<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim &#187; MAİDE</title>
	<atom:link href="http://www.islamidavet.net/etiket/maide/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamidavet.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 00:26:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>5-Mâide Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/5-maide-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/5-maide-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 17:23:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[5-Mâide Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2992</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Ey îmân edenler! Akidleri (verdiğiniz sözleri) yerine getirin! Siz ihrâmlı iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla, size okunacak (bildirilecek) olanların dışında kalan sağmal hayvanlar sizin için helâl kılındı. Şübhesiz ki Allah, ne dilerse hükmeder. 2. Ey îmân edenler! Ne Allah’ın şeâirine (dîninin alâmetlerine), ne haram aya, ne (Kâ‘be’ye hediye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Ey îmân edenler! Akidleri (verdiğiniz sözleri) yerine getirin! Siz ihrâmlı iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla, size okunacak (bildirilecek) olanların dışında kalan sağmal hayvanlar sizin için helâl kılındı. Şübhesiz ki Allah, ne dilerse hükmeder.</p>
<p>2. Ey îmân edenler! Ne Allah’ın şeâirine (dîninin alâmetlerine), ne haram aya, ne (Kâ‘be’ye hediye edilen) kurbana, ne (ona takılan) gerdanlıklara ne de Rablerinden bir lütuf ve bir rızâ arayarak Beyt-i Harâm’a gelenlere hürmetsizlik etmeyin! Ama ihrâmdan çıkınca artık avlanabilirsiniz.Ve sizi Mescid-i Harâm’dan men‘ ettiler diye bir kavme olan kin(iniz), sakın sizi haddi aşmaya sevk etmesin! Hem iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, </p>
<p> “Maddî ve ma‘nevî herşeyde, yardımın ve ictimâın (bir araya gelmenin) büyük kuvvet ve te’sîri vardır. (&#8230;) Nasıl ki birbirine mukābil (karşı) tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezâlik (bunun gibi) iki-üç nükte veya iki-üç hüsün (güzellik) ictimâ‘ ettikleri (birleştikleri) zaman, pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder (doğar).<br />
Bu sırra binâendir ki, her hüsün sâhibinin ve her bir sâhib-i kemâlin (kâmil insanın), emsâliyle (benzerleriyle) ictimâ‘ etmeye fıtrî (yaratılışta) bir meyli vardır ki, ictimâ‘ları zamânında hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş taşlığıyla berâber, kubbeli binâlarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeğe meyleder ki, sukūt (düşme) tehlikesinden kurtulsunlar.<br />
Maalesef, insanlar teâvün (yardımlaşma) sırrını idrâk edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!” (İşârâtü’l-İ‘câz, 34-35)</p>
<p>3. Size, ölü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanın eti), (akan) kan, domuz eti, kendisi Allah’dan başkası adına kesilen (hayvan) bir de (canı çıkmadan yetişip) kestiğiniz hâriç; boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, süsülmüş (boynuzlanmış), yırtıcı hayvanın yediği (hayvanlar) kezâ, dikili taşlar (putlar) üzerine kesilen (hayvan)lar ve fal oklarıyla kısmet aramanız haram kılındı. Bunlar (birer) isyandır! İnkâr edenler, bugün sizin dîninizden (onu yok etmekten) ümidlerini kesti(ler); artık onlardan korkmayın, ancak benden korkun! Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan ni‘metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a râzı oldum!O hâlde kim günâha (ölmeyecek kadar olan zarûret mikdârından fazlasına) meyletmeksizin açlık içinde (bunlardan yemeye) mecbur kalırsa, artık şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.<br />
 “ ‘Hınzır (domuz) eti yiyen, bir cihette hınzırlaşır’ kāidesiyle, o hayvanın eti sâir hayvanât-ı ehliyenin etleri gibi zararsız yenilmiyor. Etinden gelen menfaatten daha çok ziyâde zarar îrâs etmekle (vermekle) berâber, etindeki kuvvetli yağ ise (fazla harâret verdiğinden,) kuvvetli soğuk memleket olan Frengistandan (Avrupa’dan) başka, tıbben muzır (zararlı) olduğu gibi, eti de yağı da ma‘nen ve hakīkaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş (belli olmuş). İşte bu gibi hikmetler onun haram olmasına ve nehy-i İlâhî taallukuna (Allah’ın onu yasaklamasına) bir hikmet olmuştur. Hikmet, her ferdde ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü (değişmesi) ile illet (onu haram kılan gerçek sebeb) değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez.” (Lem‘alar, 9. Lem‘a, 38)</p>
<p> “*اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتَ لَكُمْ د۪ينَكُمْ*[Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim] âyetinin sırrıyla, kavâid-i Şeriat-i Garrâ (o parlak Şeriatın kāideleri) ve desâtîr-i sünnet-i seniye (sünnet-i seniyenin düsturları) tamam ve kemâlini bulduktan sonra yeni îcadlarla, o düsturları beğenmemek veyâhut hâşâ ve kellâ, nâkıs (noksan) görmek hissini veren bid‘aları (dîne ters düşen yeni şeyleri) îcâd etmek dalâlettir, ateştir.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 54)<br />
 Vedâ‘ Haccında indirilen bu âyetten sonra, haram ve helâle dâir artık başka bir âyet indirilmemiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 179) </p>
<p> 4.(Ey Habîbim!) Sana kendileri için nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size temiz şeyler helâl kılındı; yetiştiriciler olarak Allah’ın size öğrettiğinden onlara öğreterek terbiye ettiğiniz avcı hayvanlar(ın avladıkları) da (size helâl kılındı). Öyleyse onların size tuttuklarından yiyin ve (ava gönderirken) üzerine Allah’ın ismini zikredin! Hem Allah’dan sakının!” Muhakkak ki Allah, hesâbı pek çabuk görendir.</p>
<p>5. Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitab verilenlerin yiyeceği de size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Gerek mü’min kadınlardan hür ve iffetli olanlar, gerekse sizden önce kendilerine kitab verilenlerden hür ve iffetli olan kadınlar, zinâdan kaçınan ve gizli dost edinmeyen iffetli kimseler olmak üzere, kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde (size helâl kılındı).</p>
<p>6. Ey îmân edenler! Namaza kalktığınız zaman, artık yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı ise meshedin; topuklara kadar da ayaklarınızı (yıkayın)! Bununla berâber cünüb iseniz hemen (tamâmen) yıkanıp temizlenin!</p>
<p>7. Allah’ın size olan (İslâm) ni‘metini ve “İşittik ve itâat ettik!” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı mîsâkını hatırlayın ve Allah’dan sakının! Şübhe yok ki Allah, sînelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.<br />
Âyetteki mîsâk, yani sağlam söz; mü’minlerin Resûl-i Ekrem (asm)’a yaptıkları bîattır. Veya Allah-ü Teâlâ’nın, kālû belâ’da ruhlar âleminde, bütün ruhlara hitâben: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline cevâben onların: “Evet (sen bizim Rabbimizsin)!” diyerek verdikleri sözdür. Veyâhut da Akabe ve Hudeybiye’de mü’minlerin Allah ve Resûlüne verdikleri sözdür. (İbn-i Kesîr, c.1, 494)<br />
 “Zemîni (dünyayı) döndürüp, gece ve gündüz sahîfelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla (günlük hâdiselerle) yazan ve değiştiren aynı Zât, aynı anda, en gizli ve en cüz’î olan kalblerin hâtırâtlarını (içlerinden geçeni) dahi bilir ve irâdesiyle idâre eder.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 141) </p>
<p>8. Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhidlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn(iniz), sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah’dan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. </p>
<p>9. Allah, îmân edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için bir mağfiret ve (pek) büyük bir mükâfât olduğunu va‘d etti.<br />
 “Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak (sonsuz ilim ve kudret sâhibi) olan şu masnûâtın Sâni‘i (san‘atlı varlıkların san‘atkârı), bütün enbiyânın (peygamberlerin) tevâtürle (yalan olması aklen imkânsız bir şekilde) haber verdikleri ve bütün sıddîkīn ve evliyânın icmâ‘ (fikir birliği) ile şehâdet ettikleri (şâhidlik yaptıkları) mükerrer (tekrar tekrar söylediği) va‘d ve vaîd-i İlâhîsini (mükâfât ve cezâ va‘dlerini) yerine getirmeyip, hâşâ, acz ve cehlini göstersin?<br />
Hâlbuki va‘d ve vaîdinde bulunduğu emirler (işler), kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif ve pek kolay! Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını (varlıklarını), gelecek baharda kısmen aynen, kısmen mislen (benzerleriyle) iâdesi kadar kolaydır. Îfâ-yı va‘d (va‘din yerine getirilmesi) ise, hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rubûbiyetine pek çok lâzımdır. Hulfü’l-va‘d (va‘dinden dönmek) ise, hem izzet-i iktidârına zıddır, hem ihâta-i ilmiyesine (herşeyi kuşatan ilmine) münâfîdir (terstir).” (Zülfikār, 10. Söz, 32)</p>
<p>10. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cehennem ehlidirler!</p>
<p>11. Ey îmân edenler! Allah’ın üzerinize olan ni‘metini hatırlayın; hani bir kavim size (sû’-i kasd yapmak için) ellerini uzatmaya yeltenmişti de (Allah) onların ellerini sizden çekmişti. O hâlde Allah’dan sakının! Hem mü’minler, böylece ancak Allah’a tevekkül etsinler!<br />
 “İnsan zaîfdir, belâları çok. Fakirdir, ihtiyâcı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i zü’l-Celâl’e (celâl sâhibi, kudreti sonsuz olan Allah’a) dayanıp tevekkül etmezse (güvenmezse) ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz (netîcesiz) meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.” (Sözler, 6. Söz, 16)<br />
“Tevekkül (Allah’a güvenerek işin sonunu ona bırakmak), esbâbı (sebebleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı dest-i kudretin (Allah’ın kudretinin) perdesi bilip riâyet ederek (uyarak) esbâba teşebbüs ise, bir nevi‘ duâ-yı fiilî telakkī ederek, müsebbebâtı (netîceleri) yalnız Cenâb-ı Hakk’tan istemek ve netîceleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibârettir.” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>12. Ve and olsun ki Allah, İsrâiloğullarının sağlam sözünü almıştı. (Her kabîleden birer kişi olarak) içlerinden on iki de vekil ta‘yîn etmiştik.</p>
<p>13. Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lâ‘net ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. (Onlar Tevrât’taki) kelimeleri yerlerinden değiştirirler,<br />
 “Tevrât, İncîl ve Zebûr’un ibâreleri, Kur’ân gibi i‘câzları olmadığından, hem mütemâdiyen (sürekli) tercüme tercüme üstüne olduğundan pek çok yabânî kelimeler içlerine karıştı. Hem müfessirlerin (tefsîr edenlerin) sözleri ve yanlış te’villeri (îzahları), onların âyetleriyle iltibâs edildi (karıştırıldı). Hem bazı nâdânların (kendini bilmezlerin) ve bazı ehl-i garazın tahrîfâtı (düşman olanların kalem karıştırmaları) da ilâve edildi.<br />
Şu sûrette o kitablarda tahrîfât ve tağyîrât (bozmalar ve değiştirmeler) çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullâh-i Hindî, allâme-i meşhûr, kütüb-i sâbıkanın (geçmiş kitabların) binler yerde tahrîfâtını, keşişlerine ve yahudi ve nasârâ (hristiyan) ulemâsına isbât ederek, iskât etmiş (susturmuş).” (Zülfikār, 19. Mektûb, 67)</p>
<p>14. (Yahudilerden olduğu gibi,) “Şübhesiz biz hristiyanız” diyenlerden de sağlam sözlerini almıştık; buna rağmen (onlar da) kendisiyle nasîhat edildikleri (kitapları)ndan (İncil’den) bir nasib (almay)ı unuttular. Bu sebeble kıyâmet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin bıraktık. Allah, yapmakta olduklarını ileride (âhirette) kendilerine haber verecektir.</p>
<p>15. Ey ehl-i kitab! Muhakkak Resûlümüz (Muhammed) size geldi; Kitab’dan (Tevrât’tan, âhir zaman peygamberinin sıfatları ve recim âyeti gibi) gizlemekte olduğunuz şeylerin birçoğunu size açıklıyor, birçoğunu da (açıklamıyor) affediyor. Doğrusu size Allah’dan bir nûr ve apaçık bir Kitab (Kur’ân) gelmiştir.</p>
<p>16. Rızâsına uyanları Allah onunla selâmet yollarına eriştirir, onları izni ile zulümâttan (küfür karanlıklarından) nûra (îmâna) çıkarır ve onları dosdoğru bir yola hidâyet eder.<br />
“Kur’ân, bil-âyân (açıkça) ve şübhesiz, saâdet-i dâreyne îsâl eder (iki cihan saâdetine ulaştırır), beşeri ona sevk eder. Kimin şübhesi varsa, bir def‘a Kur’ân’ı okusun, dinlesin, ne diyor? Hem Kur’ân’ın verdiği meyveler hem mükemmeldir, hem hayatdardır (canlıdır). Öyle ise, Kur’ân ağacının kökü hakīkattedir, hayatdardır. Çünki meyvenin hayâtı, ağacın hayâtına delâlet eder (delîl olur). İşte bak! Her asırda ne kadar asfiyâ ve evliyâ gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînûr (canlı ve nûrlu) meyveleri vermiş.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 88)</p>
<p>17. Andolsun ki, şübhesiz Allah, o Meryemoğlu Mesîhdir!” diyenler kâfir olmuşlardır! De ki: “Peki (Allah, sizin ilâh olarak düşündüğünüz) Meryemoğlu Mesîh’i, annesini ve yeryüzündekilerin hepsini helâk etmek istese, Allah’a karşı kim bir şeye mâlik olabilir? Hem göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü Allah’ındır.<br />
“Şu kâinâtın mâlik ve mutasarrıf-ı hakīkīsi (gerçek sâhibi ve hâkimi), ma‘bud ve mahbûb-ı hakīkīsi (gerçek ibâdete lâyık olanı ve sevgilisi) o Zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitâbın sahîfeleri gibi suhûletle (kolaylıkla) çevirir, yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder.” (Sözler, 9. Söz, 30)</p>
<p>18. Hâlbuki yahudiler ve hristiyanlar: “Biz, Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz!” dedi(ler). De ki: “Öyleyse (Allah), günahlarınız yüzünden size niçin azâb ediyor? Bil‘akis siz, (O’nun) yarattığından bir insansınız.”<br />
“(Kur’ân) Ehl-i dalâletin bütün aksâmını (kısımlarını) susturur ve şübehâtın (şübhelerin) bütün menşe’lerini (çıkış yollarını) kapatır. Ehl-i dalâlet (haktan sapanlar) için, içine girip saklanacak şeytânî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 19)</p>
<p>19. Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada (fetret devrinden sonra) şübhesiz size Resûlümüz (Muhammed) geldi, (dînin hükümlerini) size açıklıyor; tâ ki (hesab gününde): “Bize ne bir müjdeleyici, ne de bir korkutucu geldi!” demeyesiniz! İşte gerçekten size bir müjdeleyici ve (aynı zamanda) bir korkutucu gelmiştir.</p>
<p>20. Bir zaman da Mûsâ, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinize olan ni‘metini hatırlayın! Hani içinizde peygamberler kıldı ve sizi hükümdarlar yaptı. Hem âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi.”</p>
<p>21. Ey kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı Arz-ı Mukaddes’e (Kudüs’e) girin ve (düşmandan korkarak) arkanıza dönmeyin; yoksa (dünya ve âhirette) zarara uğramış kimseler olursunuz.”</p>
<p>22. (Onlar:) “Ey Mûsâ! Şübhe yok ki orada zorbalar topluluğu vardır. Bu yüzden doğrusu biz, (onlar) oradan çıkmadıkları müddetçe oraya aslâ girmeyiz! Fakat oradan çıkarlarsa, gerçekten biz de (oraya) girecek kimseleriz” dediler.</p>
<p>23. (Allah’dan) korkanlardan, Allah’ın kendilerine ni‘met verdiği (emre uymayı nasîb ettiği) iki adam (Yûşa‘ ile Kâleb) şöyle dedi: “Onların üzerine (şehrin) kapı(sın)dan girin! İşte oraya bir girdiniz mi, artık şübhesiz siz gālib kimselersinizdir; artık (gerçekten) mü’minler iseniz, o hâlde ancak Allah’a tevekkül edin!”<br />
 “Îman tevhîdi (Allah u Teâlâ’yı bir olarak kabûl etmeyi), tevhid teslîmi, teslim tevekkülü (Allah’a güvenerek işin sonunu O’na bırakmayı), tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder (iki cihan saâdetini gerektirir). Fakat yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı (sebebleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest-i kudretin (Allah u Teâlâ’nın kudretinin) perdesi bilip riâyet ederek esbâba teşebbüs ise, bir nevi‘ duâ-yı fiilî telakkī ederek, müsebbebâtı (sebeble meydana gelenleri) yalnız Cenâb-ı Hakk’tan istemek ve netîceleri ondan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibârettir.” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>24. (İsrâiloğulları:) “Ey Mûsâ! Doğrusu biz, (onlar) orada bulundukları müddetçe, oraya ebedî olarak aslâ girmeyiz; onun için sen, Rabbinle git, artık (onlarla) ikiniz savaşın, doğrusu biz (onlarla harb etmektense) burada (bu Tih Sahrâsında) oturacak olan kimseleriz” dediler.</p>
<p>25. (Mûsâ:) “Rabbim! Şübhe yok ki ben, kendimden ve kardeşimden başkasına sâhib olamıyorum; bu sebeble bizimle bu fâsıklar topluluğunun arasını ayır!” dedi.</p>
<p>26. (Allah:) “Artık şübhesiz orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl haram kılınmıştır. O yerde (Tih çölünde) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır, bu yüzden o fâsıklar topluluğuna üzülme!” buyurdu.<br />
 Bu kırk yılın sonunda, Mûsâ (as)’ın yerine geçen Yûşa‘ (as), Filistin’i fethetmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 207)<br />
“Herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gāliben (çoklukla) muktedir olur. Onun için en mühim makāsıd-ı Kur’âniye (Kur’ânî gāyeler) ekser uzun sûrelerde derc edilerek (yerleştirilerek) her bir sûre, bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek hiçkimseyi mahrûm etmemek için tevhid ve haşir ve Kıssa-i Mûsâ gibi bazı maksadlar tekrâr edilmiş.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 101)</p>
<p>27. (Ey Resûlüm!) Onlara, Âdem’in iki oğlunun (Hâbil ile Kābil’in) haberini de hakkıyla oku! Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden (Hâbil’den) kabûl edilmiş, diğerinden (Kābil’den) ise kabûl edilmemişti.<br />
 Aralarındaki anlaşmazlıkta haklı olanı belirlemek gāyesiyle, her iki kardeş de birer kurban kestiler. Hâbil’in kestiği kurbanın makbûl olduğuna bir delil olarak gökten bir ateş indirildi ve kurbanını yaktı. (Beyzâvî, c. 1, 263)<br />
“(Kur’ân) mâzî (geçmiş) zamânının vukūâtından, Hazret-i Âdem’in hılkat-i cesedinden (yaratılışından), iki oğlunun kavgasından tâ Tûfân’a, tâ kavm-i Fir‘avun’un garkına (boğulmasına), tâ ekser enbiyânın (peygamberlerin) mühim hâdisâtına (hâdiselerine) kadar (&#8230;) bütün mebâhis-i esâsiyeyi ve mühimmeyi (temel ve mühim mevzû‘ları) öyle bir tarzda beyân eder ki, o beyan, bütün kâinâtı bir saray gibi idâre eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve semâ, misbahlarıyla (kandilleriyle) süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mâzî ve müstakbel (geçmiş ve gelecek), bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahîfe hükmünde temâşâ (seyr) eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın (hâdiseler zincirinin) iki tarafı birleşmiş, ittisâl peydâ etmiş (bağlanmış) bir sûrette bir zamân-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı zü’l-Celâl’e yakışır bir tarz-ı beyândır (ifâde şeklidir).” (Zülfikār, 25. Söz, 28-29)</p>
<p>28. “Yemîn olsun ki, eğer beni öldürmek için bana elini (kötü bir niyetle) uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim. Şübhesiz ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’dan korkarım.”</p>
<p>29. “Doğrusu ben isterim ki, (sen) kendi günâhın ile benim günâhımı da yüklenesin de ateşin ehlinden olasın! İşte zâlimlerin cezâsı budur!”</p>
<p>30. Nihâyet nefsi ona kardeşini öldürmeyi hoş (ve kolay) gösterdi de onu öldürdü; bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldu.</p>
<p>31. Sonra Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Bunun üzerine Kābil:) “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz mi kaldım?” dedi. Böylece (bunu bilmediğine) pişman olan kimselerden oldu.</p>
<p>32. Bundan dolayıdır ki, İsrâiloğullarına (Tevrâtta) şöyle yazmıştık: “Kim bir kimseyi, bir kimseye veya (o kimsenin) yeryüzünde bir fesad (çıkarmakta olmasın)a karşılık olmaksızın (ölüm cezâsını gerektiren bir suçu olmadığı hâlde) öldürürse, o takdirde bütün insanları öldürmüş gibidir.<br />
 “Âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle, bir ma‘sûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtâl edilmez. Bir ferd dahi, umûmun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtâl edilmez. Bir cemâatin selâmeti için, bir ferdin rızâsı bulunmadan hayâtı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet (fedâkârlık) nâmına, rızâsı ile olsa, o başka mes’eledir.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 42-43)</p>
<p>33. Allah’a ve peygamberine karşı savaşan ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışanların cezâsı, ancak (birini öldürmüşlerse, kendilerinin de) öldürülmeleri veya (malını da alarak öldürmüşlerse) asılmaları veya (sâdece mallarını zorla almışlarsa) elleri ile ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya (tehdidle insanları korkutmuşlarsa, bulundukları) yerden sürgün edilmeleridir! Bu, onlara dünyada bir rezilliktir, âhirette ise onlar için (pek) büyük bir azab vardır!</p>
<p>34. Ancak, (siz) kendilerini ele geçirmezden önce tevbe edenler müstesnâ. Artık bilin ki şübhesiz Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>35. Ey îmân edenler! Allah’dan sakının! O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve (O’nun) yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>36. Şübhesiz o inkâr edenler, yeryüzünde ne varsa tamâmı ve bununla berâber bir o kadarı daha gerçekten kendilerinin olsa da, kıyâmet gününün azâbına karşı onu fedâ etseler, (yine) kendilerinden kabûl edilmez.<br />
“Herkesin îman mukābilinde (karşılığında) bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen (süslü) ve bâkī ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı başına açılmış. Eğer îman vesîkasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk (maddecilik) tâûnuyla (vebâsıyla) çoklar o da‘vâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyâttan (ölümden) yalnız birkaç tânesi kazandığını sekerâtta (ölüm ânında) müşâhede etmiş (görmüş); ötekiler kaybetmişler!<br />
Acabâ bu kaybettiği da‘vânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi? İşte o da‘vâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o da‘vâyı kaybettirmeyen hârika bir da‘vâ vekîlini o işte çalıştıran vazîfeleri bırakıp, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkī mâlâya‘niyât (boş şeyler) ile iştigâl etmek (meşgûl olmak) tam bir akılsızlık(tır.)” (Asâ-yı Mûsâ, 4. Mes’ele, 12)</p>
<p>37. Ateşten çıkmak isterler; fakat onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Çünki onlar için dâimî bir azab vardır.</p>
<p>38. Hem hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın yok mu, yaptıklarına bir cezâ, Allah’dan bir azâb olmak üzere onların (sağ) ellerini kesin!<br />
 Bu cezânın tatbîk edilmesi bazı şartlara bağlıdır: Hırsız, âkıl-bâliğ olmalı, kör veya sağır olmamalı, çalınan malın sâhibi ile aralarında ebeveyn-çocuk veya karı koca yâhut ortaklık münâsebeti olmamalı, çalınan mal alel‘âde, kıymetsiz veya çabuk bozulur cinsten olmamalı, hırsızlık eden kimse çok maddî sıkıntı çeken zarûret hâlindeki birisi olmamalı (ki Hz. Ömer (ra), kıtlık zamanında hırsızlık cezâsını uygulamamıştır) ve malı korunan bir yerden çalmış olmalıdır. (Bilmen, c. 2, 765)<br />
“Bir hırsız, elini başkasının malına uzattığı dakīkada hadd-i şer‘înin icrâsını (İlâhi cezânın yerine getirilmesini) tahattur eder (hatırlar), arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir. Îmânın hâssasıyla (husûsiyetiyle) kalbin kulağıyla, kelâm-ı ezelîden gelen ve hırsızın elinin i‘dâmına (kesileceğine) hükmeden, وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فاَقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا [Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın yok mu, onların (sağ) ellerini kesin!] âyetini hissedip işitir gibi, îman ve i‘tikādı heyecâna ve hissiyyât-ı ulviyesi (yüksek hisleri) harekete gelir. Rûhun etrâfından, vicdânın derin yerlerinden o sirkat meyelânına (hırsızlık meyline) hücum gibi bir hâlet-i rûhiye (ruh hâli) hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân (meyiller) parçalanır, çekilir. Git gide o meyelân bütün bütün kesilir. Çünki yalnız vehim ve fikir değil, belki ma‘nevî kuvveleri, akıl, kalb ve vicdan birden o hisse, o hevese hücûm eder, hadd-i şer‘îyi tahattur ile ulvî zecir (yasaklama) ve vicdânî bir yasakçı, o hissin karşısına çıkar, susturur.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 430)</p>
<p>39. Fakat kim zulmünden (yaptığı hırsızlıktan) sonra tevbe edip (hâlini) ıslâh ederse, artık şübhesiz Allah onun tevbesini kabûl eder. Muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>40. Bilmez misin ki şübhesiz göklerin ve yerin mülkü ancak Allah’ındır; dilediği kimseye (hak ettiği üzere) azâb eder, dilediği kimseye de (kendi lütfundan) mağfiret eder! Çünki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>41. Ey Peygamber! Kalbleri îmân etmediği hâlde, ağızlarıyla “Îmân ettik” diyenlerden ve yahudi olanlardan küfürde koşuşanlar, seni üzmesin! (Onlar sana, aslında sâdece) yalancılık etmek için çokça kulak verenlerdir; sana gelmeyen diğer bir kavim için (câsusluk yapmak üzere) can kulağıyla dinleyicidirler.</p>
<p>42. Onlar (o münâfıklar ve yahudiler) yalancılık etmek için can kulağıyla dinleyenler, (ve rüşvet alıp) dâimâ haram yiyenlerdir. Fakat sana gelirlerse, artık aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir! Şâyet onlardan yüz çevirirsen, o takdirde sana aslâ hiçbir zarar veremezler. Ama hüküm verirsen, artık aralarında adâletle hükmet! Çünki Allah, adâletli olanları sever.<br />
 Rivâyetlere göre Resûlullah (asm) önceleri, hakemlik için kendisine gelen ehl-i kitab hakkında hüküm verip vermeme husûsunda serbest bırakılmıştı. Daha sonra 49. âyette geçen “Onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet!” emri, bu serbestliği kaldırmıştır. (Nesefî, c. 1, 411)<br />
“Saâdet-i beşeriye (insanlığın saâdeti), dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 431)</p>
<p>43. Peki içinde Allah’ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu (ve sana inanmadıkları) hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar (da) sonra bunun ardından (senin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Çünki onlar mü’min kimseler değillerdir.</p>
<p>44. İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât’ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah’a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât’la) hüküm verirlerdi; Allah’ın Kitâbı’nı muhâfazaya me’mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb’e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da (onunla hüküm verirlerdi); çünki (onlar,) ona gözcülük eden (tahriften koruyan) kimseler idiler.(Ey yahudiler!) O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukābilinde) satmayın! (Tevrât’ı tahrîf etmeyin!)Artık kim Allah’ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.<br />
Bu âyetle, 45. ve 47. âyetlerde geçen “kâfirler, zâlimler ve fâsıklar” sıfatlarından birincisi, inkâr edenleri; diğer ikisi ise, îmânı olduğu hâlde bunun gereğini yapmayan kimseleri ifâde eder. Zirâ Hz. İkrime (ra)’den gelen rivâyete göre, “Onlar kâfirlerin ta kendileridir” ta‘bîri, hem kalben hem de lisânen ilâhi hükümleri inkâr edenleri içine alır. Hâlbuki Allah’ın hükümlerini kalbiyle bilip, lisânıyla da bunu ikrâr ettiği hâlde buna zıt olan amelleri işleyen kimseler yâni zâlimler ve fâsıklar, aslında Allah’ın indirdiği ile hükmetmiş ama onu bi’l-fiil yapmamış olurlar. Dolayısıyla böyle kimseler sırf bu amellerinden dolayı kâfirler sınıfına dâhil olmazlar. (Râzî, c. 6/12, 6-13)</p>
<p>45. Hem onda (Tevrât’ta, yahudilerin) üzerlerine: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak ve dişe diş; yaralara ise (karşılıklı) kısas (vardır)!” diye yazdık. Fakat kim bunu (kısas hakkını) bağışlarsa, o takdirde bu onun (günahları) için bir keffâret olur. Kim de (inandığı hâlde aksini yaparak) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.</p>
<p>46. Ardından da onların (o peygamberlerin) izleri üzerine, kendinden önceki Tevrât’ı tasdîk edici olarak Meryemoğlu Îsâ’yı gönderdik. Ona da içinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan, ve kendinden önceki Tevrât’ı tasdîk edici, takvâ sâhibleri için de bir hidâyet ve bir nasîhat olan İncîl’i verdik.</p>
<p>47. Ve İncîl ehli, Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsin (diye buyurduk)! Artık kim (inandığı hâlde amel etmeyerek) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.</p>
