<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim &#187; ARAF Suresi</title>
	<atom:link href="http://www.islamidavet.net/etiket/araf-suresi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamidavet.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 00:26:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>YILDIZLAR</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yildizlar/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yildizlar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 19:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[EL-Hacc]]></category>
		<category><![CDATA[geceyi]]></category>
		<category><![CDATA[gündüzü]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[Hacc Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[islami konular]]></category>
		<category><![CDATA[konular]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân dinle]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[seyyid kutup]]></category>
		<category><![CDATA[sure]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>
		<category><![CDATA[YILDIZA TAPANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[YILDIZLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3241</guid>
		<description><![CDATA[YILDIZLAR 7/ el-A’râf -54- Şüphesiz Rabbiniz ALLÂH, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümrân oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter. Güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O&#8217;nundur. Âlemlerin Rabbi olan ALLÂH ne yücedir. 16/ en-Nahl -12- O, geceyi, gündüzü, güneş’i ve ay’ı sizin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> YILDIZLAR</p>
<p>7/ el-A’râf -54- Şüphesiz Rabbiniz ALLÂH, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümrân oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter. Güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O&#8217;nundur. Âlemlerin Rabbi olan ALLÂH ne yücedir.</p>
<p>16/ en-Nahl -12- O, geceyi, gündüzü, güneş’i ve ay’ı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır.</p>
<p>37/ es-Sâffât -6- Biz en yakın göğü zînetlerle, yıldızlarla donattık.</p>
<p>53/ en-Necm -1-2- Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed hakk’tan) sapmadı ve azmadı.</p>
<p>81/ et-Tekvîr -2- Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman.</p>
<p>*YILDIZLAR YÖN BULMADA İNSANLIĞA HİZMET EDER</p>
<p>6/ el-En’âm -97- O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.</p>
<p>16/ en-Nahl -15-16- Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işâretler meydana getirirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.</p>
<p>YILDIZA TAPANLAR</p>
<p>Sabiîn (arapça.isim.sâbi&#8217;in cem&#8217;i); yıldıza tapanlar.<br />
22/ EL-Hacc -17- Şüphesiz o îmân edenler, yahûdî olanlar, sabiîler (yıldıza tapanlar), hıristiyanlar, ateşperestler ve (ALLÂH&#8217;a) eş koşanlar (yok mu?) ALLÂH, kıyâmet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır. Çünkü ALLÂH her şeyi hakkıyla görüp bilendir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/y/yildizlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>IŞIK</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/i-konu-meali/isik/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/i-konu-meali/isik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 17:09:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[I]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[EL-A'RÂF -107-108]]></category>
		<category><![CDATA[el-A’râf]]></category>
		<category><![CDATA[EŞ-ŞU'ARÂ]]></category>
		<category><![CDATA[EŞ-ŞU'ARÂ -33]]></category>
		<category><![CDATA[IŞIK]]></category>
		<category><![CDATA[IŞIK nedir]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran sitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân dinle]]></category>
		<category><![CDATA[kur'an'ı Kerim oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[tefsirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=3168</guid>
		<description><![CDATA[7/ EL-A&#8217;RÂF -107-108- Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere bırakıverdi, bir de ne görsün: o koskoca bir ejderha kesilmiş! Elini sıyırıp çıkardı, bir de ne görsün: Bakan kimseler için parlak mı parlak, ışık saçan bir el hâline gelmiş! 26/ EŞ-ŞU&#8217;ARÂ -33- Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nûr saçan bir şey) oluverdi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>7/ EL-A&#8217;RÂF -107-108- Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere bırakıverdi, bir de ne görsün: o koskoca bir ejderha kesilmiş! Elini sıyırıp çıkardı, bir de ne görsün: Bakan kimseler için parlak mı parlak, ışık saçan bir el hâline gelmiş!<br />
26/ EŞ-ŞU&#8217;ARÂ -33- Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nûr saçan bir şey) oluverdi. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/konu-meali/i-konu-meali/isik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>7-A&#8217;râf Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/7-araf-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/7-araf-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 16:09:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[7-A'râf Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2987</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1) 2. (Bu,) kendisiyle (insanları) sakındırman ve mü’minlere nasîhat (vermen) için sana indirilen bir kitabdır; öyle ise ondan (onu tebliğden) dolayı gönlünde bir sıkıntı (yalanlanma korkusu) olmasın! 3. Rabbinizden size indirilene tâbi‘ olun ve O’ndan başka birtakım dostlara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla<br />
</strong><br />
1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd.<br />
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)</p>
<p>2. (Bu,) kendisiyle (insanları) sakındırman ve mü’minlere nasîhat (vermen) için sana indirilen bir kitabdır; öyle ise ondan (onu tebliğden) dolayı gönlünde bir sıkıntı (yalanlanma korkusu) olmasın!</p>
<p>3. Rabbinizden size indirilene tâbi‘ olun ve O’ndan başka birtakım dostlara tâbi‘ olmayın! (Siz) ne kadar az ibret alıyorsunuz!</p>
<p>4. Hâlbuki nice şehirler var ki onları helâk ettik de azâbımız kendilerine geceleyin veya onlar (o memleketin halkı) kaylûlede (gündüz uykusunda) olan kimseler iken gelivermiştir.</p>
<p>5. Azâbımız onlara geldiğinde: “Gerçekten biz zâlimlerdik!” demelerinden başka çağırışları (ve yalvarışları) da olmadı.</p>
<p>6. İşte kendilerine (peygamber) gönderilenlere (ne amel işlediklerini) mutlakā soracağız, (gönderilen) peygamberlere de (teblîğ edip etmediklerini) elbette soracağız!</p>
<p>7. Artık (yaptıklarını) kendilerine bir ilim ile (bütün teferruâtıyla bilerek) mutlakā anlatacağız; çünki (biz, onlardan) gāib (habersiz) değildik.</p>
<p>8. (Amelleriniz için) hak tartı da o gündür.<br />
 “Hiç mümkün müdür ki: Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdî, âlî (basit-kıymetli) herşeyi kemâl-i intizam ve mîzan (büyük bir düzen ve denge) içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde netîcelerini eleyen bir hafîzıyet (muhâfaza edicilik); insan gibi büyük bir fıtratta (yaratılışta), hilâfet-i kübrâ (yeryüzünün halîfesi olmak) gibi bir rütbede, emânet-i kübrâ (en büyük emânet) gibi büyük vazîfesi olan beşerin (insanın), rubûbiyet-i âmmeye temâs eden (Allah’ın âlemdeki bütün varlıkları terbiye ve idâre etmesiyle alâkası olan) amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin, muhâsebe eleğinden geçirilmesin, adâlet terâzisinde tartılmasın, şâyeste (lâyık) cezâ ve mükâfât çekmesin? Hayır, aslâ!” (Zülfikār, 10. Söz, 30)</p>
<p>9. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize (onları bilerek inkâr etmekle) zulmetmekte olduklarından dolayı, kendilerini hüsrâna uğratmış kimselerdir.</p>
<p>10. Celâlim hakkı için, size yeryüzünde imkân verdik (orada yerleştirdik) ve orada sizin için geçim vâsıtaları kıldık. (Siz ise) ne kadar az şükrediyorsunuz!<br />
 Şükrün ne kadar mühim ve lâzım oluğu, hem şükürde sâfî bir tevhid bulunduğu hakkında bakınız; (sâhîfe 22, hâşiye 2)</p>
<p>11. Ve and olsun ki sizi (babanız Âdem’i) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hemen secde ettiler. (Cinlerden olan) İblis hâriç! (O,) secde edenlerden olmadı.<br />
“Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev‘-i insana, semekten (balıktan) meleğe kadar ekser mevcûdât (çoğu varlıklar) musahhar (itâatkâr) olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır (zararlı) mahlûkātın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 32) </p>
<p>12. (Allah, ona) şöyle buyurdu: “Sana emrettiğimde, secde etmekten seni men‘ eden nedir?” (İblis) dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!”</p>
<p>13. (Allah şöyle) buyurdu: “Haydi hemen in oradan! Orada (Cennette) kibirlenmek haddine düşmez; haydi çık, çünki sen alçaklardansın!”</p>
<p>14. (İblis) dedi: “Bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!”</p>
<p>15. (Allah da) buyurdu ki: “(Haydi) doğrusu sen (o vakte kadar) mühlet verilenlerdensin!”</p>
<p>16. (İblis) dedi: “Öyle ise beni azdırmandan dolayı (ben de) mutlakā onlar(ı saptırmak) için, senin dosdoğru yoluna oturacağım!”</p>
<p>17. “Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve (sen) onların çoğunu şükredici kimseler bulmayacaksın!”<br />
 Şeytanın hîleleri hakkında bakınız; (Sözler, 21. Söz, 96-100; Lem‘alar, 13. Lem‘a, 71-91)</p>
<p>18. (Allah, bunun üzerine:) “Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan (Cennetten) çık! And olsun ki onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi sizin hepinizle mutlakā dolduracağım!” buyurdu.<br />
 “Çendan (gerçi) şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete (ne olduğuna) bakar, kemmiyete (sayı çokluğuna) az bakar veya bakmaz. Nasıl ki bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muâmele-i kimyeviyeye (maddî değişikliğe) mazhar etse, bini bozulsa on tânesi de ağaç olsa, o on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette bin bozulmuş çekirdeğin zararını hiçe indirir. Öyle de: Nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile, yıldızlar gibi nev‘-i insanı şereflendiren ve tenvîr eden (nûrlandıran) on insân-ı kâmil yüzünden o nev‘e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette haşerât nev‘inden sayılacak derecede süflî (alçak) ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev‘ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adâlet-i İlâhiye, şeytanın vücûduna (varlığına) müsâade edip tasallutlarına (musallat olmalarına) meydan vermiş.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 72)<br />
Ayrıca şeytanın yaratılması ve insana musallat edilmesinin hikmetleri için, bakınız; (sahîfe 141, hâşiye 1) </p>
<p>19. Ve ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; artık dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz!</p>
<p>20. Derken şeytan, (o ikisini, netîcelerinden biri de) onlardan örtülmüş avret yerlerini kendilerine göstermek (olan hatâya sevk etmek) için, onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz, ancak melek olmayasınız veya (Cennette) ebedî kalıcılardan olmayasınız diye sizi bu ağaçtan men‘ etti” dedi.</p>
<p>21. Ve onlara: “Doğrusu ben size gerçekten (iyiliğiniz için) nasîhat edenlerdenim” diye de yemîn etti.</p>
<p>22. Böylece o ikisini aldatarak (o ağaçtan yemeye) tenezzül ettirdi. Derken ağacı(n meyvesini) tattıklarında, avret yerleri kendilerine göründü de Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Bunun üzerine Rableri o ikisine: “Size bu ağacı yasaklamadım mı ve şübhesiz şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye nidâ etti.</p>
<p>23. (Âdem ile Havvâ) dediler ki: “Rabbimiz! (Biz) kendimize zulmettik; artık bize mağfiret etmez ve bize merhamet etmezsen, mutlakā hüsrâna uğrayanlardan oluruz.”<br />
 Bağışlanmadığı takdirde sağîre (küçük günahlar) üzerine de azap terettüp edeceğine, bu âyet delâlet etmektedir. Zîra Âdem (as) ile Havva (ra)’nın hatâları terk-i evla (daha iyi olanı terk) kabîlinden küçük bir günah olduğu halde; “Ey Rabbimiz sen bizi mağfiret etmezsen mutlakā zarara uğrayanlardan oluruz” dediler. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 21; Beyzâvî, c. 1, 335)</p>
<p>24. (Allah, onlara şöyle) buyurdu: “Birbirinize düşman olarak inin!<br />
 Âyette geçen اِهْبِطُوا [İnin!] emri Âdem (as) ve Havvâ (ra) ile İblis’e ve onu ağzının içinde Cennete sokan yılana bakmaktadır. (Kurtubî, c. 1/1, 319) </p>
<p>25. “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız!” buyurdu.</p>
<p>26. Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise ile (giyinip süsleneceğiniz) bir süs elbisesi indirdik. Bir de takvâ elbisesi<br />
 “Dünyada sun‘î libâsın (yapma elbisenin) hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhâfaza ve ziynet (süslenme) ve setr-i avrete (avret yerlerini örtmeye) münhasır (sınırlı) değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nev‘lerdeki tasarruf ve münâsebetine (alâkasına) ve kumandanlığına işâret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî (yaratılıştan) bir libas giydirebilirdi.” (Mektûbât, 28. Mektûb, 235-236)<br />
Ayrıca Âdem (as)’ın Cennetten çıkarılmasındaki hikmet için, bakınız; (sahîfe 319, hâşiye 2)<br />
 Müfessirler “takvâ elbisesi” hakkında: Hayâdır, amel-i sâlihtir, Allah korkusudur, harbde koruyucu âletlerdir, ma‘nevî temizliktir gibi çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. (Râzî, c. 7/14, 55)</p>
<p>27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (kandırarak) avret yerlerini kendilerine göstermek için onlardan elbiselerini soyarak Cennetten çıkarttığı (bu netîceyi verecek hatâya sevk ettiği) gibi, sakın sizi de aldatmasın! Çünki o ve kabîlesi sizi, kendilerini göremeyeceğiniz cihetten görürler. Şübhesiz ki biz, şeytanları îmân etmeyenlere dostlar kıldık.</p>
<p>28. Hem (o müşrikler) çirkin bir iş yaptıkları zaman: “(Biz) babalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Şübhesiz Allah, çirkin işleri emretmez! Allah’a karşı (aslâ) bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”</p>
<p>29. De ki: “Rabbim adâleti emretti!” Hem her namaz vaktinde (ve secde yerlerinde) yüzlerinizi (ibâdete) çevirin ve dinde, (yalnız) O’nun (rızâsı) için, ihlâslı kimseler olarak O’na ibâdet edin! Sizi ilk önce (O) yarattığı gibi, (yine O’na) döneceksiniz.</p>
<p>30. (Kullarının) bir kısmına (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyet verdi, bir kısmına da (küfür ve isyanlarına binâen) dalâlet hak oldu. Çünki onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dostlar edindiler; (böyle iken) bir de gerçekten kendilerinin hidâyete ermiş kimseler olduklarını zannederler.</p>
<p>31. Ey Âdemoğulları! Her namaz yerinde (ve vaktinde) ziynetinizi alın (namazlarınızda temiz elbiselerinizi giyinin), yiyin, için, fakat isrâf etmeyin! Çünki O, isrâf edenleri sevmez.<br />
“Hâlık-ı Rahîm (sonsuz merhamet sâhibi ve yaratıcı olan Allah), nev‘-i beşere (insanlığa) verdiği ni‘metlerin mukābilinde (karşılığında) şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır, ni‘mete karşı hasâretli bir istihfaftır (zararlı bir hafife almadır). İktisad ise, ni‘mete karşı ticâretli bir ihtiramdır (hürmettir). Evet iktisad hem bir şükr-i ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir sûrette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat (sıhhat sebebi), hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsrâf ise, mezkûr (bahsedilen) hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm (çok zararlı) netîceleri vardır.” (Lem‘alar, 19. Lem‘a, 146)<br />
Ayrıca bu âyet-i kerîmenin geniş bir îzâhı için, bakınız; (İktisad Risâlesi, Lem‘alar, 19. Lem‘a, 146-155)</p>
<p>32. De ki: “Allah’ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıldı?” De ki: “Onlar, dünya hayâtında îmân edenler içindir (kâfirler de bu vesîle ile yararlanırlar); kıyâmet gününde (ise) hâlis olarak (yalnız mü’minlere mahsustur).” İşte (bunların kıymetini) bilecek bir kavim için âyetleri böyle iyice açıklıyoruz.</p>
<p>33. De ki: “Rabbim, ancak (zinâ gibi) çirkin işleri, onların açık olanını ve gizli olanını, (her türlü) günâhı, haksız yere haddi aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi (asılsız olarak) Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı (aslâ) bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi haram kıldı!”</p>
<p>34. Ve her ümmetin (büyük-küçük her topluluğun) bir eceli vardır.<br />
 “Mâdem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâimâ gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçâre (çâresiz) insan, o i‘dâm-ı ebedî (ebedî yokluk), o dipsiz, nihâyetsiz haps-i münferidden (yalnız başına içinde kalacağı hapisten) kurtulmak çâresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkīye, bir saâdet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.” (Gençlik Rehberi, 13. Söz, 4-5)</p>
<p>35. Ey Âdemoğulları! Kendinize içinizden âyetlerimi anlatan peygamberler size gelir de, kim (onlara karşı gelmekten) sakınıp (hâlini) ıslâh ederse, artık onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmazlar.</p>
<p>36. Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>37. O hâlde Allah’a bir yalan iftirâ eden veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar yok mu, kendilerine kitabdan (mukadderâtlarından) olan nasibleri erişecektir. Nihâyet canlarını almak üzere elçilerimiz (ölüm melekleri) onlara geldikleri zaman derler ki: “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduğunuz şeyler nerede?” (Onlar ise:) “Bizden kaybolup gittiler!” derler ve gerçekten kendilerinin kâfir kimseler olduklarına dâir kendi aleyhlerine şâhidlik ederler.</p>
<p>38. (Allah onlara:) “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri arasında (siz de) ateşe girin!” buyurur. Ne zaman (Cehennem’e) bir ümmet girse, kendi (din) kardeşine (yoldaşına) lâ‘net eder. Nihâyet hep berâber orada birbiri ardınca toplandıkları zaman, sonrakiler öncekiler için: “Rabbimiz! Bunlar bizi dalâlete düşürdüler; bu yüzden onlara ateşten kat kat azab ver!” derler. (Allah da:) “(Siz de dâhil) herkes için kat kat (azab) vardır; fakat siz (kimin ne azab çekeceğini) bilmezsiniz!” buyurur.</p>
<p>39. Öncekiler ise sonrakilere: “Hâlbuki (bu mevzu‘da) sizin bizim üzerimize hiç bir üstünlüğünüz olmadı, öyle ise kazanageldiğiniz (günahlar) yüzünden azâbı(nızı) tadın!” derler.</p>
<p>40. Şübhesiz ki âyetlerimizi yalanlayıp, ona karşı kibirlenenler yok mu, onlara gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğine girinceye kadar (onlar) Cennete giremezler. İşte suçluları (kâfirleri) ise, böyle cezâlandırırız!<br />
 “Evet küfür, mevcûdâtın kıymetini ıskāt (düşürmek) ve ma‘nâsızlıkla ittihâm ettiğinden (suçladığından), bütün kâinâta karşı bir tahkīr (hakāret) ve mevcûdât (varlıklar) âyinelerinde cilve-i esmâyı (Allah’ın güzel isimlerinin aksetmesini) inkâr olduğundan, bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif (küçük düşürmek) ve mevcûdâtın vahdâniyete (Allah’ın birliğine) olan şehâdetlerini (şâhidliklerini) reddettiğinden bütün mahlûkāta (yaratılmışlara) karşı bir tekzib (yalanlama) olduğundan, isti‘dâd-ı insânîyi (insanın kābiliyetlerini) öyle ifsâd eder (bozar) ki, salâh (iyilik) ve hayrı kabûle liyâkati (ehliyeti) kalmaz. Hem bir zulm-i azîmdir (büyük bir zulümdür) ki, umum mahlûkātın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukūkuna bir tecâvüzdür. İşte şu hukūkun muhâfazası ve nefs-i kâfir (kâfir olan kişinin) hayra kābiliyetsizliği, küfrün adem-i affını iktizâ eder (affedilmemesini gerektirir).” (Zülfikār, 10. Söz, 35)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 147, hâşiye 1)</p>
<p>41. Onlar için Cehennemden bir döşek ve üstlerinden (de yakan ateşten) örtüler vardır! İşte zâlimleri (kâfirleri) böyle cezâlandırırız!</p>
<p>42. Îmân edip sâlih ameller işleyenler, ki (biz) kimseyi gücünün yetmeyeceği (bir şey) ile mükellef tutmayız, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.<br />
 “Bu âlemin mutasarrıfının (idârecisinin) mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi (ikrâm ediciliği), nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl (nihâyet derecede büyüklüğü) ve izzeti (şânının yüceliği) vardır. Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te’dîbini (edeblendirilmesini) ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikrâm ister; nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder (görünür). Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste (yaraşır) bir dâr-ı saâdet (saâdet yeri) olacaktır.” (Zülfikār, 10. Söz, 18)</p>
