahîmdir. </p>
<p>30- Ve kim haddini aşarak zulmedip bu işi işlerse onu ateşe sokarız ve bu, Allah’a pek kolaydır. </p>
<p>31- Nehyedildiğiniz büyük günahlardan kaçınırsanız suçlarınızı örteriz ve sizi büyük ve şerefli bir mevkie ulaştırırız. </p>
<p>32- Allah’ın, bâzılarınızı, bir kısmınıza üstün etmesine haset etmeyin. Erkeklerin, kendi kazançlarından payları var, kadınların da kendi kazançlarından payları var. Allah’tan, lütfünü, inâyetini dileyin, çünkü şüphe yok ki Allah her şeyi tamamıyla bilir. </p>
<p>33- Ana ve babayla yakınların bıraktıkları mallara mîrasçı olacak erkek ve kadınları tâyin ettik. Kendileriyle ahitleştiğiniz kişilere de paylarını verin, şüphe yok ki Allah her şeyi görür. </p>
<p>34- Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları bir çok şeylerde kadınlardan üstün etmiştir, çünkü onlar, kadınları, mallarıyla geçindirirler, doyururlar; iyi kadınlar da itaatli olurlar ve Allah, onların hakkını nasıl korumuşsa onlar da, kocaları yanlarında olmasa bile, iffetlerini korurlar. Kadınlarınızın serkeşliğinden korkunca onlara öğüt verin, onları yatakta yalnız bırakın, dövün onları. Fakat itaat ettikleri takdîrde de aleyhlerine bir sebep araştırmayın, şüphe yok ki Allah çok yüce ve büyüktür. </p>
<p>35- Karıyla kocanın arasında bir ayrılık olacağından korkarsanız koca tarafından bir hakem, kadın tarafından da bir hakem gönderin. Aralarının düzelmesini dilerlerse Allah da bu hususta başarı verir onlara. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır. </p>
<p>36- İbâdet edin Allah’a ve ona hiçbir şeyi eş etmeyin. Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşulara, uzak komşulara, yolda kalmışlara ve sahibi olduğunuz köle ve cariyelere iyilik edin, çünkü Allah, kendini beğenip övenleri sevmez. </p>
<p>37- Onlar, hem nekeslik ederler, hem de insanlara, nekes olmalarını emrederler ve Allah’ın, kendilerine lütfedip verdiği şeyleri gizlerler ve biz, kâfirlere, horlayıcı, onları aşağılatıcı bir azap hazırlamışızdır. </p>
<p>38- Onlar, Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, ancak insanlara gösteriş olmak üzere sarfederler. Şeytan kime arkadaş olursa o, arkadaşların en kötüsüne düşmüştür. </p>
<p>39- Ne olurdu Allah’a ve âhiret gününe inanıp Allah’ın kendilerini rızık-landırdığı şeyleri harcasalardı; ve Allah, onları çok iyi bilir. </p>
<p>40- Şüphe yok ki Allah zerre kadar zulmetmez. Zerre miktarı iyilik bile olsa onu kat-kat arttırır ve yapana, kendi katından büyük bir mükâfat verir. </p>
<p>41- Ne olacak halleri her ümmetten bir tanık getirdiğimiz, seni de hepsine tanık tuttuğumuz gün? </p>
<p>42- O gün, bir gündür ki kâfirlerle Peygambere isyan edenler, yerle yeksan olmalarını ve Allah’tan hiçbir sözü gizlememiş bulunmalarını dileyecekler. </p>
<p>43- Ey inananlar, namaza yaklaşmayın ne söylediğinizi bilmeyecek kadar sarhoşken ve yolda değilseniz yıkanıncaya dek cünüpken. Hastaysanız, yahut yolculuktaysanız, yahut biriniz ayakyolundan gelirse, yahut da kadınlara dokunursanız, su bulamadığınız takdîrde temiz toprakla teyemmüm edin, toprağı, yüzünüze ve ellerinize sürün. Şüphe yok ki Allah, bağışlayıcıdır, suçları örter.(6)</p>
<p>44- Görmez misin kendilerine kitaptan bir pay verilenleri? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizi de yoldan saptırmak istiyorlar. </p>
<p>45- Ve Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir ve dost olarak da Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. </p>
<p>46- Yahûdi olanlardan, sözleri yerlerinden alıp değiştirenler de var ve işittik de isyan ettik derler, işit, işit-meyesice ve dillerini eğip bükerek ve dini kınayarak bizi de gözet derler. İşittik ve itaat ettik, bizi de dinle ve bize de bak deselerdi onlar için daha hayırlı, daha doğru olurdu, fakat Allah, küfürleri yüzünden onları rahmetinden uzaklaştırdı, pek azından başkası imana gelmez onların. </p>
<p>47- Ey kendilerine kitap verilenler, yüzlerinizi mahvedip eski haline getirmeden, yahut cumartesi gününü tanıyanlara lânet ettiğimiz gibi size de lânet etmeden, sizdeki kitabı da gerçeklemek üzere indirdiğimiz kitaba inanın ve Allah’ın emri, mutlaka yerine gelecek.(7) (8)</p>
<p>48- Şüphe yok ki Allah, kendisine eş tanıyanları yarlıgamaz, ondan başka dilediğinin bütün suçlarını yarlıgar ve kim Allah’a eş tanırsa gerçekten de büyük bir iftirâda bulunmuş, pek büyük bir suç işlemiştir.</p>
<p>49- Görmez misin kendilerini temize çıkarmaya savaşanları, halbuki Allah, dilediğini arıtır, temizler ve onlar, hurma çekirdeğinin içindeki incecik kıl kadar bile zulüm görmezler. </p>