<p>48. (Habîbim, yâ Muhammed!) Sana da Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden önceki kitab(lar)ı tasdîk edici ve on(lar)a bir şâhid olarak hak ile indirdik; öyleyse onların (ehl-i kitâbın) arasında Allah’ın indirdiğiyle hüküm ver ve sana gelmiş olan haktan (dönerek) onların arzularına uyma! (Ey insanlar!) Sizden her biri(niz) için (her peygamberin devrine âid) bir şeriat ve bir yol kıldık.<br />
 “Enbiyâ-yı sâlife (geçmiş peygamberler) zamânında, tabakāt-ı beşeriye (insanlık tabakaları) birbirinden çok uzak ve seciyeleri (ahlâkları) hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî (fikirleri basit) ve bedeviyete (göçebeliğe) yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt‘ada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş. Sonra âhir zaman peygamberinin gelmesiyle, insanlar güyâ ibtidâî (ilkokul) derecesinden, idâdiye (lise) derecesine terakkī ettiğinden (yükseldiğinden), çok inkılâbât ve ihtilâtât (değişiklikler ve karışıklıklar) ile akvâm-ı beşeriye (insan kâvimleri) bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.” (Sözler, 27. Söz, 158)</p>
<p>49. (Ey Resûlüm!) Hem (o kitâbı,) onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiği şeylerin (hükümlerin) bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın diye (indirdik). Buna rağmen (sana indirilen hükümden) yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.<br />
Yahudi elebaşıları, aralarında anlaşarak: “Gelin Muhammed’e gidelim de onu dîninden döndürelim” diyerek ona vardılar ve: “Yâ Muhammed! Biz, yahudilerin eşraf ve ulemâsıyız. Aramızda ihtilâf ve düşmanlık vardır. Muhâkeme için sana gelelim, eğer hasmımız aleyhine ve bizim lehimize hüküm verirsen, sana îmân edip diğer yahudileri de kendimize tâbi‘ ederiz” dediler. Habîb-i Ekrem (asm) onların bu tekliflerini, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, kabûlden sakındı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 235) </p>
<p>50. Yoksa câhiliye hükmünü mü istiyorlar? Artık kat‘î olarak îmân edecek bir kavim için, Allah’dan daha güzel kim hüküm verebilir?</p>
<p>51. Ey îmân edenler! Yahudileri ve hristiyanları dostlar edinmeyin!<br />
 “Zamân-ı saâdette (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm devrinde), bir inkılâb-ı azîm-i dînî vücûda geldi (büyük bir dînî inkılâb oldu). Bütün ezhânı (zihinleri) nokta-i dîne çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adâveti (düşmanlığı) o noktada toplayıp, muhabbet ve adâvet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak (münâfıklık) kokusu geliyordu.” (Mektûbât, Münâzarât, 359)</p>
<p>52. Şimdi kalblerinde bir hastalık (bir nifak) bulunanların: “Bize bir belâ gelmesinden korkuyoruz!” diyerek, (kâfirleri dost edinmek için) onların arasında koşuştuklarını görürsün. Fakat, umulur ki Allah, (peygamberine) zafer veya (münâfıklar hakkında) katından bir emir getirir de (onlar) içlerinde gizlediklerine pişmân olan kimseler olurlar.</p>
<p>53. Îmân edenler ise (ehl-i kitâba dostluk gösteren münafıkların hâllerine şaşarak) şöyle derler: “Doğrusu kendilerinin, gerçekten sizinle berâber olduklarına bütün güçleriyle Allah’a yemîn edenler bunlar mıdır?” Onların amelleri boşa gitmiş, artık hüsrâna uğrayan kimseler olmuşlardır.</p>
<p>54. Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse (bilsin ki), Allah ileride (onların yerine) öyle bir kavim getirir ki, (O) onları sever; ve (onlar da) O’nu severler; (o bahtiyâr insanlar) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetlidirler! Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir dil uzatanın kınamasından korkmazlar!<br />
 “İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâdları! Altı yüz sene değil, belki Abbâsîler zamânından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayrakdârı olarak bütün cihâna karşı meydan okuyup, Kur’ân’ı i‘lân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kal‘a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehâcümâtı def‘ ettiniz, tâ يَاْتِي اللّٰهِ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَي الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَي الْكاَفِر۪ينَ يُجاَهِدُونَ فِي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah ileride (onların yerine) öyle bir kavim getirir ki, (O) onları sever; ve (onlar da) O’nu severler; (o bahtiyâr insanlar) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetlidirler! Allah yolunda cihâd ederler!] âyetine güzel bir mâsadak (mazhar) oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve frenkmeşreb (Avrupa fikirli) münâfıkların desîselerine (hîlelerine) uyup, şu âyetin evvelindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!” (Mektûbât, 26. Mektûb, 123)</p>
<p>55. Sizin dostunuz ancak Allah’dır, O’nun Resûlüdür ve (Allah’ın emrine) boyun eğen kimseler olarak namazı hakkıyla edâ eden ve zekâtı veren mü’minlerdir.</p>
<p>56. Böylece kim Allah’ı, peygamberini ve îmân edenleri dost edinirse, artık şübhesiz ki gālib gelecek olanlar, ancak Allah’ın tarafdarlarıdır.</p>
<p>57. Ey îmân edenler! Sizden önce kendilerine kitab verilenlerden, dîninizi alaya ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dostlar edinmeyin! O hâlde (gerçek) mü’min kimseler iseniz, Allah’dan sakının!</p>
<p>58. Hem (siz ezan okuyarak) namaza çağırdığınız zaman, onu alaya ve eğlenceye alırlar. Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir kavim olmalarındandır.</p>
<p>59. De ki: “Ey ehl-i kitab! Sırf Allah’a, bize indirilen (Kitâb)a ve daha önce indirilenlere îmân etmemizden ve şübhesiz sizin çoğunuzun fâsık kimseler olmanızdan dolayı mı bizden hoşlanmıyorsunuz?”<br />
 Yahudilerden bir güruh Peygamber (asm)’a gelip: “Sen, peygamberlerden kimleri tasdîk edersin?” dediler. Peygamberimiz (asm), Bakara Sûresindeki 136. âyeti sonuna kadar okuyup, Îsâ (as)’ı da saydığında, yahudiler onun peygamberliğini inkâr ederek: “Vallâhi sizin dîninizden beter ve şerli din bilmeyiz!” demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 243)</p>
<p>60. De ki: “Allah katında cezâ cihetiyle bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? O kimse(ler) ki, Allah on(lar)a (küfür ve azgınlıkları sebebiyle) lâ‘net etmiş, üzer(ler)ine gazab etmiş, (aslında birer insan iken, sûretlerini değiştirerek) içlerinden maymunlar ve domuzlar ve tâğûta (Allah’ın yerine tuttukları başka şeylere) tapanlar yapmıştır.” İşte onlar, (âhirette) mevki‘ce daha kötü ve düz yolun ortasından (sapanların içinde) en çok sapmış olan kimselerdir.</p>
<p>61. Ve (yahudi münâfıkları) size geldikleri zaman: “Îmân ettik” derler; hâlbuki şübhesiz (yanınıza) küfürle girmişler yine onlar şübhesiz onunla çıkmışlardır. Hâlbuki Allah onların gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.</p>
<p>62. Hem onlardan birçoğunun günah işlemede, düşmanlık yapmada ve haram yemelerinde koşuştuklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey, gerçekten ne kötüdür!<br />
“(Yahudiler) hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçi ile işvereni) mübâreze ettirip (birbirine düşürüp) fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse (kurmaya) sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a ile cem‘-i mal eden (mal toplayan) o millet (o yahudiler) olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için, her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>63. (İçlerindeki) dindar insanların ve âlimlerin, onları, günah (söz) söylemelerinden ve haram yemelerinden men‘ etmeleri gerekmez miydi? İşleye geldikleri şey gerçekten ne kötüdür!</p>
<p>64. Hem yahudiler: “Allah’ın eli bağlıdır (cimridir)” dediler. (Hâşâ!) Dedikleri yüzünden (hayırlı işlerde) elleri bağlansın ve lâ‘nete uğrasınlar! Bil‘akis O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi (dilediği kimseye) karşılıksız verir.<br />
 Burada geçen, “Allah’ın eli açık olması” gibi ifâdeler müteşâbih olup, bundan maksad cömertliktir. Yoksa el, ayak gibi insan uzuvlarından Allah-ü Teâlâ münezzehtir, uzaktır. (Nesefî, c. 1, 421)<br />
“Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnûâtıyla (ziynetli eserleriyle) süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i ni‘met ederek mat‘ûmâtın (yiyeceklerin) en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok def‘alar tecdîd etmek (yenilemek), hadsiz bir cûd ve sehâveti (cömertliği) gösterir.” (Zülfikār, 10. Söz, 20)</p>
<p>65. Bununla birlikte gerçekten ehl-i kitab, îmân edip (günahlardan) sakınsalardı, mutlakā kötülüklerini kendilerinden örterdik ve elbette onları Naîm Cennetlerine koyardık.</p>
<p>66. Ve eğer gerçekten onlar, Tevrât’ı, İncîl’i ve Rablerinden kendilerine indirilen (Kur’ân)ı hakkıyla tatbîk etselerdi, mutlakā üstlerinden (yağmurlar ve meyvelerle rızıklandırılırlar) ve ayaklarının altından (yetişen nice mahsûllerden) yerlerdi. İçlerinde (peygambere düşmanlıkta) aşırılığa kaçmayan bir ümmet vardır. Fakat onlardan birçoğu var ki, yapmakta oldukları şey ne kötüdür!</p>
<p>67. Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni teblîğ et! Artık (bunu) yapmazsan, o takdirde O’nun (vahiy ile) gönderdiklerini teblîğ etmemiş olursun! Ve Allah, seni insanlardan muhâfaza edecektir.<br />
 “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti (maddî ma‘nevî musîbetlerden muhâfaza edilmesi) bir mu‘cize-i bâhiredir (açık bir mu‘cizedir). وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ *[Ve Allah, seni insanlardan muhâfaza edecektir] âyet-i kerîmesinin hakīkat-i bâhiresi (açık hakīkati) çok mu‘cizâtı gösterir. Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyâsete veya bir dîne, belki umum pâdişahlara ve umum ehl-i dîne tek başıyla meydan okudu.<br />
Hâlbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabîlesi düşman iken, yirmi üç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, (zorlanmadan) muhâfazasız ve pek çok def‘a sû’-i kasda ma‘ruz kaldığı hâlde, kemâl-i saâdetle rahat döşeğinde vefât edip, mele-i a‘lâya (en yüce meclise) çıkmasına kadar hıfz ve ismeti,* وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakīkati ifâde ettiğini ve ne kadar metîn bir nokta-i istinad (sağlam bir dayanak noktası) olduğunu güneş gibi gösterir.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 62)</p>
<p>68. De ki: “Ey ehl-i kitab! (Siz) Tevrât’ı, İncîl’i ve Rabbinizden size indirilen (Kur’ân)ı hakkıyla tatbîk etmedikçe, hiçbir şey (hiçbir hakīkat) üzere değilsiniz!” Ve and olsun ki Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onlardan birçoğuna azgınlık ve küfrü artıracaktır!<br />
“Fıskları (haktan ayrılmaları) sebebiyle, fâsıklar hakkında nûr nâra (ateşe), ziyâ zulmete inkılâb etmiştir (ışık, karanlığa dönmüştür). Evet şemsin (güneşin) ziyâsıyla, pis ve mülevves maddeler teaffün ederler (kokuşurlar), berbâd olurlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 217)</p>
<p>69. Şübhesiz ki (zâhiren) îmân edenler, yahudi olanlar, sâbiîler<br />
 Âyet-i kerîmede geçen “sâbiîn” ta‘bîri için, bakınız; (sahîfe 9, hâşiye 1)</p>
<p>70. And olsun ki İsrâiloğullarının sağlam sözünü almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyi getirdi ise, bir kısmını yalanladılar, (Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya yaptıkları gibi) bir kısmını da öldürüyorlardı.</p>
<p>71. Ve (yapmakta oldukları şeyler, kendileri için) bir musîbet olmayacak sandılar da (hakka karşı) kör oldular, sağır oldular; sonra Allah tevbelerini kabûl etti; sonra içlerinden birçoğu (yine) kör ve sağır kesildiler. Hâlbuki Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görendir.</p>
<p>72. Celâlim hakkı için, “Şübhesiz Allah, ancak o Meryemoğlu Mesîh’dir!” diyenler kâfir olmuşlardır! Hâlbuki Mesîh (Îsâ, onlara) şöyle demişti: “Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin!”<br />
 “O Hâkim-i Mutlak (kâinâtın hâkimi) ve Âmir-i Müstakil (tek başına emreden) ve Vâhid-i Ehad (sıfatlarında ve zâtında bir olan Allah), bütün kâinâtın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibâdetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netîce-i hılkati (yaratılışın netîcesini) ve semere-i kâinâtı (kâinâtın meyvesini) abes (faydasız) eder mi? Hâşâ ve kellâ! (Aslâ!)<br />
Hem hikmetini ve rubûbiyetini (her şeyin Rabbi olduğunu) inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkātın (yaratılmışların) ibâdetlerini başka ellere vermeye rızâ gösterir mi, hem hiç müsâade eder mi? Hem hadsiz derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef‘âliyle (fiilleriyle) gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûklarının şükür ve minnetdarlıklarını ve tahabbüb ve ubûdiyetlerini (sevgi göstermelerini ve kulluklarını) başka esbâba (sebeblere) vermekle kendini unutturup, kâinâttaki makāsıd-ı âliyesini (yüksek maksadlarını) inkâr ettirir mi?” (Lem‘alar, 23. Lem‘a, 199)</p>
<p>73. Şânım hakkı için, “Allah, üçün (üç ilâhın) üçüncüsüdür” diyenler (teslis akīdesine inanan hristiyanlar) kâfir olmuşlardır! Hâlbuki tek bir İlâhdan başka hiçbir ilâh yoktur! Buna rağmen eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden inkâr edenlere mutlakā (çok) elemli bir azab dokunacaktır!</p>
<p>74. Onlar hâlâ Allah’a tevbe edip, O’ndan mağfiret dilemeyecekler mi? Hâlbuki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>75. Meryemoğlu Mesîh (Îsâ), ancak bir peygamberdir. Şübhesiz ondan önce (de) peygamberler gelip geçmiştir. Annesi (Meryem) ise, çok doğru bir kadındır. İkisi (de her insan gibi) yemek yerlerdi! (Nasıl ilâh olabilirler?) Bak, onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz; sonra (yine) bak, (haktan) nasıl çevriliyorlar!</p>
<p>76. De ki: “Allah’ı bırakıp, sizin için ne bir zarar ne de bir faydaya mâlik olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?” Hâlbuki, Semî‘ (hakkıyla işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak Allah’dır.33<br />
 “Evet, bana öyle bir Hâlık (yaratıcı) ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi (kalbimden geçenleri) ve en hafî niyâzımı (gizli duâmı) bilecek ve en gizli ihtiyâc-ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı âhirete tebdîl edecek (çevirecek) ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak, hem sineği halk ettiği (yarattığı) gibi semâvâtı da îcâd (yoktan var) edecek, hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun.<br />
Yoksa sineği halk edemeyen, hâtırât-ı kalbime müdâhale edemez, niyâz-ı rûhumu işitemez! Semâvâtı halk etmeyen, saâdet-i ebediyeyi bana veremez! Öyle ise benim Rabbim O’dur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslâh eder, hem cevv-i havayı (gökyüzünü) bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdîl edip, Cenneti îcâd eder, kapısını bana açar, ‘Haydi gir içeri!’ der.” (Lem‘alar, 26. Lem‘a, 254)</p>
<p>77. De ki: “Ey ehl-i kitab! Dîninizde haksız yere haddi aşmayın ve (sizden) daha evvel gerçekten dalâlete düşmüş, birçoklarını da saptırmış hem (kendileri de) düz yolun ortasından şaşmış bir kavmin arzularına uymayın!”</p>
<p>78. İsrâiloğullarından inkâr edenler, Dâvûd’un ve Meryemoğlu Îsâ’nın diliyle lâ‘net edildiler. Bu (lâ‘net, onların) isyân etmeleri ve haddi aşıyor olmaları yüzündendir.</p>
<p>79. O yaptıkları kötülükten birbirlerini men‘ etmezlerdi. Yapmakta oldukları şey hakīkaten ne kötü idi!</p>
<p>80. Onlardan birçoğunun, (sana ve mü’minlere olan kızgınlıklarından dolayı) inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün.</p>
<p>81. Hem Allah’a, peygambere ve ona indirilen (Kur’ân)a îmân ediyor olsalardı, onları (o kâfirleri) dostlar edinmezlerdi; fakat onlardan birçoğu (dinden çıkmış) fâsık kimselerdir.</p>
<p>82. Îmân edenlere düşmanlık cihetiyle insanların en şiddetlisi (olarak), elbette yahudileri ve (Allah’a) ortak koşanları bulacaksın! Îmân edenlere sevgi cihetiyle onların en yakını (olarak) da, elbette “Doğrusu biz hristiyanız!” diyenleri bulacaksın!<br />
 Bu âyetin, Habeş hükümdârı Necâşî’nin gönderdiği hey’et hakkında indirildiği rivâyet edilmiştir. Resûl-i Ekrem (asm) onlara Yâsîn Sûresi’ni okumuş, onlar da ağlayarak Müslüman olmuşlardı ve: “Bu, Îsâya indirilen Kitâb’a ne kadar da benziyor!” demişlerdi.<br />
Diğer bir rivâyete göre ise, Hz. Ali (ra)’ın kardeşi Ca‘fer bin Ebî Tâlib (ra), Habeşistan’a hicret ettiğinde Necâşî’nin huzûrunda Meryem Sûresi’ni okuyunca, Necâşî ve berâberindekiler hüngür hüngür ağlayarak İslâm dînini kabûl etmiş olduklarından dolayı bu âyet-i kerîme onlar hakkında indirilmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 264)</p>
<p>83. Hem (o bir kısım âlim ve râhiblerin) peygambere indirileni (Kur’ân’ı) dinledikleri zaman, (esâsen âşinâ olup) tanıdıkları bu haktan dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün! “Rabbimiz! Îmân ettik, artık bizi (hakka) şâhid olanlarla berâber yaz!” derler.</p>
<p>84. “Zâten biz, Rabbimizin bizi sâlihler zümresiyle berâber (Cennete) koymasını ümîd ederken, neden Allah’a ve bize gelen hakka îmân etmeyelim?”</p>
<p>85. (Bu) söylediklerinden dolayı Allah da, onları altlarından nehirler akan Cennetlerle mükâfâtlandırdı; (onlar) orada ebedî olarak kalıcıdırlar. İyilik edenlerin mükâfâtı ise, işte budur!</p>
<p>86. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar yok mu, işte onlar Cehennem ehlidirler!</p>
<p>87. Ey îmân edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri (kendinize) haram kılmayın ve haddi aşmayın! Şübhesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.<br />
 Bu âyet-i celîle, Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ali (ra) ile sekiz sahâbî hakkında nâzil olmuştur. Bir gün Peygamber Efendimiz (asm)’ın ashâbına kıyâmetin hâllerinden bahsetmesi üzerine, bu zâtlar Osman b. Maz‘ûn (ra)’ın evinde toplanıp, geri kalan ömürlerini geceleri ibâdetle, gündüzleri oruçla ve yatağa yatmamak, et ve yağlı yemekler yememek, âilelerine yaklaşmamak ve dünyayı terk etmek üzere aralarında yemîn ettiler. Bu haber Peygamber (asm)’a ulaşınca onlara şöyle buyurdular: “Ben bununla emrolunmadım. İyi bilin ki nefsinizin üzerinizde hakkı vardır. Kâh oruçlu olun, kâh iftâr edin! Geceleyin bazen uyuyun, bazen de uyanık olun! Zîrâ ben de hem oruç tutar, hem yerim. Ben, et ve yağlı yemekler yer ve helâlim olan kadınlara yaklaşırım. Kim benim sünnetime sarılırsa, o bendendir. Kim de benim sünnetime sarılmazsa, o benden (kâmil ümmetimden) değildir.” (Celâleyn Şerhi, c. 2, 267) </p>
<p>88. O hâlde Allah’ın sizi, helâl (ve) temiz olarak rızıklandırdığı şeylerden yiyin<br />
 “İnsanın nefsi, yemek içmek husûsunda keyfemâ yeşâ (dilediğince) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayâtına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdetâ ma‘nevî hayâtını da zehirler. Daha kalbe ve rûha, itâat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne (baş kaldırarak) dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 253)</p>
<p>89. Allah sizi, yeminlerinizdeki kasıdsız hatâ(larınız) ile mes’ûl tutmaz; fakat (bilerek) yaptığınız yeminler yüzünden sizi sorumlu tutar. Artık bunun keffâreti, (tercihinize göre) ya âilenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu (bir gün sabah ve akşam) doyurmak veya onları (baştan ayağa) giydirmek veya bir köle âzâd etmektir.</p>
<p>90. Ey îmân edenler! Şarab, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fâl okları ancak şeytanın işinden bir(er) pisliktir; öyleyse ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>91. Şeytan, içki ve kumarda aranıza (o yolla) ancak düşmanlık ve kin düşürmek ve sizi Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz, (bunlardan) vazgeçen kimseler (olmaz) mısınız?</p>
<p>92. O hâlde Allah’a itâat edin, peygambere de itâat edin ve (ona muhâlefetten) sakının! Buna rağmen (itâatten) yüz çevirirseniz, artık bilin ki, Resûlümüze düşen ancak apaçık tebliğdir.</p>
<p>93. Îmân edip sâlih ameller işleyenlere, (haramlardan) sakınıp îmân ettikleri ve sâlih ameller işledikleri, sonra (günahlarda ısrar etmekten) sakınıp (onların haram olduğuna iyice) inandıkları, sonra (bütün haramlardan) da sakınıp iyilik ettikleri takdirde, (kendilerine haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı bir günah yoktur. Çünki Allah, iyilik edenleri sever.<br />
 İçkiyi yasaklayan Mâide Sûresi’nin 90-91. âyet-i kerîmeleri nâzil olunca, Resûlullah (asm)’a daha evvel içki içip içkili iken ölmüş olanların hâllerinden sorulması üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 2, 273)<br />
“Din yalnız îman değil, belki amel-i sâlih (sâlih amel) dahi dînin ikinci cüz’üdür. Acabâ katl, zinâ, sirkat (hırsızlık), kumar, şarab gibi hayât-ı ictimâiyeyi zehirleyen pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men‘ etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü (endişesi) kâfî gelir mi? O hâlde her hânede, belki herkesin yanında dâimâ bir polis, bir hafiye (câsus) bulunması lâzımgelir ki, serkeş (âsî) nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler.<br />
İşte Kur’ân, amel-i sâlih noktasında, îman cânibinden (tarafından) herkesin başında bir ma‘nevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) hatırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.” (Şuâ‘lar, 12. Şuâ‘, 314-315)</p>
<p>94. Ey îmân edenler! Allah, gizlide kendisinden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için, (ihramlı iken yasaklandığınız) avdan, ellerinizin ve mızraklarınızın kendisine erişebileceği (çok kolay avlayabileceğiniz) bir şeyle mutlakā sizi imtihân edecektir. Artık kim bundan sonra haddi aşarsa, o takdirde ona (çok) elemli bir azab vardır!<br />
 Bu imtihan, Hudeybiye’de Resûl-i Ekrem (asm) ve ashâbı, umre için ihramlı oldukları bir sırada vukū‘ bulmuştur. Öyle ki, o hâlde iken avlanması yasaklanan yabânî hayvanlar ve kuşlar, yüklerinin arasına kadar giriyorlardı. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 273)</p>
<p>95. Ey îmân edenler! Siz ihramlı iken, av (hayvanların)ı öldürmeyin! Artık içinizden onu kasden öldüren kimseye, o takdirde Kâ‘be’ye ulaşacak olan bir kurban olmak üzere öldürdüğünün mislinde sağmal hayvanlardan bir cezâ vardır ki, buna (bu avladığı hayvanın mislinin ne olacağına) içinizden adâletli iki kişi hüküm verir. Veya bir keffâret (gerekir) ki, (o da) yoksulları doyurmak veya buna karşılık oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebâlini tatsın!</p>
<p>96. Size ve yolculara bir fayda olmak üzere, deniz avı ve onu yemek sizin için helâl kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz müddetçe size haram kılındı! O hâlde huzûruna toplanacağınız Allah’dan sakının!</p>
<p>97. Allah, Kâ‘be’yi, o Beyt-i Harâm’ı, (kendisinde hac edilen) haram ayı (Zilhıcce ayını), kurbanı ve (ona takılan) gerdanlıkları, insanlar için (maddî ma‘nevî) bir kalkınma (vesîlesi) kıldı. Bu, muhakkak ki Allah’ın, göklerde ne var, yerde ne varsa bildiğini ve şübhesiz Allah’ın, herşeyi hakkıyla bilici olduğunu (sizin de) bilmeniz içindir.</p>
<p>98. Bilin ki gerçekten Allah, azâbı şiddetli olandır ve şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>99. Peygambere düşen ancak tebliğdir.<br />
“Üstâd-ı Mutlak (kâinâtın hocası) ve Muktedâ-yı Küll (herkesin tâbi‘ olduğu) ve Rehber-i Ekmel (en mükemmel rehber) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, وَماَ عَلَي الرَّسُولُ اِلَّا الْبَلاَغُ [Peygambere düşen ancak tebliğdir!] olan fermân-ı İlâhiyeyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa‘y (çalışma) ve gayret ve ciddiyetle teblîğ etmiş. Çünki اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشاَءُ [Şübhesiz ki sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediği kimseyi hidâyete erdirir] sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidâyet vermek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmazdı.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 137)</p>
<p>100. De ki: “Pis olan şey ile temiz (haram ve helâl) bir olmaz; pis olan şey(ler)in çokluğu hoşun(uz)a gitse de (bu böyledir)!” Öyle ise ey akıl sâhibleri! Allah’dan sakının, tâ ki kurtuluşa eresiniz!</p>
<p>101. Ey îmân edenler! Size açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeylerden sormayın! Buna rağmen Kur’ân indirilirken (peygamber aranızda olduğu zaman) onları sorarsanız, size (hükmü) açıklanır. Allah onları (geçmişteki sorularınızı) affetti. Çünki Allah, Gafûr (çok mağfiret eden)dir, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.<br />
 Haccın farz olduğuna dâir âyet indirilince, Sürâka bin Mâlik (ra): “Yâ Resûlallah! Her sene mi haccetmek gerektir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (asm) buna cevab vermedi. O zât bu suâli üç kere tekrâr edince, Peygamberimiz (asm): “Eğer evet deseydim, her sene haccetmek size farz olurdu. Buna ise gücünüz yetmeyecekti. Fakat ömrünüzde bir keredir. Ben sizi hâlinize bıraktıkça, siz de beni kendi hâlime bırakın!” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 285)</p>
<p>102. Doğrusu sizden önce bir kavim onları sormuştu (da), sonra (kendilerine verilen hükümleri kabûl etmeyip) o yüzden kâfir kimseler olmuşlardı.</p>
<p>103. Allah, ne bahîre, ne sâibe, ne vasîle, ne de hâm’dan hiçbirini (meşrû‘) kılmamıştır;<br />
 Tâbiînden Saîd ibn-i Müseyyeb (ra) der ki: “Bahîre, câhiliyet devri Arablarınca sütü putlara bağışlanan ve hiçbir kimse tarafından sağılmayan deveye denirdi. Sâibe, yük yükletilmeyip sırf ilâhları için salıverilen deveye denirdi. Vasîle, ilk üç doğumdan birinci ve üçüncüsü dişi olup, bu ikisi arasında erkek olarak doğan devedir. Bu da putlar için salıverilir ve hiçbir şekilde istifâde edilmezdi. Hâm ise, kendi dölünden on batın yavruya ulaşılan erkek devedir ki sâdece putlara adak olarak tahsîs edilir ve yükte kullanılmazdı.” (Kurtubî, c. 3/6, 335)</p>
<p>104. Hem onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’ân’a) ve peygambere (sünnetine) gelin!” denildiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter!” dediler. Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu (da) bulamayan kimseler idiyse! (Yine de onlara mı tâbi‘ olacaklar?)<br />
“Biz Kur’ân şâkirdleri (talebeleri) olan Müslümanlar, bürhâna (delîle) tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-ı îmâniyeye (îman hakīkatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (ferdleri) gibi, ruhbanları (hristiyan din adamlarını) taklîd için bürhânı bırakmıyoruz.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 404)</p>
<p>105. Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın! Hidâyete erdiğiniz takdirde, dalâlete düşenler size zarar vermez.<br />
“Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes’elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazîfemizin (dînî hizmetlerimizin) zararına onların küçük mes’elelerini merakla ta‘kīb ediyoruz. Bu âyet, لَا يَضُرُّكُمْ مَنُ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ* ve usûl-i İslâmiyenin ehemmiyetli bir düstûru olan; اَلرَّاضي۪ بِالضَّرَارِ لَا يُنْظَرْلَهُ yani, ‘Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgûl olmazsanız’ düstûrun ma‘nâsı: ‘Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.’ Mâdem bu âyet ve bu düstur bizi, zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men‘ ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merâkımızla vaktimizi kudsî vazîfeye hasr (tahsîs) etmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâyâni (lüzumsuz) bilip, vaktimizi zâyi‘ etmemeliyiz.” (Emirdağ Lâhikası-I, 58)</p>
<p>106. Ey îmân edenler! Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet esnâsında aranızdaki şâhidlik, ya içinizden adâletli iki kişi(nin şâhidliği) veya siz yeryüzünde (başka yerlerde) yolculuk ederken bu hâlde başınıza ölüm musîbeti geldiğinde, siz(in dîniniz)den olmayan başka iki kişi(nin şâhidliği)dir. </p>
<p>107. Fakat onların (o gayr-i müslim iki şâhidin) gerçekten bir günah işledikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, bu takdirde haklarına tecâvüz edilen kimselerden (şâhidliğe) daha lâyık olan başka iki kişi, onların (o gayr-i müslim iki şâhidin) yerine geçer de (yine sizin istemenizle) Allah’a şöyle yemîn ederler: “Elbet bizim şâhidliğimiz, onların şâhidliğinden daha doğrudur ve (biz hakka) tecâvüz etmedik. Yoksa muhakkak ki biz gerçekten zâlimlerden oluruz!”</p>
