<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim &#187; EN&#8217;AM Suresi</title>
	<atom:link href="http://www.islamidavet.net/etiket/enam-suresi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamidavet.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 00:26:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>6-En&#8217;âm Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/6-enam-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/6-enam-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 16:16:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[6-En'âm Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2989</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. “Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemeyen (yaratamayan) ve bütün meyveleri îcâd edemeyen ve yeryüzünde sikkeleri (mühürleri) bir olan bütün elmaları inşâ edemeyen; onların bir misâl-i musağğarı (küçük bir nümûnesi) olan bir elmayı halk edip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.<br />
 “Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemeyen (yaratamayan) ve bütün meyveleri îcâd edemeyen ve yeryüzünde sikkeleri (mühürleri) bir olan bütün elmaları inşâ edemeyen; onların bir misâl-i musağğarı (küçük bir nümûnesi) olan bir elmayı halk edip ve o elmayı ni‘met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmûd-ı bil‘ıtlâk’a (sonsuz hamde lâyık olan Allah’a) hamd noktasında iştirâk etsin (ortak olsun)? Hâşâ! (Aslâ!) Çünki bir elmayı halk eden kim ise, bütün dünyaya gelen elmaları îcâd eden (yaratan) yine O olabilir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 68-69)</p>
<p>2. O (Allah) ki sizi bir çamurdan yarattı, sonra (da size) bir ecel takdîr etti. Bir de O’nun katında belirli bir ecel (kıyâmet vakti) vardır; sonra siz (hâlâ) şübhe ediyorsunuz!</p>
<p>3. Hâlbuki O, göklerde ve yerde (ibâdete lâyık, tek olan) Allah’dır. Gizlinizi ve açığınızı bilir; (hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.</p>
<p>4. Böyle iken, onlara (o müşriklere) Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmiyor ki ondan yüz çevirmiş kimseler olmasınlar!</p>
<p>5. İşte (onlar,) kendilerine geldiğinde, o hak olan (Kur’ân’)ı gerçekten yalanladılar. Fakat (o) kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri, ileride onlara gelecektir.</p>
<p>6. Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik; onlara yeryüzünde size vermediğimiz (imkânlar)ı vermiş ve üzerlerine semâyı bol bol (yağmur olarak) göndermiştik. Nehirleri de altlarından akar hâle getirmiştik; buna rağmen günahları sebebiyle onları helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.</p>
<p>7. Hem eğer sana kâğıtta (yazılı) bir kitab indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, elbette o inkâr edenler (yine): “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir!” der(ler)di.<br />
 Bu âyet-i kerîme, bazı müşriklerin, Hazret-i Peygamber (asm)’a gelerek: “Sen bize Allah katından, peygamber olduğuna şâhidlik eden dört meleğin ellerinde bulunan bir kitab getirmedikçe sana îmân etmeyiz” demeleri üzerine nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 318)<br />
“(Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm) yalnız nübüvvetini (peygamberliğini) muannidlere (inadcılara) karşı isbât etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve inde’l-hâce (ihtiyaç ânında) ara sıra mu‘cizâtı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklîf olan imtihan ve tecrübe muktezâsıyla (gereğiyle), elbette bedâhet derecesinde (apaçık) ve ister istemez tasdîka mecbur kalacak derecede mu‘cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktizâ eder (gerektirir) ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyârı (tercîhi) elinden alınmasın. Eğer gāyet bedîhî (apaçık) bir sûrette olsa, o vakit aklın ihtiyârı kalmaz. Ebû Cehil de, Ebû Bekir (ra) gibi tasdîk eder. İmtihan ve teklîfin fâidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 6)</p>
<p>8. Bir de: “Ona (peygamberliğini tasdîk eden, bizim de göreceğimiz) bir melek indirilmeli değil miydi?” dediler. Hâlbuki (istedikleri gibi) bir melek indirseydik, (helâkleri için) elbette iş bitirilmiş olur, sonra onlara (bir an bile) mühlet verilmezdi.</p>
<p>9. Ve onu (o peygamberi) bir melek kılsaydık, elbette onu (yine) bir adam (sûretinde) kılardık,<br />
 “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çendan (gerçi) her hâli ve her tavrı, sıdkına (doğruluğuna) ve nübüvvetine (peygamberliğine) şâhid olabilir; fakat her hâli, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki, Cenâb-ı Hakk onu beşer (insan) sûretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i ictimâiyelerinde (ictimâî hâllerinde) dünyevî, uhrevî (dünya ve âhiret) saâdetlerini kazandıracak a‘mâl ve harekâtlarında (amel ve hareketlerinde) rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye (İlâhî kudretin mu‘cizeleri) olan âdiyât (basit zannedilen şeyler) içindeki hârikulâde olan san‘at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-ı kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef‘âlinde (fiillerinde) beşeriyetten (insanlık hâlinden) çıkıp hârikulâde olsa idi, bizzat imam olamazdı; ef‘âliyle (fiilleriyle), ahvâliyle (hâlleriyle), etvârıyla (tavırlarıyla) ders veremezdi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 5-6)</p>
<p>10. (Habîbim, yâ Muhammed!) And olsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti; fakat onlarla maskaralık edenleri, o alay etmekte oldukları şey (azab) kuşatıvermişti.</p>
<p>11. De ki: “Yeryüzünde dolaşın, sonra (da peygamberleri) yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş, bakın!”</p>
<p>12. (Ve yine) de ki: “Göklerde ve yerde bulunanlar kimindir?” (Yine sen cevab ver de:) “Allah’ındır!” de! (O,) rahmet (etmey)i kendi üzerine yazmıştır. Sizi, (geleceği) hakkında hiç şübhe olmayan kıyâmet gününe mutlakā toplayacaktır.<br />
 Âhiret’in kat‘î olarak isbâtı için bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 5)</p>
<p>13. Gece ve gündüzün içinde barınan şeyler de O’nundur. O ise, Semî‘ (herbirinin sesini hakkıyla işiten)dir, Alîm (hâllerini hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>14. De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’dan başkasını mı dost edineceğim? Hâlbuki O, yediriyor fakat yedirilmiyor.” De ki: “Doğrusu ben, (size getirdiğim şeriata) teslîm olanların ilki olmakla emrolundum! Ve ‘Sakın müşriklerden olma!’ (diye de bana emredildi.)”</p>
<p>15. De ki: “Şübhesiz ben eğer Rabbime isyân edersem, büyük bir günün (kıyâmet gününün) azâbından korkarım!”</p>
<p>16. Kim ki, kendisinden o gün (azab) def‘ edilir, artık gerçekten (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur!</p>
<p>17. O hâlde eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, artık onu, O’ndan (Allah’dan) başka giderecek olan yoktur. Fakat sana bir hayır dokundurursa, işte O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.<br />
 “Âbid (ibâdet eden bir kul), namazında der:اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ* [Şehâdet ederim ki Allah’dan başka ilâh yoktur!] Yani: ‘Hâlık ve Rezzâk (yaratan ve rızık veren) O’ndan başka yoktur. Zarar ve menfaat O’nun elindedir. O, hem Hakîmdir, abes (lüzumsuz) iş yapmaz; hem Rahîmdir, ihsânı, merhameti çoktur’ diye i‘tikād ettiğinden (inandığından), herşeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar (itâatkâr) görür, Rabbisine ilticâ eder. Tevekkül ile (O’na güvenmekle) istinâd edip (dayanıp) her musîbete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme (tam bir güven) verir.” (Sözler, 3. Söz, 8)</p>
<p>18. O, kullarının üzerinde mutlak gālibdir. Ve O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Habîr (herşeyden haberdâr olan)dır.</p>
<p>19. De ki: “(Peygamberliğime) şâhidlik cihetiyle hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Allah, benimle sizin aranızda (en büyük) şâhid(im)dir! Ve bu Kur’ân bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri (Allah’ın azâbına karşı) korkutmam için vahyolundu. Şübhesiz Allah ile berâber başka ilâhlar olduğuna gerçekten siz mi açıkça şâhidlik ediyorsunuz?” De ki: “(Ben buna aslâ) şâhidlik etmem!” (Ve yine) de ki: “O, ancak tek bir İlâhdır; ve muhakkak ki ben, sizin (Allah’a) ortak koşmakta olduklarınızdan uzağım!”</p>
<p>20. Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu (kitablarında alâmetlerini gördükleri o âhir zaman peygamberini) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar.<br />
 “Selmânü’l-Fârisî, o da evvel nasrânî (hristiyan) idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını (vasıflarını) gördükten sonra, onu arıyordu. Hem Temim nâmında mühim bir âlim, hem meşhur Habeş reisi Necâşî, hem Habeş nasârâsı (hristiyanları), hem Necrân papazları; bütün müttefikan (ittifakla) haber veriyorlar ki: ‘Biz, evsâf-ı nebeviyeyi (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vasıflarını) kitablarımızda gördük, onun için îmâna geldik.’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 68)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 374, hâşiye 2)</p>
<p>21. Buna rağmen Allah’a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Şu şübhesiz ki, zâlimler kurtuluşa ermezler!</p>
<p>22. Artık o gün onları hep berâber bir araya getireceğiz, sonra o şirk koşanlara: “(Hani, ilâh) zannetmekte olduğunuz ortaklarınız nerede?” diyeceğiz.</p>
<p>23. Sonra, “Rabbimiz! Vallâhi, biz müşrik kimseler değildik!” demelerinden başka (o gün bir) fitnelikleri (cevabları) olmayacak!</p>
<p>24. Bak, nasıl kendilerine karşı yalan söylediler ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti!</p>
<p>25. Hem içlerinden seni (Kur’ân okurken samîmiyetsiz olarak) dinleyenler vardır. Fakat (kendileri anlamak istemediklerinden, bir cezâ olarak biz de) onu anlarlar diye kalblerinin üzerine perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onlar (zâten inanmıyorlardı, artık bu hâlleriyle) bütün mu‘cizeleri de görseler, (yine) ona inanmazlar! Hattâ sana geldikleri zaman o inkâr edenler, seninle mücâdeleye kalkışarak: “Bu (Kur’ân), evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!” derler.</p>
<p>26. Onlar hem (insanları) ondan (Kur’ân’dan) men‘ ederler, hem de (kendileri) ondan uzaklaşırlar. Böylece ancak kendilerini helâk ederler, fakat farkına varmazlar.</p>
<p>27. (Habîbim, yâ Muhammed!) Ateşe karşı durdurulduklarında ise, artık: “Keşke biz (dünyaya) döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak!” dedikleri zaman (onları) bir görsen!</p>
<p>28. Hayır, (kalblerinde küfür ve nifak gibi) daha önce gizlemekte oldukları şeyler(in netîcesi) kendilerine göründü (diye böyle söylüyorlar). Hâlbuki (dünyaya) döndürülselerdi, kendisinden yasaklandıkları şeylere mutlakā döneceklerdi; çünki şübhesiz onlar, gerçekten yalancıdırlar!</p>
<p>29. Ve (bütün gördüklerine rağmen onları geri gönderseydik): “Bu (hayat), ancak dünya hayâtımızdır; biz (öldükten sonra) diriltilecek kimseler de değiliz!” diyeceklerdi.<br />
 “Acabâ hiç kābil midir (mümkün müdür) ki, insan hilâfet ve emânetle (yeryüzünün halîfesi olmak ve semâvât, arz ve dağların korktukları bir emâneti yüklenmekle) mükerrem olsun (şereflensin), rubûbiyetin külliyât-ı şuûnuna (âlemlerin Rabbi olan Allah’ın bütün icrâatlarına) şâhid olarak, kesret dâirelerinde (sebebler âleminde) vahdâniyet-i İlâhiyenin (Allah’ın birliğinin) dellâllığını i‘lân etmekle, ekser mevcûdâtın (çoğu varlıkların) tesbîhât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik (kumandanlık) ve müşâhidlik derecesine çıksın da, sonra kabre gidip rahatla yatsın ve uyandırılmasın? Küçük büyük her amellerinden suâl edilmesin? Mahşere (haşir meydanına) gidip Mahkeme-i Kübrâyı (büyük mahkemeyi) görmesin? Hayır ve aslâ!” (Zülfikār, 10. Söz, 31)</p>
<p>30. Nihâyet Rablerinin huzûrunda durduruldukları zaman (onları) bir görsen! (Rableri onlara:) “Bu (dirilmeniz) gerçek değil mi?” buyuracak. (Onlar:) “Rabbimize yemîn olsun ki, evet!” diyecekler. (Rableri de:) “Öyle ise, inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azâbı!” buyuracak.</p>
<p>31. Allah’ın huzûruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrâna uğramışlardır. Nihâyet kıyâmet onlara ansızın geldiği zaman, onlar günahlarını sırtlarına yüklenerek: “Orada (dünyada) ihmâl ettiğimiz şeylerden dolayı bize yazıklar olsun!” diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklenmekte oldukları şeyler ne kötüdür!</p>
<p>32. İşte dünya hayâtı bir oyun ve bir eğlenceden başka birşey değildir! Ve elbette âhiret yurdu, (günahlardan) sakınmakta olanlar için daha hayırlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?</p>
<p>33. (Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhesiz şunu elbette biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor; hâlbuki aslında onlar seni yalanlamıyorlar (senin yalan söylemediğini bilirler); fakat o zâlimler Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ediyorlar.<br />
 Ebû Cehil’in, Resûl-i Ekrem (asm)’a: “Yâ Muhammed! Biz seni yalanlamayız. Hem senin doğru olduğunu da biliriz. Ancak, bize getirdiğin âyetlere inanmıyoruz” demesi üzerine, Peygamber Efendimiz (asm)’ı tesellî için, bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (Beyzâvî, c. 1, 299)</p>
<p>34. And olsun ki, senden önce nice peygamberler de yalanlanmıştı; fakat yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabrettiler; nihâyet onlara yardımımız geldi. Çünki Allah’ın kelimelerini (yardım va‘dini) değiştirebilecek kimse yoktur. And olsun ki, o peygamberlerin haber(ler)inden bir kısmı sana da geldi.</p>
<p>35. Buna rağmen eğer onların (İslâm’dan) yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, o hâlde yerde bir tünel veya gökte bir merdiven arayıp da onlara bir mu‘cize getirmeye güç yetirebilirsen (haydi getir)! (Onların îmân etmeleri sana âid değildir.) Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzere bir araya getirirdi; öyle ise sakın câhillerden olma!</p>
<p>36. Ancak (samîmiyetle) dinleyenler (senin da‘vetine) icâbet eder. Ölülere (o kâfirlere) gelince, onları Allah diriltir, sonra (hepsi) ancak O’nun huzûruna döndürülürler.<br />
 “Bak, mükerrer (tekrarla) va‘d ediyor ve şiddetli tehdîd ediyor ki: ‘Sizleri oradan alıp, makarr-ı saltanatıma (saltanat merkezime) getireceğim ve mutî‘leri (itâat edenleri) mes‘ûd, âsîleri mahbûs (haps) edeceğim! O muvakkat (geçici) yeri harâb edip, müebbed (ebedî) sarayları, zindanları hâvî (hapishânesi olan) diğer bir memleket kuracağım!’ Hem o va‘d ettiği şeyler, O’na gāyet rahattır. Raiyetine (emri altındakilere) gāyet mühimdir. Va‘dinde hulf (sözünde durmama) ise, izzet-i iktidârına gāyet zıddır. (&#8230;) Mâdem va‘d etmiş, yapacaktır! Hâlbuki îfâsı (yapması) O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır. Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saâdet-i uzmâ (en büyük bir saâdet) vardır.” (Zülfikār, 10. Söz, 7-8)</p>
<p>37. Bir de (o müşrikler): “Ona Rabbinden (bizim istediğimiz) bir mu‘cize indirilmeli değil miydi?” dediler.<br />
 “Mu‘cize, da‘vâ-yı nübüvvetin (peygamberlik da‘vâsının) isbâtı için, münkirleri (inkârcıları) iknâ‘ etmek içindir, icbâr etmek (zorlamak) için değildir. Öyle ise, da‘vâ-yı nübüvveti işitenler için iknâ‘ edecek bir derecede mu‘cize göstermek lâzımdır. (&#8230;) İcbâr derecesinde bir bedâhetle (açıklıkla) izhâr etmek (göstermek), Hakîm-i zü’l-Celâl’in hikmetine münâfî (zıd) olduğu gibi, sırr-ı teklîfe (imtihan sırrına) dahi muhâliftir (terstir). Çünki, ‘Akla kapı açmak, ihtiyârı (irâdeyi) elinden almamak’ sırr-ı teklif iktizâ ediyor (gerektiriyor).” (Zülfikār, 19. Mektûb, 104)</p>
<p>38. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş da yoktur ki, sizin gibi birer ümmet (yaratılışları ve ihtiyaçları ile aynı birer nevi‘) olmasınlar! (Biz) kitabda (Levh-i Mahfûz’da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık; sonra (hepsi) ancak Rablerinin huzûrunda toplanacaklardır.</p>
<p>39. Hem âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse, onu (küfründeki inadı sebebiyle) dalâlete atar. Kimi de dilerse, onu (hikmetine binâen kendi lütfundan) dosdoğru bir yol üzere kılar.</p>
<p>40. De ki: “Söyleyin bakalım! Eğer size Allah’ın azâbı gelse veya size kıyâmet gelse, Allah’dan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz (onlara yalvarın bakalım)!”</p>
<p>41. Bil‘akis (dara düştüğünüz her zaman olduğu gibi) yalnız O’na (Allah’a) yalvarırsınız; artık (O da) dilerse (kaldırılması üzere) kendisi için yalvarmakta olduğunuz (belây)ı kaldırır ve (Allah’a) ortak koşmakta olduğunuz şeyleri (o vakit) unutursunuz.</p>
<p>42. And olsun ki, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) gönderdik (fakat onlar yalanladılar); bunun üzerine onları sıkıntılar ve zorluklar ile yakaladık. Tâ ki (îmân etsinler ve) yalvarsınlar!</p>
<p>43. Hiç olmazsa onlara azâbımız geldiği zaman (îmân edip) yalvarsalardı! Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını süsledi (câzib gösterdi).</p>
<p>44. Buna rağmen kendisiyle nasîhat edildikleri şeyleri unutunca, üzerlerine herşeyin (bütün ni‘metlerin) kapılarını açtık (ve kendilerini bollukla imtihân ettik). Nihâyet kendilerine verilenler yüzünden (tam) ferahlandıkları zaman, onları ansızın yakaladık; bir anda hepsi ümidsizliğe düşen kimseler oldular.</p>
<p>45. Böylece, zulmeden kavmin kökü kesildi. Hamd ise, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!</p>
<p>46. De ki: “Söyleyin bakalım! Eğer Allah, kulağınızı ve gözlerinizi alırsa ve kalblerinizi mühürlerse, Allah’dan başka onu size getirecek ilâh kimdir?” Bak, âyetleri nasıl açıklıyoruz; sonra onlar (nasıl da) yüz çeviriyorlar!</p>
<p>47. De ki: “Söyleyin bakalım! Eğer size Allah’ın azâbı ansızın veya açıkça gelirse, zâlimler topluluğundan başkası mı helâk edilir?”</p>
<p>48. Hâlbuki (biz,) peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak göndeririz. O hâlde kim îmân edip (hâlini) ıslâh ederse, artık onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.</p>
<p>49. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, isyân etmekte olduklarından dolayı onlara azab dokunacaktır!</p>
<p>50. De ki: “Size, ‘Allah’ın hazîneleri benim yanımdadır!’ demiyorum; gaybı da bilmem;<br />
 “İlm-i gayb (gaybı bilmek) Allah’a mahsustur. Hiçbir velî tasarrufât yapamaz ve gaybı bilemez. Hattâ peygamber de bilmez. (&#8230;) Evet, herkes bizzat gaybı bilmez. Fakat i‘lâm ve ilhâm-ı İlâhî ile (Allah’ın bildirmesi ve ilhâm etmesi ile) bilinebilir ki, bütün mu‘cizât (mu‘cizeler) ve kerâmât (evliyâların kerâmetleri) ona dayanır.” (Şuâ‘lar, 14. Şûâ‘, 474)</p>
<p>51. Ve Rablerinin huzûrunda toplanacaklarından korkanları, onunla (Kur’ân ile) korkut; onlar için O’ndan (O Rablerinden) başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır; tâ ki (günahlardan) sakınsınlar.</p>
<p>52. Ve O’nun rızâsını isteyerek sabah akşam Rablerine duâ edenleri kovma! Onların (fakir mü’minleri senin yanında görmek istemeyen o müşriklerin) hesâbından sana bir şey yok, senin hesâbından da onlara bir şey yok ki onları (o mü’minleri) kovup da zâlimlerden olasın!<br />
  Kureyş reislerinden birkaçı Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın huzûruna gelip dediler ki: “Mü’minlerin fakirlerinden Ammar bin Yâsir, Süheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî, Abdullah bin Mes‘ûd, Mikdâd gibi bazı kimseleri meclisinden kovarsan, biz de gelip seninle konuşur, dînî sohbetlerde bulunur ve Kur’ân dinleriz. Fakat bunlarla berâber olmak şerefimize dokunur.” Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm da: “Ben mü’minleri sohbetimden kovamam!” buyurunca onlar: “Hiç olmazsa biz geldiğimiz vakit kalkıp gitsinler” dediler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da onların bu geliş gidiş vesilesi ile îmân edeceklerini ümid ederek buna “evet” dedi. Müşriklerin bu mevzu‘da bir ahidnâme yazılmasını taleb etmeleri üzerine Peygamber Efendimiz (asm) bir sahîfe getirip yazması için Hz. Ali (ra)’ı çağırmıştı ki tam o esnâda Cebrâîl (as) bu âyet-i kerîmeyi indirdi. (Râzi, c. 6/12, 245)</p>
<p>53. Böylece onların bazılarını bazılarıyla (ileri gelenlerini zayıflarıyla) imtihân ettik ki (o müşrikler, îmân eden zayıflar hakkında): “Allah’ın, aramızdan kendilerine lütufta bulunduğu (hidâyete erdirdiği) kimseler bunlar mı?” desinler! Allah, şükredenleri en iyi bilen değil midir?</p>
<p>54. O hâlde âyetlerimize îmân edenler sana geldikleri zaman artık de ki: “Selâm size! Rabbiniz, (size) rahmet (etmey)i kendi üzerine yazmıştır. Şübhesiz o (rahmet) ki, içinizden kim câhillikle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip (hâlini) ıslâh ederse, artık şübhesiz ki O, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”</p>
<p>55. (Hak ortaya çıksın) ve günahkârların yolu belli olsun diye, işte âyetleri böyle açıklıyoruz.</p>
<p>56. De ki: “Şübhesiz ben, Allah’dan başka tapmakta olduklarınıza ibâdet etmekten yasaklandım!” De ki: “(Nefsî) arzularınıza uymam! (Size uysam,) o takdirde, gerçekten dalâlete düşmüş ve ben hidâyete erenlerden olmamış olurum.”</p>
<p>57. De ki: “Şübhesiz ben, Rabbimden (gelen) apaçık bir delil üzereyim; hâlbuki (siz) onu yalanladınız. Kendisini acele istemekte olduğunuz şey (o azab) yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. (O,) hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”</p>
<p>58. De ki: “Eğer o kendisini acele istemekte olduğunuz şey gerçekten yanımda olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu. Çünki Allah, zâlimleri en iyi bilendir.”</p>
<p>59. Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. Hem karada ve denizde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak da düşmez ki onu bilmesin; hem ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitab’da (Kur’ân’da) bulunmasın!<br />
 “Bir kavle (görüşe) göre, Kitâb-ı Mübîn Kur’ândan ibârettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerîme beyân ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat, herkes herşeyi içinde göremez. Zîrâ muhtelif derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri, bazen icmâlleri (özleri), bazen düsturları, bazen alâmetleri; ya sarâhaten (açıkça), ya işâreten, ya remzen (daha zayıf işâretle), ya ibhâmen (kapalı bırakarak), ya ihtar (hatırlatma) tarzında bulunurlar.” (Zülfikār, 25. Söz, 78)<br />
“Herşeyin mikdâr-ı muntazaması (intizamlı ölçüsü), kaderi vâzıhan (açıkça) gösteriyor. Evet hangi zîhayâta (canlıya) bakılsa görünüyor ki, gāyet hikmetli ve san‘atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdar, bir şekil var ki, o mikdârı, o sûreti, o şekli almak, ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmakla olur veyâhut kaderden gelen mevzûn (ölçülü), ilmî bir kalıb-ı ma‘nevî ile kudret-i ezeliye o sûreti, o şekli biçip giydiriyor.” (Tılsımlar, 26. Söz, 85-86) </p>
<p>60. Geceleyin sizi (bir nevi‘ ölüm olan uyku ile) öldüren ve gündüzün ne kazandığınızı bilen, sonra belirli bir ecelin tamamlanması için onda (o gündüz vakti) sizi dirilten (uyandıran) da O’dur. Sonra dönüşünüz ancak O’nadır; sonra (da O, dünyada) yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.</p>
<p>61. Hem O, kullarının üstünde mutlak gālibdir ve üzerinize (amellerinizi) muhâfaza edici (Kirâmen Kâtibîn denilen yazıcı) melekler gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldiği zaman, elçilerimiz (olan melekler) onun canını alırlar; ve onlar (vazîfelerini aslâ) ihmâl etmezler.</p>
<p>62. Sonra (hepsi,) hak Mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm yalnız O’nundur ve O, hesab görenlerin en sür‘atlisidir.</p>
<p>63. De ki: “Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır?” (O zaman, sıkıntıdan kıvranarak) açıkça ve gizlice O’na duâ edersiniz: “Yemîn olsun ki, eğer (Allah) bizi bundan kurtarırsa, mutlakā (kendimizi düzelterek) şükredenlerden olacağız” (dersiniz).<br />
 “Evet, bu âlemde görüyoruz ki, bu zîruhlar (ruh sâhibleri), şuûren ve aklen (şuûr ve akıllarıyla) olmasa da hissen ve fıtraten (yaratılışca) hissediyorlar ki, herbirinin, hadsiz bir acz ve za‘f içinde, hadsiz düşmanları ve incitenleri var; ve hadsiz bir fakr ve ihtiyâç içinde, hadsiz hâcâtı (ihtiyaçları) ve matlûbları (talebleri) var. İktidarları ve sermâyeleri binden birine kâfî gelmediğinden, bütün kuvvetleriyle bağırırlar ve ağlarlar; ma‘nen ve fıtraten yalvarırlar; kendilerine mahsus sesleriyle, lisanlarıyla duâlar ve niyazlarla ve bir nevi‘ namazlar ve salavâtlarla bir Alîm-i Kadîr’in (sonsuz ilim ve kudret sâhibi olan Allah’ın) dergâhına ilticâ ederlerken (sığınırlarken), birden görüyoruz; o bağıranların her işini, her ihtiyâcını bilen ve her derdini ve zararını anlayıp yalvarmasını ve fıtrî duâsını işiten bir Alîm-i Mutlak bir Kadîr-i Hakîm, imdâdına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe, bağırmalarını teşekkürlere çevirir.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 599)</p>
<p>64. De ki: “Sizi ondan ve bütün sıkıntılardan ancak Allah kurtarır; sonra siz (sözünüzü unutur, yine O’na) şirk koşarsınız.”</p>
<p>65. De ki: “O, size üstünüzden veya ayaklarınızın altından azab göndermeye yâhut sizi fırkalar hâlinde (birbirinize) karıştırıp bazınıza bazınızın kinini tattırmaya kādirdir.” Bak, âyetleri nasıl açıklıyoruz. Tâ ki anlasınlar!<br />
 Resûl-i Ekrem (asm) bir hadîs-i şerîflerinde: “Ümmetim üzerine, üstlerinden veya ayaklarının altından azab göndermemesini Rabbimden istedim ve bu duâm kabûl olundu. Yine Rabbimden, ümmetim arasına şiddet ve kıtâl (birbirlerini öldürmelerine sebeb olacak fitneler) vermemesini istedim, ama bunu kabûl etmedi. Cibrîl, ümmetimin fitnesinin kılıç ile olduğunu (birbirlerine düşeceklerini) bana haber verdi!” buyurmuşlardır. (Nesefî, c. 2, 26)</p>
<p>66. Hâlbuki o (Kur’ân), hak olduğu hâlde kavmin onu yalanladı. De ki: “Ben sizin üzerinize bir vekil değilim!”</p>
<p>67. “Her haberin kararlaşacağı (vukū‘ bulacağı) bir zaman vardır. Ve ileride bileceksiniz!”</p>
<p>68. Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğün zaman ise, artık (onlar) ondan başka bir söze daldıkları zamâna kadar kendilerinden yüz çevir! Buna rağmen şeytan (bunu) gerçekten sana unutturursa, artık hatırladıktan sonra o zâlimler topluluğuyla berâber oturma!</p>
<p>69. Hem (Allah’a karşı gelmekten) sakınmakta olanlara onların (o kâfirlerin) hesâbından birşey yoktur; fakat (mü’minler için, onlara iyiliği emretmek cihetiyle) bir hatırlatmak (borcu) vardır! Tâ ki onlar (da) sakınsınlar.</p>
<p>70. O hâlde dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayâtı kendilerini aldatan kimseleri bırak;<br />
 “Nihâyet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdan ki, bilerek dînini dünyaya satar ve bilerek hakīkat elmaslarını pis, muzır (zararlı) şişe parçalarına mübâdele eder (değişir) derecede münâfıklığa girmiş, insan sûretindeki yılanlara hakāikı (hakīkatleri) söylemek, hakāika karşı bir hürmetsizliktir. كَتَعْل۪يقِ الدُّرَرِ ف۪ي اَعْناَقِ الْبَقَرِ [Öküzlerin boyunlarına inciler takmak gibi] darb-ı meseli (atasözü) gibi oluyor.” (Mektûbât, 28. Mektûb, 211)</p>
<p>71. De ki: “Allah’ı bırakıp da, bize ne fayda veren ne de bize zararı dokunan şeylere mi tapalım? Ve Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra, ökçelerimiz üzerinde geriye (küfre) mi döndürülelim? O kimse gibi ki, ‘Bize gel!’ diye kendisini hidâyete da‘vet eden arkadaşları varken, şeytanlar onu yeryüzünde şaşkın bir hâle düşürmüştür.” De ki: “Şübhesiz Allah’ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir. Ve bize, âlemlerin Rabbine teslîm olmamız emredildi.”</p>
<p>72. Bir de: “Namazı hakkıyla edâ edin.<br />
 “Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde sened yok ki ona mâliksin. Öyle ise hakīkī ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâekal (en az) günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakīkī istikbâl (gelecek) için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye (âhiret sandığı) olan bir mescide veya bir seccâdeye at. Hem bil ki her yeni gün, sana hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı (karanlık) ve perişan bir hâlde gider, senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. (&#8230;)<br />
Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni‘-i zü’l-Celâl’ine müteveccih olsan (yönelsen), birden, sana bakan âlemin tenevvür eder (nûrlanır). Âdetâ namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişâniyet içindeki tebeddülât (değişiklikler) ve harekât, hikmetli bir intizam ve ma‘nîdâr bir kitâbet-i kudret olduğunu gösterir. اَلّٰلهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ [Allah, göklerin ve yerin nûrudur] âyet-i pür-envârından bir nûru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nûrun in‘ikâsıyla (aksetmesiyle) ışıklandırır. Senin lehinde nûrâniyetle şehâdet (şâhidlik) ettirir.” (Sözler, 21. Söz, 95)</p>
<p>73. Gökleri ve yeri hak ile (hakkıyla, îcâb ettiği şekilde) yaratan da O’dur. “Ol!” diyeceği gün, (herşey) hemen oluverir. Sözü haktır. Sûr’a üfleneceği gün de mülk O’nundur. Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Çünki O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Habîr (her şeyden haberdâr olan)dır.</p>
<p>74. Bir zaman da İbrâhîm, babası Âzer’e şöyle demişti: “Birtakım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Şübhesiz ki ben, seni ve kavmini apaçık bir dalâlet içinde görüyorum.”</p>
<p>75. İşte (birliğimize delil getirsin) ve kat‘î olarak îmân edenlerden olsun diye İbrâhîm’e, göklerin ve yerin melekûtunu (İlâhî tasarrufâtın açıkça göründüğü cihetini) böyle gösteriyorduk.</p>
<p>76. Derken (İbrâhîm,) üzerini gece (karanlığı) kaplayınca bir yıldız gördü (ve kavmine): “Bu rabbimdir (öyle mi?)” dedi. Fakat (bir süre sonra o yıldız) batınca: “Ben batanları sevmem!” dedi.</p>
<p> “Güzel değil batmakla gāib (kayıp) olan bir mahbub (sevgili)! Çünki, zevâle (ayrılığa) mahkûm hakīkī güzel olamaz. Aşk-ı ebedî (ölümsüz bir aşk) için yaratılan ve âyine-i Samed (Samed olan Allah’ın aynası) olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli. Bir matlûb (taleb edilen şey) ki, gurûbda gaybûbet etmeye (batmakla kaybolmaya) mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merâkına değmiyor. Âmâle (emellere) merci‘ olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin (çok sevsin) ve ona bağlansın kalsın. Bir maksud (maksad olan şey) ki, fenâda (yoklukta) mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünki fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim? Bir ma‘bud (ibâdet olunan) ki, zevâlde defnoluyor (gömülüyor); onu çağırmam, ona ilticâ etmem (sığınmam). Çünki nihâyetsiz muhtâcım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez.” (Sözler, 17. Söz, 71)</p>
<p>77. Daha sonra (gecenin bir vaktinde,) doğmakta olan ay’ı görünce: “Bu rabbimdir (öyle mi?)” dedi. Sonra (o da) batınca: “Yemîn olsun ki, eğer Rabbim beni hidâyete erdirmezse, mutlakā dalâlete düşen kimseler topluluğundan olurum!” dedi.</p>
<p>78. Nihâyet doğmakta olan güneşi görünce: “Bu rabbimdir; (öyle mi?) bu daha büyüktür!” dedi. Fakat (o da) batınca: “Ey kavmim! (Bilin ki) doğrusu ben, (sizin Allah’a) ortak koşmakta olduğunuz şeylerden uzağım!” dedi.</p>
<p>79. “Şübhesiz ki ben, Hanîf (hakka yönelmiş) olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben (sizin gibi) müşriklerden değilim!” </p>
<p>Hz. İbrâhîm (as)’ın babası ve kavmi putlara taptıkları gibi güneşe, aya ve yıldızlara da taparlardı. O’nun yıldız, ay ve güneşten bu sûretle bahsetmesi, öyle inandığından değil, kavmini îkaz ve irşâd içindir. Yani onlarla alay ederek ve onların zanlarını inkâr niyetiyle “Sizin bâtıl zannınıza göre bu rabbimdir” veya “Bu benim rabbimdir, öyle mi?” demek istemiştir. (Nesefî, c. 2, 30)</p>
<p>80. Kavmi ise, onunla tartıştı. (Onlara) dedi ki: “Beni gerçekten hidâyete erdirmişken, Allah hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? (Ben sizin) O’na (Allah’a) ortak koşmakta olduğunuz şeylerden korkmam; ancak Rabbimin (bana) bir şey dilemesi müstesnâ. Rabbim, herşeyi ilmen kuşatmıştır. Hiç ibret almaz mısınız?”</p>
<p>81. Hem, size hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri gerçekten siz Allah’a şirk koşmaktan korkmazken, (ben) şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Öyle ise iki tarafdan hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız (haydi söyleyin)!</p>
<p>82. Îmân edip de îmanlarını bir zulümle (şirkle) bulaştırmayanlara gelince, işte onlar var ya, kendileri için (ebedî azab korkusundan) emîn olmak vardır ve onlar hidâyete erenlerdir.</p>
<p>83. Ve işte bunlar (bizim) delillerimizdir ki, onları kavmine karşı İbrâhîm’e verdik.</p>
<p>Bu âyet-i kerîmedeki**** kelimesinden maksad; Hz. İbrâhîm Aleyhisselâm’ın yıldız, ay ve güneşin batışından Allah’ın birliğine dâir deliller getirmesidir. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 389)</p>
<p>84. Hem ona (İbrâhîm’e), İshâk’ı ve (İshâk’ın oğlu) Ya‘kūb’u ihsân ettik. Her birini hidâyete erdirdik. Daha önce de Nûh’u ve onun (İbrâhîm’den sonra gelen) zürriyetinden Da‘vûd’u, Süleymân’ı, Eyyûb’ü, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u hidâyete erdirmiştik. İşte iyilik edenleri böyle mükâfâtlandırırız!</p>
<p>85. Zekeriyyâ’yı, Yahyâ’yı, Îsâ’yı ve İlyâs’ı da (hidâyete erdirdik). Herbiri sâlih kimselerdendi.</p>
<p>86. İsmâil’i, Elyesâ‘ı, Yûnus’u ve Lût’u da (hidâyete erdirdik). Ve herbirini âlemlere (bütün mahlûkāta) üstün kıldık.</p>
<p>87. Babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bir kısmını da (üstün kıldık). Böylece onları seçtik ve onları dosdoğru bir yola hidâyet ettik.</p>
<p>88. İşte bu (yol), Allah’ın hidâyetidir; kullarından kimi dilerse (hikmetine binâen, kendi lütfundan) onunla hidâyete erdirir. Fakat şirk koşsalardı, elbette yapmakta oldukları şeyler (ameller) kendilerinden (kabûl edilmez) boşa giderdi.</p>
<p>89. İşte onlar, kendilerine kitab, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Fakat bunlar (o müşrikler) onları (kitap, hikmet ve peygamberliği) inkâr ederse, artık muhakkak ki (biz,) onları inkâr eden kimseler olmayan bir kavmi (Muhâcir ve Ensâr’ı ve nice ehl-i îmânı) onlara (îmân etmeye) vekil kılmışızdır.</p>
<p>90. İşte onlar (o peygamberler), Allah’ın hidâyete erdirdiği kimselerdir; (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık (sen de) onların hidâyetine tâbi‘ ol! De ki: “(Ben) ona (Kur’ân’a) karşı sizden bir ücret istemiyorum!<br />
 “Bu dünya dârü’l-hizmettir (hizmet yeridir), ücret almak yeri değildir. A‘mâl-i sâlihanın (sâlih amellerin) ücretleri, meyveleri, nûrları berzahta (kabir âleminde), âhirettedir. O bâkī meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi‘ etmek demektir. O amel-i sâlihin ihlâsı kırılır, nûru gider. Evet o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvîk için verildiğini düşünüp şükür eder.” (Kastamonu Lâhikası, 270)</p>
<p>91. Hâlbuki (yahudiler:) “Allah hiçbir insana birşey indirmedi” dediklerinde, Allah’ı O’nun şânına lâyık bir sûrette (hakkıyla) takdîr edemediler.De ki: “Mûsâ’nın insanlara bir nûr ve bir hidâyet olarak getirdiği Kitâb’ı kim indirdi? (Siz) onu (Tevrât’ı) parça parça kâğıtlar yapıp, onları(n bir kısmını) açıklıyorsunuz; (Muhammed’in sıfatları gibi) birçoğunu da gizliyorsunuz!” Bununla berâber ne sizin, ne de atalarınızın bilmediğiniz şeyler size (Kur’ân’da) öğretilmiştir. (Ey Resûlüm! Sen Tevrât’ı da, Kur’ân’ı da) “Allah (indirdi)!” de; sonra onları bırak, daldıkları (bâtıl) içinde oynasınlar!<br />
 Yahudi âlimlerinden pek şişman bir adam olan Mâlik bin Sayf, bir kısım yahudilerle birlikte Resûl-i Ekrem (asm)’ın yanına gelerek, Kur’ân hakkında tartışmaya başladı. Peygamber Efendimiz (asm) da: “Mûsâ (as)’a Tevrât’ı indiren Allah aşkına soruyorum, ‘Allah, bir hıbr-ı semîne (şişman âlime) buğz eder!’ diye Tevrât’ta buluyorsun değil mi? Sen ise hıbr-ı semînsin!” buyurunca Mâlik bu söze kızarak, önce “evet” dediği hâlde sonra: “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dedi. Bunu işiten diğer yahudiler: “Yazık sana! Mûsâ’ya da mı? Ne için Mûsâ’ya indirileni de inkâr ettin?” dediklerinde: “Beni Muhammed kızdırdı da ondan böyle dedim” dedi. Yahudiler de ona öfkelenerek, onu reislik makāmından azledip, yerine Ka‘b bin Eşref’i ta‘yîn ettiler. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 395)</p>
<p>92. Ve işte bu (Kur’ân), mübârek, kendinden önceki (kitab)ları tasdîk edici olarak, bir de şehirlerin anası (olan Mekke’nin ahâlisi)ni ve etrâfındaki kimseleri korkutasın diye onu (sana) indirdiğimiz bir kitabdır. Ve âhirete îmân edenler, ona (o Kur’ân’a) îmân ederler.<br />
 “Hiç imkânı var mı ki, bu kâinâtın Sâni‘i (san‘atkârı), yüz bin diller ile mahlûkātını (yarattıklarını) birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin; kendisi konuşmasın. Hâşâ! Hem hiç akıl kabûl eder mi ki, kâinâttaki makāsıd-ı İlâhiyesini (İlâhî maksadlarını) bir fermân ile bildirmesin ve muammâsını (sırrını) açacak ve ‘Mahlûkāt ne yerden geliyorlar? Ve ne yere gidiyorlar? Ve ne için böyle kāfile kāfile arkasında buraya gelip, bir parça durup gidiyorlar?’ diye üç dehşetli suâl-i umûmîye (herkesi ilgilendiren suâle) hakīkī cevab verecek Kur’ân gibi bir kitâbı göndermesin. Hâşâ!” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 230)</p>
<p>93. Buna rağmen Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine birşey vahyolunmadığı hâlde: “Bana vahyolundu” diyenden ve: “Allah’ın indirdiği (âyetler) gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir?</p>
<p>94. Ve and olsun ki, sizi ilk def‘a yarattığımız gibi bize (mal ve evlâdsız olarak ve çıplak bir hâlde) teker teker gelmiş ve (dünyada) size verdiklerimizi sırtlarınızın gerisine (arkanızda) bırakmışsınızdır! Hakkınızda (ibâdetlerinizde) gerçekten kendilerinin (Allah’a) ortak olduklarını zannettiğiniz şefâatçilerinizi de berâberinizde göremiyoruz! Doğrusu, aranız(daki bağlar) kopmuş ve (şefâatçi) zannetmekte olduğunuz şeyler sizden kaybolup gitmiştir.</p>
<p>95. Şübhesiz ki Allah, dâneleri ve çekirdekleri (onlardan bitkiler çıkarmak üzere) çatlatıp yarandır.<br />
“Tohum olacak bir habbedeki (dânedeki) veya bir çekirdekteki garîb, acîb, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohum olacak cismin bütün eczâsıyla (parçalarıyla) münasebetdar (alâkalı) olduğu gibi, nev‘iyle yani ebnâ-yı cinsiyle de (aynı cinsten olanlarla da) ve bütün mevcûdât (varlıklar) ile de münâsebetleri vardır. Ve onlara karşı o münâsebetleri nisbetinde vazîfeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadîr-i Mutlak’tan (sonsuz kudret sâhibi olan Allah’dan) nisbeti (bağı) kesilip kendi nefsine isnâd edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeye muhît (kuşatıcı) bir ilmin bulunduğuna i‘tikād etmek (inanmak) lâzım gelir.” (Mesnevî-i Nûriye, Lem‘alar, 8)</p>
<p>96. (O,) sabahı, (gecenin karanlığını) yararak çıkarandır. Geceyi bir dinlenme (zamânı), güneşi ve ayı da (vakit tesbîtinize) birer hesab (vesîlesi) kılmıştır. Bu, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi hakkıyla bilen Allah’)ın takdîridir.<br />
 “Semânın müzeyyen (süslü) tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahîfelerinde mektûbât-ı Samedâniyeyi (Allah’ı ta‘rîf eden mektubları) yazmasına bir nûr hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillü (gibi), kubbe-i semâda (gök kubbede) kameri (ay’ı), zamânın saat-i kübrâsına (en büyük saatine) bir akreb yapmak; mütefâvit (farklı) çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde (gezdiği yerlerde) kemâl-i mîzanla (mükemmel bir ölçüyle), dakik (ince) hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin (Allah’ın kâinâttaki hâkimiyetinin) şeâiridir (işâretleridir). Zîşuûra (şuûr sâhiblerine), onu iş‘âr eden (bildiren) muhteşem bir ulûhiyetin (herşeyi kendine ibâdet ettiren Allah’ın) işârâtıdır (işâretleridir). Ehl-i fikri, îmâna ve tevhîde da‘vet eder.” (Sözler, 32. Söz, 271) </p>
<p>97. Kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınız diye, yıldızları sizin için (sebeb) yapan da O’dur. (Biz bu hikmetleri) bilecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.</p>
<p>98. Hem sizi tek bir nefisten (Âdem’den) meydana getiren O’dur; sonra (sizin için çok değişik safhalarda) bir kalma yeri, bir de emânet bırakılma yeri vardır. (Biz bu beyânı) anlayacak bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.</p>
<p>99. Gökten bir su indiren de O’dur. İşte onunla (yerden) her şeyin bitkisini çıkardık; ondan da bir yeşillik çıkardık ki, kendisinden üst üste dizilmiş dâneler çıkarırız. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan sarkan salkımlar ve üzüm bağları, hem birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar (ağaçları çıkardık). Meyve verdiği zaman meyvesine ve olgunlaşmasına bakın! Şübhesiz ki bunda, îmân edecek bir kavim için elbette deliller vardır.</p>
<p>100. (Onlar) cinleri de, Allah’a ortaklar saydılar; hâlbuki onları (da Allah) yarattı ve bilgisizce O’na oğullar ve kızlar uydurdular. O, onların vasfetmekte olduklarından çok münezzeh ve çok yücedir!</p>
<p>101. (O,) göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun bir eşi (zevcesi) olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olur? Ve herşeyi (O) yaratmıştır. Çünki O, herşeyi hakkıyla bilendir.</p>
<p>102. İşte, Rabbiniz olan Allah bu (ni‘metleri veren)dir. O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) herşeyin yaratıcısıdır; o hâlde (sâdece) O’na ibâdet edin!<br />
 İnsan için ibâdet etmeye lâyık sâdece Cenâb-ı Hakk olduğu hakkında bakınız; (sahîfe 166, hâşiye 1; sahîfe 384, hâşiye 1)</p>
<p>103. Gözler O’nu idrâk edemez; fakat O, gözleri idrâk eder. Çünki O, Latîf (bütün incelikleri bilen ve nüfûz eden)dir, Habîr (herşeyden haberdâr olan)dır.</p>
<p>104. Muhakkak ki size Rabbinizden basîretler (kalb gözünüzün nûru olan deliller) gelmiştir. Artık kim (hakkı) görürse, kendi lehinedir. Kim de körlük ederse, kendi aleyhinedir.<br />
 “Gözün nûru, nûr-ı îmanla ışıklanırsa ve kavîleşirse (kuvvetlenirse), bütün kâinât gül ve reyhanlar ile müzeyyen (süslü) bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinât safhalarında menkuş (nakışlı) gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet (alışkanlık) gibi usâre (özsu) ve şiralarından vicdanda o tatlı, îmanlı balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle (karanlığıyla) kör olursa, dünya, genişliğiyle berâber bir hapishâne şekline girer. Bütün hakāik-ı kevniye (kâinâtın hakīkatleri), nazarında gizlenir. Kâinât ondan tevahhuş eder (yabancılaşır). Kalbi ahzân (hüzünler) ve ekdâr (kederler) ile dolar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 65)</p>
<p>105. İşte (ey Resûlüm!) Âyetleri böyle açıklıyoruz ki (ibret alsınlar), hem (o kâfirler): “Sen ders almışsın!” desinler, hem de (hikmetlerini) bilecek bir kavim için onu (o Kur’ân’ı) açıklayalım.<br />
“Hâlık-ı kâinât (kâinâtın yaratıcısı), bütün o mu‘cizâtı onun elinde halk etmekle (yaratmakla) gösterdi ki; o, O’nun hesâbına konuşuyor, O’nun kelâmını teblîğ ediyor (bildiriyor). Hem ona gelen Kur’ân ise, içinde, dışında kırk vech-i i‘câz (kırk çeşit mu‘cize) ile gösterir ki; o, Cenâb-ı Hakk’ın tercümânıdır. Hem o kendi zâtında bütün ihlâsıyla (samîmiyetiyle) ve takvâsıyla (günahlardan çekinmesiyle) ve ciddiyetiyle ve emânetiyle (güvenilirliği ile) ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla (hâl ve tavırlarıyla) gösterir ki, o kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor, belki Hâlık’ı (yaratıcısı) nâmına konuşuyor.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 91)</p>
<p>106. Rabbinden sana vahyolunana tâbi‘ ol! O’ndan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir!</p>
<p>107. Hâlbuki (kullarını irâdelerinde serbest bırakan) Allah (îmân etmelerini) dileseydi, (aslâ) şirk koşmazlardı. Hem (biz) seni onların üzerine muhâfız yapmadık. Sen onların üzerine vekîl de değilsin!</p>
<p>108. Ve onların Allah’dan başka tapmakta olduklarına sövmeyin! Yoksa (onlar da) haddi aşarak bilgisizce Allah’a söverler! Böylece her ümmete (kendi) amellerini süsledik; sonra dönüşleri ancak Rablerinedir; artık (O da, dünyada) yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.</p>
<p>109. Fakat kendilerine bir mu‘cize gelirse, ona mutlakā inanacaklarına, bütün güçleriyle Allah’a yemîn ettiler. De ki: “Mu‘cizeler, ancak Allah katındadır.” (Ey mü’minler!) Peki gerçekten o (mu‘cize) geldiği zaman (onların yine) îmân etmeyeceklerini siz ne bileceksiniz?</p>
<p>110. Çünki (onlar) ona ilk def‘a îmân etmedikleri gibi (bundan sonra da îmân etmeyeceklerdir)! (Biz de) onların kalblerini ve gözlerini (inkârlarındaki ısrarlarından dolayı, hakdan) çeviririz ve onları bırakırız (da), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.</p>
<p>111. Hâlbuki gerçekten biz, onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve (senin doğruluğuna) kefîl olarak onlara karşı herşeyi toplasaydık, Allah’ın dilemesi müstesnâ, (onlar, küfürlerindeki inadları sebebiyle) îmân edecek değillerdi; fakat onların çoğu câhillik ederler.</p>
<p>112. Ve böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık; (bunlar) aldatmak için birbirlerine (bâtıl) sözün yaldızlısını fısıldarlar. Hâlbuki Rabbin dileseydi onu (aslâ) yapamazlardı; öyleyse onları ve uydurmakta oldukları şeyleri bırak!</p>
<p>113. Bir de (o şeytanlar bu telkīni) âhirete inanmayanların gönülleri ona (o yaldızlı sözlere) meyletsin, ondan hoşlansınlar ve onlar işleyici oldukları (günahları)nı işlesinler diye (yaparlar).<br />
 “Kâinâttaki şerlerin, zararların, beliyyelerin (belâların) ve şeytanların ve muzırların (zararlı şeylerin) halk ve îcadları (yaratılmaları), şer ve çirkin değildir. Çünki çok netâic-i mühimme (mühim netîceler) için halk olunmuşlardır (yaratılmışlardır). Meselâ: Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkıyâtları (yükselmeleri) yoktur, makamları sâbittir, tebeddül etmez (değişmez). Kezâ (bunun gibi) hayvanâtın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem-i insâniyette ise merâtib-i terakkıyât ve tedenniyât (yükselme ve alçalma mertebeleri) nihâyetsizdir. Nemrudlardan, Fir‘avunlardan tut, tâ sıddîkīn-i evliyâ ve enbiyâya kadar gāyet uzun bir mesâfe-i terakkī var.<br />
İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi (alçak ruhları), elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden (yüksek ruhlardan) temyîz ve tefrîk (seçip ayırmak) için, şeytanların hılkatiyle (yaratılmasıyla) ve sırr-ı teklîf (imtihan sırrı) ve ba‘s-i enbiyâ (peygamberlerin gönderilmesi) ile, bir meydân-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsâbaka açılmış. Eğer mücâhede ve müsâbaka olmasa idi, ma‘den-i insâniyetteki (insanlık ma‘denindeki) elmas ve kömür hükmünde olan isti‘dadlar (kābiliyetler), berâber kalacaktı. (&#8230;) Demek şeyâtîn (şeytanlar) ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî netîceye baktığı için îcadları (yaratılmaları) şer değil, çirkin değil!” (Mektûbât, 12. Mektûb, 32)<br />
Ayrıca şeytanın hîleleri hakkında bakınız; (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 71-91; Sözler, 21. Söz, 96-100)</p>
<p>114. (De ki:) “Hiç Allah’dan başka bir hakem mi ararım? Hâlbuki size Kitâb’ı (Kur’ân’ı, içinde hak ile bâtıl) iyice açıklanmış olarak indiren O’dur.” Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler de gerçekten onun, Rabbin tarafından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!</p>
<p>115. Ve Rabbinin sözü (emir ve yasakları) doğruluk ve adâlet cihetiyle tamamlandı. O’nun kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur! Çünki O, Semî‘ (herşeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>116. Eğer yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. (Onlar) ancak zanna tâbi‘ olurlar ve onlar sâdece yalan söylerler.</p>
<p>117. Şübhesiz ki yolundan sapanları gerçekten en iyi bilen, ancak O Rabbindir. Hidâyete erenleri en iyi bilen de O’dur.</p>
<p>118. Eğer O’nun âyetlerine îmân eden kimseler iseniz, artık üzerine Allah’ın ismi zikredilmiş olan (besmele ile kesilmiş hayvan)lardan yiyin!</p>
<p>119. Kendisine mecbur kaldığınız (ölmeyecek kadar yemek zorunda olduğunuz) şeyler müstesnâ olmak üzere, (Rabbiniz) üzerinize haram kıldığı şeyleri gerçekten size iyice açıkladığı hâlde, üzerine Allah’ın ismi zikredilmiş olan (besmele ile kesilmiş hayvan)lardan neden yemeyesiniz? Hiç şübhesiz birçokları, bilgisizce kendi (nefsî) arzularıyla (insanları) açıkça saptırıyorlar. Muhakkak ki haddi aşanları gerçekten en iyi bilen ancak O Rabbindir.</p>
<p>120. Günâhın açığını da gizlisini de bırakın! Şübhe yok ki günah kazananlar, işlemekte oldukları (günahlar) sebebiyle yakında cezâlandırılacaklardır!</p>
<p>121. Ve üzerine Allah’ın ismi anılmamış olan (besmele ile kesilmemiş hayvan)lardan yemeyin!<br />
 “Esbâb-ı zâhiriye (görünüşteki sebebler) eliyle gelen ni‘metleri, o esbab (sebebler) hesâbına almamak gerektir. Eğer o sebeb ihtiyâr (irâde) sâhibi değilse, meselâ hayvan ve ağaç gibi, doğrudan doğruya o ni‘meti Cenâb-ı Hakk hesâbına verir. Mâdem o, lisân-ı hâliyle بِسْمِ اللّٰهِ der, sana verir. Sen de Allah hesâbına olarak بِسْمِ اللّٰهِ de, al. Eğer o sebeb ihtiyâr sâhibi ise, o بِسْمِ اللّٰهِ demeli, sonra ondan al. Yoksa alma! Çünki, وَلَا تَاْكُلُوا مُمَّالَمْ يَذْكَرُاسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ [Üzerine Allah’ın ismi anılmamış olan (besmele ile kesilmemiş hayvan)lardan yemeyin!] âyetinin ma‘nâ-yı sarîhinden (açık ma‘nâsından) başka bir ma‘nây-ı işârîsi (işâretle anlattığı bir ma‘nâsı da) şudur ki: ‘Mün‘im-i Hakīkī’yi (hakīkī ni‘met verici olan Allah’ı) hatıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen ni‘meti yemeyiniz’, demektir. O hâlde hem veren بِسْمِ اللّٰهِ demeli hem alan بِسْمِ اللّٰهِ demeli. Eğer veren بِسْمِ اللّٰهِ demiyorsa, fakat sen de almaya muhtaç isen sen بِسْمِ اللّٰهِ de; verenin başının üstünde rahmet-i İlâhiyenin elini gör. Şükür ile öp. Ondan al.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 139-140)</p>
<p>122. (Küfür içinde olmakla) ölü (hükmünde) iken, bunun ardından kendisini (îmanla) dirilttiğimiz ve kendisine insanlar içinde, sâyesinde yürüye(bile)ceği bir nûr verdiğimiz kimse, hiç karanlıklarda kalan, (ve) ondan (bir türlü) çıkamayacak durumda olan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterildi.</p>
<p>123. Ve böylece, her şehirde oranın günahkârlarını, ileri gelenler kıldık ki, orada (insanları, îmandan men‘ etmek için kendilerince) tuzak kursunlar! Hâlbuki ancak kendilerine tuzak kurarlar da farkına varmazlar.</p>
<p>124. Onlara bir âyet geldiği zaman da: “Allah’ın peygamberlerine verilenlerin benzeri, bize de verilmedikçe aslâ îmân etmeyeceğiz!” dediler. Allah, peygamberlik vazîfesini nereye vereceğini en iyi bilendir. Günah işleyenlere, kurmakta oldukları (tuzak) dolayısıyla, Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azab yakında isâbet edecektir!<br />