<p>50- Hele bak, Allah’a nasıl iftirâ ediyor, ona yalan isnat ediyorlar ve yeter bu apaçık suç onlara. </p>
<p>51- Görmez misin, kendilerine kitaptan bir pay verilenler, puta, Şeytan’a inanırlar da kâfirler için bunlar derler, inananlara nispetle daha doğru yolda.70 </p>
<p>52- Onlar, o kişilerdir ki Allah onlara lânet etmiştir ve Allah kime lânet ettiyse ona gerçekten de hiçbir yardımcı bulunmaz. </p>
<p>53- Yoksa onların saltanattan bir payları mı var? Böyle olsa da insanlara bir habbe bile vermezler. </p>
<p>54- Yoksa Allah’ın, lütfedip insanlara ihsân ettiği şeylere haset mi ediyorlar? Gerçekten de biz İbrahîm soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir saltanat ihsân ettik. (9)</p>
<p>55- Onlardan, ona inanan da var, ondan yüz çeviren de ve bunlara alevli, yakıp kavuran cehennem yeter. </p>
<p>56- Şüphe yok ki âyetlerimizi inkâr edenleri, yakında ateşe atarız. Derileri yanıp eridikçe de azâbı tatsınlar diye yerlerine yeniden yeniye deri bitiririz. Şüphe yok ki Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>57- İnanıp iyi işlerde bulunanlarıysa kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokarız. Ebedî kalırlar orada. Onlara orada her çeşit ayıptan arınmış tertemiz eşler var ve onları kaba gölgelikte huzura, rahata kavuştururuz.</p>
<p>58- Şüphe yok ki Allah, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Gerçekten de Allah, size ne de güzel öğüt vermede. Şüphe yok ki Allah, her şeyi duyar, görür. </p>
<p>59- Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakata sahip olanlara itaat edin. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere mürâcaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir. </p>
<p>60- Görmez misin sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inandıklarını sananlar, Şeytan tarafından yargılanmalarını dilerler, halbuki onu inkâr etmeleri emredilmişti onlara ve Şeytan, onları tamamıyla sapıtmak, doğru yoldan pek uzak bırakmak ister. </p>
<p>61- Onlara, Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendi mi görürsün ki münafıklar, senden tamamıyla uzaklaşırlar. </p>
<p>62- Elleriyle hazırladıkları bir felâkete uğrayınca da halleri nice olur? Sonra sana gelirler Allah’a yemin ederek ve biz, ancak iyilik etmek, ara bulmak istedik diyerek. </p>
<p>63- Onlar, öyle kişilerdir ki Allah bilir kalplerinde olanı, yüz çevir onlardan, öğüt ver onlara, kendi hallerine dair tesirli, dokunaklı sözler söyle onlara. </p>
<p>64- Biz, her peygamberi ancak, Allah izniyle ona itaat edilsin diye gönderdik; onlar da nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’ın, kendilerini yarlıgamasını isteselerdi, Peygamber de onların yarlıganmalarını dileseydi elbette Allah’ın tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı. </p>
<p>65- Fakat öyle değil; andolsun Rabbine ki onlar iman etmiş olmazlar aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem etmedikçe ve sonra da yüreklerinde hiçbir sıkıntı, üzüntü duymadan verdiğin hükmü kabul eylemedikçe ve tamamıyla sana teslîm olmadıkça. </p>
<p>66- Biz onlara, kendinizi öldürün, yahut ülkenizden çıkın diye emretseydik, bunu onlara farz etmiş olsaydık ancak içlerinden pek azı bunu yapardı. Halbuki kendilerine verilen öğüdü tutsalar, deneni yapsalardı bu, hem onlara daha hayırlı olurdu, hem de inançlarını kökleştirirdi. </p>
<p>67- Biz de o vakit, onları, katımızdan büyük bir mükâfatla mükâfatlandırırdık. </p>
<p>68- Ve onları dosdoğru yola sevk ederdik.</p>
<p>69- Ve kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse o ve o çeşit kişiler Allah’ın, </p>
<p>nîmetleriyle nîmetlendirdiği peygamberlerle,gerçeklerle, şehitlerle ve iyi adamlarla eş olur, onlara katılırlar ve onlar, ne de güzel arkadaştır. </p>
<p>70- Bu lütuf ve ihsân, Allah’tandır ve Allah’ın her şeyi bilmesi yeter. </p>
<p>71- Ey inananlar, ihtiyata ait gereken tedbîrleri alın da bölük-bölük, yahut hep birden ilerleyin. </p>
<p>72- İçinizde mutlaka ağır davranan olacak ve size bir felâket gelip çatınca da diyecek ki: Allah, gerçekten de bana lütfetti de o zaman, onlarla berâber bulunmadım. </p>
<p>73- Size Allah’tan bir lütuf ve ihsân gelince de onunla sizin aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi keşke diyecek, ben de onlarla berâber olsaydım da ben de o büyük lütfe nail olsaydım, ben de muradıma erseydim. </p>
<p>74- Artık Allah yolunda savaşsın dünya yaşayışı yerine âhireti satın alanlar ve kim Allah yolunda savaşır da öldürülür, yahut üst olursa ona büyük bir ecir vereceğiz. </p>
<p>75- Ne oluyor size ki zayıf ve âciz erkeklerle kadınlar ve çocuklar, Rabbimiz bizi ahalisi zâlim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla deyip dururlarken siz, Allah yolunda savaşmıyorsunuz? </p>