<p>43. Hem onların (o mü’minlerin) sînelerinde kin (ve emsâli kötü hisler)den ne varsa (hepsini) çekip çıkarırız; (o Cennetlerde onların) altlarından ırmaklar akar. (Onlar da:) “Böylece bizi buna (bu mükâfâta vesîle olan amellere) hidâyet eden Allah’a hamd olsun; hâlbuki Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişlerdir!” derler. </p>
<p>44. Nihâyet Cennet ehli, Cehennem ehline: “(Biz) gerçekten Rabbimizin bize va‘d ettiğini hak olarak bulduk; artık (siz de) Rabbinizin size va‘d ettiğini hak olarak buldunuz mu?” diye seslenirler. (Onlar da:) “Evet!” derler.<br />
 “Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyân edenlere mücâzât etmezse, saltanatı inhidâma (yıkılmaya) yüz tutar. Ve kezâ (bunun gibi) bir sultânın sağında lütuf ve merhameti ve solunda kahır ve terbiyesi lâzımdır. Bu hâl, mükâfât ve merhametin iktizâsıdır (gereğidir). (&#8230;) Mükâfât ve mücâzât (cezâ) hakkında pek çok tekrâr ile pek çok va‘dleri ve tehdidleri var ve o va‘d ve tehdîd edilen şeyler aslâ kudretine ağır gelmez ve o şeyler raiyeti (halkı) için pek çok ehemmiyetlidir. Elbette söz verdiği şeylerde hilâf (zıdlık) olmayacaktır. Çünki hulfü’l-va‘d (sözünde durmamak), kudretin izzetine zıddır.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 32-33)</p>
<p>45. “Onlar ki, (insanları) Allah yolundan men‘ ederler ve ona (Allah’ın dînine) bir eğrilik ararlardı. Ve onlar âhireti inkâr ediciydiler.”</p>
<p>46. Hem iki taraf (Cennet ve Cehennem ehli) arasında (aslâ aşamayacakları surdan) bir perde vardır. A‘râf üzerinde (bu sûrun yüksek yerlerinde) ise, herkesi sîmâlarından tanıyan adamlar<br />
 A‘râf ehli’nin kimler olduğu hakkında muhtelif görüşler vardır. Bunlar, sevabları ile günahları birbirine denk olup, bir müddet orada kalan veya hesabları uzayan yâhut vazîfeleri sâdece bu nidâ olan birtakım kullardır. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, fazlıyla, bunları da Cennete koyar. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 42-43)</p>
<p>47. (O A‘râfdaki insanların) gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman ise: “Rabbimiz! Bizi zâlimler gürûhuyla berâber kılma!” derler.</p>
<p>48. A‘râf ehli, kendilerini sîmâlarından tanıdıkları (Cehennem ehli) birtakım adamlara da seslenerek derler ki: “(Mal ve tarafdar) toplamanız ve büyüklük taslamakta olmanız (bugün) size bir fayda vermedi!”</p>
<p>49. (Yine A‘râf ehli:) “Allah, onları hiçbir rahmete eriştirmeyecek, diye yemîn ettiğiniz (hor gördüğünüz) kimseler bunlar mı?” (derler). (Sonra A‘râf ehline de şöyle denilir:) “Cennete girin! Size hiçbir korku yoktur ve siz mahzûn olmayacaksınız!”</p>
<p>50. Ateş ehli ise Cennet ehline: “Üzerimize biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden dökün!” diye bağırırlar. (Onlar da) derler ki: “Şübhesiz ki Allah, (bugün artık) bunları kâfirlere haram kıldı!”</p>
<p>51. Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! (Onlar) bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve âyetlerimizi bilerek inkâr etmekte oldukları gibi, artık bugün (biz de) onları unutacağız! </p>
<p>52. Şübhesiz (biz) onlara bir Kitab da getirdik ki, îmân edecek bir topluluğa, bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere onu iyice açıkladık.</p>
<p>53. (Onlar o Kitâb’ın) haberinin (kıyâmetin) ortaya çıkmasından başka bir şey beklemiyorlar. O’nun haberi (o âkıbet) geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: “Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişler. Şimdi bizim şefâatçilerimiz var mı ki bize şefâat etsinler veya (dünyaya) geri döndürülür müyüz ki yapmakta olduklarımızdan başkasını yapalım?” (Onlar) gerçekten kendilerini hüsrâna uğratmışlardır ve uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.</p>
<p>54. Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, geceyi kendisini sür‘atle taleb (ve ta‘kīb) eden gündüze örten Allah’dır. Hem güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirilmiş olarak (yaratan da O’dur)!<br />
 “Altı günde yerleri ve gökleri yarattık demek olan, hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı Kur’âniye (Kur’ânî günler) ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakīkat-i ulviyesine (yüksek hakīkatine) kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde, Fâtır-ı zü’l-Celâl’in halk ettiği (yarattığı) seyyâl (akıp giden) âlemleri, seyyar kâinâtları, geçici dünyaları nazar-ı şuhûda (görecek bakışlara) gösteriyoruz.” (Sözler, 14. Söz, 33)<br />
 “İnsana hakīkī ma‘bûd (ibâdete lâyık hakīkī Îlâh) olacak, yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ (berî), kusurdan mukaddes, nakstan (noksanlıktan) muallâ (yüce) bir Kadîr-i zü’l-Celâl, bir Rahîm-i zü’l-Cemâl, bir Hakîm-i zü’l-Kemâl (sonsuz kudret, merhamet, hikmet sâhibi olan Allah) olabilir. Çünki nihâyetsiz hâcât-ı insâniyeyi (insanın ihtiyaçlarını) îfâ edecek (yerine getirecek), ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît (kuşatıcı) bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma‘bûdiyete (ibâdet edilmeye) lâyık yalnız O’dur.” (Sözler, 23. Söz, 109)</p>
<p>55. Rabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin!<br />
 “İnsanın vazîfe-i fıtriyesi (yaratılış vazîfesi) taallümle (öğrenerek) tekemmüldür (mükemmelleşmektir), duâ ile ubûdiyettir (kulluktur). Yani: ‘Kimin merhametiyle böyle hakîmâne (hikmetle) idâre olunuyorum? Kimin keremiyle (lütfuyla) böyle müşfikāne (şefkatlice) terbiye olunuyorum? Nasıl bir lütufla böyle nâzenînâne (nazlı nazlı) besleniyorum ve idâre ediliyorum?’ bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetiştiği hâcâtına (ihtiyaçlarına) dâir, Kâdıyü’l-hâcât’a (ihtiyaçları gideren Allah’a) lisân-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve duâ etmektir. Yani aczin fakrın cenahlarıyla (kanatlarıyla) makām-ı a‘lâ-yı ubûdiyete (kulluğun en yüce mertebelerine) uçmaktır. Demek insan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.” (Sözler, 23. Söz, 105-106)</p>
<p>56. Ve ıslâh edilmesinden sonra yeryüzünde fesad çıkarmayın; (azâbından) korkarak ve (rahmetini) ümîd ederek O’na duâ edin! Şübhe yok ki Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere (pek) yakındır.</p>
<p>57. Hem O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Nihâyet (o rüzgarlar,) ağır (yağmur) bulutlar(ını) yüklendiği zaman, onu ölü bir memlekete sevk ederiz; böylece oraya su indiririz de onunla her çeşit meyvelerden çıkarırız. İşte ölüleri (de kabirlerinden) böyle çıkarırız; tâ ki ibret alasınız!</p>
<p>58. (Toprağı) iyi olan beldeye gelince, onun bitkisi, Rabbinin izniyle, (güzel) çıkar. Kötü olanın ise ancak zor çıkar<br />
 Bütün iyilikler Allah’dan, kötülükler nefistendir. Bu âyette de latîfâne işâret edildiği üzere, mü’minin kalbi münbit arâzi, kâfirinki ise çorak arâzi gibidir ki; mü’min kişi, Allah’ın Kelâmı’nı işitince kabûl eder. Allah da bu güzel hâline binâen ona hidâyet ihsân eder.<br />
Kâfirin kalbi ise nasîhat tohumunu kabûl etmediğinden, hidâyet ni‘metine nâil olamaz. Bazı güzel sayılabilecek hâllerinden, keşif ve îcadlarından da bir hayır görmezler. (Râzî, c. 7/14, 150)</p>
<p>59. Şânım hakkı için, Nûh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik; bunun üzerine (onlara) dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin; sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur!<br />
 “Nev‘-i beşerin (insanlığın) en nûrânîsi ve en mükemmeli olan umum peygamberler (aleyhimüsselâm) bil-icmâ‘ berâber لٓاَ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ [O’ndan başka ilâh yoktur] deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak (doğrulanmış) olan hadsiz mu‘cizâtlarının kuvvetiyle, tevhîdi (Allah’ın birliğini) iddiâ ediyorlar ve beşeri, hayvanât mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân-ı billâha (Allah’a îmâna) da‘vet ile ders veriyorlar.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 109-110)</p>
<p>60. Kavminden ileri gelenler: “Doğrusu biz, gerçekten seni apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz” dedi(ler).</p>
<p>61. (Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiçbir dalâlet yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim!”</p>
<p>62. “Size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini teblîğ ediyorum; hem size nasîhat ediyorum ve Allah tarafından (gelen vahiyle), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum.”</p>
<p>63. “(Küfür ve günahların âkıbetinden haber vererek) sizi korkutsun da (onlardan) sakınasınız ve tâ ki (böylelikle) merhamet olunasınız diye içinizden bir adam vâsıtasıyla Rabbinizden size bir nasîhat gelmesine hayret mi ettiniz?”</p>
<p>64. Buna rağmen onu yalanladılar; bunun üzerine (biz de) onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık; âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Çünki onlar (basîret cihetiyle) kör bir kavim idiler.</p>
<p>65. Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin; sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur! Hiç (Allah’dan) sakınmaz mısınız?”</p>
<p>66. Kavminden inkâr eden ileri gelenler: “Şübhesiz ki biz, gerçekten seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve doğrusu biz, gerçekten seni yalancılardan zannediyoruz” dedi(ler).</p>
<p>67. (Hûd) dedi ki: “Ey kavmim! Bende hiçbir akıl zayıflığı yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim.”</p>
<p>68. “Size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini teblîğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasîhatçiyim.”</p>
<p>69. “Sizi (tahammülü pek müşkil bir azâb ile) korkutmak için içinizden bir adam vâsıtasıyla, Rabbinizden size bir nasîhat gelmesine hayret mi ettiniz?<br />
 “Hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma‘bûdiyetin (ilâhlığının ve ibâdete lâyık oluşunun) tezâhürü (görünmesi) için bu kâinâtı öyle bir mücessem (cisimleşmiş) kitâb-ı Samedânî yapmış ki, her sahîfesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahîfe kadar ma‘nâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur’ân-ı Sübhânî etmiş ki, herbir âyet-i tekvîniyesi (yaratılış âyeti olan her mevcud) ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu‘cize hükmündedir.<br />
Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla (âyetlerle) ve ma‘nîdar nakışlarla tezyîn edilmiş (süslenmiş) bir mescid-i Rahmânî kılmış ki, her bir köşesinde bir tâife, bir nevi‘ ibâdet-i fıtriye (yaratılışından gelen bir ibâdet) ile iştigâl eder (meşgûl olur) bir şekilde halk eden (yaratan) bir Allah, bir Ma‘bûd-ı bi’l-Hakk (ibâdet edilmeye hakkıyla lâyık olan Cenâb-ı Hakk), o kitâb-ı kebîrin (büyük kitâbın) ma‘nâlarını ders verecek üstadları ve o Kur’ân-ı Samedânî’nin âyetlerini tefsîr edecek müfessirleri (tefsir ve îzâh edecek kimseleri) elçi olarak göndermesin. Ve o mescid-i ekberde (kâinât denilen en büyük mescidde) hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imamları ta‘yîn etmesin. Ve o üstadlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları (kitâb ve suhufları) vermesin? Hâşâ, yüzbin hâşâ!” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 228-229)</p>
<p>70. Dediler ki: “(Sen) bize, ‘Bir olan Allah’a ibâdet edelim ve atalarımızın tapageldiklerini bırakalım’ diye mi geldin? Eğer (iddiânda) doğru kimselerden isen, haydi bizi (kendisiyle) tehdîd etmekte olduğun (azâb)ı bize getir!”</p>
<p>71. (Hûd) dedi ki: “Hiç şübhesiz, üzerinize Rabbinizden bir azab ve bir gazab hak oldu. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın (uydurarak) kendilerini adlandırdığı birtakım isimler(e sâhib putlarınız) hakkında mı benimle mücâdele ediyorsunuz? Öyle ise (azâbı) bekleyin, şübhesiz ben (de) sizinle berâber bekleyenlerdenim!”</p>
<p>72. Bunun üzerine onu (Hûd’u) ve onunla berâber olanları, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayanların ve mü’min olmayan kimselerin kökünü kestik.</p>
<p>73. Semûd (kavmin)e de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin; sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur! Doğrusu size Rabbinizden apaçık bir mu‘cize gelmiştir. (İşte) bu, size bir mu‘cize olarak, Allah’ın dişi devesidir; o hâlde onu bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin); ve ona bir kötülükle dokunmayın; yoksa sizi (pek) elemli bir azab yakalar!”</p>
<p>74. “Hem hatırlayın o zamanı ki (Allah), sizi Âd (kavmin)den sonra (yeryüzünde) halîfeler kıldı ve sizi yeryüzünde yerleştirdi; ovalarından saraylar ediniyorsunuz ve dağlardan evler yontuyorsunuz. Öyle ise Allah’ın ni‘metlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesad çıkarıcılar olarak bozgunculuk yapmayın!”</p>
<p>75. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, o zayıf bırakılmış (horlanmış) olanlara, içlerinden îmân edenlere (alay ederek) dedi ki: “(Siz) gerçekten Sâlih’i Rabbi tarafından gönderilen biri olarak mı biliyorsunuz?” (Onlar da:) “Şübhesiz ki biz, onunla gönderilen (herşey)e îmân eden kimseleriz!” dediler.</p>
<p>76. O büyüklük taslayanlar: “Doğrusu biz (de sizin) kendisine îmân ettiğiniz şeyi inkâr eden kimseleriz!” dedi(ler).</p>
<p>77. Derken o dişi deveyi kesip Rablerinin emrine karşı (haddi aşarak) isyân ettiler ve dediler ki: “Ey Sâlih! Eğer peygamberlerden isen, bizi (kendisiyle) tehdîd etmekte olduğun (azâb)ı bize getir!”</p>
<p>78. Bunun üzerine onları o sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöküp kalan kimseler oldular.<br />
 “Ehl-i dalâletin şerrinden kâinâtın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin (büyük unsurların) hiddet ettiklerini ve umum mevcûdâtın (bütün varlıkların) galeyâna geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm mu‘cizâne ifâde ediyor. Yani: Kavm-i Nûh’un başına gelen tûfan ile semâvât ve arzın hücûmunu ve Kavm-i Semûd ve Âd’ın inkârlarından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Fir‘avun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyânını ve Kārûn’a karşı toprak unsurunun gayzını (öfkesini) ve ehl-i küfre karşı âhirette *تَكاَدُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ [Nerede ise öfkeden çatlayacak!] sırrıyla Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sâir mevcûdâtın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip i‘lân ederek gāyet müdhiş bir tarzda ve i‘cazkârâne (mu‘cizevî bir şekilde) ehl-i dalâlet ve isyânı zecrediyor (tokatlıyor). (&#8230;)<br />
Ey cirmi ve cismi (cüssesi) küçük ve cürüm (günah) ve zulmü büyük ve ayıb ve zenbi (günâhı) azîm (çok büyük), bîçâre insan! Kâinâtın hiddetinden, mahlûkātın (yaratılmışların) nefretinden ve mevcûdâtın öfkesinden kurtulmak istersen; işte kurtulmanın çâresi, Kur’ân-ı Hakîm’in dâiresine girmektir ve Kur’ân-ı Hakîm’in mübelliği (teblîğ edicisi) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyyesine ittibâ‘dır. Gir ve tâbi‘ ol!” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 85)</p>
<p>79. (Sâlih) artık onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Yemîn olsun ki size Rabbimin (vahiy olarak) gönderdiklerini teblîğ ettim ve size nasîhat ettim; fakat (siz) nasîhat edenleri sevmiyorsunuz.”</p>
<p>80. Lût’u da (hatırla)! Hani kavmine şöyle demişti: “Âlemlerden hiçbirinin, sizi kendisiyle geçmediği (sizden önce yapmadığı) hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?”</p>
<p>81. “Çünki siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır! Siz (haddi aşarak) isrâf eden bir kavimsiniz.”<br />
 “Kuvve-i şeheviyenin (şehvet hissinin) tefrit (geri) mertebesi humûddur ki, ne helâle ve ne harâma şehveti, bir iştihâsı yoktur. İfrat (ileri) mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimâl etmek (ayak altına almak) iştihâsında olur. Vasat (orta) mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harâma yoktur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 19-20)</p>
<p>82. Hâlbuki kavminin cevâbı (alay ederek): “Onları memleketinizden çıkarın! Çünki onlar fazla temizlenen insanlarmış!” demelerinden başka bir şey olmadı.</p>
<p>83. Bunun üzerine (biz de) onu ve ehlini kurtardık; ancak karısı hâriç; (o,) geride (azabda) kalanlardan oldu.</p>
<p>84. Ve üzerlerine (taştan) bir yağmur yağdırdık. İşte bak günahkârların âkıbeti nasıl oldu!</p>
<p>85. Medyen (kavmin)e<br />
Medyen şehri adını, orada yaşayan kabîlenin ataları ve İbrâhîm (as)’ın oğlu olan Medyen’den almıştır. Kavmine çok güzel nasîhatler eden ve te’sirli cevablar veren Şuayb (as)’a bu husûsiyetinden dolayı “peygamberlerin hatîbi” denilmiştir. İsmi Süryânîce “Beyrut” ile aynı ma‘nâda olan Şuayb (as), Medyen ahâlisi ile Ashâb-ı Eyke denilen iki ayrı ümmete peygamber olarak gönderilmiştir. Bu kavimlerin küfür ve isyanlarının kesilmemesi üzerine onlara bedduâ etmiş ve Medyen ahâlisi şiddetli bir sarsıntı ile, Ashâb-ı Eyke de ateş yağdıran bir bulut tarafından helâk edilmişlerdir. (Kurtubî, c. 4/7, 247-251)</p>
<p>86. “O hâlde (insanları) tehdîd ederek ve Allah’ın yolundan O’na îmân edenleri men‘ ederek, hem ona (o yola) bir eğrilik arayarak her yol(un başın)a oturmayın! Hatırlayın ki, bir zamanlar (siz) az idiniz de (O) sizi çoğalttı; ve bakın (sizden önce) fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!”</p>
<p>87. “Eğer içinizden bir kısmı kendisiyle gönderildiğim şeye (hakīkate) îmân etmiş, bir kısmı da îmân etmemişlerse; artık Allah, aramızda hüküm verinceye kadar sabredin! Çünki O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” </p>
<p>88. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dedi ki: “Ey Şuayb! (Ya) mutlakā seni ve berâberindeki îmân edenleri memleketimizden çıkaracağız veya kesinlikle dînimize dönersiniz!” (Şuayb) dedi ki: “(Biz bu teklîfinizi) çirkin bulan kimseler olsak da mı?”</p>
<p>89. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra eğer (tekrar) sizin dîninize dönersek, şübhesiz ki Allah’a karşı, yalan iftirâ etmiş oluruz! Hem Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesnâ, ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabbimiz, herşeyi ilmen kuşatmıştır (bizim hâlimizi de bilir). Ancak Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizimle kavmimizin arasını hak ile aç (hüküm ver); çünki sen (en müşkil şeyleri dahi) açanların (hüküm verenlerin) en hayırlısısın!”</p>
<p>90. Kavminden inkâr eden ileri gelenler ise dedi ki: “Yemîn olsun ki, eğer Şuayb’a tâbi‘ olursanız, o takdirde doğrusu siz elbette hüsrâna uğramış kimseler olursunuz.”</p>
<p>91. Bunun üzerine onları o sarsıntı yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kalan kimseler oldular.</p>
<p>92. Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç oturmamışlardı! (Evet!) Şuayb’ı yalanlayanlar, kendileri hüsrâna uğrayanlar oldular.</p>
<p>93. (Şuayb) artık onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Yemîn olsun ki size Rabbimin (vahiy ile) gönderdiklerini teblîğ ettim ve size nasîhat ettim. Artık (sizin gibi) kâfirler gürûhuna nasıl üzülürüm?”</p>
<p> “Bir hadîsin ma‘nâsındaki:اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُلَهُ [Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz] kāide-i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini (ehliyetini) kendilerinden selb etmişler (gidermişler). Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez.” (Kastamonu Lâhikası, 239)</p>
<p>94. İşte (biz) hangi şehre bir peygamber gönderdiysek, mutlakā oranın halkını sıkıntılar ve hastalıklarla yakaladık;<br />
 “Asıl musîbet, muzır (zararlı) musîbet, dîne gelen musîbettir. Musîbet-i dîniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ edip (sığınıp) feryâd etmek gerektir. Fakat dînî olmayan musîbetler, hakīkat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtâr-ı Rahmânîdir (Rahmânî birer hatırlatmadır). Nasıl ki bir çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atar, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnûnâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musîbetler var ki, İlâhî birer ihtardır, birer îkazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünûbdur (günahlara keffâret olup affına vesîledir). Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî (insanlık îcâbı) olan aczini ve za‘fını bildirerek, bir nevi‘ huzur vermektir.” (Lem‘alar, 2. Lem‘a, 8)</p>
<p>95. Sonra kötülüğün (o darlığın) yerini, iyilik (bolluk)la değiştirdik. Nihâyet (mal ve evlâd cihetiyle) çoğaldılar ve: “Doğrusu atalarımıza (da zaman zaman böyle) darlıklar ve bolluklar dokunmuştu. (Bunun tehdîd edildiğimiz azabla bir alâkası yok!)” dediler de, kendileri hiç farkında değillerken onları ansızın yakalayıverdik.</p>
<p>96. Hem gerçekten o şehirlerin halkı îmân edip (peygamberlerine karşı gelmekten) sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık; fakat (onlar, peygamberlerini) yalanladılar; bunun üzerine (biz de) onları, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden (azâbımız ile) yakalayıverdik.</p>