 Velid b. Muğîre, Hz. Peygamber (asm)’a gelerek: “Eğer peygamberlik gerçek ise ben senden daha lâyığım. Çünki hem malım, hem yaşım seninkinden ziyâdedir” dedi. Diğer bir rivâyete göre ise Ebû Cehil: “Biz, Abd-i Menafoğullarıyla, şerefte koşu atları gibi hep berâber iken şimdi onlar: ‘Bizim aramızda nebî var ve ona vahiy geliyor’ diyorlar. Öyleyse, Muhammed’e verilen şey bize de verilmedikçe biz aslâ îmân etmeyiz” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 2, 432)</p>
<p>125. Artık kim ki, Allah onu (hikmetine binâen, kendi lütfundan) hidâyete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Ve kim ki, (küfründeki inâdı sebebiyle, Allah) onu dalâlete atmak isterse, sanki göğe tırmanıyormuş gibi göğsünü iyice daralmış sıkıntılı hâle sokar.<br />
 Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a, kalbin İslâm’a açılmasından suâl olundu. Buyurdular ki: “O bir nûrdur ki, Allah onu mü’minin kalbine koyar da o kulun kalbi genişler ve rahata kavuşur. Bunun alâmeti ise, o kulun âhirete yönelmesi, dünyanın fânî muhabbetinden uzak durması ve ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlıklı olmasıdır.” (Kurtubî, c. 4/7, 81) </p>
<p>126. Bu (İslâm dîni) ise, Rabbinin dosdoğru bir yoludur. İbret alacak bir kavim için âyetleri gerçekten iyice açıkladık.</p>
<p>127. Onlar için Rableri katında selâmet yurdu (Cennet) vardır ve O (Allah), yapmakta oldukları (sâlih ameller) sebebiyle onların dostudur.</p>
<p>128. Ve (Allah) o gün, onları hep berâber bir araya getirecektir. (Kendilerine:) “Ey cinler (tâifesinden olan şeytanlar) topluluğu! Şübhesiz ki (siz,) insanlardan (inkâr edenlerin sayısını) çoğaltmak istediniz!” (denilecek). Onların insanlardan olan dostları ise diyecek ki: “Rabbimiz! (Doğrusu biz) birbirimizden faydalandık ve bize takdîr ettiğin ecelimize ulaştık!” (O da) şöyle buyuracak: “Allah’ın dilediği müstesnâ, içinde ebediyen kalıcı kimseler olarak, varacağınız yer ateştir!”<br />
 Burada geçen “müstesnâ” kelimesinden maksad, ya hesab verme zamânıdır ki, ehl-i Cehennem henüz ateşe girmemişlerdir. Veya zaman zaman ateşten çıkarılıp, daha büyük azab veren “zemherir (soğukluk) vâdisi”ne konuldukları zamandır, öyle ki bu azâbın dehşetinden bir an evvel ateşe dönmek isterler. Veya o istisnâ, dünyada amel cihetiyle artık Cehenneme girmesi neredeyse mukadder olan kişinin, hidâyete mazhar olarak bu netîceden kurtulmasıdır. (Râzî, c. 7/13, 202)</p>
<p>129. İşte böylece kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden, zâlimlerin bazılarını bazılarına dost ederiz.</p>
<p>130. (O gün onlara:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden, size âyetlerimi anlatan ve sizi bu gününüzle karşılaşmaktan korkutan peygamberler gelmedi mi?” (denilecek de onlar:) “Kendi aleyhimize şâhidlik ederiz (ki geldi)!” diyecekler; dünya hayâtı onları aldatmıştı ve gerçekten kendilerinin kâfir kimseler olduklarına dâir kendi aleyhlerine şâhidlik ettiler.</p>
<p>131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi) şundandır ki, Rabbin, ahâlisi (yaptıkları işin mes’ûliyetinden) habersiz kimseler iken (bir peygamber göndermeden) şehirleri (halkın işledikleri) zulüm sebebiyle helâk edici değildir!</p>
<p>132. Herkes için, yaptıklarından dolayı dereceler vardır.<br />
 “İnsan ahsen-i takvimde (en güzel sûrette) yaratıldığı ve ona gāyet câmi‘ (geniş) bir isti‘dad (kābiliyet) verildiği için; esfel-i sâfilinden (Cehennemin en alt tabakalarından) tâ a‘lâ-yı illiyyîne (Cennetin en yüce mertebelerine), ferşten (yerden) tâ arşa, zerreden tâ şemse (güneşe) kadar dizilmiş olan makāmâta, merâtibe (mertebelere), derecâta (derecelere), derekâta (aşağı çukurlara) girebilir ve düşebilir bir meydân-ı imtihâna atılmış, nihâyetsiz sukūt ve suûda (alçalmaya ve yükselmeye) giden iki yol onun önünde açılmış bir mu‘cize-i kudret ve netîce-i hılkat (yaratılış netîcesi) ve a‘cûbe-i san‘at (şaşılacak bir san‘at) olarak şu dünyaya gönderilmiştir.” (Sözler, 23. Söz, 108)</p>
<p>133. Ve Rabbin, Ganî (kullarının ibâdetine muhtaç olmayan)dır,<br />
 “Cenâb-ı Hakk senin ibâdetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, sen ma‘nen hastasın! İbâdet ise, senin ma‘nevî yaralarına tiryak (ilaç) hükmünde(dir.)” (Lem‘alar, 23. Lem‘a, 200) </p>
<p>134. Şübhesiz ki ne va‘d olunuyorsanız mutlakā gelecektir ve siz (ona) mâni‘ olacak kimseler değilsiniz!<br />
 “Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak (sonsuz ilim ve kudret sâhibi) olan şu masnûâtın Sâni‘i, (san‘atlı varlıkların san‘atkârı) bütün enbiyânın (peygamberlerin) tevâtürle (yalan olması aklen imkânsız sayıdaki) haber verdikleri ve bütün sıddîkīn ve evliyânın icmâ‘ (fikir birliği) ile şehâdet ettikleri (şâhidlik yaptıkları) mükerrer (tekrarlı) va‘d ve vaîd-i İlâhîsini (mükâfât ve cezâ va‘dlerini) yerine getirmeyip, hâşâ, acz ve cehlini göstersin?<br />
Hâlbuki va‘d ve vaîdinde bulunduğu emirler (işler), kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif ve pek kolay! Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını (varlıklarını), gelecek baharda kısmen aynen, kısmen mislen (benzerleriyle) iâdesi kadar kolaydır. Îfâ-yı va‘d (va‘din yerine getirilmesi) ise, hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rubûbiyetine (umum kâinâtı terbiye edişindeki saltanatına) pek çok lâzımdır. Hulfü’l-va‘d (va‘dinden dönmek) ise; hem izzet-i iktidârına zıddır, hem ihâta-i ilmiyesine (herşeyi kuşatan ilmine) münâfîdir (terstir).” (Zülfikār, 10. Söz, 32)</p>
<p>135. De ki: “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; şübhesiz ben (de vazîfemi) yapıcıyım. Artık dünyanın âkıbeti kimin lehine olacağını ileride bileceksiniz.” Şu muhakkaktır ki, zâlimler kurtuluşa ermez!</p>
<p>136. Allah’a, (kendi) yarattığı ekinler ve en‘amdan (sağmal hayvanlardan, güyâ) bir hisse (ve putlarına da bir hisse) ayırdılar da, zanlarınca: “Bu Allah’ındır, bu da (O’na şirk koştuğumuz) ortaklarımızındır!” dediler. Hâlbuki ortaklarına âid olan, Allah’a hiç ulaşmaz; Allah’a âid olana gelince, o hemen ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar!</p>
<p>137. Yine bunun gibi ortakları (olan şeytanlar), müşriklerden birçoğuna evlâdlarını öldürmeyi süslü (câzib) gösterdi ki, onları (bunu yapanları böylelikle) helâk etsinler ve dinlerini kendilerine karıştırsınlar! Eğer (kullarını irâdelerinde serbest bırakan) Allah dileseydi onu (aslâ) yap(a)mazlardı; öyleyse onları ve uydurmakta oldukları şeyleri bırak!</p>
<p>138. Ve (o müşrikler, bâtıl) zanlarıyla: “Bunlar, haram olan sağmal hayvanlar ve ekinlerdir; onları dilediğimizden başkası yiyemez, ve (bunlar da) sırtları(nda yük taşınması) haram kılınmış hayvanlardır!” dediler. Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (onları keserken) üzerine Allah’ın ismini zikretmezler. (Bunları) O’na iftirâ ederek (yaparlar). İftirâ etmekte olduklarıdan dolayı (Allah) onları yakında cezâlandıracaktır.</p>
<p>139. Bir de dediler ki: “Bu sağmal hayvanların karınlarında olanlar, sâdece erkeklerimize âiddir; karılarımıza ise haram kılınmıştır.” Eğer (doğan yavru) ölü olursa, artık onlar (erkek-kadın hepsi) onda ortaktırlar. (Allah,) onları (bu) vasıflandırmalarından dolayı yakında cezâlandıracaktır. Şübhesiz ki O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>140. Bilgisizlik yüzünden beyinsizce evlâdlarını öldürenler ve Allah’ın kendilerini rızıklandırdığı şeyleri, Allah’a iftirâ ederek haram kılanlar gerçekten zarara uğramıştır. (Onlar) muhakkak dalâlete düşmüşler ve hidâyete eren kimseler olamamışlardır.</p>
<p>141. Çardaklı ve çardaksız bağları, hurma ağaçlarını, meyvesi muhtelif ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytinleri ve narları meydana getiren de O’dur. (Herbiri) meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin ve hasad edildiği gün hakkını (öşrünü) verin ve (O’nun rızâsı dışında harcayarak) isrâf etmeyin! </p>
<p>“Hâlık-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır, ni‘mete karşı hasâretli (zararlı) bir istihfaftır (hafîfe almadır).” (Lem‘alar, 19. Lem‘a, 146)<br />
Ayrıca iktisad ve israf hakkında bakınız; (Lem‘alar, 19. Lem‘a, 146-155)</p>
<p>142. Sağmal hayvanlardan yük taşıyanı ve (kesilmek için) yere yatırılanı da (sizin için yaratan O’dur). Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.<br />
 “Şeytanların kâinâtta îcad cihetinde hiçbir medhalleri (müdâhaleleri) olmadığı, hem Cenâb-ı Hakk rahmet ve inâyetiyle (yardımıyla) ehl-i hakka tarafdâr olduğu (&#8230;) hâlde, hizbü’ş-şeytanın (şeytan tarafdarlarının) çok def‘a ehl-i hakka galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanların şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir? El-cevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile (çoğunlukla) dalâlet ve şer, menfîdir, tahribdir, ademîdir (yokluktan ibârettir), bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidâyet ve hayır, müsbettir, vücûdîdir (varlığa dâirdir), i‘mardır, ta‘mirdir. Herkesçe ma‘lûmdur ki: Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binâyı, bir adam, bir günde tahrîb eder. (&#8230;)<br />
İşte bu sırdandır ki: Ehl-i dalâlet, hakīkaten zaîf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazen gālib oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem (sağlam) bir kal‘ası var ki, onda tahassun ettikleri (sığındıkları) zaman, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar ve bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, وَالْعاَقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ [(Güzel) âkıbet, takvâ sâhiblerinindir] sırrıyla, ebedî bir sevab ve bir menfaatle o zarar telâfi edilir. O kal‘a-i metîn, o hısn-ı hasîn (sağlam kale) ise, şeriat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır ve sünnet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 71)<br />
Ayrıca, şeytanın yaratılıp insana musallat edilmesindeki hikmetler için bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1)</p>
<p>143. (Allah, erkek ve dişi olmak üzere; koyun, keçi, deve ve sığırdan) sekiz eş (yarattı)! Koyundan iki, keçiden iki! (O müşriklere) de ki: “(Siz bazılarını haram kılıyorsunuz, ama Allah bunlardan) iki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı haram kıldı? Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bana bir ilim ile haber verin!”</p>
<p>144. Deveden de iki, sığırdan da iki! De ki: “(Allah bunlardan) iki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı haram kıldı? Yoksa, Allah size bunu (haram kılmayı) tavsiye buyurduğu zaman (siz buna) şâhidler mi oldunuz?” Öyleyse bilgisizce, insanları dalâlete düşürmek için Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Şübhesiz ki Allah, (küfürlerindeki ısrarları yüzünden) zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.</p>
<p>145. De ki: “Bana vahyolunanlar içinde bunu (bu haram dediklerinizi) yiyecek olan bir yiyici kimseye, haram kılınmış bir şey bulmuyorum; ancak (o şeyin) ölü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ölen bir hayvan) veya akıtılmış kan veya domuz eti, ki o pistir, veya (kesilirken) üzerine Allah’dan başkasının adı zikredilmiş (olmakla açıkça işlenen) bir fısk olması müstesnâ. Fakat (başkasının hakkına) tecâvüz edici ve haddi (zarûret mikdârını) aşıcı olmadan, kim (ölmeyecek kadar bunlardan yemeye) mecbur kalırsa, artık (bilsin ki) şübhesiz Rabbin, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”<br />
“*اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ لْلَحْظُورَاتِ*kāidesi yani zarûret (mecbûriyet) haramı helâl derecesine getirir. İşte şu kāide ise, küllî (umûmî) değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû-i ihtiyârı ile (irâdesini kötüye kullanmakla), gayr-ı meşrû‘ (haram) sebebler ile zarûret olmuş ise, harâmı helâl edemez, ruhsatlı (izinli) ahkâmlara (hükümlere) medâr olamaz, özür teşkîl edemez. Meselâ bir adam, sû-i ihtiyârıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı (yaptığı işler) ulemâ-i şeriatça (fıkıh âlimlerince) aleyhinde cârîdir (geçerlidir), ma‘zur (özürlü) sayılmaz. Tatlîk etse (boşasa) talâkı (boşaması) vâki‘ olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat sû-i ihtiyâriyle olmazsa talâk vâki‘ olmaz, cezâ da görmez. Hem meselâ bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki, zarûrettir, bana helâldir.” (Sözler, 27. Söz, 155)</p>
<p>146. Yahudi olanlara da bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sığır ve davarın iç yağlarını da onlara haram kıldık; ancak sırtlarının veya bağırsaklar(ın)ın taşıdığı ya da kemiğe karışan (yağ)lar müstesnâ. Azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezâlandırdık. Ve muhakkak ki biz, elbette doğru (söyleyen)leriz.</p>
<p>147. Buna rağmen seni yalanlarlarsa artık de ki: “Rabbiniz pek geniş bir rahmet sâhibidir. Fakat O’nun azâbı günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez.”</p>
<p>148. (Allah’a) şirk koşanlar: “Eğer Allah dileseydi ne (biz) şirk koşardık, ne de atalarımız! Hem hiçbir şeyi (kendi kendimize) haram kılmazdık!” diyecekler.<br />
 İnsan, hayır veya şer olarak işlediği amellerini kendi irâdesi ile yapar. İyilikleri insanlar için kolaylaştıran, insanı böyle temiz bir fıtratta yaratan ve hayırlarla emreden Allah’dır. Ancak Cenâb-ı Hakk kötülükleri, mâhiyetleri i‘tibâriyle çirkin ve insan fıtratına zıd olarak yarattığı ve bir imtihâna medâr olmak üzere onlardan sakınmasını emrettiği hâlde, haram kılınmış bu şeyleri isteyen, insanın kendi irâdesidir. Bu yüzden pek çok âyet-i kerîmede insanın fiillerinden mes’ûl olduğu ve amellerinin karşılığında cezâ veya mükâfât göreceği zikredilmiştir.<br />
İnsanın fiilleri irâdesi dışında gerçekleşirse, mükâfât ve cezânın, hattâ imtihânın bir ma‘nâsı kalmaz. Bu ise, zerrelerden yıldızlara kadar herşeyde gāyet ince hikmetleri gözeten Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine zıddır. Evet, insan bir ağaç gibi bütün bütün mecbûriyet altında değildir. Amellerinden mes’ûl tutulmasını gerektirecek bir irâdeye sâhibdir. Herkes bunu vicdânen bilir ve hayâtı boyunca def‘alarca tecrübe eder. Hiç kimse bir eşyâyı satın alırken “Kaderim buymuş!” diyerek satıcının verdiği çürük malı almaz.<br />
Bununla berâber insan kendi fiillerinin yaratıcısı da değildir. Çünki yaratma Allah’a mahsustur. Ancak, insan başlangıçta bir şeyi istemedikçe, Cenâb-ı Hakk o şeyi insana zorla yaptırmaz. Yani Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi kulun irâdesine bakar. İnsan neyi isterse, Allah onu yaratır. Hidâyete veya dalâlete doğru yürümek insanın elindedir. Fakat sâbit birer sıfat olan hidâyet ve dalâleti yaratan Cenâb-ı Hakk’tır. İslâm ulemâsının büyüklerinden Sa‘deddin Taftazânî’nin dediği gibi: Îman, kulun kendi irâdesini kullanmasından sonra, Allah’ın o kulun kalbine yerleştirdiği bir nûrdur. Cüz-i ihtiyârî denilen isteme kābiliyetini veren Allah’dır. İsteyen insandır. Fakat hayır veya şer, iyi veya kötü, istenileni yaratan yine Cenâb-ı Hakk’tır. İnsan kendi isteği ile fiilin yaratılmasına sebeb olduğu için mes’ûliyet de kendisine âiddir. (Tılsımlar, 26. Söz)<br />
Ayrıca bakınız; (En‘âm, 104, 120; A‘râf, 96; Enfâl, 51; Tevbe, 95; Yûnus, 8, 44; Fussilet, 17; Câsiye, 14)</p>
<p>149. De ki: “Öyle ise en mükemmel delil Allah’ındır. O hâlde (O) dileseydi, elbette sizi hep berâber hidâyete erdirirdi. (Ama O, sizi kendi irâdenize bıraktı.)”</p>
<p>150. De ki: “Haydi, ‘Şübhesiz Allah bunu haram kıldı’ diye şâhidlik edecek şâhidlerinizi getirin!” Buna rağmen şâhidlik ederlerse, sakın onlarla berâber şâhidlik etme! Hem âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete îmân etmeyenlerin (nefsî) arzularına uyma! Çünki onlar, (putları) Rablerine denk tutuyorlar.</p>
<p>151. De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın! Hem ana-babaya iyilik (edin)! Ve fakirlikten dolayı çocuklarınızı öldürmeyin! Sizi de onları da (ancak) biz rızıklandırırız. (Zinâ gibi) çirkin işlere, açığına da gizlisine de yaklaşmayın! Hem hak bir sebeb olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin! İşte bunlar (Allah’ın) size o emrettiği (şeyler)dir; tâ ki akıl erdiresiniz.”</p>
<p>152. Ve rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, o en güzel bir şekilde (onu muhâfaza ve yetime yardım etme maksadıyla) olanı müstesnâ, yaklaşmayın! Hem ölçüyü ve tartıyı adâletle tam yapın! (Biz) kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmayız; söz söylediğiniz zaman ise, akrabâ bile olsa, artık adâletli olun! Ve Allah’ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin! İşte bunlar (Allah’ın) size o emrettiği (şeyler)dir; tâ ki ibret alasınız.</p>
<p>153. Ve şübhesiz bu, benim dosdoğru yolumdur; öyle ise ona tâbi‘ olun! Ve (başka) yollara tâbi‘ olmayın! Sonra sizi O’nun (Allah’ın) yolundan ayırır(lar).41 İşte bunlar (Allah’ın) size o emrettiği (şeyler)dir; tâ ki (günahlardan) sakınasınız.<br />
 “Âdem (as) zamânından beri, beşeriyette iki cereyân-ı azîm (iki büyük hareket) birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saâdet-i dâreyne (dünya ve âhiret saâdetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmandır (peygamberler, sâlihler ve mü’minlerdir). Bunlar kâinâttaki, kâinâtın hakīkī güzelliğine ve intizam ve kemâline (mükemmelliğine) mutâbık (uygun) olarak istikāmette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki fevkine (daha yukarısına) terakkī ettirmeğe (yükseltmeye) vesîle olarak, dünyada îman hakīkatleriyle ma‘nevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanmışlar ve kazandırmışlar.<br />
İkinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrât ve tefrît ile (aşırı gitmek veya geri durarak) aklı bir vesîle-i azâba ve elemler toplayıcı bir âlete çevirdiklerinden, insâniyeti en bedbaht bir hayvâniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukābil gazab-ı İlâhîyi ve musîbet tokatlarını yemekle berâber, dalâletleri cihetinde, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umûmiye (umûmî bir hüzün ve mâtem yeri) ve zevâlde yuvarlanan (ayrılıp giden) zîhayatlar (canlılar) için bir mezbaha ve bir selhhâne (kesim yeri) ve gāyet çirkin ve karışık görür, rûhu ve vicdânı dünyada bir ma‘nevî Cehennemde olur, âhirette dâimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579)<br />
 İbn-i Abbâs (ra)’dan gelen bir rivâyete göre: “Bu 151-152-153. âyetler, muhkem âyetler olup, önceki bütün şeriatlarda da vardı. Bir kimse bunlarla amel ederse Cennete girer. Eğer amel etmezse Cehennemlik olur.” (Râzî, c. 7/14, 4) </p>
<p>154. Sonra iyilik edenlere (olan ni‘metimizi) tamamlamak, herşeyi iyice açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik; tâ ki (İsrâiloğulları) Rablerine kavuşacaklarına îmân etsinler.</p>
<p>155. İşte bu (Kur’ân) da kendisini indirdiğimiz mübârek bir Kitab’dır; artık ona tâbi‘ olun ve (günahlardan) sakının; tâ ki merhamet olunasınız.</p>
<p>156. (Onu indirdik) ki “Kitab, ancak bizden önce iki tâifeye (yahudilere ve hristiyanlara) indirildi; (biz ise) şübhesiz onların ders yapmalarından (kitablarını okumalarından ve onun hakīkatlerinden) de doğrusu habersiz kimselerdik” demeyesiniz!</p>
<p>157. Veya: “Doğrusu bize kitab indirilseydi, elbette onlardan daha çok hidâyete ermiş kimse(ler) olurduk” demeyesiniz! İşte gerçekten size Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. O hâlde Allah’ın âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, (böyle) yüz çevirmekte olmalarından dolayı yakında azâbın en kötüsüyle cezâlandıracağız! </p>
<p>158. (O müşrikler, îmân etmek için) kendilerine ille de (ölüm) meleklerin(in) gelmesini veya Rabbinin (azâbının) gelmesini yâhut Rabbinin bazı (kıyâmet) alâmetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, daha önce îmân etmemiş veya îmânında bir hayır kazanmamış olan kimseye, (o gün) îmân etmesi fayda vermez. De ki: “(O alâmetleri) bekleyin, şübhesiz biz de bekleyenleriz!”</p>
<p>159. Muhakkak ki dinlerini parçalayıp fırka fırka olanlar yok mu, (sen) hiçbir hususta onlardan değilsin! Onların işi ancak Allah’a âiddir; sonra (O,) ne yapmakta olduklarını (tek tek) kendilerine haber verecektir.<br />
 Ebû Hureyre (ra) bu âyet hakkında: “Onlar, yani dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlar, bu ümmet içinde çıkan ehl-i dalâlet fırkalarıdır” demiştir. Bir hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuşlardır: “İsrâiloğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim de yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birisi hâriç, hepsi ateştedir.” (Orada bulunanlar:) “Yâ Resûlallah! O hangisidir?” dediler. Buyurdular ki: “Ben ve ashâbımın yolunda olanlar (ehl-i sünnet ve’l-cemâat)tir.” (Celâleyn Şerhi, c. 2, 475-476)</p>
<p>160. Kim iyilikle gelirse, artık kendisi için onun (o iyiliğin) on misli vardır! Kim de kötülükle gelirse, bunun üzerine ancak misliyle cezâlandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.<br />
 “İşte ey gāfil insan! Bak Cenâb-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi (kötülüğü) bir iken bin yazmak, haseneyi (iyiliği) bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müdhiş Cehenneme girmek cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), ayn-ı adildir (adâletin ta kendisidir). Fakat Cennete girmek mahz-ı fazıldır (sâdece lütuf iledir).” (Sözler, 23. Söz, 110)</p>
<p>161. De ki: “Şübhesiz ki ben, Rabbim beni dosdoğru bir yola hidâyet etti. Doğru bir dîne, Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine! Hâlbuki (o, sizin gibi) müşriklerden değildi!”</p>
<p>162. De ki: “Şübhesiz benim namazım da ibâdetlerim de hayâtım ve ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir!”</p>
<p>163. “O’nun ortağı yoktur. Ve (ben) bununla emrolundum, çünki ben Müslümanların ilkiyim!”</p>
<p>164. De ki: “O, herşeyin Rabbi iken, Allah’dan başka bir rab mi arayacağım?” Hem herkes ancak kendi aleyhine (günah) kazanır! Ve hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez! Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir; artık (O,) hakkında ihtilâfa düşmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.</p>
<p>165. Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan ve size verdiği şeyler (ni‘metler) husûsunda, sizi imtihân etmek için bazınızı bazınızın üstüne derecelerle yükselten de O’dur. Muhakkak ki Rabbin, azâbı pek çabuk olandır ve şübhesiz ki O, elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/6-enam-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En&#8217;am Suresi&#8217;nin 51-59.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-51-59-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-51-59-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 10:04:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizilal'il Kur'an Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dinle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir indir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir izle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir mp3]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirdersi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2663</guid>
		<description><![CDATA[İSLÂM İNANCININ NETLİĞİ 51- Rabblerin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur&#8217;an aracılığı ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost ya da aracı yoktur. Ola ki, günahlardan sakınırlar. 52- Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın. 53- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İSLÂM İNANCININ NETLİĞİ</p>
<p>51- Rabblerin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur&#8217;an aracılığı ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost ya da aracı yoktur. Ola ki, günahlardan sakınırlar.</p>
<p>52- Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın.</p>
<p>53- Kendini beğenmişler &#8220;Allah&#8217;ın aramızdan seçerek lütfuna lâyık gördükleri bunlar mıdır?&#8221; desinler diye biz onları işte böylece sınavdan geçirdik. Allah şükredenleri herkesten iyi bilen değil mi?</p>
<p>54- Ayetlerimize inananlar sana gelince onlara de ki: &#8216; `Selâm size, Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı, buna göre içinizden kim bilmeyerek bir kötülük işler de arkasında tevbe edip kendini ıslâh ederse, hiç kuşkusuz, Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. &#8221;</p>
<p>55- Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye ayetlerimizi, işte böyle, ayrıntılı biçimde anlatıyoruz.</strong></p>
<p>Bu, İslâm inancının izzetini, sahte yeryüzü değerlerine karşı üstünlüğünü, basit beşeri ilgilerden uzaklığını göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bu dini, süsten, yaldızdan, yeryüzü değerlerinin ihtiras ve aldatıcılığından uzak bir şekilde insanlara sunmakla emr olunmuştu. Aynı şekilde dikkatini onlar arasında, bu davetten yararlanmak isteyenlere, onlardan içtenlikle kabul edenlere yöneltmek. Allah&#8217;ın tarafını isteyerek, gönüllerini Allah&#8217;a yöneltenleri korumak, bundan sonra cahiliye toplumunun sahte değerlerinden ve basit beşeri ilgilerden herhangi bir şey ölçü edinmemekle emr olunmuştu.</p>
<p>Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur&#8217;an aracılığı ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost ya da aracı yoktur. Ola ki, günahlardan sakınırlar.&#8221;</p>
<p>Bununla Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları uyar. O sırada Allah&#8217;dan başka bir yardımcı ve onları kurtaracak bir aracı bulamazlar. Bunun nedeni, onun izni olmaksızın Allah katında hiçbir aracının aracılıkta bulunamayacağıdır. İzinden sonra da O, yüce Allah&#8217;ın haklarında aracılıkta bulunmasını istediğinden başkası için aracılıkta bulunamaz. Dolayısıyla Allah&#8217;ın dışında bir dost ve aracının söz konusu olmadığı böyle bir günün korkusuyla kalpleri ürperenleri uyarmayı, uyarıya kulak vermeyi ve ondan yararlanmayı daha çok hak etmişler. Belki dünya hayatındayken ahirette karşılaşacakları Allah&#8217;ın azabından korunabilirler. Çünkü uyarı, gerçekleri ortaya çıkaran bir açıklama olduğu gibi çeşitli ilhamlar uyandıran bir etkendir de. Korktukları ve sakındıkları şeyi ortaya koyan bir açıklama&#8230; Kalplerini sakınmaya ve korunmaya yönelten bir etken&#8230; Böylece kendileri için açıklama yapıldıktan sonra sakındırıldıkları şeyleri işlememiş olurlar.</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvarırlar?&#8221;</p>
<p>Şu, canlarını Allah yoluna koyanları, sabalı akşam O&#8217;na kulluk etmeye, O&#8217;na dua etmeye yönelenleri, O&#8217;nun yüce zatını isteyenleri, O&#8217;nun zatından ve hoşnutluğundan başka bir şeye itibar etmeyenleri kovma&#8230; Bu kendini Allah&#8217;a adama, sevgi ve edep tavrıdır. Çünkü onlardan biri kulluk ve dua ile Allah&#8217;dan başkasına yönelmez. Tamamen her şeyden soyutlanmàdığı sürece Allah&#8217;ın hoşnutluğunu istemez. Kalbi bütünüyle Allah sevgisiyle dopdolu olmadığı müddetçe, yalnızca Allah&#8217;ın hoşnutluğunu istemez. Allah&#8217;a karşı takınması gereken edep tavrını öğrenmeden, Allah için ve Allah ile yaşayan bir kul olmadığı sürece, onun hoşnutluğunu isteyerek kulluk ve dua ile yüce Allah&#8217;ı birlememiş olur.</p>
<p>Hikâyenin özü şu; Arapların &#8220;eşraf&#8221; takımından bir grup, Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- fakirliklerinden dolayı üst başları ter kokan Şuheyb, Bilal, Ammar, Habbab, Selman ve İbni Mesud gibi kimsesiz fakirler, kucak açıyor diye İslâm çağrısını kabul etmekten kaçınmışlardır. Bu kimsesizlerin toplumsal konumları Kureyş&#8217;in efendileriyle aynı mecliste oturmaya yetmiyordu. Bu yüzden Kureyş&#8217;in eşraf takımı Hz. Peygamber&#8217;den, bunları yanından uzaklaştırmasını istediler. Fakat peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bunu kabul etmedi. Bu sefer kimsesiz fakirler için ayrı bir toplantı, eşraf takımı için de aralarında şu kimsesiz fakirlerin yer almadığı ayrı bir toplantı düzenlenmesini önerdiler. Böylece efendilerin cahiliye toplumundaki ayrıcalıkları, özellikleri ve üstünlükleri sürecekti. Bunun üzerine Hz. Peygamber de İslâm&#8217;a girmelerini sağlamak amacıyla bu isteklerini kabul etme düşüncesi uyanmaya başladı, ancak Rabbinin kesin emri gelmişti:</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma.&#8221;</p>
<p>Müslim Sa&#8217;d b. Ebi Vakkas&#8217;dan şöyle rivayet eder, Sa&#8217;d diyor ki, &#8220;Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- yanında altı kişi bulunuyordu. Müşrikler Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- yanında bulunan şu adamları uzaklaştır ki, bize karşı cüretkâr davranmasınlar&#8221; dediler. Peygamberin yanında bulunanlardan biri bendim, biri İbni Mesut, biri de Hüzeyl kabilesinden bir kişi, biri de Bilal idi. Bir de isimlerini hatırlayamadığım iki adam vardı. Bunun üzerine Peygamberin gönlünde yüce Allah&#8217;ın geçmesini istediği düşünce geçti ve kendi kendine konuştu. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi:</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma.&#8221;</p>
<p>Bu eşraf takımı Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- meclisine ve himayesine aldığı şu zayıf kimseler aleyhinde birtakım söylentiler çıkarıyor, onları kınıyor, içinde bulundukları fakirlikleri, zayıflıkları ve efendilerin nefretine, İslâm&#8217;ı kabul etmeyişlerine eden olan, Peygamberin meclisinde bulunmalarından ötürü kınıyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah bu konudaki kesin hükmünü bildirdi ve iddialarını reddederek temelden çürüttü.</p>
<p>&#8220;&#8230;Onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın.&#8221;</p>
<p>Onların hesabı kendilerine aittir, seninki de sana. Onların fakir oluşları da rızık konusunda belirlenen takdir gereğidir. Bu, Allah katındaki hesaplarıdır. Bu konuyla senin bir ilgin yoktur. Aynı şekilde senin fakir ya da zengin oluşun senin Allah katındaki hesabındır. Onları ilgilendiren herhangi bir şey söz konusu değildir. Bu değerlerin iman sorunu ve onun derecesi üzerinde bir etkinliği olamaz. Şayet fakirlik ve zenginlikten dolayı onları meclisinden uzaklaştıracak olursan, bu durumda Allah&#8217;ın ölçüsüyle ölçmemiş, onun değerleriyle değerlendirmemiş olursun. Dolayısıyla da bu zalimlerden olursun. Hiç kuşkusuz Allah&#8217;ın peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- -Haşa- zalimlerden biri olmaktan uzaktır.</p>
<p>Böylece cep fakiri ancak gönül zengini olanlar peygamberin meclisindeki yerlerinde kaldılar. Toplumsal mevkileri düşük ama Allah&#8217;la güç kazananlar, imanlarının sonucu elde ettikleri ve sırf O&#8217;nun zatını isteyerek Allah&#8217;a yaptıkları duaların sonucu hak ettikleri konumlarını korudular. Böylece İslâm&#8217;ın ölçü ve değerleri yüce Allah&#8217;ın belirlediği metoda uygun olarak yerleşmiş oluyordu.</p>
<p>Bunun üzerine İslâm&#8217;ı kabul etmekten kaçınan müstekbirler -büyüklük taslayanlar- büyük bir nefretle şöyle demeye başladılar: Nasıl olur da Allah aramızda şu zayıf fakirleri iyilik için tercih edebilir? Şayet Muhammed&#8217;in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiğinde bir hayır bulunsaydı, şu fakirlerin bizim önümüze geçmeleri mümkün olmazdı. Onlardan önce Allah bizi doğru yola iletirdi. Dolayısıyla Allah&#8217;ın bizim gibi mevki, makam sahiplerini bırakıp aramızda şu zâyıf fakirlere iyilikte bulunması akla uygun değildir.</p>
<p>Kuşkusuz bu, yüce Allah&#8217;ın mal ve soyla büyüklenen, bu dinin tabiatını insanlığa gösterdiği aydınlık ufuklu yeni dünyanın mahiyetini kavrayamayanlar için takdir ettiği bir fitneydi. İnsanlık bu dünyada o gün için Arapların ve bütün dünyanın yabancısı olduğu erişilmez doruklara yükselmişti. Hiç kuşku yok ki, çeşitli isim ve görünümler altındaki demokratik düzenler de buna son derece yabancıdırlar.</p>
<p>&#8220;Kendilerini beğenmişler &#8220;Allah&#8217;ın aramızdan seçerek lütfunu layık gördükleri bunlar mıdır?&#8221; desinler diye biz onları işte böyle sınavdan geçirdik.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın akışı, eşraf takımının kınama amacına yönelik olarak ifade ettiği soruya şu şekilde karşılık vermektedir:</p>
<p>&#8220;Allah şükredenleri herkesten iyi bilen değil miydi?&#8221;</p>
<p>Bu cevap, birçok işareti, birçok anlamlı imayı kapsamaktadır. Öncelikle hidayetin yüce Allah&#8217;ın doğru yola iletildikten sonra şükredeceklerini bildiği kimseler, mükâfat olarak verdiği bir nimet olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber kulların şükrü hiçbir zaman bu nimet için yeterli değildir. Ama yüce Allah kulun çabasını kabul ediyor ve karşılık olarak da eşi bulunmayan şu göz alıcı mükâfatı veriyor.</p>
<p>Bir de iman nimetinin, beşeri cahiliye toplumlarında yaygın olan basit yeryüzü değerlerinden herhangi biriyle ilgisinin söz konusu olmadığı aksine Allah&#8217;ın bu nimeti, karşılığında şükredeceklerini bildiği kimselere özgü kıldığı belirtilmektedir. Yoksa kişinin köle, zayıf ve fakir oluşu önemli değildir. Cahiliye toplumlarıda insanların büyüklenme gerekçesi yaptıkları basit yeryüzü değerlerinin Allah&#8217;ın ölçüsünde yeri yoktur.</p>
<p>Bunun yanısıra, Allah&#8217;ın lütfuna itiraz edenleri, bu itirazlarının eşyanın hakikatine ilişkin bilgisizlikten kaynaklandığı, bu lütfun dağılışının kullardan hangisinin onu hak ettiğine ilişkin yüce Allah&#8217;ın eksiksiz bilgisine dayandığı, yoksa şu itirazlarının cehaletten ve Allah hakkında edepsizce davranmaktan başka bir şey olmadığı belirtilmektedir.</p>
<p>Ayetlerin akışı Hz. Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- Allah&#8217;ın peygamberi olarak İslâm&#8217;a öncelikle girmek suretiyle lütfedilenlere, şu müstekbir ve eşraf takımının alay ettiği kimselere ilk önce selâm vermesini, yüce Allah&#8217;ın kendilerinden bilmeden bir kötülük işleyen ardından tevbe edip iyi davranışlarda bulunanın bağışlanmasında somutlaşan rahmeti üzerine aldığını onlara müjdelemesini emrederek sürüyor:</p>
<p>ALLAH&#8217;IN MERHAMETİ GENİŞTİR</p>
<p>&#8220;Ayetlerimize inananlar sana gelince, onlara de ki; Selâm size, Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı, buna göre içinizden kim bilmeyerek bir kötülük işler de arkasından tevbe edip kendini İslah ederse; hiç kuşkusuz, Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Bu iman nimetinden, hesapta kolaylıktan ve cezada rahmetten sonra yeralan bir lütuftur. Öyle ki, yüce Allah, ayetlerine inananlara merhamet etmeyi bir görev olarak üzerine yazdığı şeyi duyurmasını peygamberine emrediyor. Hattâ bu rahmet, tevbe edip ardından ıslah oldukları zaman tüm günahların bağışlanmasını kapsayacak düzeye ulaşıyor. Nitekim bazıları cehaleti, günah işlemenin nedeni olarak yorumlamışlar. Çünkü insan ancak cehaletten dolayı günah işler. Buna göre hüküm tevbe ettiği ve ardından kendini ıslah ettiği sürece kişinin işlediği her kötülüğü kapsamaktadır. Bu anlayışın hangisi olursa olsun günahdan tevbe etmesi, ardından ıslah olması, yüce Allah&#8217;ın bir görev olarak üzerine yazdığı merhamet sonucu, bağışlanmanın nedeni sayan başka hükümlerce de desteklenmektedir.</p>
<p>Surenin bu bölümünün sunulmasını tamamlamadan önce, bu ayetlerin hangi şartlar altında indiğine ilişkin olarak aktarılan bazı rivayetlere ve Kur&#8217;an ayetleriyle birlikte bu rivayetlerin işaret ettiği, bu dinin o gün için insanlığın hayatında gerçekleştirdiği olağan-üstü değişimin hakikatine dönelim. İnsanlık bugün dahi, önceleri ulaştığı, sonradan kesin bir şekilde geriye dönüş yaptığı bu erişilmez doruğun gerisinde bulunmaktadır.</p>
<p>Ebu Cafer et-Taberi şöyle diyor: Bize Henad b. Sırri, bize Ebu Zeyd, Esas&#8217;dan, Kardus es&#8217;Sa&#8217;lebi&#8217;den, o da İbn-i Mesud&#8217;dan nakletti. Yanında Süheyb, Ammar, Bilal ve Habbab gibi garip müslümanlar bulunduğu bir sırada Kureyş ileri gelenlerinden bir grup peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- yanına uğrayıp şöyle dediler:</p>
<p>-Ya Muhammed, kavmin arasında bunlardan mı hoşnud oldun? Bunlar mı Allah&#8217;ın aramızda lütufta bulunduğu kimseler?.. Bunları yanından kov. Şayet onları kovarsan sana uyabiliriz. Bunun üzerine şu ayetler nazil oldu:</p>
<p>Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın.</p>
<p>Kendini beğenmiş `Allah&#8217;ın aramızdan seçerek lütfuna layık gördükleri bunlar mıdır?&#8217; desinler diye biz onları işte böyle sınavdan geçirdik. Allah şükredenleri herkesten iyi bilen değil mi?&#8221;</p>
<p>Yine Taberi şöyle diyor: Bana, Hüseyin b. Amr, b. Muhammed el-Ankazî anlattı: Bize babam anlattı: Bize Esbat, Süddi&#8217;den anlattı, o da Ebu Said el Ezdi&#8217;den anlattı. -Bu adam Ezd kabilesinin okur-yazarıydı- O da Ebul Kunud&#8217;dan, Habbab&#8217;ın yüce Allah&#8217;ın şu sözü hakkında.</p>
<p>Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerde olasın.</p>
<p>Şöyle dediğini anlattı. Akra b. Habis Et-Temimi ve Uyeyne b. Uyeyne b. Hısn el-Fizari gelip Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- Bilal, Süheyb, Ammar ve Habbab&#8217;la birlikte bir grup garip mü&#8217;minlerin yanında otururken buldular. Garip mü&#8217;minleri gördüklerinde küçümsediler. Sonra Hz. Peygambere gelip şöyle dediler: Bizim için Arapların üstünlüğümüzü görecekleri bir meclis ayırmanı istiyoruz. Arap heyetleri yanına geldiklerinde bizi şu kölelerle birlikte görmelerinden utanıyoruz. Bu yüzden yanına geldiğimiz zaman bunları yanımızdan kaldır. Biz ayrıldıktan sonra dilersen onlarla birlikte otur. Hz. Peygamber &#8220;tamam&#8221; dedi. Onlar &#8220;öyleyse bunu yazıp bize ver&#8221; dediler. Habbab diyor ki, Hz. Peygamber, bir kâğıt getirmelerini ve yazmak üzere Ali&#8217;yi çağırmalarını istedi. O esnada bir köşede oturuyorduk. O esnada Cebrail şu ayeti getirdi:</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın.</p>
<p>&#8220;Kendini beğenmişler `Allah&#8217;ın aramızdan seçerek lütfuna layık gördükleri bunlar mıdır?&#8217; desinler diye biz onları işte böylece sınavdan geçirdik. Allah şükredenleri herkesten iyi bilen değil mi?&#8221;</p>
<p>Ardından:</p>
<p>&#8220;Ayetlerimize inananlar sana gelince onlara de ki; Selâm size, Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı, buna göre içinizden kim bilmeyerek bir kötülük işler de arkasında tevbe edip kendini ıslah ederse, biç kuşkusuz, Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Hz. Peygamber kâğıdı elinden bıraktı sonra da bizi çağırdı ve şöyle dedi: &#8220;Selâm size, Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı.&#8221; Biz de onun yanında oturduk. Kalkmak isteyince de kalktı ve yanımızdan ayrıldı. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi:</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam ona yalvaranlarla beraber sabret. Dünya bayatının çekiciliğini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma.&#8221; (Kehf, 28)</p>
<p>Habbab diyor ki, bundan sonra Hz. Peygamber yanımızda otururdu. Kalkması gereken saat gelince, kalkıp gitmesi için önce biz kalkıp onu yalnız bırakırdık. (İbni Kesir tefsirinde bu hadis hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır. &#8220;Bu hadis gariptir. Çünkü bu ayet Mekke&#8217;de inmiştir. Akra b. Habis ve Uyeyne ise Hicretten bir süre sonra müslüman olmuşlardır &#8220;&#8230;Ben bu değerlendirmeye bir anlam veremedim. Çünkü bu sözleri kesinlikle müslüman olmalarından önce söylemişler. Müslümanken böyle bir şey söyleyemezdi. Dolayısıyla bu rivayetle, onların Hicretten bir süre sonra müslüman olmaları arasında çelişki söz konusu değildir. Onlar sözleri karşılık görmedi diye o gün İslâmdan yüz çevirmişlerdi.)</p>
<p>Bundan sonra Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- onları gördüğü zaman selâmla başlar ve şöyle derdi. &#8220;Ümmetimin içinde kendilerine selâm vermekle emr olunduğum kimseleri var eden Allah&#8217;a hamd olsun.&#8221;</p>
<p>Müslim&#8217;in sahihinde Aziz b. Amr&#8217;dan şöyle rivayet edilir. Ebu Süfyan, Süheyb ve Bilal&#8217;e rastladı ve onlardan tiksindi. Bunun üzerine onlar, &#8220;Allah&#8217;a andolsun ki, Allah&#8217;ın kılıçları onun düşmanlarından intikam almaktan alıkonmuş değildirler&#8221; dediler. Habbab diyor ki; bunun üzerine Ebu Bekir &#8220;Bunları Kureyş&#8217;in önderi ve efendisi için mi söylüyorsunuz&#8221; dedi. Sonra da Hz. Peygambere gidip haber verdi. Resulullah, &#8220;Ey Ebu Bekir, belki de onları kızdırmışsın. Şayet onları kızdırmışsan, kuşku yok ki, Allah&#8217;ı kızdırmışsın demektir&#8221; buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir yanlarına gidip &#8220;Ey kardeşlerim sizi kızdırdım mı?&#8221; dedi. Onlar da &#8220;Hayır, Allah seni bağışlasın, kardeşimiz&#8221; dediler.</p>
<p>İNANMIŞ İNSANLARIN DEĞERİ</p>
<p>Şu nasların üzerinde uzun uzadıya düşünmemiz gerekir. Aynı şekilde bütün insanlık da buna muhtaçtır. Kuşkusuz bu naslar sırf &#8220;insan hakları&#8221; konusunda birtakım ilke, değer ve teoriyi temsil etmemektedirler. Olay bundan çok daha büyük ve boyutludur. Bu hükümler, insanlık hayatında fiilen gerçekleşmiş olağanüstü bir olguyu, bu dinin tüm insanlık bazında gerçekleştirdiği geniş boyutlu değişimi temsil etmektedir.</p>
<p>Bir zamanlar insanlığın gerçek hayatlarında ulaştıkları ufkun üzerindeki aydınlık çizgiyi somutlaştırmaktadır&#8230; Her ne kadar insanlık, bu dini takip ederek sağlam adımlarla yükseldiği bu aydınlık çizgiden geriye dönüş yapmışsa da, bu durum şu değişimin büyüklüğünden, bir zamanlar gerçekleşen bu olgunun ululuğundan ve insanlığın pratik hayatında fiilen çizilen bu çizginin öneminden bir şey eksiltmez. Bu çizginin çizilmiş olmasının ve bir zaman ona ulaşılmış olmasının değeri, insanlığın bir daha, tekrar ona ulaşmaya çalışmasındadır. İnsanlık bir kere bu çizgiye ulaşmış olduğuna göre bu onun gücü ve imkânı dahilindedir. Çizgi, orada ufuklarda duruyor. İnsanlık da aynı insanlık&#8230; Bu din de yine aynı dindir. Geride kararlılık, güven ve kesin bir inanç kalıyor.</p>
<p>Bu hükümlerin değeri, o gün için insanlığa bütün noktaları ve aşamalarıyla cahiliye bataklığında yükselen bir çizgi belirlemesindedir. İslâm, Arapları bu bataklıktan çıkarmış, onları yükselttiği erişilmez dorukların düzeyine ulaştırmıştır. Yeryüzünde insanlığın elinden tutup bu bataklıktan çıkararak ulaştıkları zirveye yükseltecek bir konuma getirmiştir.</p>
<p>Bütün insanlık gibi Arapların, cahiliye döneminde içinde yüzdükleri iğrenç bataklık ise, Kureyş&#8217;in ileri gelenlerinin şu sözlerinde gayet açık bir şekilde somutlaşmaktadır. &#8220;Ya Muhammed kavmin arasında bunlardan mı hoşnud oldun? Bunlar mı Allah&#8217;ın aramızda lûtufta bulunduğu kimseler? Biz şimdi bunlara mı uyacağız? Kov şunları yanından. Şayet onları kovarsan belki sana uyarız&#8221;&#8230; Aynı şekilde Akra b. Habis et-Temimi ve Uyeyne b. Hısn el-Fizarî&#8217;nin, Bilal, Süheyb, Amman Habbab ve benzeri gariplerden oluşan peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- arkadaşlarını küçümsemelerinden ve Peygambere söyledikleri şu sözlerden de iyice belirginleşmektedir: &#8220;Bizim için, Arapların üstünlüğümüzü görecekleri bir meclis ayırmanı istiyoruz. Arap heyetleri yanına geldiklerinde bizi şu kölelerle birlikte görmelerinden utanıyoruz.</p>
<p>Burada cahiliye iğrenç görünümü, komik ölçüleri ve basit değerleriyle belirginleşmektedir. Soy ve ırk taassubu&#8230; Malı ve sınıfsal farklılıklar gibi birçok değerler&#8230; Şu adamların bir kısmı Arap değildi. Bir kısmı da eşraf takımından değildi. Aralarında servet sahibi bir kimse de yoktu. Her cahiliye toplumunda geçerli olan günümüz cahiliye toplumlarının ırk, renk ve sınıf çığırtkanlıkları arasında bunların üzerine çıkamadığı aynı değerler&#8230;</p>
<p>Bu, cahiliye bataklığı&#8230; Erişilmez dorukta ise İslâm yer alıyor. İslâm şu komik değerler, şu basit hedefler ve şu kof çığırtkanlıklar için ölçüler koymaz. O gökten inmiştir, yerden bitmiş değildir. Çünkü yeryüzü bataklığı kendisidir. Şu garip, yeni ve ulu bitkiyi yetiştirmesi mümkün olmayan bataklık. İslâm, buyrukları uygulanan bir dindir. İlk uygulayan da Muhammed -salât ve selâm üzerine olsundur. Kendisine gökten vahiy gelen, Allah&#8217;ın peygamberi Muhammed&#8230; Bundan önce Haşimoğulları&#8217;nın gözdesi, Kureyş&#8217;in zirvesi Muhammed&#8230; Sonra Ebu Bekir &#8220;şu kullar&#8221; hakkındaki İslâm&#8217;ın buyruğuna uyuyor. Allah&#8217;ın peygamberinin arkadaşı Ebu Bekir&#8230; Evet şu kullar&#8230; Herkesin ve her şeyin kulluğundan sıyrılıp tek başına Allah&#8217;a kul olanlar. Nitekim yukarıda anlatılanlar bu kullara ilişkindi&#8230;</p>
<p>Nasıl ki, cahiliyenin iğrenç bataklığı, Kureyş&#8217;in ileri gelenlerinin sözlerinde, Akra ve Uyeyne&#8217;nin düşüncelerinde belirmektedir ise, aynı şekilde İslâm&#8217;ın erişilmez zirvesi de yüce Allah&#8217;ın peygamberine -salât ve selâm üzerine olsun yönelik buyruğunda somutlaşmaktadır.</p>
<p>&#8220;Sırf Rabblerinin rızasını dileyerek sabah, akşam O&#8217;na yalvaranları yanından kovma, onların hesabından sana ve senin hesabından onlara bir şey düşmez ki, bu yüzden onları kovarak zalimlerden olasın.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kendini beğenmişler `Allah&#8217;ın aramızdan seçerek lûtfuna layık gördükleri bunlar mıdır?&#8217; desinler diye biz onları işte böylece sınavdan geçirdik. Allah şükredenleri herkesten iyi bilen değil midir?&#8221;</p>
<p>&#8220;Ayetlerimize inananlar sana gelince onlara de ki, `Selâm size, Rabbiniz merhametliliği üzerine görev yazdı, buna göre içinizdén kim bilmeyerek bir kötülük işler de arkasından tevbe edip kendini ıslah ederse, hiç kuşkusuz, Allah bağışlayıcıdır&#8217; merhametlidir.&#8221;</p>
<p>İslâm&#8217;ın bu erişilmez zirvesi, Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- &#8220;şu kullar&#8221;la olan ilişkilerinde belirginleşmektedir. Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalip b. Haşim, -bundan başka- Allah&#8217;ın Peygamberi, O&#8217;nun yarattıklarının en hayırlısı ve hayatı şereflendiren varlıkların en üstünü olduğu halde, yüce Allah&#8217;ın onlarla konuşmaya selâmla başlamasını, onların yanında sabretmesini, onlar kalkmadıkça kendisinin kalkmamasını emrettiği peygamber&#8230;</p>
<p>Sonra bu zirve, &#8220;şu kulların&#8221; Allah katındaki kendi konumlarına, kendi kılıçlarına bakışlarında ve onları &#8220;Allah&#8217;ın kılıçları&#8221; olarak değerlendirişlerinde, İslâm&#8217;ın en sıkıntılı günlerinde öne geçip İslâm&#8217;ı kabul edişlerinden dolayı kendilerini saffın en ön sıralarına geçirmelerinde belirginleşmektedir. Yine fetih yılında müslüman olup Hz. Peygamber tarafından bağışlanmış olmasından dolayı, Ebu Sufyan&#8217;ı İslâm saffının gerisine ittikten başka Kureyş&#8217;in bu ulusu ve efendisi hakkında sarf ettikleri sözlerden dolayı onları azarlayan Ebu Bekir&#8217;in arkadaşı Hz. Peygamber tarafından &#8220;şu kulları&#8221; kızdırmaktan sakındırmasında ortaya çıkmaktadır. Çünkü böyle bir durumda Allah&#8217;ı kızdırmış olacaktır. Aman Allah&#8217;ım&#8230; Hiçbir değerlendirme bu olayı ifade edecek düzeye ulaşamaz. Bizim de sadece aktarmak geliyor elimizden Ebu Bekir gidiyor, Allah&#8217;ı hoşnut etmek için o &#8220;kulları&#8221; hoşnut etmeye çalışıyor. &#8220;Ey kardeşlerim yoksa sizi kızdırdım mı?&#8221; diyor. Onlar da &#8220;Hayır kardeşim, Allah seni bağışlasın&#8221; diyorlar.</p>
<p>Bu nasıl bir şeydir ki, insanlığın hayatında bu derece dehşet verici bir şekilde gerçekleştirmiştir? İnsanların pratik hayatlarında tamamlanan bu derin inkılab nasıl bir şeydir?.. Yeryüzü aynı yeryüzü, ortam aynı ortam, ekonomi aynı ekonomi ve her şey olduğu gibi yerli yerinde durduğu halde, değerlerde, sistemlerde, duygu ve düşüncelerde aynı anda meydana gelen bu değişim nedir acaba?.. İnsanlardan birine gökte vahiy geliyor. Bu vahiyde Allah katından bir güç vardır. Üzerinde birikmiş tortuların ötesinden hitab ediyor insan fıtratına. Şu bataklıkta bocalayanlara yöneliyor. Onları yol boyunca erişilmez doruklara, yükseğe, daha yükseğe, oraya İslâm&#8217;ın katına çıkmaya teşvik ediyor.</p>
<p>Sonra insanlık bu erişilmez doruklardan geriye dönüyor ve tekrar bataklığa yuvarlanıyor. Bir kez daha New York&#8217;da, Washington&#8217;da, Chicago&#8217;da, Johannesburg&#8217;da ve uygarlık (!) dünyasının bunlar dışındaki diğer yörelerinde, o kokuşmuş taassuplar, ırk ve renk taassupları hortluyor. Orada, burada milliyetçilik, ırkçılık ve sınıfçılık taassubu yükseliyor. Bu iğrenç taassupların kokusu da hiç eksik olmuyor.</p>
<p>Ama İslâm orada, zirvede duruyor. İnsanlığın ulaştığı o aydınlık çizgiyi çizdiğinden beri&#8230; İslâm orada yüce Allah&#8217;dan insanlığa yönelik bir rahmet olarak duruyor. Olabilir ki, insanlık ayaklarını çamurdan çıkarır, dikkatlerini topraktan kurtarıp yukarıya yöneltir. Bir kez daha o aydınlık çizgiyi görür. Yine bu dinin çağrısına kulak verir, İslâm&#8217;ı takip ederek bir daha o göz alıcı doruklara yükselir.</p>
<p>Bu tefsirde takip ettiğimiz metodun sınırları içinde bu açıklamadan daha fazlasını yapamıyoruz, uzun uzadıya üzerinde duramıyoruz. Yalnız tüm insanlığı bu ayetler ve anlamları üzerinde düşünmeye çağırıyoruz. Bu çağrıyı insanlık tarihinde İslâm&#8217;ın izinde cahiliyenin aşağılık bataklığından, o erişilmez, göz alıcı doruğa yükselirken belirginleşen o düzeyi görmeye çaba sarf etmesi için yapıyoruz. Ancak insanlık göz kamaştırıcı doruklara ulaştıktan sonra, ruh ve inançtan yoksun &#8220;materyalist uygarlığın&#8221; teşvikleriyle aşağılara doğru yuvarlanmıştır. Aynı şekilde Allah&#8217;ın hayat metodundan ve yol göstericiliğinden uzak olarak insanın kendi kendine ortaya koyduğu tüm deneyimler, ekoller, rejimler, hayat düzenleri, ideoloji ve düşünceler başarısızlığa uğradıktan sonra İslâm&#8217;ın yeniden onu nereye ulaştıracağını kavramaya çalışmasını istiyoruz. Evet, yukarıda saydıklarımız, insanlığı yeniden o zirveye ulaştırmak, insanın sahip olduğu haklarını bu denli parlak bir şekilde garantilemek, bu müthiş inkılâbı gerçekleştirirken gönüllere huzur akıtmak hususunda başarısızlığa uğramışlardır. Oysa İslâm, katliamlara girişmeden, işkenceye başvurmadan, temel özgürlükleri askıya alacak istisnai uygulamalara gerek duymadan, korkusuz, telaşsız, kimseyi ezmeden, açlık ve fakirliğe meydan vermeden, insanları koyduğu ve içinde Allah&#8217;dan başka bazısının bazısına kullukta bulunduğu, aşağılık sistemlerin gölgesinde insanların giriştiği değişikliklerde karşılaşılan tipte bir engelle karşılaşmadan insanlığı değiştirmişti:</p>
<p>Burada, bu kadarı bizim için yeterlidir. Bizzat ayetlerin fışkırttığı ve aydınlık gönüllere akıttığı güçlü ve derin işaretler yeterlidir.</p>
<p>YOLLARIN BELİRGİNLEŞMESİ</p>
<p>&#8220;Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye ayetlerimizi işte böyle, ayrıntılı biçimde açıklarız.&#8221;</p>