<p>76- İnananlar, Allah yolunda savaşırlar, kâfir olanlar, Şeytan yolunda savaşırlar. Savaşın Şeytan’ın dostlarıyla ve şüphe yok ki Şeytan’ın hîlesi zayıftır. </p>
<p>77- Görmez misin savaştan el çekin ve namaz kılın, zekât verin denenleri? Onlara savaş farz edilince içlerinden bir kısmı, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hattâ daha da fazla korkmaya başladılar da ne olurdu, yakın olan ölümümüze dek bu emri geciktirseydin, bize savaşı emretmeseydin dediler. De ki: Dünyanın zevki azdır, âhiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve onlar, hurma çekirdeğinin içindeki incecik kıl kadar bile zulüm görmezler. </p>
<p>78- Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur; hattâ isterseniz sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun. Onlara bir iyilik geldi mi bu derler, Allah’tan. Bir kötülük geldi mi, bu derler, senden. De ki: Hepsi Allah’tan. Ne oldu bu kavme ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyor. </p>
<p>79- Sana gelen iyiliğe ait şey Allah’tandır, kötülüğe ait olansa nefsinden ve biz seni insanlara peygamber olarak gönderdik, buna tanık olarak Allah yeter. </p>
<p>80- Peygambere itaat eden, gerçekten de Allah’a itaat etmiştir, yüz çevirene gelince; zâten biz seni onları korumak için göndermedik ki. </p>
<p>81- Bizden itaat etmek derlerse de yanından ayrıldılar mı onların bir kısmı, geceleyin senin dediğinden bambaşka şeyler kurar, Allah da onların kurduklarını yazar. Yüz çevir onlardan de dayan Allah’a, Allah yeter koruyucu olarak. </p>
<p>82- Hâlâ mı düşünmezler Kur’ân’ı Allah katından gayrı bir yerden gelseydi onda, birbirini tutmaz birçok şeyler bulurlardı. </p>
<p>83- Emniyete, yahut korkuya ait bir haber duysalar derhal yayarlar. Halbuki Peygambere ve içlerinden emre salâhiyeti olanlara başvursalardı bu haberi arayıp duyarak yayanlar, elbette onlardan gerçeğini öğrenirlerdi. Allah’ın ihsânı ve acıması olmasaydı pek azınız müstesna, Şeytan’a uyup gitmiştiniz. </p>
<p>84- Gayrı savaş Allah yolunda, kendinden başkasından sorumlu değilsin sen ve teşvik et inananları. Olur da Allah kâfirlerin zararını ve zulmünü defedip giderir ve Allah’ın azâbı da pek çetindir, cezası da. </p>
<p>85- Kim iyi bir şefaatte bulunursa o şefaatten payı vardır ve kim kötü bir şefaatte bulunursa ondan payı var ve Allah her şeyi bilir korur. </p>
<p>86- Size selâm verildiği vakit selâmı daha güzel bir sözle, yahut aynı sözle alın ve Allah, şüphe yok ki her şeyi hakkıyla hesaplar. </p>
<p>87- Bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak. Kıyâmet gününde hepinizi toplayacaktır ve o günde hiç şüphe yoktur ve kimdir Allah’tan daha doğru sözlü? </p>
<p>88- Ne oluyor size de münâfıklar hakkında iki bölük oluyorsunuz, Allah onları, kazandıkları suçları yüzünden gerisin geri küfre döndürdü; Allah’ın yoldan çıkarıp azdırdığını doğru yola getirmek mi istersiniz? Ve Allah kimi azdırdıysa artık onun için hiçbir yol bulamazsınız.(10)</p>
<p>89- Onlar, sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı ve böylece de hepinizin bir olmanızı isterler, onun için Allah yolunda yurtlarından göçmedikçe onların hiçbirini dost edinmeyin. Bunu kabul etmez de yüz çevirirlerse tutun onları ve öldürün onları bulduğunuz yerde ve onlardan ne dost edinin, ne yardımcı. </p>
<p>90- Ancak sizinle onların arasında ahitleşme olan bir kavme sığınanlar, yahut sizinle veya kendi kavimleriyle savaşmaya yürekleri dayanmayıp size gelenler, bu hükümden dışarıdır ve Allah dileseydi onları size mûsâllat ederdi de sizinle savaşırlardı. Sizi bırakırlar, sizinle savaşmazlar ve barış teklifinde bulunurlarsa Allah da onların aleyhinde bulunmaya bir yol bırakmamıştır size. </p>
<p>91- Başka bir bölüğünü de şöyle bulacaksınız: Onlar, sizden de emin olmak isterler, kavimlerinden de. Fakat bir fitneye sevk edilince tâ içine dalıverirler. Onlar sizi bırakmazlar, sizinle barış halinde yaşamazlar ve sizden el çekmezlerse tutun onları, öldürün onları bulduğunuz yerde ve işte size, onlara karşı apaçık bir kudret ve salâhiyet verdik. </p>
<p>92- İnanan birisinin, bir inanmış kişiyi öldürmesi câiz değildir, ancak yanlışlıkla olursa o başka. Yanlışlıkla bir mümini öldüren, mümin bir köle azat eder, öldürülenin âilesine de kan pahası verir, ancak âilesi, kan pahasını sadaka olarak bağışlarsa vermez. Öldürülen, mümin olmakla berâber size düşman olan bir kavimdense öldüren, mümin bir köle azat eder. Öldürülen, aranızda ahitleşme olan bir kavimdense âilesine kan pahası vermek ve bir mümin azat etmek gerek. Bunları yapamayan, Allah’a tövbe ederek iki ay, birbiri ardınca</p>