<p>97. Yoksa o şehirlerin halkı, kendileri uyuyan kimseler iken azâbımızın kendilerine geceleyin gelmesinden emin mi oldular?</p>
<p>98. Veya o şehirlerin halkı, kendileri eğlenirlerken, azâbımızın kendilerine kuşluk vakti (güpegündüz) gelmesinden mi emîn oldular?</p>
<p>99. Yoksa Allah’ın tuzağından mı emîn oldular? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah’ın tuzağından emîn olmaz.</p>
<p>100. (Eski) sâhiblerinden sonra yeryüzüne vâris olanları hâlâ (şu hakīkat) yola getirmedi mi ki; eğer dileseydik, kendilerini günahları yüzünden musîbete uğratırdık. Hem (biz) onların kalblerini mühürleriz de onlar (nasîhati) işitmezler!</p>
<p>101. İşte o şehirler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Ve Celâlim hakkı için, peygamberleri kendilerine apaçık mu‘cizeler getirdiler! Fakat daha önce (mu‘cizeler gelmeden evvel) yalanladıkları şeylere, îmân edecek olmadılar. İşte Allah, kâfirlerin kalblerini (küfürlerindeki inadları sebebiyle) böyle mühürler!</p>
<p>102. Hem onların çoğunda ahde vefâ diye bir şey bulmadık. Fakat doğrusu onların çoğunu gerçekten fâsık kimseler bulduk.<br />
 “Fısk, haktan udûldür, ayrılmaktır, hadden tecâvüzdür, hayât-ı ebediyeyi terk etmektir ve hayât-ı ebediyeden çıkmaktır. Fıskın menşei (kaynağı), kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat (aşırı gitmesinden) ve tefrîtinden (geri kalmasından) neş’et eder (ortaya çıkar). Evet ifrat ve tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahîfe-i âlemde yaratılan delâil (deliller), uhûd-ı İlâhiye (İlâhî ahdler) hükmündedir. O delâile muhâlefet edenler, Cenâb-ı Hakk’la fıtraten yapmış oldukları ahdlerini bozmuş olurlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 217) </p>
<p>103. Sonra onların ardından Mûsâ’yı mu‘cizelerimizle Fir‘avun’a ve (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik de onlara (o mu‘cizelere olan inkârlarıyla nefislerine) zulmettiler. Fakat bak fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!<br />
 “Sırât-ı müstakīm ehli olan peygamberlere binler vâkıâtta (hâdiselerde) istimdadlarına (yardım istediklerinde) hârika bir tarzda gaybî (görünmez yerden) imdad gelmesi ve o peygamberlerin istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere (inkârcılara) yüzer hâdisâtta aynı zamanda gazab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi kat‘î ve şeksiz (şübhesiz) gösterir ki, bu kâinâtın ve içindeki nev‘-i beşerin (insanlığın) Hakîm (sonsuz hikmetli olan) ve Âdil (adâletli) ve Muhsin (ihsân edici) ve Kerîm (ikrâm edici) ve Azîz (izzetli) ve Kahhâr (kahredici) bir Mutasarrıfı (idârecisi) ve bir Rabbi var ki, Nûh ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Hûd ve Sâlih (Aleyhimüsselâm) gibi çok nebîlere, pek hârika bir sûrette târihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necatları (kurtuluşları) vermiş. Ve Semûd ve Âd ve Fir‘avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere (inkârcılara) dahi, peygamberlerine isyanlarına mukābil dünyada dahi bir cezâ olarak, başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579) </p>
<p>104. İşte Mûsâ dedi ki: “Ey Fir‘avun! Şübhesiz ki ben, âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim!”</p>
<p>105. “Bana düşen, Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemememdir! Şübhesiz ki size Rabbinizden apaçık bir delil (bir mu‘cize) getirdim; artık İsrâiloğullarını benimle berâber gönder!”</p>
<p>106. (Fir‘avun) dedi ki: “Eğer bir delil getirdiysen (ve) doğru söyleyenlerden isen haydi onu getir!”</p>
<p>107. Bunun üzerine (Mûsâ) asâsını (yere) bıraktı. Bir de baktılar ki, o, apaçık bir ejderhâ!<br />
 İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyete göre, Mûsâ Aleyhisselâm asâsını yere bırakınca asâsı, ağzını açmış büyük bir ejderhâ oldu ve sür‘atle Fir‘avun’a doğru hareket etti. Ejderhânın kendisine doğru geldiğini gören Fir‘avun, derhâl tahtından atladı ve ona mâni‘ olması için Mûsâ Aleyhisselâm’a yalvarmaya başladı. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm onu eline alınca, tekrar eski hâline döndü. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 85)</p>
<p>108. Ve elini (koynundan) çıkardı, bir de ne görsünler, o da bakanlara bembeyaz (nûr saçan bir el)!</p>
<p>109. Fir‘avun’un kavminden ileri gelenler dedi ki: “Hakīkaten bu, gāyet bilgin bir sihirbazdır!”</p>
<p>110. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” (Fir‘avun:) “Öyle ise ne buyurursunuz?” (dedi).</p>
<p>111. (Onlar da:) “Onu ve kardeşini (Hârûn’u) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder! Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler!” dediler.</p>
<p>112. (Onlar da:) “Onu ve kardeşini (Hârûn’u) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder! Bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler!” dediler.</p>
<p>113. Nihâyet (bütün usta ve mâhir) sihirbazlar Fir‘avun’a geldiler: “Eğer gālib gelenler biz olursak, doğrusu bize gerçekten bir mükâfât var (değil mi?)” dediler.</p>
<p>114. (Fir‘avun:) “Evet, hem elbette siz, kesinlikle (bana) yakın kılınanlardan olacaksınız” dedi.</p>
<p>115. (Sihirbazlar:) “Ey Mûsâ! (Hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?” dediler.</p>
<p>116. (Mûsâ:) “Siz atın!” dedi. Artık ne zaman ki (onlar hünerlerini ortaya) attılar, insanların gözlerini büyülediler; onlara korku saldılar ve büyük bir sihir (meydana) getirdiler.</p>
<p>117. Derken (biz de) Mûsâ’ya: “Asânı (yere) bırak!” diye vahyettik. Bir de baktılar ki, o, (onların) uydurmakta oldukları şeyleri yutuyor!</p>
<p>118. Böylece hakīkat ortaya çıktı ve yapmakta oldukları şeyler (sihirler) boşa gitti.</p>
<p>119. Artık orada mağlûb oldular ve (kendilerini üstün görüyorlar iken) küçük düşen kimselere döndüler.</p>
<p>120. Ve (bu mu‘cizenin aslâ bir sihir olmadığını anlayan) sihirbazlar, (hep birden) secde edici kimseler olarak atıl(ıp yere kapan)dılar.<br />
 “Kasas-ı Kur’âniyeden (Kur’ân’daki kıssalardan) kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm, âdetâ Asâ-yı Mûsâ Aleyhisselâm (Mûsâ Aleyhisselâm’ın asâsı) gibi binler fâideleri var.<br />
O kıssada (hikâyede), hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı, teskin ve tesellî, hem küffârı (kâfirleri) tehdid, hem münâfıkları takbih (kötüleme), hem yahudileri tevbih (azarlama) gibi çok makāsıdı (maksadları), pek çok vücûhu (yönleri) vardır. Onun için sûrelerde tekrâr edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifâde ile berâber yalnız birisi maksûd-ı bizzât (asıl maksad) olur, diğerleri ona tâbi‘ kalırlar.” (Zülfikār, 25. Söz, 27) </p>
<p>121. “Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” dediler.</p>
<p>122. “Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” dediler.</p>
<p>123. Fir‘avun: “(Ben) size izin vermeden önce mi ona îmân ettiniz?” dedi. “Şübhesiz ki bu, (buraya gelmeden önce aranızda kararlaştırarak) ahâlisini oradan çıkarmanız için şehirde kurduğunuz apaçık bir hîledir. Fakat ileride, bileceksiniz!”</p>
<p>124. “Mutlakā ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle sizi hep berâber asacağım!”</p>
<p>125. (Onlar) dediler ki: “Zâten biz, Rabbimize dönücüleriz!”<br />
 “Ticâret ve me’mûriyet için, mühim vazîfelerle bu dâr-ı imtihân olan dünyaya gönderilen insanlar, ticâretlerini yapıp, vazîfelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten (tamamladıktan) sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı zü’l-Celâl’ine (celâl sâhibi yaratıcısına) dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkīde huzûr-ı kibriyâya (yüce huzûra) müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından (sebeblerin zorluklarından) ve vesâitin (vâsıtaların) karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde (ebedî saltanat yeri olan Cennette) perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlıkı (yaratıcısı) ve Ma‘bûdu (ibâdet ettiği) ve Rabbi ve Seyyidi (efendisi) ve Mâliki (sâhibi) kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 190)</p>
<p>126. “Ve (sen) sâdece, bize (o mû‘cizeler) geldiğinde Rabbimizin âyetlerine îmân ettik diye bizden intikām alıyorsun. Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman kimseler olarak vefât ettir!”<br />
 İbn-i Abbâs (ra)’dan gelen bir rivâyete göre: “Bu zâtlar, günün başlangıcında sihirbaz idiler. Günün sonunda şehîd oldular!” (İbn-i Kesîr, c. 2, 43)</p>
<p>127. Fir‘avun’un kavminden ileri gelenler ise dedi ki: “Mûsâ’yı ve kavmini, yeryüzünde fesad çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?” (Fir‘avun onlara) dedi ki: “(Biz) onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını (kız çocuklarını) ise sağ bırakacağız!<br />
 “Kur’ân’da çok tekrâr edilen kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz’ü, bir düstûr-ı küllînin (büyük düstûrunun) ucu olarak gösterilmiş ve o düstûru ifâde ediyor. (&#8230;)<br />
Meselâ يُذَبِّحُونَ اَبْنآَءَكُمْ وَ يَسْتَحْيُونَ نِسآَءَكُمْ [(Yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı.] Benî İsrâil’in, oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir‘avun zamanında yapılan bir hâdise ünvânıyla, yahudi milletinin ekser memleketlerde, her asırda ma‘rûz olduğu, müteaddid (çok) katliâmları, kadın ve kızları hayât-ı beşeriye-i sefîhânede (insanların gayr-ı meşrû‘ hayâtında) oynadıkları rolü ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32-33) </p>
<p>128. Mûsâ kavmine şöyle dedi: “Allah’dan yardım isteyin ve sabredin! Şübhesiz ki yeryüzü Allah’ındır; ona kullarından dilediğini vâris kılar. Hem (güzel) âkıbet, takvâ sâhiblerinindir.”</p>
<p>129. (Onlar) dediler ki: “(Ey Mûsâ! Sen) bize gelmeden önce de, geldikten sonra da bize eziyet edildi.” (Mûsâ şöyle) dedi: “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve sizi yeryüzünde (onların yerine) hâkim kılar da, nasıl amel edeceğinize bakar.”</p>
<p>130. Muhakkak ki (biz,) Fir‘avun ehlini, belki ibret alırlar diye (yıllarca) kıtlıklar ve mahsûllerden bir eksiltme ile yakaladık (cezâlandırdık). </p>
<p>131. İşte onlara iyilik geldiği zaman: “Bu bizim (hakkımız)dır” derler. Ama onlara bir kötülük isâbet ederse, Mûsâ ve onunla berâber olanları uğursuz sayarlardı. Dikkat edin! Onların uğursuzluğu (kendi amellerinden olup) ancak Allah katındandır; fakat onların çoğu bilmezler.</p>
<p>132. Ve dediler ki: “Bizi kendisiyle sihirlemek için her ne olursa olsun onu bize mu‘cize getirsen de biz sana îmân edici kimseler değiliz.”</p>
<p>133. Artık (biz de) onların üzerine ayrı ayrı mu‘cizeler olarak; tûfan, çekirge, haşerât, kurbağalar ve (sularına) kan gönderdik, buna rağmen büyüklük tasladılar ve bir günahkârlar topluluğu oldular.35<br />
 Allah, Fir‘avun kavmine evvelâ yağmur ve sel felâketini, sonra sırayla, her yeri istîlâ edecek çoklukta bulutlar hâlinde çekirge, haşerât ve kurbağa sürülerini gönderdi. Öyle ki bu hayvanların çokluğu öyle bir âfet hâlini aldı ki, Hz. Mûsâ (as)’a îmân etmeyen Kıbt kavminin ev ve eşyâlarının en ücrâ köşelerine, hattâ ağız ve gözlerine kadar giriyorlardı. Bunun ardından, bir müddet, içtikleri sular dahi kana döndü. (İbn-i Kesîr, c. 2, 46)</p>
<p>134. Derken üzerlerine o kötülük (o azab) çökünce: “Ey Mûsâ! Senin yanında olan (sana) verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine duâ et; yemîn olsun ki, eğer bizden azâbı kaldırırsan, sana mutlakā îmân edeceğiz ve muhakkak İsrâiloğullarını seninle berâber göndereceğiz!” dediler.</p>
<p>135. Nihâyet onların kendisine erişici oldukları bir vakte kadar (biz) kendilerinden azâbı kaldırınca, onlar hemen yeminlerini bozdular.</p>
<p>136. Bunun üzerine (biz de) gerçekten onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gāfil kişiler olmaları sebebiyle kendilerinden intikām aldık da onları denizde boğduk.<br />
 “Kur’ân-ı Hakîm’de ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâları (büyük şikâyetleri) ve kesretli tahşîdâtı (pek çok üzerinde durması) ve çok şiddetli tehdîdâtı, aklın zâhirine göre (ilk bakışta) Kur’ân-ı Hakîm’in adâletli ve münâsebetli (uygun) belâğatine (edebiyâtına) ve üslûbundaki i‘tidâline ve istikāmetine (dengeli ve dosdoğru oluşuna) münâsib düşmüyor. Âdetâ Kur’ân-ı Hakîm, âciz bir adama karşı orduları tahşîd ediyor (yığıyor). Ve o ehl-i dalâletin (haktan sapanların) cüz’î (küçük) bir hareketi için, binler cinâyet etmişler gibi onları tehdîd ediyor. Ve onların müflis (iflâs etmiş) ve mülkte hiç hisseleri olmadığı hâlde onlara mütecâviz bir şerik (sınırları çiğneyerek ortak olan biri) gibi mevki‘ (yer) verip onlardan şekvâlar ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?<br />
El-cevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri (gittikleri) için, küçük bir hareketle çok tahrîbât yapabilirler. Ve çok mahlûkātın (yaratılmışların) hukūkuna, tecâvüz ediyorlar. Az bir fiil ile çok hasâret (zarar) veriyorlar. (&#8230;) Ehl-i dalâlet olan hizbü’ş-şeytanın (şeytanın yolundan gidenlerin) zâhiren cüz’î hatîâtlarıyla (küçük hatâlarıyla) ve isyanlarıyla pek çok mahlûkātın hukūkuna tecâvüz ettikleri için ve mevcûdâtın (varlıkların) vezâif-i âliyelerinin (yüce vazîfelerinin) netîcelerinin ibtâl edilmesine sebebiyet verdikleri (sebeb oldukları) için, onlardan azîm şikâyetler etmesi ve onları dehşetli tehdîd etmesi ve tahrîbâtlarına karşı mühim tahşîdât etmesi, ayn-ı belâğat içinde mahz-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir) ve gāyet münâsib ve muvâfıktır (uygundur).” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 73) </p>
<p>137. (Öteden beri) güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin (Şam ve Mısır’ın) doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir‘avun’un ve kavminin yapmakta olduğu (sarayları)nı ve yükseltmekte oldukları (köşk ve bahçeleri)ni ise, harâb ettik.</p>
<p>138. Hem İsrâiloğullarını denizden geçirdik; derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl birtakım ilâhları varsa, (sen de) bize (öyle) bir ilâh yap!” (Mûsâ da:) “Hakīkaten siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz!” dedi.</p>
<p>139. “Şübhesiz ki bunlar (yok mu), kendilerinin içinde bulundukları şey (, bâtıl dinleri) helâke mahkûmdur ve yapmakta oldukları şey bâtıldır.”</p>
<p>140. “O sizi âlemlere üstün kılmış iken, size Allah’dan başka ilâh mı arayacağım?” dedi.<br />
 “İnsana hakīkī ma‘bûd (ibâdete lâyık hakīkī İlâh) olacak, yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ (berî), kusurdan mukaddes, nakstan (noksanlıktan) muallâ (yüce) bir Kadîr-i zü’l-Celâl, bir Rahîm-i zü’l-Cemâl, bir Hakîm-i zü’l-Kemâl (sonsuz kudret, merhamet, hikmet sâhibi olan Allah) olabilir. Çünki nihâyetsiz hâcât-ı insâniyeyi (insanın ihtiyaçlarını) îfâ edecek (yerine getirecek), ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît (kuşatıcı) bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma‘bûdiyete (ibâdet edilmeye) lâyık yalnız O’dur.” (Sözler, 23. Söz, 109)</p>
<p>141. Hem bir zaman sizi Fir‘avun ehlinden kurtarmıştık; (onlar) sizi azâbın en kötüsüne (evlâd acısına) ma‘ruz bırakıyorlardı. (Yeni doğan) oğullarınızı öldürüp, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) ise hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda, (size) Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.</p>
<p>142. Ve Mûsâ ile otuz gece için va‘dleştik, hem bunu on (gece daha ilâve etmek) ile tamamladık; böylece Rabbisinin ta‘yîn ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı ve Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslâh et ve fesad çıkaranların yoluna uyma!”<br />
 Mûsâ (as), Cenâb-ı Hakk’ın emriyle Zilka‘de ayının tamâmını oruçla geçirmiş ve bu sürenin sonunda da ağzını misvaklamıştı. Cenâb-ı Hakk ise, katında makbûl olan oruçlu ağzının kokusuyla ona hitâb etmek murâd ettiğinden, on gün daha oruç tutmasını emretmiş, o da önceki otuz günün üzerine, Zilhıcce ayında on gün daha oruç tutmuştu. (Nesefî, c. 2, 109)</p>
<p>143. Mûsâ ta‘yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: “Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!” dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: “(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!” dedi.<br />
 “Şu fıkra (bahis) ile Tûr-i Sinâ’daki münâcât-ı Mûseviyede (Mûsâ Aleyhisselâm’ın duâsında) vukū‘ bulan (meydana gelen) tecelliye-i celâliye (celâl tecellîsi) heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten (korku verici hâlden) taşların etrâfa yuvarlanması olan vâkıa-yı meşhûreyi ihtâr ile (meşhur hâdiseyi hatırlatmakla) şöyle bir ma‘nâyı ders veriyor ki: ‘Ey Kavm-i Mûsâ! Nasıl, Allah’dan korkmuyorsunuz? Hâlbuki taşlardan ibâret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip dağılıyor ve sizden ahz-ı mîsâk (söz almak) için üstünüzde Cebel-i Tûr’u (Tûr Dağı’nı) tuttuğunu, hem taleb-i rü’yet (Allah’ı görmek istemesi) hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz hâlde, ne cesâretle onun haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasâvette bulunduruyorsunuz?’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 76)</p>
<p>144. (Allah) buyurdu ki: “Ey Mûsâ! Şübhesiz ki ben gönderdiklerimle (sana vahyettiklerimle) ve (seninle) konuşmamla seni insanların üzerine seçtim. Artık (lütfumdan) sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”</p>
<p>145. Hem (biz,) bir nasîhat ve herşey için bir açıklama olmak üzere, ona (Tevrât’a âid) levhalarda herşeyi yazdık da (dedik ki): “Bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, bunların (takvâ cihetiyle) en güzelini tutsunlar! Size, yakında (görüp ibret almanız için) fâsıkların (harâb olmuş) yurdunu göstereceğim.”</p>
<p>146. Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mu‘cizeyi görseler de (yine) ona îmân etmezler.<br />
 “(İnsan) hikmet-i hılkatini (yaratılışının gāyesini) unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik (sâhib) i‘tikād etse (kabûl etse), o vakit emânette hıyânet eder, وَقَدْ خاَبَ مَنْ دَسّٰيهاَ [Onu (o nefsi, isyânıyla) örten ise, mutlakā hüsrâna uğramıştır!] altında dâhil olur. (&#8230;)<br />
İşte ‘ene’ (insanın benlik duygusu), şu hâinâne vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır (tam bir câhilliktedir). Binler fünûnu (fenleri) bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir (en büyük bir cehâlettir). Çünki duyguları, efkârları (fikirleri) kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini (Allah’ı tanıtan nûrlarını) getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek (devâm ettirecek) bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka (tam bir ma‘nâsızlık) sûretini (şeklini) alır. Çünki şu hâldeki ‘ene’nin rengi, şirk ve ta‘tîldir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o ‘ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.” (Sözler, 30. Söz, 218) </p>
<p>147. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, onların amelleri boşa gitmiştir. (Onlar) yapmakta olduklarından başka bir şeyle mi cezâlandırılacaklar (sanıyorlar)?<br />
 “Her baharda haşr-i ekberden (kıyâmetteki en büyük dirilmeden) daha garib binlerle haşirleri inşâ eden, mükâfât ve mücâzât (cezâ) için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyâmeti getireceğini umum enbiyâsına (peygamberlerine) binlerle def‘a va‘d ve ahdeden ve Kur’ân’da haşrin vukūuna binlerle işâretle berâber, bin aded âyetlerinde sarâhaten (açıkça) hükmedip tehdid ve taahhüd eden bir Kadîr-i Cebbâr’ın, bir Kahhâr-ı zü’l-Celâl’in o kadar va‘dlerini tekzib (yalanlama) ve kudretini inkâr hükmünde olan inkâr-ı haşir (âhireti inkâr) hatâsını irtikâb edenlere (işleyenlere) Cehennem azâbı adâlettir.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 156)</p>
<p>148. Ve kendisinin (Tûr dağına gitmesinin) ardından Mûsâ’nın kavmi, ziynet eşyâlarından (yapılmış) böğürmesi olan bir buzağı heykelini (ilâh) edindiler; görmediler mi ki gerçekten o, ne onlarla konuşuyor, ne de onlara bir yol gösteriyor! Onu (ilâh) edindiler ve zâlimler oldular.</p>
<p>149. Nihâyet (pişmanlık) ellerine düşürüldü (ve üzüntülerinden ellerini ısırır oldular) da, şübhesiz kendilerinin gerçekten saptıklarını görünce: “Yemîn olsun ki, eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bize mağfiret etmezse, muhakkak hüsrâna uğrayanlardan olacağız!” dediler.</p>
<p>150. Böylece Mûsâ (Tûr dağından, onların yaptıklarından dolayı) kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce: “Bana ardımdan ne kötü halef oldunuz! Rabbinizin emrine (sabretmeden) acele mi ettiniz?” dedi. (Tevrât) levhaları(nı yere) bıraktı ve kardeşinin başından tuttu, onu kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi de:) “(Ey) anamın oğlu! Doğrusu (bu) kavim beni hırpaladı ve nerede ise beni öldürüyorlardı! Artık düşmanları bana güldürme ve beni (bu) zâlimler gürûhuyla berâber tutma!” dedi.</p>