<p>Peygamberlik ve peygamberin tabiatını bu denli net ve açık bir şekilde sunduğu gibi bu inancı her türlü süsten, yaldızdan arındırmış bir şekilde sunan, bu inancın insanlık hayatından söküp atmak için geldiği değer ve ölçülerle, yerleştirmek için geldiği değer ve ölçüleri birbirinden ayıran bu bölümü sunar&#8230;</p>
<p>&#8220;Ayetlerimizi işte böyle ayrıntılı biçimde açıklarız.&#8221;</p>
<p>Böyle bir metod ve yol takip ederek böyle bir açıklama ve ayrıntıya başvurarak&#8230; Bu gerçek hakkında bir kuşku ve bu konuda bir kapalılık bırakmayan ayetleri açıklarız&#8230; Bundan sonra mucize istemeye gerek kalmaz. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın akışında, şu örneği sunulan bu metod aracılığıyla gerçek son derece açıktır, konu gözler önündedir.</p>
<p>Bununla beraber, surenin içinde hidayet kanıtlarına ve imanın belirtilerine ilişkin olarak geçen tüm ayrıntılar, gerçeklere ilişkin tüm açıklamalar ve pratik hayata ilişkin tüm mesajlar, yüce Allah&#8217;ın şu sözünün kapsamına girmektedir. &#8220;Ayetlerimizi işte böyle ayrıntılı biçimde açıklarız.&#8221;</p>
<p>Bu kısa ayetin sonu ise:</p>
<p>&#8220;Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye!..&#8221;</p>
<p>Oldukça ilginç bir şey&#8230; Bu, Kur&#8217;an metodunun inanç ve inançla hareket etmeye ilişkin stratejisini gözler önüne sermektedir. Kuşkusuz bu metod, salih mü&#8217;minler yolunun açıkça belli olması için sırf gerçeğin açıklanıp ortaya konmasını amaçlamaz. Bunun yanısıra, günahkâr sapıkların yolunun açıkça belli olması için batılın açıklanıp ortaya konmasını da amaçlamaktadır. Çünkü günahkârların yolunun açıkça belli olması, mü&#8217;minlerin yolunun açık seçik belli olması için bir zorunluluktur. Bu kural, yol ayrımını belirleyen bir çizgi konumundadır.</p>
<p>Kuşkusuz bu hareket metodu, insanlığın kendisiyle hareket etmesi için yüce Allah tarafından belirlenen metoddur. Çünkü yüce Allah, gerçeğe ve hayra ilişkin katışıksız inancın oluşmasının karşıt tarafı, batıl ve kötülüğü görmeyi, bunun katışıksız batıl ve baştan sona kötülük olduğunu, aynı şekilde bunun da katışıksız gerçek ve baştan sona hayır olduğunu vurgulamayı gerektirdiğini biliyor. Nitekim hak uğruna önce atılma gücü sırf hak taraflarının kendilerinin haklı olduğunun bilincinde olmasından kaynaklanmaz. Aynı şekilde kendilerine düşmanlık besleyenlerin, kendileriyle savaşa tutuşanların batıl ehli olduğunun ve yüce Allah&#8217;ın bir başka ayette her peygambere onlardan düşmanlar kıldığını belirttiği suçluların yolunu takip ettiklerinin bilincinde olmasından da kaynaklanır: &#8220;Böylece her peygamber için suçlulardan bir düşman kıldık.&#8221; (Furkan: 31)</p>
<p>Böylece hem peygamberin hem de mü&#8217;minlerin gönüllerinde kendilerine düşman olanların suçlular oldukları düşüncesinin sağlam, açık ve kesin bir şekilde yer etmesi amaçlanmaktadır.</p>
<p>Küfrün, kötülüğün ve suçluluğun açığa çıkarılması imanın, hayrın ve iyiliğin netleşmesi için zorunludur. Suçluların yolunun açık seçik belli olması ayetlere ilişkin ilahı açıklamanın hedeflerinden biridir. Çünkü suçluların konumları ve yollarına ilişkin olarak beliren herhangi bir karanlık nokta ve kuşku, mü&#8217;minlerin konumlarına ve yollarına yansır. Çünkü bunlar birbirlerine karşı duran iki sayfa, birbirlerine aykırı iki yoldurlar. Bu yüzden renklerin ve çizgilerin açığa kavuşması kaçınılmazdır.</p>
<p>Bundan dolayı, her İslâm&#8217;ı hareketin mü&#8217;minlerin yolunu ve suçluların yolunu belirlemekle işe koyulması gerekmektedir. Mü&#8217;minlerin yolunu ve suçluların yolunu tanımlamak ve mü&#8217;minlerin ayırıcı özellikleriyle suçluların ayırıcı özelliklerini belirlemekle başlamalıdır. Ama realiteler dünyasında, teoriler dünyasında değil. Böylece İslâm davasının mensupları, yollar birbirine benzemeyecek, mü&#8217;minlerle suçlular arasındaki işaret ve çizgiler birbirine girmeyecek şekilde mü&#8217;minlerin yolu, hareket metodu ve belirtileri ile suçluların yolu, hareket metodu ve belirtileri belirlendikten sonra çevrelerindeki insanlardan hangisinin suçlu müşrik olduğunu bilmiş olurlar.</p>
<p>İslâm Arap Yarımadası&#8217;nda müşriklerle karşı karşıya geldiği günlerde bu belirginlik ortaya konmuş ve bu netlik eksiksiz bir şekilde gerçekleşmişti. Salih müslümanların yolu Allah&#8217;ın peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- ve beraberindekilerin yoluydu. Suçlu müşriklerin yolu ise onlarla birlikte bu dine girmeyenlerin yoluydu. Bu belirgin ve netliğin yanında, suçluların yolu açık, seçik belli olsun diye Kur&#8217;an iniyor ve bu surede örnekleri geçtiği şekilde yüce Allah ayetleri yanıtlı biçimde açıklıyordu.</p>
<p>İslâm&#8217;ın şirk, putperestlik, Allah tanımazlıkta, semavi bir temele dayanmakla beraber beşeri tahrifatların değiştirip bozduğu değişik tahrif olmuş dinle karşılaştığı sıralarda&#8230; Evet, İslâm&#8217;ın bu gruplar ve akımlarla karşılaştığı sıralarda salih mü&#8217;minlerin yolu ile kâfir ve suçlu müşriklerin yolu açık açık gözler önündeydi. Birbirlerine karışmalarına imkân yoktu.</p>
<p>Ancak bugün için gerçek İslâmî hareketlerin karşı karşıya kaldığı sorun, bunlardan hiçbiri değildir. Sorun, müslüman sülalelerden gelen milletlerin, Allah&#8217;ın dininin egemen olduğu ve onun şeriatının hükmettiği zamanlarda İslâm yurdu olan ülkelerin varlığında somutlaşmaktadır. Sonra bu ülkeler ve milletler gerçek İslâmî hayattan uzaklaştırıp isim olarak ilân ediyorlar. İnanç açısından İslâmî din olarak benimsediklerini sanmalarına rağmen inanç ve realite olarak İslâm&#8217;ın prensiplerini inkâr ediyorlar. Çünkü İslâm, Allah&#8217;dan başka ilâh olmadığına şahitlik etmektir. Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik ise, yüce Allah&#8217;ın tek başına evrenin yaratıcısı olduğuna ve orada dilediği gibi tasarrufda bulunduğuna, kulların ibadet kastı taşıyan davranışlarını ve hayatla ilgili eylemlerini sadece O&#8217;na sunacaklarına, kulların yasalarını sadece ondan edineceklerine, hayatlarına ilişkin konularda tek başına O&#8217;nun hükümlerine boyun eğeceklerine inanmakta somutlaşmaktadır. Kim -bu anlamda- Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmezse, hiçbir zaman şehadet getirmemiş ve İslâm&#8217;a girmemiş demektir. Adı, lâkabı ve soyu ne olursa olsun&#8230; Hangi bölgede -bu anlamda- Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etme gerçeği gerçek:eşmezse, o bölge hiçbir zaman Allah&#8217;ın dinini din edinmemiş ve asla İslâm&#8217;a girmemiş demektir.</p>
<p>Bugün yeryüzünde isimleri müslüman ismi, kendileri de müslüman bir sülaleden gelen milletler vardır. Yine bir zamanlar İslâm yurdu olan birtakım ülkeler vardır. Ancak bu milletler, günümüzde -bu anlamda- Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmedikleri gibi bu ülkeler de, bu anlamın gereği olarak günümüzde Allah&#8217;ın dinini din edinmiyorlar&#8230;</p>
<p>İşte gerçek İslâmî hareketlerin bu ülkelerde bu milletlerle karşılaşırken önüne çıkan büyük zorluk budur. Bu hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk bir yandan &#8220;Allah&#8217;dan başka ilâh yoktur&#8221; ilkesinin ve İslâm&#8217;ın anlamının etrafını, diğer yandan şirk ve cahiliye anlamlarının etrafını kuşatan belirsizlik, kapalılık ve karışıklıktır.</p>
<p>Bu hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk salih müslümanların yolu ile suçlu müşriklerin yolunun açık açık belli olmaması, işaret ve özelliklerin karışması, isim ve sıfatların birbirine girmesi, yolların ayrılış noktasını seçemeyecek kadar bir şaşkınlığın egemen olmasıdır.</p>
<p>İslâmî hareketlerin düşmanları bu gediği çok iyi biliyorlar. Bu yüzden gediğin biraz daha genişlemesi, sorunun laçkalaşması, birbirine girip karmakarışık olması için yoğun çaba sarf etmektedirler. Öyle ki, gerçek sözü açıkça söylemek insanı, alnından ve ayaklarından bağlayan bir töhmete düşürür. &#8220;Müslümanları tekfir ediyorlar&#8221; töhmetine&#8230; İslâm ve küfür konusunda hüküm verme, bu konuda insanların örf ve geleneklerine başvurma sorununa dönüşür, yüce Allah&#8217;ın ve peygamberinin -salât ve selâm üzerine olsun- sözlerine değil.</p>
<p>İşte en büyük zorluk budur. Her nesilden Allah davasının taraftarlarının aşması zorunlu olan bir engeldir bu.</p>
<p>İnsanları Allah&#8217;ın yoluna davet edenler, gerçek kesin sözü söyleme konusunda uzlaşmaya, yağcılığa yeltenmemelidirler. İçlerinde bir korku ve endişe duymamalıdırlar. Kınayanın kınamasından ya da &#8220;Bakın, müslümanları tekfir ediyorlar&#8221; diye bağıran çığırtkanlardan etkilenmemelidirler.</p>
<p>Kuşkusuz birtakım aldanmışların sandığı gibi İslâm&#8217;ın böyle bir ciddiyetsizlik, bu tür bir cıvıklıkla ilgisi yoktur. İslâm açık seçik ortadadır, küfür de öyle&#8230; İslam vurguladığımız anlamda Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmektir. Kim bu şekilde şahitlik etmezse ve onu hayatta bu şekilde uygulamazsa, onun hakkındaki Allah ve peygamberinin hükmü şudur: Bu adam kâfirdir zalimdir, fasıktır, suçludur&#8230;</p>
<p>&#8220;Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye ayetlerimizi, işte böyle ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.&#8221;</p>
<p>Evet, Allah&#8217;a davet edenler bu engeli aşmak zorundadırlar. Bütün enerjilerini, bir şüpheye kapılmadan, bir kapalılığa takılmadan ve karışıp ciddiyetini kaybetmeden Allah yolunda harcamaları için vicdanlarında bu açıklığı gerçekleştirmelidirler. Çünkü kendilerinin kesin olarak müslüman olduklarına, yollarına çıkanların, engel olanların, insanları Allah&#8217;ın yolundan alıkoyanların suçlular olduklarına içtenlikle inanmadıkları sürece bütün enerjilerini davâ uğruna harcayamazlar. Bu işin bir iman-küfür meselesi olduğuna, kendileriyle milletlerinin yol ayrımında olduklarına, kendileri bir inanç sistemine milletlerinin başka bir inanç sistemine, kendilerinin bir dine, milletlerinin bir başka dine mensup olduklarına kesin bir şekilde inanmadıkları sürece yolun zorluklarına direnmeleri, dayanmaları mümkün olmayacaktır:</p>
<p>&#8220;Günahkârların yolu açıkça belli olsun diye ayetlerimizi, işte böyle ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.&#8221;</p>
<p>&#8230; Ve hiç kuşkusuz ulu Allah doğru söylüyor.</p>
<p>İLAHLIK GERÇEĞİ</p>
<p>Bu mesajda yeniden &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221;ne dönülmektedir. Peş peşe gelen ayetlerin akışı içinde yeralan, geçen dalgada da &#8220;Peygamberlik ve Peygamber&#8221; gerçeği yer alınıştı. Geçen bölümün sonunda anlattığımız gibi, suçluların yolu ile müminlerin yolunun açıklanması da ayetlerin akışında ele alınmıştı.</p>
<p>Bu mesajda, &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221; birçok taraftan belirginleşmektedir. Kur&#8217;an ayetlerinin sunuluşu esnasında ayrıntılı bir şekilde açıklamadan önce bunu burada özetleyelim!</p>
<p>Bu gerçek, Resulullah (s.a.s)&#8217;ın gönlünde belirginleşmektedir. Çünkü O, içinde Rabbinden sunulmuş bir kanıt buluyordu. Ve ona pürüzsüz inanıyordu. Yalanlayanların yalanlaması onu sarsmıyordu. Bu yüzden kendisini tamamen Rabbine adıyordu. Onların sapıklığından ve kendisinin doğru yolda oluşundan emin olarak kavmine karşı kesin tavrını takınıyordu.</p>
<p>-De ki; &#8220;Sizin Allah dışında yalvardığınız ilâhlara tapmak bana yasaklandı.&#8221; De ki; &#8220;Ben sizin keyfi arzularınıza uymam, uyarsam sapıtmış, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum.&#8221;</p>
<p>-De ki; &#8220;Ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorum, siz ise onu yalanladınız. Bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap da benim yetkimde değildir. Egemenlik Allah&#8217;ın tekelindedir. O gerçeği açıklar ve O ayırd edici hükmü verenlerin en hayırlısıdır.&#8221;</p>
<p>&#8220;İlahlık gerçeği, yalanlayanlara karşı yüce Allah&#8217;ın süre tanımasında ve yalanlamaları durumunda -evrende yürürlükte olan sünneti uyarınca- azap etmede acele etmemek için maddi isteklerine karşılık vermeyişinde belirginleşmektedir. Kuşkusuz yüce Allah bu isteklerini yerine getirebilirdi. Ayrıca meydana gelmesini sabırsızlıkla istedikleri şey Resulullah (s.a.s)&#8217;ın yapabileceği bir şey olsaydı, bunu yapmaktan geri kalmayacaktı. Çünkü onlardan ve mesajını yalanlamalarından büyük sıkıntı duyuyordu. O halde onlara bu şekilde süre tanınmış olması yüce Allah&#8217;ın ilminin ve rahmetinin bir belirtisidir. Aynı şekilde ilâhlığının iyice açığa çıktığı bir alandır da.</p>
<p>De ki; &#8220;Eğer bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap, benim yetkimde olsaydı, aramızdaki mesele çoktan çözümlenmiş olurdu.&#8221; Allah, zalimleri herkesten iyi bilir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu gerçek&#8221;, yüce Allah&#8217;ın gaybı bilmesinden ve bu bilgisinin varlık aleminde olup biten her şeyi kuşatmış olmasından da açığa çıkmaktadır. Hem de sadece Allah için olabilecek bir biçimde ve ancak O&#8217;nun tasvir edebileceği bir şekilde!</p>
<p>&#8220;Gayb&#8217;ın anahtarları Allah&#8217;ın katındadır, onu yalnız O bilir. Mutlaka O&#8217;nun bilgisi altında dalından düşen her yaprak, yerin karanlık derinliklerindeki her tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu gerçek&#8221;, yüce Allah&#8217;ın insanlar üzerindeki egemenliğinde ve uyku-uykusuzluk, ölüm-canlılık gibi dünya ve ahiretteki kullarının her türlü durumu üzerindeki tartışmasız hükümranlığında belirginleşmektedir:</p>
<p>- Sizi geceleyin öldüren ve gündüzleyin neler yaptığınızı bilen O&#8217;dur. Sonra, O sizi gündüzleyin diriltir, belirli hayat süreniz dolsun diye, sonra O&#8217;nun huzuruna döneceksiniz de O, yapmış olduklarınızı size haber verecektir.</p>
<p>-O, kulları üzerinde kesin egemendir. Size koruyucu melekler gönderir. Sonunda birinize ölüm gelince elçilerimiz hiçbir görev kusuru yapmaksızın onun canını alırlar.</p>
<p>-Sonra o canlar gerçek sahipleri olan Allah&#8217;a götürülürler. İyi biliniz ki, egemenlik yalnız O&#8217;nun tekelindedir ve hesap görenlerin en çabuğudur.</p>
<p>Bu gerçek, herhangi bir korkuyla karşı karşıya kaldıkları zaman onu gidermesi için Allah&#8217;tan başkasını çağırmayışlarıyla bizzat yalanlayanların fıtratında belirginleşmektedir. Buna rağmen onlar yine de ortak koşmaktadırlar. Zararı gidermesi için yalvardıkları yüce Allah&#8217;ın, hiç kimsenin engel olamayacağı çeşitli azapları kendilerine tattırabileceğini unutuyorlar:</p>
<p>-De ki; &#8220;Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Ki O&#8217;na -Eğer bizi bu zor durumdan kurtarırsa kesinlikle şükredenlerden olacağız diye açıktan ya da gizlice yalvarırsınız.</p>
<p>- De ki; &#8220;Sizi bu zor durumdan ve bütün sıkıntılardan kurtaran Allah&#8217;dır. Sonra da O&#8217;na ortak koşuyorsunuz!&#8221;</p>
<p>De ki; &#8220;O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya düşman gruplara ayırarak size birbirinizin hıncını, birbirinizin terörünün acısını tattırmaya kadirdir. Ola ki anlarlar diye, ayetlerimizi çeşitli açılardan nasıl açıkladığımızı görüyor musunuz?<br />
<strong>56- De ki; &#8220;Sizin Allah dışında yalvardığınız ilâhlara tapmak bana yasaklandı. &#8221; De ki; &#8220;Ben sizin keyfi arzularınıza uymam; uyarsam sapıtmış, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum. &#8221;</p>
<p>57- De ki; &#8220;Ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorum, .siz ise onu yalanladınız. Bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap da benim yetkimde değildir. Egemenlik ,Allah&#8217;ın tekelindedir. O gerçeği açıklar ve O ayırd edici hükmü verenlerin en hayırlısıdır. &#8221;</p>
<p>58- De ki; &#8220;Eğer bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap benim yetkimde olsaydı, aramızdaki mesele çoktan çözümlenmiş olurdu. &#8221; Allah, zalimleri herkesten iyi bilir.</strong></p>
<p>Bu dalga, birçok yönden insan gönlünü &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221; ile yüzyüze getiren değişik melodilerde somutlaşan duygulandırıcı etkenleri bünyesinde toplamaktadır. Bu derin etkenler arasında, Rabbinin kendisine vahyettiğini duyurması, bunun dışında başka bir şey yapamayacağını belirtmesi, ondan başkasına uyamayacağını ve başkalarından ilham alamayacağını bildirmesi için peygamberimize yönelik şu tekrarlanan melodi yer almaktadır: &#8220;De ki&#8230; De ki&#8230; De ki&#8230;&#8221;</p>
<p>Yüce Allah Peygamberine, müşriklerin Allah&#8217;dan başka yalvardıkları, dolayısıyle Allah&#8217;a eş koştukları kimselere kulluk yapmaktan Rabbi tarafından alıkonduğunu belirtmesini emretmektedir. Çünkü Resulullah (s.a.s) onların arzularına uymaktan alıkonmuştur. Kuşkusuz onlar Allah&#8217;dan başka dua ettiklerine, bir bilgiye ya da gerçeğe dayanmaksızın arzularına uyarak dua etmektedirler. Şayet Peygamber (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) onların bu arzularına uyacak olursa, kuşkusuz sapıtacaktır, doğru yolu bulması mümkün olmayacaktır. Arzuları ne onu, ne de kendilerini sapıklıktan başka bir şeye yöneltmeyecektir.</p>
<p>Yüce Allah, Peygamberine (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) müşrikleri bu şekilde karşılamasını ve daha önce bu surede benzerini emrettiği gibi onlara karşı kesin tavırlı olmasını emretmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştu:</p>
<p>- De ki; &#8220;En büyük şahitlik kiminkidir?&#8221; De ki; &#8220;Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur&#8217;an, gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi, sizler Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğuna mı şahadet ediyorsunuz?&#8221; De ki; &#8220;Ben buna şahadet etmem&#8221;. De ki; &#8220;O tek bir ilâhdır ve ben sizin O&#8217;na koştuğunuz ortaklardan uzağım.&#8221; (En&#8217;am Suresi: 19)</p>
<p>Müşrikler, Resulullah&#8217;ı kendi dinlerine uymaya çağırıyorlardı. Onlar da onun dinine uyacaklardı. Şayet tanrılarına secde edecek olursa, onlar da onun ilahına secde edeceklerdi. Bütün bunlar olabilirmiş gibi! Şirk ile İslâm bir kalpte barınabilirmiş gibi! Ve sanki Allah&#8217;a kulluk, O&#8217;ndan başkasına kulluk yapmakla birlikte yerine gelebilecekmiş gibi! Oysa yüce Allah, kullarından kulluğu sadece kendisine özgü kılmalarını istemektedir. Herhangi bir şekilde ondan başkasına kullukla karıştırdıkları zaman, kendisine yönelik kulluklarını kabul etmeyeceğini belirtmektedir.</p>
<p>Her ne kadar Resulullah (s.a.s) Allah&#8217;dan başka dua edilen ve üstün tutulan herhangi bir şeye kulluk yapmaktan alıkonuluyorsa da, 56. ayette geçen ellezine (= kimseler) kelimesi üzerinde durulmayı gerektirmektedir. Çünkü ellezine ( = kimseler) kelimesi, akıl sahibi canlılar için kullanılmaktadır. Şayet ayette putlar, heykeller ve benzeri şeyler kastedilmiş olsaydı &#8220;ellezine&#8221; (= kimseler) deyimi yerine, &#8220;Ma&#8221; (= şeyler) deyimi kullanılacaktı. O halde &#8220;ellezine&#8221; ( = kimseler) deyimiyle -put, heykel ve benzeri şeylerin yanında- başka bir türün kastedilmiş olması gerekmektedir. &#8220;Ellezine&#8221; (= kimseler) zamiri ile akıl sahibi bir tür ifade edilmiş olsa gerektir. Ayetin anlamında daha çok akıl sahipleri kastedildiğinden, çoğunlukla da akıl sahiplerinin sıfatıyla nitelendirilmiştir. Bu anlayış bir yandan realiteye, öte yandan burada anlatılan İslâmî terimlere uygun düşmektedir.</p>
<p>Realite açısından baktığımızda, müşriklerin sadece putları ve heykelleri Allah&#8217;a ortak koşmadıklarını görürüz. Bunların yanında cin, melek ve insanları da ortak koşuyorlardı. Onların fert ve toplum için kanun koyma yetkisini tanımaktan başka bir şekilde insanları Allah&#8217;a ortak koşmaları söz konusu değildi. Bu insanlar birtakım kurallar belirliyor, gelenekler meydana getiriyorlardı. Aralarındaki anlaşmazlıklarda gelenek ve görüşlerine göre hükümler koyuyorlardı.</p>
<p>Bu noktada sorunun İslâmî terimler açısından ele alınmasına geliyoruz. İslâm bunu şirk kabul eder. İnsanların insanlara ilişkin konularda hükümler koymasını ilâhlık, diğerlerinin onlara yaklaşımını da Allah&#8217;a eş koşma olarak nitelendirir. İslâm bunu da put ve heykellere secde edilmesini yasakladığı gibi yasaklamıştır. İslâm geleneğinde ikisi de birdir; Allah&#8217;a ortak koşmak, O&#8217;nun benzerinin olduğunu iddia etmektir.</p>
<p>Ardından ikinci mesaj yer almaktadır. Bu da birinci mesaja bağlı ve onun bütünleyicisi konumundadır.</p>
<p>- De ki; &#8220;Ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorum, siz ise onu yalanladınız. Bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap da benim yetkimde değildir. Egemenlik Allah&#8217;ın tekelindedir. O gerçeği açıklar ve O ayırd edici hükmü verenlerin en bayırlısıdır.&#8221;</p>
<p>Bu da yüce Allah&#8217;ın peygamberine, içindeki derin ve net inancı, iç dünyasındaki açık kanıtı ve Rabbine; O&#8217;nun varlığına, birliğine ve kendisine yönelik vahyine ilişkin vicdanında yer eden derin duyguyu, Rabblerini yalanlayan müşriklerin yüzüne haykırmasını emretmesine ilişkindir. Bu da her peygamberin Rabbinden edindiği bilinçtir. Bu bilinci şu ifade veya benzeri ifadelerle dile getirmişlerdir.</p>
<p>Nuh (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) bu bilinci; &#8220;De ki; ey kavmim, Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş ancak bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?&#8221; (Hud, 28) şeklinde ifade etmiştir.</p>
<p>Bu konuyla ilişkili olarak Salih (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;De ki; ey kavmim eğer Rabbimden bir belgem olur ve bana rahmet eder de ben O&#8217;na baş kaldırırsam, söyleyin, Allah&#8217;a karşı bana kim yardım eder? Bana zararımı arttırmaktan başka bir şey yapamazsınız&#8230; &#8220;(Hud Suresi: 63)</p>
<p>Bu bilinci, İbrahim (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>- Kavmi onunla tartışmaya girişti, bunun üzerine onlara dedi ki; &#8220;Allah beni doğru yola iletmişken sizler, O&#8217;nun hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O&#8217;na koştuğunuz ortaklardan korkmam. Meğer ki, Rabbim hakkımda bir şey dilemiş olsun. Rabbimin bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünmüyor musunuz?&#8221; (En&#8217;am Suresi: 80)</p>
<p>Yakup (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) da şöyle dile getirmektedir bu bilinci:</p>
<p>&#8220;Müjdeci gelip gömleği Yakub&#8217;un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub, &#8220;Ben size Allah katından bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim? dedi.&#8221; (Yusuf Suresi: 96)</p>
<p>Bu, yüce Allah&#8217;ın gönüllerinde bu gerçeği ortaya çıkardığı dostlarının kalplerinde beliren &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221;dir. Onu içlerinde hazır buluyorlar. Bu açık gerçeği derinden hissediyorlar. Gönüllerinde bu gerçeğe olan kesin inanç coşmaktadır. Bu yüce Allah&#8217;ın peygamberine, yalanlayan müşriklerin yüzüne karşı haykırmasını emrettiği gerçektir. Bu müşrikler peygamberin Rabbinden getirdiği gerçeği doğrulamak için mucizeler istiyorlardı. Oysa peygamber bu gerçeği gönlünün derinliklerinde tam ve açık olarak hissediyordu.</p>
<p>De ki; &#8220;Ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorum.&#8221; Siz ise onu yalanladınız.</p>
<p>Aynı şekilde onun Allah tarafından gönderildiğini doğrulamak için üzerlerine bir mucize ya da gökten bir azap indirmesini istiyorlardı. Oysa peygamber (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun), peygamberlik ve peygamber gerçeğini duyurmak ve bu gerçekle ilâhlık gerçeğini bütünüyle birbirinden ayırmakla emr olunmuştu. Bir de meydana gelmesini sabırsızlıkla istedikleri şeyin elinden gelmediğini, bunun sadece yüce Allah&#8217;ın yetkisinde olduğunu, çünkü kendisinin ilâh olmayıp, sadece bir peygamber olduğunu bildirmesi emredilmişti.</p>
<p>Bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap da benim yetkimde değildir. Egemenlik Allah&#8217;ın tekelindedir. O gerçeği açıklar ve O ayırd edici hükmü verenlerin en hayırlısıdır.&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz mucize meydana gelip onlar da yalanladılar mı, artık azaba uğramaları karara bağlanmış bir hükümdür. Karar verip hükmetme yetkisi de sadece Allah&#8217;a aittir. Çünkü gerçeği anlatıp haber veren yalnızca O&#8217;dur. Hakka çağman ile onu yalanlayan arasında hükmedecek de O&#8217;dur&#8230; Bu veya o konuda yarâttıklarından birinin herhangi bir yetkisi söz konusu değildir.</p>
<p>Bu şekilde peygamber, yüce Allah&#8217;ın kullarının üzerine indirdiği herhangi bir musibet olayında, bir müdahalesinin ve gücünün bulunmadığını belirterek, kendini soyutlamış oluyor. Çünkü bu olay, ilâhlığın alanına giren bir olaydır ve O&#8217;nun özelliklerindendir. O ise tebliğ etmek ve uyarmak için kendisine vahyedilen bir insandır, yoksa musibetler indirmek ve hüküm vermek peygamberin yetkisinde değildir. Gerçeği anlatıp haber veren yüce Allah olduğu gibi, bir konuyu karara bağlayıp hükmeden de O&#8217;dur. Bundan sonra yüce Allah&#8217;ın zatın ı ve özelliklerini kulların kişiliklerinden kesinlikle tenzih ve soyutlamadan başka bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Ardından yüce Allah peygamberine onların gönüllerine ve akıllarına hitap etmesini, bu işin Allah katından olduğuna ve O&#8217;nun özgür iradesine bağlı olduğuna ilişkin güçlü kanıtlara onları yöneltmesini emretmektedir. Şayet aralarında azap indirmek de olmak üzere mucizeler meydana getirmek işi, bir insan olarak onun yapabileceği bir şey olsaydı, bu kadar ısrarlı oluşlarına dayanamaz onlara karşılık verebilirdi. Ancak bu iş bütünüyle sadece Allah&#8217;ın elinde olduğu için onlara yumuşak davranıyor ve onlardan önce yaşamış kavimlere yaptığı gibi, yalanlamaları durumunda yok edici azabın geleceği hakkında mucizeleri indirmiyor:</p>
<p>De ki; &#8220;Eğer bir an önce gerçekleşmesini istediğiniz azap benim yetkimde olsaydı, aramızdaki mesele çoktan çözümlenmiş olurdu.&#8221; Allah zalimleri herkesten iyi bilir.</p>
<p>Kuşkusuz sabırlı olmada, yumuşak davranmada ve süre tanımada insanın gücü sınırlıdır. Doğal olarak halım, güçlü ve ulu Allah&#8217;dan başkası, isyan, azgınlık ve büyüklenme karşısında insanlara yumuşak davranıp süre tanıyamaz.</p>
<p>Şüphesiz ulu Allah doğru söylüyor. Çünkü insan kimi zaman canı boğaza dayandıracak kadar can sıkıcı kimseler görür, sonra bakar ki, yüce Allah onlara mülkünden büyük bir genişlik bahşetmekte ve onları yedirip içirmektedir. Kimi zaman üzerlerine bol yağmurlar indirmektedir. Her şeyin kapısını açmıştır onlara. İnsan, müşrikler kendisine yüzünü gözünü tanınmaz hale sokacak kadar sert darbeler indirirken, Ebu Bekir&#8217;in (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) söylediğinden başka söyleyecek söz bulamıyor: &#8220;Ya Rabbim, ne kadar halimsin? Ya Rabbim, ne kadar halimsin?.. Kuşkusuz bu yalnızca yüce Allah&#8217;ın ilmidir. Bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş onları sonlarına yaklaştırmaktadır.</p>
<p>-Allah zalimleri herkesten iyi bilir.</p>
<p>Yüce Allah bilerek onlara süre tanımaktadır. Onları bir süre için bekletmesinin bir hikmeti vardır. İstediklerine karşılık verip ardından üzerlerine acıklı bir azap indirileceği halde, yavaştan almasının bir nedeni vardır.</p>
<p>GAYBIN ANAHTARI ALLAH KATINDADIR</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın zalimleri bilmesi münasebetiyle ve &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221;nin açıklamasına yeniden dönülmesi esnasında bu gerçek, derin ve önemli bir alanda belirginleşmektedir. Gizli, gayb alanında ve yüce Allah&#8217;ın bu gaybı bütünüyle kuşatmış bilgisinde ortaya çıkmaktadır bu gerçek. Bu bilginin eşsiz bir tablosu çizilmektedir. Uzaktan bu bilginin boyutlarına ve ufuklarına işaret eden uzun menzilli oklar gönderilmektedir:<br />
<strong>59- Gayb&#8217;ın anahtarları Allah&#8217;ın katındadır, onu yalnız O bilir. Mutlaka O&#8217;nun bilgisi altında dalından düşen her yaprak, yerin karanlık derinliklerindeki her tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.</strong></p>
<p>Bu, yüce Allah&#8217;ın kapsamlı, her şeyi kuşatıcı ilminin bir tablosudur. Zaman ve mekanda, yerde ve gökte, karada ve denizde, yerin altında ve gök tabakalarında diri, ölü, kuru ve yaş hiçbir şey bu bilgiden kaçmaz.</p>
<p>Ancak bizim -insan olarak bilinen üslûbumuzla- söylediklerimiz nerede, Kur&#8217;an&#8217;ın bu olağanüstü ahengi nerede? Yalnızca ezbere söz söylemekten ibaret ifademiz nerede, şu derin olduğu kadar gönüllere ilham akıtan tasvir nerede?</p>
<p>İnsan hayalı, bu kısacık ayetin ötesine geçip bilinen ve bilinmeyen ufuklara, görünen ve görünmeyen aleme kanatlanıyor. Uçsuz bucaksız evrenin her köşesinde ve görünen evrenin sınırlarının ötesinde adım adım Allah&#8217;ın ilmini izliyor. Her vadide, her derede çeşitli tablo ve sahnelerle karşılaşırken insanın içi ürperiyor. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekte mühürlü boyutları, ufukları ve derinliği bitmez tükenmez gaybın perdelerini kaldırıyor ya da kaldırmağa çalışıyor. Oysa bilinmezliklerin anahtarı yüce Allah&#8217;ın katındadır, O&#8217;ndan başkası bilemez.</p>
<p>Bütünüyle Allah&#8217;ın bilgisine açık karanın bilinmezliklerinde, denizin dipsiz derinliklerinde dolanıp duruyor insan hayalı. Yeryüzünün tüm ağaçlarından kopan sayısız yaprakları izliyor. Orada, burada ve şuracıkta kopan her yaprağı görmektedir yüce Allah. Yerin derinliklerinde gizlenmiş hiçbir tane Allah&#8217;ın gözünden kaçmaz. İçindeki hiçbir şeyin Allah&#8217;ın kuşatıcı bilgisinin dışında kalmadığı uçsuz bucaksız evrende yer alan yaş, kuru her şey onun kontrolündedir.</p>
<p>Bu, başları döndüren ve akılları şaşırtan bir gezintidir. Zamanın boyutlarına, mekânın ufuklarına, görülen ve görülmeyenin, bilinen ve bilinmeyenin derinliklerine yapılan bir gezintidir. Mesafesi oldukça uzun, alanı son derece geniştir bu gezintinin. Hayal, bu gezintiyi tüm boyutlarıyla düşünmekten aciz kalıyor. İşte böyle birkaç kelimede bu derece titiz, eksiksiz ve kapsamlı çizilmektedir bu tablo.</p>
<p>Dikkat edin, bu bir mucizedir!</p>
<p>Ne yönden bakarsak bakalım, şu kısacık ayete, Kur&#8217;an&#8217;ın kaynağıyla konuşan bu mucizeyi göreceğiz.</p>
<p>Konusu açısından baktığımızda, bu sözü bir insanın söyleyemeyeceğini, üzerinde insan damgası bulunmadığını daha karşılaşır karşılaşmaz, duyduğumuz o ürpertiden anlayıveririz. Çünkü insan düşüncesi böyle bir konuyu -ilmin kapsayıcılık ve kuşatıcılığı konusunu araştırdığı zaman, böylesine geniş ufuklara ulaşması mümkün değildir. Bu alanda ortaya konan insan fikrinin, ürünlerinin ve çalışmalarının değişik bir özelliği ve belli bir sınırı vardır. İnsan, dile getirdiği düşüncesini ilgi alanından çekip çıkarmaktadır. Yeryüzünün her köşesindeki ağaçlardan kopan yaprakları gözetip saymak insanın ilgi alanına giren bir konu mudur? Bu nokta; ilk anda insanın aklına gelebilecek bir sorun değildir. Yeryüzünün her köşesine dalından kopmuş yaprakları izlemek ve saymak insanın aklına gelmez. Bu yüzden böyle bir yola başvurmaz da. Kapsamlı bir bilgiye dayanarak konuyu dile getirmesi de beklenemez. Çünkü dalından kopmuş yaprağın sayısını bilmek ve bunu dile getirmek yüce yaratıcının işidir.</p>
<p>İnsan düşüncesinin yerin karanlıklarında gizlenmiş her tohumla ne ilgisi vardır? Kuşkusuz insanoğlunun en fazla yapabildiği toprağın altına bizzat gizlediği tohumun gelişmesini gözetmektedir. Ancak toprağın karanlığında gizlenmiş her taneyi izleme konusu insan aklının ilgilenebileceği, varlığını düşüneceği ve kapsamlı bir bilgiye dayanarak sözünü edebileceği bir konu değildir. Toprağın karanlıklarında örtülü tanenin sayısını ancak yaratan bilir, bundan söz etmek de O&#8217;na yakışır. &#8220;Yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221; ifadesindeki bu kesinlikle, insan fikrinin ilgisi nedir? Bu konuda insan fikrinin en fazla yapabildiği, elindeki yaş ve kuru şeylerden yararlanmaktır. Ancak kapsamlı bilgiye kanıt olarak bundan söz etmek insanın yeltendiği bir şey olmadığı gibi böyle bir ifade tarzına başvurduğu da görülmemiştir. Yaş, kuru her şeyin sayısını bilen ve bundan söz eden ancak yüce yaratıcıdır.</p>
<p>İnsan, dalından kopmuş her yaprağın, gizlenmiş her tohumun, yaş-kuru her şeyin açık bir kitapta, korunmuş bir kütükte kaydedilmiş olmasını düşünmez. Neden böyle bir şey yapsın ki? Bundan yararı ne olacaktır? Bir kütükte kaydetmeye neden önem versin? Ancak bunları sayan, kaydeden, mülkün sahibidir. Mülkünden hiçbir şey bilgisinin dışında değildir. Bu konuda küçük de büyük gibidir ve basit önemli biridir. Örtülü olanla, açıkta olan fark etmez. Bilinmezle bilinen, uzakla yakın hep aynıdır.</p>
<p>Kuşkusuz bu kapsamlı, geniş, derin ve parlak sahne&#8230; Bütün yeryüzünün ağaçlarından kopan yaprağın, yerin her katmanında örtülü tohumun ve yeryüzünün her köşesindeki yaş, kuru her şeyin içinde yer aldığı bir sahne&#8230; Evet insan düşüncesi nasıl bu sahneye yönelemiyor ve onunla ilgilenemiyorsa, aynı şekilde insan gücü de bunu ne algılayabilir ne de kuşatabilir. Bu sahne bir bütün olarak sadece Allah&#8217;ın bilgisine açılır. O&#8217;nun bilgisi her şeyi kapsamış ve kuşatmıştır. Her şey O&#8217;nun koruması altındadır. Dilemesi ve takdiri, büyük-küçük, basit üstün, örtülü-açık, bilinmez-bilinen ve uzak-yakın her şeyle yakından ilgilidir.</p>
<p>Belli bir bilinç düzeyine ve ifade gücüne sahip insanlar, insan düşüncesinin ve ifade etme yeteneğinin sınırını çok iyi bilirler. İnsan olarak yaşadıkları deneyimlere dayanarak buna benzer bir sahnenin insanın hatırına gelemeyeceğini ve bu şekil bir ifadenin insandan kaynaklanamayacağını bilirler. Bu konuda tartışmak isteyenler, tüm insan sözlerine baksınlar. Bunun gibi bir yönelişle karşılaşacaklar mı bakalım?</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da yer alan bu ve benzeri ayetler bile bu yüce kitabın kaynağını bilmek için yeterlidir.</p>
<p>İfadedeki sanatsal olağanüstülük açısından ayete baktığımızda güzellik ve ahenk dolu ufuklar görürüz. İnsan ürünü sözlerde, bu denli erişilmez düzeye hiçbir zaman ulaşılamamıştır.</p>
<p>&#8220;Gaybın anahtarları Allah&#8217;ın katındadır. Onu yalnız O bilir.&#8221;</p>
<p>Zaman ve mekânda, geçmişte, şimdiki zamanda ve gelecekte, hayatta meydana gelen olaylarda ve iç düşüncelerdeki mutlak &#8220;bilinmezlik&#8221;teki uzaklık ufuklar ve dipsizlik&#8230;</p>
<p>&#8220;Karada ve denizde olanı bilir.&#8221;</p>
<p>Görülen alemdeki uzaklığı, ufukları ve derinlikleri; aynı düzeyde, aynı genişlik ve kapsayıcılıkta bilir. Gözle görülen alemdeki bu uzaklık, ufuklar ve derinlik perdeli gayb alemine uygun düşmektedir.</p>
<p>&#8220;O&#8217;nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez.&#8221;</p>
<p>Ölüm ve yok oluş olayı&#8230; Yücelerden aşağılara, hayattan yokluğa düşüş hareketi&#8230;</p>
<p>&#8220;Yerin karanlıklarında olan tane&#8230;&#8221;</p>
<p>Dipten yüzeye, gizlilikten ve sessizlikten, patlamaya ve serbestliğe doğuş ve gelişim hareketi&#8230;</p>
<p>&#8220;Yaş, kuru her şey apaçık kitaptadır.&#8221;</p>
<p>Kapsamlı bir genelleme&#8230; genel anlamda her canlıda parlayıp solan hayat ve ölümü içine almaktadır.</p>
<p>Bu yöneliş ve hareketleri kim meydana getirmektedir? Şu uyum ve güzelliği var eden kimdir? Bunun gibi kısacık bir ayette bütün bunları ve şunları oluşturan kimdir? Allah&#8217;dan başka kim olabilir?</p>
<p>GAYB NEDİR?</p>
<p>Şimdi de yüce Allah&#8217;ın şu sözü üzerinde biraz duralım:</p>
<p>&#8220;Gaybın anahtarları O&#8217;nun katındadır. O&#8217;ndan başka kimse bilemez onu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Gayb&#8221;, &#8220;anahtarları&#8221; ve bunlara ilişkin &#8220;bilgi&#8221;nin yüce Allah&#8217;a özgü oluşu konusu üzerinde birkaç söz söylemek için duruyoruz. Bunun nedeni &#8220;gayb&#8221; olgusunun, İslâm inancının temel bir ilkesi ve imanın başlıca kuralıdır. Bir de &#8220;gayb&#8221; (görünmez) ve gaybiyet (görünmezlik) kelimesinin, materyalizmin ortaya çıkışından sonra son günlerde çokca savsaklanması ve &#8220;Bilim&#8221; ve &#8220;Bilimsellik&#8221; kelimelerine karşıt gibi gösterilmesinden ötürü üzerinde durmamız gerekmektedir. Kur&#8217;an-ı Kerim, anahtarlarını Allah&#8217;dan başka kimsenin bilmediği, bir &#8220;gayb alemi&#8221;nin olduğunu bildirmektedir. Ayrıca insana bu konuda çok sınırlı bir bilginin verildiğini belirtmektedir. Bu az bilgi de insana, yüce Allah&#8217;ın bildiği insanın gücü ve ihtiyacı oranında verilmiştir. Buna göre insanlar yüce Allah&#8217;ın kendilerine verdiği bilginin ötesinde zandan başka hiçbir şey bilemezler. Zan ise, hakka göre hiçbir şey ifade etmemektedir. Ayrıca yüce Allah, bu evreni yarattığını, onu değişmez bir kanuna dayandırdığını, insan ilminin bu kanunların bir kısmını araştırıp kavrayabileceğini, gücü ve ihtiyacı oranında bu kanunlara göre hareket edebileceğini ve Rabbinin katından gelen şeyin gerçek olduğuna olan inancını arttıracak ve pekiştirecek şekilde iç ve dış dünyada bu kanunlardan bir kısmını ortaya çıkarabileceğini bildirmektedir. Ancak bu ortaya çıkarma olayı, insanın bilmediği &#8220;gayb&#8221; gerçeğine ilişkin yüce Allah&#8217;ın değişmez kanunlarının ihlâli anlamına gelmez. Çünkü bu hep &#8220;gayb&#8221; olarak kalacaktır. Ayrıca bu durum, yüce Allah&#8217;ın iradesinin serbestliğine ve her şeyin Allah&#8217;a özgü gaybi bir kader uyarınca meydana gelişi gerçeğine de ters düşmez. İslâm inancındaki ve bu inancın gerçeklerinden meydana gelen müslümanın düşüncesindeki uyuma denk bir şekilde yokdan var olup, varlıklar arasında görülür.</p>
<p>Çok yönlü birbirleriyle uyum içinde olan eksiksiz bu gerçeklerin tümü, -bu tefsire- elimizden geldiğince özet olarak bir açıklama yapmamızı gerektirmektedir. Ayrıca sözlerimiz bu tefsirde uyduğumuz metodun sınırlarının dışına çıkmamalıdır.</p>
<p>Yüce Allah, Kur&#8217;an&#8217;ın birçok yerinde müminleri &#8220;gayba&#8221; inanan kişiler olarak nitelendirmektedir. Böylece bu sıfatı imanın temellerinden biri saymaktadır:</p>
<p>&#8220;Elif-Lam-Mim. Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır. Onlar görmediklerine (gayba) inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler. Yine onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve ahiretten hiç kuşku duymazlar. İşte onlar Rabblerinden gelen bidayet yolundadırlar ve kurtuluşa erenlerdir.&#8221; (Bakara Suresi: 1-5)</p>
<p>Allah&#8217;a inanmak da bizzat görülmeyene, gayba inanmaktır. Çünkü insana göre, yüce Allah&#8217;ın zatı bir gaybtır. O&#8217;na inandıkları zaman görmeden inanıyorlar. Fiillerinin etkilerini görüyorlar sadece, yoksa ne zatını ne de yaptıklarının mahiyetini kavrıyorlar.</p>
<p>Ahiret gününe inanmak da aynı şekilde görülmeyene, gayba inanmaktır. Çünkü kıyamet, insana göre bir gaybtır. Ondan sonra meydana gelecek yeniden dirilme, hesap, mükâfat ve ceza Allah&#8217;ın anlattıklarını doğrulamak için müminlerin inandıkları birer gaybtır.</p>
<p>Ancak onu doğrulamakla imanın gerçekleşebileceği gayb olayı, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in müminlerin pratik durumunu ve kapsamlı inançlarını söz konusu ederken, anlattığı başka gerçekleri de içermektedir!</p>
<p>&#8220;Peygamber, kendisine Rabbi tarafından indirilen gerçeklere inandı, müminler de. Hepsi birlikte Allah&#8217;a, O&#8217;nun meleklerine, O&#8217;nun kitaplarına ve O&#8217;nun peygamberlerine inandılar. &#8220;O&#8217;nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Günahlarımızı bağışlamanı dileriz. Ey Rabbimiz, dönüşümüz sanadır&#8221; dediler.&#8221; (Bakara Suresi: 285)</p>
<p>Bu ayette peygamberin (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun), aynı şekilde müminlerin hep birlikte Allah&#8217;a inandıklarını -ki bu bir gaybdır- Allah&#8217;ın peygamberine indirdiklerine inandıklarını görüyoruz. Yüce Allah, peygamberini, kendisine indirdiği kitapta gaybın bir kısmından haberdar etmektedir. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyeni kimseye göstermez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği bunun dışındadır.&#8221; (Cin Suresi: 26-27)</p>
<p>Peygamberin ve müminlerin meleklere inanmaları da bir gaybdır. Çünkü insan gücü ve ihtiyacı oranında, yüce Allah&#8217;ın melekler hakkında bildirdiklerinden başka bir şey bilmez. (Bu cüzde &#8220;Melekler&#8221; konusuna bkz.)</p>
<p>Doğrulamayınca imanın varlığından söz edilemeyecek olan bir gayb daha kalıyor. O da, Allah&#8217;ın kaderidir! İman hadisinde sözü edildiği gibi, meydana gelmediği sürece bu konuda insan hiçbir şey bilemez.</p>
<p>&#8220;Kadere, iyilik ve kötülüğün O&#8217;ndan olduğuna&#8230;&#8221; (Buhari, Müslim)</p>
<p>Bununla beraber varlıklar aleminde insanı her yönden bir görülmezlik, bir gayb kuşatmıştır. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek bir gaybtır. İnsan için, insan bünyesi gaybtır. Çevresindeki tüm evren gaybtır. Evrenin oluşumu, hareket çizgisi, tabiat ve hareketleri gaybtır. Hayatın meydana gelişi, hareket çizgisi, tabiatı ve hareketleri gaybtır. İnsanın bilmediğinde, aynı şekilde bildiğinde de hep bir gayb mevcuttur.</p>
<p>İnsan bir bilinmezlik denizinde yüzmektedir. Değil çevresindeki ve tüm evrenin yapısında olup bitenleri bilmek, çevresindeki evrende, her atomda, atomdaki her elektronda, her hücrede ve hücrenin her dokusunda olacakları bilmek, bizzat içinde bulunduğu durumu ve kendi içinde olup bitenleri bile bilemez.</p>
<p>Büsbütün gayb! Her taraf bilinmezlikle dolu! Kısa görüşlü zavallı insanın aklı, bilinmezlik denizinde yüzmektedir. İnsan, şu koca denizde bir belirti olarak şurada, burada beliren buzul adacıklarına sığınmaktadır yalnızca. Allah&#8217;ın yardımı olmasaydı, tüm evreni emrine verip bazı kanunlarını öğretmemiş olsaydı, hiçbir şey yapamayacaktı. Buna rağmen şükretmiyor insan. &#8220;Kullarımdan şükredenler çok azdır.&#8221; (Sebe Suresi: 13) Hatta son zamanlarda insan, yüce Allah&#8217;ın evrensel kanunlardan bir kısmını kendisine göstermesinden ve kendisine verdiği az bilgiden dolayı büyüklenmektedir. Büyüklenmekte ve kimi zaman &#8220;insan tek başına ayaktadır&#8221; iddiasını ileri sürebilmektedir. İnsanın kendisine yardım edecek bir tanrıya ihtiyaç duymadığını söylemektedir. Evet insan büyüklenmekte ve &#8220;Bilim&#8221;in &#8220;Gayb&#8221;a (görülmeze), düşüncedeki &#8220;Bilimselliğin&#8221; de &#8220;Gaybiyet&#8221;e (görülmezliğe) karşıt olduğunu sanmakta ve &#8220;Bilim&#8221;le &#8220;Gayb&#8221;ın uyuşamayacağını iddia etmektedir. Aynen bilimsel mantıkla gayb mantığının uyuşamayacağını iddia ettiği gibi.</p>
<p>GAYBA GÖRE BİLİMİN KONUMU</p>
<p>&#8220;Gayb&#8221;a göre &#8220;bilim&#8221;in konumu nedir, buna bir göz atalım. İnsanın sınırlı bilgisi hakkında kesin hükmü bildiren, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yüce Allah&#8217;ın sözlerinin üzerinde düşündükten sonra, bizzat insanoğullarından kimi bilginlerin araştırmalarına ve söylediklerine bir bakalım:</p>
<p>&#8220;Size çok azı dışında bilgi verilmemiştir.&#8221; (İsra Suresi: 85)</p>
<p>&#8220;Onlar zandan ve nefislerinin arzusundan başkasına uymazlar. Oysa Rabblerinden onlara hidayet gelmiştir.&#8221; (Necm Suresi: 29)</p>
<p>Aşağıdaki ayet gaybın (görülmezliğin), bütünüyle Allah&#8217;ın bilgisince kuşatıldığını göstermektedir:</p>
<p>&#8220;Gaybın anahtarları O&#8217;nun yanındadır. O&#8217;ndan başkası bilemez.&#8221; (En&#8217;am Suresi: 59)</p>
<p>Bu ayet de, gaybı bilenin aynı zamanda her şeyi de gördüğünü belirtmektedir.</p>
<p>&#8220;Yoksa gaybın bilgisi onun katında mı ki görüyor? (Necm Suresi: 35) Ne kastedildiği bizzat sorunun içindedir.</p>
<p>İnsanoğlunun bilginlerinin araştırma ve sözlerinden yola çıkarak `gayba&#8221; göre &#8220;bilim&#8221;in konumuna bir göz atalım. Ancak amacımız bu konuda yüce Allah&#8217;ın kesin sözünü, bunların dedikleriyle doğrulamak değildir. -Bir müminin yüce Allah&#8217;ın sözünü insanların sözleriyle tasdik etmeye kalkışması düşünülemez.- Fakat biz, bunlara &#8220;Bilim&#8221;, &#8220;Gayb&#8221;, &#8220;Bilimsellik&#8221;, &#8220;Gaybilik&#8221; kavramlarını geveleyenleri doğruluğuna inandıkları insanların sözleriyle muhakeme etmek için göz atıyoruz. Böylece kendi çağlarında yaşayabilmek, çağın akılcılığından ve deneyimlerinin sonuçlarından geri kalmamak için, &#8220;kültür&#8221; ve &#8220;bilgi&#8221; edinmeleri gerektiğini öğrenmiş olurlar. Bizzat insanın araştırması, bilgi ve deneyimleri sonucu tek bilimsel gerçeğin &#8220;gayb&#8221; olduğunu anlarlar. Son deneyim ve sonuçlarının ışığında &#8220;Bilimselliğin&#8221; tamamıyla &#8220;Gaybilikle&#8221; eş anlamlı olduğunu görürler. &#8220;Gaybilik&#8221;in karşıtına gelince o da &#8220;bilgisizlik&#8221;tir. Onyedinci, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda yaşanmış ve fakat yirminci yüzyılda yaşanmaması gereken bilgisizlik&#8230;</p>
<p>Amerikalı çağdaş bir bilgin, &#8220;bilim&#8221;in ulaştığı &#8220;gerçek&#8221;lerden özetle şöyle söz etmektedir:</p>
<p>&#8220;Bilimler deneyle saptanmış gerçeklerdir. Bununla beraber değerlendirmesinde, nitelendirme ve sonuçlandırmasında titizlikten uzak olduğu oranda insanın hayal ve kuruntularından etkilenir. Bilimsel sonuçlar bu sınırlar içinde kabul görmektedir. Oysa bu haliyle nitelendirme ve bilgi açısından sayıların alanıyla sınırlanmış oluyor. İhtimallerle başlayıp, ihtimallerle sonuçlanıyor. Hiçbir zaman kesinlik ifade etmemiş oluyor. Dolayısıyla bilimsel sonuçlar yaklaşık sonuçlardır. Her zaman için ölçü ve yaklaşımlarda bir çabanın ürünü, sonuçlarda olabilen muhtemel yanlışlıklara açıktır. Ekleme ya da çıkarma şeklinde değişime uğrayabilirler. Bu yüzden nihaî gerçekler değildirler. Tabiat kanunlarından birini ortaya çıkaran ya da bir teori ortaya atan bir bilginin şöyle dediğini görebiliyoruz: &#8220;Bu, şu ana kadar elde ettiğimiz sonuçlardır.&#8221; Böylece ilerde olabilecek değişikliklere kapıyı açık bırakıyor.&#8221;</p>
<p>Bu sözler, bilimin ulaştığı ve ulaşabileceği tüm sonuçların gerçek mahiyetini özetlemektedir. &#8220;İnsan&#8221; sınırlı yöntemleri, hatta öncesizlik ve sonrasızlığa oranla sınırlı olan varlığıyla, bu sonuçlara ulaşmaya çabaladığından, kaçınılmaz olarak varılan bu sonuçlar, insanın mührünü taşıyacaktır. Bunun sonucu olarak da kısa süreli olmak, yanlış ve doğruya ve iptal edilip değiştirilmeye açık olmak gibi insanınkine benzer özelliklere açık olacaktır.</p>
<p>Bununla beraber insanın herhangi bir sonuca varmak için başvurduğu yöntemler, deney ve karşılaştırmadır. İnsan önce deneye başvuruyor. Sonra da deneyle ulaştığı bu sonucu karşılaştırma yoluyla genelleştiriyor. Oysa bilim ve bilim adamlarının itiraflarıyla; karşılaştırma, tahmini sonuçlara ulaştıran bir yöntemdir. Hiçbir zaman kesin ve nihaî sonuçlara götürmesi düşünülemez. Diğer yöntem ise, -bu ise, deney ve üzerinde deney yapılan şeyden elde edilen sonucu her zaman ve koşuldaki benzerine uygulatma anlamında araştırmadır.- İnsan için o kadar kolay bir yöntem değildir. Sadece kesin sonuçlara ulaştıran yöntemlerden bir tanesidir. Allah&#8217;ın insanlara yönelik yol göstericiliği ve açıklaması Olmazsa, insanı kesin, gerçek ve tartışmasız sonuca ulaştıran bir yel olma vasfını koruyamaz. Bu nedenle, Allah&#8217;ın bildirdiklerinin dışında insanın tüm bilgisi, hiçbir zaman kesinlik kazanmayan zanna dayalı bir bilgi olarak kalacaktır.</p>
<p>Bununla beraber insan, ulaştığı bu zanna dayalı bilgilerinin ötesinde çepeçevre bir &#8220;gayb&#8221; atmosferiyle kuşatılmıştır.</p>
<p>Çevresindeki bu evren&#8230; Evet insan halâ çevresindeki bu evrenin kaynağı, oluşumu, mahiyeti, hareketleri; &#8220;zaman&#8221; ve mahiyeti, &#8220;mekân&#8221; ve onun &#8220;zaman&#8221;la olan ilgisi ve evrende yer alan her şeyin &#8220;zaman&#8221; ve &#8220;mekân&#8221;la olan ilişkisi hakkında varsayımlar ve kuramlar geliştirip durmaktadır.</p>
<p>Şayet evrende &#8220;fikir&#8221; ve genel anlamda &#8220;enerji&#8221;nin mahiyetinden farklı bir mahiyete sahipse, nedir hayat? Kaynağı nedir? Nasıl oluşmuştur? Ne tür bir mahiyete sahiptir? Hareket çizgisi nasıldır? Kendisini etkileyen unsurlar nelerdir? Şu `maddi&#8217; varlıkla ne tür bir ilişkisi vardır?</p>
<p>`İnsanın kendisi nedir? Onu `madde&#8217;den farklı kılan nedir? Geri kalan canlılardan ne gibi bir ayrıcalığa sahiptir? Şu yeryüzüne nasıl gelmiştir ve ona nasıl egemen olmuştur? Kendisine bir ayrıcalık kazandıran ve onun sayesinde başka şeyler üzerinde tasarruf yetkisine sahip olduğu `akıl&#8217; nedir? Öldükten ve yok olduktan sonra ne olacaktır?</p>
<p>Bizzat insanın bünyesinde her an olup biten analizler ve bileşimler neyin nesidir ve nasıl meydana geliyor?</p>
<p>Tüm bunlar `gayb&#8217;ın alanıdır. Bilim ise kenarında durmaktadır. Zan ve tercih yoluyla da olsa, kimi zaman içine dalacak gibi oluyor sadece. Her ne kadar ileri sürülen görüşler, varsayım ve ihtimallerden öteye geçmiyorsa&#8230;</p>
<p>Bu çağda çok azı dışında bilimin bizzat ilgilenmediği ilâhlık gerçeği, melek, cin ve Allah&#8217;dan başka kimsenin bilmediği yaratıklara ilişkin gerçekleri, ölüm, ahiret, hesap ve ceza konusundaki gerçekleri bir kenara bıraksak&#8230; Evet bir an için tüm bunları bir kenara bıraksak bile yakınımızdaki `gayb&#8217; yeterlidir. Bu gayb karşısında bilim, teslim olmuş bir tavır takınmaktadır. Demogojiyi bilgiye, büyüklenmeyi samimiyete yeğleyenlerden başkası bu tavrı takınmaktan kaçınmaz.</p>
<p>Bazı örnekler verelim:</p>
<p>1- Evrenin temel yapısı ve gidiş tarzı hakkında modern bilimin dediğine göre, evrenin yapısının temelini atom oluşturmaktadır. Ancak alemin yapısındaki en küçük birim atom değildir. O da protonlardan (pozitif elektriksel enerji), elektrondan (negatif elektriksel enerji) ve nötronlardan (yüksüz pozitif ve negatif elektriksel enerjiyi eşit miktarda içeren nötr tarafsız enerji) meydana gelmektedir. Atom parçalanınca elektrikler (elektronlar) dağılır. Ancak laboratuarda her zaman kesin ve uyumlu bir hareket sergilemezler. Kimi zaman ışık dalgaları kimi zaman da mermi gibi hareket ederler. Hareketleri önceden belirlenemez. Aksine hiçbir zaman kesin olmayan başka bir kanuna uyarlar. O da ihtimaller kanunudur. Atomun hareket tarzı budur. Parçalar şeklinde atomlardan meydana gelen gruplar da bu şekilde hareket ederler.</p>
<p>İngiliz doğa bilimci ve matematikçi Sir James Jains şöyle der:</p>
<p>&#8220;Eski bilim kesin ilkeler belirliyordu. Buna göre tabiatın bir tek yolu takip etmekten başka seçeneği yoktur. Bu da zamanın başlangıcından sonuna kadar sebep ve sonuç arasındaki sürekli zincirleme doğrultusunda hareket etmesi için önceden çizilmiş bir yoldur. Buna göre (A) durumundan sonra (B) durumunun gelmesi kaçınılmazdır. Modern bilimin ise, şu ana kadar söyleyebildiği tek şey, (A) durumundan sonra (B) durumunun ya da (C) durumunun veya (D) durumunun veyahut bunlardan başka bir durumunun meydana gelebileceğidir. Evet şunu söyleyebilir: (B) durumunun meydana gelmesi ihtimali (C) durumundan fazladır. (C) durumunun meydana gelmesi de (D) durumundan daha muhtemel-dir. İşte böyle. Hatta (B), (C) ve (D) durumlarından herbirinin diğerine oranla meydana gelebilme ihtimalini belirleyebilir ancak, hangisinin diğerini takip edeceğini kesin bir şekilde haber veremez. Çünkü her zaman ihtimallerden söz etmektedir. Ancak söylenmesi gerekene gelince o da oranlara bağlıdır. Bu oranların gerçek mahiyeti ne olursa olsun.&#8221;</p>