<p>oruç tutar ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>93- Ve kim bir mümini kasten öldürürse cezası cehenneme atılmaktır, ebedî kalır orada ve Allah ona gazap eder ve rahmetinden uzaklaştırır onu ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır da. </p>
<p>94- Ey inananlar, Allah yolunda savaşa gittiğiniz zaman pek dikkatli ve ihtiyatlı olun ve size selâm verene, dünya menfaatini dileyerek sen mümin değilsin demeyin, şüphe yok ki Allah katında çok ganîmetler var. Siz de önce böyleydiniz de Allah size lütfetti, o halde dikkat edin, ihtiyatlı olun; hiç şüphe yok ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(11)</p>
<p>95- Mâzeretleri olanlar müstesna, müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar, eşit olamaz. Allah, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda savaşanları, derece bakımından, oturanlardan üstün etmiştir. Allah, hepsine de iyilikler, güzellikler vaat etti ve Allah üstün etti savaşanları oturanlardan, pek büyük bir ecirle.</p>
<p>96- Kendi katından ihsân ettiği derecelerle, yarlıgamayla ve rahmetle ve Allah suçları örtüp yarlıgayan rahîmdir. </p>
<p>97- Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken ne haldeydiniz derler. Onlar da, yeryüzünde derler, âciz kişilerdik biz. Melekler, Allah’ın yeri geniş değil miydi derler, siz de hicret edeydiniz. İşte onlardır yurtları cehennem olanlar ve orası, ne de kötü bir yurttur. </p>
<p>98- Ancak yurtlarından göçmek için bir düzen, bir yol bulamayan gerçekten de âciz erkeklerle kadınlar ve çocuklar bu hükümden dışarı. </p>
<p>99- Onlardır Allah’ın bağışlayacağı umulanlar ve Allah bağışlayıcıdır, suçları örtücüdür. </p>
<p>100- Allah yolunda yurdundan göçen, yeryüzünde barınacak birçok yerler bulur, ferahlığa erer ve kim, Allah ve Peygamberi uğrunda evinden çıkıp hicret eder de sonra ona ölüm gelip çatarsa onun ecri Allah’a aittir ve Allah suçları örter rahîmdir. </p>
<p>101- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin, size bir zarar vereceğinden ürkerseniz namazı kısaltmada bir vebal yok size ve kâfirler, zâten size apaçık düşmandır. </p>
<p>102- Onların içinde bulunur da namaz kıldırırsan onların bir kısmı seninle berâber ve silâhları yanlarında olarak namaz kılsın, secde ettiler mi öbür kısmı, arkanızda dursun. Sonra namaz kılmayan takım gelsin, seninle namaz kılsın, kalkanlarını, silâhlarını üstlerinde bulundursunlar. Kâfirler, birdenbire üstünüze bir saldırışta bulunmak için sizin silâhlarınızdan, eşyanızdan gafil olmanızı isterler. Ancak yağmurdan dolayı müşkülâta uğrarsanız, yahut hastaysanız silâhlarınızı çıkarmada vebal yok size, </p>
<p>fakat ihtiyatlı davranın; şüphe yok ki Allah, kâfirlere aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır. </p>
<p>103- Namazı kıldıktan sonra ayaktayken, otururken ve yanınıza yaslanınca Allah’ı anın, tam emniyete ve huzura ulaşınca da namazı dosdoğru kılın, çünkü namaz, müminlere muayyen vakitlerde kılınmak üzere farz edilmiştir. </p>
<p>104- Düşman olan kavmi takipte gevşek davranmayın. Siz acı duyuyorsanız şüphe yok ki onlar da sizin duyduğunuz acıyı duyuyorlar ve siz Allah’tan, onların ummadığı şeyleri umuyorsunuz ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>105- Biz sana kitabı, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik, hainleri savunma. </p>
<p>106- Allah’tan yarlıganma dile, şüphe yok ki Allah, suçları örten rahîmdir. </p>
<p>107- Nefislerine hâinlik edenlerden yana çıkıp uğraşma; şüphe yok ki Allah, hâinlikte ileri giden suçluları sevmez. </p>
<p>108- İnsanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler, halbuki Tanrının râzı olmadığı sözü geceleyin söylerler, düzenler düzerlerken de o, onlarlaydı ve Allah, onların bütün yaptıklarını kavrar. </p>
<p>109- İşte siz o kişilersiniz ki dünya hayâtında onları tuttunuz, onlar için uğraştınız; fakat kıyâmet gününde, Allah’a karşı kim savunacak onları, yahut kim koruyacak onları? </p>
<p>110- Kim bir kötülük eder, yahut nefsine karşı zulümde bulunur da sonra Allah’tan yarlıganmak dilerse Allah’ı, suçları örtücü ve rahîm olarak bulur. </p>
<p>111- Kim bir suç işlerse o suçu kendi aleyhine kazanmıştır, zararı kendine ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>112- Kim bir hatada bulunur, yahut suç işler de onu bir suçsuza isnat ederse iftirâda bulunmuş, apaçık bir günahı yüklenmiş olur. </p>