<p>108. Bu (hüküm), şâhidliği lâyıkıyla yapmalarına veya yeminlerinden sonra (vârisler tarafından) yeminler(in)in reddedilmesinden korkmalarına en yakın bir çâredir. Artık Allah’dan sakının ve (emirlerini) dinleyin! Çünki Allah, (isyanlarındaki ısrarları yüzünden) fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.</p>
<p>109. Allah, o gün (kıyâmet günü) peygamberleri toplayacak da: “(Ümmetinizi da‘vet ettiğiniz zaman) size ne cevab verildi?” buyuracak! (Onlar:) “Bizim için (bu hususta) bir ilim yoktur. Şübhesiz ki gizlilikleri hakkıyla bilen, ancak sensin!” diyecekler.</p>
<p>110. O zaman Allah şöyle buyuracak: “Ey Meryemoğlu Îsâ! Sana ve annene olan ni‘metimi hatırla!Hani sana Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) ile kuvvet vermiştim; beşikte iken de, yetişkin hâlde de insanlarla konuşuyordun. Ve hani sana yazı yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretmiştim. Hem o zaman ki iznimle çamurdan kuş şekli gibi (bir şey) yapıyor, sonra içine üflüyordun da iznimle bir kuş oluyordu (ve) yine iznimle (anadan doğma) a‘mâyı ve (teni) alacalı olanı iyileştiriyordun. Yine o vakit iznimle ölüleri (kabirlerinden dirilmiş olarak) çıkarıyordun.<br />
 “Kur’ân, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa (yüksek ahlâkına tâbi‘ olmaya) beşeri sarîhan (açıkça) teşvîk eder. Öyle de, şu elindeki san‘at-ı âliyeye (yüksek san‘ata) ve tıbb-ı Rabbânîye, remzen terğîb ediyor (teşvîk ediyor). İşte şu âyet işâret ediyor ki: ‘En müzmin (yerleşmiş) dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musîbetzede benî Âdem! Me’yûs (ümidsiz) olmayınız! Her dert, ne olursa olsun, dermânı mümkündür. Arayınız, bulunuz! Hattâ ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.’<br />
Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisân-ı işâretiyle ma‘nen diyor ki: ‘Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime (kuluma) iki hediye verdim. Biri, ma‘nevî dertlerin dermânı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nûr-ı hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.’ İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkıyâtından (ilerlemelerinden) çok ilerideki hudûdunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)</p>
<p>111. “Hani Havârîlere de: ‘Bana ve peygamberime îmân edin!’ diye ilhâm etmiştim. (Onlar:) ‘Îmân ettik, (yâ Rab!) artık şâhid ol ki gerçekten biz Müslümanlarız!’ demişlerdi.”</p>
<p>112. “Bir vakit Havârîler: ‘Ey Meryemoğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?’ demişlerdi. (O da:) ‘Eğer (gerçekten) mü’min kimseler iseniz, Allah’dan sakının!’ demişti.”</p>
<p>113. “(Onlar:) ‘İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain olsun, gerçekten bize doğru söylediğini (iyice) bilelim ve buna şâhidlik edenlerden olalım’ demişlerdi.”</p>
<p>114. “Meryemoğlu Îsâ: ‘Ey Rabbimiz olan Allah! Bize gökten bir mâide (bir sofra) indir ki, (o iniş günü) bizim için, hem evvelimiz, hem âhirimiz (sonra gelenlerimiz) için bir bayram ve senden bir mu‘cize olsun! Bizi rızıklandır; çünki sen, rızık verenlerin en hayırlısısın’ demişti.”</p>
<p>115. “Allah: ‘Şübhesiz ki ben, onu size indirecek olanım.<br />
 Rivâyete göre: Hz. Îsâ (as) istenilen duâyı yapınca Havârîlerin gözleri önünde, iki bulut arasında bir sofra indirildi. Hz. Îsâ (as) ağlayarak: “Yâ Rabbî! Bizi şükredenlerden eyle! Bu sofrayı bize rahmet kıl! Başkalarına ibret olacak bir cezâ vesîlesi kılma!” diye duâ etti. Havârîler: “Ey Îsâ! Bu, dünya yiyeceği mi, yoksa âhiret yiyeceği mi?” diye sorduklarında: “İkisinden de değil. Haydi, istediğinizi yiyiniz ve şükrediniz! Tâ ki Allah size ni‘metini artırsın!” dedi. (Râzî, c. 6/12, 141)</p>
<p>116. Yine (o gün) Allah: “Ey Meryemoğlu Îsâ! İnsanlara: ‘Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin!’ diye sen mi söyledin?” buyurduğu zaman, (Îsâ) der ki: “(Yâ Rabbî!) Sen, (noksan sıfatlardan) münezzehsin! Benim için hak olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz! Eğer onu söylemiş olsaydım, o takdirde (sen) onu muhakkak bilirdin! (Sen) benim nefsimde olanı bilirsin; fakat (ben) senin zâtında olanı bilmem! Muhakkak ki görünmeyenleri hakkıyla bilen ancak sensin!”</p>
<p>117. “(Ben) onlara: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin!’ diye (senin) bana, o emrettiğinden başka bir şey söylemedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe, onların üzerinde bir şâhid (bir gözetleyici) idim. Nihâyet beni (aralarından) alınca, onları hakkıyla gözetleyici olan ancak sen idin! Ve sen, herşeye hakkıyla şâhid olansın!”</p>
<p>118. “Eğer onlara azâb edersen, artık şübhesiz ki onlar, senin kullarındır. Eğer onlara mağfiret edersen, yine şübhe yok ki Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”</p>
<p>119. (Bunun üzerine) Allah şöyle buyurur: “Bu (gün), doğru olanlara doğruluklarının fayda vereceği gündür!<br />
 “Yol ikidir: Ya sükût etmektir (susmaktır), çünki söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır (doğru söylemektir). Çünki İslâmiyet’in esâsı sıdktır. Îmânın hâssası (husûsiyeti) sıdktır. Bütün kemâlâta îsâl edici (ulaştırıcı) sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin (yüksek ahlâkın) hayâtı sıdktır. Terakkıyâtın mihveri (merkezi) sıdktır. Âlem-i İslâm’ın nizâmı sıdktır. Nev‘-i beşeri kâ‘be-i kemâlâta îsâl eden (fazîletlerin zirvesine ulaştıran) sıdktır. Ashâb-ı Kirâm’ı bütün insanlara tefevvuk ettiren (üstün kılan) sıdktır. Muhammed-i Hâşimî (Aleyhissalâtü Vesselâm’ı) merâtib-i beşeriyenin (insanlık derecelerinin) en yükseğine çıkaran sıdktır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 86)</p>
<p>120. Göklerin ve yerin ve onlarda olanların mülkü Allah’ındır. Ve O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/5-maide-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Maide Suresi&#8217;nin 9-34.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/maide-suresinin-9-34-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/maide-suresinin-9-34-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 11:17:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizilal'il Kur'an Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[maide suresi tefsirli]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dinle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir indir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir izle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir mp3]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirdersi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2674</guid>
		<description><![CDATA[9- Allah, iman edip iyi ameller işleyenleri bağışlayacağını ve kendilerine büyük mükafat vereceğini vaad etmiştir. 10- Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliktirler. Bu, yüce sorumlulukları yüklenen iyilik taraftarlarına, dünya hayatından mahrumiyetine karşılık verilen bir ödüldür. Bunlar ile karşılaştırılan -yeryüzündeki insanların inad arzu ve ısrarlarına rağmen- önderlik sorumluluğunu üstlenmek, çok basit bir iş olmaktadır. Bu böyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>9- Allah, iman edip iyi ameller işleyenleri bağışlayacağını ve kendilerine büyük mükafat vereceğini vaad etmiştir.</p>
<p>10- Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliktirler.</strong></p>
<p>Bu, yüce sorumlulukları yüklenen iyilik taraftarlarına, dünya hayatından mahrumiyetine karşılık verilen bir ödüldür. Bunlar ile karşılaştırılan -yeryüzündeki insanların inad arzu ve ısrarlarına rağmen- önderlik sorumluluğunu üstlenmek, çok basit bir iş olmaktadır.</p>
<p>Bu böyle bir ilahî adalettir ki, iyilik taraftarlarının ödülü ile, kötülük taraftarlarının ezası denk kılınmamıştır. Bu adalete ve bu cezaya, müminlerin kalplerini ve bakışlarını çevirmek gereklidir. Bu, hayatın olumsuz şartlarından soyutlanıp, sırf Allah&#8217;a bağlanmak için şarttır. Bu konuda kalplerin, Allah&#8217;ın rızasını duyması ve bu hoşnutluğun tadını tatması yeterlidir. Nitekim sözleşmeyi yerine getirmenin tadına varmak da böyledir. Fakat sistem, bütün insanları insanın doğasıyla birlikte değerlendiriyor. Allah, böylelerinin,bağışlanmaya ve büyük ödüle olan arzusunu bilmekte ayrıca, yalanlayan kafirlerin de cezasını bilmeye, ihtiyaç duyduklarını bilmektedir.</p>
<p>Bu iki bilgi, insanın tabiatını hoşnut eder; akıbetine ve cezasına karşı tatmin eder ve kötülerin tavırları karşısında öfkesini yatıştırır. Özellikle hile ve tuzaklarını gördükten sonra bile, bunlara karşı tüm nefretine rağmen, adaleti uygulanmakla yükümlü olduğu hesaba katılırsa! İlahî sistem, insan tabiatını, onu her yönüyle bilen Allah&#8217;ın bilgisi ile ele alıyor, duygularına nüfuz edecek ve varlığıyla bu davete uyacak şekilde ona sesleniyor.</p>
<p>Bu, Allah&#8217;ın hoşnutluğunu gösteren, büyük ödül ve bağışlanmanın ötesinde bir şeydir. Allah&#8217;ın ödül ve bağışlamasındaki hoşnutluğunun tadı, nimetlerinin tadından daha üstündür.</p>
<p>Sûrenin akışı, İslâm toplumunda adalet, dürüstlük ve hoşgörü ruhunu (ortamını) kuvvetlendirmeyi ve düşmanlık, adaletsizlik ve öç almak duygularını zayıflatmaya geçiyor. Müslümanlara, Hudeybiye yılında olduğu gibi, müşriklerin düşmanlıkla kendilerine uzanan elleri engellendiği zaman, Allah&#8217;ın üzerlerindeki nimeti hatırlatılıyor:<br />
<strong>11- Ey müminler, Allah&#8217;ın size yönelik nimetini hatırlayınız. Hani bir grup size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların size el uzatmalarına engel olmuştu. Allah&#8217;tan korkunuz. Müminler Allah&#8217;a dayansınlar.</strong></p>
<p>Bu ayetin kimin hakkında indiğini belirlenmesinde farklı görüşler vardır. Fakat tercih edilen görüşe göre bu ayet, Hudeybiye günü Hz. Peygambere ve müslümanlara olan sözlerini bozmaya ve onları ani boşlukta yakalamaya niyetlenen yahudi topluluğuna işaret etmektedir.</p>
<p>Fetih sûresinde ayrıntılı olarak incelediğimiz gibi, Allah, &#8220;onları müslümanların eline esir düşürmüştür.&#8221;</p>
<p>Olay ne olursa olsun, bu eşsiz eğitim metodunda vurgulanan ve özendirilen şey; bunun taşıdığı ibret dersidir ki, o da, müslümanların gönüllerinde bu topluma karşı yerleşmiş bulunan kin ve nefreti dindirmektir. Müslümanlar, Allah&#8217;ın kendilerinin koruyucusu ve gözeticisi olduğunu bilerek, huzur ve güven ortamında yaşamışlardır. Bu huzur ve güven ortamında, nefislerine hakim olmaları; kalplerinin yumuşaması ve adaleti kolaylıkla yerine getirmeleri amaçlanmaktadır. Böylece müslümanlar, Allah&#8217;ın kendilerini koruyup gözetmesini ve onlara uzanan elleri engellemesini düşünüp, O&#8217;na olan ahidlerini yerine getirmemekten çekinsinler.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın resmettiği ifadeler karşısında biran durmayı da unutmayalım:</p>
<p>&#8220;Hani bir grup size el uzatmaya yeltenmişti de, Allah onların size el uzatmalarına engel olmuştu&#8230;&#8221;</p>
<p>Ellerin uzatılması ve engellenmesi hareketinin tasviri, diğer soyut ifadelerden daha canlıdır. Kur&#8217;an&#8217;ın açıklaması, tasvir ve hareket metodunu izliyor. çünkü bu yöntem, açıklamalara mükemmellik ve duruluk vermekte.</p>
<p>Sanki bu ifade, ifadelendirdiği soyut gerçeği ortaya koymak, onun hareketli ve canlı bir resmini apaçık ortaya koymak için, ilk kez kullanılıyor.. İşte kur&#8217;an yolu&#8230;</p>
<p>Yukardaki dersimizin son bölümünde, Allah müslümanlara, onlarla yaptığı sözleşmeyi ve bu sözleşme ile kendilerine verdiği nimeti hatırlatmıştı.</p>
<p>Bu, Allah ile yaptıkları sözleşmeyi korumaları ve onu bozmaktan kaçınmaları içindi.</p>
<p>KİTAP EHLİNİN ANLAŞMAYI BOZMASI</p>
<p>Şimdi, Kitap Ehli&#8217;nin `antlaşmalarına&#8217; karşı durumu ve bu `sözleşmelerini&#8217; bozmaları sonucu hakkettikleri azabtan söz ederek, derse başlıyor. Bu da müslüman topluma tarihi bir örneği hatırlatmak ve Allah&#8217;ın değişmeyen ve kimsenin aykırı hareket edemiyeceği sünnetini ortaya çıkarmak, bunun yanısıra üçüncü bir neden olarak da Kitap Ehli&#8217;nin ve kanunlarının gerçek durumunu açıklamak, hedeflerini gütmektedir. Bu ise, Kitap Ehli&#8217;nin müslümanların saflarında kurdukları tuzakları bozmak ve gerçekte, daha önce bu dini tahrif etmiş olmalarına ve Allah&#8217;ın ahdini bozmalarına rağmen, sanki dinlerine sımsıkı bağlılarmış gibi göstererek gizledikleri tavsiye ve danışmalarını boşa çıkarmak içindir. Bu ders, Allah&#8217;ın onları Mısır&#8217;da ezilmiş halden kurtardığı sırada, Musa&#8217;nın toplumuyla yaptığı antlaşmayı sonra, bu antlaşmayı bozmalarını, dolayısıyla hidayet ve nimet ortamından lanetli ve kovulmuş durumuna düşmeleri konularını içermekte. Bunun yanında Allah&#8217;ın, &#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyenlerle yaptığı antlaşma, onların bunu bozmaları sonucu, ayrıldıkları mezhepler arasındaki düşmanlığın kıyamete değin süreceği anlatılmakta. Daha sonra yahudilerin, o mukaddes beldeye girmek konusunda, Allah&#8217;a verdikleri söze rağmen geri dönmeleri ve Allah&#8217;ın kendileri ile yaptığı &#8220;sözleşmenin&#8221; sorumluluğundan kaçınmaları ve Hz. Musa&#8217;ya, &#8220;Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz işte burada bekliyoruz.&#8221; demelerinden söz edilmekte.</p>
<p>Yahudi ve hristiyanların antlaşmalarına ve bu antlaşma karşısındaki konumlarına ilişkin bu değinilere ara veriliyor, kendilerine verilen nimet ve iktidar karşılığında Allah ile olan antlaşmaları uyarınca, O&#8217;nu bir saymak ve müslümanlardan olmak üzere yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve tüm bunlardan yüz çevirmeleri sonucunda lanetlenmişlik, bölünmüşlük ve perişanlık ile karşılaşmalarının adından da yahudi ve hristiyanların inançlarındaki sapmalar ortaya konmakta.</p>
<p>Böylece ayet, onların yeniden hidayete -son dinin getirdiği ve son peygamberin ilettiği hidayete- çağrılmasını da içeriyor. Daha önce çağrıldıkları &#8220;hüccet&#8221; üzerinden uzun süre geçmesi, en son gelen peygamberlerinden bu yana uzun bir ara geçmesi nedeniyle kavram kargaşalığına düştüler. İşte onlara korkutucu ve müjdeci geldi. Eski &#8220;hüccet&#8221;in hükmü kalktı ve &#8220;delil&#8221; ortaya kondu.</p>
<p>Bu çağrı esnasında, Allah&#8217;ın dininin temelde bir olduğu ve tüm kulları ile yaptığı, O&#8217;na iman edeceklerine, O&#8217;nu bir bileceklerine, ayrım yapmaksızın peygamberlerine iman edip destekleyeceklerine, namaz kılıp, zekat vereceklerine ve Allah yolunda Allah&#8217;ın verdiği nimetlerden infak edeceklerine ilişkin ahdin de aynı olduğu belirtilmekte, bu ahde olan sağlam inanç ve doğru bir şekilde yapılan kulluğu ve doğru toplumsal sistemin esaslarını belirlediği ortaya konmaktadır.<br />
<strong>12- Allah, İsrailoğullarından kesin söz almış başlarına kendi aralarından on iki önder göndermiştik. Allah onlara demişti ki; &#8220;Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberime inanır, onların tarafını tutar ve dünyada karşılığını beklemeksizin Allah&#8217;a borç verirseniz, kesinlikle kötülüklerinizi siler, sizleri altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştiririm. Bu sözleşmeden sonra içinizden kim kâfir olursa doğru yoldan sapmış olur.</p>
<p>13- Verdikleri sözlerden caydıkları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin anlamlarını değiştirirler, kendilerine verilen öğütlerin başlıcalarını unuturlar. Pek azı dışında, onlardan sürekli ihanet görürsün. Yine de onları bağışla, yaptıklarına aldırış etme. Hiç şüphesiz Allah iyi davrananları sever.</p>
<p>14- &#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyenlerden de kesin söz almıştık. Fakat onlar da kendilerine verilen öğütlerin başlıcalarını unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin .saldık. Allah şimdi yaptıklarını ilerde onlara tek tek bildirecektir.</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın yahudilerle yaptığı sözleşme, şartı ve sonucu olan iki taraflı bir antlaşma idi. Bu ayet, antlaşmanın bağlanması ve hangi şartlar altında yapıldığını anlattıktan sonra, bu antlaşmanın maddelerini, şartını ve sonucunu tesbit ediyor. Antlaşma, İsrail denilen Hz. Yakub&#8217;un oğullarından türeyen tüm kabileleri temsil eden 12 yahudi reisle yapılmıştır. Antlaşmanın metni şöyledir:</p>
<p>&#8220;Allah, İsrailoğullarından kesin söz almış başlarına kendi aralarından on iki önder göndermiştik. Allah onlara demişti ki; &#8220;Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberime inanır, onların tarafını tutar ve dünyada karşılığını beklemeksizin Allah&#8217;a borç verirseniz, kesinlikle kötülüklerinizi siler, sizleri altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştiririm. Bu sözleşmeden sonra içinizden kim kafir olursa doğru yoldan sapmış olur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ben sizinle beraberim&#8221;. Bu büyük bir söz. Allah&#8217;ın beraber olduğu kimseye -bu halde- kim karışabilir. Biri ona karşı koymaya bile, o gerçekte ne bir varlığa, ne de bir olan toz zerresinden ibarettir. Allah&#8217;ın yanında olduğu kişi, yolunu şaşırmaz.</p>
<p>Allah&#8217;ın birlikteliği yeterli olduğu gibi doğru yolu da kılavuzlar. Allah&#8217;ın yanında olduğu kimse, asla üzülmez ve hiçbir sorunu olmaz. Çünkü Allah&#8217;ın yakınlığı gönlünü rahatlatır ve onu mutlu kılar. Özetle Allah&#8217;ın beraber olduğu kişi, garantidedir ve amacına da ulaşmıştır.</p>
<p>Artık bu yüce konumunu yükseltmesine gerek kalmamıştır. Fakat yüce Allah, bu birlikteliği sebep ve şartlardan kopuk bırakmadığı gibi, bir onur bahşetme olayı da kılmamıştır. O yalnızca, şartları ve sonuçları olan bir antlaşmadır. &#8216;</p>
<p>1- Bu antlaşma ilkin, &#8220;namaz kılmak&#8221; yükümlülüğünü getiriyor. Bunu sıradan bir şekilde kılmak değil, kul ile ilahı arasında gerçek irtibatı sağlayan usulüne uyarak kılmak. Sağlam ilahi sisteme uygun eğitim ve arındırma unsuru olması ve kötülük ve aşırılıktan uzaklaştıran bir özellik taşıması sebebiyle Allah&#8217;ın huzurunda verdiği bir utanma duygusu ile kötülük ve günahtan uzaklaşmayı unutmamalıdır.</p>
<p>2- Zekat vermek&#8230; Böylece Allah&#8217;ın rızıktaki nimetine, malın ilk sahibi olduğu ve o gerçek -hükümdar ve insanlar O&#8217;nun vekilleri olduğu için- şartlarına uygun tasarruflarda bulunarak O&#8217;na itaati kabullenmek müslüman toplumun hayatını temellendirdiği esaslara dayanan toplumsal yükümlülükleri yerine getirmek ve ekonomik hayatı ise, malın küçük bir azınlık arasında el değiştiren bir imtiyaz olmaması büyük bir çoğunluğun yeteri kadar alım satıma ve tüketimden acizlikleri yüzünden genel bir durgunluk olmaması ve üretim tüketim dengesinin bozulmaması ve işlemez hale gelmemesini üstlenen sisteme göre düzenlenmesi sağlanır. Aksi halde bir yanda bolluk, diğer yanda ise sefalet olması ve toplumda her türlü bozulma ve karışıklıklara sürüklenmesi demektir. Tüm bu kötülükler ekonomik düzenin ve malın paylaşımının Allah&#8217;ın sistemine göre yapılması ile ve ayrıca zekat sayesinde önlenir.</p>
<p>3- Allah&#8217;ın peygamberlerine ayırım yapmaksızın inanmaktır. Hepsi Allah katından gönderilmiş, tümü Allah&#8217;ın dinini getirmiştir. Bunlardan birine bile inanmamak tümünü reddetmek , tümünü reddetmek ise Allah&#8217;ı inkardır&#8230;</p>
<p>İslâm sadece pasif-kuru bir imandan ibaret değildir. O, peygamberleri destekleyen, Allah&#8217;ın görevlendirdiği ve onları gerçekleştirmek için bütün hayatları adadıkları hususlarda onlara arka çıkarak yerine getirilen aktif bir davranıştır.</p>
<p>Allah&#8217;ın dinine iman; müslümanın inandığının muzaffer olması, yeryüzünde değerlenmesi ve insan hayatında uygulanması için çalışmayı gerektirmektedir. Allah&#8217;ın dini sırf inanca dayalı düşünce ne de sadece ibadetlerden ibarettir. O, hayatta uygulanan bir dünya görüşü ve hayatı tüm yönleriyle düzenleyen bir sistemdir.</p>
<p>Tatbiki için desteklenmeye, omuz verilmeye, gayret ve cihada ve tatbike konulduktan sonra da korunmaya gerek duyan dünya görüşü ve sistemidir. Aksi halde mümin sözünü yerine getirmemiş olur.</p>
<p>4- Zekattan başka genel infak yükümlülüğü, yüce Allah bu konuda -O herşeyin sahibi olduğu halde- `Bağışlayıcı olan Allah&#8217;a borç vermek&#8217; deyimini kullanıyor. O&#8217;nu ihsan ettiği şeylerden Allah için infak etmeyi, &#8220;Allah&#8217;a borç vermek&#8221; olarak isimlendirmek, O&#8217;nun katmerli bir lütfudur.</p>
<p>İşte bunlar şartlar ve yükümlülüklerdir. Sonuçları ile şunlardır:</p>
<p>1- Günahları bağışlamak&#8230; İnsan hata eder. Ne kadar iyilikte yapsa, günaha düşmekten kurtulamaz. Buna göre, onun günahlarını bağışlamak; onun zayıflığını, acizliğini ve kusurlarını gideren geniş bir nimettir.</p>
<p>2- Altından ırmaklar akan cennet!&#8230; Bu, Allah&#8217;ın büyük bir lütfudur. İnsanın ameli ile ulaşamıyacağı, ancak insanın malından infak etmesi ve gücü yettiğince çaba sarf etmesi üzerine, Allah&#8217;ın fazlı ile ulaşabileceği şeydir&#8230;</p>
<p>Yapılan antlaşmanın bir de zorunlu karşılığı olan bir şartı vardır:</p>
<p>&#8220;&#8230; Bu sözleşmeden sonra içinden kim kafir olursa doğru yoldan sapmış olur.&#8221;</p>
<p>Hidayet kendisine belirtildikten, ahdinin sınırları gösterildikten, yol apaçık ortaya konduktan ve karşılığı kesinleştikten sonra ne küfreden kimse artık hidayete ulaştırılır ne de sapıklıktan kurtarılır.</p>
<p>Bu Allah&#8217;ın yahudilerin -tümü adına- reisleri ile yaptığı antlaşmadır. Hepsi bunu kabul etmişler, böylece ahid de herbiri ile yapılmış ve ümmetin tümüne mal olmuştur. Peki yahudiler ne yaptı? Allah ile yaptıkları antlaşmayı bozdular, sebepsiz yere peygamberlerini öldürdüler. Yahudiler Hz. İsa&#8217;yı öldürmek ve çarmıha germek için tuzaklar kurdular. Kitapları Tevrat&#8217;ı değiştirdiler ve hükümlerini yerine getirmeyip unuttular. Peygamberlerin sonuncusuna da inadla ve alçakça karşı durdular. O&#8217;na ve aralarındaki antlaşmalara ihanet ettiler. Allah&#8217;ın hidayetinden kovulmayı hakkettiler ve kalpleri -artık bir daha bu hidayete yönelmemecesine- kaskatı oldu.</p>
<p>&#8220;Verdikleri sözlerden caydıkları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin anlamlarını değiştirirler, kendilerine verilen öğütlerin başlıcalarını unuturlar&#8230;&#8221;</p>
<p>Allah doğru söylemiştir&#8230; Bu, yahudinin değişmez karakteridir. Lanet yüzlerinden okunmakta. Çünkü hidayetten kovulmuşluk ve lanetlenmişlik cibilliyetlerine sinmiştir.</p>
<p>Katılık, rahmet ve sevecenlikten uzak karanlık bakışlarında ve insanı duygulardan uzak ilişkilerinde belirmektedir. Korktuklarında ve bir çıkar gördüklerinde yada bir meydan okuma ve direnç ile karşılaştıklarında ise, -riyakarca- yumuşak sözler etmeye başlarlar. Görünüşleri ve bakışlarındaki kabalık yayılmış ve kalpleri ile gönüllerinin sertliğini yansıtan bir gösterge olmuştur. Onların asıl tabiatı, sözlerin anlamını bozmak ve Musa&#8217;ya indirilen kitabın ilk şeklini tahrif etmektir. Bunu da; ya kitaba, kaypakça hedefleri doğrultusunda çok şey eklemeleri ve bunları -Allah&#8217;a iftira ile- kitabın ayetleri kabul ederek yada, geri kalan temel ayetleri de çıkar ve pis amaçları doğrultusunda tevil ederek yaparlar.</p>
<p>Dini emir ve hükümleri özel hayatlarında ve toplumlarında uygulamayarak ihmal ederler ve unuturlar. Çünkü bunları uygulamak onlara, Allah&#8217;ın sağlam ve temiz sistemi doğrultusunda olma sorumluluğu yüklüyor:</p>
<p>&#8220;&#8230; Pek azı dışında onlardan sürekli ihanet görürsün&#8230;&#8221;</p>
<p>Medine&#8217;de, İslâm toplumundaki yahudilerin durumunu tasvir eden bu ayet, peygambere seslenmektedir. Onlar öteden beri bilinen taraflarına uygun olarak, peygamberlere tuzak kurmaktan geri durmuyorlardı.</p>
<p>Bu durumları, Medine&#8217;de, daha sonra Arap yarımadasında kaldıkları sürece devam etti. Dahası, İslâm toplumu; onları barındıran, açlarını doyuran, güzellikle muamele eden ve refahlandıran, onları faydalandıran tek toplum olmasına rağmen, bu tavırları sürüp gitti.</p>
<p>Her zaman, -Peygamber döneminde olduğu şekilde- hile ve hiyanetliklerini sürdürerek akrepler, yılanlar, tilkiler ve kurtlar gibi, hile ve hiyanetlerine devam ettiler ve antlaşmalarına uymadılar. Müslümanların başına açıkça bela açmaya güç yetirdikleri nadir zamanlarda, tuzaklarını kurdular ve ağlarını yaydılar. Her fırsatta müslümanların üstün düşmanlarıyla güç birliği yaptılar, antlaşmalarını bozdular, ne sözlerine uydular ne de zulmettikleri müslümanlara acıdılar. Yahudilerin çoğunluğu böyledir. Nitekim yüce Allah da Kitap&#8217;da onları böyle vasıflandırmış ve öteden beri, Allah&#8217;ın sözleşmesini bozan, tevarüs ettikleri cibilliyetlerinden haber vermiştir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın, yahudilerin Medine&#8217;de peygambere karşı konumlarına dair özel ifadeleri çok nüktelidir:</p>
<p>&#8220;Pek azı dışında, onlardan sürekli ihanet görürsün&#8230;&#8221;</p>
<p>Her ince bir davranışın altından alçakça bir niyet, melûn sözler ve namert bakışlar. Ayet, ihanetlerini tek başına tebarüz ettirmek, ihanet havasını oluşturmak ve bütün toplumu bu sıfatın kapladığını belirtmek için, nitelenenden söz etmeyip yalnızca &#8220;ihanet&#8221; sıfatından bahsediyor, işte bu, cibilliyetlerinin ve Hz. Peygamber ile İslâm toplumuna karşı konumlarının özünü oluşturmaktadır. Şüphe yok ki, bu Kur&#8217;an, bu ümmetin öğreticisi, mürşidi, gözeticisi ve tüm yol boyunca kılavuzudur&#8230; O, düşmanlarının konumları ile Allah&#8217;ın hidayeti karşısında atalarının ve tarihlerinin durumunu ortaya koyar. Eğer bu ümmet, Kur&#8217;an&#8217;a danışırsa, direktiflerini dinlerse, kanunlarını ve hükümlerini hayatında uygularsa, düşmanları hiçbir zaman kendisine bir zarar veremez. Fakat Allah ile olan sözleşmelerini bozarsalar, Kur&#8217;an&#8217;ı yürürlükten kaldırıp onu, vaaz, nasihat ve dualarda kullanırsalar, onu güzel sesle okumalarının yanında hayattan uzaklaştırsalar hep bilinen belalar başlarına gelir. Geldide.</p>
<p>Yüce Allah, yahudilerin kendisi ile yaptıkları antlaşmayı bozmaları üzerine, Allah ile yapılan antlaşmayı bozmaktan kaçındırmak için, onların melûn kovulmuş ve katı kalpli oluşlarını ve kelimelerin anlamlarını tahrif edişlerini anlatıyor ve sözünde durmayan herkesin başına gelenlerin onların da başına gelmesinden sakındırıyor. Bu uyarıya aldırış etmedikleri ve diğer yollara saptıkları takdirde Allah, onlardan insanlığa önderlik yetkisini aldı ve onları şu andaki aşağılık durumlarıyla baş başa bıraktı. Eğer onlar, Allah&#8217;a döner, sözlerine sarılır ve antlaşmalarını yerine getirirlerse, Allah ta, onları yeryüzünde egemenlik,insanlara önderlik ve şahidlik konumuna tekrar getireceğine ilişkin vaadini tutar.. Yoksa, İnsanlar arasındaki bu ezilmişlikleri devam edip gider. Bu Allah&#8217;ın bir sözüdür. Allah ise sözünden dönmez.</p>
<p>Ayetin indiği sırada Allah&#8217;ın peygambere bu konudaki tenbihi şöyledir: &#8220;&#8230;</p>
<p>Yine de onları bağışla, yaptıklarına aldırış etme..&#8221;</p>
<p>Yahudilerin kötülüklerinin bağışlanması, iyiliktir. İhanetlerinin affedilmesi, iyiliktir. Fakat bir daha affedilip bağışlanmıyacakları bir zaman geldi. Ve Allah, peygamberine onlar: Medine&#8217;den çıkarmasını emretti. Sonra bütün Arap yarımadasından çıkarılmaları emredildi. Bu da yerine getirildi.</p>
<p>Bunun yanısıra Allah, peygamberine ve İslâm toplumuna, &#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyen Kitap Ehli&#8217;nden de &#8220;söz&#8221; aldığını, fakat onların da sözlerini bozduklarını ve sözlerini bozmalarının cezasını çektiklerini anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyenlerden de kesin söz almıştık. Fakat onlar da kendilerine verilen öğütlerin başlıcalarını unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Allah şimdi yaptıklarını ilerde onlara tek tek bildirecektir.&#8221;</p>
<p>Burada özel bir anlama gelen hususi bir tanımlama kullanılıyor:</p>
<p>&#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyenlerden de&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu tanımlama, &#8220;onların, hayatlarında gerçekliği olmayan bir iddia&#8221; ileri sürdüklerini göstermektedir. Ayette geçen sözün anlamı, Allah&#8217;ın &#8220;bir&#8221; kabul edilmesidir. Bu ise, hristiyanların tarihlerindeki köklü sapma noktasıdır. Bu kendilerine hatırlatıldığı halde unuttukları hisseleridir. Bu unutkanlıkları, daha sonraki bütün sapmalarına da sebep olmuştur. Nitekim -az ileride genel olarak açıklayacağımız gibi- tarihte ve günümüzde sürüp giden gruplara, menkıbeler ve fırkalar arasındaki ayrılıklar ve Allah&#8217;ın kendisi ile olan sözleşmelerini bozmaları ve onlara hatırlatılmış olan hisselerini unutmalarının cezası olarak, kıyamete değin aralarında sürüp gideceğini bildirdiği düşmanlık ve kinleri; bu unutkanlıktan doğmuştur.</p>