<p>151. (Mûsâ:) “Rabbim! Bana ve kardeşime mağfiret eyle ve bizi rahmetine koy! Çünki sen, merhametlilerin en merhametlisisin!”<br />
 “*اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ*[Merhametlilerin en merhametlisi] gibi ta‘bîrâttaki müvâzene (karşılaştırma), Cenâb-ı Hakk’ın vâki‘deki (gerçekteki) sıfât ve ef‘âli (fiilleri), sâir o sıfât ve ef‘âlin nümûnelerine mâlik (sâhib) olanlarla müvâzene ve tafdil (üstün tutma) değildir. Çünki bütün kâinâtta cin ve ins ve melekte olan kemâlât (yüksek vasıflar), O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvâzeneye gelebilir? Belki müvâzene, insanların ve bâhusus (bilhassa) ehl-i gafletin nazarına göredir.<br />
Meselâ: Nasıl ki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itâat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; pâdişâhı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: ‘Yâhu, pâdişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.’ Şimdi şu söz, vâki‘deki pâdişâhın haşmetli hakīkī kumandanlığıyla, onbaşının cüz’î, sûrî (görünüşteki) kumandanlığını müvâzene değil; çünki o müvâzene ve tafdil, ma‘nâsızdır. Belki neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına (bağlılığına) göredir ki, onbaşısını tercîh eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.” (Sözler, 32. Söz, 283)</p>
<p>152. Şübhesiz ki buzağıyı (ilâh) edinenler yok mu, onlara yakında Rablerinden bir gazab ve dünya hayâtında bir zillet erişecektir. İşte iftirâ edenleri ise, böyle cezâlandırırız.</p>
<p>153. Kötülükleri yapıp da sonra ardından tevbe edip îmân edenler ise, muhakkak ki Rabbin bunun (bu tevbenin) ardından, elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>154. Nihâyet Mûsâ’nın öfkesi yatışınca, levhaları aldı. Onların (bir) nüshasında ise, o kimseler için bir hidâyet ve bir rahmet vardır ki, onlar Rablerinden korkarlar.</p>
<p>155. Ve Mûsâ, ta‘yîn ettiğimiz vakit(te ta‘yîn ettiğimiz yere gelip mağfiret dilemeleri) için kavminden (buzağıya tapmayan) yetmiş adam seçti.<br />
 Bu kişiler Mûsâ (as) ile Tûr-i Sinâ’ya çıktıklarında hep birlikte secde hâlinde iken, Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ (as)’a, olan hitâbını işittiler. Kendilerini kaplayan sis açıldığında, mazhar oldukları feyze kanâat etmeyerek, onun yanına geldiler ve: “Allah’ı açıkça görmedikçe sana îmân etmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine, oracıkta şiddetli bir sarsıntı ile helâk edildiler, ya da o îkazın korkusundan, elden ayaktan kesilerek ölü gibi oldular. (Râzî, c. 8/15, 19) </p>
<p>156. Ve (Mûsâ:) “Bize bu dünyada da, âhirette de iyilik yaz; şübhesiz ki biz sana yöneldik.” (dedi). (Allah ise) buyurdu ki: “Azâbımı, (kötülük yapanlardan) dilediğime isâbet ettiririm. Rahmetim ise herşeyi kaplamıştır. Fakat (âhirette) onu (günahlardan) sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize îmân edenlere yazacağım!”</p>
<p>157. (Onlar, Mûsâ ve Îsâ’ya îmân edip tâbi‘ oldukları gibi) yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de kendisini (ismini ve sıfatlarını) yazılı buldukları o resûle, o ümmî<br />
 Bakınız; (sahîfe 374, hâşiye 2)<br />
 Burada zikredilen “ümmî” kelimesi, okuma ve yazması olmayan demek olup Resûl-i Ekrem (asm)’ın vasıflarından biridir. (Kurtubî c. 4/7, 298)<br />
“Evet, okumak ve yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu hâlde, on dört asrın ukalâsını (akıl sâhiblerini) ve feylesoflarını hayrette bırakan ve edyân-ı semâviyede (semâvî dinlerde) birinciliği kazanan bir dîn ile birden, hem tecrübesiz hem def‘aten (ânî olarak) meydana çıkması emsâl (benzer) kabûl etmez bir hâlet (vaziyet) olduğu hâlde, sözlerinden, fiillerinden, hâllerinden çıkan İslâmiyet, her zamanda üç yüz elli milyon insanın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne (terbiye ederek) ders vermesi ve ma‘nevî terakkıyâta (yükselmeye) sevk etmesi, emsâlsiz bir hâlettir.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 581-582)</p>
<p>158. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben, sizin hepinize, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan Allah’ın (gönderdiği) peygamberiyim. O’ndan başka ilâh yoktur; (O) hayat verir ve (O) öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî peygamber olan Resûlüne îmân edin; o (peygamber) ki, Allah’a ve O’nun kelimelerine (kitablarına) îmân eder; ona tâbi‘ olun ki hidâyete eresiniz.”<br />
 “Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî (âhiret ameli) istersen ve her bir dakīka-i ömrünü bir ömür kadar fâideli görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzûra kalb etmeyi (çevirmeyi) seversen, sünnet-i seniyeye ittibâ‘ et (tâbi‘ ol). Çünki bir muâmele-i şer‘iyeye (şeriatin ta‘rîf ettiği işlere) tatbîk-ı amel ettiğin vakit, bir nevi‘ huzur veriyor. Bir nevi‘ ibâdet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor. (&#8230;) Demek sünnet-i seniyeye tatbîk-ı amel etmekle (amellerini sünnete göre yapmakla) bu fânî ömür, bâkī meyveler verecek bir hayât-ı ebediyeye medâr (vesîle) olacak olan fâideler elde edilir. فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ* [Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî peygamber olan Resûlüne îmân edin; o (peygamber) ki, Allah’a ve O’nun kelimelerine (kitablarına) îmân eder; ona tâbi‘ olun ki hidâyete eresiniz] fermânını dinle! Şeriat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları (hükümleri) içinde cilveleri (parıltıları) intişâr eden (yayılan) esmâ-i hüsnânın (Allah’ın en güzel isimlerinden) herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi‘ (büyük bir mazhar) olmağa çalış!” (Sözler, 24. Söz, 150) </p>
<p>159. Mûsâ’nın kavminden bir cemâat de vardır ki, (insanlara) hak ile doğru yolu gösterirler ve onunla adâleti tatbîk ederler.</p>
<p>160. Onları (İsrâiloğullarını) on iki kabîleye, ümmetlere ayırdık. (Tîh çölünde) kavmi kendisinden su isteyince Mûsâ’ya: “Asânla taşa vur!” diye vahyettik. (Taşa vurunca) hemen ondan on iki pınar fışkırdı!<br />
 “(Kur’ân) Benî İsrâil’e (İsrâiloğullarına) der: ‘Mûsâ Aleyhisselâm’ın asâsı gibi bir mu‘cizesine karşı, sert taş on iki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı hâlde, size ne olmuş ki Mûsâ Aleyhisselâm’ın bütün mu‘cizâtına karşı lâkayd kalıp, gözünüz kuru, yaşsız; kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 17)<br />
Ayrıca bakınız; (sahîfe 8, hâşiye 1)</p>
<p>161. Bir zaman onlara şöyle denilmişti: “Şu şehre (Kudüs’e) yerleşin; ondan dilediğiniz yerde yiyin;(Yâ Rab! Bizi affet!) deyin ve kapıdan secde eden (hürmetle eğilen) kimseler olarak girin ki sizin hatâlarınızı bağışlayalım. (Bu bağışlamadan sonra) yakında iyilik edenlere (mükâfâtlarını) daha da artıracağız.”</p>
<p>162. Fakat içlerinden zulmedenler, o sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdi; bu sebeble (biz de) zulmetmekte olduklarından dolayı üzerlerine gökten kötü bir azab gönderdik.<br />
 İsrâiloğullarının bir kısmı “Yâ Rab! Bizi affet!” ma‘nâsındaki حِطَّةٌ yerine, bir buğday dânesi ma‘nâsına gelen “Hınta” dediler. Onlar güyâ Hz. Mûsâ (as)’ın emrini, nazarlarında ehemmiyetsiz küçük bir şey yerine koyarak alay etmek istediler. Bu inkârları sebebiyle, birçok rivâyete göre, bir saat zarfında yirmi dört bin kişinin helâkine sebeb olan bir tâûn (vebâ) salgını ile cezâlandırıldılar. (Nesefî, c. 1, 92) </p>
<p>163. (Ey Resûlüm!) Onlara (o yahudilere), deniz kenarındaki o şehir (halkının hâlin)den sor! Bir zaman (onlar) Cumartesi gününde (o günün hürmetini ihlâl ederek) haddi aşıyorlardı; onlara balıkları Cumartesi günlerinde, suyun yüzüne çıkarak geliyordu; Cumartesi ta‘tîli yapmıyor oldukları gün ise, onlara gelmiyordu. İsyân etmekte olduklarından dolayı onları böyle imtihân ediyorduk.<br />
 Cenâb-ı Hakk İsrâiloğullarına Cumartesi günlerine hürmet etmeyi emretmiş ve onlara o gün balık avlamayı yasaklamıştı. Allah’dan bir imtihan olarak Cumartesi günü, balıklar su yüzüne çıkar ve sürüler hâlinde gelirdi. Onlar ise balıkları kanallar açarak denize bağladıkları havuzlara Cumartesi günü topluyor ve sonraki günlerde onları avlıyorlardı.<br />
Ebû Hureyre (ra)’ın bir rivâyetine göre Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: “Yahudilerin işlediğini siz işlemeyin! Onlar Allah’ın haram kılmış olduğunu, hîlelerin en basit ve en âdîsiyle helâl kılmak istediler.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 58)</p>
<p>164. Hani içlerinden bir cemâatte: “Allah’ın kendilerini helâk edici olduğu veya şiddetli bir azâb ile onları cezâlandırıcı olduğu bir kavme ne diye nasîhat ediyorsunuz?” demişti. (Nasîhat edenler ise:) “Rabbinize bir ma‘zeret (beyân etmek) için, bir de umulur ki (günah işlemekten) sakınırlar diye (nasîhat ediyoruz)!” dediler.</p>
<p>165. Artık ne zaman ki (onlar) kendilerine yapılan nasîhatleri unuttular, (biz de) kötülükten yasaklayanları kurtardık; zulmedenleri de isyân etmekte olduklarından dolayı şiddetli bir azâb ile yakaladık!</p>
<p>166. Buna rağmen (onlar), kendisinden yasaklandıkları şeylerde (ısrâr ile) isyân ettiklerinde, (biz de) onlara: “Aşağılık kimseler olarak, maymunlar olun!” dedik.<br />
 İbn-i Abbâs (ra)’dan gelen bir rivâyete göre bu tâife, ibret-i âlem olmak üzere üç gün maymun olarak kalmışlar, insanlar onları gördükten sonra helâk olmuşlardır. (Râzî, c. 8/15, 43)</p>
<p>167. Bir vakit de Rabbin, muhakkak onların üzerine kıyâmet gününe kadar, kendilerini azâbın en kötüsüne ma‘ruz bırakacak kimseleri göndereceğini i‘lân etmişti. Şübhesiz ki Rabbin, elbette azâbı çabuk verendir. Yine muhakkak ki O, gerçekten Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>168. Onları (o yahudileri) ise yeryüzünde parça parça topluluklar hâlinde böldük. Onlardan bir kısmı sâlih kimselerdir, bir kısmı da bundan aşağıdır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihân ettik; tâ ki (kötülüklerden) dönsünler.</p>
<p>169. Buna rağmen onların ardından yerlerine, Kitâb’a vâris olan birtakım (kötü) kimseler geldi; şu değersiz dünyanın geçici menfaatini alıyorlar ve: “(Nasıl olsa) bize mağfiret edilecek!” diyorlar. Fakat kendilerine, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. </p>
<p>170. Kitâb’a sımsıkı tutunup namazı hakkıyla edâ edenler ise (bilsinler ki), şübhesiz biz, iyilik için çalışanların mükâfâtını zâyi‘ etmeyiz.<br />
 “Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin (âlimlerin ve evliyâların) ittifâkıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd (sonsuzluk) yolunda zâd ve zahîre (yol azığı), ışık ve burak (sür‘atli bir binek) ancak Kur’ân’ın evâmirini imtisâl (emirlerine uymak) ve nevâhîsinden ictinâb (yasaklarından kaçınmak) ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san‘at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.<br />
İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri (büyük günâhı) terk etmek ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Netîcesi ve meyvesi ve fâidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın.” (Sözler, 7. Söz, 19)</p>
<p>171. Bir zaman (Tûr) dağı(nı), bir gölgelikmiş gibi üzerlerine kaldırmıştık da, gerçekten onu (üstlerine düştü düşecek) olan bir şey zannetmişlerdi. (Onlara:) “Size verdiğimizi (Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olanları hatırlayın, tâ ki (ona muhâlefetten) sakınasınız!” (diye emretmiştik).</p>
<p>172. Hani Rabbin, Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkarıp da onları kendilerine karşı şâhid tutmuştu (ve buyurmuştu ki:) “(Ben) sizin Rabbiniz değil miyim?” (Bütün ruhlar) *** *** (dediler ki:) “(Evet! Sen bizim Rabbimizsin!) Şâhid olduk!” Tâ ki kıyâmet günü: “Doğrusu biz bundan habersiz kimselerdik!” demeyesiniz.</p>
<p>173. Veya: “Daha önce ancak atalarımız şirk koşmuştu; (biz ise) onlardan sonra gelen bir nesil idik. Artık bâtılı (şirki, yeryüzüne) yerleştirenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” demeyesiniz diye (böyle yaptık).</p>
<p>174. Olur ki (küfürlerinden) dönerler diye âyetleri böyle açıklarız.</p>
<p>175. (Ey Resûlüm!) Onlara (o yahudilere) şu kimsenin haberini de oku ki, kendisine âyetlerimizi verdik de (o inkâr ederek) onlardan sıyrılıp çıktı; bunun üzerine şeytan onu peşine taktı; böylece azgınlardan oldu.<br />
 Bu şahıs, İsrâiloğulları âlimlerinden Bel‘am bin Baûra’dır. Mukaddes topraklara girmek husûsunda Mûsâ (as)’a muhâlefet ederek, zorba hükümdarlara yardımda bulunmuştu. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 142) </p>
<p>176. Hâlbuki dileseydik onu onlarla (verdiğimiz âyetlerle) elbette yükseltirdik; fakat o, dünyaya meyletti ve nefsinin arzusuna uydu. İşte onun misâli, köpeğin misâli gibidir! Üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, onu bıraksan da dilini çıkarıp solur! İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin misâli budur!<br />
 “Esbâb (sebebleri) ve vesâiti (vâsıtaları) insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakārete (ma‘nen alçalmaya) sebeb olur. Meselâ: Kelb (köpek), bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile (güzel sıfatla) muttasıftır ve o sıfatlarla iştihâr etmiştir (meşhur olmuştur). Hattâ sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel (meşhûr) olmuştur. Kelbin bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine mübârek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında kelb mübârek değil necîsü’l-ayn (bizzat pis) addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi mübârek hayvanlarda, insanların o hayvanlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı hâlde, insanlarca aziz ve mübârek addedilmektedirler. Bunun esbâbı ise, kelbde hırs marazı (hastalığı) fazla olduğundan esbâb-ı zâhiriyeye (görünen sebeblere) öyle bir ihtimâm ile (ehemmiyet vererek) yapışır ki, Mün‘im-i Hakīkī’den (asıl ni‘met verenden) bütün bütün gaflete sebeb olur. Binâenaleyh kelb, vâsıtayı müessir (te’sir sâhibi) bilir. Müessir-i Hakīkī’den (gerçek te’sir sâhibi olan Allah’dan) yaptığı gaflete cezâ olarak tencis hükmünü almıştır ki tâhir (temiz) değildir. Çünki hükümler, hadler (suça binâen verilen cezâlar) günahları affettirir. İşte kelb de beyne’n-nâs (insanlar arasında) tahkir darbesini, gafletine keffâret olarak yemiştir.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 59)</p>
<p>177. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine de zulmetmekte olan kavmin misâli ne kötüdür!</p>
<p>178. Allah kimi (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirirse, işte hidâyete eren odur.<br />
 Allah’ın hidâyete erdirmesi ve dalâlete atması hakkında bakınız; (sahîfe 294, hâşiye 1)</p>
<p>179. Celâlim hakkı için, cinlerden ve insanlardan birçoğunu (kendi irâdeleriyle hak edecekleri üzere) Cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, (ancak kendi küfürleri sebebiyle artık) onlarla (hakkı zevk edip) anlamazlar; onların gözleri vardır (ama) onlarla (Allah’ın delîllerini) görmezler; onların kulakları da vardır, (ama) onlarla (İlâhî nasîhatleri) işitmezler! İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da aşağıdırlar. İşte onlar, gāfillerin ta kendileridir.</p>
<p>180. Esmâü’l-Hüsnâ (en güzel isimler) ise Allah’ındır! Öyleyse O’na onlarla duâ edin;<br />
 “Bir adam hem hoca, hem zâbit (kumandan), hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, onun herbir dâirede birer nisbeti, birer vazîfesi, birer hizmeti, birer maâşı, birer mes’ûliyeti, birer terakkıyâtı (ilerlemesi) ve muvaffakiyetsizliğine (başarısızlığına) sebeb birer düşman ve rakībleri oluyor. Ve pâdişâha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisanlarla ondan meded (yardım) ister. Ve âmirinin çok ünvanlarına mürâcaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için, muâvenetini (yardımını) çok sûretlerle taleb eder. Öyle de, çok esmâya (isimlere) mazhar ve çok vazîfelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ (karşı karşıya) olan insan, münâcâtında (duâsında), istiâzesinde (Allah’a sığınırken) çok isimleri zikreder. Nasıl ki nev‘-i insanın medâr-ı fahrı (övünç kaynağı) ve elhak en hakīkī insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü’l-Kebîr nâmındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor; ateşten istiâze ediyor.” (Sözler, 24. Söz, 123)</p>
<p>181. Yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, (insanlara) hak ile doğru yolu gösterirler ve onunla adâleti tatbîk ederler.</p>
<p>182. Âyetlerimizi yalanlayanları ise, bilmedikleri yerden yavaş yavaş (helâke) yaklaştırırız.</p>
<p>183. Hem onlara mühlet veriyorum.<br />
  Kâfirlere mühlet verilmesi hakkında bakınız; (sahîfe 208, hâşiye 1)</p>
<p>184. Düşünmediler mi ki arkadaşlarında (Muhammed’de) hiçbir delilik yoktur. O ancak (Allah’ın azâbı ile) apaçık bir korkutucudur.</p>
<p>185. Göklerin ve yerin melekûtuna (İlâhî tasarrufâtın açıkça göründüğü cihetine), Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? Artık ondan (Kur’ân’dan) sonra hangi söze îmân edecekler.</p>
<p>186. Allah kimi (küfrü sebebiyle) dalâlete atarsa, o takdirde onu hidâyete erdirecek kimse yoktur ve (Allah) onları azgınlıkları içinde bırakır da bocalayıp dururlar!</p>
<p>187. (Ey Habîbim!) Sana, “Onun gelip dayanması ne zaman?” diye kıyâmetten soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onu vakti (geldiği)nde ortaya çıkaracak ancak O’dur!” (O kıyâmet) göklerde ve yerde (olan bütün mahlûkāta) ağır gelmiştir! Size ancak ansızın gelecektir! Sanki sen ondan haberdarmışsın gibi, sana soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır; fakat insanların çoğu (bu ilmin Allah’a âid olduğunu) bilmezler!”<br />
 Kıyâmet vaktinin gizli olması hakkında bakınız; (sahîfe 312, hâşiye 1)</p>
<p>188. De ki: “Benim kendim için, Allah’ın dilemesi dışında, ne bir faydaya, ne de bir zarara mâlik değilim!<br />
 “Ey insan! Senin vücûdun sâhasında yapılan fiillerden ve işlerden senin yed-i ihtiyârında (irâdenin elinde) bulunanları, ancak binde bir nisbetindedir. Bâkī kalan (diğerleri) Mâlikü’l-mülk’e (mülkün gerçek sâhibine) âiddir. Binâenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuûr ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma! Mâlik’in (mülk sâhibinin) izni olmaksızın O’nun mülküne el uzatma! Şâyet gafletle kendi hesâbına bir iş yaptığın zaman haddini tecâvüz etme! Eğer Mâlik’in hesâbına olursa, istediğin şeyi al yap. Fakat izin ve meşîet (dileme) ve emri dâiresinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şeriattan öğrenirsin.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 69)</p>
<p>189. Sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yaratan ve ondan da gönlü ona ısınsın diye<br />
 “İnsanın en fazla ihtiyâcını tatmîn eden, kalbine mukābil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübâdele etsinler (değişsinler) ve lezâizde (lezzetlerde) birbirine ortak ve gamlı ve kederli şeylerde de yekdiğerine muâvin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte mütehayyir (şaşkın) kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden (düşünen) adam, velev (ister) zihnen olsun; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın ister. Kalblerin en latîfi (hoşu), en şefîkı (şefkatlisi); kısm-ı sânî (ikinci kısım) ile ta‘bîr edilen kadın kalbidir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 197-198)</p>
<p>190. Fakat (onların neslinden öyle insanlar da var ki, Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği (bu çocuk) hakkında O’na (Allah’a) birtakım ortaklar koşmağa başladılar. Hâlbuki Allah, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden pek yücedir.</p>
<p>191. Kendileri de yaratılıyor oldukları hâlde, hiçbir şey yaratamayacak şeyleri (Allah’a) şirk mi koşuyorlar?</p>
<p>192. Hâlbuki (bu putlar) ne onlara bir yardımda bulunabilirler, ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.</p>
<p>193. Eğer onları hidâyete de da‘vet etseniz, size tâbi‘ olmazlar. Siz onları çağırsanız da suskun kimseler olsanız da sizin için birdir.</p>
<p>194. Allah’dan başka tapmakta olduklarınız da sizin gibi kullardır; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi onları çağırın da size cevab versinler!</p>
<p>195. Onların yürüyecekleri ayakları mı var; yoksa tutacakları elleri mi var; yoksa görecekleri gözleri mi var; yoksa işitecekleri kulakları mı var? (Ey Resûlüm!) De ki: “(Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın; sonra bana (hep berâber) tuzak kurun da bana bir an bile mühlet vermeyin!” </p>
<p>196. “Şübhesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren Allah’dır ve O, bütün sâlih kimselere velîlik eder.”</p>
<p>197. O’ndan başka tapmakta olduklarınız ise, ne size yardımda bulunabilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.</p>