<p>113- Allah’ın sana lütfü, ihsânı ve rahmeti olmasaydı onların bir kısmı seni bile doğru yoldan çıkarmayı kurmuştu, fakat onlar, ancak kendilerini sapıklığa sevk ederler ve hiçbir hususta sana zarar veremezler ve Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi ve evvelce bilmediğin şeyleri öğretti sana ve Allah’ın, sana lütfü ve ihsânı pek büyüktür. </p>
<p>114- Onların toplanıp gizlice konuşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak kim sadakayı, iyiliği ve insanların arasını bulmayı emrederse onun sözünde hayır var. Allah’ın razılığını kazanmak için bunları yapana pek büyük bir mükâfat vereceğiz. </p>
<p>115- Kendisince doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere aykırı hareket eden ve inananların yolundan başka bir yola giden kişiyi döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme atarız; orası, ne de kötü yerdir. </p>
<p>116- Şüphe yok ki Allah, kendisine eş tanıyanı yarlıgamaz, bundan başka dilediği kişinin bütün suçlarını örter, yarlıgar ve kim Allah’a eş tanırsa öylesine sapıtmıştır ki tuttuğu yol, doğru yoldan pek uzaktır. </p>
<p>117- Onlar, Allah’ı bırakırlar da dişi saydıkları putlara taparlar, böylece de ancak inatçı Şeytan’a tapmış olurlar. </p>
<p>118- Allah’sa ona lânet etmişti, o da demişti ki: Andolsun ki kullarından bir kısmını, ayartacağım da. </p>
<p>119- Onları doğru yoldan saptıracağım, olmaz isteklere sürükleyeceğim, putlara hayvanlar adatacağım da onların kulaklarını yarmalarını, Allah’ın yarattığını bozmalarını emredeceğim. Allah’ı bırakıp Şeytan’ı dost edinen, apaçık bir zarara düşmüş, ziyana uğramıştır. </p>
<p>120- Şeytan, onlara vaatlerde bulunur, onları olmayacak isteklere sürükler, kuruntular verir; fakat Şeytan’ın vaatleri, ancak aldatıştan ibarettir. </p>
<p>121- Onlardır yurtları cehennem olanlar ve oradan başka bir sığınak bulamazlar. </p>
<p>122- İnananları ve iyi işlerde bulunanları, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız, oralarda ebedî kalacaklar; işte Allah’ın gerçek vaadi ve kimdir Allah’tan daha doğru sözlü? </p>
<p>123- Ne sizin boşuna kuruntularınızın aslı var, ne kitap ehlinin kuruntularının aslı. Kim kötülük ederse cezasını görür ve Allah’tan başka ne bir dost bulur, ne bir yardımcı. </p>
<p>124- Erkek olsun, kadın olsun, inanıp da iyi işlerde bulunanlar, cennete girerler ve kıl kadar bile zulüm görmezler, hakları zayi olmaz. </p>
<p>125- Kimin dini daha güzeldir iyilikte bulunarak özünü Allah’a teslîm eden ve Tanrıyı bir tanıyan İbrahîm’in dinine uyan kişinin dininden ve Allah İbrahîm’i dost edinmiştir. </p>
<p>126- Allah’ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve Allah, her şeyi kavramış, kuşatmıştır. </p>
<p>127- Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar, de ki: Onlar hakkındaki fetvayı Allah veriyor ve kendilerine verilmesi icap eden mîrası vermediğiniz ve beğenip almadığınız yetim kızlarla âciz çocuklar hakkında ve yetimlere adâletle muâmele hususunda işte size kitapta okunan hüküm. Hayra ait neler yaparsanız şüphe yok ki Allah hepsini bilir. </p>
<p>128- Kadın, kocasının kendisine eziyet edeceğinden, yahut kendisini ihmal edeceğinden korkarsa karıyla kocanın, kendi aralarında uzlaşıp barışmaları hususunda her ikisine de vebal yok ve barış, daha hayırlıdır da. Zâten nefislerde nekeslik meyli vardır, fakat iyilik eder, hoş geçinir ve sakınırsanız şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>129- Kadınlar arasında adâletle muâmele etmeyi ne kadar isteseniz, bu hususa ne kadar düşseniz imkân yok, yapamazsınız, adâletle muâmele edemezsiniz. Hiç olmazsa onların birine tamamıyla meyledip öbürünü muallâktaymış gibi bir vaziyete düşürmeyin, uzlaşır ve sakınırsanız şüphe yok ki Allah, suçları örter rahîmdir. </p>
<p>130- Karıyla koca ayrılacak olurlarsa Allah, her birini lütuf ve keremiyle ihtiyaçtan kurtarır ve Allah’ın lütfü boldur, hüküm ve hikmet sahibidir o. </p>
<p>131- Ve Allah’ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde Andolsun ki sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de Allah’tan çekinmenizi tavsiye ettik. Fakat kâfir olursanız şüphe yok ki Allah’ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve Allah, her şeyden müstağnîdir ve övüş ona lâyıktır.</p>
<p>132- Ve Allah’ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve koruyucu olarak Allah yeter.</p>
<p>133- Dilerse ey insanlar, sizi ortadan kaldırır, başkalarını getirir ve Allah’ın buna gücü yeter. </p>
<p>134- Dünya mükâfatını dileyen bilsin ki dünya mükâfatı da Allah’ın yanındadır, âhiret mükâfâtı da ve Allah her şeyi duyar, görür.</p>