<p>Allah&#8217;ın yaptıklarının karşılığı olarak bildirdiği ve yaptıklarına uygun düşen cezalarını içeren ahiret cezası ise bunlardan ayrıdır.</p>
<p>&#8220;Biz hristiyanız&#8221; diyenler arasında gerek eski, gerekse modern tarihleri boyunca, Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ında anlattığını doğrular şekilde; ayrılık kin ve düşmanlık sürüp gitmiştir. Bütün tarihleri boyunca başkaları ile yaptıkları savaşlarda akıttıklarından daha fazla kanı, birbirlerinin eliyle akıtılmışlardır. Bu, onların ister inanç çevresindeki dini tartışmaları sonucunda isterse dini liderlik çevresindeki ayrılıklardan kaynaklansın yada siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmalar nedeniyle olsun, aynıdır. Uzun yıllar boyunca bu düşmanlık ve ayrılıklar dinmemiş, bu savaşlar ve karşılıklı saldırılar son bulmamıştır. Bu durum, en doğru sözlü olan yüce Allah&#8217;ın buyurduğu gibi, sözleşmelerini bozmaları ve kendilerine hatırlatılan Allah&#8217;ın ahdinin gereğini yerine getirmeyi unutmalarının cezası olarak kıyamete değin sürecektir.</p>
<p>İlk madde Hz. İsa&#8217;nın ölümünün ardından, bir müddet geçtikten sonra saptıkları; Allah&#8217;ın `Bir bilinmesi&#8217; maddesidir. Diğer sebepleri burada uzunca saymaya yerimiz müsait değildir.</p>
<p>VE SON ÇAĞRIYA KİTAP EHLİNİN TUTUMU</p>
<p>Ayetlerin akışı, yahudi ve hristiyanların Allah ile yaptıkları &#8220;sözleşmeleri&#8221; karşısında konumlarını ortaya koyduktan sonra hitabı, peygamberlerin sonuncusunun risaletini ve O&#8217;nun ümmi (okuma-yazmasız) Araplara geldiği gibi, tüm insanlara da geldiğini kendilerine bildirmek için hem yahudileri hem de hristiyanları içerecek şekilde bütün Kitap Ehli&#8217;ne yöneltiyor. Onlar buna muhataptırlar ve son peygambere uymakla emr olunmuşlardır. Daha önce söylediğimiz gibi bu da Allah ile yaptıkları sözleşmenin bir maddesidir. Son peygamber, bu konudaki Allah ile olan sözleşmelerini bozarak ellerindeki Kitap&#8217;tan gizlediklerinden pek çoğunu onlara açıklamak, onların kimini de şeriatte zorunlulukları kılmadığı için ortadan kaldırmak üzere gelmiştir. Şimdi, hristiyanların, &#8220;İsa-Mesih, Allah&#8217;tır&#8221; sözleri ile yahudilerin &#8220;Bir Allah&#8217;ın oğulları ve sevgilileriyiz&#8221; şeklindeki sözlerle saldırıldığı gibi son peygamberin düzeltmek için geldiği sapık inançlarına da saldırılıyor. Bu hitab, herşeyi apaçık ortaya koyan risalet sonrasında, Allah katında bir delillerinin kalmadığını ve &#8220;peygamberlerin ardından uzun süre, unuttular ve işi karıştırdılar&#8221; asla hakları olmadığı belirtilerek son buluyor:<br />
<strong>15- Ey Kitap Ehli, size bizim peygamberimiz geldi. Bu peygamber, elinizdeki kitabın öteden beri gizli tuttuğunuz bir hükmünü açıklıyor, bir çoğuna da değinmiyor. Gerçekten size Allah tarafından bir ışık, bir açıklayıcı kitap geldi.</p>
<p>16- Allah, rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları, kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.</p>
<p>17 Allah Meryemoğlu Mesih&#8217;dir diyen/er kesinlikle kafir olmuş/ardır. Onlara de ki; Eğer Meryemoğlu İsa&#8217;yı annesini ve yeryüzünde bulunan varlıkların tümünü yok etmek istese O&#8217;na kim engel olabilir? Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;ın egemenlik tekelindedir. O di/ediğini yaratır. Allah&#8217;ın gücü herşeye yeter.</p>
<p>18- Yahudiler ve hristiyan/ar &#8220;Biz Allah&#8217;ın evladları ve sevdikleriyiz&#8221; dediler. Onlara de ki; o halde O, niçin günahlarınızın yüzünden azaba çarptırıyor. Aslında O&#8217;nun yarattığı birer insansınız. O dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır. Gökler, yeryüzünün ve ikisi arasında bulunan tüm varlıkların Allah&#8217;ın egemenlik tekelindedir. Dönüş O&#8217;nadır.</p>
<p>19- Ey Kitap Ehli, &#8220;Bize bir müjdeci, bir uyarıcı gelmedi &#8221; demeyesiniz diye peygambersiz geçen bir ara dönemin arkasından size gerçekleri açıklayan peygamberimiz geldi. İşte size müjdeleyici, uyarıcı geldi. Allah&#8217;ın gücü her şeye yeter.</strong></p>
<p>Kitap Ehli, kendilerinden olmayan ve daha önce onlara karşı üstünlük ve bilgiçlik tasladıkları ümmî (okuma-yazma bilmez) toplumdan olan bir peygamberin kendilerini İslâm&#8217;a çağırmasını çok gördüler. Çünkü onlar Kitap Ehli, diğerleri ise ümmî idi. Allah bu ümmileri onurlandırmak istediği zaman son peygamberi içlerinden gönderdi. Tüm insanları kuşatan son risaleti onlara sundu. Ve kendilerine ilim verdi. Böylece onlar, yeryüzündekilerin en bilgilisi, düşünce ve inancı en sağlam yol, şeriat ve sistemi en üstünü, toplum ve ahlâkı en olgunu oldular. Tüm bunlar, Allah&#8217;ın onlara karşı lütfu, bu din ile nimetlendirmesi ve onlardan hoşnut olmasıdır. Diğer bu nimet olmasaydı, ümitlerin tüm insanlara &#8220;vasi&#8221; olmaları ve bu din olmasaydı, insanların &#8220;önder&#8221; olmaları mümkün olmazdı. Kitap Ehli&#8217;ne yönelik bu ilahî seslenişte kendilerinden söz alındığı gibi onların İslâm&#8217;a, bu peygambere ve O&#8217;na yardıma, desteklemeye çağrıldıkları tescil ediliyor. Yüce Allah, ümmi peygamberlerin araplara ve tüm insanlara gönderildiği gibi onlara da gönderildiğine şahitlik ederek, tescil ediyor. Onların, O&#8217;nun risaletini Allah katında inkara güçleri olmadığı gibi, peygamberliğinin araplara has olduğu yada Kitap Ehli&#8217;ne yönelik olmadığını iddaya da güçleri yoktur.</p>
<p>&#8220;Ey Kitap Ehli, size bizim peygamberimiz geldi. Bu peygamber elinizdeki kitabın öteden beri gizli tuttuğunuz bir hükmünü açıklıyor, bir çoğuna da değinmiyor..&#8221;</p>
<p>O, görevi Allah&#8217;ın yanınızda bulunan Kitab&#8217;ından gizlediklerinize uygun gerçekleri açıklamak; ortaya koymak ve izah etmek olan sizlere gönderilmiş bir peygamberdir. Bu hususta yahudi ve hristiyanlar aynı durumdadır. (Hristiyanlar dinin en temel prensibi olan &#8220;tevhid&#8221;i gizlediler. (Yahudiler ise zina edenin recm edilmesi, bütünüyle haramlığı gibi pek çok şer&#8217;i hükümleri gizlediler.) Ayrıca hem yahudiler hem de hristiyanlar ellerinde bulunan Tevrat ve İncil&#8217;de buldukları &#8220;ümmî peygamberin gönderileceği&#8221; haberini gizlediler.</p>
<p>Nitekim Hz. Peygamber, onların gizledikleri yada tahrif ettikleri şeylerin kendi şeriatinde bulunmayan pek çoğunu bağışladı. Allah, sürekli ve kapsayıcı risalet gelmeden önce, geçmiş kitapların ve şeriatlerin içerdiği, peygamber gönderilen küçük toplumlarda sınırlı işlevleri olan ve Allah&#8217;ın ilminde de bir zaman parçasıyla kayıdlanmış bulunan hükümlerden, insan toplumlarında uygulanmaz hale gelenleri neshetti. Böylece Allah&#8217;ın bütünlediği, nimetini tamamladığı ve insanlara din seçtiği İslâm, son şeklini almış oldu.</p>
<p>Artık onda ne nesih, ne değiştirme ne de düzeltme söz konusu olamaz. onlara, bu peygamberin getirdiği şeyin tabiatını, insanların yaşamındaki fonksiyonunu, Allah&#8217;ın insan yaşamında görevini yapmasını takdir ettiği etkilerini, açıklamaktadır.</p>
<p>&#8220;Ey Kitap Ehli, size bizim peygamberimiz geldi. Bu peygamber elinizdeki kitabın öteden beri gizli tuttuğunuz bir hükmünü açıklıyor, bir çoğuna da değinmiyor. Gerçekten size Allah tarafından bir ışık, bir açıklayıcı kitap geldi.</p>
<p>&#8220;Allah, rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.&#8221;</p>
<p>Bu kitabın -Kur&#8217;an&#8217;ın- tabiatına ve bu sistemin -İslâm&#8217;ın- tabiatına, onun &#8220;nur&#8221; olmasından daha ince, daha doğru bir delil yoktur.</p>
<p>Mümin bu gerçeği kalbinde tüm varlığında, yaşamında ve zihninde hisseder ve nesneleri, olayları ve kişileri onunla değerlendirir. Onu sırf imanın hakikatını kalbinde duyması sebebiyle hisseder. Bu &#8220;nur&#8221;, müminin varlığını aydınlatan, hafifleştiren, parlatan bir nurdur. Önündeki herşeyi aydınlatır, açıklar, ortaya koyar ve ona doğru yola iletir.</p>
<p>Varlığında, çamurun değeri, toprağın karanlığı, et ve kanın yoğunluğu, istek ve arzuların coşkunluğu vardır. Tüm bunlar, aydınlatır, ışıklandırır ve parlatır. Ağırlığını hafifletiyor, karanlığını aydınlatıyor, yoğunluğunu inceltiyor ve coşkunluğunu dizginliyor.</p>
<p>Bakış açısındaki kapalılık ve karanlık, adımlarındaki yavaşlık ve tereddüt, prensipleri bulunmayan aşağılık yol ve hedefteki şaşkınlık&#8230; İşte tüm bunlar aydınlanıyor, ışıklanıyor ve yol üzerindeki nefis doğru yola iletiliyor..</p>
<p>&#8220;&#8230;Bir ışık ve bir aydınlatıcı kitap&#8230;&#8221;</p>
<p>Yüce peygamberin getirdiği, tek bir kitabın iki ayrı özelliği.</p>
<p>&#8220;Allah rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları kendi izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.&#8221;</p>
<p>Allah İslâm&#8217;ı din seçmiştir. O, bu hoşnutluğuna uyan ve Allah&#8217;ın ona seçtiği gibi onu kendisine seçen kimseyi hidayete ulaştırır, &#8220;selamet yollarına&#8221; iletir.</p>
<p>Bu tanımlamadan daha ince ve daha doğru ne olabilir? &#8220;Selamet&#8221; (barış) bu dinin, hayatın tümüne yaydığı, ferdin, toplumun ve herşeyin; kurtuluşun ve barışın, vicdan, akıl ve organların kurtuluşu, toplumun, ümmetin insanın ve insanlığın kurtuluşu&#8230; Hayatla, varlıkla, hayat ve varlığın Rabbi Allah ile birliktelik kurtuluşu. İnsanlığın sadece bu dinde vé ancak onun yönetiminde, sisteminde, hukukunda ve inanç kanunlarına göre düzenlenmiş toplumunda bulabildiği bir &#8220;kurtuluş&#8221;.</p>
<p>Gerçek şu ki, Allah hoşnut olduğu bu din ile, Allah&#8217;ın hoşnutluğuna uyanları &#8220;selamet yolları&#8221;na iletir&#8230; Tüm bu alanlardaki bütün &#8220;selamet yolları&#8221;na&#8230; Bu gerçeği, eski veya çağdaş cahiliyede harb yollarının acısını tatmış olanlar gibi hiç kimse idrak edemez. Bu gerçeği, vicdanların derinliklerindeki cahiliye inançlarından kaynaklanan dur-durak bilmez harbin ve cahiliyenin kanunlarından ve düzenlerinden kaynaklanan, hayatı tümüyle perişan eden anarşik çatışmaların acı neticelerini görmüş kimseler gibi anlayamaz.</p>
<p>Bu sözler ile ilk kez muhatap olanlar, cahiliye tecrübeleri sebebiyle bu kurtuluşun ve barışın anlamını biliyorlardı. Çünkü onlar, bunu bizzat tatmışlar ve bundan büyük bir haz duymuşlardı.</p>
<p>Bizi kuşatan ve içimize işleyen cahiliye, asırlar boyu vicdanlarda ve toplumlarda çatışmanın her türlüsünü insanlara şimdi bu gerçeği idrake ne kadar muhtacız.</p>
<p>Tarihimizin bir aralığında bu &#8220;kurtuluş ve barış&#8221; içerisinde yaşamış olan sonra, bu &#8220;selamet&#8221;den çıkıp ruhlarımızı ve kalplerimizi ahlâkımızı ve gidişatımızı, toplumumuzu ve halklarımızı, parça parça eden bir çatışmaya dalan bizler, şimdi ona ne kadar ihtiyaç duyuyoruz! Allah&#8217;ın bizim için seçtiğini, kendimize seçtiğimiz ve O&#8217;nun hoşnutluğuna uyduğumuzda, Allah&#8217;ın bize bağışladığı &#8220;selamet&#8221;e girmeye yetkin olacağız.</p>
<p>Bu cahiliyetin belalarına esir olmuşuz. İslam ise bize yakındır. İslam barışı, eğer istersek elimizi uzatabileceğimiz kadar yakın iken, cahiliye anarşisine dalmışız. Değersiz şeye karşılık değerliyi veren bu alış-veriş ne zararlı bir ticaret! Hidayete karşılık sapıklığı satın alıyoruz? Savaşı barışa tercih ediyoruz.</p>
<p>Biz insanlığı cahiliyenin her türlü renk ve şekildeki bu musibetlerinden kurtarabiliriz. Fakat kendimizi kurtarmadan, &#8220;selamet&#8221; gölgesine önce kendimiz girmeden ve Allah&#8217;ın hoşnutluğuna sığınıp, olduğuna uymadan önce, insanlığı kurtaramayız. Ancak bunları yaptığında, Allah&#8217;ın &#8220;selamet yollarına&#8221; erdirdiğini buyurduğu kimselerden oluruz.</p>
<p>&#8220;&#8230; Onları kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır..&#8221;</p>
<p>Şüphe, hurafe, hikayeler ve masallar karanlığı&#8230; Arzular, tartışmalar ve uçsuz bucaksız çöllerde kalmak karanlığı&#8230; Sempatik ve emin yerlerden, vahşet endişe ve şaşkınlık üzüntü ve hidayetsizlik karanlığına.</p>
<p>Diğer ölçülerinin, hükümlerin ve dengelerin bozukluğundan kaynaklanan karanlık&#8230; Nur ise aydınlıktır. Önce sözünü ettiğimiz vicdan, akıl, varlık, hayat ve her işteki aydınlık nurdur.</p>
<p>&#8220;&#8230;Doğru yola iletir..&#8221;</p>
<p>Ruhun fıtratına ve ona hükmeden yasalara uygun olan &#8220;dosdoğru&#8221; yaratılış fıtratı ve onu yönlendiren evrensel yasalara uyan, &#8220;dosdoğru&#8221; öyle ki, şaşırıp gerçekleri, prensipleri ve hedefleri karıştırmadan Allah&#8217;a yönelik olan &#8220;dosdoğru&#8221;.</p>
<p>Allah insanı ve fıtratını, evreni ve yasalarını yarattı. İnsana bu sistemi gönderdi. Müminlere bu dini seçti. Aciz, cahil ve fani insanın yapısı olan başka bir sistemin onlara hidayet etmiyeceği ve ancak bu sistemin onları dosdoğru yola ileteceği apaçık ve tabiidir. Yüce Allah doğru söylemiştir. Alemlere muhtaç değildir. Onların hidayet veya sapıklıkları, O&#8217;na fayda vermez; fakat O, onlara çok merhametlidir. İşte bu, dosdoğru yoldur. Meryem oğlu İsa&#8217;nın Allah olduğu sözü küfürdür. Yahudi ve hristiyanların Allah&#8217;ın oğulları ve sevdikleri olduğu sözü de küfürdür. Bunlar hiçbir delile dayandırılmayan iftiralardır.</p>
<p>Tüm bunlar, son peygamberin gerçekliliğini açıklamak için getirdiği &#8220;tevhid&#8221;in sadeliğini gizleyen ve hakikati tahrif eden yahudi ve hristiyanların palavralarıdır.</p>
<p>&#8220;Allah, Meryemoğlu Mesih&#8217;dir diyenler, kesinlikle kafir olmuşlardır. Onlara de ki; &#8220;Eğer Meryemoğlu İsa&#8217;yı, annesini ve yeryüzünde bulunan varlıkların tümünü yok etmek isterse O&#8217;na kim engel olabilir? Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;ın egemenlik tekelin-dedir. O dilediğini yaratır. Allah&#8217;ın gücü herşeye yeter.&#8221;</p>
<p>Hz. İsa&#8217;nın Rabbi katından getirdiği de bütün peygamberlerin getirmiş olduğu &#8220;Tevhid&#8221; idi.</p>
<p>HRİSTİYANLARIN HZ. İSA HAKKINDAKİ SAPIK GÖRÜŞLERİ</p>
<p>Allah&#8217;ın katıksız, tek kulluk sunmaya layık olduğunun kabulü, bütün peygamberlerin tavrıydı. Fakat putperestlerin hristiyanlığa girmeleri ve onların beraberinde getirdiği tevhid inancıyla karıştırdıkları putperestlik tortularına isteklilikleri sebebiyle, bu pak inanca bozukluklar girdi. Öyle ki, artık onu bu bozukluklardan ayıklamak ve temizlemek, bu inancın özünü ortaya koymak imkansız hale geldi.</p>
<p>Bu sapmaların tümü bir defada meydana gelmedi. Ardından gelen toplumlar da belirli zaman aralıkları ile bu imana girdiler. Sonunda akılların hatta o dine inanan bozuk inancı şerh eden alimlerin akıllarının bile şaşa kaldığı efsane ve masallarla örülü bir acayip karışım meydana çıktı.</p>
<p>Tevhid inancı, Mesih İsa&#8217;dan sonra da öğrencileri ve tabileri arasında bir müddet yaşadı. Yazılan pek çok İncil&#8217;den biri olan Barnaba İncili, Hz. İsa&#8217;dan Allah&#8217;ın gönderdiği bir peygamber olarak söz ediyor. Sonra Hz. İsa&#8217;nın izleyicileri arasında fikir ayrılıkları meydana geldi. Kimi; &#8220;Mesih, diğer peygamberler gibi Allah&#8217;ın gönderdiği bir peygamberdir&#8221; dedi. Kimi &#8220;O evet peygamberdir. Fakat Allah ile özel bir bağı vardır&#8221; dedi. Kimi &#8220;O, Allah&#8217;ın oğludur. Çünkü babasız yaratılmıştır. Fakat buna rağmen Allah&#8217;ın yaratığıdır.&#8221; dedi. Kimi de: &#8220;O, Allah&#8217;ın oğludur. Yaratılmış değildir. Aksine babası gibi &#8220;kadim&#8221; sıfatını taşır.&#8221; dedi.</p>
<p>Bu ayrılıkları ortadan kaldırmak için M.S. 325 yılında İznik&#8217;de 48.000 patrik ve piskoposun katılımıyla &#8220;İznik Konsülü&#8221; toplandı. içlerinden hristiyan tarihçi İbn-i Patrik şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Katılanların görüşleri ve mezhepleri farklı idi. Kimi, &#8220;İsa ve annesi Allah&#8217;ın dışında iki ilahtır.&#8221; diyordu. Bunlar &#8220;Raymatiler&#8221; diye isimlendirilen berberiler idi.</p>
<p>Kimi: &#8220;İsa, babasından ateşten ayrılan alev gibi ayrılmıştır, ikinci parçanın ayrılması ile birinci bölümde bir azalma olmaz&#8221; diyordu. Bunlar &#8220;Sabliyus&#8221; ve taraftarları idi. Kimi: &#8220;Hz. Meryem, Hz. İsa&#8217;yı dokuz ay taşımadı. O, karnından suyun borudan geçtiği gibi geçti. Çünkü o söz (kelime) kulağından girdi. Aynı anda çocuğun çıktığı yerden de çıktı&#8221; diyordu. Bu da, &#8220;İlyan&#8221; ve taraftarlarının görüşüdür. Kimi: &#8220;Hz. İsa özde bizden biri olmasına rağmen, ilahî bir özellikle yaratılmış bir insandır. Öncelikle Meryem&#8217;in oğludur. O&#8217;nu insanı özünün katıksız olması sebebiyle göndermiş, ilahî nimeti beraberinde kılmış ve O&#8217;nda sevgi ve iradeyi birleştirmiştir.</p>
<p>Bu yüzden &#8220;Allah&#8217;ın oğlu&#8221; denilmiştir. Kimi de: &#8220;Allah kadîm biricik cevher ve biricik unsurdur. Üç isimle isimlendirilir&#8221; derler ve ne &#8220;kelime&#8221;ye ne de &#8220;Ruhu&#8217;l Kudüs&#8221;e inanırlar. Bu, Antakya patriği &#8220;Paulus&#8221; ve taraftarlarının görüşüdür.</p>
<p>Kimi de: &#8220;Onlar üç ilahtır. Birisi iyilik, diğeri kötülük tanrısıdır. üçüncüsü ise, aralarında adaleti sağlar&#8221; demiştir. Bu, lânetli &#8220;markyun&#8221;un havarilerinin başı olduğunu öne sürdüler ve &#8220;Petrus&#8221;u inkar ettiler.</p>
<p>Kimi ise, Hz. İsa&#8217;nın ilah olduğunu söyledi. Bu da &#8220;Aziz Paulus&#8221; ve 318 delegenin görüşü idi.</p>
<p>Putperestlikten hristiyanlığa geçmiş ve hristiyanlık hakkında birşey bilmeyen Roma İmparatoru &#8220;Kostantin&#8221; bu son görüşü tercih etti ve bu görüş taraftarlarını muhaliflerine musallat etti.</p>
<p>Diğer mezheplerin taraftarlarını -özellikle de sadece Baba&#8217;nın ilah ve Mesih&#8217;in insan olduğu görüşünde olanları- ise kovdu.</p>
<p>&#8220;Kıptî Ulus Tarihi&#8221; adlı kitap bu karardan şöyle bahsetmektedir:</p>
<p>Kutsal cemaat ve elçiler kilisesi, &#8220;Allah&#8217;ın oğlunun bulunmadığı bir zamanın mevcut olduğunu, O&#8217;nun doğmadan önce mevcut olmadığını ve O&#8217;nun yoktan var olduğunu&#8221; söyleyen herkesi veya &#8220;oğul, baba Allah&#8217;ın cevheri dışında bir usul veya cevherden meydana gelmiştir&#8221; diyeni yada &#8220;Onun yaratılmış olduğuna&#8221; inanan herkesi yahut ta &#8220;Değişmesinin, zamanın geçmesi ile bozulmasının mümkün olduğunu&#8221; söyleyen herkesi aforoz eder.</p>
<p>Fakat bu konsülün kararları, Aryusün izleyicilerinin Allah&#8217;ı birleyen inançlarını bozamamış ve fakat İstanbul, Antakya, Babil, İskenderiye ve Mısır&#8217;da egemen haline gelmiştir.</p>
<p>Sonra &#8220;Ruhul Kudüs&#8221; kavramı çevresinde yeni bir tartışma başladı. Kimileri &#8220;O ilahtır&#8221; dedi, diğerleri ise &#8220;İlah değildir&#8221; görüşünü ileri sürdü. Bu konudaki fikir ayrılığını gidermek için M.S. 381 yılında I. İstanbul Konsülü toplandı.</p>
<p>Hristiyan tarihçisi İbni Patrik, İskenderiye&#8217;yi delegelerinin sözlerine dayanarak bu konsülde alınan kararları şöyle nakletmektedir:</p>
<p>İskenderiye patriği &#8220;şöyle demiştir: &#8220;Bizce `Ruhu&#8217;l Kudüs&#8217; Allah&#8217;ın ruhu dışında bir anlama gelmemektedir. Allah&#8217;ın ruhu ise, O&#8217;nun hayatından ayrı bir şey değildir. Biz, `Ruhu&#8217;l Kudüs&#8217;, yaratılmıştır dediğimiz zaman, &#8220;Allah&#8217;ın nuru yaratılmıştır&#8221; demiş oluruz. `Allah&#8217;ın ruhu mahluktur&#8217; dediğimiz de ise, `O&#8217;nun hayatı mahluktur&#8217; demiş oluyoruz. `Hayatı mahluktur&#8217; demek ise, O&#8217;nun diri olmadığını ileri sürmektir. Biz O&#8217;nun diri olmadığını ileri sürersek, O&#8217;na küfretmiş oluruz. O&#8217;nu inkar eden ise, laneti hak eder!</p>
<p>Böylece İznik Konsülü&#8217;nde Mesih&#8217;in ilahlığı karar altına alındığı gibi, bu konsülde `Ruhu&#8217;l Kudüs&#8217;ün ilahlığı da karara bağlandı. Baba, oğul ve Ruhul Kudüs şeklindeki &#8220;üçleme&#8221; tamamlanmış oldu.</p>
<p>Sonra, Mesih&#8217;in hem insanı hem de ilahî tabiatı bir arada bulundurduğu çevresinde ve onların deyimi ile ilahlığı ve insanlığı konusunda, başka bir tartışma meydana çıktı. (Kostantiniyye) İstanbul patriği &#8220;Nastur&#8221;un görüşü Uknum ve tabiatın bir arada bulunduğu şeklinde idi. İlahlık uknumu, babaya nisbetinden dolayı, insan tabiatı ise, Meryem&#8217;den doğmuş olmasından kaynaklanıyordu. Meryem, ilahın annesi değil, insanın annesi idi! İbni Patrik&#8217;in naklettiği gibi, O, insanlar arasında ortaya çıkan ve onlara seslenen Mesih hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Ona Mesih&#8221; diyenler, bunu oğul kavramına bağımlı bir sevgi ile ileri sürüyorlar. Başkaları ise ona, Allah veya Allah&#8217;ın oğlu diyorlar. Bu da gerçek anlamda değil, Allah&#8217;ın lütfu anlamındadır. Sonra şöyle demiştir:</p>
<p>Nastur; &#8220;Rabbimiz, Mesihi aslında ilah olarak değil, hareket ve nimetle yada Allah&#8217;tan ilham alan bir insan olarak yeryüzüne bıraktı. Hata işlemez ve kötü birşey yapmaz görüşünü ileri sürdü.</p>
<p>Rum delegeleri, İskenderiye patriği ve Antakya delegeleri bu görüşe karşı çıktılar ve 4. Konsülü toplamayı kararlaştırdılar. M.S. 431 yılında &#8220;Efes Konsülü&#8221; toplandı. Bu konsül de İbni Patrik&#8217;in de söylediği gibi &#8220;Bakire Meryem, Allah&#8217;ın anasıdır. Mesih gerçekte hem ilah hem de insandır. İki tabiatlı olduğu bilinmektedir. Uknumda ise birdir&#8221; kararına vardılar. Nastur&#8217;u lanetlediler.</p>
<p>Sonra İskenderiye Kilisesi yeni bir görüş ortaya attı ve bunun için 2. Efes Konsülü&#8221; toplandı. Bu konsülde:</p>
<p>&#8220;Mesih tek tabiatlıdır. O&#8217;nda ilahlık, insanlık ile birleşmiştir&#8221; kararına varıldı .</p>
<p>Fakat bu görüş kabul edilmedi, tartışmalar sürüp gitti. Bunun üzerine M.S. 451 yılında &#8220;Kadıköy Konsülü&#8221; toplandı ve &#8220;Mesih&#8217;in bir değil iki tabiatı vardır. ilahlık bir tabiatı, insanlık ise diğer tabiatıdır. Her ikisi de Mesih&#8217;de birleşmiştir&#8221; kararına vardılar ve 2. Efes Konsülünü lanetlediler. Mısırlılar bu konsülün kararlarını kabul etmediler. Mısırlılar arasında &#8220;Menafis&#8221; mezhebi ile Roma İmparatorluğunun kurduğu mezhebi arasında Al-i İmran sûresinin tefsirinin girişinde Sör. T.V. Arnold&#8217;un, &#8220;İntişar-ı İslâm Tarihi&#8221; adlı kitabındaki sözlerine dayanarak naklettiğimiz sürekli görüş ayrılığı ortaya çıktı.</p>
<p>Mesih&#8217;in ilahlığı çevresindeki sapıklık düşüncelerini, sürekli ihtilaflarını, düşmanlıklarını ve kinlerini (bu sebeple gruplar arasında meydana gelen ve şu güne kadar devam eden kinlerini) bu kadarlık bir özetle tasvir etmekle yetiniyoruz..</p>
<p>Bu konudaki gerçeği ortaya koymak ve ayırd edici sözü söylemek için, bu son risalet geldi. Ve sahih inancın gerçeğini Kitap Ehli&#8217;ne açıklamak için son peygamber geldi:</p>
<p>&#8220;Allah Meryemoğlu Mesih&#8217;tir diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Onlara de ki: Eğer Meryemoğlu İsa&#8217;yı, annesini ve yeryüzünde bulunan varlıkların tümünü yok etmek isterse O&#8217;na, kim engel olabilir?&#8221;</p>
<p>Böylece yüce Allah&#8217;ın zatı, aslı, iradesi ve otoritesi ile, İsa&#8217;nın annesinin ve diğer tüm varlıkların zatları arasındaki tartışmayı ortadan kaldıracak kesinlikle mutlak ayrım ortaya kondu. Yüce Allah&#8217;ın zatı tektir, dileği bağımsızdır ve hakimiyeti biriciktir. Hiç kimse dilediğinden birşeyi geri çevirmeye (Eğer Mesih e Meryem&#8217;i veya annesini yada yeryüzündekilerin tümünü yok etmeyi dilerse) ve otoritesini geçersiz kılmaya güç yetiremez.</p>
<p>O, herşeyin hükümdarı ve herşeyin yaratıcısıdır. O, yaratılmışlardan ayrı ve her mahlûkun var edenidir:</p>
<p>&#8220;Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;ın egemenlik tekelindedir. O, dilediğini yaratır. Allah&#8217;ın gücü herşeye yeter.&#8221;</p>
<p>Böylece İslâm inancının netliği, açıklığı ve yalınlığı ortaya çıkmaktadır. Kitap Ehli gruplarının inançları ile karışan putperestlik, hikayeler, hayaller ve sapmalar yığını karşısında İslâm inancının parlaklığı artmakta ve orjinalliği belirginleşmektedir. İlahlığı gerçeği ile, kulluk sunmaya layık oluş gerçeği ve bu iki gerçek arasındaki keskin ve tam ayırım hiçbir şüphe, tereddüt ve karışıklığa yol açmayacak şekilde ortaya konmaktadır.</p>
<p>Yahudi ve hristiyanlar kendilerinin, Allah&#8217;ın oğulları ve sevdikleri olduklarını söylüyorlar:</p>
<p>&#8220;Yahudiler ve hristiyanlar, &#8220;Biz Allah&#8217;ın evladları ve sevdikleriyiz&#8221; dediler.&#8221;</p>
<p>Onlar, kendi düşüncelerine dayanarak yüce Allah&#8217;a, babalık yakıştırıyorlar, cesed babalığı değil, ruh babalığı iddia ediyorlardı. Bu tevhid inancına ve ilahlık ile kulluk arasındaki kesin ayrıma gölge düşürmektedir. Bu ayrım kabullenilmeden ne düşünce doğru yolu bulur, ne de hayat doğru yöne yönelir. Böylece bütün kulların kulluk ile kendisine yöneldiği bir olsun. İnsanlara yasalar koyan, onlara değerler, ölçüler, kanunlar, hükümler, sistem ve prensipler var eden merciin bir olması sonucu; özellikler birbirine karıştırılmasın sıfatlar ile özellikler birleştirilmesin ve ilahlık ile kulluk alanları karıştırılmasını.</p>
<p>Burada temel sorun, sadece inançtaki sapma değildir. Sorun aynı zamanda, tümüyle bu sapmaya dayalı hayat tarzı yozlaşmasıdır. Yahudi ve hristiyanlar, Allah&#8217;ın oğulları ve sevdikleri olduklarına dair iddialarının peşi sıra, &#8220;Allah&#8217;ın onlara günahları yüzünden asla affetmeyeceğini&#8221; &#8220;onları asla cehenneme sokmayacağına, girseler bile orada, sadece bir kaç gün kalacaklarını&#8221; söylüyorlar. Bu ise; Allah&#8217;ın adaletinin yerine gelmeyeceği, O&#8217;nun kullarından bir grubu kayırdığı, onları yeryüzünde bozgunculuk yapmaya bıraktığı sonra da, diğer bozgunculara vereceği azabı onlara vermeyeceği anlamına gelir. Hayattaki hangi şey, bu düşünceler kadar fesat kaynağı olabilir? Hayattaki hangi şey bu sapma kadar kargaşalık ve ızdırap kaynağı olabilir?</p>
<p>Bu noktada İslâm, düşüncedeki bu bozukluğa ve hayatta fesat çıkarması mümkün olan herşeye kesin bir darbe vuruyor. Bu iddianın asılsız olduğunu ilan ettiği gibi, Allah&#8217;ın kimseyi kayırmayan adaletini de ortaya koyuyor:</p>
<p>&#8220;Onlara de ki; &#8220;O halde O, niçin günahlarınız yüzünden azaba çarptırıyor. Aslında O&#8217;nun yarattığı birer insansınız. O, dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır.&#8221;</p>
<p>Böylece, inancın kesin gerçeği ilan ediliyor, oğulluk iddiasının asılsız olduğu ve Kitap Ehli&#8217;nin de yaratılmış insanlar oldukları ortaya konuyor. Allah&#8217;ın adaleti; bağışlama ve azabının katında aynı temele dayandığı ilan ediliyor. Bağışlaması ve azab etmesinin her birinin kendine has sebepleri kabul edilerek bunlar O&#8217;nun yüce dileğine (oğulluk veya şahsi ilişkiye değil) dayandırılıyor.</p>
<p>Sadece Allah&#8217;ın herşeyin hükümdarı olduğu ve herşeyin kendisine döneceği tekrar ediliyor:</p>
<p>&#8220;Yahudiler ve hristiyanlar &#8220;Biz Allah&#8217;ın evladları ve sevdikleriyiz&#8221; dediler. Onlara de ki; &#8220;O halde O, niçin günahlarınız yüzünden azaba çarptırıyor. Aslında O&#8217;nun yarattığı birer insansınız. O, dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır. Gökler, yeryüzünün ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah&#8217;ın egemenlik tekelindedir. Dönüş O&#8217;nadır.&#8221;</p>
<p>O, teba değil, hükümdardır. Zatı da biriciktir, dilemesi de biriciktir. Her şey kendisine döner.</p>
<p>Bu açıklama, Kitap Ehline yönelik bu sesleniş ile son buluyor; bu sesleniş ise, onların bütün bahanelerini özürlerini ortadan kaldırıyor ve kapalılık, mazeret ve gizlilik bulunmaksızın bir yol ayrımı ile bir akıbetle karşı karşıya bırakıyor.</p>
<p>&#8220;Ey Kitap Ehli, ilerde, &#8220;Bize bir müjdeci, bir uyarıcı gelmedi&#8221; demeyesiniz diye, peygambersiz geçen bir ara dönemin arkasından size gerçekleri açıklayan peygamberimiz geldi. İşte size müjdeleyici, uyarıcı geldi. Allah&#8217;ın gücü her şeye yeter.&#8221;</p>