<p>Şayet insan bilgisinin deneyimlerinin ulaştığı ve evren ve atomlarının içinde, eşiğinde durduğu nokta bu olmasaydı `gayb&#8217; ve insan bilgisine kapalı Allah&#8217;ın kaderi ne olacaktı?</p>
<p>Bu duruma radyum atomlarının ışınlanarak kurşun ve helyuma dönüşmesi örnek verilmektedir. Bu, tamamen bilinmez bir kadere, örtülü bir `gayb&#8217;a göre meydana gelmektedir. İnsan bilgisi bunun ötesine geçemiyor.</p>
<p>&#8220;Daha iyi açığa kavuşması için somut bir örnek verelim: Bilindiği gibi radyum atomları ve ondan başka ışınlama yeteneğine sahip elementler sırf zamanın geçmesiyle parçalanırlar. Geride kurşun ve helyum atomları kalır. Bu nedenle radyum kütlesi sürekli hacmini kaybeder ve zamanla yerini kurşun ve helyuma bırakır. Bu dengeli eksilmeye hükmeden genel kanunsa, son derece garip bir kanundur. Buna göre radyum atomları, sadece doğum olmadığı ve nüfusun tümü yaşlılıktan kaynaklanmayan tek bir ölümle yüzyüze kaldığı zaman insanların yok olması gibi eksilirler. Ya da aralarında hiç kimsenin kendi isteğiyle katılmadığı bir bölük askerin yok olacağı ateş hattına sürülmesi gibi yok olurlar. Kısacası bir radyum atomu üzerinde yaşlılığın hiçbir etkisi söz konusu değildir. Yani radyum atomu hayattan payını aldığı için ölmez. Aksine ölüm kendisine tesadüfen isabet ettiği için ölmüştür.&#8221; (Sir James Jains böyle söylüyor. Deneyimlerin ve tabiatın açık vasfının doğurduğu bilimsel sonuçlar çıkarıyoruz sözlerinden. Ancak kullandığı &#8220;tesadüfen isabet etme&#8221; deyimi, bizi ilgilendirmez. Çünkü biz biliyoruz ki o, süresini doldurmuştur ve ölüm ona, Allah&#8217;ın takdiri ve hikmeti uyarınca gelmiştir. Ve yine biliyoruz ki; her ecel önceden tayin edilmiştir. Bu noktada bir radyum atomu ile herhangi bir canlı arasında hiçbir fark yoktur. İnsanlar da bu şekilde gözlere görünmeyen ecelin dolması sonucu ölürler.)</p>
<p>&#8220;Bu gerçeği açıklamak için somut bir örnek verecek olursak şöyle söyleriz: Diyelim ki odamızda 2000 tane radyum atomu vardır. Bilim bir sene sonra bunlardan kaç tanesinin aktif kalacağını söyleyemez. Olsa olsa geri kalanlara tercih edilebilecek ihtimalleri sıralayabilir, 2000 veya 1999 ya da 1998 gibi. Sayısının 1999 olması, olabilecek en yakın ihtimaldir. Yani en çok tercih edilen ihtimale göre, gelecek yıl içinde 2000 atomdan sadece bir tanesi yok olacaktır.</p>
<p>2000 atom içinde bu belli atomun hangi yöntemle seçildiğini kavrayamıyoruz. İşin başında bu atomun diğerlerinden daha çok bir çarpışmaya uğrayacağını ya da daha sıcak bir ortama girebileceğini yahut gelecek yıl içinde bu ikisinin dışında bir olayla karşılaşabileceğini varsayabiliriz. Ancak tüm bunlar hiçbir zaman doğru olmayacaktır. Çünkü şayet bir tek atomun çarpışmaya uğraması ya da sıcak bir ortama girmesi sonucu yok olması mümkün oluyorsa, geri kalan 1999 atomun da parçalanması mümkündür. O halde basınç ya da ısı uygulama sonucu, radyum atomunu parçalamak konusunda acele edebiliriz. Ancak doğa bilimcilerden her biri bunun mümkün olmadığını bildirmektedir. Aksine her yıl 2000 tane radyum atomunun içinde sadece bir tane atoma ölümün isabet ettiğine ve onu parçalanmaya zorladığına inanmaktadır.&#8221; İşte 1903 yılında &#8220;Ruderford&#8221; ve &#8220;Sdey&#8221;nın ortaya attıkları kendiliğinden parçalanma teorisi budur.</p>
<p>O halde kendisinin ve başkasının isteği dışında, kendisinden ve başkasından bir bilgi olmaksızın atomun radyasyon yaymasını sağlayan görünmez kader bu değilse nedir?</p>
<p>Kuşkusuz bunları söyleyen adam, insanların göremediği ilâhi kaderi ispat etmek isteğinde değildir. Aksine bizzat insan bilgisinin vardığı sonuçların baskısından kaçma çabasındadır. Ancak `gayb&#8217; gerçeği onu, gördüğümüz gibi konuşmak zorunda bırakmaktadır.</p>
<p>2- Nasıl ki `gayb&#8217; gerçeği evrenin yapısının, temelinin ve hareketlerinin açıklanması konusunda bir zorunluluksa, aynı şekilde insan bilgisinin ulaştığı aynı güçle hayatın ortaya çıkışı ve hareketleri konusunda da bir zorunluluktur.</p>
<p>Almanya Frankfurt Üniversitesi profesörlerinden biyolog ve botanikçi Russel Charles Ernest şöyle der:</p>
<p>&#8220;Cansızlar aleminden hayatın nasıl meydana geldiğine ilişkin birçok teoriler geliştirilmiştir. Kimi araştırmacılar hayatın proteinden ya da virüsden yahut proteinin büyük parçalarının biraraya gelmesinden meydana geldiği sonucuna varmışlardır. Bazı insanlar bu teorilerin canlılar alemi ile cansızlar alemini bölen boşluğu kapattığını düşünebilir. Ancak kabul etmek zorunda olduğumuz realite gösteriyor ki, cansız bir maddeden canlı bir madde meydana getirmek için harcanan tüm çabalar, beklenmeyen bir başarısızlık ve bozgunla sonuçlanmıştır. Bununla beraber Allah&#8217;ın varlığını inkâr eden biri, sonradan meydana gelen alemin, atomların ya da parçaların rastlantı sonucu biraraya gelmesinden oluştuğuna ilişkin doğrudan bir kanıt ileri süremez. Canlı hücrede gördüğümüz şekilde hayatın ortaya çıkışını, korunmasını ve yönlendirilmesini bu şekilde izah edemez. Kişi hayatın ortaya çıkmasına ilişkin bu yorumu kabul etmekte serbesttir. Bu onu ilgilendiren bir şeydir. Ancak bunu kabul ettiği zaman, Allah&#8217;ın varlığına, her şeyi yaratıp yönlendirdiğine inanmanın akla getirdiği zorlukların ve çaresizliklerin çok daha şiddetlisini yaşayacaktır.</p>
<p>Canlı hücrelerden herbirinin son derece karmaşık bir yapıya sahip olduğuna bu yüzden anlaşılmasının oldukça güç olduğuna inanıyorum. Yeryüzünde bulunan milyarlarca canlı hücre Allah&#8217;ın gücüne, düşünce ve mantığa dayalı bir şahitlik yapmaktadırlar. Bu yüzden ben Allah&#8217;ın varlığına bütün içtenliğimle inanıyorum.&#8221;</p>
<p>Bu şahitlikten bizi ilgilendiren evrenin oluşumu ve hareketleri gibi hayat sırrının ve oluşumunun da Allah&#8217;ın bilgisince kuşatılmış gaybın kapsamına girdiği gerçeğidir. Bu konuda ihtimaller ileri sürmekten başka insanın elinden bir şey gelmez. Kuşkusuz ulu Allah doğru söylüyor. &#8220;Göklerin, yerin ve kendilerinin yaratılmasını onlara göstermedim.&#8221; (Kehf Suresi: 51)</p>
<p>3- İnsana ulaşmak için daha geniş bir adım atıyoruz. Erkeğin bir atımlık menisinde yaklaşık olarak 60.000.000 (altmış milyon) sperm yer almaktadır. Hepsi de kadının rahmindeki yumurtalığa döllenmek için hızla atılırlar. Hangisinin ileriye geçip yumurtacıkta döllendiğini hiç kimse bilemez. İşte bu `gayb&#8217;dır. Ya da aralarında bu işte bir rol sahibi olan kadın ve erkekde olmak üzere hakkında insanların hiçbir şey bilmediği Allah&#8217;ın görünmez kaderidir. Sonra altmış milyon spermi geride bırakan tek sperm, birlikte döllenmiş hücreyi oluşturmak için yumurta ile birleşir. İşte cenin bundan meydana gelmektedir. Yumurtalıktaki kromozomların tümü, dişi olmakla beraber, sperm kromozomlarının bir kısmı erkek bir kısmı da dişidir. Yumurtalığa giren erkek ya da dişi kromozomların sayısı -erkek veya dişi olması bakımından- ceninin durumunu belirler. Bu da yüce Allah&#8217;ın görünmez kaderine göre meydana gelmektedir. Bu konuda insan herhangi bir bilgiye sahip olmadığı gibi hiçbir şekilde müdahalede bulunma gücüne de sahip değildir. Ceninin anne ve babası da farklı bir konuma sahip değildir.</p>
<p>&#8220;Allah her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. Onun katında her şey bir ölçüye göredir. Görüleni de görülmeyeni de bilir, yücelerin yücesi büyük Allah.&#8221; (Ra&#8217;d Suresi: 8-9)</p>
<p>&#8220;Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah&#8217;ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine erkek çocuk verir. Yahut hem kız, hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir her şeye gücü yetendir.&#8221; (Şura Suresi; 49-50)</p>
<p>&#8220;Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte bu Rabbiniz olan Allah&#8217;tır, O&#8217;ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl olur da O&#8217;nu bırakıp başkasına yönelirsiniz?&#8221; (Zümer Suresi: 6)</p>
<p>İşte bu, insan `bilgi&#8217;sinin kapısında durduğu ve yirminci yüzyılda karşı karşıya kaldığı `gayb&#8217; gerçeğidir. Oysa geçmiş asırlarda yaşayan bazı kimseler `gaybilik&#8217;in `bilimsellik&#8217;e aykırı olduğunu iddia ediyorlardı. Bilimsel mantıkla yaşamak isteyen toplumların, `gayb&#8217; mantığından kurtulmalarının gerektiğini söylüyorlardı. Ama işte bakınız bizzat insan bilgisi, yirminci yüzyıl bilim ne diyor: Ulaşılan tüm sonuçlar ihtimallerden ibarettir. Ortada kesin ve içinde kuşku bulunmayan tek gerçek &#8220;gayb&#8221;dır.</p>
<p>Gayb gerçeği hakkındaki bu kısa ve toplu değerlendirmemizi burada kesmeden önce İslâm inancında, İslâm düşüncesinde ve İslâm mantığında gayb gerçeğinin mahiyeti hakkında birkaç söz söylememiz yararlı olacaktır.</p>
<p>İslâm düşüncesini ve İslâm mantığını oluşturan İslâm inancının kaynağı olan Kur&#8217;an, ortada bir görülen bir de görülmeyen alemin varlığından söz etmektedir. O halde insanı kuşatan her şey, görülmezlikten ibaret değildir. Aynı şekilde insanın sürekli ilişki içinde olduğu evrensel kanunlar, büsbütün bilinmezlik değildir.</p>
<p>Kuşkusuz bu evrenin değişmez kanunları vardır. İnsan, yeryüzünde Allah&#8217;ın halifeliği görevini yerine getirmek için, gücü ve ihtiyacı oranında kendisine gerekli olacak kadarını öğrenebilir bu kanunların. Kuşkusuz yüce Allah, insana evrensel kanunların bir kısmını öğrenmek ve halifelik görevini yerine getirmek, yeryüzünü imar etmek, hayatı ilerletmek, yeryüzünün zenginlik kaynaklarından, rızıklarından ve enerji kaynaklarından yararlanmak için bu kanunlar uyarınca, evrensel kanunları egemenliğine alma gücünü vermiştir.</p>
<p>Tüm genelliğiyle bu değişmez kanunların yanında, yüce Allah&#8217;ın serbest iradesi vardır. Her ne kadar bu kanunları kendisi koymuşsa da hiçbir zaman bu kanunlar O&#8217;nun dilemesini bağlayamaz. Uygulanan bu kanunların her defasında O&#8217;nun öngördüğü şekilde uygulandığı Allah&#8217;ın kaderi vardır. Dolayısıyla bu kanunlar, otomatik birer unsur değildirler. Allah&#8217;ın koyduğu kural uyarınca hareket etséler de, tüm hareketlerine Allah&#8217;ın kaderi egemendir. Her defasında bu kanunların kendisine uygun olarak hareket ettiği kaderde, hiç kimsenin hakkında kesin olarak bir şey bilemediği `gayb&#8217;ın kapsamındadır. Bu konuda insanların ileri sürdükleri tüm bilgiler, `zan&#8217; ve `ihtimaller&#8217;den ileri gidemez. Bu, aynı zamanda insan bilgisinin kabul ettiği bir husustur da.</p>
<p>Kuşkusuz, an gibi kısa bir zaman diliminde insan bünyesinde milyarlarca operasyon meydana gelmektedir. Kendi bünyesinde olup bitmesine rağmen tüm bunlar, insan için birer gaybdırlar. Aynı şekilde çevresindeki evrende de bunun gibi milyarlarca operasyon gerçekleşmektedir. Bunlar da tıpkı diğerleri gibi insanın, hakkında hiçbir şey bilmediği `gayb&#8217;ın kapsamına girmektedirler.</p>
<p>Bazısı insanlar tarafından bilinen ve yeryüzünde halifelik görevini yerine getirmek için düzenli ve bilimsel bir şekilde yararlandığı değişmez kanunların varlığına rağmen `gayb&#8217;, insanın ve evrenin geçmişini, bugününü ve geleceğini kuşatmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz insan, kendi isteğinin dışında ve ne zaman geleceğini bilmeden bu dünyaya. gelmektedir. Aynı şekilde kendi isteğinin dışında ve ne zaman gideceğini bilmeden gitmektedir. Bu durum her canlı için geçerlidir. Ne kadar bilirse bilsin, neler öğrenirse öğrensin, bu realiteden hiçbir şey değiştirmeyecektir.</p>
<p>&#8220;İslâm rasyonalizmi&#8221;, `bilimsel gaybi&#8217; bir rasyonalizmdir. Çünkü `bilim&#8217; ve `realite&#8217;nin şahitliğiyle `gaybi&#8217;lik, `bilimsel&#8217;liğin ta kendisidir. Gayb gerçeğini inkâr etmeye gelince bu, bilgiçlik taslayanların içinde yüzdükleri bir bilgisizliktir.</p>
<p>Kuşkusuz &#8220;İslâm rasyonalizmi&#8221;, anahtarlarını yüce Allah&#8217;dan başka kimsenin bilemediği gizli gayb&#8217;a inanmayı ve değişmez evrensel kanunların varlığını kabul etmeyi bünyesinde toplamıştır. İnsanın yeryüzündeki hayatı için lâzım olacak kadarını bilmek ve değişmez temelleri uyarınca ilişkide bulunmak mümkündür bu kanunlarla. Müslüman kendi sınırları içinde insan bilgisini görmezlikten gelmez. Aynı şekilde, ortada yüce Allah&#8217;ın dilediği kimseye dilediği kadarını öğretmesinin dışında hiç kimsenin bilemediği bir gayb aleminin olduğuna ilişkin realist gerçeği de kavramaktan geri durmaz.</p>
<p>Gayb&#8217;a iman, kişiyi, duyularının algıladığından başkasını algılayamayan hayvanlık derecesinden alıp, varlık aleminin, duyuların ya da duyu organlarının bir uzantısından başka bir şey olamayan teknolojik araçların algılayabildiği şu küçücük ve sınırlı mekandan çok daha büyük ve kapsamlı olduğunu algılayan insanlık düzeyine çıkartan bir merdiven konumundadır. Kuşkusuz bu, insanın, varlığın tümüne, kendi varlığı, varlığın bünyesindeki sınırsız güç kaynaklarına, evrenin algılanmasına ve evrenin ötesindeki güç ve planı kavramasına ilişkin düşüncesinde derin etkileri bulunan bir değişimdir. Nitekim bu değişimin, insanın yeryüzündeki hayatında da derin etkileri söz konusudur. Kuşkusuz küçük bir ortamda yaşayıp duyu organlarıyla algılayan, kocaman evrende yaşayıp her şeyi ortada ve gözleriyle gören, evrenin katmanları arasından ve derinlilerinden gelen sesleri ve ilhamları algılayan, kısa ve sınırlı ömründe aklının aldıklarının zaman ve mekân içinde çok daha boyutlu olduğunun bilincinde olan, görüleni ve görülmeyeni ile birlikte evrenin ötesinde evrenden çok daha büyük bir gerçeğin varlığından haberdar olan, evrenin bu gerçekten kaynaklandığını, varlığını ondan aldığını ve bu gerçeğin, gözlerin göremediği, akılların kavrayamadığı yüce ilâhlık makamı olduğunu bilen birisi gibi olamaz.</p>
<p>&#8230;&#8221;Gayb&#8217;e (görünmeyene) inanmak, insanın, hayvanlar alemi düzeyinin üstüne yükselmesi konusunda yol ayırımı konumundadır. Fakat günümüzün materyalistleri, bütün zamanların materyalistleri gibi insanı, duyu organlarının&#8217; algıladıkları dışında, hiçbir varlığın onaylanmadığı hayvanlık düzeyine indirmek istiyor ve bu kavrama körlüğüne `ilericilik&#8217; adını veriyorlar. Oysa bu yaklaşım, yüce Allah&#8217;ın, müminleri içine düşmekten koruduğu bir tersine gidiştir. Allah, müminleri bu tersine gidişten koruyarak, `görünmeyene inanmak&#8217; sıfatın ı onların ayırıcı niteliklerinden biri yapmıştır. Sayısız nimetlerine karşılık Allah&#8217;a hamd olsun. Ve yine tersine gidenler ile baş aşağı dönenlere yazıklar olsun.&#8221;</p>
<p>`Gaybilik&#8217; ve `Bilimsellik&#8217;ten söz edenler bir de `tarihsel determinizm&#8217;den söz etmektedirler. Sanki tüm gelecekten eminmişler gibi. Oysa çağdaş bilim, &#8220;ihtimaller&#8221;den söz etmektedir, `kesin sonuçlar&#8217;dan değil.</p>
<p>`Kesin zorunluluk&#8217;lardan söz edenlerden biri de Marx&#8217;tı. Peki günümüzde Marx&#8217;ın haber verdiği `determinizm&#8217; nerede?</p>
<p>Marx, sanayileşmenin zirvesine ulaşması ve dolayısıyla kapitalizmin zirveye yerleşmesi, öte taraftan işçilerin gittikçe yoksullaşmaları sonucu kaçınılmaz olarak komünizmin İngiltere&#8217;de gerçekleşeceğini haber vermişti. Ancak komünizm sanayi bakımından en çok, geri kalmış uluslarda; Rusya Çin ve benzeri yerlerde kurulabildi. Fakat sanayileşmiş ileri ülkelerde hiçbir zaman gerçekleşemedi.</p>
<p>Lenin ve Stalin, Kapitalist dünya ile Komünist dünya arasında zorunlu bir savaştan haber vermişlerdi. Oysa halefleri Kruşçef `barış içinde yaşam&#8217; bayrağını yükseltmektedir.</p>
<p>Biz zorunluluklardan söz eden bütün kehanetleri uzun uzadıya anlatacak değiliz. Çünkü üzerinde ciddi ciddi tartışmaya değmezler.</p>
<p>Kuşkusuz ortada tartışmasız tek gerçek vardır, o da gayb gerçeğidir. Bundan sonrası ihtimallerden ibarettir. Meydana gelmesi zorunlu olan bir tek şey vardır, o da yüce Allah&#8217;ın hükmünü takdir ettiği şeyin meydana gelmesidir. Allah&#8217;ın kaderi de görülmez gaybdır. Bunların yanında bir de evrenin değişmez bir yasası vardır. İnsanın bu yasayı öğrenmesi ve yeryüzündeki halifelik görevinde onlardan yararlanması her zaman mümkündür. Ancak Allah&#8217;ın yürürlükteki kaderine ve bilinmez gaybına kapıyı her zaman açık tutmak şartıyla. İşte her şeyin temeli budur.</p>
<p>&#8220;Doğrusu bu Kur&#8217;an en doğru yola götürür.&#8221; (İsra Suresi: 9)</p>
<p>Ayetlerin akışı, gaybın anahtarlarına ve evrenin her köşesinde olup bitenlere ilişkin yüce Allah&#8217;ın kapsamlı bilgisinden, insanların şahsında bu kapsamlı bilginin bir diğer alanına geçmektedir. Kuşatıcı bilgiden sonra ilâhi egemenliğin alanlarından birine geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-51-59-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En&#8217;am Suresi&#8217;nin 104-134.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-104-134-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-104-134-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 09:53:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fizilal'il Kur'an Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Şehid Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir dinle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir indir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir izle]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir mp3]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirdersi]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2659</guid>
		<description><![CDATA[104- Hiç kuşkusuz size Rabbinizden birçok uyarıcı kanıtlar, açık belgeler geldi. Kim bunları görürse, kendi lehine ve kim bunlara karşı göz yumarsa kendi aleyhine davranmış olur. Ben sizin başınızda korucu, bekçi değilim. Şu Allah katından gelen ayetler&#8230; birer kanıttırlar&#8230; Kanıtlar doğru yolu gösterirler, insanı doğruya yöneltirler. Bu da aynen öyle&#8230; kanıttır&#8230; Doğru yolu göstermektedir. Kim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>104- Hiç kuşkusuz size Rabbinizden birçok uyarıcı kanıtlar, açık belgeler geldi. Kim bunları görürse, kendi lehine ve kim bunlara karşı göz yumarsa kendi aleyhine davranmış olur. Ben sizin başınızda korucu, bekçi değilim.</strong></p>
<p>Şu Allah katından gelen ayetler&#8230; birer kanıttırlar&#8230; Kanıtlar doğru yolu gösterirler, insanı doğruya yöneltirler. Bu da aynen öyle&#8230; kanıttır&#8230; Doğru yolu göstermektedir. Kim görürse bu onun yararına olacaktır. Doğruluk ve aydınlık bulacaktır. Bunun da ötesinde körlükten başka bir şey yoktur. Bunca ayet ve kanıttan sonra, duyu organları iş görmez hale gelmiş, bilinci kapalı, vicdanı körelmiş kör kimseden başkası sapıklık üzere kalmakta ısrar etmez.</p>
<p>Hz. Peygamber (selâm üzerine olsun) böylelerinin işinden uzak olduğunu, onlardan sorumlu olmadığını duyurması için direktif verilmektedir.</p>
<p>&#8220;Ben sizin bekçiniz değilim.&#8221;</p>
<p>Geçen ayette yer alan yüce Allah&#8217;ın sıfatına ilişkin şu ifade ile, &#8220;Gözler onu görmez. O bütün gözleri görür. O lâtiftir, haberdardır.&#8221; Ardından gelen, &#8220;Rabbinizden size açık kanıtlar geldi. Kim görürse kendi lehine, kim körlük ederse kendi aleyhine davranmış olur&#8221; sözü arasındaki atmosfer, gölge ve ifade ahengi gözümüzden kaçmıyor. İfadede, &#8220;görülen kanıtlar&#8221;, &#8220;gözler&#8221;, &#8220;gören&#8221; ve &#8220;kör&#8221; kelimelerinin kullanılması da akışa müzikal bir aheng kazandırmaktadır.</p>
<p>ÇEŞİTLİ DELİLLER</p>
<p>Bundan sonra surenin akışı, Hz. Peygambere (selâm üzerine olsun) yönelmekte ve ona evrende yer alan kanıtların bu kadar üstün bir düzeyde açıklanmasından söz etmektedir. Oysa bu düzey hiç de peygamberin ve içinde yaşadığı toplumun okur-yazar olmayışıyla bağdaşmamaktadır. Evrende yer alan bu kanıtların böylesine yüksek bir düzeyde ele alınması -sezme yetenekleri açık olanlar için- bu açıklamanın ilahî bir kaynaktan geldiğini göstermektedir. Buna rağmen müşrikler bu kanıtlarla ikna olmak istemezler. Bu yüzden; &#8220;inanç ve evrene ilişkin bu konuları Muhammed (selâm üzerine olsun) kitap ehli birinden öğrenmiştir&#8221; derlerdi. Ancak Muhammed (selâm üzerine olsun)&#8217;in söz konusu ettiği bu yüksek düzeyli açıklamaların, kitap ehli tarafından da bilinmediğini bilmiyorlardı. İnsanoğlunun şimdiye kadar bildiği ve bundan sonra bileceği tüm bilgilere rağmen, bütün yeryüzü, bu erişilmez düzeye hiçbir şekilde ulaşamamıştır, ulaşamayacak da. Bu yüzden Hz. Peygamber&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) kendisine vahyedilene uy ve müşriklerden yüz çevirme direktifi verilmektedir.<br />
<strong>105- Kimileri sana &#8220;Sen bir yerden ders almışsın &#8221; desinler ve bilenlere de iyice anlatalım diye ayetlerimizi çeşitli açılardan açıklıyoruz.</p>
<p>106- Rabbinden sana gelen vahye uy, O&#8217;ndan başka ilâh yoktur, O&#8217;na ortak koşanlardan yüz çevir.</p>
<p>107- Allah dileseydi, onlar O&#8217;na ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına korucu, bekçi dikmedik; sen onların vekili, davranışlarının sorumlusu da değilsin.</strong></p>
<p>Yüce Allah evrensel kanıtları, bugüne kadar Araplarca bilinmeyen bir düzeyde açıklamaktadır. Çünkü bu, kendi toplumlarından kaynaklanmayan bir açıklamadır. Nitekim tüm insan topluluklarının yaşadığı ortamlardan da kaynaklanmıyordur. Dolayısıyla bu açıklama, toplumda birbirine karşıt iki sonucun ortaya çıkmasına neden oluyordu:</p>
<p>Doğru yolu bulmak istemeyenler. Bir şeyler öğrenmek isteğinde olmayanlar.</p>
<p>Gerçeği bulmak için çaba sarfetmeyenler; kendilerinden biri olan Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun)&#8217;in ortaya attığı bu derece yüksek düzeyli açıklamaların kaynağına açıklık getirmeye çalışacaklardı. Böyle bir şeyin olmadığını bildikleri halde, birtakım şeyler uyduracaklardı. Çünkü, gerek peygamberlikten önce, gerekse peygamberlikten sonra Hz. Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) yaşayışının onlarda bilinmeyen bir tarafı söz konusu değildi. Buna rağmen; &#8220;Ey Muhammed, sen bunları Ehl-i Kitabın yanında okudun, onlardan öğrendin&#8221; diyorlardı. Halbuki Ehl-i Kitap&#8217;tan hiç kimse böylesine erişilmez düzeyde bir açıklama yapamazdı. Ehl-i Kitabın sahip olduğu kitaplar, o gün ellerindeydi. Bugün de elimizdedir bu kitaplar. Ellerindeki o kitaplarla şu yüce Kur&#8217;an arasındaki fark ise çok büyüktür. Ellerinde bulunan bu kitaplara peygamberlere ve krallara ilişkin tarihsel olarak kanıtlanmamış efsane ve hurafeler bulaşmıştır. Yine bu kitaplar, bilinmeyen insanların ortaya attığı birtakım rivayetlerden ibarettir. Bu söylediklerimiz daha çok eski ahit (Tevrat) için geçerlidir. Yeni ahide gelince (inciller) bunlarda İsa&#8217;nın talebelerinin İsa&#8217;dan onlarca sene sonra rivayet ettiklerden öteye geçmiyor. Bunları da zaman geçtikçe kilise konseyleri tahrif etmiş, değiştirmiş ve birtakım tadilatlarda bulunmuştur. Hatta güzel ahlâka ilişkin öğütler, psikolojik direktifler bile, tahriften, eklemeden ve unutulmaktan kurtulamamıştır. İşte o gün Ehl-i Kitabın yanında bulunan kitaplar. Bugün de aynı kitaplara sahiptirler. Bütün bunlar nerde, şu ulu Kur&#8217;an nerede? Ancak cahiliye dönemindeki müşrikler bunu söyleyebiliyorlardı. Fakat bundan daha garibi, çağımızda &#8220;oryantalist&#8221;lerin ve &#8220;kendini müslüman zanneden&#8221; birtakım cahiliye mensubunun &#8220;bilim&#8221;, &#8220;araştırma&#8221; ve &#8220;inceleme&#8221; adına bu tür sözler söylemesidir. Kuşkusuz böyle bir şeyi müsteşriklerden başkası ileri süremez.</p>
<p>Gerçekten bilenlere gelince; evrende yer alan ayetlerin bu şekilde açıklanması, onları hakkı açıklamaya ve kabullenmeye yöneltir:</p>
<p>&#8220;Ve bilenlere de iyice anlatalım diye ayetlerimizi çeşitli açılardan açıklıyoruz.&#8221;</p>
<p>Ardından gerçekleri gören ve bilenler ile gerçeği bilmeyen körler arasındaki farklılık vurgulanıyor.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik yüce bir emir yer alıyor&#8230; Yüce Allah ayetleri açıklamışken ve ona karşı insanları iki grubu bölünmüşken, kendisine vahyedilene uymasına, müşriklerden yüz çevirmesine, onlara katılmamasına, saçma sapan sözler söylemelerine aldırış etmemesine, yalanlamalarını, inatlarını ve karşı çıkışlarını dert edinmemesine ilişkin Hz. Peygamber&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik ulu bir emir yer alıyor. O&#8217;nun yolu, Rabbinden kendisine vahyedilene uymaktır. Tüm hayatını ve kendisine uyanların hayatlarını vahyin esaslarına göre düzenlemektir. O müşriklerden sorumlu değildir. O, kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah&#8217;ın vahyine uyar, kullardan ona ne?..</p>
<p>&#8220;Rabbinden sana gelen vahye uy. O&#8217;ndan başka ilâh yoktur, O&#8217;na ortak koşanlardan yüz çevir&#8230;&#8221;</p>
<p>Şayet yüce Allah, onların doğru yolu bulmalarını zorunlu kılsaydı, kuşkusuz onları doğru yola zorlardı ve şayet daha baştan melekler gibi doğru yoldan başka bir şey bilmez bir şekilde yaratmak isteseydi, kuşku yok ki, yaratırdı. Ancak yüce Allah, insanı hem doğruluğa, hem de kötülüğe eğilimli bir yetenek sahibi olarak yaratmıştır. O&#8217;nu, yolunu kendi kendine seçmek, sonuçta da seçtiğinin karşılığını almak üzere serbest bırakmıştır. Ancak tüm bunlar, evrendeki her şey gibi mutlak iradenin sınırları içinde meydana gelmektedir. Ancak bu irade, insanı doğru yola ya da sapıklığa zorlamaz. Yüce Allah&#8217;ın insanı bu şekilde yaratması, sadece O&#8217;nun bildiği bir hikmetin gereğidir ve Allah&#8217;ın takdir ettiği şekliyle varlık bütününün içindeki rolünü, bu yetenekleri ve uygulamalarıyla yerine getirmesi içindir.</p>
<p>&#8220;Allah dileseydi O&#8217;na şirk koşmazlardı.&#8221;</p>
<p>Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) onların yaptıklarından sorumlu değildir. O insanların kalplerine vekil değildir. Kalplerin üzerindeki egemenlik Allah&#8217;ındır.</p>
<p>&#8220;Biz seni onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin.&#8221;</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik bu direktif, onun ilgi alanını ve hareket hesabını belirlemektedir. Aynı şekilde onun halifelerinin ve yeryüzünün her tarafında tüm nesillerde yer alan davetçilerin de hareket sahalarını çizmektedir.</p>
<p>Dava adamı, gönlünü, eğilimini ve davranışını, gönüllerini doğruluğun kanıtlarına ve imanın işaretlerin açmayanların davaya karşı çıkışlarına bağlamamalıdır. Gönlünü onlardan koparmalı,ilgisini ve hareketini gerçekleri duyup kabul edenlere yöneltmelidir. Bunlar, oluşumlarını girdikleri dinin temeline dayandırmak zorundadırlar. Bu temel inançtır.. Aynı şekilde varlık bütünü ve hayata ilişkin eksiksiz derin düşüncelerini de bu inanç temeline dayandırmaları gerekmektedir. Yine ahlâk yapılarını, hayat tarzlarını ve küçük toplumlarının yapısını bu temele dayandırmaları zorunludur. Bütün bunlar da bir çabayı gerektirmektedir. Hatta sadece bunlar için çaba sarfetmek gerekmektedir. Diğer tarafta yer alanlara gelince; davet ve tebliğ yapıldıktan sonra anların cezası, onları, oldukları halde bırakmak ve yüz çevirmektir. Hak gelişme kaydedince, yüce Allah bu konudaki evrensel yasalarını işletir. Hakkı batılın üzerine salar, hak onu parça parça eder. Bir de bakılır ki, batıl diye bir şey kalmaz ortalıkta. Gerçek şekliyle hak varolunca, batılın işi artık kolaydır. Ömrü de artık bitmek üzeredir.</p>
<p>Müşriklerden yüz çevirmesine ilişkin Peygamber&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) yönelik direktifle beraber, bu yüz çevirmenin müminlere yakışır bir edep, bir vakar ve bir üstünlük içerisinde olmasını öngören müminlere yönelik bir emir yer almaktadır. Müslümanlara, müşrikleri yüce Allah&#8217;a sövmeye zorlamamak için, müşriklerin tanrılarına sövmemeleri emredilmektedir. Çünkü müşrikler yüce Allah&#8217;ın kaderini ve makamının ululuğunu kavrayamıyorlar. Bu yüzden müminlerin onların değersiz, aşağılık ve zavallı tanrılarına sövmeleri, onların ulu Allah&#8217;a sövmelerine neden olabilir.<br />
<strong>PUTLARA SÖVMEYİNİZ</p>
<p>108- Onların Allah dışında yalvardıkları putlara sövmeyiniz ki, şaşkınlığa kapılarak körükörüne Allah&#8217;a sövmesinler. Böylece her ümmete davranış ve tutumlarını cazip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rabblerinedir, O onlara yaptıklarının içyüzünü bildirir.</strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın insanları yarattığı tabiatın gereği, herhangi bir şey yapan biri, yaptığını beğenir ve onu savunur. Bir kötülük işlemişse onu da beğenir ve savunur. Eğer doğru yoldaysa bundan memnun olur. Sapıklık üzere bulunsa bile durumundan memnun olur. Bu insanların değişmez özelliğidir. Yüce Allah&#8217;ın yaratıcı olduğunu ve her canlının rızkını O&#8217;nun verdiğini bilip kabul ettikleri halde, Allah&#8217;dan başkasına dua edip yalvaranlar, müslümanlar ilâhlarına sövecek olurlarsa, büyük bir öfkeye kapılıp, şeytanın kendilerine süslü gösterdiği Allah&#8217;dan başkasına yönelik tapınmaları dolayısıyla sapık düşüncelerini, sistem ve geleneklerini savunmak amacıyla, kendilerinin de prensip olarak inandıkları Allah&#8217;ın ilâhlığına karşı saldırıya geçerler. O halde müminler onları bulundukları durumda bırakmalıdırlar.</p>
<p>&#8220;Sonunda dönüşleri Rabblerinedir. O onlara yaptıklarının içyüzünü bildirir.&#8221;</p>
<p>Bu, dinine güvenen, dayandığı gerçeğe sıkı sıkıya bağlı, kalbi hidayet üzere bulunan ve yararsız işlere bulaşmayan mümine yakışır bir davranıştır. Çünkü müşriklerin tanrılarına sövmek onları doğru yola yöneltemeyeceği gibi, inatlarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Gerisinde hiçbir yarar beklentisi bulunmayan bir davranışı mümin neden yapsın? Üstelik müşriklerin ulu ve azamet sahibi Allah&#8217;a sövmeleri gibi, hoşlanılmayan şeylerde söyleyebilmeleri söz konusu olunca&#8230;</p>
<p>Gece ve gündüz, her an meydana gelen sayısız mucize ve olağanüstülükleri barındıran varlık safhasını gözler önüne seren bu ders de sona erdi. Geçmiş peygamberlerinki gibi kendilerine de bir mucize, yani kanıt gösterilecek olsa, mutlaka inanacaklarına Allah adına yemin eden müşriklerin davranışları söz konusu edilerek son buluyor ders. Öyle ki, bu yeminlerini duyan kimi müslümanlar, Peygamberimize (s.a.s) istedikleri kanıtı göstermesi için Rabbine yalvarmasını önermişlerdi. İşte burada, yalanlayanların sahip oldukları yalancı tabiat açıklanmak suretiyle müminlerin teklifine karşı kesin bir red yer almaktadır.</p>
<p><strong>109- Onlar kesin bir dille Allah adına yemin ederek, eğer kendilerine bir mucize gelirse O&#8217;na mutlaka inanacaklarını söylediler. De ki; &#8220;Mucizeler sırf Allah&#8217;ın tekelindedir. &#8221; Hem bilmiyor musunuz ki, eğer o mucize gelse, onlar yine inanmazlar.</p>
<p>110- Onların gönüllerini ve gözlerini ters çevirerek kendilerini iman etmekten kaçındıkları ilk durumlarına döndürür ve azgınlıkları içinde debelenmeye bırakırız.</p>
<p>111- Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileri ile konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı. Fakat çoğu bunu bilmez.</strong></p>
<p>Şu olağanüstü kitabın harikulâde bir tarzda sunduğu varlıklar alemine serpiştirilmiş ilâhî kanıtlarına inanmayan bir kalp&#8230; İnsanın içinde ve dış dünyasında yer alan bunca mucizenin, Allah&#8217;a koşma, O&#8217;na sığınma duygusunu uyandıramadığı bir gönül&#8230; Evet böyle bir kalp ters yüz olmuş bir kalptir. Öncelikle onları inanmaktan alıkoyan şey, isteklerine karşılık vermeyi öneren müslümanların aldandığı durum değildir. Mucizenin gösterilmesinden sonra da iman etmeyeceklerdi. Bu kalplerin gerçek özelliğini yüce Allah bilmektedir. O, gerçekleri yalanlayanları azgınlıkları içinde yüzüstü bırakmaktadır. Çünkü O, bu kalplerin yalanlamanın cezasını hak ettiklerini bilmektedir. Yine O, bu kalplerin gerçeği kabul etmeyeceklerini de bilmektedir. Önerdikleri gibi, üzerlerine melekler indirilse bile kabul etmeyeceklerdir. Aynı şekilde -istedikleri gibi- ölüler diriltilip onlarla konuşsalar, bu varlık bütününde yer alan her şey toplanıp karşılarına dikilse, onları inanmaya çağırsa bile&#8230; Onlar inanmayacaklardır. -Allah&#8217;ın dilemesi hariç- Fakat yüce Allah, inanmalarını dilemiyor. Çünkü onlar, yüce Allah&#8217;ın kendilerini doğru yola iletmesi için, Allah uğrunda çaba sarfetmiyorlar. İşte bu, birçok insanın habersiz olduğu kalplerin tabiatlarına ilişkin bir gerçektir.</p>
<p>Sapıklığa dalıp gidenlerin bu duruma düşmelerinin nedeni karşılarına kanıtların, belgelerin çıkmaması değildir kuşkusuz. Onların bu duruma düşmelerinin nedeni kalbin harap olması, fıtratın fonksiyonunu yerine getiremez olması ve vicdanın körelmesidir.</p>
<p>Kuşkusuz hidayeti; ancak O&#8217;na yönelenler ve O&#8217;nun için çaba sarfedenler hakederler.</p>
<p>8. CÜZ&#8217;ÜN BAŞLANGICI</p>
<p>Şu sekizinci cüz iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm -ilk kısmı yedinci cüzde geçen -En&#8217;am suresinin geri kalanını kapsamaktadır. İkinci bölüm ise, A&#8217;raf suresinin bir kısmını içine almaktadır.</p>
<p>En&#8217;am suresinin tanıtımı yedinci cüzde yer almıştı. Okuyucunun yedinci cüzde yer alan tanıtımla bağlantı kurmasını sağlayacağız. A&#8217;raf suresin ilişkin açıklamaları da -Allah&#8217;ın izniyle- sureyi ele aldığımızda yapacağız.</p>
<p>En&#8217;am suresinin geri kalanı da surenin yedinci cüzdeki tanıtımında ayrıntılarıyla açıkladığımız akış metoduna uygun bir şekilde devam etmektedir.</p>
<p>Surenin tanıtımına ilişkin olarak şu paragraflar yer almıştı:</p>
<p>Bu sure, bütünü ile, &#8220;ilâhlık gerçeği&#8221;ni anlatıyor. Bu gerçeği insanın iç dünyası ve duygu alemi alanında anlattığı gibi, evren ve canlılar aleminde de anlatıyor; onu gayb aleminin algılarımıza kapalı bilinmezliklerinde anlattığı gibi görünen evrenin bilinmezliklerinde de anlatıyor; onu ortadan kaldırılan eski milletlerin, toplu ölüm sahneleri ile yerlerini yeni milletlerin alması realitesinde anlattığı gibi, evrenin, canlı varlıkların ve insanın ilk oluşumuna ilişkin sahnelerde anlatıyor; onu insan hayatını etkileyen ilâhî gücün, ilâhî egemenliğin görünür görünmez belirtilerinde, insanların başına gelmiş ve gelecek olaylarda anlattığı gibi evrenle, olaylarla, nimetlerle ve sıkıntılarla yüzyüze gelen insan fıtratının tablolarında da anlatıyor. Nihayet onu kıyamet gününün ve tüm canlıların Allah&#8217;ın huzurunda buluşacağı mahşer toplantısının sahnelerinde anlatıyor.</p>
<p>İşte bu sure, insan kalbini bu engin ufuklarda, bu kuytu derinliklerde böylesine bir gezintiye çıkarıyor. Fakat sure, bu gezinti sırasında gerek daha önce anlattığımız Mekke inişli ayetlerin ve gerekse tüm Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım yöntemine sıkı sıkıya bağlı kalıyor. Yani bir inanç teorisi oluşturmak ya da zihinleri ve kafaları yoran bir teolojik tartışmaya dalmayı amaçlamıyor. Onun amaçladığı şey, insanlara gerçek ilâhlarını tanıtmaktır. Bu tanıtmanın sonunda insanların gerçek ilâhlarına kulluk sunmalarını sağlamayı amaçlıyor; insanların gönüllerine, ruhlarına, emeklerine, çabalarına, hareketlerine, geleneklerine, tapınmalarına ve bütün pratik davranışlarına bu ortaksız otorite önünde, yerde ve gökte bir başkası bulunmayan ilâhî otoritenin önünde boyun eğdirmek istiyor.</p>
<p>Surenin hemen hemen tümü, başından sonuna kadar, bu belirli hedefe yöneliktir. Bu ana hedefin ayrıntılı açıklamalarına göre yüce Allah, tüm varlıkların yaratıcısıdır, bütün canlıları doyurup besleyendir, mülk ve egemenlik O&#8217;nun tekelindedir; güç, üstün irade ve otorite O&#8217;na aittir; insanların bilgisine kapalı olan bilinmezlikleri ve sırları bilen O&#8217;dur; geceyi gündüze ve gündüzü geceye dönüştüren O olduğu gibi, kalblere ve bakışlara yön değiştirten de O&#8217;dur. O halde kulların hayatında da tek egemen güç O olmalı; O&#8217;nun dışında hiç kimse emir vermeye, yasaklamaya, yasa ve hüküm koymaya, bazı şeyleri helal ve bazı şeyleri de haram ilân etmeye yetkili sayılmamalıdır. Bunların hepsi ilâhlığın karakteristik yetkileri arasındadır; bu yüzden insanların hayatında bu yetkileri hiç kimse kullanmamalıdır; yaratamayan, rızık veremeyen, diriltemeyen, yaşatamayan, öldüremeyen, yarar ve zarar dokunduramayan, veremeyen ve verilenin akışını durduramayan, ne kendisi ve ne de başkaları için dünyada ve ahirette hiçbir şey yapamayan kimseler bu imtiyazlara el koymaya kalkışmamalıdırlar.</p>
<p>Surenin akışı içinde bu meseleyi kanıtlayan deliller ile yüzyüze geliriz. Bu deliller o sözünü ettiğimiz &#8220;çarpıcı orijinallik&#8221; düzeyine ulaşmış, kalbleri her kanaldan ve her gözenekten yoğun bir uyarı bombardımanı altında ablukaya alan tasvir tablolarında, kesitlerde, enstantanelerde ve mesajlarda karşımıza çıkar.</p>
<p>Gerçi bu surenin sürekli olarak gündemde tuttuğu büyük mesele göklerde, yerde, bu ikisinin çevrelerinde ve engin alanlarında beliren ilâhlık-kulluk meselesidir. Fakat bu meseleyi gündeme getirmenin o günün müslüman toplumdaki pratik gerekçesi, bu büyük ve kapsamlı ilkenin o günkü uygulamaya yönelik vesilesi, o zamanki cahiliye otoritesinin kimi hayvan etleri ve yiyecek maddeleri hakkında kullandığı helâl kılma ve yasaklama yetkisidir; bazı odaklara, kurbanlara, meyvelere ve insan yavrularına ilişkin olarak belirlediği tapınma amaçlı kurallardır. Surenin sonlarında yeralan aşağıdaki ayetler işte bu günden belirleyici gerekçeden, bu münasebetten söz ediyor. Okuyoruz:</p>
<p>-Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz.</p>
<p>-Niçin Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah, çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı. Birçokları bilmeden keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin sınırı aşanları herkesten iyi bilir.</p>
<p>-Günahın açığından da gizlisinden de sakınınız. Günah işleyenler yaptıkları günahın cezasını çekeceklerdir.</p>
<p>-Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz. (En&#8217;am 118-121)</p>
<p>-Onlar Allah&#8217;a, O&#8217;nun yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan sınırlı bir pay ayırdılar. Asılsız saplantıları uyarınca &#8220;Bu Allah&#8217;ın; bu da O&#8217;na koştuğumuz ortakların payıdır&#8221; dediler. Fakat koştukları ortakların payı Allah&#8217;a geçmezken, Allah&#8217;ın payı bu ortaklara geçebiliyor. Ne kötü hüküm veriyorlar!</p>
<p>-Tıpkı bunun gibi, bu düzmece ortaklar çoğu müşriklere öz evlâtlarını öldürmeyi çekici göstermişlerdir ki, böylece hem fıtratlarını yozlaştırsınlar ve hem de dinlerini bozsunlar. Eğer Allah dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları asılsız uydurmaları ile başbaşa bırak.</p>
<p>-Onlar saçma inançları uyarınca &#8220;Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır, bizim istediklerimizden başka hiç kimse onları yiyemez, bunlar da sırtlarına yük vurulması ve binilmesi yasak hayvanlardır&#8221; dediler. Bazı hayvanları keserken de Allah&#8217;ın adını anmazlar, bunu yaparken &#8220;Allah&#8217;ın emri böyledir&#8221; diye O&#8217;na iftira ederler. Allah onları yaptıkları bu iftiralardan ötürü cezalandıracaktır.</p>
<p>-Yine onlar &#8220;Bu hayvanların karınlarındaki yavrular sadece erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise yasaktır. Eğer hayvanın yavrusu ölü doğarsa her ikisi de ona ortak olur&#8221; dediler. Allah bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Hiç kuşkusuz O hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.</p>
<p>-Hiçbir bilgiye dayanmaksızın, aptalca evlâtlarını öldürenler ve Allah&#8217;a iftira atarak O&#8217;nun verdiği rızıkları kendilerine yasaklayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar kesinlikle sapıtmışlardır, doğru yola gelecekleri yoktur (En&#8217;am 136-140)</p>
<p>İşte o günkü müslüman toplumun -ve çevresini kuşatan cahiliye toplumunun hayatında bu hayati meseleye, kanun koyma meselesine somutluk kazandıran aktüel gerekçe bu idi. Bu hayati meselenin arkasında asıl büyük mesele, yani ilâhlık-kulluk meselesi yatıyordu ki, hem bu sure ve hem Kur&#8217;an&#8217;ın Mekke&#8217;de inen bölümü bu meseleyi sürekli biçimde işlediği gibi, Kur&#8217;an&#8217;ın Medine bölümü de sosyal düzen ve kanun koyma konularını her söz konusu edişinde bu meseleye değinmeden geçmiyordu.</p>
<p>Surenin akışı boyunca cahiliye toplumunun söz konusu hayvanlara, kurbanlara ve adaklara ilişkin tutumuna karşı konurken, yoğun ve coşkun açıklama ve mesaj dalgaları ile yüzyüze geliriz. Cahiliye toplumunun bu alandaki tutumu, kanun koyma yetkisine somutluk kazandıran aktüel bir gerekçe oluşturur. Ayetler bu konuyu tümü ile inanç sistemi meselesine, ilâhlık-kulluk problemine bağlayarak onu iman ya da kâfirlik, İslâm ya da cahiliye ikilemine dönüştürür. Bu yoğun bombardıman kampanyasına az aşağıda, surenin kısa tanıtımı sırasında bazı örnekler vereceğiz. Fakat kampanyanın üstün düzeyli yoğunluğu asıl daha ilerdeki ayetlerin ayrıntılı incelenmesi sırasında tam olarak ortaya çıkacaktır. Bu yoğun bombardıman kampanyası insanın vicdanına, bu dinin karakterine ilişkin şu köklü gerçeği yerleştirmeyi amaçlar: İnsan hayatının küçük-büyük her olayı, her gelişmesi, her ayrıntısı yüce Allah&#8217;ın şeriatinde somutlaşan ilâhi egemenliğe dolaysız biçimde boyun eğmelidir. Bunun tersi tümü ile bu dinden çıkmak anlamına gelir. Çünkü, söz konusu ayrıntı vesilesi ile yüce Allah&#8217;ın mutlak egemenliğine baş kaldırılmış olur.</p>
<p>Bunun yanısıra bu yoğun kampanya şu gerçeği de kanıtlar: Bu din küçük büyük herhangi bir olaya, herhangi bir gelişmeye ilişkin insan egemenliğini hayat realitesinden silmeye, arındırmaya son derece büyük bir önem verir; bu gelişmelerin ve olayların her birini bu dinin somut ifadesi olan büyük ilkeye bağlar. Bu büyük ilke O&#8217;nun yeryüzü üzerindeki ilâhlığını somutlaştıran kayıtsız egemenliğidir. Nasıl ki, O&#8217;nun tüm evren üzerinde ilâhlığını, bu evrenin kaderini ortaksız olarak çekip çevirmesi realitesi somut biçimde kanıtlıyorsa&#8230;</p>
<p>Yaptığımız alıntılarda işaret edildiği şekliyle surenin akışında ele alınan çevresindeki dahiliyeyle birlikte- müslüman ümmetin hayatında karşılaşılan sorunlar, bu cüzde ele alacağımız surenin geri kalan kısmının da konusunu oluşturmaktadır. Surenin birinci bölümü, ilâhlık ve kulluk sorunlarını evrensel boyutlarıyla ele almakla sürmüştü. Ayetlerin akışı da bu realist münasebetle son bulmuştu. Böylece bu uygunlukla, bu büyük sorun arasında şu doğrudan ve güçlü bağ kurulmuştu:</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın akışı, -bazı yiyecekleri yasaklamak, bazılarını serbest kılmak; meyve, hayvan ve çocuklardan adaklar adamak gibi cahiliye geleneklerini ortadan kaldırmak amacına yönelik- son derece güçlü birtakım etkenler ve yaptırımlar içermektedir. Bunları da birtakım gerçeklere ve kurallara bağlamaktadır. Bunlar İslâm&#8217;ın gerçekleri ve dayandığı temel kurallarıdır. Bunların öncesinde ve sonrasında da önemli girişler ve korkunç değerlendirmeler yer almaktadır. Bunlar da, hayatı bütünüyle İslâm&#8217;ın gölgesinde yerleştirmeye, yani tek başına Allah&#8217;ın egemenliğine vermeye dair bu dinin önem verdiği konuyu işaret etmektedir.</p>
<p>Ayetlerin akışı bu sorunu ele alırken, yüce Allah&#8217;ın ciniyle insanıyla tüm kulları kuşatan iradesini, bütün alemlerde olup biten olayların O&#8217;nun dilemesi ve gücü ile meydana geldiğini, insan ve cin şeytanlarından oluşan düşmanların peygamberlere yapacakları kötülükleri yapabilmeleri için, yüce Allah&#8217;ın onları ağır ağır sonlarına yaklaştırdığını, onlara süre tanıdığını belirtmekle başlıyor. Kuşkusuz yüce Allah dileseydi, onları hidayete zorlardı. Zorlama sonucu sapıklıktan alıkoyardı ya da gerçeği onlara gösterir, kalplerini gerçeğe açardı. Veya peygamberlere ve müminlere işkence etmekten alıkoyar, onlara ilişmemelerini sağlardı. Çünkü onlar, peygamberlere haksızlık yaparken, kötülükleri işlerken, Allah&#8217;ın gücünün ve iradesinin sınırlarını aşamazlar. Allah&#8217;ın gücünün ve iradesinin dışına çıkma gücünden yoksundur onlar. Onlara serbestlik tanıyan, hidayet veya sapıklık üzere bulunmalarını fırsat veren Allah&#8217;ın iradesidir. Her halukârda O&#8217;nun kontrolündedirler.</p>
<p>-Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmaları ile başbaşa bırak.</p>
<p>-Ahirete inanmayanların kalbleri bu yaldızlı uydurmalara kansı&#8221;, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye.</p>
<p>İnsan ve cin şeytanlarının peygamberlere düşman olmalarının, Allah&#8217;ın kaderi uyarınca yürürlükte olan bir kanun olduğu ve bu şeytanların yapa geldikleri tüm kötülüklerle birlikte Allah&#8217;ın kontrolünde oldukları belirlendiğinden, peygamberler, Allah&#8217;ın dışında herhangi bir hükme başvurmaktan kaçınmışlardır. Aslında her meselede, her işte durum kesinlikle bundan ibarettir. Çünkü şu yiyecekler hakkında Allah&#8217;ın dışında bir hüküm mercii belirlemek, herhangi bir konuda Allah&#8217;ın dışında mercii belirlemek gibidir</p>
<p>Bu da Allah&#8217;ın Rabblığının dışında yeni bir Rabblık ortaya atmaktadır. Peygamberin karşı çıktığı budur işte. Bu açıklamadan sonra, bu kitapla ve bu şeriatla artık Allah&#8217;ın sözlerinin tamamlandığı, bundan sonra herhangi birinin bir söz söylemesine, bir insanın hüküm vermesine imkân kalmadığına ilişkin peygambere yönelik bir değerlendirme yer almaktadır. Aynı zamanda Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) Allah&#8217;ın dini konusunda insanlara uymaktan sakındırılmaktadır. Çünkü onların çoğu, sadece zanna uymaktadırlar, kesin bir bilgiye sahip değildirler. Onlara uyan sapıtacaktır. Sadece yüce Allah, kullarından sapıtanları ve doğru yolda olanları bilir. Bütün bu açıklamalar, şayet müslüman ve müminseler, üzerine Allah&#8217;ın adı anılanı yemeye ilişkin emir ve anılmayanı yememeye ilişkin yasağa bir hazırlık amacıyla yer almaktadır. Bu arada helâl (serbest bırakma) ve harama (yasaklama) ilişkin herhangi bir şeyde, şeytanın dostlarına uymamaları konusunda da bir uyarı yer almaktadır. Aksi takdirde onlar gibi müşrik olacaklardır. Bölüm, küfür ve imanın tabiatına, ayrıca kâfirleri bu tür kötülükleri işlemeye iten etkenlere ilişkin bir açıklamayla son buluyor:</p>
<p>-Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken, ben O&#8217;nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur&#8217;an&#8217;ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.</p>
<p>-Rabbinin sözü doğruluğun ve adaletin doruğuna erdi. O&#8217;nun sözlerini hiçbir güç değiştiremez. O her şeyi işitir ve bilir.</p>
<p>-Eğer sen yeryüzünde yaşayan insanların çoğuna uyacak olursan, bunlar seni Allah&#8217;ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların, sanıların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler.</p>
<p>-Hiç kuşkusuz Rabbin kimin kendi yolundan saptığını ve kimin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.</p>
<p>-Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz.</p>
<p>-Niçin Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah, çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı. Birçokları bilmeden keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin sınırı aşanları herkesten iyi bilir.</p>
<p>-Günahın açığından da gizlisinden de sakınınız. Günah işleyenler yaptıkları günahın cezasını çekeceklerdir.</p>
<p>-Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.</p>
<p>-Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürürken yararlàndığı bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde bocalayıp oradan bir türlü dışarı çıkamayan kimse gibi midir? İşte böylece kâfirlere yaptıkları kötülükler çekici göründü.</p>
<p>-Tıpkı bunun gibi her kentin kimi ileri gelenlerini o kentin hakka karşı komplo düzenleyen azılı günahkârları yaptık. Aslında onlar kendilerine karşı komplo düzenlerler, ama bunun farkında değildirler.</p>
<p>-Onlara bir ayet gelince, &#8220;Allah&#8217;ın peygamberlerine verilen vahiy aynen bize de verilmedikçe asla inanmayız&#8221; derler. Oysa Allah peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bu azılı günahkârlar düzenledikleri komplolardan ötürü Allah katında aşağılanmaya ve ağır azaba çarpılacaklardır.</p>
<p>Ardından surenin akışı tekrar sürüyor ve hidayete erenlerin doğru yolda oluşları ile sapıkların sapıtmalarının Allah&#8217;ın belirlediği bir kader uyarınca meydana geldiğini, bunların da onlar gibi Allah&#8217;ın kontrolünde, O&#8217;nun egemenliğinde, iradesi ve takdiri çerçevesinde olduğunu belirtiyor:</p>
<p>-Allah kimi doğru yola iletmek isterse, göğsünü İslâm&#8217;a açar. Kimi da saptırmak isterse göğsünü, sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar. Bunun yanısıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.</p>
<p>Bu bölüm, emir ve yasaklamaya, inanç ve düşünceye ilişkin anlatılan şeylerin Allah&#8217;ın doğru yolu olduğunu belirterek son buluyor. Böylece, bu emir ve yasaklarla Allah&#8217;ın iradesi ve kaderi hakkındaki inanç temellerini birbirine bağlıyor. Her ikisini bir bağ haline getiriyor. Aynı zamanda bunları, dostları ve yardımcıları olan Rabblerinin katındaki esenlik yurduna kavuşmaları için yüce Allah&#8217;ın kullarının takip etmesini emrettiği Allah&#8217;ın doğru yolu olarak belirtiyor:</p>
<p>-Bu, Rabbinin doğru yoludur. Biz öğüt almaya açık kimselere ayetlerimizi ayrıntılı biçimde anlattık.</p>
<p>-Onlar için, Rabbleri katında, esenlik yurdu vardır. İşledikleri iyi amellerden ötürü O, onların dostudur.</p>
<p>İnancın temel gerçeklerinden, son derece canlı sahnelerden, konum ve etkenlerden ilâhi iradenin, evrensel varlığın ve insan ruhunun gerçeklerine ayrıca insanlık hayatındaki gizli açık nedenlere tutulan ışıklardan, göklerde ve yerde, dünya ve ahirette, insanlık hayatının görünen görünmeyen kısmına egemen Allah&#8217;ın otoritesinden kaynaklanan yaptırımlar gibi daha nice gerçekle&#8230; Evet, bütün bunlarla Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım metodu, kesilmiş bir hayvanı yeme ya da yememeye ilişkin cahiliye görüntülerinden tek bir tanesine yönelmektedir&#8230; Niçin?.. Çünkü bu, bu dinin temel sorunudur. Egemenlik ve egemenliğin kime ait olacağı sorunu&#8230; Benzer bir ifadeyle, ilâhlık ve Rabblığın kime ait olacağı sorunu&#8230; Böylesine basit gibi görünen bir nedenden ötürü bunca yığınağın, yoğunlaşmanın ve odaklaşmanın yapılması bu yüzdendir.</p>
<p>Bu yığınağın, yoğunlaşmanın ve odaklaşmanın benzeri bir tanımla bu sefer cahiliyede meyvelerden, hayvanlardan ve çocuklardan adanan adaklar sorununun üzerine gidiliyor.</p>