<p>198. Hâlbuki onları (o putları) hidâyete da‘vet etseniz, işitmezler! Çünki onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler!</p>
<p>199. (Ey Habîbim!) Af (ve kolaylık) yolunu tut; iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir!</p>
<p>200. Eğer şeytandan (gelen) bir vesvese seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın!<br />
  Şeytanın vesvese vermesi ve vesveseden kurtulma yolları hakkında bakınız; (Sözler, 21. Söz, 96-100; Lem‘alar, 13. Lem‘a, 71-91)</p>
<p>201. (Allah’dan) gerçekten sakınanlar, kendilerine şeytandan (gelen) bir vesvese dokunduğu zaman, (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp derhâl (hakīkati) gören kimselerdir.</p>
<p>202. (Şeytanların) kardeşlerine (kâfirlere) gelince, (şeytanlar) onları azgınlığa sürüklerler; sonra da yakalarını bırakmazlar.</p>
<p>203. Ve onlara (arzularına göre) bir âyet getirmediğin zaman: “Bunu da uydursaydın ya!” derler. De ki: “(Ben) ancak Rabbimden bana vahyolunana tâbi‘ olurum!” Bu (Kur’ân), îmân edecek bir topluluk için Rabbinizden (gelen) basîretler (deliller)dir ve bir hidâyet ve bir rahmettir.</p>
<p>204. Hem Kur’ân okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız!</p>
<p>205. Hem Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret; ve sakın gāfillerden olma!</p>
<p>206. Muhakkak ki Rabbinin katındakiler (melekler), O’na ibâdet etmekten kibirlenmezler. O’nu tesbîh ederler ve yalnız O’na secde ederler!<br />
 Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki “secde” âyetlerinin birincisidir. Kur’ân-ı Kerîm’de on dört secde âyeti vardır. Bu âyetlerin tamâmını veya bir kısmını yâhut sâdece meâlini okuyan veya dinleyen kimse “Tilâvet Secdesi” yapmak zorundadır. Bu secdeler Hanefî mezhebine göre vâcib, diğer üç mezhebe göre sünnettir. Osmanlı döneminde kırâat ta‘lîm eden talebelere secde yerlerini ve bunların hükümlerini öğretmek için şu beyitler de ezberletilirdi:<br />
“Geldi on dört yerde bil ki secde-i Kur’ân tamâm.<br />
Yedisi farz, üçü vâcib, dördü sünnet ey hemâm!<br />
Farz: A‘râf, Nahl, İsrâ, Ra‘d, Meryem, Hâc, Sâd.<br />
Vâcib: Furkān, Elif Lâm Mîm, Hâ Mîm vesselâm.<br />
Sünnet oldu: Neml, İkra’, Necm hem İnşikāk.<br />
Kāri’ ve sâmi‘ olana emreder Rabbü’l-Enâm!<br />
 (Okuyana ve işitene insanların Rabbi emreder.)”<br />
(Suâlli Cevablı Tecvid, 26)<br />
Tilâvet secdesi şu şekilde yapılır: Önce bu secdeye niyet edilir ve اللهُ اَكْبَرْ diyerek eller yukarı kaldırılmaksızın hemen secdeye gidilir. Üç def‘a*سُبْحاَنَ رَبِّيَ الْأَعْلٰي*denilerek, bir def‘a yapılan bu secdeden sonra ayağa kalkılır ve, *سَمِعْناَ وَ اَطَعْناَ غُفْرَانَكَ رَبَّناَ وَ اِلَيْكَ الْمَص۪يرُ*[İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!] âyeti, duâ niyetiyle okunur ve tilâvet secdesi böylece tamamlanmış olur. (Bilmen, c. 2, 1148)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/hayrat-meali/7-araf-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>7-Â&#8217;RAF SURESİ</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/7-araf-suresi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/7-araf-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 01:16:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Abdülbaki Gölpınarlı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI Türkçe Meali]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=453</guid>
		<description><![CDATA[Mekkîdir, ikiyüz altı âyettir. (İki yüz altı âyettir. Yalnız 163. âyeti Medenîdir. Sûrede A’râf adı verilen yerden bahsedildiği için bu isim verilmiştir.) Rahman ve Rahîm Allah Adıyla 1- Elif lâm mîm sâd. 2- Bu bir kitaptır ki insanları onunla korkutman, inananlara da öğüt vermen için sana indirildi; bu yüzden yüreğinde bir sıkıntı, göğsünde bir darlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mekkîdir, ikiyüz altı âyettir.<br />
(İki yüz altı âyettir. Yalnız 163. âyeti Medenîdir. Sûrede A’râf adı verilen yerden bahsedildiği için bu isim verilmiştir.)</p>
<p>Rahman ve Rahîm Allah Adıyla</p>
<p>1- Elif lâm mîm sâd. </p>
<p>2- Bu bir kitaptır ki insanları onunla korkutman, inananlara da öğüt vermen için sana indirildi; bu yüzden yüreğinde bir sıkıntı, göğsünde bir darlık hâsıl olmasın. </p>
<p>3- Rabbinizden size ne indirildiyse ona uyun, ondan başkalarını dost edinip onlara uymayın, fakat ne kadar da azınız öğüt tutmada. </p>
<p>4- Biz nice şehirler helâk etmişiz ki azâbımız gelip çattığı zaman ya geceydi; halk, uykuya dalmıştı, yahut da gündüzdü, öğle uykusundaydı, dinlenmedeydi. </p>
<p>5- Azâbımız geldiği zaman ancak, biz zulmetmiştik diye niyâz edebildiler. </p>
<p>6- Kendilerine peygamber gönderdiklerimizi de mutlaka sorguya çekeceğiz, peygamber olarak gönderdiklerimizi de sorumlu tutacağız. </p>
<p>7- Onlara, tam bir bilgiyle her şeyi nakledeceğiz, bizim bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki. </p>
<p>8- O gün tartı olacak, gerçektir bu. Kimlerin iyi amelleri, terazide ağır gelirse onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.</p>
<p>9- Kimlerin hafif gelirse onlardır âyetlerimizi inkâr ederek zulmettiklerinden kendilerine yazık edenler.(1)</p>
<p>10- Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme vâsıtalarını da halkettik, ne de az şükredersiniz.</p>
<p>11- Andolsun ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik size, sonra da meleklere, Âdem’e secde edin dedik, hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde edenlere katılmadı. </p>
<p>12- Tanrı, sana emrettiğim zaman neden secde etmekten çekindin, seni meneden sebep neydi dedi. O, ben ondan daha hayırlıyım dedi, beni ateşten halkettin, onu balçıktan yarattın. </p>
<p>13- Tanrı in oradan dedi, artık orada kalıp ululanamazsın, çık, şüphe yok ki sen alçaklardansın. </p>
<p>14- İblis, bana, tekrar dirilecekleri, kalkacakları güne kadar mühlet ver dedi. </p>
<p>15- Tanrı, şüphe etme ki mühlet verilenlerdensin dedi. </p>
<p>16- İblis, beni azdıran sensin dedi, onun için ben de andolsun ki onları senin doğru yolundan çıkarmak için pusu kurup oturacağım. </p>
<p>17- Sonra andolsun ki önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından çıkıp çatacağım onlara ve göreceksin ki çoğu şükür bile etmeyecek sana. </p>
<p>18- Tanrı, sen kınanmış, kovulmuşsun, çık oradan dedi, andolsun ki cehennemi sizinle ve sana uyanlarla dolduracağım. </p>
<p>19- Ey Âdem, sen ve eşin, cennete yerleşin, ikiniz de dilediğiniz şeyleri yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, çünkü zâlimlerden olursunuz.</p>
<p>20- Şeytan, onlara gizli kalmış olan avret yerlerini belirtip göstermek için ikisini de vesveselendirdi ve bu ağacın meyvesini yerseniz mutlaka iki melek haline gelir, yahut da ebedî ömre kavuşursunuz, onun için Rabbiniz sizi nehyetti dedi. </p>
<p>21- Ve yemin ederek şüphe yok ki dedi, ben size öğüt verenlerdenim. </p>
<p>22- Onları böylece aldattı. Derken o ağacın meyvesinden tadınca avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular. Rableri nidâ edip onlara dedi ki: Sizi, şu ağacın meyvesini yemeden menetmedim mi ve demedim mi ki Şeytan, hiç şüphe yok ki size apaçık bir düşmandır. </p>
<p>23- Her ikisi de Rabbimiz dedi, kendimize zulmettik biz, bizi yarlıgamazsan, bize acımazsan ziyankârlardan oluruz. </p>
<p>24- Tanrı, inin dedi, bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olacak ve yeryüzünde muayyen bir vaktedek kalmanız mukadder. </p>
<p>25- Orada dirileceksiniz dedi, orada öleceksiniz ve orada dirilip mezardan çıkarılacaksınız.</p>
<p>26- Ey Âdemoğulları, avret yerlerinizi örtecek libas ve giyip süsleneceğiniz elbise indirdik size. Tanrıdan çekinme elbisesine gelince: O, daha da hayırlıdır ve bunlar, insanların anıp öğüt almaları için indirilen Allah âyetlerindendir.</p>
<p>27- Ey Âdemoğulları, Şeytan, ananızı, babanızı cennetten çıkardığı ve avret yerlerini onlara göstermek için büründükleri elbiseyi sıyırıp üstlerinden attığı gibi sakın sizi de bir derde uğratmasın. O ve ona mensup olanlar, sizin göremeyeceğiniz yerlerden görür, kollar sizi. Şüphe yok ki biz Şeytanları, inanmayanlara dost ettik. </p>
<p>28- Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: Allah kesin olarak kötülüğü emretmez. Allah’a, bilmediğiniz şeyi mi isnâd ediyorsunuz? </p>
<p>29- De ki: Rabbim, adâletle hareket etmemi emretti bana ve her secde yerinde, her namazda yüzünüzü kıbleye döndürün, inancınızda, ibâdetinizde hâlis olup ona bağlanarak kulluk edin nasıl sizi o yarattıysa, meydana getirdiyse gene öylece dönüp onun tapısına varacaksınız. </p>
<p>30- Halkın bir bölüğünü doğru yola sevketmiştir, bir bölüğüyse sapıklığı haketti. Zanneder misiniz Allah’ı bırakıp da Şeytanları dost edinenler doğru yolu bulmuşlardır? </p>
<p>31- Ey Âdemoğulları, namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi giyin, süslenin ve yiyin, için, israf etmeyin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez. </p>
<p>32- De ki: Allah’ın kulları için meydana getirdiği süslenilecek şeylerle rızık olarak verdiklerinin içinden tertemiz şeyleri kim harâm etmiştir ki? De ki: Bunlar, dünyâda, inanan kişilerindir, âhiretteyse yalnız onlara âittir. Delilleri, bilenlere bu çeşit açıklamadayız. </p>
<p>33- De ki: Rabbin ancak açığa vurulabilen ve gizlenen kötülüklerle günahı, haksız yere isyan etmeyi ve hiçbir delil indirmediği halde Allah’a şirk koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri tutup Allah’a isnâd ederek söylemenizi harâm etmiştir. </p>
<p>34- Her ümmetin başına gelecek musîbete bir zaman takdîr edilmiştir. Mukadder olan o zaman gelip çattı mı o musîbeti ne bir an geriye atabilirler, ne bir an ileriye alabilirler. </p>
<p>35- Ey Âdemoğulları, size, içinizden peygamberler gelip âyetlerimi okuyunca çekinen ve hallerini ıslah edenlere ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar.</p>
<p>36- Âyetlerimizi inkâr edenler ve onları kabûl etmeyi ululuklarına yediremeyenlerse cehennem ehlidir ve orada ebedî kalır onlar. </p>
<p>37- Yalan yere Allah’a iftirâ edenden, yahut onun âyetlerini inkâr eyleyenden daha zâlim kimdir ki? Kitaptan nasipleri neyse erişecek onlara; sonunda canlarını almak için elçilerimiz, onlara gelip çatınca Allah’ı bırakıp da kulluk ettiğiniz, kendilerini çağırıp durduğunuz putlar Nerede diyecekler. Onlar da kaybolup gittiler diyecekler ve kâfir olduklarına dâir kendileri, kendilerinin aleyhinde tanıklık edecekler.</p>
<p>38- Cinlerden ve insanlardan, sizden önce gelip geçen ümmetler arasında siz de girin ateşe diyecek. Her ümmet, ateşe girdikçe kendi dindaşına lânet edecek, sonunda birbiri ardınca hepsi de orada toplanacak. Son girenler, evvelce girenler için Rabbimiz diyecekler, işte bunlar bizi doğru yoldan çıkardı, bir kat daha fazla azâb et onlara. Her zümre için diyecek, kat-kat fazla azap var ama siz bilmezsiniz. </p>
<p>39- Evvelce girenler, sonrakilere diyecekler ki: Sizin bir üstünlüğünüz yok bize, kazandığınız suçlar yüzünden tadın azâbı. </p>
<p>40- Âyetlerimizi yalan sayıp onlara inanmaya tenezzül etmeyenlere gök kapıları kesin olarak açılmaz ve deve iğne yoradamından geçer de onlar gene cennete giremezler ve biz, mücrimleri işte böyle cezâlandırırız.(2)</p>
<p>41- Onlara, cehennemde ateşten döşekler, üstlerinde de ateşten örtüler var ve biz, zâlimleri böyle cezâlandırırız. </p>
<p>42- İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara gelince; hiç kimseye takatinden aşırı bir teklifte bulunmayız, onlardır cennet ehli ve orada ebedî kalır onlar. </p>
<p>43- Gönüllerindeki kini, hasedi gideririz, bulundukları yerlerin altından ırmaklar akar ve hamd Allah’a ki derler, doğru yolu buldurdu da bu nîmetlere kavuşturdu bizi; Allah hidâyet etmeseydi doğru yolu bulamazdık; andolsun ki Rabbimizin peygamberleri gerçek olarak geldiler ve onlara işte yaptığınız işlere karşılık mîras olarak elde ettiğiniz cennet diye nidâ edilir. </p>
<p>44- Cennet ehli, cehennem ehline biz, Rabbimiz bize neler vaadettiyse gerçek olarak hepsini bulduk, hepsini elde ettik, siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek bir sûrette elde ettiniz mi diye nidâ eder, onlar da evet derler, derken aralarında bir münâdî, Allah’ın lâneti zâlimlere diye bağırır. </p>
<p>45- O zâlimlere ki halkı Allah yolundan menederlerdi o yolun eğri bir hâle gelmesini isterlerdi ve onlar âhireti inkâr ederlerdi. </p>
<p>46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir örtü var ve A’râf üstünde erler var ki herkesi, yüzlerinden tanırlar ve cennet ehline esenlik size diye nidâ ederler. Onlar, henüz cennete girmemişlerdir ama girmeyi umarlar. </p>
<p>47- Gözleri cehennemler tarafına ilişince Rabbimiz derler, bizi zulmeden kavimle berâber etme. </p>
<p>48- A’râf erleri, yüzlerinden tanıdıkları kişilere nidâ edip derler ki: Ne malınızın çok oluşu, ne sayınızın fazla bulunuşu, ne de kulluk etmeye tenezzül etmeyip ululanmanız bir fayda vermedi size.(3)</p>
<p>49- Allah, onları rahmetine nâil etmez diye yemin ettiğiniz kişiler, bunlar değil miydi? Sonra bunlara girin cennete denir, ne korku vardır size, ne de mahzun olursunuz. </p>
<p>50- Cehennem ehli, cennet ehline bize biraz su verin, yahut Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize de ihsân edin diye bağırırlar. Cennetlikler, şüphe yok ki derler, Allah suyu da, bize verdiklerini de kâfirlere harâm etmiştir. </p>
<p>51- Onlar, dinlerini eğlence ve oyun saymışlardır, dünyâ yaşayışı, onları aldatmıştır. Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unutup bile-bile âyetlerimizi inkâr ettilerse biz de bugün onları unuturuz. </p>
<p>52- Biz onlara öyle bir kitap gönderdik ki onu bilgiyle açıkladık, o kitapta, ne lazımsa hepsini bildirdik, inananlara doğru yolu gösterir ve rahmettir. </p>
<p>53- Onlar, kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar ancak? Bir gün o söylenen şeyler, o sözlerin sonucu gelecek de evvelce onu unutanlar, gerçekten de Rabbimizin peygamberleri diyecekler, hak olarak gelmişlerdi; şimdi şefaatçilerden biri var mı ki şefaat etsin bize, yahut da tekrar dünyâya dönmemize imkân verilse de oradayken yaptığımız işlerden başka işler yapsak. Gerçekten de kendilerine yazık etmişlerdir, aslı yokken inanıp durdukları mabutla da onları bırakmış, kaybolup gitmiştir.(4)</p>
<p>54- Şüphe yok, Rabbimiz, öyle bir Allah’tır ki gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmıştır da sonra Arşa hâkim ve mutasarrıf olmuştur; aceleyle ve durmadan geceyi takib eden gündüze gecenin örtüsünü atar, o örtüyle örter onu ve güneş de onun emrine râm olmuştur, ay da, yıldızlar da. İyice bil ki yaratış da onun, buyruk da; âlemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne de yücedir. </p>
<p>55- Duâ edin Rabbinize yalvarıp yakararak gizlice. Şüphe yok ki o, duâda haddini aşanları sevmez. </p>
<p>56- Düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculukta bulunmayın ve ona, azâbından korkarak, lûtfunu da umarak duâ edin. Şüphe yok ki Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere pek yakındır. </p>
<p>57- Öyle bir mabuttur ki rahmetinden önce müjdeci olarak rüzgârları yollar. Sonucu rüzgârlar, ağır yağmur bulutlarını yüklenince onları ölmüş bir ülkeye sevk ederiz, oraya böylece yağmur yağdırırız da her çeşit meyveler yetiştiririz. Düşünün de ibret almaya bakın, çünkü biz, ölüyü de işte böyle diriltiriz. </p>
<p>58- Temiz ülkenin nebatı, Rabbinin izniyle çıkar, çorak yerdense pek az bir mahsul elde edilir. İşte biz, şükreden topluluğa delillerimizi bu çeşit tekrar edip durmadayız.(5)</p>
<p>59- Andolsun ki Nûh’u, kavmine peygamber olarak gönderdik de ey kavmim dedi, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Şüphe yok ki ben, büyük bir günün azâbına uğrayacağınızdan korkuyorum.(6)</p>
<p>60- Kavminden ileri gelenler, şüphe yok ki dediler, biz seni apaçık bir sapıklık içine dalmış görmedeyiz. </p>
<p>61- O, ey kavmim dedi, bende sapıklık yok, fakat ben, âlemlerin Rab-binden gelen bir elçiyim. </p>
<p>62- Rabbimin bildirdiği haberleri size tebliğ etmede ve size öğüt vermedeyim ve Allah bana bildiriyor da sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum ben. </p>
<p>63- Sizi korkutmak, sakınmanızı temin etmek ve böylece de rahmete nâil olmanızı sağlamak için içinizden birisine Rabbinizden vahiy gelmesine şaşıyor musunuz? (7) </p>
<p>64- Fakat onlar, onu inkâr ettiler, yalancı saydılar, biz de onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayanları suya boğduk. Şüphe yok ki onlar kör bir kavimdi. </p>
<p>65- Âd kavmine kardeşleri Hûd’u yolladık da ey kavmim dedi, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Hâlâ mı çekinmeyeceksiniz?105</p>
<p>66- Kavminin kâfir olanlarından ileri gelenler, şüphe yok ki dediler, biz seni sapıklık, bilgisizlik içine dalmış görmedeyiz ve sanıyoruz ki yalancılardansın sen. </p>
<p>67- O, ey kavmim dedi, bende sapıklık, bilgisizlik yok, fakat ben, âlemlerin Rabbinden gelen bir elçiyim. </p>
<p>68- Rabbimin bildirdiği haberleri size tebliğ etmedeyim ve ben size emniyet edilecek bir öğütçüyüm. </p>
<p>69- Sizi korkutmak için içinizden birisine Rabbinizden vahiy gelmesine şaşıyor musunuz? Hatırlayın ki sizi Nûh kavminden sonra hükümdâr etti, boy-pos, kuvvet-kudret bakımından da onlardan üstün etti sizi. Siz de Allah’ın nîmetlerini anın da murâdınıza erin, kurtulun.</p>
<p>70- Dediler ki: Sen bize tek Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın taptıklarını bırakmamızı sağlamak için mi geldin? Doğru söyleyenlerdensen tehdît ettiğin şeyi meydana getir bakalım.</p>
<p>71- O, Rabbinizden azâba ve gazaba uğramayı hakettiniz dedi, Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği ve ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım adlar için benimle çekişmeye kalkıyorsunuz demek, o halde bekleyin, şüphe yok ki ben de sizinle berâber bekleyenlerdenim. </p>
<p>72- Onu ve onunla berâber olanları rahmetimizle kurtardık da âyetlerimizi yalanlayanların ve inanmayanların kökünü kestik.(8)</p>
<p>73- Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Ey kavmin dedi, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir, işte şu Allah’ın mahlûku dişi deve, size bir mucizedir o. Bırakın da Allah’ın yarattığı yeryüzünde otlayıp dursun ve ona kötülükle dokunmayın, sonra sizi elemli bir azâba uğratır. </p>
<p>74- Hatırlayın ki sizi Âd kavminden sonra hükümdâr etti ve yeryüzüne yerleştirdi, ovalarında köşkler kuruyor, dağlarında, kayaları yontup evler yapıyorsunuz. Allah’ın nîmetlerini anın ve yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. </p>
<p>75- Kavminin ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler, âciz sayıp hor gördükleri kimselerden ona iman etmiş olanlara, siz Sâlih’i, Rabbinden gönderilmiş mi biliyorsunuz dediler. Onlar da biz dediler, onun vâsıtasıyla gönderilenlere inandık. </p>
<p>76- O ululanmak isteyenler, o kibirliler, dediler ki: Hiç şüphe yok ki biz, sizin inandıklarınızı inkâr ettik, kâfir olduk. </p>
<p>77- Dişi deveyi, ayaklarını kesip öldürdüler ve Rablerinin emrinden çıktılar, isyan ettiler ve ey Sâlih dediler, peygamberlerdensen tehdîd ettiğin şeyi yap bize bakalım. (9)</p>
<p>78- Derken onlar şiddetli bir sesle azâba uğradılar, yurtlarında diz çökmüş bir halde yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler.</p>
<p>79- Sâlih, onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki ben size Rabbimin bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt verdim ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz. </p>
<p>80- Lût’u da gönderdik ve hani kavmine demişti ki: Sizden önce âlemlerde hiçbir kimsenin yapmadığı kötülüğü mü yapacaksınız?107</p>
<p>81- Çünkü siz kadınları bırakıp şehvetle erkekleri kullanmadasınız ve siz, ancak haddini aşmış bir kavimsiniz. </p>
<p>82- Kavminin cevâbı ancak şu söz olmuştu, onları şehrinizden çıkarın demişlerdi, onlar pek fazla temiz olmak isteyen kişiler. </p>
<p>83- Onu ve akRabasını kurtardık, ancak karısı kurtulmadı ve o, kavmiyle kalanlardandı. </p>
<p>84- Onlara yağmur gibi taş yağdırdık, bak da gör suçluların sonucu ne olmuş. </p>
<p>85- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i gönderdik de ey kavmim dedi, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir size, artık kileyi doğru ölçün, teraziyi doğru tartın, insanların haklarını yemeyin ve düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnanmışsanız bunlar, daha hayırlıdır size.(10)</p>
<p>86- İnananları tehdît ederek Allah yolundan menetmek ve o yolun eğri bir hâle gelmesini sağlamak için her yolun başında oturup pusu kurmaya kalkmayın ve hatırlayın o zamânı ki azlıktınız, o sizi çoğalttı. Bozgunculukta bulunanların sonuçları ne olmuş, ne hale gelmişler, bakın da görün. </p>