<p>Bu keskin karşılama ile, bütün Kitap Ehli&#8217;ne hiçbir bahane kılınıyor. Bu ümmi peygamberin kendilerine gönderilmediğine dair hiçbir delilleri kalmıyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Ey kitap Ehli, size peygamberimiz geldi&#8230;&#8221;</p>
<p>Onların uzun süre uyarılmadıkları, müjdelenip, korkutulmadıklarına (ve bu yüzden de unutup saptıklarına) dair hiçbir özürleri kalmıyor.</p>
<p>Şimdi onlara müjdeleyici ve korkutucu gelmiştir&#8230;</p>
<p>Sonra onlara, Allah için hiçbir şeyin imkansız olmadığı, ümmi bir peygamber göndermesinin engellenemeyeceği bunun yanısıra O&#8217;nun, Kitap Ehli&#8217;ni yaptıklarından dolayı hesaba çekmeye de muktedir olduğu ifade ediliyor:</p>
<p>&#8220;&#8230;Allah&#8217;ın gücü herşeye yeter.&#8221;</p>
<p>Kitap Ehli ile olan bu hesaplaşma son buluyor. Daha önce kendilerine peygamberlerinin getirdikleri Allah&#8217;ın dosdoğru dininden saptıkları ortaya konuyor. Allah&#8217;ın müminlere seçtiği inancın gerçeği açıkça ortaya konuyor. Ümmi peygamber karşısındaki konumlarına ilişkin bahaneleri, asılsız olduğu için reddediliyor ve kıyamet günü ileri sürebilecekleri tüm yolları kapatılıyor.</p>
<p>YAHUDİI,ERİN DÖNEKLİĞİ</p>
<p>Bütün bunlarla, bir yandan hidayete çağrılırken, diğer yandan müslümanlara karşı kurdukları tuzakların etkisi azaltılıyor. Müslüman toplum ile hidayet isteklileri için, sırat-ı müstakime giden yol aydınlatılıyor.</p>
<p>Dersin sonunda, yahudilerin peygamberleri ve Allah&#8217;ın vaadettiği kutsal toprakların kapılarını kendilerine açan Hz. Musa&#8217;ya karşı konumları, Rableriyle yaptıkları &#8220;sözleşme&#8221;ye karşı tutumları, onu nasıl bozdukları ve verdikleri sözlerini bozmaları üzerine hak ettikleri cezanın ne olduğu meselesine değiniliyor.<br />
<strong>20- Hani Musa kavmine demişti ki, ey kavmim, Allah&#8217;ın size verdiği nimetleri hatırlayınız. Hani içinizden peygamberler çıkardı, sizleri hükümdar yaptı, size dünyada hiç kimseye vermediğini verdi.</p>
<p>21- Ey kavmim, Allah&#8217;ın sizin için yurt olarak belirlediği kutsal topraklara giriniz, sakın geri dönmeyiniz, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.</p>
<p>22- Dediler ki, &#8220;Ya Musa, orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya kesinlikle girmeyiz. Eğer çıkarlarsa o zaman oraya gireriz.</p>
<p>23- Allah&#8217;tan korkan ve O&#8217;nun nimetine ermiş iki kişi dedi ki; &#8220;Onların üzerine şehrin kapısından yürüyünüz. Kapıda içeri girince onları yendiniz demektir. Eğer müminseniz sırf Allah&#8217;a dayanınız.</p>
<p>24- Dediler ki, &#8220;Ey Musa, onlar orada olduğu sürece biz oraya kesinlïkle girmeyiz. Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz burada kalıyoruz.</p>
<p>25- Musa dedi ki; &#8220;Ya Rabbi, kendimden ve kardeşimden başka hiç kimseye söz geçiremiyorum. Bizi bu yoldan çıkmış kavimden ayır.</p>
<p>26- Allah dedi ki; &#8220;Kırk yıl boyunca orası onlara yasaklandı. Bu süre içinde orada burada şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Yoldan çıkmış bu kavim için sakın üzülme.</strong></p>
<p>Bu ayetler, Kur&#8217;an&#8217;ın ayrıntılı biçimde açıkladığı yahudilere ait kıssanın bir bölümüdür. Bunun böyle bölümlere ayrılmasının pek çok hikmeti vardır.</p>
<p>Bu hikmetin bir yönü, yahudilerin Medine ve tüm Arap yarımadasında İslâm davetine karşı düşmanlık, tuzak ve savaşta öncü olmalarıdır. İlk günden itibaren müslüman topluma karşı savaş ilan ettiler. Medine&#8217;de münafıklığı ve münafıkları himaye ettiler ve hem bu inanç sistemine hem de müslümanlara karşı her vesile ile tuzak kurdular. Müşrikleri vaadlerle müslüman cemaate karşı teşvik ettiler ve onlara karşı ortak komplolar kurdular.</p>
<p>İnanç ve liderlik çevresinde şüphe, tereddüt ve tahrifler oluşturmaya yöneldikleri gibi, müslüman toplumun saflarında harb, hile ve casusluğa da kalkıştılar. Tüm bunları, apaçık ilan edilmiş bir harbte yüzyüze savaşmadan yapıyorlardı. Onların düşmanlıklarının öğrenilebilmesi için, tabiatlarının, tarihlerinin, mücadele yöntemlerinin ve kalkıştıkları hareketlerin gerçeğinin ne olduğunun bilinmesi ve müslüman topluma gösterilmesi gerekiyordu.</p>
<p>Allah, onların geçmişlerinde Allah&#8217;ın kılavuzluğuna karşı düşmanlık gösterdikleri gibi, bütün tarihleri boyunca bu ümmete de düşman olacaklarını bilmektedir. Bu gerekçe ile bu ümmete, onların tüm durumları ve her türlü düşmanlık yöntemlerini uygun gördü.</p>
<p>Bu hikmetin diğer bir yönü de yahudilerin, Allah&#8217;ın son dini gelmeden önce, başka bir dinin mensupları olmalarıdır. İslâm&#8217;dan önceki tarihleri, tarihin uzun bir dönemini kaplamaktadır. İnançlarından sapmalar olmuş, Allah&#8217;la yaptıkları &#8220;sözleşme&#8221;yi pek çok kez bozmuşlardı. Bu sapma ve bu sözde durmamaların etkisi; ahlâk ve geleneklerine yerleştiği gibi, hayatlarına da yansımıştır. Geçmiş bütün peygamberlerin ve ilahî inanç birikiminin varisleri olan müslüman ümmetin; bu kavmin tarihini, bu tarihin dönemlerini, bu yolun kaygan yerlerini ve yahudilerin yaşamlarında ve ahlâklarında somutlaşan tehlikeleri öğrenmesi gerekmektedir. İnanç ve hayat alanındaki bu tecrübeleri de tecrübelerine eklemesi, asırlar boyu süren bu sözleşmelerden faydalanması ve yoldaki tuzaklara düşmemesi, şeytanın müdahalelerine kapılmaması ve inançdaki sapmalara ve sürçmelere kapılmaması için, bu tecrübelerin kılavuzluğuna gerek duymaktadır.</p>
<p>Yahudilerin tecrübeleri uzun dönemler boyunca çeşitli sahneler arz ediyor. Allah, ümmetlerin üzerinden uzun zaman geçtiğinde, kalplerinin katılaştığını ve nesillerin saptığını, müslüman ümmetin de tarihlerinin kıyamete dek süreceğini ve yahudilerin hayatlarında örnekleri olan dönemlerin müslümanların başına da gelebileceğini bilmektedir. Bu yüzden bu ümmetin nesiller boyu gelecek, imamlarının, önderlerinin ve davetçilerinin önüne diğer milletlerin başına gelen akıbetlerden örnekler koymakta ve teşhis ettikten sonra problemlerini nasıl çözeceklerini bunlardan öğrenmelerini sağlamaktadır. Şöyle ki, hidayet ve doğruluğa baş kaldırmak isteyen kalplerin en şiddetlisi, doğruyu bilipte ondan sapan kalptir. Hem bu gerçekten habersiz kalpler, daveti kabule daha yakındır. Çünkü bu kalpler, kendilerini coşturan yeni bir davetle karşılaştıklarında, üzerinde ciddiyetle dururlar ve fıtratlarına seslenen bu yeni davete hemen kulak verirler. Kendilerine daha önce de seslenilmiş kalpler ise, ikinci seslenişi ciddiye almazlar, onunla sarsılmazlar, büyüklük ve önemini hissetmezler. Bu yüzden daha fazla gayrete ve uzun boylu sabıra gerek vardır. Allah&#8217;ın yahudilerin kıssalarını böylesine uzun açıklamasında ve dine inanan varisleri, tüm insanların önderleri olan müslüman ümmete uzun boylu sunmasında pek çok hikmetli yönler vardır. Burada, bu kısa değinilerin ötesinde, daha fazlasını gösteremeyeceğimiz pek çok yönleri vardır. Bu sûrede, bu derste, bahsettiğimiz bu meseleye tekrar dönelim.</p>
<p>&#8220;Ey kavmim, Allah&#8217;ın sizin için yurt. olarak belirlediği kutsal topraklara giriniz, sakın geri dönmeyiniz, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.&#8221;</p>
<p>Hz. Musa&#8217;nın bu sözlerine göz attığımızda, Hz. Musa&#8217;nın kavminin tereddütleri ve geri dönmeleri karşısındaki şefkatini anlarız. Daha önce uzun yol boyunca pek çok yerde onları denedi: Mısır&#8217;dan çıkarıldıklarında, ezilmişlik ve perişanlıktan hürriyete kavuştuklarında, Allah&#8217;ın adı ve otoritesiyle nehir onlar için yarıldığında ve Firavun ve ordusunu boğduğunda onları denemişti. Onlar, putlarının çevresinde toplanmış bir topluluğa rastlayınca, &#8220;Ey Musa, onların ilahları gibi bize de bir ilah yap&#8221; dediler. Musa, Allah ile sözleşmesi gereği onları bir süre yalnız bıraktığında ise, Samiri, Mısırlı kadınlardan çaldıkları altınlardan böğüren bir buzağı yaptı. Sonra, onun çevresinde toplandıklarında, &#8220;Hz. Musa&#8217;nın buluşmaya gittiği ilah budur&#8221;, iddiasını ileri sürdüler.</p>
<p>Hz. Musa onları sahranın ortasında kayayı yararak kendilerine su çıkardığında ve üzerlerine iştah açıcı bir yiyecek olarak kudret helvası ile bıldırcın yağdırdığında da denemişti. Onlar ise aşağılandıkları ülke Mısır&#8217;ın alışkın oldukları yiyeceklerini arzu etmişler; baklasını, kabağını, sarımsağını, mercimeğini ve soğanını istemişler ve kendileri şaşkın halde yollarını kaybetmişken Hz. Musa&#8217;nın yönelttiği yüce hedef, üstünlük ve kurtuluş yolunda yaşamaya ve ulaştıkları yiyeceklerden ayrılmaya dayanamamışlardı!</p>
<p>Hz. Musa onları, kesmekle emr olundukları inek olayında da denemişti. Onlar, Allah&#8217;ın emri karşısında duraksadılar ve boyun eğip emri yerine getirmekte tereddüt ettiler.</p>
<p>&#8220;İneği kestiler, ama nerede ise, kesemeyeceklerdi!&#8221;</p>
<p>Hz. Musa, Allah ile buluşmasından sonra, içinde Allah ile yaptıkları sözleşme ve anlaşmanın yer aldığı levhalar ile döndüğünde de onları denemişti. Tüm bu lütuflara ve bütün hatalarının bağışlanmasına rağmen sözleşmeyi kabulden ve Allah ile anlaşmaktan kaçındılar. Büyük bir kayayı, &#8220;Sanki üzerlerine düşecekmiş sandıkları&#8221; şekilde başları üzerinde sallanır bulunana kadar &#8220;söz&#8221; vermediler.</p>
<p>Hz. Musa onları uzun yol boyunca pek çok yerde denemişti. İşte, mukaddes toprakların kapılarda yahudilerle olan durumu&#8230; Uğrunda Mısır&#8217;dan çıktıkları vaad edilmiş topraklar&#8230; Allah&#8217;ın orada hakimiyet kurmalarını vaadettiği ve Allah&#8217;ın gözetiminde ve önderliği altında yaşamaları için orada aralarından peygamberler gönderdiği topraklar&#8230;</p>
<p>Hz. Musa Yahudileri denedi ve onlara şefkatli davranmaktan başka çıkar yol görmedi. Onları son bir kez daha çağırdı. Bu çağrı, en parlak hatırlatmaları, en büyük müjdelemeleri en güzel yüreklendirmeleri ve en şiddetli sakındırmaları içermekte idi:</p>
<p>&#8220;Hani Musa kavmine demişti ki, ey kavmim, Allah&#8217;ın size verdiği nimetleri hatırlayınız. Hani içinizden peygamberler çıkardı, sizleri hükümdar yaptı, size dünyada hiç kimseye vermediğini verdi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ey kavmim, Allah&#8217;ın sizin için yurt olarak belirlediği kutsal topraklara giriniz, sakın geri dönmeyiniz, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.&#8221; Allah&#8217;ın nimeti ve aralarından peygamberler göndereceği ve onları hükümdar yapacağı şeklindeki vaadi gerçektir. Onlara verdiği bu nimet ve vaadi yeryüzünde şu ana değin hiçbir kimseye vermemiştir. Girmeye çağırıldıkları kutsal topraklar, Allah&#8217;ın vaadi ile kendilerine verilmiştir. Bu kesindir. Allah&#8217;ın vaadinde nasıl durduğunu daha önce görmüşlerdi. İşte şu vaade dilen yere ayak basmak zordur.</p>
<p>Gerisin geriye dönmeleri ise, açık bir hüsrandır.</p>
<p>Fakat yahudiler&#8230; Şu yahudiler&#8230; Korkak, sahtekar dönek ve sözde durmaz yahudiler.</p>
<p>&#8220;Dediler ki, &#8220;Ya Musa, orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya kesinlikle girmeyiz. Eğer çıkarlarsa o zaman oraya gireriz.&#8217;</p>
<p>Yahudinin cahiliyeti, burada gerçek şekliyle beliriyor ve apaçık ortaya çıkıyor. Nezaketle karışık bir inceliğin arkasına saklanmış olsa bile&#8230; Çünkü onlar bir tehlike ile karşı karşıyalar. Şu anda onlarda, incelikten de bir eser kalmamıştır. Bu durumda ne cesaretlendirmeye kalkışmanın, ne de teşvik etmenin bir anlamı kalmamıştır. Çünkü tehlike, çok yakındır. Bu yüzden bu topraklara sahip olmalarına dair, Allah&#8217;ın onlara verdiği söz bile onları kurtaramaz. Allah, bu toprakları onlara yazmıştı. Ama onlar ucuz ve değersiz ve emeksiz bir zafer kazanmayı umuyorlardı, üzerlerine bıldırcın ve kudret yağıyormuş gibi bir zafer!</p>
<p>&#8220;Orada zorba bir kavim var&#8230; Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya kesinlikle girmeyiz. Eğer çıkarlarsa o zaman oraya gireriz.</p>
<p>Fakat zafere ulaşma yolunda katlanacak zorluklar; kalpleri imandan yoksun yahudilerin sanıldığı gibi az değildi.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;tan korkan ve O&#8217;nun nimetine ermiş iki kişi dedi ki; &#8220;Onların üzerine şehrin kapısından yürüyünüz. Kapıdan içeri girince onları yendiniz demektir. Eğer mümin iseniz sırf Allah&#8217;a dayanınız.&#8221;</p>
<p>Burada, Allah&#8217;a iman ve O&#8217;ndan korkmanın değeri karşımıza çıkmaktadır. Bu, Allah&#8217;tan korkan iki adamın kalplerinde taşıdıkları Allah korkusu; zorbaları küçümsemelerini sağlıyordu. Muhtemel tüm tehlikeler karşısında bile cesaretle doluydular. Bu iki adamın sözleri, zorluk anlarında imanın önemine insanlardan korkulan yerlerde Allah korkusunun değerine tanıklık etmektedir. Yüce Allah, bir gönülde iki korkuyu, &#8220;Allah&#8217;tan korkma ile insanlardan korkmayı&#8221; birleştirmez. Allah&#8217;tan korkan kimse, O&#8217;ndan başka hiç kimseden hiçbir şeyden korkmaz.</p>
<p>&#8221; ..Onların üzerine şehrin kapısından yürüyünüz. Kapıdan içeri girince, onları yendiniz demektir.&#8221;</p>
<p>Gönüller savaşlarla ilgili ilmin ortaya koyduğu bir kuraldır bu. İleri atılın ve (hiç bir şeye aldırmayın)&#8230; Kavmin yurtlarının merkezine girdiğiniz zaman, kalplerin sizin gönüllerinizin sağlamlığı nisbetinde sarsılır, bozguncu ruhlarında duyarlar. Artık onlara karşı zaferin kesinleşti demektir.</p>
<p>&#8220;&#8230; Eğer mümin iseniz, sırf Allah&#8217;a dayanınız.&#8221;</p>
<p>Mümin, yalnızca Allah&#8217;a dayanır. Bu, imanın karakteristiğidir. Bu, imanın zorunlu neticesidir.</p>
<p>Fakat bu iki adam bu sözü kime söylüyorlar? Yahudilere mi?</p>
<p>&#8220;Dediler ki; Ey Musa, onlar orada olduğu sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Git sen, Rabbin ile birlikte savaş, biz burada kalıyoruz.&#8221;</p>
<p>Böylece korkaklar belirlendi. Utanmıyorlardı. Önlerindeki tehlikeden korktular ve merkepler gibi ayak direterek, bir adım bile ilerlemediler. Korkaklık ve utanmazlık birbirine zıt ve yek diğerinden uzak hasletler değildir. Aksine bunlar, ikiz kardeştirlerdir. Korkak bir göreve kalkışır! Yüreğini korku bürür. Görevini bırakıp, gider ve bu göreve sayıp döker. İstemediği halde omuzlarına yüklenen davaya karşı da küstahca bir tavır takınır.</p>
<p>&#8220;&#8230; Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz burada kalıyoruz.&#8221;</p>
<p>İşte böyledir acizin küstahlığı&#8230; Dil küstahlığı, ona dille sataşmadan başka bir yükümlülük getirmez. Fakat görevi yerine getirmeye kalkışmak, aynı zamanda dili tutmayı da gerektirir.</p>
<p>&#8220;Git sen Rabbin ile birlikte&#8230;&#8221;</p>
<p>Allah, ilâhlığı gereği olarak, onları savaşla yükümlü kıldığı zaman, onların Rabbi değilmiş gibi davranıyorlar.</p>
<p>&#8220;&#8230; Biz burada kalıyoruz.&#8221;</p>
<p>Biz ne hükümranlık istiyoruz ne şeref ne de vaad edilmiş toprakları istiyoruz. Çünkü bunların ucunda zorbalarla karşılaşma var.</p>
<p>Bu Hz. Musa&#8217;nın yolculuğunun sonu. Büyük gayretlerinin uzun seferinin ve yahidilerden gördüğü kötülükten sapıklıklara ve dönekliklere karşı gösterdiği sabrın sonu! Evet, işte onlarla kapısına kadar geldiği halde, mukaddes topraklardan geri dönmek ve Allah&#8217;ın yahudiler ile yaptığı anlaşmasını bozmak. Bu kadar dolaşıp durmalarını sonunda elde ettiği netice.. Hz. Musa ne yapacak, kime dert yanacak?</p>
<p>&#8220;Musa dedi ki; &#8220;Ya Rabbi, kendimden ve kardeşimden başka hiç kimseye söz geçiremiyorum. Bizi bu yoldan çıkmış kavimden ayır.&#8221;</p>
<p>Elem dolu, sığınma ve teslimiyet dolu bir dua. Bunların yanısıra yahudilerle ilişki kesme, azim ve kararlılık içeren bir dua!</p>
<p>O, kendisi ve kardeşi dışında kimseye söz geçiremediğini Allah&#8217;ın da biliyor olduğunu bilmektedir. Fakat Musa da bir insandır ve çaresiz bir insanın zaafı içerisindedir. Allah ile konuşabilen bir peygamberin imanı ve dosdoğru bir müminin azmine sahipken Allah&#8217;tan başka yönelecek bir mercii bulamamaktadır. Fısıltı ve yakarışla Allah&#8217;a şikayette bulunuyor, kendisiyle yoldan çıkmış kavmin arasının tamamen ayrılmasını istiyor. Artık Allah&#8217;ın sağlam anlaşmasını bozduktan sonra onlarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Hz. Musa&#8217;yı yahudilere ne soy bağlayabilir ne tarih ortaklığı, ne de geçmiş çabası. Onu yahudilere sadece Allah&#8217;a davet ve Allah ile anlaşma bağı bağlamaktadır. Yahudiler bu bağı koparınca Hz. Musa ile aralarına derin bir uçurum girdi. Yahudilerle ilişkisini sağlayan hiç bir bağ kalmadı. Çünkü yahudiler yoldan çıkmışlardı. Hz. Musa, Allah&#8217;ın anlaşmasına dosdoğru uymuş, yahudiler yan çizmiş iken, Hz. Musa Allah&#8217;ın sözleşmesine sımsıkı sarıldı.</p>
<p>İşte bu peygamber ahlâkıdır. Bu, mümin çizgisidir. Bu, müminlerin ayrılma ve birleşme kararlarına gerekçe olan bir bağdır. Artık ne cinsiyet, ne ırk, ne millet, ne dil, ne tarih ne de yöre bağlarından herhangi biri, inanç bağı koptuğunda, sistem ve yöntemler değiştiğinde bu bağın yerini tutabilir. Allah peygamberinin davasını kabul etti ve sapıklar aleyhine adil bir ceza hükmetti.</p>
<p>&#8220;Allah dedi ki; &#8220;Kırk yıl boyunca orası onlara yasaklandı. Bu süre içinde orada-burada şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Yoldan çıkmış bu kavim için sakın üzülme.&#8221;</p>
<p>Böylece Allah onları, -mukaddes toprakların kapılarına geldikleri halde çöle saldı ve onları vaadettiği topraklardan yasakladı. Tercihine göre Allah orayı bu nesile yasakladı. Böylece yeni bir nesil türesin, bu nesilden farklı bir nesil oluşsun bu durumdan dersler çıkaran ve çölün sert ve sıcak havasından zorluğa alışmış olarak yetişen bir nesil..</p>
<p>Mısırda aşağılık, kölelik ve zulüm altında bozulmuş bu nesilden farklı olan ve bu yüce görevi yerine getirmekten caymayacak bir nesil. Aşağılanma, kölelik ve zulüm hem kişilerin, hem de milletlerin fıtratını yozlaştırır.</p>
<p>Ayetlerin akışı onları çölün perişanlığı içerisinde bırakıyor ve sözü burada kesiyor. Edebi güzellikleri, mükemmel ibretleri içeren bu sahne Kur&#8217;an&#8217;ın ifade üslubuna uygundur.</p>
<p>Müslümanlar -Allah&#8217;ın kendilerine anlattığı kıssalardan- gerekli dersleri çıkarmışlar ve Bedir savaşında Kureyş ordusu karşısında az olmalarına rağmen zor olanı tercih ederek peygamberlerine şöyle demişler:</p>
<p>&#8220;Şu halde &#8220;Ey peygamber, biz sana yahudilerin peygamberlerine söylediği gibi, &#8220;Git sen, Rabbin ile birlikte savaş, biz burada kalıyoruz&#8221; demiyoruz. Fakat git sen, Rabbin ile savaş biz de seninle birlikte savaşacağız&#8221; diyoruz.</p>
<p>İşte bunlar, Kur&#8217;an&#8217;ın genelde kıssalar ile terbiye metodunun kimi sonuçları ve Allah&#8217;ın yahudilerin kıssasını ayrıntılı olarak anlatmadaki kimi hikmetleridir.</p>
<p>Önümüzdeki ders, insanların hayatında temelli yere sahip bazı şer&#8217;i hükümleri açıklamaya başlıyor. Bunlar, Allah&#8217;ın sistemine ve kanunlarına göre hükmedilen müslüman toplumda kişinin ve hayatın korunmasına, düzeninin himayesine, Allah&#8217;ın kanunları gölgesindeki kamu düzenine ve onu Allah&#8217;ın emriyle yürütmeye çalışan otoriteye ve İslâm şeriatı ve kanunları altında yaşayan müslüman topluma karşı yapılan ayaklanmaların önlenmesine, yanısıra toplumsal nizamın tamamen Âllah&#8217;ın kanunlarına uygun olarak yürütüldüğü bu toplumdaki herhangi bir kişinin malının ve mülkiyetinin dokunulmazlığına dair hükümlerdir.</p>
<p>Bu ders, toplum hayatındaki bu temel işlere ilişkin bu hükümleri incelemeye geçiyor. Suçun tabiatı ve insan ruhunda meydana getiren sebepleri ortaya koyan, yanısıra suçun çirkinliği ve bozgunculuğu, ona karşı ona karşı durmanın gerekliliği, suçluların cezalandırılmasının ve nefsi suç işlemeye yücelten sebeplere karşı direnmenin zorunluluğunu açıklayan &#8220;Adem&#8217;in iki oğlu&#8221; ile ilgili kıssaya ilişkin bu hükümler ile giriliyor.</p>
<p>Kıssa ve içerdiği öğütler, Kur&#8217;an ayetlerinin akışı içerisinde, onu izleyen diğer hükümlerle kuvvetli bir şekilde kaynaştırılıyor.</p>
<p>Ayetlerin sıralamasını düşünen okuyucu, bu kıssanın buradaki fonksiyonunu, ruhuna işleyen ve yerleşen ikna edici öğütlerin derinliğini, gönlünde ve aklında, hisseder. Allah&#8217;ın hükümleri ile hükmedilen ve sistemin uygulandığı İslâm toplumunda, cana, hayata ve toplum düzenine yönelik tecavüzlerin mala ve ferdi mülkiyete yönelen saldırıların, oluşturduğu suçlara getirdiği şiddetli hükümleri kabullenecek bir kabiliyetin oluştuğunu far keder. İslâm toplumu, her yönüyle hayatı Allah&#8217;ın sistemine ve hukukuna göre düzenler. Bütün işlerini ve ilişkilerini bu sistemin temellerine ve bu hukukun kanunlarına göre tanzim eder&#8230; Bu yüzden, her toplumda olduğu gibi ve her ferde de adaleti, güvenliği istikrarı ve huzuru her yönüyle sağlamayı üstlenir. Baskı ve eziyetlerin tüm çeşitlerini korku ve anarşinin bütün sebeplerini zulüm ve düşmanlığın bütün yollarını, yokluk ve güçlüklerin bütün etkilerini, ondan uzaklaştırır. Böylece -erdemli, adaletli, dengeli ve sorumluluk taşıyan bu toplumun bir benzerinde cana, hayata ve kamu düzenine, ferdi mülkiyete yönelik saldırılar kabul edilemez ve genel özelliğiyle hiçbir hafifletici sebep tanımaz.</p>
<p>Bu durum sorunsuz insanlara normal olmak yolunda uygun şartlar sunduğu ve hem ferd, hem de toplum hayatında suça yönelten tüm sebepleri ortadan kaldırdıktan sonra, İslâm&#8217;ın suç ve suçlulara yönelik sertliğini anlaşılır kılmaktadır. Tüm bunların yanında, İslâm nizamı, bir de iyi bir kavuşturma ve sağlıklı bir hüküm için, kural tanıma suçlulara bütün garantileri sağlamayı üstleniyor ve en ufak bir şüphe sebebiyle hadleri uygulamaktan vazgeçer. Yanısıra, suçluya dünya da bazı hallerde, ahirette ise her suçun bağışlanmasına yarayan tevbe kapısını sonuna kadar açıyor. Yukarıdaki hükümleri içeren bu derste, bahsettiğimiz tüm bu durumlar için birer örnek göreceğiz:</p>
<p>Fakat ayetlerin akışıyla birlikte konuyu ve içerdiği bu hükümleri ele almadan önce bu hükümlerin uygulanacağı ortamdan ve yürütme gücü sağlayan şartlardan genel olarak söz etmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Bu derste sözü geçen gerek cana karşı, yapılan saldırılar ve gerekse kamu düzenine ve mala yönelik saldırılara ilişkin hükümlerin durumu da şeriatın koyduğu, kısas ve ta&#8217;zir gibi diğer hükümler ile aynıdır. Hepsi de, sadece &#8220;daru&#8217;l İslâm&#8221;da kurulan &#8220;İslam toplumu&#8221;nda yürütme gücü ile uygulanabilirler. Bu yüzden şeriatın &#8220;daru&#8217;l-İslâm&#8221; kavramı ile neyi amaçladığını açıklamamız gerekmektedir. Bütün dünya İslâm nizamına ve müslümanların değer yargılarına göre sadece iki kısma ayrılmaktadır:</p>
<p>1- İslam yurdu (dar&#8217;ul-İslâm):</p>
<p>İslâm kanunlarının uygulandığı ve İslâm hukukuna göre hüküm verilen bütün toplumları kapsamaktadır. İdarecileri İslâm kanunlarını uygular ve İslâm hukukuna göre hüküm verirlerse, halkının tamamının müslüman olması veya hem müslüman hem de gayri müslimlerden (zımmî) olması ya da tamamının zımmî olması durumlar aynıdır. Halkı tamamen müslüman veya hem müslüman hem de zımmîlerden oluşmakta olan bir beldeyi savaşla ele geçirmişler ve bununla birlikte aralarında İslâm hukukuna göre hükmediyor ve İslâm kanunlarını uyguluyorlarsa, hüküm yine aynıdır. Bir beldenin, &#8220;Dar&#8217;ul-İslâm&#8221; olabilmesi için değerlendirmelerin temel ekseninde, orada, İslâm kanunlarının uygulanması ve yasamanın. İslâm şeriatına göre yapılması yer almaktadır.</p>
<p>2- &#8220;Dar&#8217;ul-Harb&#8221; (Savaş Yurdu): İslâm kanunlarının uygulanmadığı ve İslâm hukukuna göre hüküm verilmeyen bütün beldeleri kapsamaktadır. Halkı ne olursa olsun, ister müslüman oldukları ister ehli kitap oldukları ya da kafir olduklarını söylesinler fark etmez. Bir beldenin &#8220;Savaş Yurdu&#8221; olabilmesi için değerlendirmelerin temel ekseninde, orada İslâm kanunlarının uygulanmaması ve yasamanın İslâm hukukuna göre yapılmaması yer almaktadır. Böyle bir belde gerek müslüman gerekse İslâm toplumu açısından &#8220;Savaş Yurdu&#8221; sayılır. Tüm bu tanımlamalara göre İslâm toplumu &#8220;İslâm Yurdu&#8221;nda yaşayan bir toplumdur. Bu toplum Allah&#8217;ın sistemine göre düzenlemiştir ve O&#8217;nun hukuku uygulanmaktadır. Bu toplumda canlar, mallar ve kamu düzeni korunmayı haketmiştir. Can ve mallara saldıranlara, İslâm hukukunda haklarında hüküm bulunan bu derste ve diğer bölümlerde bahsedilen cezaların uygulanması gerekmektedir. Çünkü bu toplum, gerek güçlüler, gerekse güçsüzler için çalışma güvenliği ile can güvenliğini garanti eden yüce, erdemli, bağımsız ve adil bir toplumdur. Ayrıca -her yönüyle- iyiliğe özendiren etkenleri bol olarak barındırma, kötülüğe teşvik eden etkenleri ise en aza indiren bir toplumdur. Şu halde, bu toplumda yaşayan her bireyin bu sistemin kendisine sağladığı bu bol nimetleri muhafazası, bütün diğer bireylerin de haklarını can, mal, namus ve ahlâklarını gözetmesi tüm hakları garanti altına alınmış olarak güven, huzur ve refah içerisinde yaşadıkları &#8220;İslâm Yurdu&#8221;nun selametini koruması hakkıdır. Çünkü bu toplum, onun lehine olarak tüm insanî değerleri ve bütün sosyal hakları kabul etmekte bu değerleri ve hakları korumayı da üstlenmektedir. Tüm bunlardan sonra, bu İslâm yurdundaki düzene karşı ayaklanan kimseler, en şiddetli cezaya çarptırılmayı hakeden asi ve günahkar saldırganlardır. Buna rağmen İslâm , bu saldırganlara, bile zan yüzünden ceza vermeyerek ve şüpheler sebebiyle hadleri kaldırarak her türlü garantiyi sağlamıştır. &#8220;Daru&#8217;l-Harb&#8221;e gelince&#8230; Tanımı yukarıdaki şekildedir. Ne oranın, ne de halkının İslâm şeriatının cezalarını uygulayarak esenliğinden faydalanmaya hakları yoktur. Çünkü onlar, öncelikle İslâm şeriatını uygulamıyorlar ve İslâm&#8217;ın hakimiyetini tanımıyorlar. Onlar, Dar&#8217;ul-İslâm&#8217;da yaşayan ve hayatlarında İslâm şeriatını uygulayan müslümanlara oranla, güvenlik altında değillerdir. Canları ve malları İslâm&#8217;a göre -müslümanlarla anlaşmaları, Dar&#8217;ul-İslâm ile aralarında sözleşme bulunması durumu dışında- dokunulmaz değildir. Bu anlaşmazlıkların yanısıra İslâm hukuku dar&#8217;ul-harp&#8217;ten gelip eman ahdi ile dar&#8217;ul İslâm&#8217;a giren her ferdine bu eman süresince ve müslüman devlet başkanının otoritesi dahilindeki &#8220;daru&#8217;l İslâm&#8221; sınırları içerisinde yukardaki garantileri vermektedir.<br />
<strong>27- Ey Muhammed, onlara Adem&#8217;in iki oğlunun gerçeğe dayalı hikayesini anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinin kurbanı kabul edilmiş öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeşine &#8220;yemin ederim ki seni öldüreceğim&#8221; deyince öbür kardeş şöyle dedi; &#8220;Allah sadece takva sahiplerinin ibadetlerini kabul eder.</p>
<p>28- Eğer sen öldürmek amacı ile elini bana doğru uzatacak olursan ben öldürmek amacı ile elimi sana doğru uzatacak değilim. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tan korkarım.</p>
<p>29- İstiyorum ki,hem kendi günahını hem de benim günahımı yüklenerek cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası budur.</p>
<p>30- Buna rağmen öbür kardeş ihtiraslarına boyun eğerek kardeşini öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.</p>
<p>31- Bunun üzerine Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gözlerden saklayacağını göstermek üzere ona toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. &#8220;Kardeş katili, eşinen kargayı görünce &#8220;Yazık bana, şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemiyor muyum?&#8221; dedi ve arkasından ettiğine pişman olanlardan oldu. &#8220;</strong></p>
<p>Bu kıssa düşmanlık ve kötülüğün fıtratını ve yardım bekleyen düşmanın durumunu örnek olarak bize bildiriyor. Çünkü iyilik ve hoşgörü fıtratın ve gönülden dostluğun en güzel örneğidir. Şu bir gerçek ki bunlar daima yüz yüzedir. İyi veya kötü kendi yapısına uygun davranışta bulunurlar. Suç tiksindiricidir, kötü insan tarafından ilgi uyandırır. Yardım isteyen insanın çığlıkları diğer insanların vicdanlarında büyük çapta etkili ve tesirli olur. Şuur adil bir kısası emreden kanunun varlığına büyük ihtiyaç duyar. Bundan dolayı kötü insan bu yaptırımdan dolayı suçu işlemeye korkar. Buna rağmen suçu işlerse, işlediği suç oranında cezaya çarptırılır. İyi insan daima masumdur ve yaşaması gerekir. Adil bir nizamın gölgesi altında huzur içinde korunması gerekir.</p>