<p>Doğrusu Arap cahiliyesinde Allah&#8217;ın inkâr edilmesi sözkonusu değildi. O&#8217;nunla aynı düzeyde birtakım tanrıların varlığı da kabul edilmiyordu. Sadece O&#8217;nunla beraber ancak makam ve derece bakımından O&#8217;ndan daha aşağı düzeydeki &#8220;tanrıları&#8221; kendilerini Allah&#8217;a yaklaştırmaları için aracı edindiklerini söylüyorlardı: İşte şirkleri buradan kaynaklanıyordu. Bu nedenle müşrik olmuşlardı.</p>
<p>Kendi kendilerine uydurdukları ve Allah&#8217;ın şeriatı sandıkları yasa ve alışkanlıkları arasında, yüce Allah&#8217;a ve sahte tanrılarına meyvelerden ve hayvanlardan adadıkları adaklar da yer alıyordu. Ardından kendi arzularına ya da mabed bekçilerinin ve kâhinlerin arzularına göre birtakım uygulamalarda bulunuyorlardı: &#8220;Allah&#8217;a ortak koştukları tanrıları için ayırdıkları Allah için verilmez ama, Allah için ayırdıkları ortak koştuklarına verilirdi.&#8221;</p>
<p>Bu tür gelenekleri arasında, sahte tanrılar adına çocuklarını adamaları, kabile geleneğine uyarak kız çocuklarını öldürmeleri, hayvan ve ekinlerden kimisinin yenmesini yasaklamaları da yer alıyordu. Haram olduğunu sandıkları bu hayvan ve ekinleri Allah&#8217;ın dilediğinden başkası yiyemezdi. Aynı zamanda yüce Allah&#8217;ın, haram saydıkları bu hayvan ve ekinleri kimin yemesini istediğini de yine kendileri belirliyordu.</p>
<p>Bazı hayvanlara binilmesini yasaklamaları da bu tür gelenekler arasında yer alıyordu. Bunlara Bahira, Saibe, Vasile ve Hami adını veriyorlardı. (Bunların açıklamaları için Maide Suresi ve sonrasına bakınız. ) Kimi hayvanların kesilmesi esnasında Allah&#8217;ın adının anılmasını yasaklamaları da bu tür alışkanlıkları arasında yer alıyordu. Üstelik bunun Allah&#8217;ın emri olduğunu sanıyorlardı.</p>
<p>Kendi kendilerine uydurdukları kurallardan biri de hayvanların karnındaki bazı yavruları, kadınların dışında sırf erkeklerin binmesine özgü kılmalarıydı. Şayet yavru ölü doğacak olsaydı kadınları da ortak ederlerdi. Bunu haram, şunu da helâl kılıyorlardı.</p>
<p>Murdar hayvanı helâl saymaları da öyle. &#8220;Bunu Allah kesmiştir. Bu hayvan Allah&#8217;ın kesmesiyle helâldir&#8221; diyorlardı.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, tüm bunları inancın başlıca ilkelerini son derece etkileyici sahne ve gerçekleri içeren açıklayıcı bir hamleyle karşılıyor. Nitekim surenin tamamında şirk ve iman sorunu etrafında aynı etkenlere başvurulmuştu. Çünkü bu da aynı şekilde şirk ve iman sorunudur. Bu, sorunun uygulamalı ve pratik bir görünümüdür.</p>
<p>Bu hamle esnasında, bu problemin dinin problemi olduğu gibi, inancın da esas problemi olduğu açığa kavuşuyor. O halde yasamaları ve bu gelenekleri müşriklere süslü gösteren, onların hayatlarını mahvetmek ve dinlerini karıştırmak için birtakım hükümler koyan sahte tanrılardır. Dinin karışması ile hayatın mahvolması birbirleriyle yakından ilgilidir. İnsanların hayatları için birtakım hükümler koymanın Allah&#8217;ın olması dinin son derece açık, hayatın ise sağlıklı olması demektir. İnsanların hayatı için hükümler koyan Allah&#8217;dan başkası olunca, din anlaşılmaz karmaşık bir şey, hayat da yok oluş tehditleri altında kalır!</p>
<p>&#8220;Böylece Allah&#8217;a ortak koştukları sahte tanrılar, müşriklerin çoğuna, onları mahvetmek ve dinlerini karmaşık hale getirmek için, çocuklarını öldürmelerini süslü bir davranış olarak göstermişlerdir.&#8221;</p>
<p>Böylece Allah&#8217;ın hükmünden ve O&#8217;nun dininden dönüp sahte tanrıların hükmüne ve onların dinlerine girmenin gerisinde şeytanların bulunduğu ortaya çıkmış oluyor. Buna göre açıktan açığa insanların düşmanı olan şeytan, müşriklerin hüsrana ve yok olmaya yönelik eylemlerini yönlendirmektedir:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın size verdiği rızıktan yiyin. Şeytana ayak uydurmayın. O size açıktan açığa düşmandır.&#8221;</p>
<p>Aynı zamanda -Allah&#8217;ın hükmü olmaksızın- serbest bırakma (helâl sayma) ve yasaklamanın (haram sayma) Allah&#8217;a ortak koşmayla eş anlamlı olduğu gerçeği de açıklığa kavuşuyor. Bu durumda tıpkı onun gibi şirktir. Bu tutumlardan herhangi birini Allah&#8217;ın üstün iradesine bağlamaya gelince; bu, her çağda müşriklerin başvurduğu bir yöntemdir. Kuşkusuz Allah&#8217;ın iradesi, insanlara sınanabilecekleri oranda serbestlik vermeyi öngörmüştür. Bu nedenle tüm şekilleriyle şirke karşı bir zorlama söz konusu değildir. Bu sadece bir sınamadır. Ve onlar hiçbir durumda Allah&#8217;ın kontrolünün dışına çıkamazlar!</p>
<p>-Müşrikler diyecekler ki; &#8220;Eğer Allah dileseydi, ne biz ve atalarımız O&#8217;na ortak koşar ve ne de bir şeyi yasaklardık.&#8221; Onlardan öncekiler de bu şekilde peygamberlerini yalanladılar da azabımızın acısını tattılar. Onlara de ki; &#8220;Önümüze koyacağınız bir bildiğiniz var mı? Siz sadece sanının ve yakıştırmaların peşinden gidiyorsunuz, sırf tahminlere dayanıyorsunuz.&#8221;</p>
<p>-De ki; &#8220;Yetkin delil, Allah&#8217;ın tekelindedir. Eğer O dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.&#8221; (En&#8217;am Suresi: 148-149)</p>
<p>Ardından haram saydıkları (yasakladıkları) şeyin, Allah tarafından haram kılındığına ilişkin kanıt getirme sahnesiyle karşılaşıyoruz. Bu olay bize surenin başlangıcında ilâhlık konusunda şahit tutma sahnesini hatırlatmaktadır. Bu da gösteriyor ki, gerçekte tek bir problem söz konusudur. Çünkü birtakım kurallar koyma girişimi, aslında ilahlığın özelliklerini iddia etmekle eş anlamlıdır. İşte burada ele alınan sorun bu sorundur!</p>
<p>-Hiçbir bilgiye dayanmaksızın, aptalca evlâtlarını öldürenler ve Allah&#8217;a iftira atarak O&#8217;nun verdiği rızıkları kendilerine yasaklayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar kesinlikle sapıtmışlardır, doğru yola gelecekleri yoktur. (En&#8217;am Suresi: 140)</p>
<p>Ayette kullanılan &#8220;denk tutuyorlar&#8221; kelimesinin, surenin başlangıcında ilâhlık sorunu ele alınırken de kullanıldığını hatırlıyoruz. Surenin tanıtımında buna değinmiştik.</p>
<p>Sonunda bu hamle, ürünler, hayvanlar ve çocuklara ilişkin hükümler koyma ve gelenekler belirleme sorunu etrafında yüce Allah&#8217;ın belirlediği hükmün, O&#8217;nun doğru yolu olduğunun açıklanmasıyla bitiyor. Daha önce kesilen hayvanların haramlığı ve helâlliği konusu ele alınırken başvurulan ifadenin aynısı&#8230; Tıpkı, surenin tanıtımında da değindiğimiz, surenin başlarında ele alınan ilâhlık sorununda kullanılan ifade&#8230; &#8220;İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah&#8217;ın yolundan ayrı düşürecek yollara girişmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.&#8221;</p>
<p>Surenin akışı birtakım işaretler edindiğimiz bu konularla sona ermiyor. Aynı yolunu takip ederek &#8220;Herşey ayrıntılı biçimde açıklansın, doğru yol kılavuzu ve rahmet olsun&#8230; Ola ki; Rabblerinin huzuruna çıkacaklarına inanırlar&#8221; diye Musa&#8217;nın kavmine gelen kitaptan, müslümanların ona uyması, kendilerine merhamet eder ümidiyle Allah&#8217;dan sakınması için Allah tarafından indirilen şu kutsal kitaptan söz ediyor. Müslümanlara bu kitabın indirilmiş olmasının bir nedeni de, yahudi ve hristiyanlara indirilen kitapların daha önce indiğini bahane ederek, &#8220;Kendilerine her şeyi ayrıntılarıyla açıklayan, Allah&#8217;ın koyduğu gerçek hükümlerle yalan yere Allah&#8217;ın hükmü olarak ileri sürülen kuralları bilmelerini sağlayan bir kitap kendilerine gelmedi&#8221; diye mazeret ileri sürmelerini önlemektir.</p>
<p>Bunu, Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) getirdiği kitaba uymayıp, asılsız olarak Allah`a dayandırdıkları cahiliye kanunlarına uymaya devam eden ve peygamberi doğrulamak, ona uymak için istedikleri mucizelerin gerçeğin net olarak ortaya çıktığı, ardından yok olup mahvolmanın geldiği günde gerçekleşeceğinin belirtilmesi ile tehdit edilmektedirler: &#8220;Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinïn bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş, ya da imanı doğrultusunda bir hayır kazanmamış olan kimseye o günkü imanı bir fayda sağlamaz. Onlara de ki, `Bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz.&#8221;</p>
<p>Ardından Hz. Peygamber&#8217;in (Allah&#8217;ın selâmı üzerine olsun) getirdiği din ve müslüman ümmet ile, Allah&#8217;ın şeriatına dayanmaksızın birtakım şeyleri haram kılan (yasaklayan), birtakım şeyleri de helâl kılan (serbest bırakan) birtakım hükümler koyup da bunların Allah&#8217;ın şeriatı olduğunu sananlar arasındaki ayrılığa değiniliyor!</p>
<p>&#8220;Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah&#8217;a kalmıştır. Allah, onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir.&#8221;</p>
<p>Bu kadar net ve açık bir şekilde; &#8220;Onlarla senin hiçbir ilişkin yoktur..&#8221; İlk etapta basit gibi görünen bir konu nedeniyle şeriat ve hüküm sorununu</p>
<p>bu kadar önemle ele alan akışın sonunda, tamamıyla inanç ve temel ilkeleriyle din konusunda son derece kapsamlı bir mesaj yer alıyor. Gönüllerde ve vicdanlarda gizli inanç ve bu inancın düzen ve hayat metodu düzeyinde tercümanı din&#8230;!</p>
<p>-De ki; &#8220;Rabbim beni doğru yola, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine, Allah&#8217;ın birliğine inanan ve O&#8217;na ortak koşanlardan olmayan İbrahim&#8217;in inanç sistemine iletti.&#8221;</p>
<p>-De ki; &#8220;Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir.</p>
<p>-&#8221;O&#8217;nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ben müslümanların ilkiyim.&#8221; -De ki; &#8220;Allah her şeyin Rabbi iken, ben O&#8217;ndan başka bir ilâh mı arayayım? Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. Hiç kimse başkasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. O size anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü bildirecektir.&#8221;</p>
<p>-Sizi yeryüzünde halife yapan ve verdiği nimetler hakkında sınavdan geçirmek için bazılarınızın derecesini diğer bazılarınızdan üstün kılan O&#8217;dur. Hiç şüphesiz Rabbinin cezalandırması gecikmesizdir, aynı zamanda O bağışlayıcı ve merhametlidir. (En&#8217;am Suresi: 161-165)</p>
<p>Kuşkusuz bütün bunlar dünya-ahiret, diriler-ölüler, amel-ceza, kulluk ve hayat tarzına ilişkin inanç ve dinin kapsamına giren sorunlardır. İlâhî sunuş tarzı bütün bunları günlük yaşamın en basit olaylarında, yiyecek ve içeceklerinde ortaya çıkan hakimiyet ve kanun koyma problemi üzerine şu ulu, ürpertici ve aynı zamanda sevecen bir değerlendirme yapmak için biraraya getirmiştir. Çünkü en geniş alanları ve önemli konumlarıyla ilâhlık ve Rabblık davası budur.</p>
<p>Ve işte yüce ilâhî kaynağın insanlara sunduğu şekliyle İslâm&#8230;</p>
<p>-Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileri ile konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı.</p>
<p>-Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmaları ile başbaşa bırak.</p>
<p>-Ahirete inanmayanların kalpleri bu yaldızlı uydurmalara kansın, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye. (En&#8217;am Suresi: 111-113)</p>
<p>Birinci ayet, yedinci cüz&#8217;ün sonunda yer alan geçen bölümü bütünleyici niteliktedir. Aynı zamanda Arap müşriklerinin peygamberi doğrulamak için mucize göstermeyi önermeleri ve şayet bu mucizeleri gösterecek olursa, kesinlikle inanacaklarını tekrar tekrar yemin ederek belirtmeleriyle ilişkilidir. Öyle ki, bazı müslümanlar içten içe &#8220;Keşke yüce Allah isteklerine karşılık verseydi&#8221; demişlerdi. Hatta Peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) gidip, müşriklerin teklif ettikleri mucizeleri göstermesini Rabbinden dilemesini istemişlerdi.</p>
<p>Nitekim bölüm bütünüyle bu şekilde sunulmuştu:</p>
<p>-Onlar kesin bir dille Allah adına yemin ederek eğer kendilerine bir mucize gelirse O&#8217;na mutlaka inanacaklarını söylediler. De ki; &#8220;Mucizeler sırf Allah&#8217;ın tekelindedir.&#8221; Hem bilmiyorsunuz ki, eğer o mucize gelse onlar yine inanmazlar.</p>
<p>-Onların gönüllerini ve gözlerini ters çevirerek kendilerini iman etmekten kaçındıkları ilk durumlarına döndürür ve azgınlıkları içinde debelenmeye bırakırız.</p>
<p>-Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileri ile konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı. Fakat çoğu bunu bilmez. (En&#8217;am Suresi: 109-111)</p>
<p>Yedinci cüz&#8217;ün sonunda bu ayetlerden söz edilmişti. Şimdi ise; bu ayetlerin genel anlamda içerdiği, ancak oradaki açıklamada yer almayan bazı gerçeklerden söz edeceğiz.</p>
<p>Birinci gerçek: İman veya küfür, hidayet veya sapıklık&#8230; gerçeği gösteren belgeler ve kanıtlarla ilişkili değildirler. Çünkü gerçeğin kendisi bir kanıttır. İnsan kalbinin üzerinde bir etkinliğe sahiptir. Kalp gerçeği kabul eder, onunla tatmin olur, ona boyun eğer. Ancak gerçekle insan kalbinin arasına giren birtakım diğer engeller söz konusudur. İşte bu engellerin mahiyetini yüce Allah, müminlere şu şekilde açıklamaktadır:</p>
<p>&#8220;&#8230;Hem bilmiyor musunuz ki, eğer onlar (yani kanıtlar ve mucizeler) gelse yine inanmazlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Onların gönüllerini ve gözlerini ters çevirerek kendilerini iman etmekten kaçındıkları ilk durumlarına döndürür ve azgınlıkları içinde debelenmeye bırakırız.&#8221;</p>
<p>İlk defa meydana gelenin, onları doğru yola girmekten alıkoyanın -mucize geldikten sonra- tekrar meydana gelmesi ve onları bu sefer de doğru yola girmekten alıkoyması mümkündür.</p>
<p>Kuşkusuz inanmaya yöneltici işaretler hem insan kalbinde hem de gerçeğin kendisinde gizlenmiştir: Dış etkenlerle bir ilişkisi söz konusu değildir. O halde bütün çabalar, bu kalbi felâketlerden ve engellerden kurtarmaya yöneltilmelidir.</p>
<p>İkinci gerçek: Hidayet ve sapıklık konusunda son mercii Allah&#8217;ın iradesidir. Bu irade, başlangıçta bir süre seçme ve yönelme özgürlüğünü vererek insanı sınamayı, bu süreyi de insanın denendiği ve sınandığı bir süre kılmayı öngörmüştür. Kim bu özgürlüğü, doğru yola, onu bulmaya ve onu azarlamaya yönelik kalbi yönelişte kullanırsa -o esnada doğru yolun nerede olduğunu bilmese dahi- Allah&#8217;ın iradesi onun elinden tutmayı, ona yardım etmeyi, kendi yolunu göstermeyi öngörmüştür. Aynı şekilde kim bu özgürlüğü, doğru yoldan kaçmak, gerçeğe götüren kanıtlardan ve işaretlerden yüz çevirmek uğruna kullanırsa, Allah&#8217;ın iradesi onu saptırarak yoldan uzaklaştırmayı ve karanlıklar içinde çarpılmış durumda bırakmayı gerektirmiştir. Kuşkusuz, Allah&#8217;ın iradesi ve kaderi bütün durumlarda insanı kuşatmıştır. En sonunda her işin dönüşü de O&#8217;nadır.</p>
<p>Ayetlerin akışında yer alan şu ifade bu gerçeğe işaret etmektedir:</p>
<p>&#8220;Onların gönüllerini ve gözlerini ters çevirerek kendilerini, iman etmekten kaçındıkları ilk durumlarına döndürür ve azgınlıkları içinde debelenmeye bırakırız.&#8221;</p>
<p>Şu ayeti kerime de buna işaret etmektedir:</p>
<p>&#8220;Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileri ile konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı. Fakat çoğu bunu bilmez.&#8221;</p>
<p>Bu bölümden önce yer alan şu ifade de bu gerçeğe işaret etmektedir:</p>
<p>&#8220;Rabbinden sana gelen vahye uy, O&#8217;ndan başka ilâh. yoktur. O&#8217;na ortak koşanlardan yüz çevir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah dileseydi, onlar O&#8217;na ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına koruyucu, bekçi dikmedik; sen onların vekili ve davranışlarının sorumlusu da değilsin.&#8221; (En&#8217;am Suresi: 106-107)</p>
<p>Şu bölümde yer alan aşağıdaki ayette de bu işaret vardır:</p>
<p>&#8220;Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmaları ile başbaşa bırak.&#8221;</p>
<p>O halde her şey Allah&#8217;ın iradesine bağlıdır. Onların doğru yolu bulmamalarını dileyen O&#8217;dur. Çünkü onlar hidayetin yolunu tutmadılar. Yine onlara, denemek üzere bu kadar serbestlik tanımayı dileyen O&#8217;dur. Doğru yolu bulmak için çabaladıkları zaman doğru yolunu gösteren, sapıklığı tercih ettiklerinde de onları saptıran O&#8217;dur. İslâm düşüncesinde yer alan ilâhî serbest irade ile insanlara verilen bu kadarlık seçme özgürlüğü ile sınanmaları için kendilerine bırakılan bu alan arasında bir çelişki söz konusu değildir.</p>
<p>Üçüncü gerçek: Allah&#8217;ın buyruklarına uyanlarla isyan edenler, O&#8217;nun kontrolü altındadırlar. Gücü ve egemenliği karşısında birdirler. Kulların işlerini yönlendirmeye ilişkin yasalarla cereyan eden ilâhî iradeye uygun Allah&#8217;ın kaderi olmaksızın onlardan hiçbiri herhangi bir şey yapma imkânına sahip değildir. Ancak müminler, -kendilerine verilen seçme özgürlüğü oranında- kendi içlerinde, hücrelerinin hareketlerinde, organik ve psikolojik oluşumlarında, Allah&#8217;ın egemenliğine zorunlu olarak ister istemez boyun eğişleri ile bilgiye, hidayete ve serbestliğe dayalı olarak, kendilerini zorunlu gördükleri isteğe bağlı boyun eğişleri arasında bir uyum meydana getirirler. Bundan dolayı bizzat kendi kendisiyle barış içinde yaşar mümin. Çünkü hem zorunlu, hem de isteğe bağlı yönü tek bir kanuna, tek bir otoriteye, tek bir hakimiyete uymaktadır. İsyan edenlere gelince; onlar Allah&#8217;ın fıtrî yasasına uymak zorundadırlar.</p>
<p>Bu yasa onları zorlamakta, ancak onlar bedensel oluşumları ve fıtrî ihtiyaçları bakımından bu yasaların dışına çıkamazlar. Bununla beraber kendilerine serbestlik tanınan alanda, O&#8217;nun hayat metodunda ve şeriatında somutlaşan Allah&#8217;ın egemenliğinden kaçmaktadırlar. Bu kopukluktan dolayı kişiliklerinde bir bedbahtlık yaşarlar. Bütün bunlara rağmen unlar Allah&#8217;ın kontrolü altındadırlar, hiçbir alanda O&#8217;nu aciz bırakamazlar. O&#8217;nun takdiri olmadıkça hiçbir şey yapamazlar.</p>
<p>Bu üçüncü gerçek, surenin geri kalan kısmında ele alınan sorun açısından özel bir öneme sahiptir ve bu gerçek farklı şekillerde, değişik yerlerde tekrarlanmaktadır. Çünkü tümüyle bu bölüm -daha önce de açıkladığımız gibi- ilâhlık konusunu ve insan hayatı ve insanların uydukları kanunlar üzerinde ilâhlığın egemenliğini ele almaktadır. Bu nedenle surenin akışı, egemenliğin tümüyle Allah&#8217;a ait olduğunu belirtme noktasında yoğunlaşmaktadır. Hatta Allah&#8217;ın sisteminden ve şeriatından kaçan isyancıların oluşumları üzerindeki egemenlik de Allah&#8217;a aittir. Onlar, Allah&#8217;ın dilemesi dışında O&#8217;nun dostlarına herhangi bir eziyette bulunamazlar. Bir kere onlar kendilerine hakim olmaktan acizdiler, müminlere nasıl egemen olabilirler? Gerek Allah&#8217;ın buyruklarına uyanlar, gerekse isyan edenler için dilediğini onunla yaptığı Allah&#8217;ın iradesidir her şeye egemen olan.</p>
<p>&#8220;Eğer biz onlara melekler indirsek, ölüler kendileriyle konuşsa ve her şeyi biraraya getirip karşılarına koysaydık, Allah dilemedikçe yine inanmazlardı. Fakat çoğu bunu bilmez&#8221; ayetinin tefsirinde Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi şunları söylemektedir:</p>
<p>(Yüce Allah Peygamberi Muhammed&#8217;e (salât ve selâm üzerine olsun) şunu söylüyor: Ey Muhammed, putları ve heykelleri Rabblerine denk tutan sonra da sana, &#8220;Şayet bize bir kanıt gösterecek olursan kesinlikle sana inanacağız&#8221; diyenlerin iflah olacaklarından ümidini kes. Çünkü onlar için melekleri indirsek, gözleriyle görseler, sonra bir kez de peygamberliğine bir kanıt oluşturmaları için ölüleri diriltsek de onlarla konuşsalar ve söylediklerinde haklı olduğunu, onlara getirdiğin şeyin Allah katından bir gerçek olduğunu bildirseler ve yine her şeyi biraraya getirsek ve onları senin karşına koysak (Yani &#8220;emrine versek) -Allah&#8217;ın hidayete ermesini dilediği kimsenin dışında- sana inanmayacaklardır, seni doğrulamayacaklardır, sana uymayacaklardır. &#8220;Fakat çoğu bunu bilmez.&#8221; Şöyle diyor yüce Allah: Ancak bu müşriklerin çoğu bunun böyle olduğunu bilmez. Sanıyorlar ki; inanmak onlara kalmıştır, kâfir olmak onların elindedir; diledikleri zaman inanırlar, diledikleri zaman kâfir olurlar. Durum böyle değildir. Bu benim elimdedir. Doğru yola ilettiğim ve bunda başarılı kıldığım dışında hiçbiri inanamaz. Doğruluktan uzaklaştırıp saptırdığımdan başkası kâfir olamaz.)</p>
<p>Burada İbni Cerir&#8217;in açıkladığı bu temel prensip doğrudur, ancak daha fazla açıklamayı gerektiriyor. Nitekim hidayet, sapıklık, Allah&#8217;ın iradesi ve insanın çabası hakkındaki Kur&#8217;an ayetlerine dayanarak konuya değinmiştik. Kuşkusuz inanmak ve kâfir olmak sonradan olan bir şeydir; ve şu varlık bütününde sonradan olan her şey ancak Allah&#8217;ın kaderi uyarınca meydana gelmektedir:</p>
<p>&#8220;Şüphesiz biz her şeyi bu kader doğrultusunda yaratmışız.&#8221; (Kamer Suresi: 49) Falanın inanması, falanın da kâfir olması şeklinde ortaya çıkan kaderin dayandığı temel kanuna gelince; ayetler bunu açıklamaktadır. Buna göre insan, bir miktar serbestlikle yöneliş noktasında sınanmaktadır. Doğru yola yöneldiğinde ve bu uğurda çaba sarfettiğinde, Allah ona yol göstericilik yapacaktır. Hidayete ermesi Allah&#8217;ın kaderi uyarınca gerçekleşecektir. Aynı şekilde sapıklığa yönelip, doğru yoldan kaçındığında, Allah onu saptıracaktır. Sapıklığı Allah&#8217;ın kaderi doğrultusunda meydana gelecektir. İnsan her iki durumda da Allah&#8217;ın kontrolü ve egemenliği altındadır. İnsanın hayatı, Allah&#8217;ın serbest iradesine göre hareket eden kader ve yine O&#8217;nun serbest iradesiyle belirlediği kanun uyarınca sürmektedir.</p>
<p>Bundan sonra, surenin devam eden akışında iki ayet yer alıyor. Bunlar bir açıdan açıklamayı tamamladığımız geçen bölümün hedeflediği anlam ve gerçekleri bütünlemektedirler. Bir açıdan da yetki, şeriat ve egemenliğe ilişkin inanç sorunlarına hazırlık oluşturmaktadırlar. Nitekim surenin geri kalan kısmında bu sorunlar işlenmektedir.<br />
<strong><br />
112- &#8220;Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmalarıyla başbaşa bırak. &#8221;</p>
<p>113- &#8220;Ahirete inanmayanların kalpleri bu yaldızlı uydurmalara kansın, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye. </strong>&#8221;</p>
<p>İşte böyle&#8230; Tıpkı, inanmalarını mucizelerin gösterilmesi şartına bağlayan, evrende ve insanın içinde yer alan hidayete götürücü kanıtlardan ve işaretlerden yüz çeviren o müşrikler hakkında takdir ettiğimiz gibi, bütün kanıtlar teker teker gösterilse bile onlarda iman olayı gerçekleşmeyecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bunlar hakkında da takdir ettik. Her peygamberin insanlardan ve cinlerden oluşan düşmanlarının olmasını takdir ettik. Bunların birbirlerini aldatmak, peygamberlere ve hidayete karşı savaşmak için kandırmak hususunda birbirlerine yaldızlı sözler fısıldamalarını takdir ettik. Ayrıca ahirete inanmayan, bu tür sözlerden hoşlanan, peygamberlere ve hakka düşmanlık yapan, yeryüzünde sapıklık ve bozgunculuk yaymak gibi kötülükleri işleyen grupların bu yaldızlı sözlere kulak vermelerini de takdir ettik.</p>
<p>Kuşkusuz tüm bunlar, Rabbinin iradesi uyarınca O&#8217;nun kaderine göre meydana gelmektedir. Şayet Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O&#8217;nun iradesi bundan farklı da olabilirdi. Kaderi bütün bu olanlar dışında cereyan edebilirdi. O halde, tüm olup bitenlerde tesadüf söz konusu değildir. Bu olanlar üzerinde insanların bir etkinlikleri olmadığı gibi, buna güçleri de yetmez.</p>
<p>Yeryüzünde peygamberler ve beraberlerindeki gerçekle insanlardan ve cinlerden oluşan şeytanların batıl düşünceleri, yaldızlı sözleri ve gururları arasındaki bu bitmez tükenmez savaş böylece açıklandığı zaman&#8230; Yeryüzünde süren bu çatışmanın Allah&#8217;ın iradesi uyarınca ve O&#8217;nun kaderi doğrultusunda gerçekleştiği açığa kavuşunca, yeryüzünde meydana gelen bu olayın mahiyetini ve arka planındaki gücü kavradıktan sonra, müslümanın bunun ötesindeki hikmeti düşünmeye yönelmesi gerekmektedir:</p>
<p>&#8220;Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler.&#8221;</p>
<p>İrademiz ve takdirimiz doğrultusunda her peygambere kimilerini düşman yaptık. Bu düşman, insanlardan ve cinlerden oluşan şeytanlardır. Şeytanlık; azdırmak, saptırmak ve kötülüğe yönlendirmektir ki, insanlar için geçerli olduğu gibi cinler için de geçerli bir sıfattır. Cinlerden azgınlık yapan, kötülüğe ve sapıklığa yöneltenler şeytan diye nitelendirildikleri gibi, azgınlaşan, insanları kötülüğe ve sapıklığa yönelten insanlar da şeytan diye nitelendirilirler. Ayrıca kötü huylu, inatçı ve zararlı olan hayvanlar da bu şekilde nitelendirilirler. Nitekim: &#8220;Siyah köpek şeytandır&#8221; denmektedir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın her peygambere düşman olmalarını takdir ettiği -insanlardan ve cinlerden oluşan- bu şeytanlar, birbirlerine vahyettikleri (fısıldadıkları) yaldızlı sözlerle bazısı bazısını aldatmaktadır. Valıyin anlamlarından biri; sözün bir canlıdan diğer bir canlıya içsel bir etkenle aktarılmasıdır. Bu şeytanlardan bazısı bazısını kandırıp birbirlerini azgınlığa, sapıklığa, kötülüğe ve günaha teşvik ederler.</p>
<p>İnsanlardan oluşan şeytanların durumu bizce bilinmektedir. Yeryüzünde yaptıklarını görmek her zaman mümkündür. Bunların örnekleri her peygambere ve peygamberin beraberindeki gerçeğe ve müminlere karşı takındıkları düşmanca tavrın numuneleri bilinmektedir. İnsanlar bunları her zaman görebilirler.</p>
<p>Cinlerden şeytanlara -ayrıca tüm cinlere- gelince; bunlar Allah&#8217;a özgü gaybın kapsamına girmektedirler. Kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği gaybın anahtarları katında bulunan Allah&#8217;ın bildirdiklerinden başka hiçbir şey bilmiyoruz bu konuda. Şu evrende insandan ve yeryüzünde bilinen diğer canlı türlerden ve cinslerden farklı yaratıkların varlığı prensibi açısından&#8230; Prensip açısından biz, &#8220;Allah&#8217;ın bunlar hakkında söylediklerine inandığımızı, açıkladığı sınırlar dahilinde haber verdiklerini doğruladığımızı söylüyoruz. Bu konuda yüce Allah&#8217;ın bildirdiği gerçekleri inkâr etmek için &#8220;bilim&#8221;i kalkan edenlere gelince; doğrusu bunların neye dayandıklarını anlamakta güçlük çekiyoruz. Çünkü beşeri bilimler, dünya gezegeninde yer alan tüm canlı türlerini kuşattığı iddiasında değildir. Hem bu bilimler, diğer gök cisimlerinde neler bulunduğunu bilme imkânına sahip değildir. Bu konuda tüm söyleyeceği, yeryüzündeki hayat türünün bazı gezegenlerde ve yıldızlarda olabileceği veya olamayacağı varsayımlarını ileri sürmektir. Dolayısıyla bu varsayımlar ispatlansa bile, diğer bir hayat türünün, başka bir canlı çeşidinin evrenin bir başka köşesinde yaşıyor olabilecekleri düşüncesini çürütemez. Çünkü `bilim&#8217; bu konuda herhangi bir şey bilememektedir. O halde herhangi birinin &#8220;bilim&#8221; adına bu değişik canlı alemlerin varlığını inkâr etmesi despotluktur, küstahlıktır.</p>
<p>Tıpkı insanların kimisi gibi, bir kısmı şeytanlık yapan, kötülük ve sapıklığa teşvik eden -iblis ve soyu gibi- ve cin diye adlandırılan bu topluluğun mahiyeti açısından&#8230; Evet cin adı verilen bu topluluğun mahiyeti açısından, Allah&#8217;dan ve O&#8217;nun Peygamberinden (salât ve selâm üzerine olsun) gelen doğru haberlerden başka bir şey bilmiyoruz.</p>
<p>Bu topluluğun dumansız ateşten yaratıldığını ve bunların yeryüzünde olduğu kadar yerin içinde ve dışında yaşama gücüyle donatıldığını, bu alanlarda insanlardan daha çabuk hareket etme yeteneğine sahip olduklarını, salih müminleri olduğu kadar azdırıcı şeytanlarının olduğunu, bunlar Ademoğulları&#8217;nı görebildikleri halde insanların onları oldukları şekilde göremeyeceğini -zaten insanları görüp de insanların göremediği daha nice yaratıklar var- aynı şekilde bunların şeytanlarının insanoğluna, yoldan çıkarmak ve saptırmak için musallat olduğunu biliyoruz. Bunlar bilmediğimiz bir yöntemle insanlara vesveseler ve çeşitli kötü düşünceler aşılama gücüne sahiptirler. Allah&#8217;ı anan müminler üzerinde bu şeytanların bir egemenliği söz konusu değildir. Mümin Allah&#8217;ı andığı zaman şeytan ortaya çıkar ve birtakım vesveseler verir. Allah&#8217;ı anmakla mümin, şeytanın zayıf hilesinden çok daha güçlü bir konuma gelir. Cinler alemi tıpkı insanlık alemi gibi Allah&#8217;ın huzurunda toplanıp yaptıklarından dolayı sorgulanacaklardır. Onlar da tıpkı insanlar gibi cennete veya cehenneme gideceklerdir. Cinler meleklerle karşılaştırıldıkları zaman, hiçbir gücü ve etkinliği bulunmayan son derece zayıf bir topluluk olarak belirirler.</p>
<p>İşte bu ayetten anlıyoruz ki yüce Allah, insanlardan ve cinlerden şeytanları her peygambere düşman kılmıştır&#8230;</p>
<p>Kuşkusuz yüce Allah -dileseydi- böyle bir şey yapmamalarını sağlayabilirdi. İnsanları azdırmamalarım, kötülüğe teşvik etmemelerini, peygamberlere düşmanlık yapmamalarını, müminlere eziyet etmemelerini ve insanları Allah&#8217;ın yolundan saptırmamalarını sağlardı. Yüce Allah onları hidayete zorlayabilirdi. Ya da doğru yola yönelmeleri durumunda onları doğru yola iletebilirdi. Ya da onları peygamberlere, gerçeğe ve ona inananlara karşı çıkmaktan aciz bırakabilirdi. Ancak yüce Allah bu kadarlık ve serbestliği onlara bırakmıştır. Allah&#8217;ın iradesinin öngördüğü ve O&#8217;nun kaderinin belirlediği oranda Allah&#8217;ın dostlarına eziyet etmelerine izin vermiştir. Ayrıca yüce Allah, dostlarını düşmanlarının işkenceleriyle sınamayı takdir etmiştir. Tıpkı düşmanlarını kendilerine verdiği serbestlik ve güç oranında sınadığı gibi. Dolayısıyla bunlar, Allah&#8217;ın takdir ettiğinin dışında O&#8217;nun dostlarına işkence, eziyet yapamazlar.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı.&#8221;</p>
<p>Bu açıklamalardan hangi sonuçları çıkarabiliriz?</p>
<p>a) Öncelikle, tüm peygamberlere düşman konumunda olanların, peygamberlere uyanlara baskı yapıp işkence edenlerin &#8220;şeytanlar&#8221; olduğunu, insanlardan ve cinlerden şeytanlar olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda (insanlardan ve cinlerden oluşan) bu şeytanların tek bir görevi yerine getirdiklerini, hep birlikte insanları azdırma, yoldan çıkarma ve Allah&#8217;ın dostlarına düşmanlık yapma görevini üstlenirken bazısının bazısını kandırıp saptırdığını da anlıyoruz.</p>
<p>b) İkinci olarak, bu şeytanların saydığımız durumların hiçbirinde herhangi bir şey yapmadıklarını, kişisel güçleriyle peygamberle düşmanlık ve onlara uyanlara eziyet yapamadıklarını anlıyoruz. Onlar, Allah&#8217;ın kontrolü altındadırlar. Allah dostlarını arındırmak, kalplerini temizlemek ve kendilerine emanet edilen gerçeği savunmada dirençlerini, sabırlarını denemek gibi dilediği bir şey için bu şeytanlar aracılığıyla dostlarını sınamaktadır. Sınavı başarıyla geçtiklerinde yüce Allah, onlardan tabi tuttuğu denemeyi kaldırır. Bu düşmanları onlardan uzaklaştırır. Bu düşmanlar, Allah&#8217;ın takdir ettiğinin ötesinde onlara herhangi bir eziyet verme gücünden yoksundurlar. Sonuçta Allah&#8217;ın düşmanları omuzlarına günahlarını eksiksiz bir şekilde taşır durumda, büyük bir zaaf içinde rezil olarak O&#8217;na dönerler.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı.&#8221;</p>
<p>c) Üçüncü olarak, insanlardan ve cinlerden şeytanların şeytanlık yapmalarını -ki onları verdiği serbestlik ve güç oranında sınamaktadır- ve bir müddet dostlarına eziyet etmelerini gerektiren yüce Allah&#8217;ın özgür hikmeti olduğunu anlıyoruz. Yüce Allah böylece dostlarını denemektedir; acaba sabrediyorlar mı? Batıl üzerlerine çullandığı ve etraflarını sardığı zaman sahip oldukları gerçekte diretiyorlar mı? Kendilerine pay çıkarmaktan kurtulup, gerek zorlukta, gerek darlıkta, gerek tasada, gerek kıvançta bir defada kendilerini Allah için feda ediyorlar mı, bunu görsünler. Yoksa yüce Allah, tüm bu olanların olmamasına kadirdir.</p>
<p>d) Dördüncü olarak, insanlardan ve cinlerden şeytanların, onların kurduğu tuzakların ve müminlere verdikleri eziyetlerin kendilerine özgü bir güçten kaynaklanmadığını ve yüce Allah&#8217;ın onların eliyle gerçekleşmesini dilediği şeyin dışında herhangi bir şey yapamayacaklarını anlıyoruz. Bütün bunları takdir edenin, meydana gelmesine izin verenin yüce Rabbi olduğunu bilen bir mümine yakışan, görünüşteki güçleri ve haksız egemenlikleri ne kadar görkemli de olsa şeytanları (düşmanları) önemsiz görmesidir. İşte bu noktada Allah&#8217;ın yüce elçisine yönelik şu direktif yer alıyor:</p>
<p>&#8220;Onları asılsız uydurduklarıyla başbaşa bırak.&#8221;</p>
<p>Onları yalanlarıyla başbaşa bırak. Onları arkadan yakalamaya kadirim ben. Onların cezaları hazırlanmıştır.</p>
<p>e) Burada şeytanların sınanması ve müminlerin denenmesi dışında, diğer bir hikmet de söz konusudur. Yüce Allah bu düşmanlığın, bu fısıldaşmanın, bu sözlü gurur ve aldatmanın bir başka hikmete yönelik olmasını dilemiştir: &#8220;Ahirete inanmayanların kalpleri bu yaldızlı uydurmalara kansın, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye.&#8221; Yani ahirete inanmayanların kalpleri bu aldatmalara ve fısıldamalara yönelsin diye&#8230; Çünkü bunlar tüm ilgilerini dünyayla sınırlandırmışlardır. Bunlar, bu dünyada şeytanların tüm peygamberlere tuzaklar kurduklarını, her peygamberin takipçilerine eziyetler verdiklerini ve bazısının diğerlerinin söz ve davranışlarını süslü gösterdiklerini görüyorlar ve yalancı yaldızlarına, aldatıcı güçlerine kanıp şeytanlara boyun eğiyorlar. Sonra da bu fısıldamaların gölgesinde ve bunlara kulak vermelerinden dolayı yaptıkları günah, kötülük, fuhuş ve bozgunculuğu işliyorlar.</p>
<p>Bu, yüce Allah&#8217;ın böyle olmasını dilediği ve bu şekilde takdir ettiği bir şeydir, ötesindeki arınma ve denemeden dolayı&#8230; Herkese yapabileceğini yapma fırsatı verilmesi ve cezasını adilce ve ölçülere göre hak etmesi için&#8230;</p>
<p>Sonra&#8230; Hayatın kötülüklerinin savmakla temizlenmesi, kesin ayrılıkla hakkın iyice ortaya çıkması, iyiliğin sabırla belirginleşmesi ve şeytanların kıyamet günü günahlarını eksiksiz yüklenmeleri için&#8230; Ve her işin Allah&#8217;ın iradesi doğrultusunda meydana gelmesi için; hem düşmanlarının hem de dostlarının işi&#8230; Allah&#8217;ın iradesi böyle. O, ne dilerse yapar.</p>
<p>Bir açıdan insanlardan ve cinlerden şeytanların diğer açıdan tüm peygamberlerin ve takipçilerinin arasındaki çatışmaya, üçüncü bir açıdan da Allah&#8217;ın her şeye egemen iradesine ve yürürlükteki kaderine ilişkin Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in çizdiği bu sahne&#8230; Evet bu sahne her yönüyle bir miktar üzerinde durmamızı gerektirecek önemdedir!</p>
<p>Bu savaşta tüm şer güçler biraraya geliyor&#8230; İnsanlardan ve cinlerden şeytanlar&#8230; Dayanışma ve uyum içinde belirlenmiş bir plan uygulamak için biraraya geliyorlar. Kararlaştırılan plan, peygamberlerin mesajlarında somutlaşan hakka düşmanlık ve savaş açmak&#8230; Yöntemleri de belirlenmiştir bu planın. &#8220;Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler.&#8221; Bazısı bazısına aldatma ve saptırma yöntemlerini gösterir. Bu arada kimileri de birbirlerini aldatırlar. Hakka ve taraftarlarına savaş açmış her kötülük kampında bu tür görüntülere her zaman rastlamak mümkündür. Kuşkusuz şeytanlar aralarında yardımlaşırlar. Aynı zamanda sapıklıkta da bazısı bazısına yardım eder. Zaten onlar hiçbir zaman birbirlerine doğru yolu göstermezler. Ancak birbirlerine hakka karşı düşmanlık beslemeyi, ona savaş açmayı, onunla uzun bir çatışmaya tutuşmayı süslü gösterirler.</p>
<p>Fakat bu, tamamen başıboş bir tuzak değildir. Allah&#8217;ın iradesi ve kaderi tarafından kuşatılmıştır. Bu konuda şeytanlar, Allah&#8217;ın dilediğinden ve kaderi doğrultusunda meydana getirdiğinden başka bir şey yapamazlar. Bu noktada tuzak -bunca görkemine ve evrensel şer güçlerinin etrafında birikmesine rağmen bağlı ve kilitli olarak beliriyor. Hiçbir bağ, hiçbir sınır olmaksızın dilediği gibi serbestçe hareket edemez, sorgusuz, takipsiz dilediği kişiye isabet edemez. Nitekim tağutlar, kalplerini arzularına ve iradelerine bağlamak için kendilerine kulluk yapan insanları böyle bir korku ortamına atmak isterler. Asla!.. Onların iradeleri Allah&#8217;ın dilemesine bağlıdır, güçleri Allah&#8217;ın kaderiyle sınırlıdır. İmtihanın sınırları içinde olmak üzere Allah&#8217;ın dilediğinden başka O&#8217;nun dostlarına bir zarar dokunduramazlar. Kuşkusuz her şey sonuçta Allah&#8217;a dönecektir. Hak taraftarları, şeytanların kararlaştırdıkları bir plan etrafında biraraya gelişlerini canlandıran sahneye iyice dikkat etmelidirler. Planın mahiyetini ve yöntemlerini öğrenmeleri için bu gereklidir. Aynı şekilde yüce Allah&#8217;ın iradesinin ve O&#8217;nun takdirinin şeytanların plan(arını ve taktiklerini kuşattığını gösteren sahnenin, hak taraftarlarının gönüllerini bağlılık, güven ve kesin inançla doldurması, kalplerini ve bakışlarını üstün güce, yürürlükte olan kadere ve varlık üzerindeki temel ve gerçek egemenliğe yöneltmesi, hak taraftarlarının vicdanlarını şeytanların istedikleri ya da istemedikleri şeylere bağlılıktan kurtarması ve onların kendi içlerinde ve hayatlarında inşa ettikleri gibi hakkı insanların pratik hayatlarında inşa etmek için yollarına devam etmeleri açısından da son derece önemlidir. Şeytanların düşmanlığına ve kurdukları tuzaklara gelince; onları da her şeyi kuşatan iradeye ve yürürlükte olan kadere bıraksınlar.</p>
<p>&#8220;Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurduklarıyla başbaşa bırak.&#8221;</p>
<p>Şu anda, surenin geri kalan kısmının ele aldığı ve surenin akışında sürekli zihinlerin hazırlandığı soruna gelmiş bulunuyoruz. Bu hazırlığın sonuncusu da büyük akide davasına, geçen iki ayette yer alan uzun inanç savaşının realitesine, bütün peygamberlerle insanlardan ve cinlerden şeytanların arasındaki savaşta meydana gelen her şeyin Allah&#8217;ın mutlak otoritesi ve kontrolü altında olduğunun belirlenmesine, hidayet ve sapıklığın kurallarına; sapıklık ve hidayetin dayandığı ilâhi yasalara ve geçen sayfalarda sunduğumuz konulara ilişkin gerçeklerin ifade edilmesine yönelik olmuştu.</p>
<p>Şimdi tüm bu ön açıklamaların kendisine temel oluşturduğu soruna gelmiş bulunuyoruz; üzerinde Allah&#8217;ın adı anılarak ve anılmayarak kesilen hayvanın helalliği ve haramlığı sorununa&#8230; Bu sorun bir açıdan önemini, İslâm&#8217;ın ilk ilkesini belirlemesinden almaktadır: Mutlak egemenlik hakkının tek başına Allah&#8217;a ait olması ve insanların böyle bir hak iddia etmekten ya da her ne şekilde olursa olsun, böyle bir çaba içinde olmaktan soyutlanması ilkesi&#8230; Sorun bu ilkeye ilişkin olunca, ilkenin gerçekleşmesi ya da iptal edilmesi bakımından olayın küçüğü de büyük gibidir. Artık işin, kesilen bir hayvanın yenilip veya yenilmemesine ya da kurulan bir devlete veya yerleştirilen bir toplumsal düzene ilişkin olmasına bakılmaz. İlke bakımından da bu diğeri gibidir çünkü. Bu da diğeri gibi tek başına Allah&#8217;ın ilâhlığını tanımak ya da bu ilâhlığı reddetmek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Her münasebette açıklamak için Kur&#8217;an&#8217;ın ifade metodu çok kere özellikle bu ilkeye dayanmaktadır.,Büyük küçük her meseleye ilişkin hükümlerin öncesinde yeri geldikçe bunu tekrarlamaktan usanmaz. Çünkü bu ilke inancın, dinin ve İslâm&#8217;ın kendisidir. Bunun ötesinde din olarak sadece uygulamalar ve ayrıntılar kalır. ,</p>
<p>Surenin bu bölümünde -sonuna kadar olduğu gibi- bu ilkenin, cahiliye hükümlerinin ve geleneklerinin sunulması münasebetiyle çeşitli şekillerde defalarca açıklandığını göreceğiz. Burada cahiliyenin bu hüküm ve geleneklerinin şirkle ve İslâm&#8217;a karşı büyüklük taslamakla ilişkili olduğu, Allah&#8217;ın ilâhlığından başka bir ilâhlık belirlemek noktasından kaynaklandığı açıklanmaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ın çeşitli yöntemlere başvurarak bunca sert hamleyle soruna eğilmesi ve sorunu bu kadar sıkı sıkıya itikad, iman ve İslâm&#8217;ın temeline bağlaması bu yüzdendir. HAKİMİYET ALLAH&#8217;INDIR</p>
<p>Ayetlerin akışı -kesilen hayvanların helâl ve haramlığı noktasında egemenlik merciini belirlemeye bir giriş olması için- kulların tüm işlerinde egemenlik merciini açıklamakla başlıyor. Kesilen hayvanlar sorununda müşrikler Allah&#8217;a iftira ederek, O&#8217;nun otoritesine tecavüze yeltenerek egemenlik hakkı iddia ediyorlardı. Bu konuda ele alınan ayetlerin akışından da anlayacağınız gibi konuyu ele almak için uzun bir hazırlık yapılmaktadır:<br />
<strong>112- &#8220;Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmalarıyla başbaşa bırak. &#8221;</p>
<p>113- &#8220;Ahirete inanmayanların kalpleri bu yaldızlı uydurmalara kansın, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye. &#8220;</strong></p>
<p>İşte böyle&#8230; Tıpkı, inanmalarını mucizelerin gösterilmesi şartına bağlayan, evrende ve insanın içinde yer alan hidayete götürücü kanıtlardan ve işaretlerden yüz çeviren o müşrikler hakkında takdir ettiğimiz gibi, bütün kanıtlar teker teker gösterilse bile onlarda iman olayı gerçekleşmeyecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bunlar hakkında da takdir ettik. Her peygamberin insanlardan ve cinlerden oluşan düşmanlarının olmasını takdir ettik. Bunların birbirlerini aldatmak, peygamberlere ve hidayete karşı savaşmak için kandırmak hususunda birbirlerine yaldızlı sözler fısıldamalarını takdir ettik. Ayrıca ahirete inanmayan, bu tür sözlerden hoşlanan, peygamberlere ve hakka düşmanlık yapan, yeryüzünde sapıklık ve bozgunculuk yaymak gibi kötülükleri işleyen grupların bu yaldızlı sözlere kulak vermelerini de takdir ettik.</p>
<p>Kuşkusuz tüm bunlar, Rabbinin iradesi uyarınca O&#8217;nun kaderine göre meydana gelmektedir. Şayet Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O&#8217;nun iradesi bundan farklı da olabilirdi. Kaderi bütün bu olanlar dışında cereyan edebilirdi. O halde, tüm olup bitenlerde tesadüf söz konusu değildir. Bu olanlar üzerinde insanların bir etkinlikleri olmadığı gibi, buna güçleri de yetmez.</p>
<p>Yeryüzünde peygamberler ve beraberlerindeki gerçekle insanlardan ve cinlerden oluşan şeytanların batıl düşünceleri, yaldızlı sözleri ve gururları arasındaki bu bitmez tükenmez savaş böylece açıklandığı zaman&#8230; Yeryüzünde süren bu çatışmanın Allah&#8217;ın iradesi uyarınca ve O&#8217;nun kaderi doğrultusunda gerçekleştiği açığa kavuşunca, yeryüzünde meydana gelen bu olayın mahiyetini ve arka planındaki gücü kavradıktan sonra, müslümanın bunun ötesindeki hikmeti düşünmeye yönelmesi gerekmektedir:</p>
<p>&#8220;Böylece biz insandan ve cinden şeytanları her peygambere düşman kıldık. Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler.&#8221;</p>
<p>İrademiz ve takdirimiz doğrultusunda her peygambere kimilerini düşman yaptık. Bu düşman, insanlardan ve cinlerden oluşan şeytanlardır. Şeytanlık; azdırmak, saptırmak ve kötülüğe yönlendirmektir ki, insanlar için geçerli olduğu gibi cinler için de geçerli bir sıfattır. Cinlerden azgınlık yapan, kötülüğe ve sapıklığa yöneltenler şeytan diye nitelendirildikleri gibi, azgınlaşan, insanları kötülüğe ve sapıklığa yönelten insanlar da şeytan diye nitelendirilirler. Ayrıca kötü huylu, inatçı ve zararlı olan hayvanlar da bu şekilde nitelendirilirler. Nitekim: &#8220;Siyah köpek şeytandır&#8221; denmektedir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın her peygambere düşman olmalarını takdir ettiği -insanlardan ve cinlerden oluşan- bu şeytanlar, birbirlerine vahyettikleri (fısıldadıkları) yaldızlı sözlerle bazısı bazısını aldatmaktadır. Valıyin anlamlarından biri; sözün bir canlıdan diğer bir canlıya içsel bir etkenle aktarılmasıdır. Bu şeytanlardan bazısı bazısını kandırıp birbirlerini azgınlığa, sapıklığa, kötülüğe ve günaha teşvik ederler.</p>
<p>İnsanlardan oluşan şeytanların durumu bizce bilinmektedir. Yeryüzünde yaptıklarını görmek her zaman mümkündür. Bunların örnekleri her peygambere ve peygamberin beraberindeki gerçeğe ve müminlere karşı takındıkları düşmanca tavrın numuneleri bilinmektedir. İnsanlar bunları her zaman görebilirler.</p>
<p>Cinlerden şeytanlara -ayrıca tüm cinlere- gelince; bunlar Allah&#8217;a özgü gaybın kapsamına girmektedirler. Kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği gaybın anahtarları katında bulunan Allah&#8217;ın bildirdiklerinden başka hiçbir şey bilmiyoruz bu konuda. Şu evrende insandan ve yeryüzünde bilinen diğer canlı türlerden ve cinslerden farklı yaratıkların varlığı prensibi açısından&#8230; Prensip açısından biz, &#8220;Allah&#8217;ın bunlar hakkında söylediklerine inandığımızı, açıkladığı sınırlar dahilinde haber verdiklerini doğruladığımızı söylüyoruz. Bu konuda yüce Allah&#8217;ın bildirdiği gerçekleri inkâr etmek için &#8220;bilim&#8221;i kalkan edenlere gelince; doğrusu bunların neye dayandıklarını anlamakta güçlük çekiyoruz. Çünkü beşeri bilimler, dünya gezegeninde yer alan tüm canlı türlerini kuşattığı iddiasında değildir. Hem bu bilimler, diğer gök cisimlerinde neler bulunduğunu bilme imkânına sahip değildir. Bu konuda tüm söyleyeceği, yeryüzündeki hayat türünün bazı gezegenlerde ve yıldızlarda olabileceği veya olamayacağı varsayımlarını ileri sürmektir. Dolayısıyla bu varsayımlar ispatlansa bile, diğer bir hayat türünün, başka bir canlı çeşidinin evrenin bir başka köşesinde yaşıyor olabilecekleri düşüncesini çürütemez. Çünkü `bilim&#8217; bu konuda herhangi bir şey bilememektedir. O halde herhangi birinin &#8220;bilim&#8221; adına bu değişik canlı alemlerin varlığını inkâr etmesi despotluktur, küstahlıktır.</p>
<p>Tıpkı insanların kimisi gibi, bir kısmı şeytanlık yapan, kötülük ve sapıklığa teşvik eden -iblis ve soyu gibi- ve cin diye adlandırılan bu topluluğun mahiyeti açısından&#8230; Evet cin adı verilen bu topluluğun mahiyeti açısından, Allah&#8217;dan ve O&#8217;nun Peygamberinden (salât ve selâm üzerine olsun) gelen doğru haberlerden başka bir şey bilmiyoruz.</p>
<p>Bu topluluğun dumansız ateşten yaratıldığını ve bunların yeryüzünde olduğu kadar yerin içinde ve dışında yaşama gücüyle donatıldığını, bu alanlarda insanlardan daha çabuk hareket etme yeteneğine sahip olduklarını, salih müminleri olduğu kadar azdırıcı şeytanlarının olduğunu, bunlar Ademoğulları&#8217;nı görebildikleri halde insanların onları oldukları şekilde göremeyeceğini -zaten insanları görüp de insanların göremediği daha nice yaratıklar var- aynı şekilde bunların şeytanlarının insanoğluna, yoldan çıkarmak ve saptırmak için musallat olduğunu biliyoruz. Bunlar bilmediğimiz bir yöntemle insanlara vesveseler ve çeşitli kötü düşünceler aşılama gücüne sahiptirler. Allah&#8217;ı anan müminler üzerinde bu şeytanların bir egemenliği söz konusu değildir. Mümin Allah&#8217;ı andığı zaman şeytan ortaya çıkar ve birtakım vesveseler verir. Allah&#8217;ı anmakla mümin, şeytanın zayıf hilesinden çok daha güçlü bir konuma gelir. Cinler alemi tıpkı insanlık alemi gibi Allah&#8217;ın huzurunda toplanıp yaptıklarından dolayı sorgulanacaklardır. Onlar da tıpkı insanlar gibi cennete veya cehenneme gideceklerdir. Cinler meleklerle karşılaştırıldıkları zaman, hiçbir gücü ve etkinliği bulunmayan son derece zayıf bir topluluk olarak belirirler.</p>
<p>İşte bu ayetten anlıyoruz ki yüce Allah, insanlardan ve cinlerden şeytanları her peygambere düşman kılmıştır&#8230;</p>
<p>Kuşkusuz yüce Allah -dileseydi- böyle bir şey yapmamalarını sağlayabilirdi. İnsanları azdırmamalarım, kötülüğe teşvik etmemelerini, peygamberlere düşmanlık yapmamalarını, müminlere eziyet etmemelerini ve insanları Allah&#8217;ın yolundan saptırmamalarını sağlardı. Yüce Allah onları hidayete zorlayabilirdi. Ya da doğru yola yönelmeleri durumunda onları doğru yola iletebilirdi. Ya da onları peygamberlere, gerçeğe ve ona inananlara karşı çıkmaktan aciz bırakabilirdi. Ancak yüce Allah bu kadarlık ve serbestliği onlara bırakmıştır. Allah&#8217;ın iradesinin öngördüğü ve O&#8217;nun kaderinin belirlediği oranda Allah&#8217;ın dostlarına eziyet etmelerine izin vermiştir. Ayrıca yüce Allah, dostlarını düşmanlarının işkenceleriyle sınamayı takdir etmiştir. Tıpkı düşmanlarını kendilerine verdiği serbestlik ve güç oranında sınadığı gibi. Dolayısıyla bunlar, Allah&#8217;ın takdir ettiğinin dışında O&#8217;nun dostlarına işkence, eziyet yapamazlar.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı.&#8221;</p>
<p>Bu açıklamalardan hangi sonuçları çıkarabiliriz?</p>
<p>a) Öncelikle, tüm peygamberlere düşman konumunda olanların, peygamberlere uyanlara baskı yapıp işkence edenlerin &#8220;şeytanlar&#8221; olduğunu, insanlardan ve cinlerden şeytanlar olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda (insanlardan ve cinlerden oluşan) bu şeytanların tek bir görevi yerine getirdiklerini, hep birlikte insanları azdırma, yoldan çıkarma ve Allah&#8217;ın dostlarına düşmanlık yapma görevini üstlenirken bazısının bazısını kandırıp saptırdığını da anlıyoruz.</p>
<p>b) İkinci olarak, bu şeytanların saydığımız durumların hiçbirinde herhangi bir şey yapmadıklarını, kişisel güçleriyle peygamberle düşmanlık ve onlara uyanlara eziyet yapamadıklarını anlıyoruz. Onlar, Allah&#8217;ın kontrolü altındadırlar. Allah dostlarını arındırmak, kalplerini temizlemek ve kendilerine emanet edilen gerçeği savunmada dirençlerini, sabırlarını denemek gibi dilediği bir şey için bu şeytanlar aracılığıyla dostlarını sınamaktadır. Sınavı başarıyla geçtiklerinde yüce Allah, onlardan tabi tuttuğu denemeyi kaldırır. Bu düşmanları onlardan uzaklaştırır. Bu düşmanlar, Allah&#8217;ın takdir ettiğinin ötesinde onlara herhangi bir eziyet verme gücünden yoksundurlar. Sonuçta Allah&#8217;ın düşmanları omuzlarına günahlarını eksiksiz bir şekilde taşır durumda, büyük bir zaaf içinde rezil olarak O&#8217;na dönerler.</p>
<p>&#8220;Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı.&#8221;</p>
<p>c) Üçüncü olarak, insanlardan ve cinlerden şeytanların şeytanlık yapmalarını -ki onları verdiği serbestlik ve güç oranında sınamaktadır- ve bir müddet dostlarına eziyet etmelerini gerektiren yüce Allah&#8217;ın özgür hikmeti olduğunu anlıyoruz. Yüce Allah böylece dostlarını denemektedir; acaba sabrediyorlar mı? Batıl üzerlerine çullandığı ve etraflarını sardığı zaman sahip oldukları gerçekte diretiyorlar mı? Kendilerine pay çıkarmaktan kurtulup, gerek zorlukta, gerek darlıkta, gerek tasada, gerek kıvançta bir defada kendilerini Allah için feda ediyorlar mı, bunu görsünler. Yoksa yüce Allah, tüm bu olanların olmamasına kadirdir.</p>
<p>d) Dördüncü olarak, insanlardan ve cinlerden şeytanların, onların kurduğu tuzakların ve müminlere verdikleri eziyetlerin kendilerine özgü bir güçten kaynaklanmadığını ve yüce Allah&#8217;ın onların eliyle gerçekleşmesini dilediği şeyin dışında herhangi bir şey yapamayacaklarını anlıyoruz. Bütün bunları takdir edenin, meydana gelmesine izin verenin yüce Rabbi olduğunu bilen bir mümine yakışan, görünüşteki güçleri ve haksız egemenlikleri ne kadar görkemli de olsa şeytanları (düşmanları) önemsiz görmesidir. İşte bu noktada Allah&#8217;ın yüce elçisine yönelik şu direktif yer alıyor:</p>