<p>135- Ey inananlar, Allah için daima adâleti tam yerine getirin ve tanıklığı o yolda yapın, hattâ kendi aleyhinize, yahut anayla babanın ve yakınların aleyhine bile olsa. Hattâ zengin, yahut yoksul bile olsa, çünkü Allah ikisine de sizden daha ziyade sahiptir, sizden daha fazla korur onları ve siz, adâleti icra ederken nefsinizin dileğine uymayın. Bir tarafı gözeterek hüküm verir, yahut birinden yüz çevirirseniz bilin ki Allah, şüphe yok, yaptıklarınızın hepsinden haberdardır. </p>
<p>136- Ey inananlar, inanın Allah’a ve Peygamberine ve Peygamberine indirdiği kitaba ve evvelce inen kitaba ve kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanmazsa şüphe yok ki doğru yoldan pek uzak kalmış, tamamıyla sapıtmış gitmiştir. </p>
<p>137- O kişiler ki iman ettiler de sonra kâfir oldular, sonra gene iman ettiler, sonra gene kâfir oldular, sonra da küfürlerini arttırdılar, Allah suçlarını örtmez onların ve doğru yola getirmez onları.(12)</p>
<p>138- Münâfıkları, elemli bir azapla müjdele.</p>
<p>139- Onlar, inananları bırakırlar da kâfirleri dost edinirler. Yüceliği, kudreti onlardan mı umuyorlar, onlardan mı arıyorlar? Hiç şüphe yok ki bütün yücelik ve kudret Allah’ındır. </p>
<p>140- Kitapta, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerini ve onlarla eğlendiklerini duyarsanız, başka bir bahisten söz açıncaya dek onlarla oturmayın, yoksa siz de onlara benzersiniz diye size bir emir indirmiştir. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla kâfirlerin hepsini de cehennemde toplayacaktır. </p>
<p>141- Onlar, sizin ahvâlinizi gözetip dururlar. Siz, Allah’ın lütfüyle bir fetih elde ederseniz biz de derler, sizinle değil miydik? Kâfirlere bir zafer payı düşse üstünlüğünüzü temin etmedik mi, inananların, size hücumunu menetmedik mi derler. Kıyamet gününde, Allah hakkınızda hükmeder ve Allah, kâfirlere, müminler aleyhine bir yol, bir başarı vermez. </p>
<p>142- Münâfıklar, Allah’ı kandırmak isterler ve o da onların cezasını verir. Onlar, namaza üşenerek kalkarlar, halk görsün diye kılarlar ve Allah’ı pek az anarlar ancak. </p>
<p>143- Onlar, imanla küfür arasında bocalayıp dururlar, ne onlara mal olurlar, ne bunlara ve Allah, kimi doğru yolundan saptırdıysa onu yola getiremezsin artık. </p>
<p>144- Ey inananlar, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. İster misiniz kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil veresiniz? </p>
<p>145- Şüphe yok ki münâfıklar, ateşin en aşağı katındadırlar ve kesin olarak onlara bir tek yardımcı bile bulamazsın. </p>
<p>146- Ancak tövbe edenler, ıslah olanlar, Allah’a sarılanlar ve Allah için dinlerinde ihlas sahibi bulunanlar müstesna. Onlar, inananlarladır ve Allah, müminlere pek büyük bir ecir verecektir. </p>
<p>147- Allah ne diye azâb etsin size şükrederseniz ve inanırsanız ve Allah şükredenlerin mükâfatını verir ve onları bilir zâten. </p>
<p>148- Allah, zulüm gören müstesna, kötü sözün apaçık söylenmesini sevmez ve Allah duyar, bilir. </p>
<p>149- Açıkça bir hayır yaparsanız, yahut yaptığınız hayrı gizlerseniz, yahut da gördüğünüz kötülüğü bağışlarsanız bilin ki Allah, şüphe yok, bağışlayıcıdır, her şeye gücü yeter. </p>
<p>150- Onlar, öyle kişilerdir ki Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah’la peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve bâzısına inandık, bâzısına inanmadık derler ve imanla küfür arasında bir yol tutmak isterler. </p>
<p>151- İşte onlardır gerçekte kâfirler ve biz kâfirler için, aşağılatıcı bir azap hazırlamışızdır. </p>
<p>152- Allah’a ve peygamberlerine inananlara ve içlerinden hiçbirini ayırt etmeyenlere gelince: Onlara ecirleri verilecektir ve Allah, suçları örten rahîmdir. </p>
<p>153- Kitap ehli, onlara gökten bir kitap indirmeni isterler, Mûsâ’dan bundan da büyük bir şey istemişler, bize Allah’ı apaçık göster demişlerdi de zulümleri yüzünden bir yıldırım düşüp yakıvermişti onları. Sonra da onlara apaçık deliller geldiği halde buzağıya tanrı demişlerdi, gene de bu suçlarını bağışlamıştık da Mûsâ’ya apaçık bir kudret vermiştik. </p>
<p>154- Ettikleri ahdi yerine getirsinler diye Tur dağını, oldukları yerin üstünde yüceltmiş ve onlara, şehrin kapısından secde ederek girin demiştik ve cumartesi günü demiştik, haddi aşmayın ve onlardan pek kuvvetli bir söz almıştık. </p>
<p>155- Sonra sözlerinde durmayıp ahitlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve kalplerimiz kapalı, anlamıyoruz demeleri yüzünden cezalarını buldular; kalplerini, küfürleri yüzünden Allah kapamıştır, o yüzden de içlerinden ancak pek azı imana gelir. </p>
<p>156- Ve inkâr etmeleri, Meryem hakkında söz söylemeleri, ona pek büyük bir iftirâda bulunmaları. </p>