<p>Hz. Adem (selâm üzerine olsun) oğullarının kıssası ne zamanla ne mekanla ne de o iki insanla sınırlıdır. Bu örnek hakkında birçok rivayetler vardır. Fakat biz ayet-i kerimenin bildirdiği sınırlar çerçevesinde kalmayı benimsiyoruz. Çünkü ileri sürülen tüm rivayetler şüphelidir. Kıssa Tevrat&#8217;ta geçmektedir ve isimleri, zamanı, mekanı sabittir. Sahih hadislerde ise fazla bilgi verilmemiştir. İbn-i Mesut Resulullah&#8217;ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: &#8220;Zulme uğrayıp bir insan öldürülürse, onun kanında Adem&#8217;in.-ilk oğluna bir pay düşmemesi imkansızdır. Çünkü adam öldürmeyi ilk icad eden odur.&#8221;</p>
<p>Bu hususta söyleyebileceğimiz yegane söz şudur: Bu olay insanlığın ilk çağında meydana gelmiştir ve kasten adam öldürmenin ilk örneğidir. Katil cesetlerin nasıl gömüleceğini bile bilmiyordu. Kapsamlı öğütlere, yer verilmiş, fakat bu temel hedeflere fazla bir şey ilan edilmemiştir&#8230; Bu yüzden, bu genel ayet karşısında duruyor ve onu ne özelleştiriyor ne de fazla izaha kalkışıyoruz..</p>
<p>&#8220;Ey Muhammed onlara Adem&#8217;in iki oğlunun gerçeğe dayalı hikayesini anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinin kurbanı kabul edilmiş, öbürünün ki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeşine, &#8220;Yemin ederim ki, seni öldüreceğim&#8221; deyince öbür kardeşi şöyle dedi: &#8220;Allah sadece takva sahiplerinin ibadetini kabul eder.&#8221;</p>
<p>Yahudilerin Hz. Musa ile başlarından geçen kıssayı okuduktan sonra, insanlığa birer numune olan şu iki kişinin hikayesini anlat; Onlara gerçeği anlat. Bu hikayenin, rivayeti gerçek ve doğrudur. O insan fıtratını gerçek şekliyle bildirmekte ve caydırıcı adil şeriatın zorunluluğunu doğru bir şekilde ortaya koymaktadır. Adem&#8217;in bu iki oğlu, temiz bir ruhun saldırganlık hissine kapılmak için bahane bulamayacağı bir konumdalar. Çünkü onlar, Allah&#8217;ın huzurunda itaat etmek ve kendisiyle Allah&#8217;a yaklaşacakları kurban sunmak üzereler:</p>
<p>&#8220;Hani ikisi birer kurban sunmuştu..&#8221;</p>
<p>&#8220;Birinin kurbanı kabul edilmiş öbürününki kabul edilmemişti.&#8221;</p>
<p>Ayetteki fiil, kabul edilme ve edilmeme işinin gizli bir kuvvete dayandığı ve gizli bir şekilde olduğuna işaret etmek için edilgen çatı kurmuştur. Bu sorgu ile bize iki durum hatırlatılıyor:</p>
<p>1- Bu kabul edişin nasıl olduğundan bahsetmememiz ve Tevrat&#8217;ın hikayelerinden alındığı görüşünde olduğumuz, rivayetlere tefsir kitaplarının daldığı gibi dalmamamız hatırlatılıyor.</p>
<p>2- Kurbanı kabul edilenin, kin duyulmasını gerektiren ve öldürülmesine gerekçe olacak bir suçu olmadığı hatırlatılıyor. Çünkü kurban kabulünde, onun bir rolü yok. Onu ancak meçhul bir kuvvet, bilinmeyen bir şekilde kabul etmiş ve olay her ikisinin de kavrayış alanı ve iradesi dışında gerçekleşmiştir. Burada bir kardeşin kardeşini öldürmesi ve kişinin ruhunda adam öldürecek derecede kin oluşması için hiçbir neden yoktur. Öldürme fikri bu noktada&#8230; İbadet ve Allah&#8217;a yakınlık noktasında, kardeşinin iradesinin hiçbir müdahalede bulunmadığı gizli-meçhul bir kudret karşısında böylesi bir sahada dosdoğru birinin düşünebileceği en uzak şeydir.</p>
<p>&#8220;&#8230; Yemin ederim seni öldüreceğim..&#8221; dedi.</p>
<p>Böylece -kararlılığını gösteren- bu sözler, nefreti körükleyen bir davranışı ortaya çıkarıyor. Çünkü bu sözler, yere söylenmiştir. Yalnız şu ne pis ve inkarcı duygu, kör bir kıskançlık duygusu. Onun hiçbir vicdanda yeri yoktur. Böylece sözün akışı henüz tamamlanmadığı halde, ayetin sayesinde, kendimizi daha ilk andan itibaren bir saldırganlığın karşısında buluyoruz. Fakat sözün akışı, ikinci bir örnek olan diğer kardeşin cevabını, duasını ve temiz kalbini tasvir ederek saldırganlığı daha bir iğrenç ve daha bir korkunç hale sokarak devam ediyor.</p>
<p>&#8221; ..Öbür kardeşi şöyle dedi: Allah sadece takva sahiplerinin ibadetini kabul eder.&#8221;</p>
<p>Böylece, bu adağın kabulünün sebeplerini anlayabilecek bir iman ve bağışlanma ortamında ve saldırıya kalkışan kardeşini Allah&#8217;tan korkmaya ve ibadetlerini kalbe götüren yola girmeye teşvik eden direktifler arasında işin aslı ortaya konuyor. Üstelik ayet bunları ince bir sanatla ve kulakları tırmalayan bir sesleniş ile ifade ediyor:</p>
<p>&#8220;Bunun üzerine Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gözlerden saklayacağını göstermek üzere ona toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. Kardeş katili, eşinen kargayı görünce `Yazık bana, şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemiyor muyum?&#8221; dedi ve arkasından ettiğine pişman olanlardan oldu.&#8221;</p>
<p>Sonra imanlı, takva sahibi müslüman kardeş, kötü kardeşinin ruhundaki kini ve kötü niyetleri yumuşatıp gidermeye çalışıyor:</p>
<p>&#8220;..Eğer sen öldürmek amacı ile elini bana doğru uzatacak olursan ben öldürmek amacı ile elimi sana doğru uzatacak değilim. çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tan korkarım.&#8221;</p>
<p>İnsanın vicdanını etkileyen çok güç bir durumda bile saldırının karşısında saldırıya uğrayanın yiğitliği, saldırganın korkutması karşısında şaşılacak şekilde güven ve huzur içinde olması, kalbinin sadece alemlerin Rabbi Allah&#8217;tan korkup sakınması&#8230; İşte tüm bunlar, huzur, güven ve takva örneğinin vasıfları olarak tasvir ediliyor..</p>
<p>Bu pek yumuşak sözler, kinleri dağıtmakta, kıskançlığı kaldırmakta, kötülüğe direnmekte, kabarmış sinirleri teskin etmekte muhatabına kardeşlik bağını, iman neşesine ve takva duyarlılığına yöneltmektedir.</p>
<p>Evet bu sözler yeterli idi. Fakat salih kardeş, yanı sıra korkutup, sakındırmayı da unutmuyor:</p>
<p>&#8220;İstiyorum ki, hem kendi günahını hem de benim günahımı yüklenerek cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası budur.&#8221;</p>
<p>Sen öldürmek amacı ile elini bana uzattığın zaman, benim de senin yaptığın bu fiili işlemem ne durumuna ne de tabiatına uygundur. Bu fikir -öldürmek fikri- kesinlikle aklına gelmemiş, fikrimi hiçbir şekilde çelmemiştir. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tan korkarım. Yoksa bu cinayeti işleyemem. Ben seni, Allah&#8217;ın kurbanını kabul etmemesine sebep olan günahına ek olarak beni öldürme günahını da yüklenmiş halde bırakıyorum. Böylece günahın da azabın da kat kat artar. &#8220;Zalimlerin cezası budur&#8230;&#8221;</p>
<p>Buna rağmen müslüman kardeş kendine karşı aklına gelen bu fikirden utanç duyması ve yeltendiği şeyden vazgeçmesi için, cinayet suçunu işlemeye kalkışan kardeşine acıyor.</p>
<p>Nefret etmesi için bu günahını ona gösteriyor ve alemlerin Rabbi Allah korkusuyla katmerli günahtan kurtulmasını göstermeye çalışıyor. Böylece bir insanın kalbini kötülükten çevirip, engelleyebilmek için harcanacak bütün çabayı sarf ediyor. &#8220;Buna rağmen öbür kardeş ihtiraslarına boyun eğerek kardeşini öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.&#8221;</p>
<p>Fakat kötü kardeş -onun nasıl bir tepki gösterdiğini öğrenmemizi de sağlayacak şekilde- kötü örnekliğinin tablosunu tamamlıyor.</p>
<p>Tüm bunlardan sonra&#8230; Bu hatırlatma, nasihat, barışma teklifleri ve sakındırmalardan sonra&#8230; Tüm bunlardan sonra bile, bu kötü nefis saldırdı ve suçu işledi, işledi ve nefsi onu bütün neticeleri ile rezil etti. Bütün engelleri aşmasını teşvik etti.. Cinayeti kendisine güzel gösterip onu özendirdi. Kimi öldürdü? Kardeşini öldürdü&#8230; Ve cezayı hakketti..</p>
<p>&#8220;&#8230; Ve hüsrana uğrayanlardan oldu.&#8221;</p>
<p>Hüsrana uğradı ve kendini perişanlık yollarına saldı. Kardeşini kaybetti ve bir yardımcı, bir dosttan oldu. Dünyası perişan oldu. Çünkü katillik hakkı yoktur. ahireti de perişan oldu. Çünkü önceki günahı ve son günahını taşıyarak geçip gitti.</p>
<p>İşlediği suçun cesedi, onu somut bir biçimde hayattan ayrılmış, bozulmaya başlayan bir et ve kemik yığını haline gelmiş ve hiç kimsenin tahammül edemeyeceği şekilde kokmaya başlamış bir ceset olarak gösterildi. Allah&#8217;ın takdiri onun kardeşinin cesetini gözlerden saklamaktan acziyeti karşısında saldırgan bir katil olarak kala kalmasını diledi. Kuşların en değersiz sayılan bir karga gibi olamamanın acziyet içerisinde:</p>
<p>Bunun üzerine Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gözlerden saklayacağını göstermek üzere ona toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. Kardeş katili, eşinen kargayı görünce &#8220;Yazık bana, şu karga kadar olup, kardeşimin cesedini gömemiyor muyum? dedi ve arkasından ettiğine pişman olanlardan oldu.&#8221;</p>
<p>Kimi rivayetlerde: &#8220;Karga, başka bir kargayı öldürdü, veya bir karga ölüsü buldu ya da bir karga ölüsü getirdi. Yere bir çukur açtı. Sonra kargayı oraya gömdü. Bunun üzerine katil yukarıdaki sözü söyledi ve kargadan gördüklerinin aynısını yaptı&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Açıktır ki, katil daha önce bir cesedin gömülüşünü görmemişti. Görseydi bunu yapabilirdi. Bu cesedin yeryüzünde Adem oğullarından ölen ilk kişi olması veya bu katilin daha önce bir ölünün gömülmesini hiç görmemesi şeklinde iki ihtimalin birinden kaynaklanmaktadır. Açıktır ki, katilin pişmanlığı tevbe pişmanlığı değildir. Öyle olsaydı Allah tevbesini kabul ederdi. Pişmanlığı ancak işlediği cinayetin gerekçesiz oluşundan ve karşılaşacağı eziyet, yorgunluk ve üzüntüden kaynaklanmaktaydı. Karganın kendi cinsi kargayı gömmesine gelince&#8230; Kimi bunun kargalar arasında bir adet olduğunu kimi de Allah&#8217;ın icra ettiği fevkalade bir olay olduğunu söylemiştir. Her iki şekilde de durum değişmez. Canlılara tabiatlarını veren Allah, onlara istediğini yaptırabilir. Bu O&#8217;nun gücü dahilindedir. Burada ayetlerin dizilişi, ruhlarda yaptığı derinlemesine etkileri bırakarak, bir haberin ardarda nakline geçiyor. Bizde, bu zincirleme içinde olayı nakletmenin ve vicdanlarda bıraktığı izleri birleştirerek duygusal bir gerekçe oluşturuyor. Bu sayede de, kendisini bekleyen kısasın acılarının suçu onu işlediğinden dolayı, suçlunun ruhunda bilinçte, suçun karşılığını bulması ve adilce bir kısasın yapılması için gerekli gördüğü hükümleri duygusal bir ağırlık noktası oluşturmayı amaçlıyor.<br />
<strong>32- İşte bu olaydan dolayı İsrailoğullarına şu yazılı direktifî gönderdik. kim öldürülmüş bir insana ya da yeryüzünde çıkarılmış kargaşaya, bozguncuya eyleme karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı ölümden kurtaran ise bütün insanlara hayat sunmuş gibïdir.</strong></p>
<p>Peygamberlerimiz İsrailoğullarına açık belgeler getirdiler. Fàkat buna rağmen onların çoğu yeryüzünde bozgunculuğa ve kargaşaya çıkarmaya devam ediyorlar.</p>
<p>Bunun için&#8230; Bu örnek insanlar arasında bulunduğu için&#8230; Şerefli, hayırlı, temiz ne kötülük ne de düşmanlık amaç güden müslümanlara saldırdığı için&#8230; Öğüt ve nasihatlerin,cibilliyeti kötülükle damgalanmış kimi insanlara hiçbir etki yapmadığı şeref ve sulhun kötülük, ruhun en derinliklerine işlemiş olduğunda şeref ve barış ortamı teklifi saldırıya engel olmadığı için&#8230; Bunun için, bu bir cana kıyma suçunu bütün insanları öldürme suçuna denk olan çok büyük bir suç saydık. Cinayete engel olma ve bir canı ölümden kurtarmayı ise, tüm insanları kurtarmaya denk olan büyük bir iş saydık&#8230; Kendilerine şeriat kıldığımız hukukta bunları yahudilere de yönelik (Surede az ilerde gelecek olan derste bu özel emri, geniş olarak incelenecektir) Öldürülmüş bir insan yada yeryüzünde çıkarılmış bir kargaşaya karşılık olmadığı halde bir cana kıymak, bütün insanları öldürmeye denktir. Çünkü her bir can bütün canlar gibidir. Her bir can aynı derecede hayat hakkına sahiptir. Bu canlardan birini öldürmek, hayat hakkının özüne saldırmaktır. Bir cinayete engel olmak ve bu sayede bir hayatına devamını sağlamak da böyledir. Bu durum hayatta iken ona yapılan saldırıyı engellemek veya başka birinin daha öldürülmesini önlemek için bir cana yapılan saldırıyı kısasla cezalandırmak şeklinde bile olsa, tüm canlıların hayatını kurtarmak gibidir. Çünkü o, tüm canlıların ortak olduğu &#8220;hayat hakkı&#8221;nı koruma altına almalıdır. Bu hükümlerle ilgili olarak yukardaki açıklamamıza bakılırsa, bunların -yalnızca- İslâm yurdunda bulunan müslüman. Zımmî ve eman ehline uygulandığı görülecektir. &#8220;Savaş Yurdu&#8221;nda bulunanların kanı ise &#8220;İslâm yurdun&#8221;dakiler ile aralarındaki bir anlaşma yapılmamışsa -mubahtır- malları da böyledir. Bu şer&#8217;î kuralı daima akılda tutmamız iyi olacaktır. Onu burada tekrar hatırlatıyoruz: &#8220;İslâm yurdu&#8221; İslâm hukukunun uygulanan ve bu şeriate göre hüküm verilen bölgedir. &#8220;Savaş Yurdu&#8221; ise Allah&#8217;ın hukuku uygulanmayan ve bu hukuk ile hüküm verilmeyen bölgedir. Allah, bu prensibi yahudilere de yazmıştı. Çünkü onlar -o sırada- kitab ehli idiler. Aralarında değiştirilip bozulmamış Tevrat şeriatını uyguladıkları sürece &#8220;İslâm yurdu&#8221;nu temsil ediyorlardı. Fakat bu kendilerine peygamberler apaçık deliller getirdikleri halde şeriatlerinin kurallarını çiğnemişlerdi. Peygamberimiz zamanında, aralarından şeriatlarının kurallarını çiğnemeyi sürdürüyorlardı. Kur&#8217;an&#8217;ın onların gerekçesiz olarak yaptıkları bu aşırılık, tecavüz ve saldırganlıklarını belgeliyor. Yanı sıra, kendilerine peygamberler gelmesini ve şeriatlerini kendilerine açıklamaları sebebiyle Allah&#8217;a karşı hiçbir bahanelerinin kalmadığı da belgeleniyor:</p>
<p>Peygamberlerimiz İsrailoğullarına açık belgeler getirdiler. Fakat buna rağmen onların çoğu yeryüzünde bozgunculuğa ve kargaşa çıkarmaya devam ediyorlar.</p>
<p>Allah&#8217;ın şeriatını ihmal ederek veya değiştirerek saldırmak ve sınırlarını çiğnemekten daha büyük bir aşırılık düşünülebilirmi? Yukarıdaki ayet de Allah, insan öldürme ile yeryüzünde bozgunculuk yapmayı birlikte anıyor. Her ikisinin de öldürülme (kısas) nedeni olduğunu bunların yaşama hakkını dışında yer aldıklarını ve cana kıymanın kötülüğünü belirtiyor&#8230; Böylece, &#8220;İslam yurdu&#8221;ndaki müslüman toplumu güvencede olur, emniyet içerisinde gelişen kamu düzeni korunur ve güvenlik içerisinde iyilikler yapılmaya devam eder. Tüm bunlar da fertlerin güvenliği gibi gereklidir. Hatta daha zaruridir. Çünkü fertlerin güvenliği ancak bunlarla sağlanabilir. Erdemli örneği korunmasından öte, bu fertlerin toplumda hayırlar işlemesi ve insan hayatının onun gölgesinde gelişip ürünler oluşturması ve o ortamda iyiliğin erdemliliğin gelişme ve verimliliğin filizlerinin oluşması için onu her türlü yerleşik garantilerle donatır. Özellikle bu toplumun tüm insanlarına, hayatın her alanında garantiler verir ve onları hayır tohumlarını yeşertecek ve şer tohumlarını yok edecek bir ortam ile kuşatır. İlaçlar tedavi öncesinde, koruyucu hakimliği uygular. Buna rağmen koruma tedbirleri yetersizse ilâca başvurulur. Normal bir insana, kötülüğe ve saldırıya kalkışması için ne bir gerekçe ne de bir bahane bırakır&#8230; Tüm bunlardan sonra, toplumun güvenliğini tehdit eden kişi, doğru yola dönüp, islah olmadığı takdirde yok edilmesi gereken habis bir mikroptur. Şimdi bu habis unsurun akıbeti belirleniyor. Bu ceza İslâm hukukunda &#8220;terörist, anarşistin&#8221; cezası olarak bilinmektedir.<br />
<strong>TERÖR VE ANARŞİ</p>
<p>33- Allah&#8217;a ve peygambere savaş açanların ve yeryüzünde kargaşa çıkaranları onlara ya öldürmeleri ya idam etmeleri ya sağlı-sollu birer el ve ayaklarının kesilmesi ya da yaşadıkları yerlerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki perişanlıklarıdır. Ahirette ise, kendilerini ağır bir azap beklemektedir.</p>
<p>34- Yalnız bunların içinde tarafınızdan yakalanmadan önce tevbe edenler olursa biliniz ki Allah affedicidir ve merhametlidir.</strong></p>
<p>Ayette sözü edilen bu suç müslüman hükümdara karşı ayaklanma, bu hükümdarın otoritesine karşı çıkma &#8220;İslâm yurdu&#8221; halkını yıldırmak, mallarına ve namuslarına saldırmak için örgüt oluşturmaktadır. Kimi fıkıh bilginleri, bunun hükümdarın otoritesinin dışında gerek merkezde gerekse taşrada olsun bu tür bir örgütün &#8220;İslam yurdu&#8221; halkına karşı kuvvet kullanarak saldırıya geçmesini yeterli bulur ve ayetin bu eylemlerle uyum içerisinde olduğu fikrini ileri sürerler.</p>
<p>Allah&#8217;ın şeriatı ile hükmeden hükümdara karşı ayaklanan ve şeriatın uygulandığı İslâm yurdunun müslüman zımmî veya anlaşmalı olan halkına saldıran bu kişilere, sadece hükümdara veya yalnızca halka karşı ayaklanıyorlar. Onlar aynı zamanda Allah ve peygamberi ile savaşıyorlar. Çünkü onlar, O&#8217;nun şeriatıyla savaşıyorlar, bu şeriatı uygulayan ümmete saldırıyorlar ve bu şeriat ile hükmedilen İslâm yurdunu tehdit ediyorlar. Allah peygamberi ile savaştıkları ve Allah&#8217;ın şeriatı, onu uygulayan toplum ve uygulandığı yurda karşı savaştıkları gibi, yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışıyorlar. Allah&#8217;ın şeriatını yürürlükten kaldırmaya kalkışma ve bu şeriatın uygulandığı yurda saldırmaktan daha büyük bir bozgunculuk olamaz. Sadece müslüman toplum ve müslüman hükümdara karşı savaşmış olsalar bile, aslında Allah ve peygamberi ile savaşmaktadırlar. Gerçi onlar Allah ile kılıçla savaşmazlar. -Vefat ettikten sonra peygamberine şahsı ile de savaşmaktan Allah ve peygamberi ile savaşları Allah&#8217;ın peygamberinin şeriatine Allah ve peygamberinin emirlerini uygulayan bir topluma karşı ve Allah peygamberinin şeriatı uygulanan yurda karşı savaşmalar ile gerçekleşmektedir.</p>
<p>Bu şekliyle ayet bu anlama geldiği gibi, başka bir anlamı daha içermektedir.</p>
<p>Hükümdar, kendisine karşı ayaklanmalara, suçlarına karşılık belirlenen bu cezaları verme yetkisini taşır. Fakat bu hükümdar, Allah&#8217;ın ve peygamberinin kanunlarını uygulayan ve Allah&#8217;ın ve peygamberinin şeriatı uygulanan İslâm yurdunda yerleşen bir hükümdar olması gerekmektedir. Yoksa bu özellikleri barındırmayan herhangi bir hükümdar, bu yetkiyi de taşımaz. Bu gerçeği açıkça vurgulamamız zorunludur. Çünkü her dönemde müslüman olduklarını iddia etseler bile otoriteleri Allah&#8217;ın şeriatına dayanmayan, otoriteleri bu şeriatı uygulamayan ve yurtlarında İslâm yurdunun varlığını gerçekleştirmeyen kimi sultanların zalim efendilerinin de bu yetkiye sahip olduklarına dair fetvalar verirler. Ayaklananlar Allah ve peygamberi ile savaşmadığı, aksine Allah ve peygamberinden kaynaklanmayan bir otorite ile savaşa giriştikleri halde kendilerine karşı ayaklananlar -Allah&#8217;ın şeriatı adına- bu cezaları uygularlar. İslâm yurdunda Allah&#8217;ın şeriatını uygulamayan bir otoritenin kendisine karşı ayaklananlara Allah&#8217;ın şeriatı adına bu cezaları uygulama yetkisi kesinlikle yoktur. Böyle bir otoritenin Allah&#8217;ın şeriatına sığınması boşunadır. O ancak ilahlık hakkını gasba kalkışana ve onu iddia eden bir otoritedir. Bunların Allah&#8217;ın kanununa uygulamaya ve bu iddiada bulunmaya ne hakları var?</p>
<p>Allah&#8217;ın şeriatını uygulayan müslüman hükümdarın otoritesine karşı ayaklanan Allah&#8217;ın İslâm yurdunda yaşayan kullarına korku salan ve mallarına, canlarına ve ırzlarına saldıran bu silahlı örgüt mensuplarının cezası:</p>
<p>1- Ya normal bir şekilde öldürülmeli.</p>
<p>2- Veya asılarak öldürülmelidir.</p>
<p>(Kimi fıkıh bilginleri ayeti ibret olması ve korku salması için öldürdükten sonra asılmalı şeklinde yorumlamışlardır.)</p>
<p>3- Ya da sağlı-sollu el ve ayaklarının kesilmesidir. Fıkıh bilginleri bu ayet çevresindeki hükümdar, bu cezalardan birini tercihe yetkilimidir yoksa ayaklananlar belirli suçlarına karşılık buradaki cezaların herhangi birinin mi uygulayacaktır? Sorununda geniş çaplı fikir ayrılıklarına düşmüşlerdir. İmam Ebu Hanife,İmam Şafii ve İmam Ahmed&#8217;in (Allah onlardan razı olsun) mezhebindeki fıkıh bilginleri işlenilen cinayete göre bir yol izlemektedir. Ve adam öldüren fakat hırsızlık yapmayan öldürülür. Mal çalan fakat cinayet işlemeyen sağlı-sollu el ve ayakları kesilir, hem cinayet işleyen hem de hırsızlık yapan öldürülür ve asılır. Yollarda terör yapan fakat cinayet işlemiyen ve de hırsızlık yapan ise sürülür.</p>
<p>&#8220;İmam Malik ise asi, cinayet işlediğinde öldürülmesi gerekir. Hükümdarın kesme veya sürgüne gönderme cezalarını tercih yetkisi yoktur. Tercih etme hakkı, öldürme veya asma arasındadır. Hırsızlık yapması fakat cinayet işlemez ise, sürgün cezasını tercih yetkisi yoktur. Öldürme, asma veya sağlı-sollu el ayak kesme cezaları arasında tercih etme yetkisine sahiptir.</p>
<p>Eğer anarşist sadece yollarda terör estirirken hükümdar öldürme, asma, el ve ayak kesme ve sürgün etme cezalarından herhangi birini uygulama yetkisine sahiptir.</p>
<p>İmam Malike göre cezalardan birini tercih etme hakkı, bu işin hükümdarın içtihadına bırakılması anlamına gelmektedir. Eğer anarşist akıllı ve tecrübeli biri ise, içtihadı onu öldürmek veya asmak şeklinde olur. Çünkü el ayak kesme onun zararını engellemez. Eğer akıllı biri değilse de yalnızca kuvvetli ve çevik biri ise, el ayak kesme cezasını uygular. Eğer bu iki özelliği de taşımıyorsa, o zaman sürgün ya da ta&#8217;zir cezasını uygular.</p>
<p>Biz, İmam Malik&#8217;in son paragrafta yer alan görüşünü tercih ediyoruz. Daha sonra cezalar, uygulananlar ve ayaklanmaya uygulananlar yollar terör salmaya olmak üzere iki kısma ayrılır. Çünkü ceza öncelikle, suçun meydana gelmesini önlemek amacı güden korunmaya yönelik bir uygulamadır. Bu yüzden, İslâm yurdunda dehşet saçan, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar şiddetle cezalandırılır ve yurda yerleşip Allah&#8217;ın şeriatını uygulayan müslüman topluma korku salamaz. çünkü bu toplum ve bu yurt, huzur ve emniyete en layık toplum ve yurttur. Fıkıh bilginleri, sürgün cezasının anlamında fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bu suçu işlediği yerden sürülmesi midir? Yoksa hapse atılmak anlamında mıdır? Hürriyetini elinden almak (hapsedilmesi) demek midir? Ya da bütün yeryüzünden sürülmek, yani öldürülmek anlamına mı gelmektedir? Biz bunlardan, suç işlediği yerden gurbet, ayrılık, perişanlık duygularını tadacağı bir yere sürülmesini görüşünü tercih ediyoruz. Bu, insanlara yaptığı kötülük, saldığı korku ve gösterdiği zorbalığın cezasıdır. O sürüldüğü yerlerde psikolojik durumun zayıf olması veya taraftarlarından ayrı düşmesi sebebiyle aynı suçu tekrar işleyecek yeterli gücü bulamaz.</p>
<p>&#8220;Bu onların dünyadaki perişanlıklarıdır. Ahirette ise kendilerini ağır bir azap beklemektedir.&#8221;</p>
<p>Dünyada başlarına gelen bu ceza, ahiretteki azap kendilerinden uzaklaştırmıyor, diğer bazı hadlerde olduğu gibi suçun birini temizlemiyor. Bu cezanın büyüklüğü ve suçun şiddeti sebebiyle böyledir. Çünkü, müslüman toplumun İslâm yurdunda güvenlik içerisinde yaşaması gerekmektedir. Allah&#8217;ın şeriatını uygulayan müslüman hükümdarda itaat etmek gereklidir. Gelişmesi için bütün güvencelerini sağlanması gereken, yüce ve hayırlı bir çözümdür. Onu kemirecek şeylerden korunması gereken olgun adil bir sistemdir. Bu terörist, anarşistlerin, suçlarının kötülüğünün bilincine varmaları ve doğru yola dönerek henüz güçlerini korudukları ve hükümdarın eline esir düşmedikleri bir durumda iken, Allah&#8217;a tevbe etmeleri sonucunda vazgeçerlerse hem suçları, hem de cezaları düşer. Artık hükümdarların onları cezalandırma yetkisi yoktur. Allah ahirette de onlara karşı affedici ve merhametlidir.</p>
<p>&#8220;Yalnız bunların içinde tarafınızdan yakalanmadan önce tevbe edenler olursa biliniz ki Allah affedici ve merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Bu durumda iken, onlardan suç ve cezasının kalkmasının iki açık gerekçesi (hikmeti) vardır.</p>
<p>1- Saldırılarını sürdürebilecekleri halde, tevbe etmeleri ve bunun islah olup, doğru yola girdikleri delil kabul edilmesi.</p>
<p>2- Tevbeye teşvik edilmeleri, böylece onlarla savaşmak için gereken yardımın en kolay yoldan sağlanması.</p>
<p>İslâm sistemi, insan tabiatını, bütün duyguları, bütün gizliliklerini ve bütün ihtimallerini göz önünde bulundurarak değerlendirir. Bu sistemi müslümanlara seçen Allah, bu tabiatı yaratan ondan haberdar olan ve onu düzelten ve bilendir. Herşeyden haberdar olan, yarattığı şeyi bilmez mi?</p>
<p>İlahi sistem, insanları sadece kanun karşısında sorumlu tutmaktadır. O, kanun kılıcını yalnızca, kılıcını başkasının kendilerine engel olamayan kimselere karşı kullanmaktadır. Gerçekte ise, bu sistemin temel dayanağı, gönül eğitimi, huy güzelliği ve ruhlara doğru yolu iletmektir. Yanısıra hayır toplumlarının gelişip sapık bileceği şer tohumlarının ise koruyup çürüyebileceği bir toplumu kurmaktadır.</p>
<p>Kur&#8217;an üslubu bu cezalarla korkutmayı bitirir bitirmez, gönüllerde, vicdanlarda ve ruhlarda takva duygularını coşturuyor.</p>
<p>Kurtuluş umuduyla Allah&#8217;a ulaştıran vesileler aramaya ve yolunda cihada teşvik ediyor. Kafirlerin ahiretteki durumlarını ibret ve korku duygularını güzel bir şekilde tasvir ediyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/maide-suresinin-9-34-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>5-MÂİDE SURESİ</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/5-maide-suresi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/5-maide-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 01:20:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Abdülbaki Gölpınarlı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI Türkçe Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=457</guid>
		<description><![CDATA[Medenîdir, yüz yirmi âyettir. (Yüz yirmi âyettir. Medenîdir, ancak 3. âyetin “Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak Müslümanlığı verdim de hoşnut oldum” kısmı, Vidâ haccında, arefe günü inmiştir. Hükme ait son âyettir. Sûrede, İsa Peygamberin duasıyla, gökten, içinde yemekler bulunan bir sofra indiği anlatıldığı cihetle sofra ve yemek anlamına gelen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medenîdir, yüz yirmi âyettir.<br />
(Yüz yirmi âyettir. Medenîdir, ancak 3. âyetin “Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak Müslümanlığı verdim de hoşnut oldum” kısmı, Vidâ haccında, arefe günü inmiştir. Hükme ait son âyettir. Sûrede, İsa Peygamberin duasıyla, gökten, içinde yemekler bulunan bir sofra indiği anlatıldığı cihetle sofra ve yemek anlamına gelen Mâida adıyla adlanmıştır.)</p>
<p>Rahman ve Rahîm Allah Adıyla</p>
<p>1- Ey inananlar, ahitlerinizi yerine getirin. Dört ayaklı hayvanlar helâl edilmiştir size, ancak size söylenecekler müstesna; ihramdayken, helâl olan hayvanları avlanmak da haramdır. Şüphe yok ki Allah, dilediğini hükmeder. </p>
<p>2- Ey inananlar, Allah’a ibadete vesile olan, hac töreni yapılan yerlerin ve savaşın haram edildiği ayların hürmetini koruyun, hac kurbanlarına, kurban edilecekleri belli olsun diye boynuna bir şey takılan hayvanlara, Rablerinden bir lütfe ve râzılığa ulaşmak için Beyt-ül Harâm’ı ziyarete gelenlere hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıkınca avlanın. Sizi Mescid-i Harâm’dan meneden kavme karşı beslediğiniz kin aşırı hareket etmenize, tecavüzde bulunmanıza sebep olmasın. İyilik etmek ve kötülükten sakınmak hususunda birbirinize yardım edin, suç işlemek ve düşmanlık etmek için yardımlaşmayın ve Allah’tan sakının, şüphe yok ki Allah’ın cezası, çok çetindir. </p>
<p>3- Haram edilmiştir size ölü, kan, domuz eti, Allah’tan gayrı putlar adına kesilen hayvanlar, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşüp ölmüş, başka bir hayvan tarafından süsülüp öldürülmüş, canavar tarafından parçalanmış olanlar; ancak ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna; ve taştan yapılmış ve dikilmiş putlar adına kesilenler ve fal için çekilen oklarla rızık arayış. Bunlar, kötülüktür. Bugün kâfirler, dininiz yüzünden meyus olmuşlardır artık sizden, korkmayın onlardan, benden korkun. Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak Müslümanlığı verdim de hoşnut oldum. Pek aç kalıp zora düşen, suç işlemek niyetinde olmamak şartıyla haram edilen şeyleri yiyebilir ve şüphe yok ki Allah, suçları örter rahîmdir.(1)</p>