<p>87- Sizin bir kısmınız, benimle gönderilene inanır, bir kısmınız inanmazsa Allah, aramızda hükmedinceye dek sabredin ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır. </p>
<p>88- Kavminin ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler, ey Şuayb dediler, mutlaka seni de, sana inananları da hep berâber ya şehrimizden çıkaracağız, yahut da bizim dinimize dönersiniz. O da dedi ki: Biz istemesek de zorla mı yapacaksınız bunu? </p>
<p>89- Fakat Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tutar da tekrar sizin dininize dönersek yalan yere Allah’a iftirâ etmiş oluruz. Artık o dine dönmemize imkân yok, meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye. Rabbimizin bilgisi her şeye yeter, her şeyi şâmildir. Allah’a dayandık biz. Rabbimiz, sen bizimle kavmimizin arasında gerçek olanı hükmet ve sen, hükmedenlerin en hayırlısısın. </p>
<p>90- Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar, Şuayb’e uyduğunuz takdîrde andolsun ki dediler, zarara uğrarsınız. </p>
<p>91- Derken, şiddetli bir depremle azâba uğradılar, yurtlarında diz çökmüş bir halde yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler. </p>
<p>92- Şuayb’i yalanlayanlar, sanki oralarda hiç oturmamışlar, hiç yaşamamışlardı, Şuayb’i yalanlayanlar, asıl zarara uğramışlardı. </p>
<p>93- Şuayb, onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki ben size Rabbimin bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acıklanabilirim? </p>
<p>94- Hiçbir şehre peygamber göndermedik ki oranın halkını, yola gelsinler de yalvarıp yakarsınlar diye can ve malca bir sıkıntıya, bir azâba uğratmayalım. </p>
<p>95- Sonra da kötülük yerine iyilik verdik, çoğaldılar ve atalarımız da malca zarara uğramışlardı, genişliğe kavuşmuşlardı, bu, böyledir dediler de ansızın onları azâba uğrattık, anlamadılar bile. </p>
<p>96- Memleketlerin halkı inansalar ve çekinselerdi gökyüzünden üstlerine bereket yağdırır, yeryüzünden bereket fışkırtırdık, fakat inkâr ettiler de kazandıkları suç yüzünden onları azâba uğrattık. </p>
<p>97- Memleketlerdeki halk, uykuya dalmışken geceleyin ansızın azâbımızın gelip çatmayacağından emin mi? </p>
<p>98- Yahut memleketlerdeki halk, kuşluk çağı oynayıp dururken azâbımızın birdenbire gelmeyeceğinden emin mi?</p>
<p>99- Bütün bunlardan sonra Allah azâbından emin mi olurlar? Allah azâbından emin olanlar, ancak zarara uğramış topluluklardır. </p>
<p>100- Oralarda yaşayanların helâkinden sonra mîraslarına konarak yurtlarını elde edenler, hâlâ anlamazlar mı ki dilersek, suçları yüzünden onları da musîbetlere uğratırız ve kalplerini mühürleriz de işitmezler. </p>
<p>101- İşte bu yurtlara âit bâzı vukuâtı anlatmadayız sana. Andolsun ki peygamberleri, apaçık delillerle geldi onlara, fakat önce inkâr ettikleri, yalan saydıkları şeylere inanmadılar. İşte Allah, kâfirlerin gönüllerini böyle mühürler. </p>
<p>102- Onların çoğunu, sözlerinde durur bulmadık ve çoğunu ancak hadlerini aşmış kötü kişiler bulduk. </p>
<p>103- Onlardan sonra da Mûsâ’yı, delillerimizle Firavun’a ve Firavun’un kavminden ileri gelenlere gönderdik, fakat kendilerine zulmetti onlar, bak da gör, bozguncuların sonucu ne olmuştur.(11)</p>
<p>104- Mûsâ dedi ki: Ey Firavun, şüphe yok ki ben, âlemlerin Rabbin-den gelen bir peygamberim. </p>
<p>105- Allah hakkında ancak gerçek sözü söylemem borçtur bana. Rabbi-nizden apaçık bir delille geldim size, İsrailoğullarını benimle gönder. </p>
<p>106- Firavun, apaçık delille geldiysen ve doğru söz söyleyenlerdensen göster o delili dedi. </p>
<p>107- Mûsâ, sopasını yere attı, derken sopa apaşikâr kocaman bir yılan oldu. </p>
<p>108- Elini koltuğuna sokup çıkarınca bakanlar gördüler ki bembeyaz, parıl-parıl parlayan bir el. </p>
<p>109- Firavun’un kavminden ileri gelenlerin bir kısmı, gerçekten de dediler, bu, bilgili bir büyücü. </p>
<p>110- Sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz şimdi? </p>
<p>111- Onunla kardeşini alıkoy da dediler, şehirlere adamlar gönder. </p>
<p>112- Ne kadar bilgili büyücü varsa hepsini tapına getirsinler. </p>
<p>113- Büyücüler, Firavun’un tapısına geldiler ve üst gelirsek elbette mükâfat var bize, değil mi dediler. </p>
<p>114- Evet dedi Firavun ve siz, mutlaka yakınlarımdan olacaksınız. </p>
<p>115- Dediler ki yâ Mûsâ, sen mi sopanı atacaksın, biz mi atalım önce? </p>
<p>116- Siz atın dedi. Attıkları anda halkın gözünü boyadılar, korkuttular ve büyük bir büyü yaptılar. </p>
<p>117- Mûsâ’ya, at sopanı diye vahyettik. Atınca koca bir yılan şekline giren sopa, onların yalancıktan meydana çıkardıklarını yuttu, hepsini silip süpürdü. </p>
<p>118- Böylece de hak üstün oldu, yerine geldi ve yaptıkları şeyler, mahvolup gitti. </p>
<p>119- Oracıkta yenildiler ve hor-hakıyr bir halde yaptıklarından ferâgat ettiler. </p>
<p>120- Ve büyücüler, hep birden secdeye kapandılar da. </p>
<p>121- İnandık dediler, âlemlerin Rabbine. </p>
<p>122- Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine. </p>
<p>123- Firavun, ben size izin vermeden önce ona inanıyor musunuz dedi, bu, şüphe yok ki halkını oradan çıkarmak için şehirde kurup düzdüğünüz bir düzen; yakında ne yapacağımı öğrenirsiniz. </p>
<p>124- Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazvari kestireceğim, sonra da hepinizi astıracağım. </p>
<p>125- Şüphe yok ki dediler, biz dönüp Rabbimizin tapısına varacağız. </p>
<p>126- Sen bizden, ancak Rabbimizin delilleri gelince onlara inandık diye öc alacaksın. Rabbimiz, üstümüze yağdırırcasına sabır ver bize ve bizi Müslüman olarak öldür. </p>
<p>127- Firavun’un kavminden ileri gelenler, Mûsâ’yı ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk etsinler, senden ve taptıklarından yüz çevirsinler diye mi bırakıyorsun dediler. Firavun gene onların oğullarını öldürür, kadınlarını bırakırız ve şüphe yok ki biz, onlardan üstünüz ve kudret sahibiyiz dedi. </p>
<p>128- Mûsâ, kavmine dedi ki: Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphe yok ki yeryüzü Allah’ındır, kullarından dilediğine mîras olarak kalır ve sonuç, çekinenlerindir. </p>
<p>129- Sen gelmeden önce de eziyet çektik, geldikten sonra da çekiyoruz dediler. Mûsâ, umarım ki dedi, Rabbiniz, düşmanlarınızı helâk eder, yeryüzünde hükümdâr eder sizi de neler yapacağınıza bakar, dener sizi. </p>
<p>130- Andolsun ki biz, düşünüp ibret alsınlar diye Firavun’u ve soyunu yıllarca kuraklığa ve kıtlığa uğrattık. </p>
<p>131- Onlara bir iyilik gelince hakkımızdı bu zâten derler, bir kötülük geldi mi Mûsâ’nın ve onunla berâber bulunanların uğursuzluğuna verirlerdi. İyice bil ki uğradıkları uğursuzluk, Allah’tandı, fakat çoğu bilmezdi bunu. </p>
<p>132- Bizi büyülemek, kandırmak için hangi delili gösterirsen göster demişlerdi, biz sana inanmayacağız. </p>
<p>133- Bunun üzerine, ayrı-ayrı mucize olmak üzere onlara tufan, çekirge, haşerât, kurbağa ve kan gönderdik, fakat ululanıp inanmaya tenezzül etmediler ve zâten de suçlu bir topluluktu onlar. </p>
<p>134- Azâba uğrayınca yâ Mûsâ diyorlardı; icâbet edeceğine dâir verdiği söze uyarak Rabbine duâ et de bizden bu belâyı defetsin, muhakkak sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz. </p>
<p>135- Uğrayacakları son belâyadek üstlerine çöken musîbeti giderdik mi derhal yeminlerini bozuyorlardı. </p>
<p>136- Sonucu öc aldık onlardan ve delillerimizi yalanladıkları, onlardan gaflet ettikleri için hepsini de denize garkettik. </p>
<p>137- Zayıf, hor-hâkir bir hale getirilen kavme, yeryüzünün feyiz ve bereket ihsân ettiğimiz doğularını da, batılarını da mîras olarak verdik ve sabrettiklerinden dolayı Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, tamamlandı, yerine geldi ve Firavun’la kavminin yaptıklarını, yükselttiklerini yıkıp mahvettik. </p>
<p>138- İsrailoğullarını denizden geçirdik de putlara tapmakta olan bir topluluğa rastladılar. Yâ Mûsâ dediler, onların taptığı putlar gibi bize de putlar yap. Mûsâ, şüphe yok ki dedi, siz bilgisiz bir kavimsiniz. </p>
<p>139- Onların taptıkları da helâk olup gitmiştir, yaptıkları da boştur. </p>
<p>140- Sizi âlemlerden üstün kıldığı halde Allah’tan başka bir mabut mu arıyorsunuz? </p>
<p>141- Hani sizi Firavun soyundan kurtarmıştık. Size en ağır işkenceleri yapıyorlardı, aşağılık bir hale getiriyorlardı sizi, oğullarınızı öldürüyorlar da kadınlarınızı bırakıyorlardı ve bunda da Rabbinizden büyük bir sınama vardı size. </p>
<p>142- Mûsâ ile otuz gece münâcatta bulunmayı sözleşmiştik de bu vâdeyi, on gece daha katarak tamamlamıştık böylece Rabbinin tâyin ettiği müddet, kırk geceyi bulmuştu ve Mûsâ, kardeşi Hârûn’a, kavmimin içinde benim yerime geç, onları düzene koy ve bozguncuların yoluna uyma demişti.(12)</p>
<p>143- Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca Rabbim demişti, bana görün de bakayım sana. Rabbi, beni kesin olarak göremezsin sen demişti, fakat şu dağa bak, eğer yerinde duRabilirse görebilirsin beni. Derken Rabbi, dağa tecellî edince dağ, yerle bir oldu ve Mûsâ bayılıp yere yığıldı. Kendisine gelince de seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim dedi, tövbe ettim sana ve ben, inananların ilkiyim.(13)</p>
<p>144- Tanrı, yâ Mûsâ dedi, ben sana peygamberlik vererek ve seninle konuşarak bütün insanlara üstün ettim seni, seçtim seni, sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol. </p>
<p>145- Tevrat levihlerinde, her şeye ait öğüdü, her şeyi açıklayan hükümleri yazdık ve azimle, kuvvetle al bunu dedik, kavmine de emret; en güzel hükümleriyle amel etsinler; haddi aşan, buyruktan çıkan kötü kişilerin yurtlarını da yakında göstereceğiz. </p>
<p>146- Yeryüzünde haksız yere ululuk satanlara âyetlerimizi idrâk ettirmeyeceğiz, zâten onlar, hangi delili görseler inanmazlar, doğru yolu görseler o yola gitmezler, fakat azgınlık yolunu gördüler mi hemen o yola gitmeye koyulurlar; bu da âyetlerimizi yalan saymalarından ve onlardan gaflet etmelerinden ileri gelir.(14)</p>
<p>147- Âyetlerimizi ve âhiret gününe ulaşmayı yalan sayanların bütün yaptıkları boşa gider. İşledikleri kötülüklerin karşılığı neyse ondan başka birşeyle mi cezâlanır onlar? </p>
<p>148- Mûsâ’nın kavmi, o gittikten sonra ziynet eşyasından bir buzağı yaptılar. O buzağı, böğürüyordu da. O buzağının kendileriyle konuşmayacağını, onlara doğru yolu göstermeyeceğini görüp anlamadılar mı da ona sarıldılar ve kendilerine kıydılar, yazık ettiler.112</p>
<p>149- Adamakıllı nâdim olup doğru yoldan sapıttıklarını görünce de Rabbi-miz acımazsa bize ve yarlıgamazsa bizi mutlaka ziyankârlardan olacağız dediler. </p>
<p>150- Mûsâ, kızgın bir halde acıklanarak kavmine dönünce dedi ki: Benden sonra ne de kötü bir iş işlediniz, Rabbinizin vaadettiği müddet bitmeden acele mi ettiniz? Ve levihleri atıp kardeşinin saçından, sakalından tutarak kendisine doğru çekmeye başladı. Hârûn, anam oğlu dedi, bu kavim, gerçekten de âciz bıraktı beni, az kaldı ki öldürüyorlardı da, onun için bana bu harekette bulunup düşmanları sevindirme ve beni zulmeden kavimle berâber tutma.</p>
<p>151- Mûsâ, Rabbim dedi, beni ve kardeşimi yarlıga ve rahmetine al bizi, sen merhametlerin en merhametlisisin. </p>
<p>152- Buzağıyı mabud edinenler, Rablerinden bir gazaba uğrayacaklar, dünyâ yaşayışında aşağılık bir hâle düşeceklerdir ve biz, iftirâcıları böyle cezâlandırırız. </p>
<p>153- Kötü işler yaptıktan sonra tövbe edip inananlara gelince: Şüphe yok ki Rabbin, tövbeden sonra suçları mutlaka örter, rahîmdir. </p>
<p>154- Mûsâ’nın öfkesi yatışınca levihleri aldı. Tevrat’ın yazılı olduğu o levihlerde, hidâyet ve rahmet, Rablerinden korkanlara aittir diye de yazılmıştı. </p>
<p>155- Ve Mûsâ, kendisine vâde verdiğimiz yere götürmek üzere kavminden yetmiş kişi seçti. Derken bulundukları yerde şiddetli bir deprem başlayınca yâ Rabbi dedi, dileseydin onları da daha önce helâk ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların işledikleri suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu, ancak senin bir sınamandan başka bir şey değil. Onunla dilediğini doğru yoldan çıkarırsın, dilediğini doğru yola sevk edersin. Sensin yardımcımız ve sahibimiz, ört bizim suçlarımızı ve acı bize, sensin suçları örtenlerin en hayırlısı. </p>
<p>156- Şu dünyâda da iyilikler ver bize, âhirette de ve şüphesiz ki sana yöneldik biz. Tanrı, dilediğimi azâbıma uğratırım dedi, fakat rahmetim, her şeyi kaplamıştır da çekinenleri, zekât verenleri ve âyetlerime inananları rahmetime mazhar ederim.(15)</p>
<p>157- Onlar, öyle kişilerdir ki ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de de yazılmış olarak bulacakları şeriât sâhibi Ümmî Peygambere uyarlar ve o, onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder onları ve temiz şeyleri onlara helâl etmededir, pis ve kötü şeyleri harâm etmede. Sırtlarındaki ağır yükleri indirmededir, bağlandıkları zincirleri kırmada. Artık ona inananlar, onu ululayanlar, ona yardım edenler ve ona indirilen ışığa uyanlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.113</p>
<p>158- De ki: Ey insanlar, şüphe yok ki ben, Allah tarafından sizin hepinize gönderilmiş olan peygamberim; o, öyle bir Allah’tır ki göklerin saltanat ve tasarrufu da onundur, yeryüzünün de. Ondan başka yoktur tapacak, odur dirilten ve öldüren. Artık Allah’a ve Allah’ın sözlerine inanın ve şerîat sâhibi Ümmî Peygamberine inanın ve uyun ona da doğru yolu bulun. </p>
<p>159- Mûsâ kavminden bir topluluk vardı ki halkı doğru yola sevk ederler ve adâletle muâmelede bulunurlardı. </p>
<p>160- Onları on iki kabîleye, on iki topluluğa böldük ve kavmi, Mûsâ’dan su isteyince ona, sopanla taşa vur diye vahyettik, derken o taştan on iki kaynak aktı. Her topluluk, su içecekleri kaynağı belledi ve onları bulutla gölgelendirdik, onlara kudret helvasıyla bıldırcın kuşu indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerini yiyin dedik. Onlar bize zulmedemediler, ancak kendilerine zulmettiler.114</p>
<p>161- Hani o zaman onlara, bu şehirde yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz şeyi yiyin ve bu makam, suçların döküldüğü makamdır deyin, kapıdan yerlere kapanırcasına eğilerek girin de suçlarınızı örtelim, iyi hareket edenlerin mükâfatını daha da fazlasıyla verelim denmişti. </p>
<p>162- Fakat onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylendiğinden bambaşka bir tarza döküp değiştirdiler, biz de ettikleri zulüm yüzünden onlara gökyüzünden kötü, pis bir azâb indirdik. </p>
<p>163- Denize pek yakın olan o şehrin halkına neler oldu, sor onlara. Hani onlar, cumartesi günü, emre isyân etmişlerdi, hani cumartesi günleri, balıklar, su üstüne çıkıyordu da cumartesiden başka günlerde onlara görünmüyordu, emirden çıktıkları için biz de onları böyle sınamadaydık. (16)(17)</p>
<p>164- Hani onlardan bir topluluk, Allah’ın helâk edeceği, yahut da şiddetle azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt verirsiniz demişti de öğüt verenler, Rabbinize karşı bir özür serdedebilelim ve belki de sakınırlar ümidiyle demişlerdi. </p>
<p>165- Öğütçülerin öğütlerini unuttukları zaman biz de, onları kötülükten nehyedenleri kurtardık, zulmedenleriyse, emirden çıktıkları için pek şiddetli bir azâba uğrattık. </p>
<p>166- Nehyedildikleri şeyleri yapmakta ısrâr edince onlara aşağılık maymun olun dedik. </p>
<p>167- An o zamanı ki Rabbin, kıyâmet gününedek onlara en kötü azapla azaplandıracak olanları göndereceğini kesin olarak bildirmişti. Şüphe yok ki Rabbin, cezâyı pek tez verir ve şüphe yok ki o, suçları örter, rahîmdir. </p>
<p>168- Onları, yeryüzünde takım-takım topluluklar haline getirdik, dağıttık. İçlerinde iyileri var, onlardan daha aşağı derecede bulunanları var. Belki Tanrıya dönerler, itaate girerler diye de onları iyiliklerle, kötülüklerle sınadık.</p>
<p>169- Onlardan sonra kitaba vâris olan öyle bir nesil geldi ki hem şu dünyanın geçici matahını alırlar da elbette ilerde yarlıganırız, suçlarımız örtülür bizim derler, hem de gene ellerine ona benzer geçici bir matah geçse almakta devam ederler. Halbuki Allah’a karşı ancak gerçek olanı söyleyeceklerine dair onlardan o kitabın hükmünce söz alınmamış mıydı ve kitapta olanları okuyup dururlar da. Halbuki âhiret yurdu, sakınanlara daha hayırlıdır, hâlâ mı aklınız ermiyor? </p>
<p>170- Kitaba sarılıp namaz kılanlara gelince: Biz, iyiliğe çalışanların mükâfatını zâyi etmeyiz. </p>
<p>171- Hani biz, dağı âdetâ bir gölgelik gibi çekmiş, üstlerine doğru yüceltmiştik de nerdeyse üstlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimiz kitabı kuvvetle, azimle tutun, içinde ne varsa hatırlayıp ona göre hareket edin de sakınanlardan olun demiştik. </p>
<p>172- Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini izhâr etmişti de kendilerini kendilerine tanık tutarak ben, Rabbiniz değil miyim demişti; onlar da evet, tanığız, Rabbimizsin demişlerdi. Bu da kıyâmet günü bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz.</p>
<p>173- Yahut da ancak atalarımız şirk koştu önce ve biz onlardan sonra gelmiş bir soyuz; bizi de o boş ve asılsız işlerde bulunanların amelleri yüzünden helâk mı edeceksin gibi bir söz söylememeniz içindi.(18) </p>
<p>174- Belki doğru yola dönersiniz diye âyetlerimizi işte böyle açıklamadayız. </p>
<p>175- Oku onlara kendisine delillerimizi ihsân ettiğimiz halde bile-bile onları inkâr edip, onların hükmünden sıyrılıp Şeytan’a uyan ve helâk olana âit kıssayı. </p>
<p>176- Dileseydik onu, delillerimizle yüceltirdik, fakat o, yeryüzüne sarıldı ve kendi isteğine uydu. O tıpkı köpeğe benzer; üstüne varıp kovsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini çıkarıp solur. İşte bu hal, delillerimizi yalanlayan topluluğun haline benzer; sen geçmişlerin hallerini anlat onlara da belki iyice bir düşünürler. </p>
<p>177- Ne de çirkin bir örnektir delillerimizi yalanlayıp kendilerine zulmedenlerin hali. </p>
<p>178- Allah, kimi doğru yola sevkettiyse odur doğru yolu bulan ve kimi yoldan çıkarırsa o ve onun gibilerdir ziyana uğrayanlar. </p>
<p>179- Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır; düşünmezler onunla; gözleri vardır, görmezler o gözlerle; kulakları vardır, duymazlar o kulaklarla. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hattâ daha da sapıktır onlar. Onlardır gaflette kalanların ta kendileri. </p>
<p>180- Güzel adlar, Allah’ındır, o adlarla duâ edin ona ve onun adlarını başka anlamlara çekenleri, o adları başkalarına verenleri, onu, ona lâyık olmayan adlarla çağıranları bırakın, onlar, yaptıklarının cezâsını görecekler. </p>
<p>181- Yarattıklarımızdan bir topluluk var ki halkı gerçeğe irşâd eder ve gerçek olarak adâletle muâmelede bulunur. </p>
<p>182- Delillerimizi yalanlayanlara gelince: Biz onları yavaş-yavaş hiç anlamayacakları noktalardan helâke yaklaştırır-dururuz. </p>
<p>183- Ve ben onlara mühlet veririm, şüphe yok ki azâbım pek şiddetlidir. </p>
<p>184- Düşünmezler mi ki kendileriyle konuşanda delilikten eser bile yok; o ancak apaçık korkulu bir haber veren. </p>
<p>185- Bakmazlar mı göklerdeki ve yeryüzündeki saltanat ve tedbîre ve Allah’ın yarattığı şeylerden herhangi birine ve ölüm çağlarının gelip çatmakta olduğuna? Bu sözden sonra da hangi söze inanırlar artık? </p>
<p>186- Allah kimi yoldan çıkarırsa artık yoktur onu doğru yola sevkedecek ve onları can gözleri kör olarak şaşkınlıklarında bırakır gider. </p>
<p>187- Senden kıyâmetin ne vakit kopacağını sorarlar. De ki: Onu ancak Rabbim bilir. Vakti geldi mi onu ancak o izhâr eder; göklere de ağır basmıştır, yeryüzüne de ve size ancak ansızın gelip çatar. Biliyormuşsun da gizliyorsun gibi sana soruyorlar, de ki: Onu ancak Allah bilir, fakat insanların çoğu anlamaz bunu. </p>
<p>188- De ki: Allah’ın dilediğinden başka kendime ne bir fayda vermeye gücüm yeter, ne bir zarardan kaçınmaya. Gaibi bilseydim daha fazla hayır elde etmek isterdim ve bana bir kötülük gelmezdi. Fakat ben ancak inanan topluluğu korkutan ve müjdeleyen biriyim. </p>
<p>189- Öyle bir mabuttur ki sizi tek bir kişiden yarattı, ülfet ve ünsiyet etmesi için ondan da eşini halketti. Derken erkek eşine yaklaşınca eşi, hafif bir yük taşımıya ve onunla gidip gelmeye başladı. O yük ağırlaşınca ikisi de, bize âzâsı tam ve iyi bir evlât verirsen şüphe yok ki biz de şükredenlerden oluruz diye Rablerine duâ ettiler. </p>
<p>190- Onlara âzâsı tam ve düzgün bir evlât verince de o yüzden şirk koştular. Oysa onların şirk koştuklarından tamamıyla münezzehtir. </p>
<p>191- Hiçbir şeyi yaratamayan bir varlığı ona eş mi tutuyorlar, halbuki kendileri yaratılmıştır. </p>
<p>192- Onlara yardım etmeye güçleri yetmeyen ve kendilerine de yardım etmeye muktedir olmayan şeyleri eş mi sayıyorlar ona. </p>
<p>193- Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar. İster çağırın onları, ister susun, sizce ikisi de bir. </p>