<p>&#8220;Onları asılsız uydurduklarıyla başbaşa bırak.&#8221;</p>
<p>Onları yalanlarıyla başbaşa bırak. Onları arkadan yakalamaya kadirim ben. Onların cezaları hazırlanmıştır.</p>
<p>e) Burada şeytanların sınanması ve müminlerin denenmesi dışında, diğer bir hikmet de söz konusudur. Yüce Allah bu düşmanlığın, bu fısıldaşmanın, bu sözlü gurur ve aldatmanın bir başka hikmete yönelik olmasını dilemiştir: &#8220;Ahirete inanmayanların kalpleri bu yaldızlı uydurmalara kansın, onlardan hoşlansın ve işledikleri kötülükleri işlemeye devam etsinler diye.&#8221; Yani ahirete inanmayanların kalpleri bu aldatmalara ve fısıldamalara yönelsin diye&#8230; Çünkü bunlar tüm ilgilerini dünyayla sınırlandırmışlardır. Bunlar, bu dünyada şeytanların tüm peygamberlere tuzaklar kurduklarını, her peygamberin takipçilerine eziyetler verdiklerini ve bazısının diğerlerinin söz ve davranışlarını süslü gösterdiklerini görüyorlar ve yalancı yaldızlarına, aldatıcı güçlerine kanıp şeytanlara boyun eğiyorlar. Sonra da bu fısıldamaların gölgesinde ve bunlara kulak vermelerinden dolayı yaptıkları günah, kötülük, fuhuş ve bozgunculuğu işliyorlar.</p>
<p>Bu, yüce Allah&#8217;ın böyle olmasını dilediği ve bu şekilde takdir ettiği bir şeydir, ötesindeki arınma ve denemeden dolayı&#8230; Herkese yapabileceğini yapma fırsatı verilmesi ve cezasını adilce ve ölçülere göre hak etmesi için&#8230;</p>
<p>Sonra&#8230; Hayatın kötülüklerinin savmakla temizlenmesi, kesin ayrılıkla hakkın iyice ortaya çıkması, iyiliğin sabırla belirginleşmesi ve şeytanların kıyamet günü günahlarını eksiksiz yüklenmeleri için&#8230; Ve her işin Allah&#8217;ın iradesi doğrultusunda meydana gelmesi için; hem düşmanlarının hem de dostlarının işi&#8230; Allah&#8217;ın iradesi böyle. O, ne dilerse yapar.</p>
<p>Bir açıdan insanlardan ve cinlerden şeytanların diğer açıdan tüm peygamberlerin ve takipçilerinin arasındaki çatışmaya, üçüncü bir açıdan da Allah&#8217;ın her şeye egemen iradesine ve yürürlükteki kaderine ilişkin Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in çizdiği bu sahne&#8230; Evet bu sahne her yönüyle bir miktar üzerinde durmamızı gerektirecek önemdedir!</p>
<p>Bu savaşta tüm şer güçler biraraya geliyor&#8230; İnsanlardan ve cinlerden şeytanlar&#8230; Dayanışma ve uyum içinde belirlenmiş bir plan uygulamak için biraraya geliyorlar. Kararlaştırılan plan, peygamberlerin mesajlarında somutlaşan hakka düşmanlık ve savaş açmak&#8230; Yöntemleri de belirlenmiştir bu planın. &#8220;Bunlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söylerler.&#8221; Bazısı bazısına aldatma ve saptırma yöntemlerini gösterir. Bu arada kimileri de birbirlerini aldatırlar. Hakka ve taraftarlarına savaş açmış her kötülük kampında bu tür görüntülere her zaman rastlamak mümkündür. Kuşkusuz şeytanlar aralarında yardımlaşırlar. Aynı zamanda sapıklıkta da bazısı bazısına yardım eder. Zaten onlar hiçbir zaman birbirlerine doğru yolu göstermezler. Ancak birbirlerine hakka karşı düşmanlık beslemeyi, ona savaş açmayı, onunla uzun bir çatışmaya tutuşmayı süslü gösterirler.</p>
<p>Fakat bu, tamamen başıboş bir tuzak değildir. Allah&#8217;ın iradesi ve kaderi tarafından kuşatılmıştır. Bu konuda şeytanlar, Allah&#8217;ın dilediğinden ve kaderi doğrultusunda meydana getirdiğinden başka bir şey yapamazlar. Bu noktada tuzak -bunca görkemine ve evrensel şer güçlerinin etrafında birikmesine rağmen bağlı ve kilitli olarak beliriyor. Hiçbir bağ, hiçbir sınır olmaksızın dilediği gibi serbestçe hareket edemez, sorgusuz, takipsiz dilediği kişiye isabet edemez. Nitekim tağutlar, kalplerini arzularına ve iradelerine bağlamak için kendilerine kulluk yapan insanları böyle bir korku ortamına atmak isterler. Asla!.. Onların iradeleri Allah&#8217;ın dilemesine bağlıdır, güçleri Allah&#8217;ın kaderiyle sınırlıdır. İmtihanın sınırları içinde olmak üzere Allah&#8217;ın dilediğinden başka O&#8217;nun dostlarına bir zarar dokunduramazlar. Kuşkusuz her şey sonuçta Allah&#8217;a dönecektir. Hak taraftarları, şeytanların kararlaştırdıkları bir plan etrafında biraraya gelişlerini canlandıran sahneye iyice dikkat etmelidirler. Planın mahiyetini ve yöntemlerini öğrenmeleri için bu gereklidir. Aynı şekilde yüce Allah&#8217;ın iradesinin ve O&#8217;nun takdirinin şeytanların plan(arını ve taktiklerini kuşattığını gösteren sahnenin, hak taraftarlarının gönüllerini bağlılık, güven ve kesin inançla doldurması, kalplerini ve bakışlarını üstün güce, yürürlükte olan kadere ve varlık üzerindeki temel ve gerçek egemenliğe yöneltmesi, hak taraftarlarının vicdanlarını şeytanların istedikleri ya da istemedikleri şeylere bağlılıktan kurtarması ve onların kendi içlerinde ve hayatlarında inşa ettikleri gibi hakkı insanların pratik hayatlarında inşa etmek için yollarına devam etmeleri açısından da son derece önemlidir. Şeytanların düşmanlığına ve kurdukları tuzaklara gelince; onları da her şeyi kuşatan iradeye ve yürürlükte olan kadere bıraksınlar.</p>
<p>&#8220;Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurduklarıyla başbaşa bırak.&#8221;</p>
<p>Şu anda, surenin geri kalan kısmının ele aldığı ve surenin akışında sürekli zihinlerin hazırlandığı soruna gelmiş bulunuyoruz. Bu hazırlığın sonuncusu da büyük akide davasına, geçen iki ayette yer alan uzun inanç savaşının realitesine, bütün peygamberlerle insanlardan ve cinlerden şeytanların arasındaki savaşta meydana gelen her şeyin Allah&#8217;ın mutlak otoritesi ve kontrolü altında olduğunun belirlenmesine, hidayet ve sapıklığın kurallarına; sapıklık ve hidayetin dayandığı ilâhi yasalara ve geçen sayfalarda sunduğumuz konulara ilişkin gerçeklerin ifade edilmesine yönelik olmuştu.</p>
<p>Şimdi tüm bu ön açıklamaların kendisine temel oluşturduğu soruna gelmiş bulunuyoruz; üzerinde Allah&#8217;ın adı anılarak ve anılmayarak kesilen hayvanın helalliği ve haramlığı sorununa&#8230; Bu sorun bir açıdan önemini, İslâm&#8217;ın ilk ilkesini belirlemesinden almaktadır: Mutlak egemenlik hakkının tek başına Allah&#8217;a ait olması ve insanların böyle bir hak iddia etmekten ya da her ne şekilde olursa olsun, böyle bir çaba içinde olmaktan soyutlanması ilkesi&#8230; Sorun bu ilkeye ilişkin olunca, ilkenin gerçekleşmesi ya da iptal edilmesi bakımından olayın küçüğü de büyük gibidir. Artık işin, kesilen bir hayvanın yenilip veya yenilmemesine ya da kurulan bir devlete veya yerleştirilen bir toplumsal düzene ilişkin olmasına bakılmaz. İlke bakımından da bu diğeri gibidir çünkü. Bu da diğeri gibi tek başına Allah&#8217;ın ilâhlığını tanımak ya da bu ilâhlığı reddetmek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Her münasebette açıklamak için Kur&#8217;an&#8217;ın ifade metodu çok kere özellikle bu ilkeye dayanmaktadır.,Büyük küçük her meseleye ilişkin hükümlerin öncesinde yeri geldikçe bunu tekrarlamaktan usanmaz. Çünkü bu ilke inancın, dinin ve İslâm&#8217;ın kendisidir. Bunun ötesinde din olarak sadece uygulamalar ve ayrıntılar kalır. ,</p>
<p>Surenin bu bölümünde -sonuna kadar olduğu gibi- bu ilkenin, cahiliye hükümlerinin ve geleneklerinin sunulması münasebetiyle çeşitli şekillerde defalarca açıklandığını göreceğiz. Burada cahiliyenin bu hüküm ve geleneklerinin şirkle ve İslâm&#8217;a karşı büyüklük taslamakla ilişkili olduğu, Allah&#8217;ın ilâhlığından başka bir ilâhlık belirlemek noktasından kaynaklandığı açıklanmaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ın çeşitli yöntemlere başvurarak bunca sert hamleyle soruna eğilmesi ve sorunu bu kadar sıkı sıkıya itikad, iman ve İslâm&#8217;ın temeline bağlaması bu yüzdendir. HAKİMİYET ALLAH&#8217;INDIR</p>
<p>Ayetlerin akışı -kesilen hayvanların helâl ve haramlığı noktasında egemenlik merciini belirlemeye bir giriş olması için- kulların tüm işlerinde egemenlik merciini açıklamakla başlıyor. Kesilen hayvanlar sorununda müşrikler Allah&#8217;a iftira ederek, O&#8217;nun otoritesine tecavüze yeltenerek egemenlik hakkı iddia ediyorlardı. Bu konuda ele alınan ayetlerin akışından da anlayacağınız gibi konuyu ele almak için uzun bir hazırlık yapılmaktadır:<br />
<strong><br />
114- &#8220;Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken ben O&#8217;nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur&#8217;an&#8217;ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. &#8221;</p>
<p>115- Rabbinin sözü doğruluğun ve adaletin doruğuna erdi. O&#8217;nun sözlerini hiçbir güç değiştiremez. O her şeyi işitir ve bilir. &#8221;</p>
<p>116- &#8220;Eğer sen yeryüzünde yaşayan insanların çoğuna uyacak olursan, bunlar seni Allah&#8217;ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların, sanıların peşinde giderler, sırf tahmin yürütürler. &#8221;</p>
<p>117- &#8220;Hiç kuşkusuz Rabbin kimin kendi yolundan saptığını ve kimin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir. &#8221;<br />
Tüm bu ön açıklamalar, pratik ve hazır olan ayrıca kendisi için hazırlıklar yapılan bu konuya girmeden önce yer almakta, ardından konuyu doğrudan doğruya iman ya da küfür sorununa bağlamaktadır.</strong></p>
<p>&#8220;Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Niçin Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah, çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı&#8230;&#8221; (En&#8217;am Suresi: 118-119)</p>
<p>Tüm bu hazırlıklardan sonra sunulan helâl veya haramlık konusu tamamlanmadan önce, emir, yasaklama, açıklama ve azaba ilişkin kuvvetli etkenler içeren diğer direktifler ve değerlendirmelerle iki bölüm birbirinden ayrılmaktadır:</p>
<p>&#8220;&#8230;Birçokları bilmeden keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin sınırı aşanları herkesten iyi bilir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Günahın açığından da gizlisinden de sakınınız. Günah işleyenler yaptıkları günahın cezasını çekeceklerdir.&#8221;</p>
<p>Ardından yeniden helâl ve haram kılma konusundan söz açılmakta ve konu doğrudan doğruya İslâm ve şirk sorununa bağlanmaktadır:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.&#8221;</p>
<p>Bundan sonra, söz içinde küfür ve imanın özelliğine ilişkin diğer bir bölüm başlıyor. Sanki bu bölüm helâl ve haram kılma işinin bir değerlendirmesi olarak yer alıyor. Ayrıca bu sıralamada, bu ilgi kurmada ve bu vurgulamada günlük hayatın problemlerindeki yasama ve hakimiyet sorununa ilişkin İslâmî bakışın mahiyeti somutlaşmaktadır.</p>
<p>&#8220;Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken ben O&#8217;nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur&#8217;an&#8217;ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.&#8221;</p>
<p>Bu, Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) diliyle ifade edilen red amaçlı bir sorudur. Genel anlamda herhangi bir işte Allah&#8217;tan başka bir hakeme başvurmayı reddetme amacına yöneliktir. Ayrıca tüm işler için hakimiyet merciini belirleme ve bu merci bu hakta tartışmasız birleme amacı güdülmektedir. Böylece hayatın herhangi bir meselesinde hükmüne başvurmak için Allah&#8217;dan başka birine yönelmenin mümkün olabileceği savı tümden tuhaf karşılanarak reddedilmiş oluyor:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın dışında bir hakeme mi başvurayım?&#8221;</p>
<p>Sonra&#8230; Bu reddin ve Allah&#8217;dan başkasını hakem edinmeyi son derece çirkin ve garip bir olay olarak gözler önüne seren koşulların ayrıntılarına geçiliyor. Kuşkusuz yüce Allah hiçbir şeyi kapalı bırakmamıştır. Kullarını hayatta karşılaşacakları problemlere ilişkin hükümler belirlemeleri için başka bir kaynağa muhtaç durumda bırakmamıştır.</p>
<p>&#8220;Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmiştir&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu kitap, insanların ayrılığa düştükleri konularda aralarında adaletle hükmetmesi ve bu işlerde Allah&#8217;ın hakimiyetini ve ilâhlığını temsil etmesi için indirilmiştir. Sonra bu kitap, bir bütün olarak tüm hayat düzeninin dayanacağı temel ilkeleri içerir bir şekilde ayrıntılı olarak indirilmiştir. Aynı zamanda bu kitap, ekonomik, bilimsel ve top yekûn pratik durumları ne düzeyde olursa olsun, insan topluluklarında yer etmesini istediği sorunlara ilişkin ayrıntılı hükümleri de kapsamaktadır. Bu ve öteki nedenlerden dolayı bu kitap, hayatın herhangi bir probleminde Allah&#8217;dan başka birinin hükmüne ihtiyaç bırakmamaktadır.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kitabı aracılığıyla bildirdiği gerçek budur. Bundan sonra dileyen, &#8220;insanlık büyük bir gelişme gerçekleştirmiştir, artık bu kitaba ihtiyàcı kalmamıştır&#8221; desin, ancak beraberinde bu dine inanmadığını, kâfir olduğunu ve alemlerin Rabbinin sözünü yalanladığını da belirtsin. (Allah korusun).</p>
<p>Sonra çevrelerinde, herhangi bir işte Allah&#8217;dan başkasını hakem edinmeyi çirkin ve garip bir durum olarak ortaya koyan başka şartlar da söz konusudur. Kuşkusuz daha önce kendilerine kitap verilenler, bu kitabın Allah katından indirilmiş olduğunu bilirler. Onlar kitabı iyi bilirler. Çünkü onlar kitap ehlidirler.</p>
<p>&#8220;Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur&#8217;an&#8217;ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler.&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz yüce Allah&#8217;ın müşriklere bildirdiği bu şartlar, hem Mekke&#8217;de hem de Arap Yarımadası&#8217;nda mevcuttu. Yüce Allah&#8217;ın gönüllerini İslâm&#8217;a açtığı kimilerin yaptığı gibi ehli kitap da, ister açıkça belirtsin, ya da bazılarının yaptığı gibi gizlesin, inkâr etsin farketmez. Her iki durumda da mesele birdir. Bunu Allah bildiriyor ve doğru olan O&#8217;nun bildirdiğidir. Buna göre kitap ehli, Kur&#8217;an&#8217;ın hak içerikli olarak Allah katından indirilmiş olduğunu bilmektedir. Bu kitabın içeriği hak olduğu gibi Allah&#8217;dan indirilişi de haktır.</p>
<p>Kuşkusuz kendilerine kitap verilenler (yahudi ve hristiyanlar) günümüzde de bu kitabın hak içerikli olarak Allah katından indirilmiş olduğunu biliyorlar. Aynı zamanda bu dinin gücünün, kendisini saran gerçekten ve içerdiği haktan kaynaklandığını çok iyi biliyorlar. Tüm bu bildiklerinden dolayı da bu dinle ve bu kitapla kesintisiz bir savaşa girişiyorlar. Bu savaşların en şiddetlisi ve en ağırı da, hakimiyeti bu kitaptan kaynaklanan şeriattan alıp, insan ürünü diğer kitaplardan kaynaklanan yasalara vermek ve Allah&#8217;dan başkasını hakem pozisyonuna getirmektir. Allah&#8217;ın kitabı yaşanmamış, O&#8217;nun dini varlığını sürdürmemiş olsun ki; bir zamanlar ilâhlığın tek başına Allah&#8217;a ait olduğu, Allah&#8217;ın kitabından kaynaklanan şeriatının egemen olduğu, diğer yasaların katkılarının söz konusu olmadığı, Allah&#8217;ın kitabının yanında (toplum sisteminin ve yasamaya ilişkin temellerin ondan alındığı ve tıpkı müslümanların Allah&#8217;ın kitabına ve ayetlerine başvurduğu ve şahit tuttuğu gibi, başvurulan ve içeriği şahit gösterilen) başka kitaplara itibar edilmediği ülkelerde, başka ilâhlıklar kurulsun! Bütün bunların arkasında -siyonist ve haçlılardan oluşan- ehli kitap vardır. Bunun gibi iğrenç hedeflerin gerçekleşmesi için ortaya atılan her sistemin ve her hükmün arkasında yer aldıkları gibi.</p>
<p>Ayetlerin akışı, bu kitabi yüce Allah&#8217;ın ayrıntılı olarak indirdiğini ve kitap ehlinin bu kitabın Allah katından hak içerikli olarak indirilmiş olduğunu bildiklerini açıklarken, Hz. Peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) dahası kendisine inananlara yönelmekte, müşriklerin tarafından gördükleri yalanlama ve tartışmanın ve kimi kitap ehlinin tarafından gördükleri gizleme ve inkârın ağırlığını hafifletmektedir:</p>
<p>&#8220;O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.&#8221;</p>
<p>Hz. Peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) ne kuşkuya düşmüştü ne de tereddüt etmişti. Yüce Allah kendisine:</p>
<p>&#8220;Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz kitapları okuyanlara sor. Kuşkusuz sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın kuşkuya kapılanlardan olma&#8221; (Yunus Suresi: 194) ayetini indirdiği zaman, Hz. Peygamberin &#8220;Ne kuşkuya kapılırım ne de sorarım&#8221; buyurduğu rivayet edilmektedir.</p>
<p>Ancak bu ve benzeri direktifler, gerçek üzerinde kalıcı kılma amaçlı uyarılar Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) ve beraberindeki müslüman ümmetin karşı karşıya kaldığı tuzakların, sıkıntıların, yalanlama ve inkârın boyutlarını, ayrıca bu direktif ve destekle hem ona hem de müslümànlara yönelik Allah&#8217;ın rahmetinin büyüklüğünü göstermektedir.</p>
<p>Ayetlerin akışı bu yönde devam ediyor ve Allah&#8217;ın kesin sözünün tamamlandığını, hileleri hangi düzeyde olursa olsun, yaratıkların davranışlarının bunu değiştiremeyeceğini belirtiyor.</p>
<p>&#8220;Rabbinin sözü doğruluğun ve adaletin doruğuna erdi. O&#8217;nun sözlerini hiçbir güç değiştiremez. O her şeyi işitir ve bilir.&#8221;</p>
<p>Söyleyip belirlediklerindeki doğruluk, yasalaştırıp hükmettiklerindeki adalet bakımından Allah&#8217;ın sözleri eksiksizdir. Bundan sonra, inanç, düşünce, temel ilke, değer ve ölçü hakkında herhangi birinin söz söylemesine gerek kalmamıştır. Şeriat, hüküm, gelenek ve görenek noktasında hiç kimsenin bir şeyler söylemeye hakkı yoktur. Allah&#8217;ın hükmünün bozulması söz konusu değildir. Kimsenin korumasına ihtiyacı yoktur O&#8217;nun.</p>
<p>&#8220;O her şeyi işitir ve bilir.&#8221;</p>
<p>O, kullarının söylediklerini işitir ve bu sözlerinin ardındaki niyetlerini de bilir. Ayrıca onların yararına olana ve İslah edecek şeyleri de bilir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın indirdiği kitabın &#8220;hak&#8221; içerikli olduğu belirtilirken bir de insanların benimsedikleri ve yararlı gördükleri şeylerin kesinliği söz konusu olmayan zanna uymaktan başka bir şey olmadığı, bunun ise sadece sapıklıkla sonuçlanacak bir tutum olduğu belirtilmektedir. Bir de insanların bu biricik ve kesin kaynağa başvurmaları durumu müstesna hiçbir zaman gerçeği söylemeyecekleri, onu gösteremeyecekleri vurgulanmaktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber, sayıları ne kadar çok olursa olsun, insanların kendi kendilerine belirleyip gösterdikleri bir şeye uymaktan sakındırılmaktadır. Çünkü sapıklığın takipçileri ne kadar çok olursa olsun, cahiliye aynı cahiliyedir.</p>
<p>&#8220;Eğer sen yeryüzünde yaşayan insanların çoğuna uyacak olursan, bunlar seni Allah&#8217;ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların, sanıların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler.&#8221;</p>
<p>Yeryüzünde yaşayanların -tıpkı günümüz gibi- çoğunluğu cahiliye mensubuydu. Tüm işlerinde Allah&#8217;ı hakem yapmıyorlardı. Allah&#8217;ın kitabında bildirdiği şeriatı bütünüyle kanun edinmiyorlardı. Düşüncelerini ve fikirlerini, düşünce ve hayat metodlarını Allah&#8217;ın yol göstericiliğinden ve direktiflerinden almıyorlardı. Bu yüzden -tıpkı günümüz gibi- cahiliye sapıklığına dalınışlardı. Gerçeğe dayanan, gerçekten alınan bir görüş ileri sürmeleri, bir söz söylemeleri mümkün değildi. Kendilerine uyanı, yollarını, takip edeni sapıklıktan başka bir şeye yöneltmezlerdi. Tıpkı günümüzde olduğu gibi kesin bilgiyi bırakıp zan ve sezgilere uyuyorlardı. Oysa zan ve sezgi olsa olsa sapıklıkla sonuçlanırdı. Bu nedenle Allah&#8217;ın yolundan sapmaması için yüce Allah peygamberini onlara uymaktan, onları takip etmekten sakındırıyor, hem de bu şekilde genel bir ifadeyle. Ayetlerin akışında ele alınacağı gibi, söz konusu edilen konunun bazı kesilen hayvanların helâl ya da haram oluşuyla ilgili olmasına rağmen.</p>
<p>Ardından, şu doğru yoldadır, şu da sapıklıktadır diye kullar hakkında hüküm verenin tek başına yüce Allah olduğu belirtilmektedir. Çünkü kulların gerçek mahiyetini sadece yüce Allah bilebilir, neyin hidayet, neyin sapıklık olduğunu ancak O belirleyebilir:</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Rabbin kimin kendi yolundan saptığını ve kimin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.&#8221;</p>
<p>İnsanların düşünceleri, değerleri, ölçüleri, davranışları ve hareketleri üzerinde egemen olacak temel bir kuralın varlığı zorunludur. Bütün bunlardan hangisinin gerçek hangisinin batıl olduğunu belirlemek için temel bir kural kaçınılmazdır. Böylece sorun, insanların değişken arzularının ve kanıtlanmış bir bilgiye dayanmayan çıkarlarının sorunu olmaktan çıkar. Sonra tüm bu sorunlar için ölçüler koyan ve insanların kullar hakkındaki hükmüne başvurdukları, değer yargılarını aldıkları bir mercinin bulunması zorunludur.</p>
<p>İşte burada yüce Allah ölçü koymaya, insanları buna göre, değerlendirmeye, kimin doğru yolda, kimin de sapık yolda olduğunu belirlemede sadece kendisinin hak sahibi ve yetkili olduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz değişken yargıları doğrultusunda bu hükümleri belirleyecek olan &#8220;toplumun&#8221; kendisi değildir. &#8216;Toplumsal yapının ve maddi dayanaklarının değişmesiyle değer ve hükümleri değişen toplum bu konuda söz sahibi değildir. Çünkü tarıma dayalı toplumun değer yargıları ve ahlâk kuralları ayrı, sanayi toplumunun değer yargıları ve ahlâk kuralları ayrı olacaktır. Kapitalist burjuva toplumu için ayrı değer yargıları ve ahlâk kuralları olduğu gibi, sosyalist ya da komünist toplum için de farklı değer yargıları ve ahlâk kuralları söz konusu olacaktır. Ardından bu toplumların yargılarına uygun şekilde insanların davranışları için farklı ölçüler konacaktır.</p>
<p>İslâm bu esası tanımaz ve onaylamaz. İslâm kendine özgü bir değer yargısı tayin eder. Onu da yüce Allah belirlemiştir. Aynı zamanda bu değer yargısı toplum biçimlerinin değişmesiyle değişmeyen bir esastır. Bu değer yargısı dışına çıkan toplumun İslâm literatüründe adı bellidir. Bu toplum İslâm dışı, cahilî bir toplumdur. Allah&#8217;a ortak koşan bir toplumdur. Çünkü bu toplum değer yargıları, ölçüler, düşünceler, ahlâk kuralları, düzen ve sistemler hakkında Allah&#8217;ın bildirdiklerinin dışında Allah&#8217;tan başka -insanlardan- birtakım kimselere yetki tanımaktadır. İslâm&#8217;ın toplumlar, değer yargıları ve ahlâk kuralları için tanıdığı tek bölünme şekli budur. İslâmî olma ya da İslâm dışı olma&#8230; Ya İslâm ya da tüm şekil ve görünümleriyle cahiliye&#8230;</p>
<p>HELÂI, VE HARAM</p>
<p>Birtakım açıklamalar içeren bu uzun hazırlıktan sonra yine bu açıklamalı uzun hazırlık bölümünün yerleştirdiği temel kura(dan hareketle kesilen hayvanlar sorunu ele alınmaktadır:<br />
<strong>118- &#8220;Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz. &#8221;</p>
<p>119- &#8220;Niçin Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı. Birçokları bilmeden keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin sınırı aşanları herkesten iyi bilir. &#8221;</p>
<p>120- &#8220;Günahın açığından da gizlisinden de sakınınız. Günah işleyenler yaptıkları günahın cezasını çekeceklerdir. &#8221;</p>
<p>121- &#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz. &#8220;</strong></p>
<p>Fıkıh açısından bu hükümlerin ayrıntılarına dalmadan önce, ayetin belirlediği temel itikadî ilkeleri açıklamayı son derece önemli görüyoruz.</p>
<p>Ayet, üzerinde Allah&#8217;ın adı anılan şeyleri yemeyi emretmektedir. Allah&#8217;ın adının anılması, yönü belirlemekte ve yönelişi sınırlandırmaktadır. Ayrıca insanların imanını, Allah&#8217;dan kaynaklanan ve kendilerine yönelik olan bu emre uymalarına bağlamaktadır:</p>
<p>&#8220;Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz.&#8221;</p>
<p>Sonra onlara, neden Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerini yemekten kaçındıkları sorulmaktadır. Oysa Allah bunları helâl kılmıştır. Ayrıca zor durumda kaldıkları sürece yemeyecekleri haram etleri de açıklamıştır. Dolayısıyla bu açıklamayla beraber, bunların helâl ya da haram oluşu, yenmeleri ya da bırakılmaları konusunda söylenecek her şey bitmiştir.</p>
<p>&#8220;Niçin Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yemiyorsunuz? Oysa Allah, çaresizlik sonucu yemek zorunda kaldıklarınız dışında, size haram kıldığı etleri ayrıntılı biçimde açıkladı&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu ayetler o günkü ortamda rastlanan fiili bir durumu dile getirdiğine göre -nitekim müşrikler Allah&#8217;ın helâl kıldığı bazı hayvanların etlerini yemekten kaçınıyor, haram kıldığı bazı hayvanların etlerini de yiyorlardı. Üstelik bunun Allah&#8217;ın hükmü olduğunu ileri sürüyorlardı- ayetlerin akışı, Allah&#8217;a iftira ederek birtakım hükümler koyanların durumunu açıklamaktadır. Buna göre bunlar hiçbir bilgiye, hiçbir dayanağa uymaksızın keyfi arzularına göre hüküm koymaktadırlar. Kendi kendilerine uydurdukları bu hükümlerle insanları saptırmaktadırlar. Birer kul oldukları halde ilâhlığın özelliklerini iddia etmekle Allah&#8217;ın ilâhlığına ve hakimiyetine tecavüz etmektedirler:</p>
<p>&#8220;Birçokları bilmeden keyfi arzularına uyarak insanları yoldan çıkarırlar. Hiç kuşkusuz Rabbin sınırı aşanları herkesten iyi bilir.&#8221;</p>
<p>Aynı zamanda yüce Allah, gizli-açık tüm günahları terk etmelerini emretmektedir. Keyfi arzularına uyarak ve bilgisizce insanları saptırmaya çalışmaları, Allah katından gelmeyen yasalara onları yüklemeleri, sonra da bunlar Allah&#8217;ın şeriatıdır demeleri bu günahlar arasındadır. Bu arada işledikleri günahın sonucundan da sakındırmaktadır onları.</p>
<p>&#8220;Günahın açığından da gizlisinden de sakınınız. Günah işleyenler yaptıkları günahın cezasını çekeceklerdir.&#8221;</p>
<p>Ardından müşriklerin, Allah&#8217;ın adını anmadan üzerlerine tanrılarının adlarını anarak kestikleri ya da kumar için kesip fal oklarıyla bölüştükleri veya haramlığı konusunda müslümanlarla tartıştıkları murdar hayvanların etlerini yemeleri yasaklanmaktadır. Müşriklere göre murdar hayvanı Allah kesmiştir. O halde elleriyle kestikleri hâyvanların etlerini yedikleri halde müslümanlar neden Allah&#8217;ın kestiğini yemiyorlardı? Bu, her cahiliye toplumunda rastlanan saçma ve tutarsız cahiliye düşüncelerden biridir. Aynı zamanda bu, ayetlerin işaret ettiği kesilmiş hayvanlar konusunda müslümanlarla tartışmaları için -insan ve cin- şeytanlarının yardakçılarına fısıldadıkları bir vesvesedir.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.&#8221;</p>
<p>Bu dinde hakimiyet, itaat ve uyma konusunda gösterilen kesinliği ve açıklığı iyice kavrayabilmemiz için son açıklamanın önünde biraz duralım.</p>
<p>Bir müslümanın Allah&#8217;ın şeriatından kaynaklanmaksızın, hakimiyeti tek başına O&#8217;na özgü kılmaya dayanmaksızın herhangi bir insanın koyduğu en ufak bir hükme uyması&#8230; Bu ufak noktada müslümanın ona uyması kendisini Allah&#8217;a teslim olmuşluktan (müslümanlıktan) çıkarıp O&#8217;na ortak koşmuşluk (müşriklik) konumuna getireceğini Kur&#8217;an ayeti kesin ve net bir şekilde ifade etmektedir.</p>
<p>Bu konuda İbn-i Kesir şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah&#8217;ın şu sözüne gelince: &#8220;Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de müşrik olursunuz.&#8221; Yani siz Allah&#8217;ın size emrettiği şeylerden ve sizin için belirlediği şeriatından sapıp, ondan başkasının sözüne uyarsanız ve başkasını O&#8217;na tercih ederseniz şirktir. Tıpkı şu sözünde belirlediği gibi: &#8220;Din bilginlerini ve ruhbanlarını Allah&#8217;dan başka Rabbler edindiler.&#8221; (Tevbe Suresi: 31)</p>
<p>Tirmizi ayetin tefsirinde Adiy b. Hatem&#8217;den şöyle rivayet etmektedir; Adiy, Resulullah&#8217;a şöyle dediğini anlatır:</p>
<p>-Ya Resulullah onlar din bilginlerine ve ruhbanlarına ibadet etmiyor, dedim. Resulullah:</p>
<p>-Evet, ibadet ediyorlar. Din bilginleri ve ruhbanlar haram şeyleri onlara helâl, helâl şeyleri de haram kıldılar. Onlar da bunlara uydular. İşte bu durum sonucu, onlara ibadet ediyorlar demektir, buyurdu.</p>
<p>Aynı şekilde İbn-i Kesir, &#8220;Din bilginlerini ve ruhbanlarını Allah&#8217;dan başka Rabbler edindiler&#8221; ayeti hakkında Süddi&#8217;den şu sözleri nakleder:</p>
<p>&#8220;Adamların öğütlerine uyup Allah&#8217;ın kitabını kulak ardı ettiler, bu yüzden yüce Allah, &#8220;Oysa bir tek ilaha kulluk etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı&#8221; buyurmuştur. Yani haram kıldığı şey haram olan, helâl kıldığı şey helâl olan, şeriatına uyulan ve hükmü uygulanan bir tek ilâh&#8230;</p>
<p>Bunlar Süddi&#8217;nin dedikleri onlar da İbn-i Kesir&#8217;in&#8230; Her ikisi de Kur&#8217;an ayetinin ve aynı şekilde peygamberin tefsirinin kesin, net ve açıklığına dayanarak; küçük bir ayrıntıda da olsa, bir insanın kendi kendine koyduğu bir şeriata uymasının açık ve kesin bir şekilde müşrik olmasına neden olacağını belirtmektedir. Şayet bu adam müslüman olur da böyle bir davranışta bulunursa, İslâmdan çıkıp, şirke girmiş demektir. Allah&#8217;dan başkasına başvurduğu, O&#8217;ndan başkasına itaat ettiği sürece diliyle, &#8220;Allah&#8217;dan başka ilâh bulunmadığına tanıklık ederim = Eşhedû en lâ ilâhe illellah&#8221; demesinin hiçbir değeri yoktur.</p>
<p>Bu kesin açıklamaların ışığında yeryüzünün bugünkü durumuna baktığımızda, cahiliye ve şirk tarafından sarıldığını görürüz. İlâhlık özelliklerini iddia eden yeryüzü Rabblerine karşı çıkıp da zorlama sınırları dışında onların hiçbir yasalarını ve hükümlerini kabul etmeyen Allah&#8217;ın koruduğu kimselerin dışında, cahiliye ve şirkten başka bir şey bulunmadığını anlarız.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır&#8221; ayetinden çıkarılan fıkhî hükümlere gelince; Allah&#8217;ın adının anılması ve anılmaması durumunda helâl ya da haram olan kesilmiş hayvanlara ilişkin hükümleri İbn-i Kesir tefsirinde şöyle özetlemektedir:</p>
<p>&#8220;Kesen kişi müslüman da olsa, Allah&#8217;ın adı anılmadan kesilen hayvanın helâl olmayacağını ileri sürenler bu ayeti kanıt göstermektedirler.&#8221;</p>
<p>İmamlar- (Allah&#8217;ın rahmeti üzerlerine olsun) bu konuda üç ayrı görüş ileri sürmüşler;</p>
<p>1) Kimisi; Allah&#8217;ın adı ister bilerek, ister unutularak terkedilmiş olsun bu şekilde kesilen bir hayvanın helâl olmayacağını kabul etmiştir İbn-i Ömer&#8217;den, kölesi Nafi&#8217;den, Amir eş-Şa&#8217;bî&#8217;den ve Muhammed b. Sirin&#8217;den bu şekilde rivayet edilmiştir İmam Malik&#8217;den, Ahmed b. Hanbel&#8217;den de aynı rivayet vardır. İbn-i Hanbel&#8217;in ilk kuşak ve son kuşak bazı arkadaşları bu rivayeti desteklemiştir. Ebu Sevr ve Davud ez-Zahirî&#8217;nin tercihi de budur. Bu kuşak Şafiî fıkıhçılarından olan Ebul Futûh Muhammed b. Muhammed b. Ali et-Taî &#8220;el-Erbain&#8221; adlı kitabında bu görüşü tercih etmiştir. Bu görüşlerine hem bu ayeti hem de av ayetini delil getirmişlerdir.</p>
<p>&#8220;Onların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerinde Allah&#8217;ın adını anın.&#8221; (Maide Suresi: 4) Sonra bu görüş &#8220;Çünkü bu Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır&#8221; ifadesiyle de güçlendirilmiş oluyor. Buradaki zamir yeme eylemine dönüktür denmiştir. Kimine göre de bu Allah&#8217;dan başkası için kesilen hayvana dönüktür. Ayrıca bu görüş Adiy b. Hatem ve Ebu Sa&#8217;lebe&#8217;nin hadisleri gibi hayvanın kesimi ve av esnasında Allah&#8217;ın adının anılmasını emreden hadislerle desteklenmektedir. &#8220;Eğitilmiş köpeğini salarken Allah&#8217;ın adını anmışsan yakaladığını ye.&#8221; (Buhari, Müslim) Rafî b. Hadic&#8217;in hadisi de şöyle: &#8220;Allah&#8217;ın adı anılıp da kanı akıtılanı yiyiniz.&#8221; (Buhari, Müslim)</p>
<p>2) Bu konudaki ikinci görüşe gelince; bunlara göre Allah&#8217;ın adının anılması zorunlu değildir. Sadece hoş karşılanan (müstehap) bir durumdur. Gerek bilerek, gerek unutarak bunun terkedilmesi hiçbir zarar vermez. İmam Şafiî (Allah&#8217;ın rahmeti üzerine olsun) ve tüm arkadaşları bu görüşü kabul etmiştir. Hanbel&#8217;in İmam Ahmed&#8217;den naklettiği bir rivayet de bu doğrultudadır. İmam Malik&#8217;den de böyle bir rivayet gelmiştir. Eşheb b. Abdülaziz buna ilişkin bir açıklamayı İmam Malik&#8217;in arkadaşlarından nakleder. İbni Abbas, Ebu Hureyre, Ata b. Ebu Rabah&#8217;dan da benzer sözler anlatılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>İmam Şafiî, &#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır&#8221; ayetinin Allah&#8217;dan başkası için kesilen hayvanlara ilişkin olduğu görüşündedir. Nitekim, Sapıkça Allah&#8217;dan başkası adına boğazlanan hayvanlardan&#8230;&#8221; (En&#8217;am Suresi: 145) söz edilmektedir. İbn-i Cureyc Ata&#8217;dan şöyle nakleder: &#8220;Allah&#8217;ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz&#8221; ayetiyle, Kureyş&#8217;in putlar adına kestiği ve Mecusiler&#8217;in (ateşe tapanların) kestikleri hayvanların yenmesi yasaklanmıştır. İmam Şafiî&#8217;nin benimsediği sağlam görüş budur.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın adı anılmayarak kesilen, hayvanların etlerinden yemeyiniz&#8221; ayeti hakkında İbn-i Ebu Hatem şöyle der: Bize babam anlattı, bize Yahya b. Muğire aktardı, bize Cerir, Ata&#8217;dan, o da Sa&#8217;d b. Cübeyr&#8217;den İbn-i Abbas&#8217;dan şöyle nakletti: Burada kastedilen murdar hayvandır. Ebu Davud&#8217;un mursel hadis olarak aktardığı ve Sevr b. Yezid&#8217;in, Ebu Hatem b. Habban&#8217;ın &#8220;güvenilir kişiler&#8221; kitabında anlattığı tabiinden biri olan Süveyd b. Meymun&#8217;un kölesi Salt ve sûdîsî&#8217;den rivayet ettiği hadis bu görüşe kanıt gösterilmiştir. Resulullah şöyle buyurmuştur! İster Allah&#8217;ın adını ansın ister anmasın müslümanın kestiği hayvan helâldir. Çünkü müslüman andığı zaman Allah&#8217;dan başkasının adını anınız.&#8221; Bu mursel hadis, Darekutni&#8217;nin İbn-i Abbas&#8217;dan rivayet ettiği hadisi destekler mahiyettedir: &#8220;Bir müslümanın kestiği, üzerinde Allah&#8217;ın adı anılmamış olsa bile yensin. Çünkü müslüman mutlaka Allah&#8217;ın isimlerinden birini kişiliğiyle yansıtır.&#8221;</p>
<p>3) Üçüncü görüş: Hayvan kesilirken unutarak besmeleyi terketmek zarar vermez, ancak bilerek terkedildiğinde hayvanın yenmesi helâl değildir. İmam Malik&#8217;in ve Ahmed b. Hanbel&#8217;in bilinen görüşleri budur. Ebu Hanife ve arkadaşlarının İshak b. Raheveyh&#8217;in görüşleri de bu doğrultudadır. Hz. Ali, İbn-i Abbas, Sa&#8217;d b. Museyyeb, Ata, Tavûs, Hasan Basrî, Ebu Malik, Abdurrahman b. Ebu Leylâ, Ca&#8217;fer b. Muhammed ve Rabia b. Ebu Abdurrahman&#8217;dan bu görüş anlatılmıştır.</p>
<p>İbn-i Cerir şöyle der: &#8220;Bu ayet hakkında bilginler arasında görüş ayrılıkları vardır; acaba ayetin içerdiği hükümden herhangi bir şey neshedildi mi? Yoksa böyle bir şey söz konusu değil mi diye?.. Kimisi, hiçbir şey neshedilmemiştir, belirlediği tüm hususlar muhkemdir, demiştir. Mücahid ve alimlerin geneli bu görüştedir. İbn-i Ahmed Yalıya b. Vazıh&#8217;dan, o da Hüseyin b. Vakid&#8217;den o da İkrime ve Hasan Basri&#8217;den şöyle rivayet eder: İkrime ve Hasan Basri şöyle demişler: Yüce Allah, &#8220;Eğer Allah&#8217;ın ayetlerine inanıyorsanız, O&#8217;nun adı anılarak kesilen hayvanların etlerinden yiyiniz.&#8221; buyurmuştur, sonra da &#8220;Allah&#8217;ın adı anılmayarak kesilen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah&#8217;ın yolundan sapmaktır&#8221; buyurmuştur, ardından aşağıdaki ayette bu ayeti neshetmiş ve konuyu bu hükmün dışında tutmuştur; &#8220;Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâldir, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir.&#8221; (Maide Suresi: 5) Ebu Hatem, bâna Abbas b. Velid b. Yezid anlattı; bize Muhammed b. Şuayb nakletti; bana Nu&#8217;man -yani İbn-i Münzir- İbn-i Nekhûl&#8217;den şöyle haber verdi: Yüce Allah, &#8220;Allah&#8217;ın adı anılmayarak kesilen hayvanların etlerinden yemeyiniz&#8221; buyurdu. Sonra bunu neshetti, müslümanlara acıyıp şöyle buyurdu: &#8220;Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâldir&#8221; diye yukarıdaki ayeti neshetti. Böylece kitap ehlinin yiyeceklerini helâl kıldı. Sonra İbn-i Cerir diyor ki; doğrusu, ehli kitabın yiyeceklerinin helâl oluşuyla, üzerinde Allah&#8217;ın adı anılmadan kesilen hayvanların haram oluşu arasında bir çelişki söz konusu değildir. İbn-i Cerir&#8217;in bu sözü doğrudur. Bu ayetin neshedildiğini söyleyen kimi selef (ilk kuşak) fıkıhçılarının amacı da konuyu özelleştirmekdir. En iyisini yüce Allah bilir&#8230; &#8220;İbn-i Kesir&#8217;den yaptığımız alıntı sona erdi.&#8221;</p>
<p>ÖLÜ VE DİRİ</p>
<p>Bundan sonra, küfür ve imanın özelliklerine, her şehirde büyüklenenlerin tuzaklar kuran suçlular olmasını gerektiren Allah&#8217;ın kaderine, büyüklenen bu suçluların içinde depreşip duran ve onları İslâm&#8217;a girmekten alıkoyan kibirlerine değinen detaylı bir bölüm yer alıyor. Bölüm, yüce Allah&#8217;ın kendisine göğüsleri açtığı imanın ve gönülleri daralttığı, nefesleri sıkıp zorlaştırdığı küfrün durumuna ilişkin göz kamaştırıcı gerçek bir tasvirle son buluyor. Bölümün tümü, uygulamaya ilişkin ayrıntının temel kurala bağlanması gibi, kesilen hayvanların helâl ve haramlığı konusuna bağlanıyor. Ayrıca bu ayrıntının köklülüğüne ve büyük temele olan güçlü ilgisine de işaret etmektedir.<br />
<strong>122- Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürürken yararlandığı bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde bocalayıp oradan bir türlü dışarı çıkamayan kimse gibi midir? İşte böylece kâfirlere yaptıkları kötülükler çekici göründü.</p>
<p>123- Tıpkı bunun gibi her kentin kimi ileri gelenlerini o kentin hakka karşı komplo düzenleyen azılı günahkârları yaptık. Aslındà onlar kendilerine karşı komplo düzenlerler, ama bunun farkında değildirler.</p>
<p>124- Onlara bir ayet gelince, &#8220;Allah&#8217;ın peygamberlerine verilen vahiy aynen bize de verilmedikçe asla inanmayız&#8221; derler. Oysa Allah peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bu azılı günahkârlar düzenledikleri komplolardan ötürü Allah katında aşağılanmaya ve ağır azaba çarpılacaklardır.</p>
<p>125- Allah kimi doğru yola iletmek isterse göğsünü İslâm&#8217;a açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü, sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar. Bunun yanısıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkum eder.</strong></p>
<p>Hidayet ve imanın tabiatını tasvir eden bu ayetler realist bir gerçeği realist ve gerçekçi bir yöntemle ifade etmektedirler. Kuşkusuz ifadede beliren benzetme ve mecazlar bu gerçeği canlı ve etkileyici bir şekilde somutlaştırma amacına yöneliktir. Ne var ki, ifadenin kendisi de bir gerçektir.</p>
<p>Bu ayetlerin ifade ettiği gerçek türü, başvurulan bu tasvir etkenlerini zorunlu kılmaktadır. Evet bu bir gerçektir, ancak ruhsal ve düşünsel bir gerçektir. Sadece deneyimli tadılabilecek bir gerçek. İfade, sadece bu deneyimin zevkini gözler önüne serebilmektedir. O da, bu zevki fiilen tadanlar için elbette.</p>
<p>Bu inanç, ölmüş kalplere yeniden canlılık verir. Karanlıktan sonra kalbe bir ışık bahşeder. Bu hayatla birlikte daha önce hiç bilmediği bir şekilde her şeyden bambaşka bir duyguyla tad alır, her şeyi değişik tasvir eder, farklı değerlendirir. Bu ışığın aydınlığı altında ve etki alanında, imanın aydınlattığı bu kalbin daha önce göremediği bir şekilde her şey yepyeni bir görünüm kazanır.</p>
<p>Bu deneyimi sözcüklerle ifade etmenin imkânı yoktur. Sadece tadanlar bilebilir. Bu deneyimin gerçek mahiyetinin en güçlü taşıyıcısı kuşkusuz Kur&#8217;an ifadesidir. Çünkü Kur&#8217;an, bu deneyimi aynı cinsten ve aynı özelliklere sahip renklerle tasvir etmektedir.</p>
<p>Küfür; yok olmayan, bitmeyen, kaybolmayan, öncesiz ve sonrasız gerçek hayattan kopmadır. Ölümdür küfür. Varlık bütününde faaliyet gösteren etkin güçten yoksun olmadır. O halde küfür ölümdür. Fıtratın alıcı ve verici hızlarının işlemez hale gelmesidir, körelmesidir. Demek ki ölümdür küfür.</p>
<p>İman ise bağlılıktır, istemektir, vermektir, kısacası hayattır&#8230;</p>
<p>Küfür ruhun açılmasını ve doğmasını engelleyen bir perdedir. O, karanlıktır&#8230; O, organlara ve duygulara vurulan bir kilittir. O halde karanlıktır o. Şaşkınlık içinde şaşkınlıktır, sapıklıktır küfür. Kısacası karanlıktır.</p>
<p>İman ise; derin anlayış ve görüştür. Kavrayış ve dengedir. Bütün anlamlarıyla nurdur iman&#8230;</p>
<p>Küfür büzülüp, taşlaşmaktır. Çünkü, o, sıkıntıdır. Fıtratın kolay yolundan ayrılmaktır. Çünkü zorluktur. Güvenilir bir himayenin verdiği huzurdan yoksun olmadır. Kısacası bunalımdır, küfür.</p>
<p>İman ise; genişlik, kolaylık, huzur ve yayılmış bir gölgedir.</p>
<p>O halde kâfir nedir? Şu varlık toprağında bir kökten, bir damardan yoksun zavallı bir bitkidir. Varlığın yaratıcısıyla bağları kopmuş bir fertten başka birşey değildir. Bu yüzden varlık bütünüyle de bağları kopmuş durumdadır. Bireysel varlığının sınırlı bağlarının dışında bir bağla ilgi kuramamaktadır. O da en dar sınırlar içinde gerçekleşebilmektedir. Hayvanların yaşadığı sınırlar içinde&#8230; Duygulardan ayrıca, duyguların varlığın dış görünümünden algıladığı şeylerden oluşan sınırlar..</p>
<p>Kuşkusuz Allah&#8217;a bağlanmak ve Allah için kenetlenmek ölümlü, fani bireyi öncesiz ezele ve sonrasız ebede bağlar. Sonra onu sonradan meydana gelmiş evrene, görülen hayata bağlar. Ardından iman kafilesine, çağlar boyu ardarda gelen ve zamanın derinliklerine kök salmış biricik ümmete bağlar. Kendini birçok kökün, sonsuz bağların ve varlıkların içinde bulur. Coşkun, uzayıp giden, sürekli ve sınırlı ömrünün bitmesiyle tükenmeyen bir varoluştur.</p>
<p>İnsan bu nuru kalbinde bulunca, bu dinin gerçeklerini, davranış ve hareket metodunu olağanüstü bir şekilde karşısında bulur. Bu nuru kalbinde bulduğunda karşılaştığı bu sahne göz kamaştırıcı, olağanüstü bir sahnedir. Bu dinin tabiatında ve gerçeklerinde yer alan harikulâde ve kapsamlı uyum sahnesidir. Bu dinin hareket metodundaki ve yayılış yöntemindeki son derece güzel ve ince evrim sahnesidir. Bu din, artık birtakım inanç ilkeleri, ibadet şekilleri, yasalar ve direktifler yığını olarak belirmez. Aksine birbirine girmiş, birbirine dayanmış, uyum içinde ve birbirine karışmış bir plan olarak belirir. Bu din canlı, fıtratın ihtiyaçlarına cevap veren, derin bir yakınlık, güvenilir bir doğruluk, sevgi ve şefkat içinde fıtratla uyuşur bir konumda belirir.</p>
<p>İnsan bu nuru kalbinde bulduğu zaman varlık bütününe, hayata ve gerek evrende, gerekse insanlık aleminde meydana gelen olaylara ilişkin gerçekleri açık seçik görür. Yine olağanüstü ve göz kamaştırıcı bir sahnede görür tüm bunları. Önü ve sonu sağlam bir düzen içinde belirlenmiş titiz, ancak fıtrata uygun ve kolay evrensel yasaların sahnesi&#8230; Bu evrensel yasaların arka planında yer alan ve onları işlemek için sürükleyen her şeyi kuşatıcı, serbest ve her şeye gücü yeten ilâhî iradenin sahnesi&#8230; Bu evrensel yasaların çerçevesinde yer alan insanların ve olayların oluşturduğu sahne&#8230;</p>
<p>İnsan bu nuru kalbinde bulduğu zaman her işte, her hususta ve her olayda bir netlik görür. Kendi içinde, amaçlarında, düşüncelerinde, planlarında ve hareketlerinde bir açıklık görür. İster yürürlükteki evrensel ilâhî kanunlarda olsun, ister insanların hareketlerinde, amaçlarında, gizli-açık planlarında olsun, çevresinde olup biten şeylerde bir açıklık görür. Gerek kendi içinde ve aklında, gerekse çevresindeki olgularla bir kitabı okur gibi olayların ve tarihin yorumunu bulur.</p>
<p>İnsan bu nuru kalbinde bulduğu zaman, düşüncelerinde, duygularında ve düşlerinde bir aydınlık, aklında, durumunda ve eğiliminde bir rahatlık görür. İşlerin olmasında ve meydana gelmesinde, olayların öncesinde ve sonrasında yumuşaklık ve kolaylık bulur. Her durumda ve her anda huzur, güven ve kesin inancın rahatlığı içinde bulur kendini.</p>
<p>İşte Kur&#8217;an&#8217;ın eşsiz ifade tarzı, ilham yüklü etkenleriyle bu gerçeği bu şekilde tasvir etmektedir:</p>
<p>&#8220;Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürürken yararlandığı bir ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içinde bocalayıp aradan bir türlü dışarı çıkamayan kimse gibi midir?&#8221;</p>
<p>Bu din gelmeden önce bu durumdaydı müslümanlar. Ruhlarına iman üflenip diriltilmeden önce, yani canlılık, hareket, doğmak ve ortaya çıkmaktan oluşan bu olağanüstü enerji bahşedilmeden önce böyleydiler. Kalpleri ölüydü. Ruhları karanlıklar içindeydi. Sonra kalplerine birden iman serpildi ve kendilerine geldiler. Ruhlarında bir nur doğdu, birden aydınlanıverdiler. Ruhlarından nur fışkırmaya başlamıştı. İnsanlar arasında bu nurla yürüyor, sapıklara onunla yol göstericilik yapıyorlardı. Yoldan ayrılan kaçkınları topluyor, ürkeklere güvence veriyorlardı. Köleleştirilen insanlara özgürlük bahşediyorlardı. İnsanlık için yolun işaretleri belirmiş ve yeryüzünde yeni bir insanın doğuşu duyurulmuştu. Özgür ve aydın insanın&#8230; Sadece Allah&#8217;a kul olmak suretiyle kullara kul olmaktan kurtulmuş insanın&#8230;</p>
<p>Allah&#8217;ın, ruhuna hayat üflediği, kalbine aydınlık bahşettiği bir kimse, karanlıklar içinde bocalayıp bir türlü oradan çıkamama durumunda olan birisi gibi midir?</p>
<p>Bunlar birbirinden çok uzak iki ayrı alemdir. O halde çevresinde her tarafı aydınlatan nura rağmen karanlıklar içinde bocalayanı engelleyen nedir?</p>
<p>&#8220;İşte böylece kâfirlere yaptıkları kötülükler çekici geldi.&#8221;</p>
<p>İşte sır buradadır&#8230; Küfrün, karanlığın, ölümün çekiciliği ve süslenmişliği söz konusudur. En başta bu çekiciliği doğuran Allah&#8217;ın iradesidir. İnsan fıtratını hem aydınlığı, hem de karanlığı sevmek gibi çift yetenekli kılan O&#8217;dur. Böylece karanlığı; ya da aydınlığı seçmekle insanı sınamaktadır. Karanlığı tercih ettiği zaman, Allah&#8217;ın iradesi bunu kendisine hoş gösterir, çekici kılar. O da sapıklıkta inat eder, giderek karanlıktan çıkamaz ve geri dönemez olur. Sonra birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler fısıldayan ve kâfirlere yapa geldiklerini süslü gösteren ve çekici kılan insanlardan ve cinlerden şeytanlar vardır. Hayattan, imândan ve ışıktan-kopmuş durumdaki bir kalp, karanlıklar içinde ancak vesveselere kulak verir. Hiçbir şey göremez, duyumsayamaz, bu koyu karanlıkta doğru yolu sapıklıktan ayırdedemez. İşte böylece kâfirlere yaptıkları kötülükler çekici göründü&#8230;</p>
<p>İşte aynı yolla, aynı nedenlerden ötürü ve bu kurallara dayanarak yüce Allah her şehrin büyüklük taslayan suçlularının komplolar düzenlemelerini diledi ki; imtihan tamamlansın, kader uygulansın, hikmet gerçekleşsin, herkes kendisi için kolaylaştırılan yolda yürüsün ve yolculuğun sonunda herkes yaptığının karşılığını görsün&#8230;</p>
<p>&#8220;Tıpkı bunun gibi her kentin kimi ileri gelenlerini o kentin hakka karşı komplo düzenleyen azılı günahkârları yaptık. Aslında onlar kendilerine karşı komplo düzenlerler, ama bunun farkında değildirler.&#8221;</p>
<p>Her kentte -büyük kent ve başkentte- büyüklük taslayan suçlulardan bir grubun Allah&#8217;ın dinine karşı düşmanca bir tavır takınmaya yatkın olmaları her zaman için geçerli olan bir kuraldır. Çünkü Allah&#8217;ın dini ise, bu büyüklük taslayanların insanlara haksızlık aracı yaptıkları iktidardan, insanları kendilerine kul konumuna getirdikleri Rabblıktan ve insanları köleleştirmek için kullandıkları hakimiyetten soyutlanmaları noktasında başlamaktadır. Tüm bu nitelikleri Allah&#8217;ın dini, tek başına insanların Rabbı, insanların sahibi ve insanların ilahı olan Allah&#8217;a vermektedir.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın peygamberlerini gerçekle birlikte göndermesi fıtratın özünde yer eden bir kuraldır. Bu gerçek sayesinde ilâhlık taslayanlar ilâhlıktan, Rabblıktan ve egemenlikten soyutlanırlar. Bu yüzden Allah&#8217;ın dinine ve O&#8217;nun peygamberlerine düşmanlıklarını açığa vururlar. Sonra da kentlerde çeşitli komplolar kurarlar. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Hak ve doğruluğa karşı başlattıkları savaşta batıl ve sapıklığın yayılmasında ve görünüşte korkutucu olan komplolarla insanları değersiz hale getirmekte, cinlerden şeytanlarla yardımlaşırlar.</p>
<p>Bu, her zaman için geçerli bir kuraldır&#8230; Ve çarpışma kaçınılmazdır. Çünkü bu savaş, Allah&#8217;ın dininin başta gelen ilke -yani egemenliği bütünüyle Allah&#8217;a özgü kılmak- ile kentlerdeki suçluların ihtirasları, hatta bizzat varlıkları arasındaki eksiksiz çelişkiye dayanmaktadır.</p>
<p>Bir peygamberin girişmekten başka seçeneği yoktur bu savaşa. Peygambere inananların da savaşa girişmekten ve sonuna kadar bu savaşı sürdürmekten başka yapacakları bir şey yok. Bu arada yüce Allah dostlarına güvence veriyor: Büyüklük taslayan suçluların komploları ne kadar büyük ve sürekli olursa olsun, sonuçta kendilerinden başka kimseye bir şey dokunduramayacaklardır. Kuşkusuz müminler bu savaşa tek başlarına girişmiyorlar, bu savaşta yardımcıları ve dostları Allah&#8217;tır. O kendilerine yeter. Ve O komplocuların komplolarını başlarına geçirir.</p>
<p>&#8220;Aslında onlar kendilerine komplo düzenlerler, ama bunun farkında değildirler.&#8221;</p>
<p>O halde müminler kendilerinden emin olsunlar.</p>
<p>Sonra Kur&#8217;an&#8217;ın akışı Allah&#8217;ın peygamberlerine ve O&#8217;nun dinine düşman olanların içlerinde yer eden kibirin mahiyetini gözler önüne seriyor. Bu kibir onları İslâm&#8217;a girmekten alıkoyuyor. Çünkü onlar, herkes gibi Allah&#8217;a kul olmaktan korkuyorlar. Bu yüzden avam içinde özelliklerini koruyacak kişisel ayrıcalıklar istiyorlar Peygambere inanmak, ona teslim olmak ağır geliyor onlara. Yurttaşlara karşı Rabblık makamında bulunmaya, onlar için kanunlar koyup bunların kabul edilmesini görmeye, emirler yağdırıp buna karşılık itaat ve boyun eğmelerini istemeye alışmışlar. Bu yüzden Allah&#8217;ın peygamberlerine verilenler bize de verilmediği sürece kesinlikle inanmayacağız türünden iğrenç olduğu kadar aptalca da olan lâflar edip duruyorlar:</p>
<p>&#8220;Onlara bir ayet gelince, &#8220;Allah&#8217;ın peygamberlerine verilen vahiy aynen bize de verilmedikçe asla inanmayız&#8221; derler.&#8221;</p>
<p>Velid b. Muğire şöyle demişti: &#8220;Şayet peygamberlik bir hak olsaydı, ben senden daha çok bunu hak ederdim. Çünkü ben yaşça senden daha büyüğüm. Malım da seninkinden çoktur.&#8221; Ebu Cehil de; &#8220;Ona geldiği gibi bize de vahiy gelmediği sürece hiçbir zaman ondan hoşnut olmayacağız, ona uymayacağız&#8221; demişti.</p>
<p>Nefislerdeki bu büyüklenmenin, büyüklük taslayan bu adamların yurttaşlar arasında özellikli olmayı istemenin&#8230; Bu özelliğin belirtisi de kendilerinin emir vermeleri, yurttaşların da uyup itaat etmeleridir&#8230; Evet bunun nedeninin içlerindeki küfrün ve peygamberlere ve dine düşmanca tavır takınmalarının kendilerine hoş görünmesi olduğu gayet açıktır.</p>