<p>4- Kendilerine neler helâl edilmiştir diye sana sorarlar. De ki: Size temiz şeyler ve Allah’ın, size öğrettiği bilgiyle öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların tuttukları avlar helâl edilmiştir. Sizin için tuttuklarını yiyin ve avlanır, avı tutup keserken Allah adını anın ve Allah’tan sakının, şüphe yok ki Allah, pek tez hesap görür. </p>
<p>5- Bugün size bütün temiz şeyler helâl edilmiştir ve kendilerine kitap verilenlerin yemekleri de helâldir size, sizin yemekleriniz de helâldir onlara ve inanan kadınlardan namus ve iffet sahibi olanlarla kendilerine kitap verilenlere mensup namuslu kadınlar da, mehirlerini vermek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak şartıyla size helâldir ve kim imanı inkâr ederse bütün işledikleri boşa gider ve o, âhirette ziyan edenlerdendir. </p>
<p>6- Ey inananlar, namaza kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklerinizle berâber ellerinizi ve başınızın bir kısmını meshedip ayaklarınızı topuklarınızla berâber ve cünüpseniz iyice yıkanıp arının. Hastaysanız, yahut seferdeyseniz, yahut içinizden biri ayak yolundan geldiyse, yahut da kadınlara temas etmişseniz su bulamadığınız takdîrde temiz toprakla teyemmüm edin de toprakla yüzünüzü, ellerinizi meshedin. Allah, sizi güce koşmayı istemez, fakat şükredesiniz diye tertemiz olmanızı ve size verdiği nîmeti tamamlamayı diler. </p>
<p>7- Anın size verilen Allah nîmetini ve duyduk, itaat ettik dediğiniz zaman ona vermiş olduğunuz sözü ki bu sözle bağlamıştır sizi ve çekinin Allah’tan. Şüphe yok ki Allah, yüreklerde ne var bilir. </p>
<p>8- Ey inananlar, Allah için daima doğru hükmedin, adâlete tam uygun tanıklıkta bulunan ve bir kavme olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlette bulunun ki bu, takvaya daha yakındır ve çekinin Allah’tan. Şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız hepsinden de haberdardır. </p>
<p>9- Allah, inanıp iyi işlerde bulunanlara vaat etti, onlarındır yarlıganma ve pek büyük mükafat. </p>
<p>10- Kâfir olanlara ve âyetlerimizi inkâr edenlere gelince: Onlardır cehennem ehli. </p>
<p>11- Ey inananlar, anın Allah’ın nîmetini size, hani bir kavim, size el uzatmaya niyetlenmişti de onların ellerini çektirmişti sizden ve çekinin Allah’tan ve inananların, ancak Allah’a dayanmaları gerek.</p>
<p>12- Ve Allah İsrailoğullarından kuvvetli söz almıştı ve onlardan on iki emin adam göndermiştik ve Allah demişti ki: Ben, sizinleyim, namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır, onlara yardım edip ulularsanız ve Allah’a borç verircesine onun yolunda yoksulları doyurur, iyilik eder, para harcarsanız mutlaka kusurlarınızı örter ve mutlaka sizi, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Fakat bundan sonra içinizden kâfir olan, şüphe yok ki doğru yoldan sapmıştır artık. </p>
<p>13- Ahitlerini bozdukları, verdikleri sözden döndükleri için lânet ettik onlara ve kalplerini katılaştırdık. Onlar, sözlerin yerini değiştirirler, kendilerine verilen öğütten bir hisse de almazlar. Pek azı müstesna daima hainliklerini duyarsın, gene de bağışla onları, geç suçlarından. Şüphe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.</p>
<p>14- Onlardan, biz Nasrânîyiz diyenler de var, onlardan da söz aldık, fakat kendilerine verilen öğütten hisse almayı unuttular, biz de kıyamete dek aralarına düşmanlık ve kin saldık. Allah, onların neler yaptığını bildirecek.(2) </p>
<p>15- Ey kitap ehli, kitapta olduğu halde gizlediklerinizin çoğunu apaçık size bildiren, çoğunu da affedip yüzünüze vurmayan Peygamberimiz gelmiştir size; Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir size. </p>
<p>16- Allah, kendi rızasına uyanları, onunla esenlik yollarına götürür ve dileğiyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola sevk eder. </p>
<p>17- Gerçekten de şüphe yok ki Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir diyenler kâfir oldular. De ki: Meryem oğlu Mesîh’i de, anasını da ve yeryüzündekilerin hepsini de helâk etmeyi dilese Allah’a karşı herhangi bir şeye kim sahip çıkabilir? Ve Allah’ındır göklerin, yeryüzünün ve ikisinin arasında olanların saltanatı. Dilediğini yaratır ve Allah’ın her şeye gücü yeter. </p>
<p>18- Yahûdiler ve Nasrânîler, biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz dediler. De ki: Öyleyse neden günahlarınızdan dolayı size azâp ediyor? Hayır, siz, ancak onun yarattığı insanlardansınız; o, dilediğini yarlıgar, dilediğine azâp eder ve Allah’ındır göklerin, yeryüzünün ve ikisinin arasında bulunanların saltanatı ve her iş, ona aittir.(3)</p>
<p>19- Ey kitap ehli, bize ne bir müjdeci geldi, ne bir korkutucu dememeniz için peygamberlerin arasının kesildiği bir devirde size, her şeyi açıklayan Peygamberimiz geldi. İşte size şüphesiz olarak bir müjdeci, bir kokutucu geldi ve Allah’ın, her şeye gücü yeter. </p>
<p>20- Hatırla o zamanı ki Mûsâ, kavmine, ey kavim demişti, anın Allah’ın size verdiği nîmeti ki içinizden peygamberler gönderdi ve padişahlar çıkardı ve size, âlemlerde, hiçbir kimseye vermediğini verdi.</p>
<p>21- Ey kavmim, Allah’ın size vermeyi takdîr ettiği kutlu yere girin ve gerisin-geriye dönmeyin, yoksa ziyankâr olursunuz, ancak ziyana dönersiniz.</p>
<p>22- Onlarsa yâ Mûsâ demişlerdi, orada zorlu erler var, onlar orada oldukça biz, kesin olarak giremeyiz, ama oradan çıkarlarsa gireriz.</p>
<p>23- İçlerinden, korkan ve Allah tarafından nîmetlere mazhar olmuş bulunan iki kişi, kapıdan girip saldırın üstlerine demişti; oraya girerseniz şüphe yok ki üst olursunuz siz ve ancak Allah’a dayanın inanmışsanız. </p>
<p>24- Yâ Mûsâ demişlerdi, onlar orada bulundukça biz, oraya ebedîyen giremeyiz. Sen, Rabbinle git, ikiniz çarpışın onlarla, biz burada oturup duracağız. </p>
<p>25- Mûsâ, ya Rabbi demişti, benim hükmüm ancak kendime, bir de kardeşime geçiyor. Şu kötülük eden kavimle aramızı sen ayır. </p>
<p>26- Tanrı demişti ki: Orası, tam kırk yıl onlara haram edildi. Çölde sersemcesine dolaşacaklar, tasalanma o kötülükte bulunanlar için.(4)</p>
<p>27- Oku onlara Âdem’in iki oğluna ait gerçek haberi. Hani onlar, Tanrıya yaklaşmak için kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmişti, öbürününki kabul edilmemişti ve o, seni mutlaka öldüreceğim demişti ona, o da demişti ki: Allah ancak, kendisinden çekinenlerin kurbanını kabul eder. (5)</p>
<p>28- Andolsun, beni öldürmek için elini uzatsan da bana, ben sana, seni öldürmek için elimi uzatmayacağım; çünkü ben, âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. </p>
<p>29- Dilerim, kendi suçunla berâber benim suçumu da yüklenesin de cehennem ehlinden olasın ve budur cezası zulmedenlerin. </p>
<p>30- Nihâyet kardeşini öldürme hususunda nefsine uydu da öldürdü onu ve ziyankârlardan oluverdi. </p>
<p>31- Sonra, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için Allah, bir karga gönderdi. Bu karga, yeri eşmedeydi. Yazıklar olsun bana dedi, kardeşimin cesedini gömmede şu karga kadar bile olamadım ha? Ve o, artık nedamet edenlere katılmıştı zâten.81</p>
<p>32- Bu yüzden şu hükmü yazdık İsrailoğullarına: Şüphe yok ki bir insanı öldürmesine, yahut yeryüzünde bozgunculuk etmesine karşılık olmayarak birisini öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir ve kim, birisini kurtarır, diriltirse bütün insanları diriltmiş gibidir. Andolsun ki peygamberlerimiz, onlara apaçık delillerle geldiler de gene onların çoğu, bundan sonra yeryüzünde hadlerini aştılar.</p>
<p>33- Allah’a ve Resûlüne savaş açanlarla yeryüzünde bozgunculuk etmeye koşanların cezaları, ancak öldürülmektir, yahut asılmaktır, çapraz olarak elleriyle ayaklarının kesilmesidir, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları horluktur, âhiretteyse pek büyük bir azap vardır onlara. </p>
<p>34- Ancak onlardan, ele geçmeden tövbe edenler, bu hükümden dışarıdır. Şüphesiz olarak bilin ki Allah, suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>35- Ey inananlar, çekinin Allah’tan ve onu vesîleyle arayın ve savaşın onun yolunda da muradına erenlerden olun.(6)</p>
<p>36- Kâfir olanlar, yeryüzünde ne varsa hepsine, hattâ bir misli fazlasına sahip olsalar da kıyâmet gününün azâbından kurtulmak için hepsini verseler gene makbule geçmez ve onlara pek elemli bir azap vardır. </p>
<p>37- Ateşten çıkmak isterlerse de çıkamaz onlar ve onlar içindir sürüp giden bir azap. </p>
<p>38- Erkek olsun, kadın olsun, hırsızlık edenlerin, elde ettiklerine karşılık, Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak kesin ellerini ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. </p>
<p>39- Ettiği zulümden sonra tövbe eden ve düzgün bir hale gelenin tövbesini Allah kabul eder. Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>40- Bilmez misin Allah’ı ki göklerin de tasarrufu ona aittir, yeryüzünün de ve dilediğine azâp eder, dilediğini yarlıgar ve Allah’ın, her şeye gücü yeter. </p>
<p>41- Ey Peygamber, ağızlarıyla inandık diyen, fakat yürekleriyle inanmayanlardan ve Yahûdilerden, boyuna kâfirliğe koşuşanlar, seni mahzun etmesin. Onlar, sözleri, yalan söylemek için boyuna dinleyip dururlar, senin yanına gelmemiş olan bir başka kavim için dinlerler boyuna. Onlar, sözlerin bâzısının yerlerini değiştirirler de size şu tarzda fetva verilirse derler, kabul edin, verilmezse çekinin kabul etmekten ve Allah, kime azâb etmek isterse sen, Allah’ın isteğine karşı o adama hiçbir şey yapamazsın. Onlar, öyle kişilerdir ki Allah, yüreklerini temizlemeyi murâd etmemiştir. Onlar içindir dünya da horluk ve onlar içindir âhirette pek büyük bir azap. </p>
<p>42- Onlar, yalan söylemek için boyuna dinlerler, haramı ve rüşveti de boyuna yerler. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver, yahut da yüz çevir onlardan. Yüz çevirirsen, kesin olarak sana hiçbir zarar veremez onlar ve eğer hüküm verirsen, aralarında, adâletle hüküm ver, şüphe yok ki Allah, adâlet sahiplerini sever. </p>
<p>43- Nasıl oluyor da içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat, yanlarındayken senin hükmüne baş vuruyorlar, sonra da gene bu hükümden yüz çeviriyorlar? Onlar, zâten inanmamışlardır. </p>
<p>44- Şüphe yok ki biz, Tevrat’ı indirdik, onda doğru yola sevk ediş ve nûr var. Tanrıya teslîm olan peygamberlerle hükümleri bilenler ve Allah kitabını korumaya memûr olan bilginler, Yahûdilere, hep ona göre hüküm verirlerdi ve hepsi de o kitabın doğruluğuna tanıktı. Artık insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi, az bir menfaat karşılığında satmayın ve kimler, Allah’ın indirdiği hükme uygun olarak hüküm vermezlerse onlardır kâfirlerin ta kendileri </p>
<p>45- Ve o kitapta onlara hükmettik ki cana karşılık can, göze karşılık göz, burna karşılık burun, kulağa karşılık kulak, dişe karşılık diş ve yaralara karşılık da yaralarla kısas var. Fakat kim bağışlar da hakkından geçerse bu, suçlarının yarlıganmasına sebep olur ve kimler, Allah’ın indirdiği hükme göre hüküm vermezlerse onlardır zâlimlerin ta kendileri.</p>
<p>46- Onların izinden de, ellerinde bulunan Tevrât’ı gerçeklemek üzere Meryemoğlu İsa’yı gönderdik ve ona, içinde doğru yola sevk eden hükümler ve nûr bulunan ve ellerindeki Tevrât’ı gerçekleyen, çekinenleri doğru yola sevk eden sakınanlara öğüt olan İncil’i verdik. </p>
<p>47- İncil ehli de, Allah’ın o kitapta indirdiği hükümlerle hüküm versinler. Ve kimler Allah’ın indirdiği hükme göre hüküm vermezlerse onlardır Tanrı buyruğundan çıkanların ta kendileri. </p>
<p>48- Ve sana da, önceki kitabı gerçekleyen ve ona, emin bir tanık olan kitabı, gerçek olarak indirdik. Artık aralarında, Allah’ın indirdiğine göre hüküm ver ve sana gelen gerçekten dönüp onların isteklerine uyma. Sizden her birerinize bir şeriat, bir yol tâyin ettik ve Allah dileseydi bir ümmet yapardı sizi, fakat size verdiği hükümler hususunda sizi sınamaktadır, siz de hayırlı işlerde yarışın artık ve hepinizin dönüp varacağı yer, Allah tapısıdır ve o, haklarında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. </p>
<p>49- Aralarında, Allah’ın indirdiği hükümlere göre hükmet ve onların dileklerine uyma, Allah’ın, sana indirdiği hükümlerin bâzısından seni saptıracaklarından çekin. Yüz çevirirlerse bil ki ancak Allah, onları bâzı suçlarından dolayı musîbete uğratacak ve insanların çoğu da buyruktan çıkmış olanlardır zâten. </p>
<p>50- Hâlâ mı cahiliyet devrinin hükmünü aramadalar? Gerçeği, şüphesiz bir sûrette bilenler yanında hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir ki?(7)</p>
<p>51- Ey inananlar, Yahûdilerle Nasrânîleri dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudur ve sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da, onlardandır. Şüphe yok ki Allah, zâlim olan kavmi doğru yola sevk etmez. </p>
<p>52- Yüreklerinde bir hastalık olanları ve bir felâkete uğramamızdan korkuyoruz, diyerek onların içine katılan, onlara koşanları görürsün. Fakat belki de Allah bir fetih verir, yahut kendi katından bir iş çıkarır meydana da onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı nâdim oluverirler. </p>
<p>53- İnananlar da derler ki, sizinle beraber olduklarına dair bütün kuvvetleriyle yemin edenler bunlar mı? İşte yaptıkları boşa çıktı, ziyankâr oluverdiler. </p>
<p>54- Ey inananlar, içinizden kim çıkar da dininden dönerse Allah onlara bedel öyle bir kavim getirecektir yakında ki o onları sevecek, onlar da, onu sevecek, inananlara karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı yüce olacak o kavim. Allah yolunda savaşacaklar ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacaklar. Bu, Allah’ın lütfü ve inâyetidir ki dilediğine verir ve Allah’ın lütfü boldur, o her şeyi bilir.(8)</p>
<p>55- Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.(9)</p>
<p>56- Ve kim, Allah’tan, Peygamberinden ve inananlardan yüz çevirirse bilsin ki hiç şüphesiz Allah’a mensup olanlardır üst olacak kişiler. </p>
<p>57- Ey inananlar, sizden önce, kendilerine kitap verilenlerle kâfirlerden, dininizi alay konusu yapan, onu oyuncak sayan kişileri dost edinmeyin, çekinin Allah’tan inanmışsanız. </p>
<p>58- Birbirinizi namaza çağırdığınız, ezan okuduğunuz zaman, bununla alay ederler, bir oyun sayarlar bunu. Bu da şüphe yok ki akılları olmayan, akıl edemeyen bir kavim olduklarındandır. </p>
<p>59- De ki: Ey kitap ehli, bizden hoşlanmayışınızın sebebi, ancak Allah’a ve bize indirilene ve bizden önce indirilenlere inanmamızdan başka bir şey mi ki? Ve sizin çoğunuz, buyruktan çıkmış kişilersiniz. </p>
<p>60- De ki: Bundan daha fena olanları, Allah’ın cezasına uğramış bulunanları haber vereyim mi size? Allah’ın lânet ettiği, gazabına uğrattığı, içlerinden bir kısmını maymun ve domuz şekline soktuğu kişiler ve Şeytan’a tapanlar. İşte bunlardır yeri daha kötü olanlar, doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlar. </p>
<p>61- Sizin yanınıza geldiler mi, inandık derler, halbuki onlar, bulunduğunuz yere kâfirlikle girdikleri gibi gene kâfirlikle çıkmışlardır ve Allah, onların gizlediğini, onlardan daha iyi bilir. </p>
<p>62- Onların çoğunu görürsün ki suç işlemekte, düşmanlık etmekte, haram yemekte birbirleriyle yarışa girerler. Yaptıkları şey, ne de kötüdür.(10)</p>
<p>63- Bâri, hükümleri bilenleri ve bilginleri, onları, suç olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi. İşledikleri iş, ne de kötüdür. </p>
<p>64- Yahûdiler, Allah’ın eli bağlıdır dediler, elleri bağlanasılar, söyledikleri söz yüzünden lânete uğrayasılar. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi ihsânda bulunur. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını, kâfirliğini arttıracak ve biz, onların arasına kıyâmete dek düşmanlık ve kin saldık. Ne vakit savaş için bir ateş yaktılarsa Allah söndürdü o ateşi ve onlar, yeryüzünde bozgunculuğa koşup dururlar ve Allah, bozguncuları sevmez. </p>
<p>65- Kitap ehli olanlar inansalardı, çekinselerdi elbette kötülüklerini örterdik ve elbette onları da nîmeti bol cennetlere sokardık.</p>
<p>66- Tevrât’ın, İncil’in ve Rablerinden sana indirilen kitabın hükümlerini tutsalardı tepelerinden ayaklarının altlarından nîmetlere nail olurlar, onları yerlerdi. İçlerinde geri ve aşırı olmayan insaf ehli de var, fakat çoğunun yaptığı işler, ne de kötü. </p>
<p>67- Ey Peygamber, bildir, sana Rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği îfâ etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme, doğru yola gitmek hususunda başarı vermez.(11)</p>
<p>68- De ki: Ey kitap ehli, hiçbir şeye inanmış sayılmazsınız Tevrât’ın, İncil’in ve Rabbinizden size indirilen kitabın hükümlerini yerine getirmedikçe ve andolsun ki Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını, kâfirliğini arttıracak, artık o kâfir kavim yüzünden tasalanma sen. </p>
<p>69- Fakat inananlarla Yahûdi olanlardan, Sâbîlerden ve Hıristiyanlardan Allah’a ve âhiret gününe inanıp iyi işler işleyenlere ne bir korku vardır, ne de mahzun olur onlar. </p>
<p>70- Andolsun ki İsrailoğullarından söz almıştık, peygamberler göndermiştik onlara. Fakat hangi peygamber onlara gelip canlarının istemediği bir şey getirdiyse o peygamberlerin bir kısmını yalanlamışlardı, bir kısmını öldürmüşlerdi. </p>
<p>71- Ve sandılar ki bir cezaya uğramayacaklar. Kör oldular âdeta, sağır kesildiler, sonra tövbe ettiler, Allah kabul etti, sonra gene de çoğu körleşti, sağır oldu ve Allah, onların yaptıklarını tamamıyla görür. </p>
<p>72- Allah, şüphe yok ki Meryem oğlu Mesîh’tir diyenler kâfir oldular ve Mesîh, ey İsrailoğulları demişti, Rabbime ve Rabbinize kulluk edin; şüphe yok ki Allah’a eş tanıyana Allah, cenneti haram etmiştir, onun yurdu ateştir ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur. </p>
<p>73- Şüphe yok ki kâfir olmuşlardır, Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler ve kulluk edilecek tek bir Tanrı vardır ancak. Söyledikleri sözden dönmezlerse içlerinden kâfir olanlar, pek elemli bir azâba uğrayacaklardır. </p>
<p>74- Hâlâ mı tövbe etmeyecekler Allah’a ve hâlâ mı yarlıgamasını istemeyecekler? Ve Allah suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>75- Meryemoğlu Mesîh, bir peygamberden başka bir şey değildi; ondan önce de nice peygamberler gelip geçtiler; annesi de gerçek bir kadındı, ikisi de yemek yerlerdi. Bak bir, onlara delillerimizi nasıl açıklamadayız, sonra da bak, nasıl yüz çeviriyor onlar. </p>
<p>76- De ki: Allah’ı bırakıp size ne bir zararı dokunacak, ne bir faydası gelecek bir varlığa mı kulluk ediyorsunuz? Ve Allah, her şeyi duyar, bilir. </p>
<p>77- De ki: Ey kitap ehli, haksız yere dininizde, aşırı gitmeyin ve evvelce hem sapmış, hem çoğunu saptırmış ve doğru yolu bırakıp sapıklığa dalmış olan kavmin dileklerine uymayın. </p>
<p>78- İsrailoğullarından kâfir olanlara Dâvûd’un diliyle de lânet edilmişti, Meryemoğlu İsa’nın diliyle de. Bu da isyan ettiklerinden ve aşırı gittiklerindendi. </p>
<p>79- İşledikleri kötülükten, birbirlerini menetmezlerdi. Gerçekten de yaptıkları iş, ne de kötüydü. </p>
<p>80- Onların çoğunu görürsün ki kâfirlere dostluk ederler. Ne de kötüdür nefislerinin, onlara hazırlayıp sunduğu şey; Allah’ın gazabına uğrayacaklardır ve azâp içinde ebedî olarak kalacaklardır. </p>
<p>81- Allah’a, Peygambere ve ona indirilene inansalardı onları dost edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu, buyruktan çıkmış kötü kişilerdir. </p>
<p>82- İnsanların, inananlara düşmanlıkta en ileri gidenleri, göreceksin, Yahûdilerle müşriklerdir, inananlara sevgi bakımından en yakınları da biz Nasrânîyiz diyenlerdir. Bunun sebebi de, onların içinde ilimle, ibadetle uğraşanlarla rahiplerin bulunuşudur ve bir de onlar, ululanmazlar. </p>
<p>83- Peygamberlere indirileni duydular mı gerçeği tanıdıklarından görürsün ki gözleri yaşla dolar da taşar. Derler ki: Rabbimiz, inandık biz, bizi gerçeğe tanık olanlardan et. </p>
<p>84- Zâten Rabbimizin bizi de iyi insanlara katmasını umup dururken ne oluyor bize ki Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım? </p>
<p>85- Allah da onları söyledikleri söz yüzünden, kıyısından ırmaklar akan cennetlere sokarak mükâfatlandırır, orada ebedî olarak kalırlar ve budur işte iyilik edenlerin mükâfatı. </p>
<p>86- Kâfir olanlarla âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlardır cehennem ehli. </p>
<p>87- Ey inananlar, Allah’ın size helâl ettiği tertemiz şeyleri haram etmeyin kendinize ve aşırı gitmeyin. Şüphe yok ki Allah, aşırı gidenleri sevmez. </p>
<p>88- Ve yiyin Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helâl ve temiz olanları ve inandığınız Allah’tan çekinin.</p>
<p>89- Boş yere yemin etmenizden dolayı sorumlu tutmaz sizi Allah, fakat yürekten ve kasten ettiğiniz yeminler yüzünden sorumlu tutar. Yemin kefâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeklerin orta derecede olanıyla on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek, yahut da bir kul azat etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemininizi bozarsanız budur kefâreti. Koruyun yeminlerinizi. Allah, şükredenlerden olursunuz diye âyetlerini işte böyle açıklar size. </p>
<p>90- Ey inananlar, şarap, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan oklar, ancak Şeytan’ın işlerindendir ve birer pisliktir bunlar. Bunlardan kaçının da muradına erenlerden olun. </p>
<p>91- Şeytan, şarap ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak ister ancak, vazgeçtiniz artık değil mi? </p>
<p>92- Ve itaat edin Allah’a ve Peygambere ve sakının. Yüz çevirirseniz iyice bilin ki Peygamberimize düşen vazife, ancak tebliğden ibarettir.(12)</p>
<p>93- İman edip iyi işlerde bulunanlara; çekindikleri, inandıkları ve iyi işlerde bulundukları, sonra gene çekinmede devam ettikleri, inançlarını güttükleri, sonra da gene çekinip durdukları ve iyilik ettikleri takdîrde haram edilmeden önce yedikleri şeyler yüzünden bir vebal yok ve Allah iyilik edenleri sever.</p>
<p>94- Ey inananlar, Allah, onu görmeksizin de kendisinden korkan kişiyi ayırt etmek için ellerinizin ulaşabileceği, mızraklarınızın yetişebileceği avları avlanma hususunda sizi sınayacak mutlaka. Bundan sonra kim aşırı hareket ederse ona pek acı bir azap var. </p>
<p>95- Ey inananlar, ihramdayken avlanmayın; içinizden kim, bir av hayvanını bilerek öldürürse sizden iki adâlet sahibinin hükmüne göre cezası, öldürdüğü hayvanın benzeri olan ve Kâ’be’ye götürülen bir hayvanı kurban etmek, yahut işlediği suça karşılık yoksulları doyurmak, yahut da bunlara denk olacak kadar oruç tutmaktır, böylece yaptığının cezasını tatması gerektir. Allah, geçmişte işlenen suçları bağışlamıştır. Fakat bundan böyle de kim bu suçu işlerse şüphe yok ki Allah öç alır ondan ve Allah üstündür, öç alıcıdır. </p>
<p>96- Denizde avlanmak ve avladığını yemek, geçiminiz için size de, misafirlerinize de helâl edilmiştir de ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı haram edilmiştir size. Çekinin o Allah’tan ki onun tapısında toplanacaksınız. </p>
<p>97- Allah, Kâbe’yi hac ayını, kurbanı, kurbanlık olduğu bilinsin diye boynuna bir şey asılan hayvanları, insanların geçimine, düzenine sebep etti, böylece de şüphesiz olarak Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini bildiğini sizin de bilmenizi diledi ve Allah, şüphe yok ki her şeyi bilir. </p>
<p>98- Bilin ki Allah’ın cezası, muhakkak pek çetindir ve şüphe yok ki Allah suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>99- Peygamberin vazifesi, ancak tebliğdir ve Allah, açığa vurduğunuz şeyleri de bilir, gizlediğiniz şeyleri de. </p>
<p>100- De ki: Pisle temiz bir değildir, pisin çokluğu seni şaşırtsa bile. Artık ey aklı tam olanlar, çekinin Allah’tan da muradınıza erin. </p>
<p>101- Ey inananlar, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın Kur’ân indirilirken bunlara ait bir şey sorarsanız hükmü açıklanır size, halbuki Allah geçmişti ondan, ona ait hükmü bildirmemişti ve Allah, suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>102- Sizden önce de bir kavim onları sordu da sonra kâfir oluverdi. </p>
<p>103- Allah, ne bahîreyi meşru kılmıştır, ne sâibeyi, ne vasîlayı, ne de hâmı; fakat kâfir olanlar, Allah’a, yalan yere iftirâ ederler ve onların çoğunun da aklı ermez.(13)</p>
<p>104- Onlara, gelin Allah’ın indirdiğine ve Peygambere dendi mi bize yeter atalarımızın yapageldikleri şeyler, böyle bulduk biz derler. Fakat ya ataları da bir şey bilmiyorlardı ve doğru yola gitmiyorlardıysa. </p>
<p>105- Ey inananlar, siz, kendinize bakın; doğru yolu buldunuzsa sapık kişi, size bir zarar veremez. Hepinizin de dönüp varacağı yer, Allah tapısıdır ve o mutlaka yaptığınız şeyleri bildirir size. </p>
<p>106- Ey inananlar, birinize ölüm gelip çatarsa aranızda vasiyet edeceğiniz zaman, sizden iki âdil tanık bulunsun.</p>
<p>Yolculuktaysanız ve gene size ölüm musîbeti gelip çatacaksa sizden olmayan iki kişiyi de tanık tutabilirsiniz. Ancak onları, namazdan sonraya dek alıkoyun da akraba bile olsa Allah’ı bırakıp yerine hiçbir menfaati satın almayacağız, tanıklığımızı, Allah için gizlemeyeceğiz, gizlersek günahkârlardan olalım diye Allah’a yemin etsinler. </p>
<p>107- O iki tanığın bir günahı hakkettikleri anlaşılırsa mîras hakkında sahip olanlardan ve tanıklığa daha ziyade lâyık bulunanlardan iki kişi, onların yerine geçer, bizim tanıklığımız, onların tanıklığından daha doğrudur ve biz zulmetmedik, ettiysek zâlimlerden olalım diye Allah’a yemin ederler. </p>
<p>108- Bu, hakkıyla tanıklık etmelerini, yahut yeminden sonra tanıklıklarının, yeminlerinin reddedilmesinden korkmamalarını sağlamaya daha yakındır. Ve çekinin Allah’tan ve dinleyin. Allah kötülükte, taşkınlıkta bulunan kavmi doğru yola sevk etmez. </p>
<p>109- O gün Allah, bütün peygamberleri toplayacak da ne cevap verildi size diyecek. Diyecekler ki: Bilgimiz yok bizim, şüphe yok ki sensin gizli şeyleri hakkıyla bilen.</p>
<p>110- An o zamanı ki Allah ey Meryemoğlu İsa, hatırla sana ve annene verdiğim nîmetimi demişti, hatırla ki seni Rûh-ül-Kudüs’le kuvvetlendirdim de beşikteyken de insanlarla konuştun, olgunluk çağında da. Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrât-ı ve İncil’i öğretmiştim. Hani topraktan kuş şeklinde bir şey yapardın iznimle de ona üfürürdün, o da iznimle kuş olurdu ve anadan doğma körün gözünü açar, abraş illetine uğrayanı o illetten kurtarırdın iznimle ve hani ölüyü, iznimle mezardan çıkarmış, diriltmiştin. Hani, İsrailoğullarına apaçık delillerle geldiğin zaman onlardan kâfir olanlar, bu ancak açık bir büyü demişlerdi de ben seni kurtarmıştım onların elinden. </p>
<p>111- Hani Havarîlere, bana ve Peygamberime inanın demiştim de inandık demişlerdi tanık ol, biz Tanrıya teslîm olanlarız. </p>
<p>112- Hani Havariler, ey Meryemoğlu İsa demişlerdi, Rabbin, bize gökten bir sofra yemek indirebilir mi? İsa da inanmışsanız demişti, çekinin Allah’tan. </p>
<p>113- Demişlerdi ki: İstiyoruz ki o yemekten yiyelim, kalplerimiz tam bir inanca ulaşsın ve bilelim ki sen bize doğru söylüyorsun ve buna da tanık olalım biz. </p>
<p>114- Meryemoğlu İsa, Rabbimiz demişti, bize gökten bir sofra yemek indir de bugün, hem önce gelenlerimize bayram olsun, hem sonra gelenlerimize, hem de senden bir delil olsun; sen bizi rızıklandır ve sen, rızık verenlerin en hayırlısısın. </p>
<p>115- Allah, onu size indireceğim ben, fakat bundan sonra içinizden kâfir olanı öyle bir azapla azaplandı-racağım ki demişti, âlemler içinde hiçbir kimseyi o çeşit azaplandırmam. </p>
<p>116- Ve hani Allah, ey Meryemoğlu İsa diyecek, sen misin insanlara, Allah’ı bırakın da beni ve annemi iki tanrı tanıyın diyen? İsa da seni noksan sıfatlardan arı bilirim diyecek, hakkım olmayan bir sözü söyleyemem ki ben. Böyle bir söz söylediysem elbette bilirsin bunu. Benim içimde ne varsa hepsini mutlaka bilirsin sen. Fakat ben, senin bildiğini bilemem; şüphe yok ki sen gizli olan her şeyi, hakkıyla bilirsin. </p>
<p>117- Onlara, ancak bana emrettiğini söyledim, Rabbime ve Rabbinize kulluk edin dedim. İçlerinde bulundukça gözetirdim, korurdum onları, fakat beni aldıktan sonra onların ne yaptıklarını sen gördün ve sen her şeye hakkıyla tanıksın. </p>
<p>118- Onlara azâp edersen şüphe yok ki onlar, senin kullarındır ve eğer yarlıgarsan şüphe yok ki sensin üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan. </p>
<p>119- Allah diyecek ki: Bugün, öyle bir gündür ki gerçeklerin gerçekliği fayda eder ancak. Onlarındır kıyılarından ırmaklar akan cennetler, ebedî kalırlar orada. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da ondan râzı olmuşlardır. İşte budur en büyük kurtuluş. </p>