<p>194- Allah’tan başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi kuldur. Sözünüz gerçekse çağırın da cevap versinler size. </p>
<p>195- Ayakları mı var ki yürüsünler, yahut elleri mi var ki tutsunlar, yoksa gözleri mi var ki görsünler, yahut da kulakları mı var ki duysunlar? De ki: Çağırın Tanrıya eş sandıklarınızı da sonra hep berâber bana düzen kurun, göz bile açtırmayın bakalım. </p>
<p>196- Çünkü şüphe yok ki benim yardımcım, kitabı indiren Allah’tır ve o, bütün temiz ve iyi kişilere yardım eder. </p>
<p>197- Ondan başka bütün taptıklarınızın ne size yardıma güçleri vardır, ne kendilerine yardıma. </p>
<p>198- Onları doğru yola çağırırsan dinlemezler ve görürsün ki sana bakıyorlar, fakat baktıkları halde görmezler. </p>
<p>199- Özrü kabul edip suçları bağışla, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir. </p>
<p>200- Şeytan seni buna aykırı bir yola meylettirmeye kalkışırsa Allah’a sığın, şüphe yok ki o, her şeyi duyar ve bilir. </p>
<p>201- Tanrıdan çekinenler, Şeytan’ın bir vesvesesine uğradılar mı düşünürler, bir de bakarsın ki doğru yolu görmüşler bile. </p>
<p>202- Müşriklerin kardeşleri olan Şeytanlar, müşrikleri azgınlığa sürerler, sonra da onları azdırmaktan hiç geri kalmazlar. </p>
<p>203- Onlara bir âyet gelmeyince kendinden düzüp koşsaydın derler. De ki: Ben ancak Rabbim bana neyi vahy ederse ona uyarım. Budur Rabbiniz-den gelen ve can gözlerinizi açacak olan aşikâr deliller ve inanan topluluğa doğru yolu gösteren vâsıta ve rahmet. </p>
<p>204- Kur’ân okununca dinleyin ve susun da rahmete erin. </p>
<p>205- Sabah ve akşam çağları, yalvarıp yakararak ve ondan korkarak, fakat fazla bağırmamak şartıyla ve içinden gelerek an Rabbini ve gaflet edenlerden olma. </p>
<p>206- Şüphe yok ki Rabbinin katında bulunanlar, ona kulluk etmekten çekinmezler ve onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler ve yalnız ona secde ederler.(19)</p>
<p>(1) Tartıdan maksat âhiretteki tam adâlettir. Mücâhid, Dahhâk ve Belhi bu kavli kabul etmişlerdir. (Devamı, sonnot No:17) </p>
<p>(2) Bu âyet, İncil”de “Zengin kimse melekut-üs-semâvâta güç ile girer ve gene size derim ki zenginin melekut-Allah’a girmesinden devenin iğne deliğinden geçmesi daha kolaydır” meâlindeki söze benzer (Matyus, 19, 23-24).</p>
<p>(3) A’râf, yüksek yerlere denir. Atın yelesine, horozun ibiğine örf derler. A’râfın cennetle cehennem arasındaki sur olduğunu İbn-i Abbas, Mücâhid ve diğerleri rivâyet etmişlerdir. A’raf, sırat köprüsüdür diyenler de vardır. A’raftaki erlerin kimler olduğunda ihtilâf vardır. İyilikleriyle kötülükleri eşit ve denk olanlar, müşriklerin, ergenlik çağına girmeden ölen evlâdı, fetret devrinde, yani İsa dini bozulduktan sonra Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine kadar süren devirde yaşayanlar, A’râfta kalacaklar, sonra Tanrı bunları da cennete sokacak denmiştir. (Devamı, sonnot No:18) </p>
<p>(4) Sivâ, iki şey arasında hacim, ağırlık gibi hususlarda eşitliğe denir. Keyfiyet hususunda da kullanılır. İstivâ iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır. “Alâ” ile müteaddi olursa kavramak, kaplamak anlamına gelir. Emri, hükmü, tedbîri, Arşı kavramış, kaplamıştır, yani göklerle yerleri yarattıktan sonra Arşa hâkim ve mutasarrıf olmuştur mânasınadır (al-Müfredât, 251-253).</p>
<p>(5) İbn-i Abbas, Mücâhid ve Hasen’e göre temiz ülke, inanan kişiyi, çorak yer de kâfiri temsil eder.</p>
<p>(6) Ahd-i atıyk’te “Tekvin” bölümünün 6-8. babları, Nûh Peygambere ve tufana aittir.</p>
<p>(7) “Kardeşleri” demekten maksat cinslerinden, milletlerinden demektir. Ad, İslâm kaynaklarına göre Nûh Peygamberin torunu İrem’in torunudur.(Devamı, sonnot No:20) </p>
<p>(8) Semûd kavmi, Ad kavminden sonra hüküm süren bir kavimdir.</p>
<p>(9) Lut kıssası, Ahd-i Atıyk’ın Tekvin bölümünde geçer (18-19).</p>
<p>(10) Midyan, Hz. İbrahîm’in Katura’dan doğan oğludur (Tekvin, 29, 1-4). Medyen adlı şehir, ihtimalen bu zatın ismini taşımaktadır. 28. Sûrenin 25-29. âyetlerinde Hz. Mûsâ’nın, Hz. Şuayb’in kızını aldığı bildirilir. Ahd-i Atıyk’te, Mûsâ’nın kaynatası, Medyen kâhini Yetro’dur (Huruc, 3, 1). Bu takdîrde Medyen kavmine gönderilen Şuayb Peygamberin bu zat olması gerekir. Ahd-i Atıyk’ın Huruc bölümünde Şuayb’e ait başka bilgiler de vardır (28).</p>
<p>(11) Hz. Mûsâ’nın kıssası Ahd-i Atıyk’ın Huruc bölümünde anlatılır.</p>
<p>(12) Bu günlerin, zilkade ayıyle zilhiccenin ilk on günü olduğu söylenmiştir.</p>
<p>(13) İbn-i Abbas, Rabbinin nuru dağa tecelli edince, Hasen de vahyi tecelli edince demişlerdir.</p>
<p>(14) Ahd-i Atıyk’te, buzağıyı yapan Hârûn’dur (Huruc, 32). Kur’ân 20. sûrenin 87. âyetinde, buzağıyı yapanın Sâmiri olduğunu söyler.</p>
<p>(15) Ümmi kelimesi, anaya mensup anlamına gelir. Anadan doğduğu gibi kalan, okuma yazma bilmeyen demektir. Ümmete mensup olduğu için, yahut da Mekke, Kur’ân’da, 6. sûrenin 92. ve 42. sûrenin 7. âyetlerinde, şehirlerin aslı anlamına gelen “Ümm-ül-Kurâ” diye anıldığı için Hz. Muhammed (s.a.a), “Ümmi” diye anılmıştır. Bu son anlama göre Mekkeli demektir (al-Müfredât, 22). İmam Muhammed-ül-Bâkır (a.s)’dan bu son kavil rivâyet edilmiştir (Mecma, 1, 457).</p>
<p>(16) Kayadan su çıkarma olayı, Ahd-i Atıyk’te de vardır (A’dâd, 20, 2-11).</p>
<p>(17) İbn-i Abbas’a göre burası Şap denizinin kıyısındaki Eyle şehridir. Medyen ve Tabariye diyenler de vardır (Mecma, 1, 259).</p>
<p>(18) Bilginler arasında bu ızhar edip tanık tutma keyfiyeti hakkında aykırılıklar vardır. Bâzılarına göre Tanrı, Âdem Peygamberin soyunu, onun sulbünden, zerreler halinde çıkarmış, onları kendisine gösterip yalnız bana tapmaları ve şirk koşmamaları için ahid alacağım dedikten sonra zerrelere, ben sizin Rabbiniz değil miyim demiş, onlar da evet, tanığız, gerçekten de Rabbimizsin demişler, bu ahde melekleri de tanık tutmuştur. (Devamı, sonnot No:21) </p>
<p>(19) Meleklerdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/7-araf-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>7-ARAF</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/7-araf/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/7-araf/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 20:14:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[ARAF Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=223</guid>
		<description><![CDATA[7-ARAF: 1 &#8211; Elif, lâm, mîm, sâd. 2 &#8211; (Bu,) sana indirilen bir Kitab&#8217;tır. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın. 3 &#8211; (Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve O&#8217;ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! 4 &#8211; Nice kentler helak ettik. Gece yatarlarken, yahut gündüz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>7-ARAF: </p>
<p>1 &#8211; Elif, lâm, mîm, sâd. </p>
<p>2 &#8211; (Bu,) sana indirilen bir Kitab&#8217;tır. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın.</p>
<p>3 &#8211; (Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve O&#8217;ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! </p>
<p>4 &#8211; Nice kentler helak ettik. Gece yatarlarken, yahut gündüz uyurlarken, azabımız onlara geliverdi.</p>
<p>5 &#8211; Azabımız onlara geldiğinde &#8220;Biz gerçekten zalimlermişiz!&#8221; demelerinden başka yalvarışları kalmadı.</p>
<p>6 &#8211; Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız. </p>
<p>7 &#8211; Ve elbette onlara, olan-biten herşeyi bir bilgi ile anlatacağız; çünkü biz onlardan uzak değiliz.</p>
<p>8 &#8211; O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.</p>
<p>9 &#8211; Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır. </p>
<p>10 &#8211; Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz! </p>
<p>11 &#8211; Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: &#8220;Âdem&#8217;e secde edin&#8221; dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı. </p>
<p>12 &#8211; (Allah) buyurdu: &#8220;Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?&#8221; (İblis): &#8220;Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.&#8221; </p>
<p>13 &#8211; (Allah) buyurdu: &#8220;Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.&#8221; </p>
<p>14 &#8211; (İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.&#8221; </p>
<p>15 &#8211; (Allah) buyurdu: &#8220;Haydi sen süre verilmişlerdensin.&#8221; </p>
<p>16 &#8211; &#8220;Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.&#8221; </p>
<p>17 &#8211; &#8220;Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.&#8221; </p>
<p>18 &#8211; (Allah) buyurdu: &#8220;Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki,onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.&#8221; </p>
<p>19 &#8211; (Sonra Allah, Âdem&#8217;e hitab etti): &#8220;Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.&#8221; </p>
<p>20 &#8211; Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: &#8220;Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.&#8221; dedi.</p>
<p>21 &#8211; Ve onlara: &#8220;Elbette ben size öğüt verenlerdenim.&#8221; diye de yemin etti.</p>
<p>22 &#8211; Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: &#8220;Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?&#8221; </p>
<p>23 &#8211; Dediler ki: &#8220;Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!&#8221; </p>
<p>24 &#8211; (Allah) buyurdu: &#8220;Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir.&#8221; </p>
<p>25 &#8211; &#8220;Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (dirilip) çıkarılacaksınız!&#8221; dedi. </p>
<p>26 &#8211; Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah&#8217;ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. </p>
<p>27 &#8211; Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık. </p>
<p>28 &#8211; Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: &#8220;Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.&#8221; derler. De ki: &#8220;Allah kötülüğü emretmez. Allah&#8217;a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?&#8221; </p>
<p>29 &#8211; De ki: &#8220;Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzünüzü O&#8217;na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O&#8217;na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O&#8217;na döneceksiniz.&#8221; </p>
<p>30 &#8211; (O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah&#8217;tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar. </p>
<p>31 &#8211; Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez. </p>
<p>32 &#8211; De ki: &#8220;Allah&#8217;ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?&#8221; De ki: &#8220;Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur&#8221;. İşte böylece biz âyetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz. </p>
<p>33 &#8211; De ki: &#8220;Rabbim, sadece fuhşiyatı, onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere isyanı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah&#8217;a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklamıştır&#8221;. </p>
<p>34 &#8211; Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. </p>
<p>35 &#8211; Ey Âdemoğulları! Size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah&#8217;tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. </p>
<p>36 &#8211; Kim de âyetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır. </p>
<p>37 &#8211; Allah&#8217;a karşı yalan uyduran yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap&#8217;tan nasipleri erişir. Canlarını alacak elçilerimiz gelince onlara: &#8220;Allah&#8217;tan başka taptıklarınız nerede?&#8221; derler. Onlar: &#8220;O taptıklarımız bizden sapıp ayrıldılar.&#8221; derler. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına bizzat şahitlik ederler. </p>
<p>38 &#8211; Allah onlara: &#8220;Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!&#8221; der. Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: &#8220;Rabbimiz ! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver&#8221;. Allah der ki: &#8220;Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz&#8221;. </p>
<p>39 &#8211; Öncekiler de sonrakilere derler ki: &#8220;Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O halde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın&#8221;. </p>
<p>40 &#8211; Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız. </p>
<p>41 &#8211; Onlara cehennemde ateşten bir yatak, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız. </p>
<p>42 &#8211; İman edenler ve iyi amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz işte onlar cennet ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır.</p>
<p>43 &#8211; Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. &#8220;Bizi buna erdiren Allah&#8217;a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler.&#8221; derler. Onlara şöyle seslenilir: &#8220;İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz&#8221;. </p>
<p>44 &#8211; Cennet ehli, cehennem ehline: &#8220;Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?&#8221; diye seslenirler. Onlar da &#8220;evet&#8221; derler. Bunun üzerine aralarında bir çağırıcı şöyle seslenir: &#8220;Allah&#8217;ın laneti zalimler üzerine olsun! </p>
<p>45 &#8211; Onlar, Allah&#8217;ın yolundan men ederler ve onu eğriltmek isterler, ahireti de inkâr ederlerdi&#8221;. </p>
<p>46 &#8211; Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A&#8217;raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: &#8220;selâm olsun size&#8221; diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir. </p>
<p>47 &#8211; Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de :&#8221;Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla beraber eyleme!&#8221; derler. </p>
<p>48 &#8211; A&#8217;raftakiler yüzlerinden tanıdıkları kişilere seslenerek şöyle derler: &#8220;Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiç bir yarar sağlamadı&#8221;.</p>
<p>49 &#8211; &#8220;Allah onları hiç bir rahmete erdirmiyecek, diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?&#8221; (Cennetliklere dönerek): &#8220;Girin cennete, artık size ne korku vardır, ne de siz üzüleceksiniz&#8221; derler. </p>
<p>50 &#8211; Cehennemdekiler, cennettekilere: &#8220;Bize biraz su akıtın veya Allah&#8217;ın size verdiği rızıktan bize de verin.&#8221; diye seslenirler. Cennettekiler de: &#8220;Allah, bunların ikisini de kâfirlere haram kıldı.&#8221; derler. </p>
<p>51 &#8211; Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr ettilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz. </p>
<p>52 &#8211; Gerçekten onlara, bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. </p>
<p>53 &#8211; İlle onun te&#8217;vilini mi gözetiyorlar? Onun te&#8217;vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: &#8220;Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?&#8221; Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti. </p>
<p>54 &#8211; Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O&#8217;nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. </p>
<p>55 &#8211; Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. </p>
<p>56 &#8211; Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O&#8217;na, korkarak ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah&#8217;ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır. </p>
<p>57 &#8211; Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderen O&#8217;dur. O rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla yağmur yağdırır ve onunla her çeşit ürünü yetiştiririz. İşte Biz, ölüleri de böyle diriltiriz. Gerekir ki düşünür, ibret alırsınız.</p>
<p>58 &#8211; Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.</p>
<p>59 &#8211; Andolsun ki Nûh&#8217;u elçi olarak kavmine gönderdik de dedi ki: &#8220;Ey kavmim! Allah&#8217;a kulluk edin sizin O&#8217;ndan başka bir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.&#8221; </p>
<p>60 &#8211; Kavminden ileri gelenler dediler ki: &#8220;Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz&#8221;.</p>
<p>61 &#8211; (Nûh) dedi ki: &#8220;Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.&#8221;</p>
<p>62 &#8211; &#8220;Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.&#8221; </p>
<p>63 &#8211; (Allah&#8217;ın azabından) sakınıp da rahmete nail olmanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir zikir(kitap) gelmesine şaştınız mı?&#8221; </p>
<p>64 &#8211; O&#8217;nu yalanladılar, biz de O&#8217;nu ve O&#8217;nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları boğduk! Çünkü onlar, kalb gözleri körleşmiş bir kavim idiler. </p>
<p>65 &#8211; Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd&#8217;u (gönderdik): &#8220;Ey kavmim! Allah&#8217;a kulluk edin, sizin O&#8217;ndan başka bir ilâhınız yoktur. (O&#8217;na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?&#8221; dedi. </p>
<p>66 &#8211; Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: &#8220;Biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz, ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.&#8221;</p>
<p>67 &#8211; (Hûd), &#8220;Ey kavmim! Bende çılgınlık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.&#8221; dedi. </p>
<p>68 &#8211; &#8220;Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.&#8221; </p>
<p>69 &#8211; &#8220;Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığı ile, size bir zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi, Nûh kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. Allah&#8217;ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz.&#8221; </p>
<p>70 &#8211; Dediler ki: &#8220;Ya, demek sen tek Allah&#8217;a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi (bize) geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin (o azabı) bize getir!&#8221; </p>
<p>71 &#8211; (Hûd) dedi ki: &#8220;Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah&#8217;ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! </p>
<p>72 &#8211; Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik. </p>
<p>73 &#8211; Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih&#8217;i (gönderdik): &#8220;Ey kavmim dedi, Allah&#8217;a kulluk edin, sizin O&#8217;ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah&#8217;ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah&#8217;ın yeryüzünde yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar.&#8221; </p>
<p>74 &#8211; Düşünün ki (Allah) Âd&#8217;dan sonra sizi hükümdarlar kıldı. Ve yer yüzünde sizi yerleştirdi: O&#8217;nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah&#8217;ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın. </p>
<p>75 &#8211; Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen müminlere: &#8220;Siz, dediler, Sâlih&#8217;in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?&#8221; (Onlar da): &#8220;(Evet), doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!&#8221; dediler. </p>
<p>76 &#8211; Büyüklük taslayanlar: &#8220;Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz!&#8221; dediler. </p>
<p>77 &#8211; Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar; &#8220;Ey Sâlih, eğer hakikaten elçilerdensen, bizi tehdit ettiğin (o azabı) bize getir! &#8220;dediler. </p>
<p>78 &#8211; Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. </p>
<p>79 &#8211; Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: &#8220;Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.&#8221; </p>
<p>80 &#8211; Lût&#8217;u da (peygamber olarak) gönderdik. Kavmine dedi ki: &#8220;Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyor sunuz? </p>
<p>81 &#8211; Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz haddi aşan bir kavimsiniz.</p>
<p>82 &#8211; Kavminin cevabı: &#8220;Onları (Lût&#8217;u ve taraftarlarını) kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış! &#8220;demelerinden başka bir şey olmadı. </p>
<p>83 &#8211; Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısı(nı kurtarmadık) çünkü o, geride kalanlardan oldu.</p>
<p>84 &#8211; Ve üzerlerine bir (azab) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! </p>
<p>85 &#8211; Medyen&#8217;e de kardeşleri Şuayb&#8217;ı (gönderdik): &#8220;Ey kavmim, dedi, Allah&#8217;a kulluk edin, sizin O&#8217;ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan (insan)lar iseniz, böylesi sizin için daha iyidir!&#8221; </p>
<p>86 &#8211; Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki bozguncuların sonu nasıl olmuştur. </p>
<p>87 &#8211; Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.</p>
<p>88 &#8211; Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: &#8220;Ey Şu&#8217;ayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!&#8221; Dedi ki; &#8220;İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz?)&#8221; </p>