<p>157- Ve biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu ve Mesîh İsa’yı öldürdük demeleri yüzünden cezalarını buldular. Onu öldüremediler de, asamadılar da, onlara öyle göründü. Zâten ihtilâfa düştükleri şeyde de onun hakkında zan içindedir onlar, ona ait bir bilgileri yoktur da ancak şüpheye kapılırlar. Gerçekten de apaçık onu öldüremediler.</p>
<p>158- Allah onu kendisine yüceltti ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.(13)</p>
<p>159- Ve kitap ehlinden hiçbiri kalmayacak ki onun ölümünden önce ona inanmasın, o da kıyâmet günü, onların aleyhine tanık olacak. </p>
<p>160- Yahûdi olanlardan meydana gelen zulüm yüzünden de onlara helâl edilen tertemiz şeyleri haram ettik ve bu, halkın çoğunu Allah yolunda menetmeleri. </p>
<p>161- Nehyedildikleri halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri yüzündendir ve biz, içlerinden kâfir olanlara elemli bir azap hazırladık. </p>
<p>162- Fakat onlardan bilgide ileri olanlar ve inananlar, sana indirilene de inanırlar, senden önce indirilenlere de ve namaz kılanlardır, zekât verenlerdir, Allah’a ve âhiret gününe inananlardır onlar ve biz onlara büyük bir ecir vereceğiz.</p>
<p>163- Biz vahyettik sana, nitekim vahyettik Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere ve vahyettik İbrahîm’e, İsmâîl’e, İshak’a, Yakup’a ve evlâtlarına ve İsa’ya, Eyyub’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a ve Dâvûd’a Zebur’u verdik. </p>
<p>164- Ve öyle peygamberler var ki onların ahvâlini anlattık sana önceden ve Allah Mûsâ ile de konuşmuştu. </p>
<p>165- Ve peygamber, müjdeleyenlerdir ve korkutucu haber verenler; tâ ki insanların, peygamberler geldikten sonra Allah’a karşı bir mazeretleri, bir bahaneleri kalmasın artık ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>166- Fakat Allah, sana indirdiği kitapla tanıklık eder ki onu, bilerek indirmiştir ve melekler de tanıklık ederler ve tanık olarak Allah yeter. </p>
<p>167- Kâfir olanlar ve halkı Allah yolundan çıkaranlarsa öylesine sapıtmışlardır ki tuttukları yol, doğru yoldan pek uzaktır. </p>
<p>168- Kâfir olanları ve zulmedenleri Allah yarlıgamaz ve onları hiç bir yola sevk etmez. </p>
<p>169- Ancak cehennem yoluna sevk eder, ebedî kalırlar orada ve bu, Allah’a pek kolaydır. </p>
<p>170- Ey insanlar, şüphe yok ki peygamber, Rabbinizden gerçek olarak gelmiştir size, siz de inanın, hayırlıdır size bu. İnkâr ederseniz şüphe yok ki Allah’ındır ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.</p>
<p>171- Ey kitap ehli, dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçek olanı söyleyin. Meryemoğlu Mesîh İsa, ancak Allah’ın peygamberidir ve Meryem’e ilga ettiği kelimesidir ve kendisine ait bir ruhtur. Artık inanın Allah’a ve peygamberlerine ve Tanrı üçtür demeyin, vazgeçin bundan, bu hayırlıdır size. Allah, ancak tek tanrıdır, oğul sahibi olmaktan münezzehtir ve onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve koruyucu olarak Allah yeter.74</p>
<p>172- Ne Mesîh, Allah’a kul olmaktan çekinir, ne de Tanrının kendisine </p>
<p>yakınlaştırdığı melekler ve ona kulluktan çekinen ve ululanmak isteyenleri o, tapısında toplayacaktır.(14)</p>
<p>173- İnananların ve iyi işler işleyenlerin ecirlerini ödeyecek ve lütfünü, onlar hakkında daha da arttıracaktır. Kulluktan çekinip ululanmak isteyenleriyse elemli bir azapla azaplan-dıracaktır ve onlar, Allah’tan başka ne bir dost bulurlar, ne bir yardımcı. </p>
<p>174- Ey insanlar, size Rabbinizden reddi mümkün olmayan bir delil gelmiştir ve size apaçık bir nur indirmişizdir. </p>
<p>175- Allah’a inanıp ona sarılanları o, kendi rahmetine ve ihsânına alacak ve onları doğru yola sevkedecektir. </p>
<p>176- Fetva isterler senden, de ki; Allah size fetva vermede babası ve çocuğu olmayanın mîrasına ait: Evlâdı olmayan bir erkek ölür de onun bir tek kız kardeşi kalırsa bıraktığı malın yarısı onundur. Mîrasçı erkek kardeşse çocuğu ve babası olmayan kız kardeşinin bıraktığı bütün mal, onundur; kız kardeş ikiyse, yahut daha fazlaysa erkek kardeşin bıraktığı malın üçte ikisini alırlar. Mîrasçılar, aynı şartlar dahilinde erkek ve kız kardeşlerse erkeğe, kadına nispetle iki pay verilir. Allah, size doğru yoldan sapmamanız için bunları açıklamaktadır ve Allah, her şeyi bilir.</p>
<p>(1) 2. sûrenin 29-38. âyetlerine ait izahata bakınız.</p>
<p>(2) Adâlet, doyurmak, giydirmek, hattâ çocuğa sütnine tutmak, ayrı ev veya daire tahsis etmek gibi hususlarda olduğu kadar kadına muâmele hususlarında da riâyet edilmesi gereken şarttır.</p>
<p>(3) Kötülükten maksat zinadır. Bu âyetin hükmü olan hapis cezası, taşlanma sûretiyle öldürmek emrini bildiren âyetle neshedilmiştir.</p>