<p>120- Allah’a aittir göklerin yeryüzünün ve oralarda ne varsa hepsinin tasarrufu ve onun her şeye gücü yeter.</p>
<p>(1) Ezlâm, fal için çekilen oklardır. Müslümanlıktan evvelki devre ait bir geleneğe göre bu okların bir kısmının üstünde, Rabbim emretti, bir kısmında, Rabbim nehyetti yazısı vardı. Yazısız olanları da mevcuttu. Araplar, bir iş yapacakları, yahut yola çıkacakları zaman bu okları birbirine karıştırır, bir tanesini çekerlerdi. Emir yazısı bulunan çıkarsa o işi yaparlar, yolculuğa çıkarlar, yapmaması yazılı ok çıkarsa o işten, o yolculuktan vazgeçerlerdi. Yazısız ok çıkarsa tekrar karıştırır, bir yazılı ok çıkıncaya dek çekerlerdi. Bu oklar, bir putun yanında dururdu. Kestikleri kurbandan o puta da pay ayırırlardı.</p>
<p>(2) Nasrâni Hıristiyan, Nasârâ Hıristiyanlar anlamına gelir. Hıristiyanlara, İsa Peygamberin Nâsıra denen köyden yetiştiği, yahut dine yardım ettikleri için Nasrâni denmiştir. Nasran denilen köye nispetle Nasrâni denmiştir diyenler de vardır (al-Müfredât, s. 514).</p>
<p>(3) Ahd-i Atıyk’te ve bilhassa Ahd-i Cedid’de Tanrıya baba, insanlara oğullar denegelmiştir. Kur’ân, anlam bakımından iltibası bulunan bu çeşit sözleri nehyeder.</p>
<p>(4) Bu âyetlerdeki olaylar, Ahd-i Atıyk’ın “a’dât” bölümünde 13. ve 14. bablarda etrafıyla anlatılmadadır.</p>
<p>(5) Ahd-i Atıyk’te “Tekvin” bölümünün 4. babında bu olay anlatılmaktadır.</p>
<p>(6) Vesile, Tanrı yoluna bilgiyle, kullukla yürümek ve şer’i hükümlere riâyet etmektir (al-Müfredât, s. 545).</p>
<p>(7) Kur’ân, Hz. Peygamberden evvelki devre “câhiliyye”, yani bilgisizlik devri adını veriyor.</p>
<p>(8) Tanrı’nın, dininden dönenlere bedel, meydana getirmeyi vaadettiği kavim hakkında birçok rivâyetler vardır. Hasan, Katâde ve Dahhâk’e göre bu kavim, dinden dönenlerle savaşan Abû-Bekr’le ona uyanlardır. (Devamı, sonnot No: 13) </p>
<p>(9) Bir gün, mescide bir yoksul gelmiş, Allah için bir şey istemişti. Namazda bulunduklarından hiç kimse bir şey verememiş, yoksul da yâ Rabbi tanık ol; Peygamberinin mescidine geldim, bana bir şey veren olmadı demişti. (Devamı, sonnot No: 14)</p>
<p>(10) El anlamına gelen “yed”, kudret, tasarruf, nîmet, tahsis mânalarını ifade eder (al-Müfredât, s. 573-574). Türkçe’de mecazen aynı anlamlarda kullanılır. O iş benim elimin harcı, senin elin yetmez, elimin altındasın, elim erer, gücüm yeter v.s. gibi. Bağlı elden maksat nîmet vermeyiştir.</p>
<p>(11) Bu âyetin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre Hz. Muhammed (s.a.a), bir gün, bir ağacın kaba – gölgesinde yatmış, uyumuştu; kılıcını da yatmadan, ağacın dalına asmıştı. Bir bedevi, yavaşça gelmiş, kılıcı alıp kınından sıyırmıştı. Bu sırada pıtırtıdan uyanan Peygambere, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak, demiş, Hz. Muhammed (s.a.a)’den, Allah cevabını alınca pek ürkmüş, hattâ başını ağaca çarpmıştı. Bu olay üzerine bu âyet indi. Bir başka rivâyete göre gene bir gün, çadırında yatacağı sırada, beni insanlardan kim koruyacak demiş, dışardan yak ve silâh sesleri duyunca kimdir onlar diye sormuş, Huzayfa ve Sa’d olduğunu ve kendisini korumak için geldiklerini öğrenince yatmış, fakat bu esnâda bu âyet inince başını dışarı çıkarıp siz gidin, beni Allah koruyacak demişti. (Devamı, sonnot No: 15) </p>
<p>(12) Bu âyetlerle içki ve kumar tamamıyla men edilmiştir.</p>
<p>(13) Müslümanlıktan önce, Araplar, bir dişi deve beş defa doğurur da beşinci yavrusu erkek olursa o devenin kulağını yararlar, kıra salıverirlerdi. Buna ne binerler, ne yük yüklerlerdi. Bu deveye “Bahire” adını verirlerdi (al-Müfredât, s. 36. Muhammed-ibn-i Abdülmelik-ibn-i Hişâm: Sıret-ün-Nebî, Ezher Prof. lerinden Muhammed Muhyiddin Abdülhamid’in haşiyeleriyle, Kahire, 1937-1356, c. I, s. 95-98). (Devamı, sonnot No:16)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/5-maide-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>5-MAİDE</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/5-maide/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/5-maide/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 20:17:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[MAİDE Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=227</guid>
		<description><![CDATA[5-MAİDE: 1 &#8211; Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, çeşitli hayvanlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size okunacak olanlar müstesna. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir. 2 &#8211; Ey iman edenler! Allah&#8217;ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe&#8217;ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>5-MAİDE:</p>
<p>1 &#8211; Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, çeşitli hayvanlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size okunacak olanlar müstesna. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir. </p>
<p>2 &#8211; Ey iman edenler! Allah&#8217;ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe&#8217;ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram&#8217;dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah&#8217;tan korkun. Çünkü Allah&#8217;ın azabı çetindir. </p>
<p>3 &#8211; Leş, kan, domuz eti, Allah&#8217;tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.</p>
<p>4 &#8211; Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: &#8220;Size iyi ve temiz şeyler helal kılındı.&#8221; Allah&#8217;ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah&#8217;ın adını anın (besmele çekin), Allah&#8217;tan korkun. Muhakkak Allah, hesabı çabuk görendir. </p>
<p>5 &#8211; Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Ve müminlerden iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde, size helâldir. Her kim imanı inkâr ederse, ameli boşa gitmiş olur ve o, ahirette zarara uğrayanlardandır. </p>
<p>6 &#8211; Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. </p>
<p>7 &#8211; Allah&#8217;ın, üzerinizdeki nimetini ve &#8220;İşittik, itaat ettik&#8221; dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah&#8217;tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.</p>
<p>8 &#8211; Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah&#8217;tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>9 &#8211; Allah, iman edenlere ve salih amel işleyenlere şöyle vaad etmiştir: Onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.</p>
<p>10 &#8211; İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar, cehennemliktirler. </p>
<p>11 &#8211; Ey iman edenler! Allah&#8217;ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) yeltenmişti de, O (Allah) onların ellerini sizden çekmişti. Allah&#8217;tan korkun. Müminler yalnız Allah&#8217;a dayansınlar.</p>
<p>12 &#8211; Allah, İsrailoğularından söz almıştı. İçlerinden on iki müfettiş göndermiştik&#8230; Allah şöyle demişti: &#8221; Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı dosdoğru kıldığınız, zekatı verdiğiniz, peygamberlerime iman ettiğiniz ve onlara yardımda bulunduğunuz, (mallarınızı) Allah yolunda güzelce sarfettiğiniz takdirde, günahlarınızı mutlaka örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere korum. Fakat sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, dosdoğru yoldan sapmış olur. </p>
<p>13 &#8211; Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever. </p>
<p>14 &#8211; &#8220;Biz hıristiyanız&#8221; diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de onların arasına, kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlık soktuk. Allah, ne yapmış olduklarını onlara &#8211; elbette haber verecektir. </p>
<p>15 &#8211; Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğundan da vazgeçen peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah&#8217;tan bir nur ve apacık bir kitap da gelmiştir. </p>
<p>16 &#8211; Allah o kitabla rızasına uygun hareket edenleri selamet yollarına iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevk eder. </p>
<p>17 &#8211; Muhakkak ki, &#8220;Allah, ancak Meryemoğlu İsa Mesih&#8217;tir&#8221; diyenler kâfir olmuşlardır. (Onlara) de ki: &#8221; Allah, Meryemoğlu İsa Mesih&#8217;i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helak etmek istese O&#8217;na kim engel olabilir? &#8221; Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah&#8217;a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah, her şeye kadirdir. </p>
<p>18 &#8211; Yahudiler ve hıristiyanlar, &#8220;Biz Allah&#8217;ın oğulları ve sevgilileriyiz&#8221; dediler. De ki: &#8221; O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah ) size azab ediyor?&#8221; Hayır, siz de O&#8217;nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah&#8217;ındır. Nihayet dönüş de O&#8217;nadır. </p>
<p>19 &#8211; Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size Resulümüz geldi, gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamet gününde): &#8220;Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi&#8221; demeyiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah, her şeye kadirdir. </p>
<p>20 &#8211; Musa kavmine şöyle demişti: &#8220;Ey kavmim! Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı. Ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.&#8221; </p>
<p>21 &#8211; &#8220;Ey kavmim, Allah&#8217;ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrarsınız.&#8221; </p>
<p>22 &#8211; Onlar da: &#8220;Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de gireriz&#8221; dediler. </p>
<p>23 &#8211; Allah&#8217;tan korkan ve Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle dedi: &#8220;Onların üzerlerine kapıdan girin. Oradan girerseniz muhakkak galip gelirsiniz. Eğer layıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah&#8217;a dayanın. </p>
<p>24 &#8211; Kavmi Musa&#8217;ya: &#8220;Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabb&#8217;in gidin savaşın. Biz burada oturacağız&#8221; dediler. </p>
<p>25 &#8211; Musa: &#8220;Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır&#8221; dedi. </p>
<p>26 &#8211; Allah Musa&#8217;ya şöyle dedi: &#8220;Kırk sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fâsık kavim için üzülme!&#8221;. </p>
<p>27 &#8211; Onlara Âdem&#8217;in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):&#8221; Seni öldüreceğim&#8221; demişti. Diğeri ise şöyle demişti: &#8220;Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder&#8221;. </p>
<p>28 &#8211; &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb&#8217;i olan Allah&#8217;tan korkarım. </p>
<p>29 &#8211; &#8220;Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur&#8221;.</p>
<p>30 &#8211; Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu. </p>
<p>31 &#8211; Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. &#8220;Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?&#8221; dedi ve pişman olanlardan oldu. </p>
<p>32 &#8211; Bunun içindir ki, İsrâiloğulları&#8217;na: &#8220;Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur&#8221; hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler. </p>
<p>33 &#8211; Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır. </p>
<p>34 &#8211; Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. </p>
<p>35 &#8211; Ey inananlar, Allah&#8217;tan korkun, O&#8217;na yaklaşmaya yol arayın ve O&#8217;nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>36 &#8211; Bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha inkâr edenlerin olsa, bunlar kıyamet gününün azabından kurtulmak için hepsini fidye olarak verseler yine onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. </p>
<p>37 &#8211; Cehennem ateşinden çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır. </p>
<p>38 &#8211; Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah&#8217;dan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir. </p>
<p>39 &#8211; Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir. </p>
<p>40 &#8211; Göklerin ve yerin mülkünün Allah&#8217;a ait olduğunu, dilediğine azap edip dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir. </p>
<p>41 &#8211; Ey peygamber, ağızlarıyla &#8220;inandık&#8221; deyip, kalbleriyle inanmamış olanlardan ve yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri yerlerinden değiştirirler, &#8220;eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının&#8221; derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah&#8217;a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azab vardır. </p>
<p>42 &#8211; Onlar, yalana çok kulak verirler ve çok haram yerler. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Eğer aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz Allah, adaletli davrananları sever. </p>
<p>43 &#8211; İçinde Allah&#8217;ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüveriyorlar? Onlar inanıcı değillerdir. </p>
<p>44 &#8211; İçinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat&#8217;ı, elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış zâhitler, âlimler de, Allah&#8217;ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah&#8217;ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. </p>
<p>45 &#8211; Biz Tevrat&#8217;ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur. Ve kim Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.</p>
<p>46 &#8211; O peygamberlerin ardından, yanlarındaki Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak Meryemoğlu İsa&#8217;yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur olan, kendinden önceki Tevrat&#8217;ı tasdik eden ve Allah&#8217;dan korkanlar için bir hidayet rehberi ve bir öğüt olan İncil&#8217;i verdik. </p>
<p>47 &#8211; İncil ehli de Allah&#8217;ın ona indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir. </p>
<p>48 &#8211; Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur&#8217;ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah&#8217;adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.</p>
<p>49 &#8211; Aralarında Allah&#8217;ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah&#8217;ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah&#8217;ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır. </p>
<p>50 &#8211; Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah&#8217;tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? </p>
<p>51 &#8211; Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. </p>
<p>52 &#8211; Kalblerinde hastalık bulunanların :&#8221; Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz&#8221; diyerek, onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder veya katından bir emir (iş) getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar. </p>
<p>53 &#8211; İman edenler: &#8220;Sizinle beraber olduklarına dair, Allah&#8217;a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?&#8221; derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve kaybedenlerden olmuşlardır.</p>
<p>54 &#8211; Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah&#8217;ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah&#8217;ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir. </p>
<p>55 &#8211; Sizin asıl dostunuz Allah&#8217;tır, O&#8217;nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir. </p>
<p>56 &#8211; Kim Allah&#8217;ı, O&#8217;nun Resulünü ve müminleri dost edinirse, (iyi bilsin ki) Allah&#8217;ın taraftarları galip geleceklerdir. </p>
<p>57 &#8211; Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, Allah&#8217;dan gereğince korkun. </p>
<p>58 &#8211; Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır. </p>
<p>59 &#8211; De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Sadece Allah&#8217;a, bize indirilene ve bizden önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan çıkmışlarsınız&#8221;. </p>
<p>60 &#8211; De ki: &#8220;Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır&#8221;. </p>
<p>61 &#8211; Onlar, size geldikleri zaman, &#8220;iman ettik&#8221; dediler. Oysa yanınıza kâfir olarak girip, kâfir olarak çıkmışlardır. Allah, onların gizlediklerini çok iyi bilir. </p>
<p>62 &#8211; Onlardan çoğunu, günah işlemede, düşmanlıkta ve haram yemede yarış ederken görürsün. Bu yaptıkları şeyler ne kötüdür! </p>
<p>63 &#8211; Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları günah olan bir söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür! </p>
<p>64 &#8211; Yahudiler, &#8220;Allah&#8217;ın eli çok sıkıdır&#8221; dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah&#8217;ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozğunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez. </p>
<p>65 &#8211; Eğer kitap ehli iman etmiş ve layıkıyla korunmuş olsalardı, onların kötülüklerini örter, nimeti bol olan cennetlere koyardık. </p>
<p>66 &#8211; Eğer onlar, Tevrat&#8217;ı, İncil&#8217;i ve kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, hem üstlerindeki, hem de ayaklarının altındaki (nimetlerden bol bol) yerlerdi. Onların arasında ılımlı bir grup da vardı. Böyle olmakla beraber onların çoğunun yaptıkları ne kadar kötüdür! </p>
<p>67 &#8211; Ey şanlı Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O&#8217;nun peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu doğru yola iletmez. </p>
<p>68 &#8211; De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Tevrat&#8217;ı, İncil&#8217;i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça bir esas üzerinde değilsiniz. Şüphesiz ki, Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Şu halde kâfir olan bir toplum için üzülme! </p>
<p>69 &#8211; Muhakkak ki inananlar, yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan kim Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. </p>
<p>70 &#8211; Andolsun biz, İsrailoğulları&#8217;ndan söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Fakat ne zaman onlara bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirmişse, bunlardan bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da öldürmüşlerdir. </p>
<p>71 &#8211; Onlar, bir fitne kopmayacak sandılar, kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onların çoğu kör, sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını görüyor.</p>
<p>72 &#8211; Andolsun, &#8220;Allah, Meryem&#8217;in oğlu Mesih&#8217;tir&#8221; diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: &#8220;Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah&#8217;a ibadet edin. Kim Allah&#8217;a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehenemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur&#8221; demişti. </p>
<p>73 &#8211; &#8220;Allah, üçün üçüncüsüdür&#8221; diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.</p>
<p>74 &#8211; Hâlâ Allah&#8217;a tevbe edip O&#8217;ndan af dilemiyorlar mı? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. </p>
<p>75 &#8211; Meryem&#8217;in oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl yüz çeviriyorlar! </p>
<p>76 &#8211; De ki: &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp da size ne zarar, ne de fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir&#8221;. </p>
<p>77 &#8211; De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin keyiflerine uymayın&#8221;. </p>
<p>78 &#8211; İsrailoğulları&#8217;ndan küfredenler, Davud ve Meryem&#8217;in oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzündendi. </p>
<p>79 &#8211; Onlar, yaptıkları kötülüklerden vazgeçmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi. </p>
<p>80 &#8211; Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazabetmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.</p>
<p>81 &#8211; Eğer onlar, Allah&#8217;a, Peygamber&#8217;e ve ona indirilen Kur&#8217;ân&#8217;a inanmış olsalardı, kâfirleri dost tutmazlardı. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. </p>
<p>82 &#8211; İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudileri ve Allah&#8217;a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: &#8220;Biz hıristiyanlarız&#8221; diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar. </p>
<p>83 &#8211; Peygamber&#8217;e indirilen (Kur&#8217;ân)i dinledikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar: &#8221; Ey Rabb&#8217;imiz iman ettik, bizi de şahitlerden yaz&#8221; derler. </p>
<p>84 &#8211; &#8220;Hem biz Rabb&#8217;imizin bizi iyi kişilerle birlikte (cennete) sokmasını arzulayıp dururken, neden Allah&#8217;a ve hak olarak bize gelen şeylere inanmayalım!&#8221;. </p>
<p>85 &#8211; Böyle demeleri sebebiyle Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükafatlandırmıştır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükafatı budur. </p>
<p>86 &#8211; İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar da cehennem ehlidir.</p>
<p>87 &#8211; Ey iman edenler! Allah&#8217;ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Ve aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. </p>
<p>88 &#8211; Allah&#8217;ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yeyin ve inandığınız Allah&#8217;tan korkun. </p>
<p>89 &#8211; Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bozulan yeminin keffareti (cezası), ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut da bir köle azad etmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, şükredesiniz. </p>
<p>90 &#8211; Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. </p>
<p>91 &#8211; Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? </p>
<p>92 &#8211; Allah&#8217;a itaat edin, Peygamber&#8217;e de itaat edin. Kötülüklerden sakının. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki, Peygamber&#8217;imize düşen sadece apaçık tebliğdir. </p>
<p>93 &#8211; İman edip salih amel işleyenler, Allah&#8217;tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah&#8217;tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah&#8217;tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever. </p>
<p>94 &#8211; Ey iman edenler! Allah sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla dener ki, gizlide kendisinden korkanları meydana çıkarsın. Kim bundan sonra saldırıda bulunursa onun için acı bir azab vardır.</p>
<p>95 &#8211; Ey iman edenler, ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, Kâbe&#8217;ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki adaletli kişi hükmeder; yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır. Allah damia gâliptir, intikam sahibidir.</p>
<p>96 &#8211; Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz müddetçe size haram edilmiştir. Huzurunda toplanacağınız Allah&#8217;tan korkun. </p>
<p>97 &#8211; Allah, Kâbe&#8217;yi, o Beyt-i haram&#8217;ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah&#8217;ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve Allah&#8217;ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir. </p>
<p>98 &#8211; İyi bilin ki Allah, hem cezası çok şiddetli olandır, hem de çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. </p>
<p>99 &#8211; Peygamber&#8217;in üzerine düşen sadece duyurmadır. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir. </p>
<p>100 &#8211; De ki:&#8221;Pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu hoşuna gitse bile&#8221;. Ey selim akıl sahipleri Allah&#8217;tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>101 &#8211; Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur&#8217;ân indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki Allah onlardan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır. </p>
<p>102 &#8211; Sizden önce gelen bir kavim bunları sormuştu da sonra inkâr etmişti. </p>
<p>103 &#8211; Allah, ne &#8220;bahîre&#8221;yi, ne &#8220;sâibe&#8221;yi, ne &#8220;vesile&#8221;yi ve ne de &#8220;hâm&#8221;ı meşru kılmıştır. Fakat küfredenler, Allah&#8217;a yalan iftira etmektedirler. Onların çoğunun akılları ermez. </p>
<p>104 &#8211; Onlara: &#8221; Allah&#8217;ın indirdiği (kitabı)ne ve peygamber&#8217;e gelin&#8221; dendiği zaman:&#8221; Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter&#8221; derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsa da mı? </p>
<p>105 &#8211; Ey inananlar, kendinize dikkat edin. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah&#8217;adır. Yaptıklarınızı size O haber verecektir. </p>
<p>106 &#8211; Ey iman edenler! İçinizden birine ölüm (emareleri) geldiği zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şahitliğin hükmü, kendi içinizden iki adaletli şahit, yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, ölüm (emareleri de) size gelip çatmışsa, sizden olmayan diğer iki şahit tutmaktır. Eğer (bunlardan) şüpheye düşerseniz, namazdan sonra onları alıkorsunuz. Onlar da Allah&#8217;a şöyle yemin ederler: &#8220;Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah&#8217;ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi halde günahkârlardan oluruz&#8221;. </p>
<p>107 &#8211; Eğer o iki şahidin bir günah işledikleri anlaşılırsa ölene daha yakın olan hak sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler ve: &#8220;Bizim şahitliğimiz, önceki iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur. Biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi halde biz de zalimlerden olurduk&#8221; diye Allah&#8217;a yemin ederler.</p>
<p>108 &#8211; İşte bu, şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları, yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Allah&#8217;tan korkun ve emirlerini dinleyin. Allah, doğru yoldan çıkan bir topluluğu hidayete erdirmez. </p>
<p>109 &#8211; Allah, Resulleri topladığı gün:&#8221; Size ne cevap verildi? &#8220;der. &#8220;Bizim bilgimiz yok&#8221; derler, &#8220;gizlileri bilen yalnız sensin, sen!&#8221;. </p>
<p>110 &#8211; Allah şöyle diyecektir: &#8220;Ey Meryemoğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi hatırla! Hani seni Rûhu&#8217;l-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim. Beşikteyken ve kemâle ermişken insanlarla konuşuyordun. Sana yazıyı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmış ve ona üflemiştin, o da iznimle kuş olmuştu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle (hayata) çıkarmıştın. İsrailoğulları&#8217;na âyetlerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: &#8220;Bu ancak apaçık bir sihirdir&#8221; dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum. </p>
<p>111 &#8211; Hani Havarilere: &#8221; Bana ve Resulüme iman edin&#8221; diye ilham etmiştim. Onlar da: &#8220;İman ettik, bizim şüphesiz müslümanlar olduğumuza şahit ol&#8221; demişlerdi. </p>
<p>112 &#8211; Havariler:&#8221; Ey Meryemoğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?&#8221; dediler. İsa da: &#8220;İnanıyorsanız Allah&#8217;tan korkun&#8221; dedi. </p>
<p>113 &#8211; Havâriler: &#8220;İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bunu bizzat görenlerden olalım&#8221; dediler.</p>
<p>114 &#8211; Meryemoğlu İsa da: &#8220;Allah&#8217;ım, Rabbımız, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın!&#8221; dedi. </p>
<p>115 &#8211; Allah buyurdu ki:&#8221; Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azabı yaparım&#8221;. </p>
<p>116 &#8211; Ve Allah demişti ki: &#8220;Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: &#8216;Beni ve annemi, Allah&#8217;tan başka iki tanrı edinin&#8217; dedin?&#8221;. &#8220;Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!&#8221;.</p>
<p>117 &#8211; &#8220;Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbınız olan Allah&#8217;a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen herşeyi görensin. </p>
<p>118 &#8211; &#8220;Eğer onlara azab edersen, onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin&#8221;. </p>
<p>119 &#8211; Allah buyurdu ki: &#8220;Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır&#8221;. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O&#8217;ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur. </p>
<p>120 &#8211; Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan herşeyin mülkü Allah&#8217;ındır. O herşeye kâdirdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/5-maide/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