<p>89 &#8211; (Andolsun ki), Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah&#8217;a karşı iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah&#8217;ın dilemesi hali müstesna geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah&#8217;a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın. </p>
<p>90 &#8211; Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: &#8220;Eğer Şu&#8217;ayb&#8217;a uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.&#8221; </p>
<p>91 &#8211; Derken o (müthiş) sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. </p>
<p>92 &#8211; Şu&#8217;ayb&#8217;ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç şenlik tutmamış gibi oldular. Şu&#8217;ayb&#8217;ı yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.</p>
<p>93 &#8211; (Şu&#8217;ayb) onlardan öteye döndü de: &#8220;Ey kavmim! dedi, ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?&#8221; </p>
<p>94 &#8211; Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını -yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. </p>
<p>95 &#8211; Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihayet çoğaldılar ve: &#8220;Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu.&#8221; dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.</p>
<p>96 &#8211; (O) ülkelerin halkı inanıp (Allah&#8217;ın azabından) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık. </p>
<p>97 &#8211; Acaba o ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler?</p>
<p>98 &#8211; Yoksa o ülkelerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken onlara azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? </p>
<p>99 &#8211; Allah&#8217;ın tuzağından (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah&#8217;ın tuzağından emin olmaz. </p>
<p>100 &#8211; Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler. </p>
<p>101 &#8211; İşte o ülkeler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mucizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler. </p>
<p>102 &#8211; Onların çoğunda, sözde durma (diye bir şey) bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. </p>
<p>103 &#8211; Sonra onların arkasından Musa&#8217;yı mucizelerimizle Firavun&#8217;a ve topluluğuna gönderdik. Tuttular o mucizeleri inkâr ettiler. Ettiler de bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu! </p>
<p>104 &#8211; Musa: &#8220;Ey Firavun! Bil ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.&#8221; dedi. </p>
<p>105 &#8211; Allah&#8217;a karşı ilk görevim, hak olandan başka bir şey söylemememdir. Gerçekten ben size Rabbinizden bir mucize getirdim, artık İsrailoğullarını benimle gönder. </p>
<p>106 &#8211; Firavun: &#8220;Eğer bir mucize getirdiysen ve eğer doğru söyleyenlerden isen onu göster&#8221; dedi. </p>
<p>107 &#8211; Bunun üzerine Musa, asâsını yere bırakıverdi, o da birdenbire kocaman bir ejderha kesiliverdi. </p>
<p>108 &#8211; Ve Musa elini koynundan çıkarıverdi, eli bembeyaz olmuş, bakanların gözünü kamaştırıyordu.</p>
<p>109 &#8211; Firavun&#8217;un kavminden ileri gelenler, &#8220;Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır.&#8221; dediler. </p>
<p>110 &#8211; O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. (Firavun): &#8220;O halde siz ne diyorsunuz?&#8221; dedi. </p>
<p>111 &#8211; Onlar da &#8220;onu ve kardeşini beklet, şehirlere de toplayıcılar gönder.&#8221; dediler. </p>
<p>112 &#8211; &#8220;Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler.&#8221; </p>
<p>113 &#8211; O sihirbazlar Firavun&#8217;a geldiler: &#8220;Galip gelirsek bize muhakkak mükâfat var değil mi?&#8221; dediler. </p>
<p>114 &#8211; &#8220;Evet&#8221; dedi (Firavun), &#8220;Üstelik o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız.&#8221; </p>
<p>115 &#8211; Sihirbazlar, Musa&#8217;ya: &#8220;Ey Musa! Önce sen mi hünerini ortaya koyacaksın, yoksa biz mi?&#8221; dediler. </p>
<p>116 &#8211; Musa, &#8220;Siz atın&#8221; dedi. Atacaklarını atınca herkesin gözünü büyülediler ve onları dehşete düşürdüler. Doğrusu büyük bir sihir gösterdiler. </p>
<p>117 &#8211; Biz de Musa&#8217;ya &#8220;Sen de asânı bırakıver.&#8221; diye vahyettik. Birdenbire asâ, onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi. </p>
<p>118 &#8211; Artık hakikat ortaya çıkmış ve onların bütün yaptıkları boşa gitmişti. </p>
<p>119 &#8211; Orada mağlup olmuş ve küçük düşmüşlerdi. </p>
<p>120 &#8211; Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.</p>
<p>121 &#8211; &#8220;Âlemlerin Rabbine iman ettik.&#8221; dediler. </p>
<p>122 &#8211; &#8220;Musa&#8217;nın ve Harun&#8217;un Rabbine.&#8221; </p>
<p>123 &#8211; Firavun: &#8220;Ben size izin vermeden iman ettiniz ha!&#8221; dedi. &#8220;Şüphesiz bu bir hiledir, siz bunu şehirde kurmuşsunuz, yerli halkı oradan çıkarmak istiyorsunuz, sonra anlayacaksınız!&#8221; </p>
<p>124 &#8211; &#8220;Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, sonra da bilin ki, sizi astıracağım.&#8221; </p>
<p>125 &#8211; Onlar da: &#8220;Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize döneceğiz.&#8221; dediler. </p>
<p>126 &#8211; &#8220;Senin bize kızman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al.&#8221; derler. </p>
<p>127 &#8211; Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: &#8220;Seni ve ilâhlarını terketsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa&#8217;yı ve kavmini serbest bırakacaksın?&#8221; Firavun da dedi ki: &#8220;Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve onlar üzerinde kahredici bir üstünlüğe sahibiz.&#8221; </p>
<p>128 &#8211; Musa, kavmine dedi ki: &#8220;Allah&#8217;ın yardımını ve lütfunu isteyin ve sabır gösterin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah&#8217;ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonunda kurtuluş müttakilerindir.&#8221; </p>
<p>129 &#8211; Kavmi de dediler ki: &#8220;Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.&#8221; Musa dedi ki: &#8220;Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helak edip de sizi yeryüzünde halife kılacaktır ve sizin nasıl işler yaptığınıza bakacaktır.&#8221; </p>
<p>130 &#8211; Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.</p>
<p>131 &#8211; Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler. </p>
<p>132 &#8211; &#8220;Ve sen büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz,&#8221; dediler. </p>
<p>133 &#8211; Biz de kudretimizin ayrı ayrı alâmetleri olmak üzere başlarına tufan, çekirge, haşereler, kurbağalar ve kan gönderdik, yine inad edip direndiler ve çok mücrim (suçlu) bir kavim oldular.</p>
<p>134 &#8211; Ne zaman ki, azap üzerlerine çöktü, dediler ki, &#8220;Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.&#8221; </p>
<p>135 &#8211; Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular. </p>
<p>136 &#8211; Biz de, âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk. </p>
<p>137 &#8211; Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik. </p>
<p>138 &#8211; Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz. </p>
<p>139 &#8211; Çünkü o gördüklerinizin içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları batıldır. </p>
<p>140 &#8211; Sizi âlemlere üstün kılan Allah olduğu halde, ben size O&#8217;ndan başka ilâh mı arayayım! dedi. </p>
<p>141 &#8211; Hani sizi, Firavun sülâlesinin elinden kurtardığımız zaman, hatırlasanıza, size azabın kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardı. </p>
<p>142 &#8211; Ve Musa&#8217;ya otuz geceye vaat verdik ve süreye bir on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin mikatı (tayin ettiği vakit) tam kırk gece oldu. Musa, kardeşi Harun&#8217;a şöyle dedi: Kavmim içinde benim yerime geç, ıslaha çalış ve bozguncuların yolundan gitme! </p>
<p>143 &#8211; Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. &#8220;Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana&#8221;. dedi. Rabbi ona buyurdu ki; &#8220;Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin&#8221;. Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, &#8220;Sen sübhansın&#8221;, &#8220;tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim,&#8221; dedi. </p>
<p>144 &#8211; Allah buyurdu: Ey Musa! Sana verdiğim peygamberlikle ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Sana verdiğime sıkı sarıl ve şükredenlerden ol! </p>
<p>145 &#8211; Ve onun için o levhalarda her şeyden yazdık, nasihat ve hükümlerin ayrıntılarına ait herşeyi (belirttik). Haydi bunlara sıkı sarıl, kavmine de emret, onlar da en güzeline sarılsınlar. Size yakında o fasıkların yurdunu göstereceğim. </p>
<p>146 &#8211; Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizi anlamaktan uzak tutacağım. Onlar ki, bütün âyetlerimizi görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tutup gitmezler. Eğer sapıklık yolunu görürlerse tutar onu izlerler. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmeyi âdet edinmişler ve onlardan hep gafil olagelmişlerdir. </p>
<p>147 &#8211; Âyetlerimizi ve ahiretteki karşılaşmayı inkâr edenlerin amelleri hepten boşa gitmiştir. Çekecekleri ceza kendi yaptıklarından başkası mı olacaktır? </p>
<p>148 &#8211; Musa&#8217;nın arkasından kavmi, tutmuş süs takılarından böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi. O buzağının kendilerine bir söz söylemediğini ve bir yol gösteremediğini görmemişler miydi? Fakat yine de onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular.</p>
<p>149 &#8211; Ne zaman ki, ellerine kırağı düşürüldü (yaptıklarına pişman oldular), o zaman sapıtmış olduklarını gördüler. &#8220;Yemin olsun ki; eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, muhakkak biz kötü akıbete düşenlerden olacağız.&#8221; dediler. </p>
<p>150 &#8211; Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: &#8220;Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?&#8221; Elindeki levhaları bıraktı ve kardeşi Harun&#8217;u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı. Harun, &#8220;Ey anamın oğlu!&#8221; dedi, &#8220;inan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavimle bir tutma.&#8221;</p>
<p>151 &#8211; Musa dedi ki: &#8220;Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.&#8221; </p>
<p>152 &#8211; Şüphesiz o buzağıyı tanrı edinenlere Rablerinden bir gazap, dünya hayatında iken de bir zillet erişecektir. İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız. </p>
<p>153 &#8211; O kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tevbe ve iman edenler için hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir. </p>
<p>154 &#8211; Musa&#8217;nın öfkesi geçince levhaları aldı. Onlardaki yazıda, ancak Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve rahmet vardı. </p>
<p>155 &#8211; Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tevbe için) kavminden yetmiş erkek seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Musa: &#8220;Rabbim! dedi, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi, içimizdeki o beyinsizlerin yaptıkları yüzünden helâk mi edeceksin? O iş de senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen bu imtihanla dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirirsin. Bizim velimiz sensin. Artık bizi bağışla, merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın.&#8221; </p>
<p>156 &#8211; &#8220;Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidayetine döndük.&#8221; Buyurdu ki, azabım var, onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de vardır , o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara, zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım. </p>
<p>157 &#8211; Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil&#8217;de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır. </p>
<p>158 &#8211; De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah&#8217;ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O&#8217;nundur. O&#8217;ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O&#8217;dur. Bundan dolayı gelin, Allah&#8217;a ve resulüne iman edin. Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz. </p>
<p>159 &#8211; Musa&#8217;nın kavminden doğru yolu gösteren ve doğrulukla adalet yapan bir topluluk da vardı. </p>
<p>160 &#8211; Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa&#8217;ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı. </p>
<p>161 &#8211; Ve o vakit onlara denilmişti ki; Şu şehre yerleşin ve orada dilediğiniz şeylerden yiyin, &#8220;hitta&#8221; (günahlarımızı bağışla.) deyin ve secde ederek kapısından girin ki, suçlarınızı bağışlayalım. İyilere nimetlerimizi daha da arttıracağız. </p>
<p>162 &#8211; İçlerinden bir kısım zalimler, sözü değiştirdiler, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Zulmü alışkanlık haline getirdikleri için biz de üzerlerine gökten azap yağdırdık. </p>
<p>163 &#8211; Bir de onlara, o deniz kıyısındaki şehrin başına gelenleri sor. O sırada onlar cumartesi yasağına riayet etmiyorlardı. Cumartesi günü balıklar akın akın geliyorlardı, yasak olmadığı gün gelmiyorlardı. Yoldan çıkıp sapıklık yaptıkları için biz de onları işte böyle sınıyorduk. </p>
<p>164 &#8211; İçlerinden bir topluluk, &#8220;Allah&#8217;ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz&#8221; dediği vakit, o uyarıda bulunanlar dediler ki; &#8220;Rabbiniz tarafından mazur görülmemiz için, bir de belki günahlardan sakınırlar diye.&#8221; </p>
<p>165 &#8211; Onlar yapılan bunca nasihatı unuttukları zaman, o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fena hareketlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğrattık. </p>
<p>166 &#8211; Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik. </p>
<p>167 &#8211; O Vakit Rabbin işte şu ahdi ilan edip bildirdi ki: Kıyamet gününe kadar onlara en kötü muameleyi yapacak olan kimseleri başlarına gönderecektir. Muhakkak ki, Rabbin hızla cezalandırandır ve yine muhakkak ki O, çok affedici, çok merhametlidir. </p>
<p>168 &#8211; Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. İçlerinde iyi olanları da vardı, olmayanları da. Onları biz, bazan nimetlerle, bazan da musibetlerle imtihana çektik. Sonunda belki hakka dönerler diye. </p>
<p>169 &#8211; Derken kitabı (Tevrat&#8217;ı) miras alan bozuk bir nesil bunların yerini aldı. Bize nasıl olsa mağfiret edilecek diyerek, şu alçak dünya malını alıyorlar, yine onun gibi bir mal ve rüşvet gelse onu da alırlar. Allah&#8217;a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın hükmü üzere misak alınmamış mıydı? Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi? Oysa ahiret yurdu Allah&#8217;tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız? </p>
<p>170 &#8211; Kitaba sarılanlara ve namazı kılmaya devam edenlere gelince, biz o iyilerin ecrini hiçbir zaman yitirmeyiz. </p>
<p>171 &#8211; Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik ki; &#8220;size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.&#8221;</p>
<p>172 &#8211; Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; dediği vakit, &#8220;pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz&#8221; dediler. (Bunu) kıyamet günü &#8220;Bizim bundan haberimiz yoktu.&#8221; demeyesiniz diye (yapmıştık). </p>
<p>173 &#8211; Yahut, atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin, demeyesiniz diye (yapmıştık). </p>
<p>174 &#8211; Ve işte biz, âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki, belki dönerler. </p>
<p>175 &#8211; Onlara, kendisine âyetlerimizi sunduğumuz o adamın kıssasını da anlat; âyetlerden sıyrılıp çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı, en sonunda da helak olanlardan oldu. </p>
<p>176 &#8211; Ve eğer dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, fakat o alçaklığa saplandı kaldı ve kendi keyfinin ardına düştü. Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur. İşte bu, âyetlerimizi inkâr eden kavmin misalidir. Bu kıssayı iyice anlat, belki biraz düşünürler. </p>
<p>177 &#8211; Âyetlerimizi inkâr edip, sırf kendilerine zulmeden o kavmin hali ne kadar kötüdür! </p>
<p>178 &#8211; Allah kime hidayet ederse, o hidayete erer, kimi de dalalette bırakırsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileri olurlar. </p>
<p>179 &#8211; Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir. </p>
<p>180 &#8211; Oysa en güzel isimler Allah&#8217;ındır. Bundan dolayı Allah&#8217;a onlarla dua edin. Onun isimlerinde sapıklık eden mülhidleri (inkârcıları) terkedin. Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekecekler. </p>
<p>181 &#8211; Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler. </p>
<p>182 &#8211; Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, biz onları, bilemiyecekleri yönlerden derece derece düşüşe yuvarlayacağız. </p>
<p>183 &#8211; Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir. </p>
<p>184 &#8211; Onlar arkadaşlarında herhangi bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, açık bir uyarıcıdan başka biri değildir. </p>
<p>185 &#8211; Allah&#8217;ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah&#8217;ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur&#8217;ân&#8217;dan sonra başka hangi söze inanacaklar. </p>
<p>186 &#8211; Allah kimi saptırırsa onu yola getirecek bir kimse yoktur. O, onları kendi hâllerine bırakır ve kendi azgınlıkları içinde yuvarlanıp giderler. </p>
<p>187 &#8211; Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki; onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onu tam vaktinde koparacak olan O&#8217;ndan başkası değildir. Onun ağırlığına göklerde ve yerde dayanacak bir kimse yoktur. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.</p>
<p>188 &#8211; De ki, ben kendi kendime Allah&#8217;ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim. </p>
<p>189 &#8211; Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah&#8217;tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah&#8217;a şöyle dua ettiler: &#8220;Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.&#8221; </p>
<p>190 &#8211; Fakat Allah, kendilerine salih bir evlat verince, her ikisi de tuttular verdiği evlatlar üzerine ona ortak koşmaya başladılar. Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir. </p>
<p>191 &#8211; Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan putları mı Allah&#8217;a ortak ediyorlar, ona eş koşuyorlar? </p>
<p>192 &#8211; Bu putlar, ne o tapınanlara, ne de kendi kendilerine yardım edebilirler. </p>
<p>193 &#8211; Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, hiç fark etmez. </p>
<p>194 &#8211; Allah&#8217;ı bırakıp taptıklarınız da tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer iddianızda doğru iseniz haydi onları çağırın da size cevap versinler. </p>
<p>195 &#8211; Onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: &#8220;Haydi çağırın o ortaklarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun ve elinizden gelirse göz açtırmayın.&#8221; </p>
<p>196 &#8211; &#8220;Zira benim velim, o kitabı indiren Allah&#8217;tır. Ve O, salih kullarına sahip çıkar.&#8221; </p>
<p>197 &#8211; &#8220;Sizin Allah&#8217;tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur.&#8221;</p>
<p>198 &#8211; &#8220;Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar.&#8221; Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler. </p>
<p>199 &#8211; Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. </p>
<p>200 &#8211; Eğer şeytandan bir vesvese, bir gıcık gelirse hemen Allah&#8217;a sığın. Muhakkak ki, Allah hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir. </p>
<p>201 &#8211; Allah&#8217;tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiği zaman, durup düşünürler de derhal kendi basiretlerine sahib olurlar.</p>
<p>202 &#8211; Şeytanların kardeşlerine gelince, onlar öbürlerini sapıklığa sürüklerler, sonra da yakalarını bırakmazlar. </p>
<p>203 &#8211; Onlara (arzularına göre) bir âyet getirmediğin zaman, derleyip toplasaydın ya derler, sen de de ki; ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyarım, işte bütünüyle bu Kur&#8217;ân, Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır), iman eden bir kavim için hidayettir, rahmettir. </p>
<p>204 &#8211; Kur&#8217;ân okunduğu zaman, hemen susup onu dinleyin, umulur ki, rahmete nâil olursunuz. </p>
<p>205 &#8211; Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma. </p>
<p>206 &#8211; Zira Rabbinin katında olanlar, Allah&#8217;a kulluk etmekten asla kibirlenmezler, O&#8217;nu tenzih eder, şanını ulularlar ve yalnızca O&#8217;na secde ederler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/7-araf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