<p>Yüce Allah bu iğrenç ve aptalca sözlerine karşın, önce mesajını iletecek, peygamberi seçme işini ve bu evrensel ve önemli görevi yerine getirmeye kimin lâyık olduğunu belirlemenin kuşatıcı bilgisine bırakıldığını belirtmekle, ikinci olarak da tehditle, küçümsemekle ve kötü sonlarını hatırlatmakla karşılık vermektedir onlara:</p>
<p>&#8221; ..Oysa Allah peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bu azılı günahkârlar düzenledikleri komplolardan ötürü Allah katında aşağılanmaya ve ağır azaba çarpılacaklardır.&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz peygamberlik son derece ürpertici ve önemli bir iştir. Öncesiz ve sonrasız ifadenin kullardan bir kulun hareketine bağlandığı evrensel bir görevdir. Burada, yüceler alemi insanın sınırlı dünyasıyla, gök yerle, dünya ahiretle birleşiyor. Peygamberliğin temsil ettiği gerçek, bütün insan kalbinde, insanlığın pratik hayatında ve tarihin sürecinde somutlaşıyor. Burada insan bünyesi tamamen Allah&#8217;a özgü olmak için kişisel payından soyutlanır. Bu soyutlanmanın, sadece niyet ve davranışta olması yeterli değildir. Bu önemli fonksiyonun doldurduğu yerin de bütünüyle arınmış olması gerekir. Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) kişiliği, bu gerçekle kaynağının doğrudan ve eksiksiz bir bağ kurduğu bir buluşma noktası konumundadır. Peygamberin kişiliği, sadece bireysel bir unsur olarak doğrudan ve eksiksiz bir buluşmanın hiçbir engel ve kayıtla karşılaşmaksızın meydana gelmesine uygun olmasından dolayı bu bağı kurabilmektedir.</p>
<p>Mesajını nereye bildireceğini, milyonlarca insan arasında, &#8220;Sen bu ürpertici ve önemli görev için seçilmişsin&#8221; denecek kişiyi seçmeyi sadece yüce Allah bilir.</p>
<p>Peygamberlik makamına ulaşmak isteyenler ya da peygambere gelen vahyin kendilerine de gelmesini isteyenler&#8230; Esasen bu iş için uygun olmayan özelliklere sahip kimselerdir. Bir kere bunlar kişiliklerini evrensel varlığın ekseni konumuna getiriyorlar. Peygamberler ise daha başka bir tabiata sahiptirler. Gelen mesajı teslimiyetle karşılayan, kendini feda eden ve kişiliğini unutan bir tabiattır bu. İstemeden ve beklenti içinde olmadan verilir peygamberlik. Nitekim, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de, &#8220;Sen bu kitabın sana verileceğini ummazdın. O, ancak Rabbinin bir rahmetidir.&#8221; (Kasas Suresi: 86) denmektedir. Bütün bunlardan sonra, bu adamlar bu korkunç görevin önemini kavrayamayan bilgisiz kimselerdir. Sadece yüce Allah&#8217;ın bu işe uygun birini seçebileceğini bilmiyorlar.</p>
<p>Bu nedenle onlara oldukça kesin bir cevap veriliyor:</p>
<p>&#8220;Allah peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir.&#8221;</p>
<p>Allah mesajını bildiği kişiye vermiştir. Yarattıklarının içinde en üstün ve en içten olanını seçmiştir. Allah&#8217;ın yarattıklarının en iyisi ve peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed&#8217;e kadar peygamberlerini ulu bir kafile kılmıştır. (Allah&#8217;ın salât ve selâmı üzerlerine olsun.)</p>
<p>Ardından Allah katında aşağılanmaya, alçalmaya ve onur kırıcı şiddetli azabla ilgili tehdit yer alıyor:</p>
<p>&#8220;Bu azılı günahkârlar düzenledikleri komplolardan ötürü Allah katında aşağılanmaya ve ağır azaba çarpılacaklardır.&#8221;</p>
<p>Allah katında aşağılanma; yurttaşlara karşı ululanmanın, gerçeğe karşı büyüklenmenin ve peygamberlik makamına göz dikmenin karşılığıdır. Ağır azab ise; zorlu komplolar kurmaya, peygamberlere düşman olmaya ve müminleri işkence etmeye karşılıktır.</p>
<p>En sonunda sözünü ettiğimiz bu gezinti, gönüllerde ve ruhların derinliklerinde hidayet ve imanın durumunu tasvir etmekle bitiyor:</p>
<p>&#8220;Allah kimi doğru yola iletmek isterse, göğsünü İslâm&#8217;a açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar. Bunun yanısıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.&#8221;</p>
<p>Allah kime doğru yolu takdir ederse -doğru yola ulaşmayı isteyen ve deneme amacıyla kendisine verilen seçme özgürlüğü arasında O&#8217;na yönelen kişiye ilişkin geçerli kural uyarınca- &#8220;göğsünü İslâm&#8217;a açar&#8221; ufkunu genişletir, kolaylıkla ve istekle İslâm&#8217;ı kabul etmesini sağlar. Onun hareketlerini yönlendirir, ona güven verir. Böylece İslâm&#8217;la huzur ve rahata kavuşur.</p>
<p>Kimin içinde sapıklık dilerse -doğru yoldan kaçan ve fıtratını ona kapatan kimsenin sapmasına ilişkin geçerli kural uyarınca- &#8220;göğsünü sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar.&#8221; O doğru yola kapalıdır, duyu organları körelmiştir, bu yüzden İslâm&#8217;ı kabul etmekte zorlanır, sıkılır; &#8220;Sanki göğe çıkıyormuş gibi.&#8221; Bu göğe yükselirken meydana gelen nefesin daralması, göğsün sıkılması ve baygınlık geçirilmesi gibi somut bir şekilde ifade edilen psikolojik bir durumdur. Hafs okuma tarzında olduğu gibi &#8221; &#8220;çıkıyor&#8221; kelimesinin yapısı da bu zorluğu, tıkanmayı ve çabayı ifade etmektedir. Vurgusu da tüm bunları akla getirdiği gibi gözler önüne serilen sahne pratik durum ve bir tek melodideki bu sözlü ifadesiyle de uyum oluşturmaktadır.</p>
<p>Sahne yerinde bir değerlendirmeyle son buluyor</p>
<p>&#8220;Bunun yanısıra Allah inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.&#8221;</p>
<p>İşte böyle&#8230; Yüce Allah&#8217;ın kaderinin doğru yola ulaşmasını istediğinin göğsünü açmak ve sapıtmasını istediğini zora sokmak, çabalatmak ve eziyet etmek şeklinde cereyan etmesi gibi&#8230; Allah inanmayanları bu şekilde azaba mahkûm eder. Ayette geçen &#8220;Rics&#8221; kelimesinin bir anlamı, azap olduğu gibi biri de iğrençliktir. Her ikisi de sahnede yer alan azaba renk katmaktadır. Bu sahne giderek azaba bulaşmakta, ona dönüşmekte, en sonunda, ondan ayrılmaz bir duruma gelmektedir. İfadede verilmek istenen mesaj da budur zaten.</p>
<p>Bununla beraber, &#8220;Allah kimi doğru yola iletmek isterse, göğsünü İslâm&#8217;a açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü, sanki göğe çıkıyormuş gibi, dar ve tıkanık yapar. Bunun yanısıra Allah, inanmayanları iğrençliğe mahkûm eder.&#8221; Ayeti üzerinde biraz daha açıklamada bulunmak gereğini duyuyorum. Gerek bu ayetin, gerekse yüce Allah&#8217;ın iradesi ile insanların yönelişleri arasındaki karşılıklı iletişim ve ilgiye, insanların payına düşen hidayet ve sapıklığa, bunun ardından karşılaştıkları ceza, cevap ve sorgulanmaya ilişkin Kur&#8217;an&#8217;da yer alan benzeri ayetlerin dile getirdikleri bu gerçeği iyice algılayabilmek için, zihinsel mantığın alanının dışında, beşeri kavrama mantığından tamamen farklı diğer bir mantığı devreye sokma gereği doğmaktadır. Bu konu etrafında gerek İslâm düşünce tarihinde (özellikle mu&#8217;tezile, ehl-i sünnet ve mürcie arasında) gerekse teoloji ve felsefe tarihinde meydana gelen tüm tartışmalar ileri sürülen tüm önermeler ve bunlar etrafında geliştirilen tüm yorumlar zihinsel mantığın mührüyle damgalanmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz bu gerçeği algılayabilmek için beşeri kavrama mantıklarından farklı, zihinsel mantığın alanının dışında diğer bir mantığı kullanma zorunluluğu vardır. Aynı zamanda &#8220;yaşayan realite&#8221; ile karşılıklı iletişim kurmak gerekir, zihinsel önermelerle değil. Çünkü Kur&#8217;an, her insan bünyesinde, hem de varlık olgusunda yer alan pratik bir gerçeği tasvir etmektedir. Bu gerçekte, hiçbir zihinsel mantığın kavrayamayacağı kapsayıcılıkta Allah&#8217;ın iradesi ve kaderi ile, insanın iradesi ve hareketleri arasında bir birliktelik göze çarpmaktadır.</p>
<p>İnsanı hidayete ya da doğru yola zorlayan Allah&#8217;ın iradesidir denecek olursa, bu realiteyi ifade etmeyecektir. Aynı şekilde her konuda sonucu belirleyen insanın iradesidir denecek olursa, bu da realiteyi dile getirmeyecektir. Kuşkusuz bu pratik gerçek, ilâhî iradenin özgürlüğü ve etkin otoritesi ile kulun seçme özgürlüğü ve isteğe bağlı yönelişi arasındaki ince ve aynı zamanda gaybi bir orandan oluşmaktadır. Bunlar arasında bir çelişki bir çatışma söz konusu değildir.</p>
<p>Ancak bu &#8220;pratik&#8221; gerçeği, zihinsel mantığın sınırları içinde kalarak, zihinsel önermeler ve insanların bu önermelere ilişkin yorumları şeklinde kavramak mümkün değildir. Çünkü konuyu ele alış metodunu ve yönelme yöntemini belirleyen gerçeğin türüdür. Bu nedenle zihinsel mantık yürütme metodu ve diyalektik önermeler bu konuda hiçbir yarar sağlayamazlar.</p>
<p>Aynı şekilde bu gerçeği realist bir olgu olarak kavrayabilmek için eksiksiz ruhsal ve aklî deneyimi tatmak gerekmektedir. Kuşkusuz fıtratını İslâm&#8217;a yönelten kişi göğsünde ona karşı bir açılma bulacaktır. Tabii ki bu, kesinlikle Allah&#8217;ın eseridir. Göğüsteki açıklık sonradan meydana gelen bir olaydır ve bu da ancak Allah&#8217;ın takdiriyle olabilir. Bunu yaratan ve ortaya çıkaran O&#8217;dur. Fıtratını sapıklığa yönelten de, göğsünde bir daralma, tıkanma ve zorluk bulacaktır. Bu da kesinlikle Allah&#8217;ın eseridir. Bu olay da sonradan meydana gelmiştir. Fiilen var olması, Allah&#8217;ın yarattığı ve yürürlüğe koyduğu takdir sonucudur. Her ikisi de kula yönelik Allah&#8217;ın iradesinin ürünüdürler. Ancak bu irade zorlayıcı değildir. Bu sadece, insan denen yaratığın bu kadarlık bir iradeyle denenmesine ve bu kadarlık iradeyi hidayet ya da sapıklığa yönelişte kullanması sonucu meydana gelmesi gerekeni oluşturması için Allah&#8217;ın kaderinin cereyan etmesine ilişkin yürürlüktedir ve etkin kanunu belirleyen iradedir.</p>
<p>Zihinsel bir önermenin&#8217; karışına yine zihinsel bir önerme konduğu, bu iki önerme arasındaki iletişim gerçeğin gizli yönlerine yönelik dokunuşların ve realist bir iletişimin varlığı olmaksızın beraberliği gerçekleştiği zaman, bu gerçeğin eksiksiz ve doğru bir şekilde kavranması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. İslâmî tartışmalarda ve diğer konularda uygulanan yöntem hep bu olmuştur.</p>
<p>O halde başka bir metoda başvurmak ve bu büyük gerçekle doğrudan doğruya iletişim kurmanın tadına varmak kaçınılmazdır.</p>
<p>Ardından yine Kur&#8217;an&#8217;ın akışına dönüyoruz.</p>
<p>Bu ayetler grubu bir bütün olarak, sanki daha önce açıklanan kesilmiş hayvanlar konusu üzerine yapılmış bir değerlendirme olarak yer alıyor ve bunu da diğerine bağlıyor. Böylece bu, akışta, bilinçte ve bu dinin yapısında tek bir demet oluşturuyor. Çünkü kesilmiş hayvanlar sorunu kanun koyma sorunudur. Kanun koyma sorunu ise, hakimiyet sorunuyla ilgilidir. Hakimiyet konusu da imana ilişkindir. Bu yüzden de burada bu şekilde imandan söz edilmesi konunun gereğidir ve yerindedir.</p>
<p>Sonra bu bölümde yer alan en son değerlendirme yapılıyor. Bu değerlendirme, bu bölümü ve ötekini son noktaya bağlıyor. Bu da, o da Allah&#8217;ın doğru yoludur. Bunlardan birinin dışına çıkmak, bu doğru yolun dışına çıkmak demektir. Her ikisine birlikte uymak, inanç ve şeriat olarak, insanı esenlik yurduna ve yüce Allah&#8217;ın öğüt alan kullarına yönelik dostluğuna götüren yolu takip etmektir.<br />
<strong>126- &#8220;Bu, Rabbinin doğru yoludur. Biz öğüt almaya açık kimselere ayetlerimizi ayrıntılı biçimde anlattık. &#8221;</p>
<p>127- &#8220;Onlar için, Rabbleri katında, esenlik yurdu vardır. İşledikleri iyi amellerden ötürü O, onların dostudur. &#8221; &#8216;</strong></p>
<p>İşte yol budur. Rabbinin yolu&#8230; Sağlamlığıyla, insana güvence veren, insanı duygulandıran, sonucu bakımından bir muştu niteliği taşıyan bu bağlantı ile&#8230; O&#8217;nun, doğru yola ve sapıklığa ilişkin yolu işte budur. Budur O&#8217;nun helal ve haramla ilgili yasası&#8230; Her ikisi de Allah&#8217;ın ölçüsünde eşittirler. Bu durum, O&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ında birbirlerine yakın ifadelerle dile getirilmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz yüce Allah ayetlerini ayrıntılı biçimde açıklamış, duyurmuştur. Ancak hatırlayanlar, unutmayanlar, bunlardan habersiz olmayanlar bu duyurudan ve bu açıklamadan yararlanan kimselerdir. Çünkü mümin kalp hatırla= yan ve asla unutmayan bir kalptir. Açık, geniş ve rahat bir kalptir. Alan, aldığına karşılık veren diri bir kalptir.</p>
<p>Öğüt alanlar için, Rabbleri katında esenlik yurdu vardır. Huzur ve güven yurdu. Bu, Rabbleri katında hazırlanmış ve kaybolması mümkün olmayan bir mükafattır. Onların dostu, yardımcısı, gözeticisi ve koruyucusu O&#8217;dur. Tüm bunlar yaptıklarından dolayıdır. Bu, imtihanda başarılı olmanın karşılığıdır.</p>
<p>Bir kere daha kendimizi bu inancın temel gerçeklerinden önemli bir gerçekle karşı karşıya buluyoruz. Allah&#8217;ın doğru yolu hakimiyet ve şeriat olarak somutlaşmaktadır. Bunların da ötesinde iman ve akide olarak. Bu, yüce Allah&#8217;ın belirlediği şekliyle bu dinin temel özelliğidir.</p>
<p>Okuyacağımız bölüm bütünüyle geçen dersten ayrı değerlendirilemez. Onun devamı sayılır. Bu da geçen ders gibi peş peşe gelen ardışık ve aynı türden mesajları kapsamaktadır. Bu bölüm bir açıdan -Allah&#8217;ın yoluna uyanların sonları açıkladıktan sonra- insanlardan ve cinlerden şeytanların sonlarını tekrar açıklamaktadır. Bir açıdan da surenin bu yerinde ele alınan hakimiyet ve şeriat sorunu münasebetiyle söz konusu edilen iman ve küfür sorununu tekrar ele almaktadır. Ayrıca bu sorunu, İslâm inancında yer alan diğer temel gerçeklere bağlamaktadır. Bunlar arasında, -uyarı ve müjdelemeden sonra- dünyada kazanılanlara karşılık verilmesi, dostlarıyla birlikte şeytanları ortadan kaldırıp yerlerine başkalarını getirme gücüne sahip Allah&#8217;ın otoritesi ve Allah&#8217;ın azabı karşısında bütün insanların zayıflığı gerçeği yer almaktadır. Bütün bunlar inanca ilişkin gerçeklerdir. Daha önce kesilmiş hayvanların helal veya haram oluşu söz konusu edilirken hatırlatılmışlardı. Sonraki halkada meyve, hayvan ve çocuklardan adaklara, bu konulardaki cahiliye gelenek ve düşüncelerine ilişkin açıklamalar yer almıştı. Bütün bu sorunlara ilişkin açıklamalar birbiri ile bütünleştirilmekte, dinin belirlediği doğal konumuna yerleştirilmektedir. Bunun nedeni, tüm bunların aynı düzeyde inançla ilgili sorunlar olmalarıdır. Yüce kitabında belirlediği şekliyle Allah&#8217;ın ölçüsünde bunlar arasında bir fark gözetilmez.</p>
<p>Geçen parçada, yüce Allah&#8217;ın göğüslerini İslâm&#8217;a açtığı, dolayısıyla kalpleri uyanık kalan ve gerçeklerden habersiz olmayan, böylece esenlik yurduna doğru yol alan ve sonuçta Allah&#8217;ın dostluğuna ve koruyuculuğuna kavuşanlara ilişkin uzun bir açıklama yer almıştı. Şimdi de &#8220;Kıyamet sahnelerinin&#8221; sunulmasında genelde Kur&#8217;an&#8217;ın başvurduğu yöntem gereği sahnede karşıt bir tablo gözler önüne seriliyor. Aldatmak, kandırmak ve yoldan çıkarmak için kimisi kimisine yaldızlı sözler fısıldayarak hayatlarını geçiren, tüm peygamberlere düşmanlıkla birbirleriyle dayanışma içinde bulunan ve Allah&#8217;ın kendileri için koyduğu helal ve haram noktasında müminlerle tartışmak için bazısı bazısına ilham veren insanlardan ve cinlerden şeytanlar sunuluyor. Bunları, son derece hareketli, canlı, karşılıklı konuşma, itiraf, azarlama, hüküm ve değerlendirme kapsayan ve Kur&#8217;an&#8217;da yer alan kıyamet sahnelerinin içerdiği canlılık fışkıran bir sahnede canlandırıyor.<br />
<strong>128- Allah, insanlar ile cinleri biraraya topladığı gün, &#8220;Ey cinler, çok sayıda insanı ayarttınız&#8221; der. Cin/erin insandan yardakçıları da, &#8220;Ey Rabbimiz birbirimizi kul/anarak bizim için belirlemiş olduğun süreyi doldurduk &#8221; derler. O da &#8220;Barınağınız, orada sürekli kalmak üzere cehennem ateşidir. Yalnız Allah&#8217;ın affetmeyi diledikleri müstesna&#8221; der. Hiç kuşkusuz Rabbin hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.</p>
<p>129- İşte böylece biz, işledikleri kötülüklerden ötürü kimi zalimleri diğerlerinin peşine takarız.</p>
<p>130- &#8220;Ey insanlar ve cinler, size ayetlerimi an/atan ve bu günle karşı/aşacağınıza ilişkin sizi uyaran içinizden peygamberler gelmedi mi?&#8221; On/ar da &#8220;Kendi aleyhimize şahitlik ederiz&#8221; derler. Dünya hayatı onları aldattı da kâfir olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.</p>
<p>131- Bu, şunu kanıtlar ki, Rabbin, gerçeklerden habersiz olan bir kentin ha/kını haksız yere as/a helâk etmez.</p>
<p>132- Herkesin, yaptığı işlere göre birbirinden farklı derecesi vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.</strong></p>
<p>Sahne gelecekte tümüyle toplanacakları günde başlıyor. Ancak dinleyen için olmuş bitmiş bir olay haline dönüştürüyor. Karşısında görebileceği bir duruma getiriyor. Bu da ifadede bir tek sözcüğün yutulmasıyla gerçekleşiyor. Cümlenin takdir edilen şekli şöyledir.</p>
<p>&#8220;Allah insanlar ile cinleri biraraya topladığı gün&#8221; -şöyle der-: &#8220;Ey cinler&#8230; ile insanlar&#8230;&#8221; Ne var ki, ifadede -der- sözcüğü yer almıyor. Bu ise, ifadeyi uzak bir olayın tasvirinden çıkarmakta ve akışı beklenen geleceğin anlatımından çıkarıp gözle görülen realitenin ifadesine dönüştürmektedir. Bu da Kur&#8217;an&#8217;ın eşsiz tasvir özelliklerindendir.</p>
<p>O halde canlandırılan hareketli sahneyi izleyelim:</p>
<p>&#8220;Ey cinler, çok sayıda insanı ayarttınız.&#8221;</p>
<p>Size uyan, kışkırtmalarınızı dinleyen, vesveselerinize itaat eden ve adımlarınızı takip eden birçok insan buldunuz. Bununla sadece haber verme amacı güdülmüyor. Çünkü cinler, birçok insanı ayarttıklarını biliyorlar. Burada suçun tescili amaçlanıyor; nerdeyse sahnede göreceğimiz büyük topluluğu saptırma suçu&#8230; Bu kalabalık içinde belirtileri biraraya getirilen suçtan dolayı azarlama amacı güdülüyor. Bu yüzden cinler, bu söze karşılık herhangi bir şey söylemiyorlar. Fakat şeytanların vesvesesine kapılmış gururlu ve cahil insanlar cevap veriyor!</p>
<p>&#8220;İnsanlardan yardakçılar; &#8220;Ey Rabbimiz birbirimizi kullanarak bizim için belirlemiş olduğun süreyi doldurduk! derler.&#8221;</p>
<p>Bu cevap, şeytanları takip edenlerin gerçeklerden habersiz oluşlarını ve hafifliklerini ortaya çıkarmaktadır. Aldatma yurdundayken şeytanların ruhlarına etki ettikleri noktayı da gözler önüne sermektedir. Cinlerin aldatması ve süslü göstermesi sonucu kendilerine hoş gösterdikleri fikir ve düşüncelerden, pohpohlama ve eğlencelerden, gizli-açık günahlardan yararlanıyorlardı. İşte bu yararlanma gediğinden, şeytan içlerine girdi. Bu kibirli aptallardan yararlandılar. İblisin insanlık alemindeki amacını gerçekleştirmek için onları eğlendiriyor, aşağılıyor ve alaya alıyorlardı. Bu aptal ve basit kimseler de bunun karşılıklı yararlanma olduğunu, hem kendilerinin, hem de onların yararlandığını sanıyorlardı. Bu yüzden şöyle diyorlardı:</p>
<p>&#8220;Ey Rabbimiz birbirimizi kullandık.&#8221;</p>
<p>Bu oyalanma hayat boyu sürdü. Ta ki, süre doldu. Bugün kendilerine süre tanıyanın sadece yüce Allah olduğunu, oyalanırken bile O&#8217;nun kontrolü altında olduklarını biliyorlar:</p>
<p>&#8220;Bizim için belirlemiş olduğun süreyi doldurduk.&#8221;</p>
<p>Bu noktada kesin hüküm geliyor ve adil cezayı bildiriyor:</p>
<p>&#8220;Barınağınız, orada sürekli kalmak üzere cehennem ateşidir. Yalnız Allah&#8217;ın affetmeyi diledikleri müstesnadır.&#8221;</p>
<p>Ateş bir sığınaktır, bir barınaktır. Kalınacak bir yurttur, hem de sürekli kalmak için. &#8220;Yalnız Allah&#8217;ın affetmeyi diledikleri müstesna.&#8221; Amaç, itikadî düşünce üzerinde egemen olan serbest ilahî irade olduğu gibi kalsın&#8230; İlahî iradenin serbestliği bu düşüncenin temel kurallarından biridir. Bu irade tutsak edilemez, bağlanamaz. Sonuçlarında bile&#8230;</p>
<p>&#8220;Hiç kuşkusuz Rabbin hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.&#8221;</p>
<p>İnsanlara ilişkin kaderi, bir hikmete ve bilgiye göre gerçekleşir. Hikmet ve bilgi noktasında hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tektir. Sahnenin tamamlanması için karşılıklı konuşmalara yeniden başlamadan önce, sahnenin son kısmı üzerine bir değerlendirme yapmaya başlıyor ayetlerin akışı.</p>
<p>&#8220;İşte böylece biz, işledikleri kötülüklerden ötürü kimi zalimleri diğerlerinin peşine takarız.&#8221;</p>
<p>Cinlerle insanlar arasında oluşan bu dostluk ve bu dostluğun gelip dayandığı son gibi. Evet tıpkı bunun gibi ve aynı kuraldan ötürü işledikleri kötülükler nedeniyle zalimlerden kimisini kimisinin peşine takarız. Tabiat ve gerçeklik noktasındaki benzerlikleri, yöneliş ve hedefteki birliktelikleri ve kendilerini bekleyen sonucun bir oluşu gerekçesiyle, bazısını bazısına dost kılarız. Bu genel bir kuraldır. O günkü gerekçenin sınırlarını aşan uzun boyutlar vardır. Genel anlamda insanlardan ve cinlerden şeytanların arasındaki dostluğun mahiyetini ele almaktadır. Çünkü zalimler -bunlar herhangi bir şekilde Allah&#8217;a ortak koşan kimselerdir- hak ve doğruluğa karşı biraraya gelir, her peygambere ve onlara inananlara karşı düşmanlıkta birbirlerine yardım ederler. Farklı görünümlerine karşın aynı karaktere sahip olmalarının yanında, insanlar üzerindeki Rabblık hakkını gasbetmekte ve aynı şekilde Allah&#8217;ın hakimiyetinden kaynaklanan bir sınırlama olmaksızın azgın ihtiraslarına dayanan aynı çıkarı paylaşmaktadırlar.</p>
<p>Çıkarları bakımından didişmelerine, ihtilafa düşmelerine rağmen bunları, her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olan bir kitle olarak görürüz. Özellikle Allah&#8217;ın dinine ve O&#8217;nun dostlarına karşı savaşmada&#8230; Aralarındaki karakter ve hedef birliğine dayanmaktadır bu dostluk. İşledikleri kötülük ve günahdan dolayı ahiretteki sonları da aynı olacaktır. Tıpkı canlandırılan sahnede gördüğümüz gibi!</p>
<p>Günümüzde -ayrıca birçok asırdan beri- haçlılar, siyonistler, putçular ve komünistler gibi insanlardan şeytanların arasında önemli birleşmelere şahit oluyoruz. Aralarındaki çeşitli ihtilaflara rağmen bu paktlar, İslâm&#8217;a saldırmada ve tüm yeryüzündeki İslâmî diriliş hareketlerinin doğuşunu bastırmada biraraya gelmektedir.</p>
<p>Bu dehşet verici bir birleşmedir. İslâm&#8217;a savaş açmak için, maddi ve kültürel güçlerin, bu birleşmenin ve şeytanî komplonun amaçlarına uygun olarak hareket etmesi amacıyla bizzat bir zaman İslâm&#8217;ın hakim olduğu bölgede kullanıma hazır araçların yanında, onlarca asrın tecrübesinin devreye sokulduğu bir birliktir bu. Bu birleşmede yüce Allah&#8217;ın şu sözünün işareti belirginleşiyor: &#8220;İşte böylece biz, işledikleri kötülüklerden ötürü kimi zalimleri diğerlerinin peşine takarız.&#8221; Ayrıca yüce Allah&#8217;ın peygamberine verdiği güvence de bu işarete uymaktadır: &#8220;Eğer Allah dileseydi, bunu yapamazlardı. Onları asılsız uydurmalarıyla başbaşa bırak.&#8221; Ancak bu güvence, peygamberin adımlarını takip eden, bu dine ve müminlere karşı girişilen savaşta O&#8217;nun fonksiyonunu devam ettirdiğini bilen mümin bir topluluğun var olmasını gerektirmektedir.</p>
<p>Ayetlerin akışıyla birlikte sahnenin son bölümüne dönüyoruz:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar ve cinler, size ayetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza ilişkin sizi uyaran içinizden peygamberler gelmedi mi? Onlar da, &#8220;Kendi aleyhimize şahitlik ederiz&#8221; derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.&#8221;</p>
<p>Bu, olayı açıklığa kavuşturmak ve tescil etmek amacına yönelik bir sorudur. Yoksa yüce Allah, dünya hayatındaki durumlarını biliyordu. Bu soruya karşılık verdikleri cevapta, ahiretteki bu cezayı hak ettiklerini belirtiyorlar.</p>
<p>Hïtap insanlara yönelik olduğu gibi cinlere de yöneliktir. Acaba yüce Allah, insanlara peygamberler gönderdiği gibi, cinlere de kendilerinden peygamberler göndermiş midir? İnsanlara görünmeyen bu yaratıkların durumunu ancak yüce Allah bilir. Ancak ayet, cinlerin, peygamberlere indirilenleri dinledikleri ve kavimlerine gidip onları uyardıkları şeklinde yorumlanabilir. Tıpkı Ahkâf suresinde cinler hakkında Kur&#8217;an&#8217;da anlatılanlar gibi.</p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı dinleyecek cinlerden birtakımını sana yöneltmiştik. Onlar Kur&#8217;an-ı dinlemeye hazır olunca birbirlérine; &#8220;susun&#8221; dediler. Kur&#8217;an&#8217;ın okunması bitince, herbiri birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şöyle dediler: Ey kavmimiz, doğrusu biz, Mûsâ&#8217;dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ey kavmimiz, Allah&#8217;a çağırana uyun ve O&#8217;na inanın, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı azabdan korusun.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a çağıran kişiye uymayan kimse bilsin ki, Allah&#8217;ı yeryüzünde aciz bırakamaz; onların O&#8217;ndan başka dostları da bulunmaz. İşte onlar apaçık sapıklıktadırlar.&#8221; (Ahkaf Suresi: 29-32)</p>
<p>Bu temelden hareketle, soru ve cevabın insanlarla birlikte cinler için de geçeri olması mümkün oluyor. Bununla beraber konu yüce Allah&#8217;ın kendine özgü kıldığı bilginin kapsamındadır. Bundan ötesini kurcalamanın hiçbir yararı söz konusu değildir.</p>
<p>Her neyse&#8230; Cinlerden ve insanlardan sorgulananlar, sorunun bu kadarla bitmediğini, olayı belirleme ve tescil etme, aynı zamanda azarlama ve tehdit etme amacına yönelik olduğunu kavrıyorlar. Bunun üzerine her şeyi itiraf edip bundan dolayı hak ettikleri cezayı kendi aleyhlerine tescil ediyorlar:</p>
<p>&#8220;Kendi aleyhimize şahitlik ederiz, derler.&#8221;</p>
<p>Bu noktada sorgulayan, sahneye müdahale ediyor ve şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.&#8221;</p>
<p>Bu yorum, dünyadaki durumlarının gerçek mahiyetini açıklama amacına yöneliktir. Gerçekten bu hayat onları aldatmış, gurur onları küfre sürüklemiştir. Sonra bakın, işte onlar kendi aleyhlerine şahitlik ediyorlar. Çünkü büyüklenmenin, inkârın yararı yoktur. İnsanın kendisini böylesine sıkıntılı bir yerde bulmasından daha kötü bir sonuç olabilir mi? Kendi kendini savunamaması, söylenenleri inkâr edememesi, savunma amacıyla tek söz söylememesi&#8230;</p>
<p>Sahneyi canlandırırken, beklenen geleceği seyredilen olguya dönüştürürken ve yaşanàn anı uzak mazi gibi gösterirken Kur&#8217;an&#8217;ın başvurduğu eşsiz ifade tarzının önünde biraz duralım.</p>
<p>Kur&#8217;an şu anda yaşadıkları dünyada ve alıştıkları yeryüzünde insanlara okunmaktadır. Ancak Kur&#8217;an, kıyamet sahnesini hazır ve yakın bir olgu olarak sunuyor, dünya sahnesini ise uzak bir geçmiş olarak gözler önüne seriyor. Öyle ki, biz bu sahnenin kıyamet günü gerçekleşeceğini unutup olduğu gibi karşımızda bulunduğunu sanıyoruz. Kur&#8217;an uzak tarihten söz eder gibi dünyadan söz ediyor.</p>
<p>&#8220;Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.&#8221;</p>
<p>Bu da olağanüstü düşündürme yöntemlerinden biridir.</p>
<p>Sahnenin bitmesi üzerine, insanlardan ve cinlerden şeytanlara verilen cezaya, bu yığınların ateşe sürüklenişlerine, ayrıca kendilerine peygamberlerin geldiklerini, Allah&#8217;ın ayetlerini kendilerine anlattıklarını ve bugünkü karşılaşma konusunda uyarıda bulunduklarını kabullenmelerine ilişkin verilen hükmü değerlendirmek için ayetlerin akışı hitabı peygambere -salât ve selâm üzerine olsun O&#8217;nun ötesinde müminlere ve tüm insanlara yöneltmektedir. Bir de sahne ve içinde olup bitenler üzerine, uyarmadan Allah&#8217;ın azabının hiç kimseye dokunmayacağı, ayrıca gafletlerinden uyandırılmadan, kendilerine Allah&#8217;ın ayetleri okunmadan ve uyarıcılar tarafından uyarılmadan yüce Allah&#8217;ın kullarını zulümlerinden (yani ortak koşmalarından) dolayı sorgulamayacağı değerlendirmesi yapılmak istenmektedir.</p>
<p>&#8220;Bu, şunu kanıtlar ki, Rabbin gerçeklerden habersiz olan bir kentin halkını haksız yere asla helâk etmez.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın insanlara yönelik rahmeti, peygamberler göndermeksizin ortak koşmalarından ve kâfir olmalarından dolayı onları sorumlu tutmamayı gerektirmiştir. Fıtratlarına bahşettiği gerçek Rabbine yöneliş yeteneğine -gerçi bu fıtratlar sapıtabilir- ve kendilerine bahşettiği akıl ve kavrama gücüne-gerçi arzuların baskısı altında akıl yoldan çıkabilir- ve apaçık evren kitabında yeralan işaretlere rağmen. Gerçi insan bünyesindeki tüm alıcı cihazlar gün gelir işlevini göremez hale gelebilir. Fıtratı üzerine bulaşmış tozlardan silkelemek, insan aklını sapmaktan kurtarmak, bakışları ve duyguları körelmekten uzaklaştırma görevi peygamberlere ve peygamberlik kurumuna verilmiştir. Azaplandırma da duyuru ve uyarıdan sonra meydana gelen yalanlama ve kâfir olmaya bağlı kılınmıştır.</p>
<p>Bu gerçek, yüce Allah&#8217;ın insana yönelik rahmetini ve lütfunu tasvir ettiği gibi, fıtrat ve akıldan oluşan insanın algılama organlarının değerini de ortaya koymaktadır. Aynı zamanda inanca dayanmadıkları ve dine bağlı olmadıkları sürece bu organların kendi başlarına sapıklıktan korunamayacaklarını, kesin bir bilgiye ulaşamayacaklarını ve arzuların baskısına dayanamayacaklarını belirtmektedir. (Daha geniş bilgi için &#8220;Nisa Suresi, 165. ayetin tefsirine bakının.)</p>
<p>Daha sonra ayetlerin akışı hem müminlere hem de şeytanlara verilecek ceza ve mükâfat konusunda diğer bir gerçeğe değinmektedir!</p>
<p>&#8220;Herkesin yaptığı işlere göre birbirinden farklı derecesi vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.&#8221;</p>
<p>Müminlerin dereceleri vardır; birbirinden yukarı dereceler&#8230; Şeytanların da dereceleri var; birbirinden aşağı dereceler&#8230; Tümü de yaptıklarının karşılığıdır. Yapılan her şey saklı tutulmaktadır, hiçbir şey kaybolmaz:</p>
<p>&#8220;Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.&#8221;</p>
<p>Yüce Allah, kullarına yönelik rahmetinden dolayı onlara peygamberleri gönderiyorsa da, aslında onlara ihtiyacı yoktur. İmanlarına ve ibadetlerine ihtiyaç duymaz. Kullar iyilik yaptıklarında, hem dünyada hem de ahirette kendileri için yapmaktadırlar. Aynı şekilde, isyancı, zalim ve müşrik nesilleri yok edebildiği ve yerlerine başka bir nesil getirebildiği halde, onları oldukları gibi bırakması da yüce Allah&#8217;ın rahmetinin belirtisidir.<br />
<strong>133- &#8220;Rabbin hiçbir şeye muhtaç değildir ve merhamet sahibidir. O eğer dilerse sizi yok edip arkanızdan yerinize istediği başkalarını geçirebilir. Tıpkı sizi başka bir kavmin soyundan türettiği gibi. &#8220;</strong></p>
<p>O halde insanlar, Allah&#8217;ın rahmeti sayesinde yerlerinde durduklarını, durumlarının Allah&#8217;ın iradesine bağlı olduğunu, ellerindeki gücü Allah&#8217;ın kendilerine verdiğini, asıl güç sahibinin kendileri olmadığını, bağımsız bir varlığa sahip olmadıklarını, hiç kimsenin kendi yaradılışında ve varlığında bir müdahalesinin bulunmadığını, kimsenin kendisine verilen şeyler üzerinde bir etkinliğinin, bir yetkisinin söz konusu olmadığını unutmamalıdırlar. Kendilerini yok edip, yerlerine başkalarını getirmenin Allah için kolay olduğunu bilmelidirler. Tıpkı kendilerini diğer bir neslin soyundan varettiği ve kaderi gereğince onların yerine yerleştirdiği gibi.</p>
<p>Bunlar son derece etkin yöntemlerdir. Komplolar hazırlayan, boyunlarından büyük işlere kalkışan, haramlar ve helaller belirleyen, koydukları yasalarla Allah&#8217;ın şeriatına karşı mücadeleye girişen insan ve cin şeytanlarından zalimlerin kalplerine yönelik sarsıcı uyarılardır. Onlar da Allah&#8217;ın kontrolündedirler dilediği gibi tutmaktadır onları. Ne zaman isterse yok edebilir onları, yerlerine de dilediği kimseleri yerleştirebilir. Ayrıca bu mesajlar, şeytanların komplo ve tuzaklarından, suçluların işkence ve düşmanlıklarından çok eziyet çeken mümin topluluğun gönüllerine güven ve huzur duygularını serpmekte, kalplerini sağlamlaştırmaktadır. Çünkü yeryüzünde zorbalık taslasalar ve komplolar tertip etseler bile Allah&#8217;ın kontrolü altında, oldukça zayıftırlar düşmanlar.</p>
<p><strong>134- &#8220;Size va&#8217;dedilen akıbet kesinlikle yerine gelecektir. Siz onun önüne geçemezsiniz.&#8221;</strong></p>
<p>Siz Allah&#8217;ın elinde ve kontrolündesiniz. O&#8217;nun iradesinin ve takdirinin mahkûmusunuz. Başıboş ya da serbest değilsiniz. Az önce bir sahnesini seyrettiğiniz toplanma günü bu andan itibaren sizi beklemektedir. Bugünün geleceğinden hiçbir kuşkuya yer yoktur. O günden kaçmanız mümkün değildir. Son derece güçlü ve kuvvetli olan Allah&#8217;ın iradesinin önüne geçemezsiniz.</p>
<p>Bu değerlendirmeler, kalpler üzerinde oldukça derin ilham ve etkisi bulunan ve birbirine girmiş diğer bir tehditle son buluyor:</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/tefsirler/fizilalil-kuran-tefsiri/enam-suresinin-104-134-ayet-tefsiri-fizilalil-kuran-seyyid-kutub/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>6-EN&#8217;AM SURESİ</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/6-enam-suresi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/6-enam-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 01:18:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Abdülbaki Gölpınarlı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI Türkçe Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=455</guid>
		<description><![CDATA[Mekkîdir, yüz altmış beş âyettir. (Yüz altmış beş âyettir. 91. âyetten itibaren üç âyetle 151. âyetten itibaren üç âyet yani altı âyet, İbn-i Abbas’a göre Medenîdir. Ka’b oğlu Ubeyy, İkrime ve Katâde’ye göre bütün sûre Mekkîdir ve geceleyin vahyedilmiştir. İçinde küçük baş ve koca baş hayvanlara ait hükümlerden bahsedildiği için bu anlama gelen En’âm adıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mekkîdir, yüz altmış beş âyettir.<br />
(Yüz altmış beş âyettir. 91. âyetten itibaren üç âyetle 151. âyetten itibaren üç âyet yani altı âyet, İbn-i Abbas’a göre Medenîdir. Ka’b oğlu Ubeyy, İkrime ve Katâde’ye göre bütün sûre Mekkîdir ve geceleyin vahyedilmiştir. İçinde küçük baş ve koca baş hayvanlara ait hükümlerden bahsedildiği için bu anlama gelen En’âm adıyla adlanmıştır.)</p>
<p>Rahman ve Rahîm Allah Adıyla</p>
<p>1- Hamd Allah’a ki gökleri ve yeryüzünü halketti, karanlıkları ve ışığı yarattı, sonra da kâfir olanlar, taptık-larını Rableriyle denk tutarlar. </p>
<p>2- O, öyle bir Tanrıdır ki sizi balçıktan yaratmıştır da ölüm vaktini takdîr etmiştir ve kıyâmetin kopacağı zamana ait bilgi de ondadır, onun katındadır, sonra gene de şüphe edersiniz siz. </p>
<p>3- Odur göklerde de, yeryüzünde de Allah. Gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da ve ne kazanacağınızı da bilir. </p>
<p>4- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmemiştir ki ondan yüz çevirmesinler. </p>
<p>5- Kendilerine, gerçek olan Kur’ân gelince onu yalanlarlar, fakat yakında gelecek onlara, alay ettikleri şeye ait haberler.</p>
<p>6- Görmediler mi onlardan önce nice nesilleri helâk ettik ki onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkânları, kudretleri vermiş, onları yeryüzüne yerleştirmiştik, üstlerine bol-bol yağmur yağdırmıştık, ayaklarını bastıkları yerlerden ırmaklar akıtmıştık, fakat sonra suçları yüzünden helâk ettik onları ve onlardan sonra da başka başka nesiller meydana getirdik. </p>
<p>7- Sana, kâğıda yazılı bir kitap indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı gene de kâfir olanlar derlerdi ki: Bu, ancak apaçık bir büyü. </p>
<p>8- Diyorlar ki: Ona bir melek indirilseydi. Melek indirseydik iş, olur biterdi ama sonra kendilerine gözlerini yumup açacak kadar bile bir mühlet verilmezdi.</p>
<p>9- Peygamberi, bir melek olarak halk etseydik gene bir erkek şeklinde halk ederdik ve gene düştükleri şüpheden kurtulmazlardı. </p>
<p>10- Senden önceki peygamberlerle de alay edildi de alay edenler, alaylarının cezasına uğradılar.</p>
<p>11- De ki: Gezin yeryüzünü de görün inkâr edenlerin sonları ne olmuş. </p>
<p>12- De ki: Kimindir ne varsa göklerde ve yeryüzünde? De ki: Allah’ın; rahmet etmeyi gerekli kıldı özüne. Kıyâmet günü hepinizi de tapısında toplayacak ve hiç şüphe yok o günün geleceğinde. Kendilerine ziyan edenlerdir inanmayanlar. </p>
<p>13- Geceleyin ve gündüzün yaşayıp barınan ne varsa hepsi, onundur ve odur duyan, bilen. </p>
<p>14- De ki: Gökleri ve yeryüzünü yoktan var eden Allah’tan başkasını mı dost edineyim ve o, yedirip doyurur, yiyip doymaya ihtiyacı yoktur. De ki: Bana, Müslüman olanların ilki olmam ve müşriklerden olmamam emredildi. </p>
<p>15- De ki: Ben, Rabbime isyan edersem pek büyük günün azâbından korkarım. </p>
<p>16- O gün azaptan kurtarılana şüphe yok ki rahmet etmiştir ve budur en büyük kurtuluş. </p>
<p>17- Allah sana bir zarar verirse o zararı, ondan başka açıp giderecek yoktur, sana bir hayır verirse zâten odur her şeye gücü yeten.</p>
<p>18- Kulların üstünde tek tasarruf sahibidir o ve odur hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan. </p>
<p>19- De ki: En büyük tanıklık nedir, hangisidir? De ki: Allah, gerçek tanıktır benimle sizin aranızda ve bana bu Kur’ân, sizi ve kime ulaşırsa onu korkutmam için vahyedildi. Siz, Allah’la berâber tapılacak başka bir mâbud olduğuna mı tanıklık ediyorsunuz? De ki: Ben tanıklık etmem. De ki: O, ancak tek mabuttur ve benim, sizin ona eş tuttuklarınızla hiçbir ilgim yok. </p>
<p>20- Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamberi, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, fakat kendilerine zarar verenlerdir inanmayanlar. </p>
<p>21- Kimdir Allah’a boş yere iftirâ edenden, yahut onun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim? Şüphe yok ki zâlimler, muratlarına erişmezler. </p>
<p>22- Ve o gün hepsini de toplar da sonra Tanrıya şirk koşanlara deriz ki: Nerede size yardım edecek sanıp şirk koştuklarınız? </p>
<p>23- Sonra onlar ancak Rabbimiz Allah, sana andederiz ki biz şirk koşanlardan değildik demekten başka bir özür serdedemezler. </p>
<p>24- Hele bak, nasıl da bile-bile yalan söylerler ve iftirâ konuları da nasıl ortadan kaybolup gider. </p>
<p>25- Onlardan seni dinleyenler de var ve biz, dinledikleri sözleri anlamamaları için kalplerini perdeleriz, kulaklarını ağırlaştırırız da bütün delilleri görseler gene de inanmazlar onlara. Nihâyet de yanına geldiler mi çekişmeye başlarlar seninle ve bunlar, ancak evvelce gelip geçenlere ait masallar derler. </p>
<p>26- Onlar hem insanları uzaklaştırırlar ondan, hem kendileri uzaklaşırlar. Onlar anlamadan ancak kendilerini helâk ederler. </p>
<p>27- Ateşin başında durduruldukları zaman bir görseydin onları. Keşke dünyâya tekrar döndürseler bizi de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak derler. </p>
<p>28- Hayır; evvelce gizledikleri belirdi artık, göründü onlara. Geriye döndürülseler de gene nehyedildikleri şeyleri yapmaya koyulurlar ve şüphe yok ki onlar, yalancılardır. </p>
<p>29- Ve dediler ki: Bu dünyâda yaşayışımızdan başka bir yaşama yok bize ve biz tekrar dirilmeyiz. </p>
<p>30- Rablerinin tapısında durduruldukları vakit onları bir görseydin. Rableri, bu gerçek değil mi der, Rabbimize andolsun derler, evet, gerçek. Rableri de öyleyse kâfirliğiniz yüzünden tadın azâbı der. </p>
<p>31- Gerçekten de ziyana uğramışlardır Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar. Nihâyet ansızın başlarına kıyâmet kopunca günahlarını sırtlarına yüklenirler de yaptığımız taşkınlıklardan dolayı yazıklar olsun bize derler; ne de kötü yüktür taşıdıkları yükler. </p>
<p>32- Dünyâ yaşayışı, ancak bir oyundan, bir oyalanmadan ibâret. Âhiret yurduysa çekinenlere elbette daha hayırlı. Hâlâ mı aklınız ermeyecek? </p>
<p>33- İyice biliriz ki onların söylediği sözler, seni mahzun edecek. Fakat şüphe yok ki onlar seni yalanlamış olmazlar, o zâlimler, bile-bile Allah’ın âyetlerini inkâr ederler. </p>
<p>34- Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlandı da onlar, kendilerine yardımımız erişinceye dek sözlerinin yalan sayılmasına ve uğradıkları eziyetlere katlandılar ve Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur ve sana da o peygamberlerin haberleri gelmiştir. </p>
<p>35- Onların yüz çevirmeleri sana pek ağır geliyorsa gücün yeterse yeraltında bir yurt kurmaya, yahut gökyüzüne bir merdiven dayamaya bak da onlara bir delil getir. Fakat Allah dileseydi onların hepsine de doğru yolu gösterirdi. Artık sakın bilgisizlerden olma. </p>
<p>36- Senin dâvetine ancak seni dinleyenler icâbet eder. Ölüleriyse Allah diriltir de sonra gene dönüp onun tapısına varırlar. </p>
<p>37- Rabbinden ona bir delil indirilse derler. De ki: Allah’ın delil indirmiye gücü yeter ama onların çoğu bilmez. </p>
<p>38- Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi o da bir cinse mensup olmasın. Biz, kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık, sonra da hepsi Rablerinin tapısında toplanır. </p>
<p>39- Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağırlardır, körlerdir. Allah kimi isterse doğru yoldan saptırır ve kimi dilerse doğru yola sevk eder. </p>
<p>40- De ki: Gerçekseniz, size Allah’ın azâbı gelir-çatar, yahut başınıza kıyâmet koparsa Allah’tan başkasını mı çağırır, ondan başkasına mı duâ edersiniz, bana haber verir misiniz siz? </p>
<p>41- Hayır; ancak onu çağırırsınız, o da dilerse duânızı kabûl eder de uğradığınız belâyı açıp giderir ve şirk koştuklarınızı unutur, gidersiniz. </p>
<p>42- Andolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler yolladık da yalvarmaya düşsünler diye onları şiddetli sıkıntılara, kıtlığa ve hastalığa uğrattık biz. </p>
<p>43- Onlara azâbımız geldiği vakit olsun, yalvarmaları gerekirdi, fakat yalvarmadılar bile, kalpleri katılaştı ve Şeytan, yaptıkları şeyleri süsleyip hoş gösterdi onlara. </p>
<p>44- Derken söylenenleri, verilen öğütleri unuttukları zaman her şeyin kapılarını açtık onlara ve onlar, kendilerine verilen şeylerle genişliğe ulaştıkları gibi hemen ve ansızın onları tutup alıverdik de bütün umduklarından mahrum oldular. </p>
<p>45- Böylece de zulmeden kavmin kökü kesildi ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a. </p>
<p>46- De ki: Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder ve kalplerinizi mühürlerse Allah’tan başka hangi mabuttur dersiniz onları size geri verecek? Bak da gör, nasıl deliller getiriyoruz da gene onlara yüz çeviriyorlar. </p>
<p>47- De ki: Allah’ın azâbı ansızın, yahut açıkça gelip çatsa size, zulmeden kavimden başkası helâk edilir mi dersiniz? </p>
<p>48- Biz, peygamberleri ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik. Şu halde inananlara ve kendilerini düzgün bir hale getirenlere ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar. </p>
<p>49- Âyetlerimizi inkâr edenlerse kötülükte bulunduklarından dolayı azâba uğratılacaklardır. </p>
<p>50- De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri yanımda da demiyorum, gaibi bilirim, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, yalnız bana vahyedilen şeye uymadayım. De ki: Körle gözü açık kişi bir olur mu hiç? Ne diye hâlâ düşünmezsiniz? </p>
<p>51- Rablerinin tapısında hasredilmeden korkanları Kur’ân’la korkut ve çekinsinler diye de bildir ki onlara, Rablerinden başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.</p>
<p>52- Sabah, akşam, râzılığını dileyerek Rablerine duâ edenleri kovma; ne onlardan, herhangi bir hususta sen sorumlusun, ne de senin amelinden onlara bir şey sorulur, onun için onları kovup da haksızlık edenlerden olma.</p>
<p>53- Ve biz, Allah’ın, aramızdan seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir kısmını, bir kısmıyla sınarız. Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi? </p>
<p>54- Âyetlerimize inananlar sana gelince de ki: Esenlik size, Rabbiniz, rahmet etmeyi kendisine gerekli kılmıştır; şüphe yok ki içinizden biri, bilgisizlik yüzünden bir kötülük yapar da sonradan tövbe eder, halini düzene korsa muhakkak ki Tanrı, suçları örter, yarlıgar, rahîmdir. </p>
<p>55- Suçluların yolu yoradamı iyice meydana çıksın diye delilleri bu çeşit açıklamadayız. </p>
<p>56- De ki: Ben, Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza tapmaktan nehyedildim. De ki: Sizin dileğinize uymam ben. Uyarsam şüphe yok ki doğru yoldan sapmış olurum ve doğru yolu bulanlardan olmam.</p>
<p>57- De ki: Ben, sizin yalan saydığınız apaçık, belli-beyan deliline uydum Rabbimin. Çabucak gelmesini istediğiniz azap da benim elimde değil. Hüküm, ancak Allah’ın, doğruyu haber veren odur ve odur ayırt edenlerin en hayırlısı. </p>
<p>58- De ki: Hemencecik olmasını istediğiniz şey, benim elimde olsaydı sizinle aramdaki iş çoktan olur, biterdi ve Allah, zâlimleri elbette daha iyi bilir. </p>
<p>59- Gaibin anahtarları, onun yanındadır, onları ancak o bilir; karada ve denizde ne varsa bilir. Bir yaprak bile düşse bilir onu ve yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tane yoktur ki, yaş ve kuru hiçbir şey bulunamaz ki apaçık kitapta tespit edilmemiş olsun. </p>
<p>60- O, öyle bir Tanrıdır ki geceleyin âdeta sizi öldürür, gündüzün ne çeşit işlerde bulunacağınızı bilir, sonra sizi gündüz diriltir de mukadder olan ölümünüze dek bu, böyle gider, ölümden sonra da dönüp varacağınız yer, onun tapısıdır, sonra ne yaptıysanız hepsini size haber verir. </p>
<p>61- Odur kullarından yüce tasarruf ve kudret sahibi ve size, amellerinizi hıfz ve kaydeden melekler göndermiştir. Nihâyet birinizin ölümü geldi mi elçilerimiz, onu öldürürler ve onlar, artık ve eksik iş görmezler. </p>
<p>62- Sonra, her işi doğru olan kudret ve tasarruf sahibi Tanrılarının tapısına götürülürler. Bilin ki hüküm onundur ve o, hesap görenlerin en tez hesap görenidir. </p>
<p>63- De ki: Sızlanıp yalvararak gizlice, bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden oluruz diye duâ ettiğiniz zaman sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? </p>
<p>64- De ki: Ondan da sizi kurtaran Allah’tır, bütün sıkıntılardan da; sonra gene ona şirk koşarsınız. </p>
<p>65- De ki: Üstünüzden, ayaklarınızın altından size azap göndermeye, yahut sizi bölük-bölük edip bir kısmınızın azâbını bir kısmınıza tattırmaya gücü yeter onun; anlasınlar diye bak, delilleri nasıl çeşit-çeşit açıklamadayız. </p>
<p>66- Kavmin, Kur’ân’ı yalan saymada, halbuki o, gerçektir. De ki: Ben, sizi koruyucu değilim. </p>
<p>67- Her haberin mukadder bir zamanı var, siz de öğrenir, bilirsiniz yakında.</p>
<p>68- Âyetlerimize dâir münâsebetsiz sözlere daldıklarını görünce bir başka bahse girişinceye dek yüz çevir onlardan. Şeytan, bunu sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmeden kavimle oturma. </p>
<p>69- Çekinenler, onların meclislerinde bulunsalar da onların sorumluluğundan bir şey gelmez kendilerine, üstlerine düşen ödev, çekinsinler, sakınsınlar bu işten diye öğüt vermektir ancak. </p>
<p>70- Dinlerini bir oyundan, bir eğlenceden ibâret sayan ve dünyâ yaşayışına aldanan kişileri bırak kendi hallerine. Sen, ancak Kur’ân’la öğüt ver de hiç kimse, kazandığı suçlar yüzünden helâk olmasın. Ona, Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne bir şefaatçi. Suçlu, varını-yoğunu, kurtuluşu için fedâ etse kabul edilmez. Kazançları yüzünden helâk olanlar, inkârlarından dolayı kaynar su içeceklerdir ve pek acı bir azap vardır onlara. </p>
<p>71- De ki: Allah’ı bırakıp da bize ne faydaları dokunan, ne zararları erişen şeylere mi ibâdet edelim ve Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra tekrar geriye mi dönelim, hani Şeytanların şaşırtıp sersem bir halde çöle düşürmek istedikleri adam gibi, halbuki arkadaşları, bize gel diye onu doğru yola çağırıp durmadadır. De ki: Şüphe yok ki Allah’ın gösterdiği yoldur doğru yol ve bize, âlemlerin Rabbine teslîm olmamız emredildi.</p>
<p>72- Namaz kılın ve Tanrıdan çekinin dendi ve o, öyle bir Tanrıdır ki varıp toplanacağınız yer, onun tapısıdır.</p>
<p>73- Öyle bir Tanrıdır ki gökleri ve yeryüzünü, boş yere değil, hikmetiyle ve gerçek olarak yarattı. Ol dediği gün her şey oluverir. Sözü gerçektir ve sûrun üfürüldüğü gün saltanat ve tasarruf onundur, odur gizliyi de bilen, açıkta olanı da ve odur hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.(1)</p>
<p>74- Hani İbrahîm, atası Âzer’e, putları mabut mu tanıyorsun demişti, şüphe yok ben, seni de, kavmini de apaçık bir sapıklığa düşmüş görmedeyim.91</p>
<p>75- Biz, gerçek ve şüphesiz bilgiye sahip olması için İbrahîm’e, göklerdeki ve yeryüzündeki kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti böylece göstermedeydik. </p>
<p>76- Gece olup karanlık basınca bir yıldız görmüş de budur Rabbim demişti. Fakat yıldız battı mı demişti ki: Ben batanları sevmem. </p>
<p>77- Sonra Ayın doğmakta olduğunu görmüş de Rabbim bu demişti. Fakat batınca andolsun ki demişti, Rabbim bana doğru yolu göstermezse sapık kavimden olacağım ben. </p>
<p>78- Derken güneşin ışıklar saçarak doğduğunu görmüş, Rabbim bu demişti, bu daha büyük. Fakat güneş de batıp gidince ey kavim demişti, benim, sizin şirk koştuğunuz şeylerle hiçbir ilgim yok. </p>
<p>79- Hiç şüphem olmaksızın mabudumu tek tanıyarak yüzümü, gökleri ve yeryüzünü yaratana döndüm ve ben, şirk koşanlardan değilim. </p>
<p>80- Kavmi, onunla çekişmeye girişince de Allah bana doğru yolu buldurduktan sonra da onun hakkında benimle çekişmeye mi kalkıyorsunuz demişti, ben, sizin Tanrıya eş tanıdıklarınızdan korkmam, Rabbim ne dilerse o olur. Rabbimin bilgisi her şeyi kavramıştır, hâlâ mı düşünmeyecek, öğüt kabul etmeyeceksiniz?(2)</p>
<p>81- Siz, hiçbir delile sahip olmadığınız halde o putları Allah’a eş tanımaktan korkmuyorken ben o eş tanıdıklarınızdan nasıl korkarım ki? Biliyorsanız söyleyin, bu iki taraftan hangisine, daha fazla inanılır, hangi taraf, daha ziyade emniyete hak kazanmıştır?</p>
<p>82- İnananlar ve inançlarını haksızlıkla karıştırmayanlardır emîn olmaya hak kazananlar ve onlardır doğru yolu bulmuş olanlar. </p>
<p>83- İşte, İbrahîm’e, kavmine serdetmek için verdiğimiz kesin deliller bunlardı, dilediğimiz kişinin derecesini kat-kat yüceltiriz biz. Şüphe yok ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilir. </p>
<p>84- Ona İshak’ı ve Yakup’u verdik, hepsine de doğru yolu ihsân ettik. Daha önce Nûh’u ve soyundan Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u doğru yola sevketmiştik ve biz, iyilik edenleri böylece mükâfatlandırırız. </p>
<p>85- Zekeriyya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da doğru yolu lütfettik, hepsi de doğru hareket eden kişilerdendi. </p>
<p>86- İsmâîl’e, Elyesa’a, Yunus’a ve Lût’a da doğru yolu ihsân etmiştik, hepsini de âlemlere üstün kılmıştık. </p>
<p>87- Onların atalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir kısmına da üstünlük verdik, onları seçtik ve doğru yola sevkettik.</p>
<p>88- İşte Allah’ın doğru yolu budur, kullarından dilediğini o yola sevk eder. Onlar da şirk koşsalardı bütün yaptıkları boşa giderdi. </p>
<p>89- Bunlar, kendilerine kitap, hükmetme yetkisi ve peygamberlik verdiğimiz kişilerdir. Kâfirler, bunları tanımazlar, inkâr ederlerse zâten biz, kâfir olmayacak bir topluluğu onların yerine geçmeye memûr etmişizdir. </p>