<p>(4) Hürmeti, yani haram olmayı iktiza eden süt verişin, İbn-i Ömer’le İbn-i Abbas’tan gelen rivâyete göre azı çoğu birdir. Ebu-Hanife, bu kavli kabul eder. Mâlik’in mezhebi de budur. Şafii’ye göre beş kere süt vermek, hürmeti icab ettirir. Ayişe ve Cübeyr oğlu Said’in kavli budur. Şia-i İmamiyye’ye göre çocuğun etinin ve kemiğinin teşekkülünü icab edecek kadar süt veriş hürmeti muciptir ki bu da bir başkası emzirmemek şartıyla bir gün ve bir gece çocuğa süt veriş, yahut birbiri ardınca on beş defa emziriştir. (Mecma’ I, s. 253). Nesep dolayısıyla haram olanlar, süt dolayısıyla de haramdır (al-Tecrid, 2, Kitâb-ün-Nikâh, s.124).</p>
<p>(5) Âyette, “Evlenmek sûretiyle faydalanılan kadınlar” kendileriyle “müt’a” yapılan kadınlardır. “Müt’a”, zamânı ve ücreti muayyen olmak, şartıyla, soy-sop, süt anne, yahut herhangi bir sebeple alınması haram olmayan bir kadını muvakkat nikâhla almaktır. Ehli Sünnete göre bu nikâh, sonradan kaldırılmıştır. Buhârî, Hayber’in fethedildiği gün Hz. Peygamberin, bu nikâhı nehyettiğine dâir Ali’den bir hadis tahric eder (al-Tacrid, 2, Gazvatu Haybar, s. 81). Müslim, birçok hadislerle Hz. Muhammed (s.a.a)’in, bir ruhsat olarak müt’aya izin verdiğini üçü mütecâviz hadisle müt’anın, Abû – Bekr ve Ömer zamanında câri olduğunu, Ömer tarafından menedildiğini, birçok hadislerle de Hz. Peygamber tarafından menedilmiş bulunduğunu bildirir. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a) tarafından menedildiğini bildiren hadislerin bir kısmında Mekke’nin, bir kısmındaysa Hayber’in fethedildiği gün menedildiği rivâyet edilir (Matbaa-i Âmire – 1331, 4, Bâbu Nikâh-al Müt’aa, s. 130 – 135). Cumhûr-i Ehli Sünnet, müt’anın haram olduğunda müttefiktir (Şia-i İmâmiyye’nin fikri için bakınız; Seyyid Şerefüddin Abd-al Husayn-al Amili; Acvıbatu Masâili Cârullâh, Saydâ – Matbaat-al İrfân, 1355-1936, s. 89 – 106).</p>
<p>(6) Bu âyetlerin hükmü, içkinin haram edilişinden evvelki devreye aittir.</p>
<p>(7) Cumartesi gününü tanıyanlardan maksat, Mûsâ dinine uymuş olanlardır. Ahd-i Atıyk’e göre yerle gök ve ikisinde olanlar, altı günde yaratılmış, yedinci günü Tanrı istirahat etmiştir (Tekvin, 1-2, 1-31, 1-3). Bu yüzden Tanrı, yedinci gün olan cumartesi gününü, Mûsâ dinine uyanların istirahat ve ibadet günü olarak tâyin etmiş ve o gün hiçbir iş yapılmamasını buyurmuştur (Huruc, 20, 8-11). Bu hüküm, İsa dininde neshedilmiştir (Matyus, 12, 1-14).</p>
<p>(8) Metinde “cibt” ve “tâgut” diye geçmektedir. Cibt Tanrıdan başka her tapılan şeydir (al-Müfredât, s. 83), Tâgut da Tanrıdan başka tapılan her şeye, zâlime, büyücüye, kâhine, cin ve Şeytan taifesine, hayırdan meneden her şeye denir (Aynı kitap, s. 307).</p>
<p>(9) Hikmetten maksat peygamberliktir.</p>
<p>(10) Nifak, şeriata bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkmaktır. Bu yüzden münafıklar, dinden dışarıdır. Münafık sözü, Türkçe’de iki yüzlü sözüyle ifade edilebilir. Sözüyle Müslüman olup özüyle Müslümanlığı kabul etmeyenlere denir.</p>
<p>(11) Zeyd oğlu Usame, Hz. Muhammed (s.a.a)’in bulunmadığı bir savaşa memûr olmuş ve rastladığı bir çobanı kendisine selâm verip şahadet getirdiği halde şüphelendiğinden öldürmüştü. Bu münasebetle bu âyet vahyedilmiştir.</p>
<p>(12) Mûsâ Peygambere inandıktan sonra buzağıya taparak kâfir olan, sonra tekrar dine geldikleri halde İsa gelince ona inanmayan ve Hz. Muhammed (s.a.a)’e karşı büsbütün inkârlarını arttıran Museviler ve bu âyetten sonraki âyetin hükmüne göre münafıklar.</p>
<p>(13) Ahd-i Cedid’e nazaran İsa Peygamber, Yuda tarafından ele verilmiş, haça gerilerek öldürülmüş, sonra dirilip bir kaç gün şakirtleri arasında yaşadıktan sonra göğe ağmıştır. Müslüman inancına göre İsa’yı ele veren, yahut bir başkası İsa sanılarak haça gerilmiş, Hz. İsa diri göğe ağmıştır.</p>
<p>(14) Matyus İncili’nin sonunda üç uknumun Baba, Oğul ve Rûh-ül-Kudüs olduğu bildirilmektedir (28, 19). Bu İncil’de ve diğer üç İncil’de yer yer, Tanrının baba, İsa’nın da oğul olduğu ve Ruh-ül-Kudüs’le kuvvetlenip olağanüstü şeyler yaptığı tekrarlanır. Hasılı Hıristiyanlığın esası, üç uknuma, yani asla inanmaktır. Onlarca Tanrı, öyle bir varlıktır ki bu varlık, Baba, Oğul ve Ruh-ü-Kudüs olarak tecelli eder. Baba, Oğul ve Ruh-ül-Kudüs de tek tanrı sayılır. Baba hayatı, Oğul kelâmı, Ruh-ül-Kudüs de kudreti temsil eder. Kelâm, yani oğul olan İsa, lâhutun, Tanrılığın, nâsut, yani insan sûretine bürünmesi ve zuhur etmesidir. Müslümanlık, tek ve münezzeh Tanrı esasına dayanır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/4-nisa-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