<p>90- Onlar, Allah’ın doğru yola sevkettiği kimselerdir, sen de onların yoluna uy. De ki: Ben, yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum, bu, ancak âlemlere bir öğüt. </p>
<p>91- Allah, hiçbir kimseye hiçbir şey indirmedi dedikleri zaman Allah’ı lâyıkıyla tanımadılar, ululamadılar. De ki: Mûsâ’nın, insanlara bir ışık ve onları doğru yola sevk eden bir vâsıta olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Hani-siz onu kâğıtlara yazdınız da yayıp açıklarsınız, hükümlerinden çoğunu da gizlersiniz, hani siz de, atalarınız da, bilmediğiniz şeyleri onun sayesinde bildiniz, öğrendiniz. De ki: Allah indirdi, sonra da bırak onları, düştükleri boş iddialarla oyalanıp dursunlar. </p>
<p>92- Sana, şehirlerin anası olan Mekke halkını ve çevresindeki bütün insanları korkutmak, Tanrı azâbını onlara haber vermek için bu kutlu ve onlarda bulunan kitapları gerçekleyici kitabı indirdik ve âhirete inananlar, namazlarını dâimâ kılarak bu kitaba da inanırlar. </p>
<p>93- Allah’a boş yere iftirâ edenden, yahut, kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde bana da vahyedildi diyenden ve Allah’ın indirdiği hükümlere benzer hükümleri ben de yakında indireceğim diye söylenenden daha zâlim kimdir ki? Meleklerin, ellerini uzattıkları ve delillerine karşı ululuk satmak istediğinizden ve haksız olarak Allah hakkında söylediğiniz şeylerden dolayı horlukla cezalandırılacak, aşağılık bir azâba uğrayacaksınız, haydi, kurtarın bugün canlarınızı dedikleri zaman o zâlimlerin, ölümün şiddetiyle nasıl kıvrandıklarını bir görmelisin.</p>
<p>94- Andolsun ki size verdiğimiz her şeyi arkanızda bırakmışsınız da sizi evvelce nasıl yarattıysak tıpkı onun gibi tek başınıza, yapayalnız huzurumuza gelmişsiniz. Sizce Tanrıya eş olan şefaatçilerimizi de yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bağlar, tamamıyla kopmuş, boşuna umduklarınız elinizden çıkmış, kaybolup gitmiştir.</p>
<p>95- Şüphe yok ki tohumları ve çekirdekleri yarıp nebatları ve ağaçları yetiştiren Allah’tır. Ölüden diri izhâr eder, diriden ölü. Budur Allah işte, nasıl oluyor da ondan yüz çeviriyorsunuz? </p>
<p>96- Sabahı ağartan oldur. Geceyi huzur ve istirahat için, güneşle ayı da muayyen bir hesapla devretmek üzere yaratmıştır. Bu, üstün ve her şeyi bilen Tanrının takdîridir. </p>
<p>97- Öyle bir mabuttur ki karada ve denizde, karanlıklar içine dalmışken yolunuzu bulmanız için yıldızları yaratmıştır. Bilen topluluğa delillerimizi apaçık anlatmadayız. </p>
<p>98- Sizi bir tek kişiden meydana getirmiştir de size bir eğlenecek yurt, bir de eğreti olarak kalınacak yer tâyin etmiştir. Anlayan topluluğa delillerimizi açıkça bildirmedeyiz.</p>
<p>99- Gökten yağmur yağdıran da odur. Sonra o yağmurla her çeşit nebâtı tomurcuklandırır, yeşertir, ondan da başaklar içinde birbirine bitişmiş, istiflenmiş tâneler meydana getirir. Hurma tomurcuklarından, elle yetişilecek kadar yakın salkımlar, bir bakımdan birbirine benzeyen, bir bakımdan benzemeyen üzümlerden, zeytinlerden, narlardan bağlar-bahçeler yetiştiririz. Bir meyve verince bakın onlara, bir de meyveleri olunca. Şüphe yok ki bütün bunlarda, inanan topluluğa deliller var. </p>
<p>100- Bir de Allah’a cinleri eş tanıdılar, halbuki onları da yaratan odur ve bilgisizlikle, onun oğulları, kızları olduğunu da uydurdular. O onların tavsîf ettiği şeylerden arıdır ve yücedir. </p>
<p>101- Gökleri ve yeryüzünü eşsiz örneksiz yoktan var eden odur. Eşi bulunmasına imkân yokken oğlu nasıl olabilir? Ve her şeyi o yaratmıştır ve o, her şeyi bilir. </p>
<p>102- İşte Rabbiniz Allah; ondan başka tapacak yok. Her şeyi halk eden odur, ancak ona kulluk edin ve her şeyi gözetip koruyan odur. </p>
<p>103- Gözler onu göremez, o, gözleri görür, odur lütfü bol ve her şeyden haberdar. </p>
<p>104- Şüphe yok ki Rabbinizden görgüler ihsân edildi size. Kim can gözünü açıp görürse faydası kendisine, kör olanın ziyanı da gene kendine ve ben, sizin üstünüze dikilmiş bir bekçi değilim. </p>
<p>105- Sen bunu öğrenmişsin dememeleri için delilleri çeşit-çeşit bildirmede ve bilen topluluğa apaçık anlatmadayız. </p>
<p>106- Rabbinden sana vahyedilene uy, ondan başka tapacak yoktur ve şirk koşanlardan yüz çevir. </p>
<p>107- Allah dileseydi şirk koşmazlardı ve biz, seni onların üstüne bir bekçi dikmedik, onları korumaya, işlerini görüp kendilerini gözetmeye memûr da değilsin. </p>
<p>108- Allah’tan başka çağırıp duâ ettikleri şeylere sövmeyin ki sonra bilgisizlikle onlar da Allah’a söverler. İşte biz, böylece her topluluğa, yaptıklarını süsleyip güzel gösterdik, sonra da dönüp varacakları yer, Rablerinin tapısıdır ve o da, ne yaptıklarını bildirir onlara. </p>
<p>109- Onlar, kendilerine bir delil gelirse inanacaklarına dâir çok sıkı yemin ettiler. De ki: Deliller, Allah katındadır, fakat delil gelse de inanmayacaklarını anlamaz mısınız? </p>
<p>110- Biz, onların gönüllerini, gözlerini tersine çevirmişiz, evvelce inanmadıkları gibi gene inanmazlar ve biz, onları taşkınlıklarında şaşkın bir halde terketmişiz. </p>
<p>111- Onlara melekler indirseydik, ölüler dirilip onlarla konuşsaydı, her şeyi toplayıp önlerine koysaydık gene Allah dilemedikçe inanmazlardı, fakat çoğu bilmez. </p>
<p>112- İşte biz, böylece her peygambere insan ve cin Şeytanlarını düşman ettik; bâzısı, bâzısına yaldızlı sözler söyleyerek aldatır. Rabbin dileseydi yapamazlardı bunu, onları da bırak, iftirâlarını da. </p>
<p>113- Onlar, âhirete inanmayanların gönülleri meyletsin ve hoşnut olsunlar da yapageldiklerine devâm etsinler diye söylerler o sözleri. </p>
<p>114- Allah’tan başka bir hakem mi arayayım ki size, her muhtâç olduğunuz şeyi bildirip açıklayan kitabı, o indirmiştir. Kendilerine kitap verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiş bir kitaptır; artık şüphe edenlerden olma. </p>
<p>115- Rabbinin sözleri, gerçek olarak ve adâlet üzere tamdır, tekemmül etmiştir, sözlerini değiştirecek yoktur ve odur duyan, bilen. </p>
<p>116- Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırır; çünkü onlar, ancak zanna kapılırlar ve onlar, ancak yalan söylerler. </p>
<p>117- Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanı daha iyi bilir ve o daha iyi bilir doğru yolu bulmuş olanları. </p>
<p>118- Onun âyetlerine inanmışsanız Allah’ın adı anılarak kesilenleri yiyin. </p>
<p>119- Size ne oluyor da Allah’ın adı anılarak kesilenleri yemiyorsunuz? Halbuki zorada kaldığınız zamanlar hariç, size harâm edilenleri ayırt etmişti. Şüphe yok ki halkın çoğu, bilmeden kendi istekleriyle sapıp gider. Şüphe yok ki Rabbin, haddini aşanları daha iyi bilir. </p>
<p>120- Günahın açığa vurulanından da vazgeçin, gizli kalanından da. Günah kazananlar, kazançlarına karşılık cezâlanacaklardır. </p>
<p>121- Allah’ın adı anılarak kesilmeyen hayvanları yemeyin ve şüphe yok ki kötülüktür bu ve şüphe yok ki Şeytanlar, sizinle çekişmeleri için dostlarına telkinde bulunurlar, onlara uyarsanız siz de şirk koşanlardan olursunuz. </p>
<p>122- Ölüyken diriltip insanların arasında yol alması için kendisine bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklara dalmış olan ve bir türlü de çıkamayan kimseye benzer mi hiç? İşte böylece kâfirlere, yaptıkları şeyler, süslü ve hoş gösterilmededir. </p>
<p>123- Ve böylece her şehirde, hîleler, düzenler kursunlar diye o şehrin günahkârlarını büyülttük, yücelttik, onlar ancak kendilerine karşı hîlekârlıkta bulunurlar ama bilmezler. </p>
<p>124- Bir âyet geldi mi, Allah’ın peygamberlerine geldiği gibi bize de bir âyet gelmedikçe kesin olarak inanmayız derler. Peygamberliğini kime vereceğini Allah bilir. O suç işleyenlere, hîlekârlıkları yüzünden Allah katından bir horluk ve çetin bir azap gelip çatacaktır. </p>
<p>125- Allah, kimi doğru yola götürmek isterse Müslümanlığı kabûl etmesi için gönlünü açar ve kimi sapıtmak isterse gönlünü öyle bir daraltır, sıkar ki sanki göğe ağacakmış da imkân bulamıyor sanır kendisini. İşte Allah, inanmayanlara böyle azap verir. </p>
<p>126- Ve budur Rabbinin doğru yolu, düşünüp öğüt alacak topluluğa âyetlerimizi apaçık bildirdik. </p>
<p>127- Onlarındır Rablerinin katında esenlik yurdu ve o, yaptıkları işlerden dolayı dosttur onlara. </p>
<p>128- O gün hepsini toplar da ey cin topluluğu, insanların birçoğunu baştan mı çıkardınız der. İnsanlardan, onlara dost olanlar, Rabbimiz derler, biz, birbirimizden faydalandık ve bize takdîr ettiğin vakte de eriştik işte. Tanrı, ateştir yurdunuz der, orada Allah’ın dilediği hariç, ebedî olarak kalırsınız. Şüphe yok ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilir. </p>
<p>129- İşte biz, kazandıkları suç yüzünden zâlimlerin bir kısmını, bir kısmına böyle mûsâllat ederiz. </p>
<p>130- Ey cin ve insan topluluğu, içinizden, size âyetlerimi nakleden ve içinde bulunduğunuz şu günün bir zaman olup geleceğini haber vererek sizi korkutan peygamberler gelmedi mi? Aleyhimize tanıklık ediyoruz derler ve onları dünya yaşayışı aldatmıştır da sonucu, kâfir olduklarına dâir kendi aleyhlerine kendileri tanıklıkta bulunmuşlardır. </p>
<p>131- Bu da, halkının hiçbir şeyden haberi olmayan şehirleri, Rabbinin zulümle helâk etmeyeceğinden dolayıdır. </p>
<p>132- Herkesin, yaptığına göre dereceleri var ve Rabbin, onların yaptıklarından gafil değildir.</p>
<p>133- Rabbin, her şeyden müstağnî ve rahmet sâhibi Rab’dir. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizden sonra dilediğini yerinize getirir, nitekim sizi de başka-başka toplulukların soyundan meydana getirmiştir.</p>
<p>134- Muhakkak size vaadedilen şeyler gelecek ve siz, olacak şeylerin önüne geçemezsiniz.</p>
<p>135- De ki: Ey kavmim, siz elinizden geleni yapın, ben de yapmadayım. Yakında bilir, anlarsınız kimin sonunun hayırlı olacağını. Şüphe yok ki zâlimler, muratlarına ermezler. </p>
<p>136- Allah’ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah’a bir hisse ayırıp boş düşüncelerine göre bu Allah’ın diyorlardı, bu da ortaklarımız olan putların. Putlara ait olanlar, Allah’a ulaşmıyordu ama Allah’a ait olanlar, ortaklarına, putlara kavuşuyordu, hükmettikleri şey ne de kötüydü.(3)</p>
<p>137- Ve gene böylece ortakları, onları helâk etmek ve inançlarına şüpheler karıştırmak için müşriklerin çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi. Allah dileseydi yapamazlardı bunu, artık sen onları da kendi hallerine bırak, boş yere ettikleri iftirâlarına da aldırış etme.(4)</p>
<p>138- Onlar, kendi akıllarınca bu hayvanlarla ekinler haramdır, ancak izin verdiğimiz kişiler yiyebilir onları ve şu hayvanlara da binmek harâm edilmiştir dediler. Boş yere Allah’a iftirâ ederek adını anmadan hayvan kesiyorlar, yakında bu iftirâlarının cezâsını görecekler.(5)</p>
<p>139- Ve şu hayvanların karınlarındaki yavrular, yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haram; ölü doğarsa erkek de ortak, kadın da dediler. Bu çeşit sözleri yüzünden cezâlarını yakında verecek. Şüphe yok ki o, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilir. </p>
<p>140- Muhakkak ki bilgisizlik yüzünden akılsızca hareket ederek çocuklarını öldürenlerle Allah’a boş yere iftirâda bulunarak Allah’ın verdiği rızıkları haram sayanlar, zarara uğramışlar, mahrûmiyet içinde kalmışlardır. Şüphesiz ki onlar sapıtmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.</p>
<p>141- Öyle bir mabuttur ki çardaklı ve çardaksız bağları, bahçeleri, tatları çeşitli hurmaları, ekilmiş şeyleri, bir bakıma birbirine benzeyen, bir bakıma benzemeyen zeytinleri ve narları yetiştirip meydana getirir. Meyve verince meyvelerinden yiyin, devşirme günü hakkını da isrâf etmemek şartıyla verin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez. </p>
<p>142- Hayvanlardan yüklerinizi taşıyanlar var, yününden faydalandıklarınız var ve onları da yaratan o Allah’ın, sizi rızıklandırdığı şeyleri yiyin ve Şeytan’ın izini izlemeyin; şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır. </p>
<p>143- Derler ki sekiz çifttir o hayvanlar. Koyun iki çift, keçi iki çift. De ki: Erkekleri mi harâm etti, dişileri mi, yoksa o dişilerin rahîmlerindeki yavruları mı? Sözünüz gerçekse bilerek haber verin bana.</p>
<p>144- Deve iki çifttir, sığır iki çift derler. De ki: İki erkeği mi harâm etti, yoksa dişileri mi, yahut da dişilerin rahîmlerindeki yavruları mı? Allah, bunu size tavsiye ederken tanık mıydınız, gördünüz, duydunuz mu yoksa? Bilmeden insanları saptırmak için yalan yere Allah’a iftirâ edenden daha zâlim kimdir ki? Şüphe yok ki Allah, zulmeden kavmi doğru yola sevk etmez.(6)</p>
<p>145- De ki: Bana vahyedilenler arasında ölmüş hayvan etinden, dökülmüş kandan, yahut da domuz etinden başka, yiyene harâm edilen bir şey bulamıyorum ben. Şüphe yok ki domuz, pistir ve bir de Allah’tan başkası için kesilen hayvan haramdır ki bu da pek kötü bir şeydir. Ancak zorada kalana, isyan etmeyi kurmamak ve ihtiyaçtan fazla da yememek şartıyla helâldir bunlar ve hiç şüphe yoktur ki Rabbin, suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>146- Biz, Yahûdilere, tırnakları bulunan bütün hayvanları ve sırtlarına yapışmış, yahut kemiklerine sıvanmış, yahut da bağırsaklarına karışmış olan yağlardan başka sığır ve koyunun tekmil yağlarını harâm etmiştik. Bu da, isyanlarından dolayı onlara verdiğimiz cezâ yüzündendi ve şüphe yok ki biz, sözümüzde doğruyuz. </p>
<p>147- Seni yalanlarlarsa hemen de ki: Rabbiniz geniş, engin bir rahmete sâhiptir, fakat azâbını da suçlu kavimden reddetmeye imkân yok. </p>
<p>148- Şirk koşanlar diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız; hiçbir şeyi de harâm saymazdık. İşte onlardan önce gelenler de peygamberleri böyle yalanladılar da sonucu azâbımızı tattılar. De ki: Bu hususta bir bilginiz varsa hemen bildirin bize. Fakat siz, ancak zannınıza uyuyorsunuz ve ancak yalan söylüyorsunuz. </p>
<p>149- De ki: O halde reddedilemeyecek kesin delil, ancak Allah’ındır, elbette dileseydi hepinizi de doğru yola sevk ederdi. </p>
<p>150- De ki: Allah’ın, şunu harâm ettiğine tanıklık eden şahitlerinizi getirin bakalım. Fakat gelirler de tanıklık ederlerse sen, onlarla berâber tanıklık etme ve putları, Rableriyle bir tutup âhirete inanmayarak âyetlerimizi yalanlayanların dileklerine uyma. </p>
<p>151- De ki: Gelin de Rabbiniz, size neleri harâm etti, ben okuyup anlatayım: Sakın ona hiçbir şeyi eş ve ortak saymayın, ananıza, babanıza karşı iyilikte bulunun ve yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de ancak biz rızıklandırırız, onları da ve açığa çıkan kötülüklere de yaklaşmayın, gizli kalan kötülüklere de ve hiçbir cana kıymayın, çünkü Allah, haklı olmadıkça harâm etmiştir bunu. İşte aklınızı başınıza alasınız diye size bunları emretmiştir o. </p>
<p>152- Ergenlik çağına gelinceye dek, en iyi bir şekilde olmadıkça yetimin malına yaklaşmayın ve ölçeği, teraziyi dosdoğru ölçüp tartın. Hiçbir kimseye, kudretinden aşırı bir şey teklif edilmemiştir ve söz söylediğiniz zaman hısımınız bile olsa adâleti mutlaka gözetin ve Allah’la ettiğiniz ahde vefa edin. İşte düşünüp öğüt almanız için bunları emretmiştir size.(7)(8)</p>
<p>153- Ve şüphe yok ki budur benim dosdoğru yolum, ona uyun siz ve sizi, onun yolundan ayıracak yollara gitmeyin. Çekinip sakınasınız diye işte bunları emretmiştir size. </p>
<p>154- Sonra, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik edenlere, nîmetimizi tamamlamak ve her şeyi ayırt edip açıklamak üzere doğru yolu gösteren ve rahmetten ibâret olan kitabı Mûsâ’ya vermiştik.</p>
<p>155- Bu kitabıysa kutlu olarak indirdik, artık ona uyun ve çekinin de rahmete kavuşanlara katılın. </p>
<p>156- Hiç şüphe yok ki bizden önce ancak iki tâifeye kitap indirildi ve bizse onu okumaktan âcizdik, bir şey anlamıyorduk demeyesiniz.97</p>
<p>157- Yahut da bize de kitap indirilseydi onlardan daha mükemmel bir sûrette doğru yolu bulurduk diye söylenmeyesiniz diye şüphe yok ki Rabbinizden size de apaçık bir delil, bir hidâyet ve rahmet geldi. Allah’ın delillerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir ki? Delillerimizden yüz çevirenleri, bu yüz çevirmeleri yüzünden en kötü bir azapla azaplandıracağız yakında. </p>
<p>158- Hâlâ kendilerine meleklerin inmesini, yahut Rabbinin, yahut da Rabbinden bâzı delillerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bâzı delilleri geldiği gün hiç kimseye, önceden iman etmemişse, yahut inancından bir hayır kazanmamışsa o günkü inanması fayda etmez. De ki: Bekleyin ve biz de beklemekteyiz zâten.(9)</p>
<p>159- Dinlerini parça-parça, bölüp bölük-bölük fırkalara ayrılanlarla hiçbir ilgin olamaz ve şüphe yok ki onların bu hareketlerini Allah soracaktır ancak ve sonra da işledikleri işleri haber verecektir onlara. </p>
<p>160- Kim bir iyilikle Tanrı tapısına gelirse ona, yaptığının on misli mükâfat verilecektir ve kim bir kötülükle gelirse ancak ona karşılık ve onun misli bir cezâ ile cezâlandırılacaktır ve onlara zulmedemeyecektir. </p>
<p>161- De ki: Şüphe yok, Rabbim, beni doğru yola sevketti, İbrahîm’in tek Tanrı tanıyan dosdoğru dinine hidâyet etti ve o, hiçbir zaman şirk koşanlardan değildi. </p>
<p>162- De ki: Şüphe yok, namazım da, ibâdetlerim de, diriliğim de, ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir ki. </p>
<p>163- Eşi ortağı yoktur onun ve bana bu emredildi ve ben, ona teslîm olanların ilkiyim. </p>
<p>164- De ki: Allah’tan başka bir Rab mi arıyacakmışım, halbuki odur her şeyin Rabbi ve herkesin kazancı, ancak kendisine aittir; hiçbir suçlu, bir başkasının suçunu yüklenmez, sonra da dönüp varacağınız yer, Rabbinizin tapısıdır ve o, ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verir size. </p>
<p>165- Öyle bir mabuttur ki sizi yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve pâye bakımından yüceltir. Şüphe yok ki Rabbin, cezâya lâyık olanın cezâsını pek tez verir ve şüphe yok ki o, suçları örter, rahîmdir.</p>
<p>(1) Sûr, boynuz gibi bir borudur. İsrâfil adlı melek, onu ilk üfleyişte bütün canlılar ölecek, kıyamet kopacak, ikinci üfleyişinde ruhlar, bedenlere girecek ve âhiret âlemi başlayacaktır.</p>
<p>(2) Azer, bâzılarına göre İbrahîm Peygamberin babasının adıdır. Fakat bâzıları İbrahîm’in babasının adı Târeh’tir, Azer değildir demişlerdir. Azer ve Târeh, söyleyiş farkıdır, her iki ad aynıdır diyenler de vardır. Hattâ bâzıları Azer, bir putun adıdır demişlerdir. Kur’ân’da geçen “eb” kelimesi, Arapçada ananın babasına ve amcaya denir. Bu bakımdan Azer, İbrahîm Peygamberin anasının babasıdır diyenler, bilhassa İbrahîm’in, 14. sûrenin 41. âyetinde babasıyla anasının mümin olarak anıldığını nazarı dikkate almışlardır.</p>
<p>(3) Tarlalarını, şu kısım Tanrının, şu kısım putların diye ekerler, 5. sûrenin 103. âyetinin izahında bildirildiği gibi hayvanlarının bir kısmını da putlara ait sayarlardı. Putlara ayrılan kısımda eksiklik hasıl olursa Allah zengindir, putlarımızınsa ihtiyaçları var deyip Allah’a ait olandan alarak putlara ait olana katarlar ve putlara hizmet edenlere verirlerdi.</p>
<p>(4) Araplarda, ilk evlâdın kız oluşu, nâmusa dokunan bir keyfiyetti. Onun için o çocuğu diri diri toprağa gömen baba, namussuzluktan kurtulurdu.</p>
<p>(5) İzin verilen kişiler, putlara hizmet edenlerdir.</p>
<p>(6) Âyetlerdeki sorular inkâr anlamını bildirir, yani bu hayvanlar haram değildir demektir.</p>
<p>(7) 151. âyetten bu âyetin sonuna kadar on emir vardır, bunlara on vasiyet anlamına “vesâyâ-yı aşere” denmiştir.</p>
<p>(8) İki taife, Musevilerle Hıristiyanlardır.</p>
<p>(9) Meleklerin gelmesi, canalıcı meleğin ve yardımcılarımın gelmesi, yani insanın ölüm zamanının gelip çatmasıdır. Yahut Tanrı azâbının gelmesidir. Rabbin gelmesinden maksat, emrinin, azâbının, ululuğunun gelmesidir, yahut da kıyametin kopmasıdır. Rabbin bâzı delilleri de kıyamet alâmetlerinin meydana çıkmasıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/6-enam-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>6-EN&#8217;AM</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/6-enam/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/6-enam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 20:16:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[EN'AM Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=225</guid>
		<description><![CDATA[6-EN&#8217;AM: 1 &#8211; Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar. 2 &#8211; Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O&#8217;dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O&#8217;nun katındadır. Sonra bir de şüphe ediyorsunuz. 3 &#8211; O, göklerde de, yerde de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>6-EN&#8217;AM:</p>
<p>1 &#8211; Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar.</p>
<p>2 &#8211; Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O&#8217;dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O&#8217;nun katındadır. Sonra bir de şüphe ediyorsunuz. </p>
<p>3 &#8211; O, göklerde de, yerde de (tek) Allah&#8217;tır. Sizin gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir. </p>
<p>4 &#8211; Onlara Rab&#8217;lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.</p>
<p>5 &#8211; Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir. </p>
<p>6 &#8211; Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkanları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.</p>
<p>7 &#8211; Eğer sana kağıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirler: &#8220;Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir&#8221; derlerdi.</p>
<p>8 &#8211; &#8220;O&#8217;na bir melek indirilmeli değil miydi?&#8221; dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç göz açtırılmazdı. </p>
<p>9 &#8211; Eğer Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük. </p>
<p>10 &#8211; Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi. </p>
<p>11 &#8211; De ki: &#8220;Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!&#8221;. </p>
<p>12 &#8211; De ki: &#8220;Göklerde ve yerde olanlar kimindir?&#8221; &#8220;Allah&#8217;ındır&#8221; de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar. </p>
<p>13 &#8211; Gecede, gündüzde barınan her şey O&#8217;nundur. O, işitendir, bilendir. </p>
<p>14 &#8211; De ki: &#8220;Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah&#8217;tan başka dost mu tutayım?&#8221; &#8220;Ben İslâm olanların ilki olmakla emrolundum&#8221; de ve sakın Allah&#8217;a ortak koşanlardan olma. </p>
<p>15 &#8211; De ki: &#8220;Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım&#8221;. </p>
<p>16 &#8211; O gün kimden azab giderilirse, kuşkusuz Allah ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. </p>
<p>17 &#8211; Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundursa, kuşkusuz O, herşeyi yapabilendir. </p>
<p>18 &#8211; O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır. </p>
<p>19 &#8211; De ki: &#8220;Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?&#8221;. De ki: &#8220;Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu Kur&#8217;ân vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah&#8217;la beraber başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten şahitlik eder misiniz?&#8221; De ki: &#8220;Ben buna şahitlik etmem&#8221;. &#8220;O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım&#8221;de.</p>
<p>20 &#8211; Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, Peygamber&#8217;i, kendi oğullarını bildikleri gibi, bilirler. Kendilerine yazık edenler var ya! İşte onlar iman etmezler. </p>
<p>21 &#8211; Allah&#8217;a iftira ederek yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler. </p>
<p>22 &#8211; O gün hepsini mahşere toplayacağız. Sonra Allah&#8217;a ortak koşanlara: &#8221; Hani nerede o Allah&#8217;a ortak saydığınız ortaklarınız?&#8221; diyeceğiz. </p>
<p>23 &#8211; Sonra, (Onlar): &#8220;Rabbimiz, Allah&#8217;a yemin ederiz ki, biz müşriklerden değildik&#8221; demekten başka bir özür bulamayacaklar. </p>
<p>24 &#8211; Bak, vicdanlarına karşı nasıl yalan söylediler! O uydurdukları putlar da kendilerinden kaybolup gitti.</p>
<p>25 &#8211; İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: &#8220;Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir&#8221; derler. </p>
<p>26 &#8211; Onlar, insanları Kur&#8217;ân&#8217;a iman etmekten menederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller.</p>
<p>27 &#8211; Onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: &#8220;Ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabb&#8217;imizin âyetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık&#8221; dediklerini bir görsen! </p>
<p>28 &#8211; Hayır, daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı da ondan, yoksa geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar. </p>
<p>29 &#8211; Dediler ki:&#8221; Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek değiliz&#8221;. </p>
<p>30 &#8211; Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! Rableri onlara şöyle der: &#8220;Bu, bir gerçek değil midir?&#8221;. Onlar da: &#8220;Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir&#8221; derler. Rableri de onlara: &#8220;Öyleyse inkârınız sebebiyle azabı tadın!&#8221; der. </p>
<p>31 &#8211; Allah&#8217;ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Kıyamet günü ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak şöyle derler: &#8220;Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!&#8221; Bakın yüklendikleri günah ne kötüdür! </p>
<p>32 &#8211; Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah&#8217;tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız? </p>
<p>33 &#8211; Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat, o zalimler Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorlar. </p>
<p>34 &#8211; Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler. Allah&#8217;ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir. </p>
<p>35 &#8211; Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı. O halde cahillerden olma!</p>
<p>36 &#8211; Daveti ancak dinleyenler kabul ederler. Ölülere gelince, Allah onları diriltir, sonra O&#8217;na döndürülürler.</p>
<p>37 &#8211; Dediler ki: &#8220;Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?&#8221; De ki: &#8220;Şüphesiz ki Allah, bir mucize indirmeye kâdirdir, fakat çokları bilmezler&#8221;. </p>
<p>38 &#8211; Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar. </p>
<p>39 &#8211; Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar. </p>
<p>40 &#8211; De ki: &#8220;Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah&#8217;ın azabı size gelse veya kıyamet vakti gelse, Allah&#8217;tan başkasına mı yalvarırsınız? Eğer sözünde doğru kimselerseniz cevap verin&#8221;.</p>
<p>41 &#8211; Hayır, yalnız o Allah&#8217;a yalvarırsınız. O da dilerse kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır ve o zaman ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz. </p>
<p>42 &#8211; Şüphesiz ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Bize yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık. </p>
<p>43 &#8211; Hiç olmazsa kendilerine baskınımız geldiği zaman olsun, yalvarmalı değiller miydi? Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi.</p>
<p>44 &#8211; Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık. Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevke dalınca onları azabımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler.</p>
<p>45 &#8211; Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a hamdolsun. </p>
<p>46 &#8211; De ki: &#8220;Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alır da kalblerinize mühür vurursa, Allah&#8217;tan başka onları size getirecek tanrı kimdir?&#8221;. Dikkat et, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz, sonra da onlar yüz çeviriyorlar? </p>
<p>47 &#8211; De ki: &#8220;Söyler misiniz bana! Size Allah&#8217;ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helak olur?&#8221; </p>
<p>48 &#8211; Biz peygamberleri, ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman edip durumunu düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. </p>
<p>49 &#8211; Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yapmakta oldukları fenalıklar yüzünden onlara azap dokunacaktır. </p>
<p>50 &#8211; De ki: &#8220;Size Allah&#8217;ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.&#8221; De ki: &#8220;Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?&#8221; </p>
<p>51 &#8211; Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur&#8217;an&#8217;la uyar. Onlar için Allah&#8217;tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah&#8217;tan korkarlar. </p>
<p>52 &#8211; Sırf Allah&#8217;ın rızasını dileyerek sabah akşam Rab&#8217;lerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun. </p>
<p>53 &#8211; Biz onlardan kimini kimi ile, &#8220;Allah aramızdan bunlara mı lutfunu layık gördü&#8221; desinler diye, işte böyle imtihan ettik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? </p>
<p>54 &#8211; Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir&#8221;.</p>
<p>55 &#8211; Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, âyetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz.</p>
<p>56 &#8211; De ki: &#8220;Şüphesiz ki bana, Allah&#8217;tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmem yasaklandı&#8221;. De ki: &#8220;Sizin çarpık isteklerinize uymayacağım, (eğer uyarsam) o zaman sapıtmış olur, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum&#8221;. </p>
<p>57 &#8211; De ki: &#8220;Ben Rabbimden apaçık bir delile dayanmaktayım, siz ise onu yalanladınız. O çabuk gelmesini istediğiniz azab benim elimde değildir, hüküm ancak Allah&#8217;a aittir, gerçeği O anlatır ve O, hakkı bâtıldan ayırdedenlerin en hayırlısıdır&#8221;.</p>
<p>58 &#8211; De ki: &#8220;Sizin çabuk gelmesini istediğiniz azab benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızdaki durum herhalde sonuçlanmış olurdu. Allah, zulmedenleri en iyi bilendir&#8221;. </p>
<p>59 &#8211; Gaybın anahtarları O&#8217;nun katındadır, onları O&#8217;ndan başkası bilmez, karada ve denizde olanları O bilir ve bir yaprak düşmez ki, onu O bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, o herşeyi açıklayan Kitap&#8217;ta bulunmasın. </p>
<p>60 &#8211; Sizi geceleyin ölü gibi uyutan, gündüzün ne yaptıklarınızı bilen, sonra ölüm ânı gelinceye kadar gündüzleri sizi uyandırıp kaldıran O&#8217;dur. Sonunda da dönüşünüz ancak O&#8217;nadır. Sonra bütün yaptıklarınızı size O haber verecektir. </p>
<p>61 &#8211; O, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve size koruyucular gönderir, sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksiklik yapmadan, onun canını alırlar. </p>
<p>62 &#8211; Sonra da gerçek Mevlâlarına döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O&#8217;nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.</p>
<p>63 &#8211; De ki: &#8220;Bizi bu tehlikeden kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız&#8221; diye gizli ve aşikâr O&#8217;na yalvarıp dururken, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?</p>
<p>64 &#8211; De ki: &#8220;Allah, sizi ondan ve bütün sıkıntılardan kurtarır, sonra da siz yine ortak koşarsınız&#8221;. </p>
<p>65 &#8211; De ki: &#8220;O&#8217;nun üstünüzden ve ayaklarınızın altından azab göndermeye, yahut sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yeter&#8221;. Bak, âyetlerimizi nasıl inceden inceye açıklıyoruz ki, onlar iyice anlasınlar.</p>
<p>66 &#8211; Kavmin o (Kur&#8217;ân&#8217;ı) yalan saydı, halbuki o gerçektir . De ki: &#8221; Ben sizin vekiliniz değilim&#8221;. </p>
<p>67 &#8211; Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır, siz de onu yakında bileceksiniz. </p>
<p>68 &#8211; Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman hemen onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana unutturursa hatırladıktan sonra hemen kalk, o zalimler topluluğuyla oturma.</p>
<p>69 &#8211; Allah&#8217;tan korkanlara o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat bu bir hatırlatmadır. Gerekir ki sakınırlar.</p>
<p>70 &#8211; Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah&#8217;tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur&#8217;ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır. </p>
<p>71 &#8211; De ki: &#8220;Biz Allah&#8217;ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Arkadaşları, bize gel, diye doğru yola çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım?&#8221;. De ki: &#8220;Allah&#8217;ın gösterdiği yol, yegane doğru yoldur. Bize, bütün âlemlerin Rabb&#8217;ine teslim olmamız emrolundu&#8221;.</p>
<p>72 &#8211; Bize: &#8220;Namazı dosdoğru kılın, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakının&#8221; (diye emredildi), toplanacağınız yer O&#8217;nun huzurudur. </p>
<p>73 &#8211; Gökleri ve yeri, yerli yerince yaratan O&#8217;dur. Bir şeye &#8220;ol&#8221; dediği gün hemen oluverir. O&#8217;nun sözü haktır. &#8220;Sûr&#8221;a üfürüldüğü gün de mülk ancak O&#8217;nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hikmet sahibi, her şeyden haberdardır.</p>
<p>74 &#8211; İbrahim, babası Âzer&#8217;e demişti ki: &#8220;sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum&#8221;. </p>
<p>75 &#8211; Böylece biz İbrahim&#8217;e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun. </p>
<p>76 &#8211; Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:&#8221;Rabb&#8217;im budur&#8221; dedi. Yıldız batınca da:&#8221; Ben batanları sevmem&#8221; dedi. </p>
<p>77 &#8211; Ay&#8217;ı doğarken gördü: &#8220;Rabb&#8217;im budur&#8221; dedi. O da batınca: &#8220;Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum&#8221; dedi. </p>
<p>78 &#8211; Güneş&#8217;i doğarken görünce: &#8220;Rabb&#8217;im budur, bu hepsinden büyük&#8221; dedi. O da batınca dedi ki: &#8220;Ey kavmim! Ben sizin (Allah&#8217;a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım&#8221;. </p>
<p>79 &#8211; &#8220;Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah&#8217;a ortak koşanlardan değilim&#8221;. </p>
<p>80 &#8211; Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: &#8220;Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O&#8217;na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?&#8221; </p>
<p>81 &#8211; &#8220;Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah&#8217;a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?&#8221; Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır? </p>
<p>82 &#8211; İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar&#8230; İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.</p>
<p>83 &#8211; İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim&#8217;e verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak Rabbin hikmet sahibidir, bilendir. </p>
<p>84 &#8211; Biz ona İshak&#8217;ı ve Yakub&#8217;u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh&#8217;a ve onun soyundan Davud&#8217;a, Süleyman&#8217;a, Eyyub&#8217;a, Yusuf&#8217;a, Musa&#8217;ya ve Harun&#8217;a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz. </p>
<p>85 &#8211; Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas&#8217;a da (hidayet ettik). Hepsi de salih kullarımızdandı. </p>
<p>86 &#8211; İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut&#8217;u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık. </p>
<p>87 &#8211; Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik. </p>
<p>88 &#8211; İşte bu, Allah&#8217;ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah&#8217;a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi. </p>
<p>89 &#8211; İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa, yerlerine, onu tanımamazlık etmiyecek bir toplum getiririz. </p>
<p>90 &#8211; Bunlar, Allah&#8217;ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki:&#8221;Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün âlemlere bir öğüttür. </p>
<p>91 &#8211; Onlar: &#8220;Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir&#8221; demekle, Allah&#8217;ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa&#8217;nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab&#8217;ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) &#8220;Allah&#8221; de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar.</p>
<p>92 &#8211; Bu Kitap (Kur&#8217;ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab&#8217;a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar. </p>
<p>93 &#8211; Allah&#8217;a karşı yalan uyduran, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: &#8220;bana vahyedildi&#8221; diyen ve: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim&#8221; diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir? O zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve:&#8221; Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah&#8217;a karşı haksız şeyler söylediğinizden ve O&#8217;nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandıralacaksınız&#8221; derler.</p>
<p>94 &#8211; Bugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah&#8217;ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.</p>
<p>95 &#8211; Şüphesiz ki taneleri ve çekirdekleri yaran Allah&#8217;tır. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkaran O&#8217;dur. İşte Allah budur. O halde nasıl yüz çevirirsiniz? </p>
<p>96 &#8211; Karanlığı yarıp tanyerini ağartan O&#8217;dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş&#8217;i, Ay&#8217;ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen ve her şeyi bilen Allah&#8217;ın takdiridir.</p>
<p>97 &#8211; Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O&#8217;dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.</p>
<p>98 &#8211; Sizi bir tek candan yaratan O&#8217;dur. Sonra sizin için bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Biz âyetlerimizi, anlayan bir toplum için apaçık beyan ettik.</p>
<p>99 &#8211; Gökten suyu indiren O&#8217;dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakın! Bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır. </p>
<p>100 &#8211; Onlar, Allah&#8217;a cinlerden de ortak koştular. Halbuki onları yaratan O&#8217;dur. Bilgileri olmadan O&#8217;na oğullar, kızlar uydurdular. O&#8217;nun şânı onların uydurdukları sıfatlardan münezzeh ve yücedir. </p>
<p>101 &#8211; Gökleri ve yeri yoktan var eden O&#8217;dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O&#8217;dur. Ve O, herşeyi bilendir. </p>
<p>102 &#8211; İşte Rabbiniz Allah bu! O&#8217;ndan başka ilâh yoktur; O, her şeyin yaratanıdır. O&#8217;na kulluk edin, O her şeye vekildir. </p>
<p>103 &#8211; Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir. </p>
<p>104 &#8211; Muhakkak size Rabbinizden basiretler (kalb gözleri) geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin bekçiniz değilim! </p>
<p>105 &#8211; İşte böylece âyetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki, onlar sana: &#8220;Sen bunları bir yerlerden okuyup öğrenmişsin&#8221; desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice beyan edelim. </p>
<p>106 &#8211; Rabbinden sana vahyedilene uy. O&#8217;ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir. </p>
<p>107 &#8211; Allah dileseydi, ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin! </p>
<p>108 &#8211; Onların Allah&#8217;tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah&#8217;a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir. </p>
<p>109 &#8211; Müşrikler, kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah&#8217;a yemin ettiler. De ki: &#8220;Mucizeler ancak Allah katındadır&#8221;. Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini siz nerden bileceksiniz? </p>
<p>110 &#8211; Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, gene de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız.</p>
<p>111 &#8211; Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah&#8217;ın diledikleri hariç, yine de inanacak değillerdi, fakat çokları bunu bilmezler. </p>
<p>112 &#8211; Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak. </p>
<p>113 &#8211; Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalbleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar. </p>
<p>114 &#8211; Allah, size Kitab&#8217;ı (Kur&#8217;ân&#8217;ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur&#8217;ân&#8217;ın, gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma. </p>
<p>115 &#8211; Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. O&#8217;nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. </p>
<p>116 &#8211; Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece &#8220;zann&#8221;a uyarlar ve saçmalarlar. </p>
<p>117 &#8211; Şüphesiz ki Rabbin, yolundan kimlerin saptığını çok iyi bilir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. </p>
<p>118 &#8211; Eğer Allah&#8217;ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah&#8217;ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyin. </p>
<p>119 &#8211; Size ne oluyor da Allah&#8217;ın adı anılarak kesilenlerden yemiyorsunuz? Halbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri genişce açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden keyiflerine uyarak insanları doğru yoldan saptırıyorlar. Muhakkak ki, Rabbin, sınırı aşanları çok iyi bilir. </p>
<p>120 &#8211; Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kazananlar, yaptıklarının cezasını çekecekler. </p>
<p>121 &#8211; Üzerlerine Allah&#8217;ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü onu yemek yoldan çıkmaktır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki, Allah&#8217;a ortak koşanlardan olursunuz. </p>
<p>122 &#8211; Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir. </p>
<p>123 &#8211; Böylece, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları yaptık ki, orada hileler çevirsinler. Halbuki bunlar, kötülüğü başkasına değil kendilerine yapıyorlar da farkına varmıyorlar. </p>
<p>124 &#8211; Onlara bir âyet geldiği zaman: &#8220;Allah&#8217;ın peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz&#8221; derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suçlu olanlara, yaptıkları hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap erişecektir. </p>
<p>125 &#8211; Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm&#8217;a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır. </p>
<p>126 &#8211; İşte Rabbinin doğru yolu budur. Şüphesiz biz, hatırlayıp ibret alan bir kavim için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık. </p>
<p>127 &#8211; Onlar için Rableri katında selâmet yurdu vardır. Yaptıkları iyi amellerden dolayı, Allah onların dostudur. </p>
<p>128 &#8211; (Allah), onların hepsini topladığı gün, cinlere: &#8220;Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız&#8221; der. İnsanlardan cinlerin dostu olanlar da şöyle derler: &#8220;Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin ettiğin vademize ulaştık&#8221;. Allah da:&#8221;Sizin durağınız cehennemdir. Orada, Allah&#8217;ın dilemesi müstesna, ebedi olarak kalacaksınız&#8221; der. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. </p>
<p>129 &#8211; İşte biz böylece, kazandıkları günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını, diğer bir kısmına dost yaparız. </p>
<p>130 &#8211; (Allah) &#8220;Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?&#8221; deyince onlar: &#8220;Kendi aleyhimize şahidiz&#8221; derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler. </p>
<p>131 &#8211; Bu (şundan dolayıdır ki) Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir. </p>
<p>132 &#8211; Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. </p>
<p>133 &#8211; Rabb&#8217;ın, hiçbir şeye muhtaç değildir, merhamet sahibidir. Sizi, başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de yok edip, sizden sonra yerinize dilediğini getirir. </p>
<p>134 &#8211; Size vaad edilenler muhakkak gelecektir, siz, onun önüne geçemezsiniz.</p>
<p>135 &#8211; De ki: &#8220;Ey kavmim! Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapıyorum. Yakında (dünya) yurdunun sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak zalimler kurtuluşa eremezler&#8221;. </p>
<p>136 &#8211; Allah&#8217;ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah&#8217;a bir hisse ayırmakta ve kendilerince: &#8220;Bu, Allah&#8217;a ait; şu da ortaklarımıza ait&#8221; demektedirler. Ortakları için olan hisse Allah&#8217;a ulaşmamakta, fakat Allah&#8217;a ayrılan hisse ortaklarına ulaşmaktadır. Verdikleri hüküm ne kötüdür. </p>
<p>137 &#8211; Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi güzel gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, uydurduklarıyla baş başa bırak!</p>
<p>138 &#8211; Zanlarınca dediler ki:&#8221;Bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtına binilmesi yasaklanmış hayvanlar.&#8221; Bir kısım hayvanları da üzerlerine Allah&#8217;ın adını anmadan boğazlarlar. Bütün bunları Allah&#8217;a iftira ederek yaparlar. Allah onları iftiralarıyla cezalandıracaktır. </p>
<p>139 &#8211; Dediler ki: &#8220;Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır&#8221;. Eğer ölü doğarsa o zaman hepsi onda ortaktır. Bu nitelemelerinden dolayı Allah onların cezasını verecektir. Çünkü O hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. </p>
<p>140 &#8211; Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah&#8217;ın kendilerine verdiği rızkı, Allah&#8217;a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki, ziyana uğradılar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır; hidayete erecek de değillerdir. </p>
<p>141 &#8211; Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O&#8217;dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekat ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. </p>
<p>142 &#8211; Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı). Kimi yük taşır, kiminin yününden döşek yapılır. Allah&#8217;ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın (peşinden gitmeyin); çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. </p>
<p>143 &#8211; Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. De ki: &#8220;(Allah), iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin.&#8221;</p>
<p>144 &#8211; Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: (Allah), &#8220;İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa, Allah&#8217;ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz? (O&#8217;nun yanında mıydınız?). Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah&#8217;a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez&#8221; </p>
<p>145 &#8211; De ki: &#8220;Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, veya akıtılmış kan, yahut domuz eti &#8211; ki bu gerçekten pistir yahut Allah&#8217;tan başkası adına kesilmiş bir hayvan olursa, bunlar haramdır. Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir)&#8221; Çünkü Rabbin çok bağışlayandır, merhamet edendir. </p>
<p>146 &#8211; Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında, yahut bağırsaklarında bulunan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun da, yağlarını onlara haram ettik. Saldırganlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz. </p>
<p>147 &#8211; Eğer seni yalanladılarsa, de ki: &#8220;Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Bununla beraber O&#8217;nun azabı da suçlu toplumdan geri çevrilmez.&#8221; </p>
<p>148 &#8211; Allah&#8217;a ortak koşanlar diyecekler ki: &#8220;Allah dileseydi ne biz ortak koşardık, ne de atalarımız ortak koşardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.&#8221; Onlardan önce yalanlayanlar da böyle söylemişlerdi de sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: &#8220;Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.&#8221;</p>
<p>149 &#8211; De ki: &#8220;En kesin ve üstün delil, Allah&#8217;ındır. Allah isteseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi.&#8221; </p>
<p>150 &#8211; De ki: &#8220;Haydi, Allah bunu yasak etti diye tanıklık edecek şahitlerinizi getirin.&#8221;. Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyiflerine uyma. Çünkü onlar Rablerine başkasını denk tutuyorlar. </p>
<p>151 &#8211; De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah&#8217;ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti. </p>
<p>152 &#8211; Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah&#8217;a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah bunları size emretmiştir. </p>
<p>153 &#8211; İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O&#8217;nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. (Azabından) korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir. </p>
<p>154 &#8211; Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve doğru yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa&#8217;ya Kitab&#8217;ı verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar. </p>
<p>155 &#8211; İşte bu (Kur&#8217;ân) da mübarek bir Kitap&#8217;tır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve Allah&#8217;tan korkun ki, size rahmet edilsin. </p>
<p>156 &#8211; (Onu size indirdik ki:) &#8220;Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa (yahudi ve hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik (o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk)&#8221; demeyesiniz. </p>
<p>157 &#8211; Yahut: &#8220;Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk&#8221;, demeyesiniz. İşte size de Rabbinizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah&#8217;ın âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. </p>
<p>158 &#8211; (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini, yahut Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabbinin (azab) işaretlerinin geldiği gün, daha önce iman etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: &#8220;Bekleyin; biz de beklemekteyiz.&#8221; </p>
<p>159 &#8211; Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah&#8217;a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir. </p>
<p>160 &#8211; Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar. </p>
<p>161 &#8211; De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah&#8217;ı birleyen İbrahim&#8217;in dinine. O, ortak koşanlardan değildi. </p>
<p>162 &#8211; De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. </p>
<p>163 &#8211; Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim. </p>
<p>164 &#8211; De ki: Allah herşeyin Rabbi iken, ben O&#8217;ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir. </p>
<p>165 &#8211; Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O&#8217;dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/6-enam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

