<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur&#039;an-ı Kerim &#187; AL-İ İMRAN Suresi</title>
	<atom:link href="http://www.islamidavet.net/etiket/al-i-imran-suresi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamidavet.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 00:26:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>3-Âl-i İmran Suresi</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 07:42:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hayrat Meali]]></category>
		<category><![CDATA[3-Âl-i İmran Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali]]></category>
		<category><![CDATA[hayrat meali oku]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran meali]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[kuran türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[mealler]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[sureler]]></category>
		<category><![CDATA[tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[tevafuklu kuran]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meali]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=2999</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla 1. Elif, Lâm, Mîm. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1) 2. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (ezelî ve ebedî hayat sâhibi olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kāim olan)dır. 3. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>1. Elif, Lâm, Mîm.</p>
<p>   Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)</p>
<p>2. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (ezelî ve ebedî hayat sâhibi olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kāim olan)dır.</p>
<p>3. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkān’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.</p>
<p>4. (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkān’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.</p>
<p>5. Şübhesiz ki ne yerde ne de gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz!</p>
<p>6. Sizi (ana) rahimler(in)de nasıl dilerse (öyle) şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.</p>
<p>7. Sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren O’dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir.</p>
<p>  Muhkem âyetler, ma‘nâsı açık olanlar; müteşâbihler ise, îzâhı ve te’vîli gerekenlerdir. (Nesefi, c. 1, 222   “Evet, Kur’ân-ı Kerîm, umûmî bir muallim ve bir mürşiddir (doğru yolu gösterir). (&#8230;) Nev‘-i beşerin ekserîsi avamdır (halk tabakasıdır). Mürşidin nazarında ekall (azınlıkta olanlar) eksere (çoğunlukta olanlara) tâbi‘dir. Yani umûmî irşâdını ekallin hatırı için tahsîs edemez (husûsîleştiremez). Maahâzâ (bununla berâber), avâma yapılan konuşmalardan havas (üst tabaka) hisselerini alırlar. Aksi hâlde, avam yüksek konuşmaları anlamaktan mahrum kalır. Ve kezâ (bunun gibi) avâm-ı nâs (insanların avam tabakası), ülfet ettikleri (alıştıkları) üslûblardan ve ifâdelerin çeşitlerinden ve dâimâ hayâllerinde bulunan elfâz (sözler), meânî (ma‘nâlar) ve ibârelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakīkatleri ve akliyâtı fehmedemezler (anlayamazlar). Ancak o yüksek hakāikın (hakīkatlerin), onların ülfet ettikleri ifâdeler ile anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’ân’ın böyle ifâdelerinin hakīkat olduğunu i‘tikād etmemelidirler (düşünmemelidirler) ki, cismiyet ve cihetiyet (Allah’a cisim ve yön isnâdı) gibi muhâl (imkânsız) şeylere zâhib olmasınlar (kapılmasınlar). (&#8230;) Bunun için, müteşâbihât denilen Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbları hem hakīkatlere geçmek için, hem en derin incelikleri göstermek için, avâm-ı nâsın gözlerine birer dürbün, birer gözlüktürler.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 167)</p>
<p>8. (Hem onlar derler ki:) “Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi (haktan) eğriltme! Ve bize, tarafından bir rahmet ihsân eyle! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan, ancak sensin!”</p>
<p>9. “Rabbimiz! Hakkında şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde insanları bir araya getirici olan muhakkak ki sensin!” Şübhesiz Allah, va‘dinden dönmez.</p>
<p>10. Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! (Cehennem) ateşin(in) yakacağı olanlar da işte ancak onlardır.</p>
<p>11. (Bunların âdeti) Fir‘avun ehlinin ve onlardan öncekilerin âdeti gibidir. (Onlar da) âyetlerimizi yalanlamışlardı. Allah da onları, günahları sebebi ile yakalayıvermişti. Allah ise, azâbı pek şiddetli olandır.</p>
<p>12. (Ey Resûlüm!) O inkâr edenlere de ki: “Yakında mağlûb olacaksınız ve (toplanarak) Cehenneme sevk edileceksiniz!</p>
<p>    Resûl-i Ekrem (asm), Bedir’de müşriklerin mağlûbiyetinden sonra Medîne’ye döndüğünde yahudileri topladı ve onlara: “Kureyş’in başına gelen bu musîbet sizin de başınıza gelmeden evvel İslâm’a girin!” dedi. Onlar ise: “Yâ Muhammed! Harb etmeyi bilmeyen ve tecrübesi olmayan birkaç Kureyşliyi katletmek seni aldatmasın! Eğer sen bizimle muhârebe etseydin, nasıl insanlar olduğumuzu ve başkalarına benzemediğimizi anlardın!” demeleri üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Râzî, c. 4/7, 203)</p>
<p>13. (Bedir’de) karşılaşan iki cemâatte elbette sizin için bir delil vardır. Bir cemâat Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi ki, (kendi) göz görüş(ler)iyle onları (o mü’minleri, karşılarında) kendilerinin iki misli olarak görüyorlardı. Çünki Allah, dilediği kimseye yardımı ile kuvvet verir. Muhakkak ki bunda, basîret sâhibleri için gerçekten bir ibret vardır.</p>
<p>14. Kadınlar, oğullar, yığılmış yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, sağmal hayvanlar ve ekinler (kabîlin)den nefsin arzu duyduğu şeylerin sevgisi insanlara süslendi (güzel gösterildi). Bunlar dünya hayâtının (geçici) menfaatidir. Hâlbuki varılacak yerin güzeli ancak Allah katındadır.</p>
<p>     “Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var. Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem لَايُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّاوُسْعَهاَ [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (güç yetirilemeyecek teklif) yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir). Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.<br />
    Elbette en bahtiyâr odur ki, dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (bilip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)</p>
<p>15. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” (Günahlardan) sakınanlar için Rableri katında altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Cennetler, tertemiz zevceler ve Allah’dan bir rıdvân (râzı olması) vardır!</p>
<p>     Cennet hayâtı hakkında bakınız; (Sözler, 28. Söz, 169-175)</p>
<p>16. Onlar ki: “Rabbimiz! Muhakkak ki biz îmân ettik; artık günahlarımızı bize bağışla ve bizi o ateşin azâbından muhâfaza eyle!” derler.</p>
<p>     Başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, umum peygamberler ve ehl-i hakīkat, her vakit en ziyâde Cehennem ateşinden muhâfaza için duâ etmelerinin hikmeti hakkında bakınız; (sahîfe 74, hâşiye 2)</p>
<p>17. (Onlar:) Sabredenler, doğru olanlar, itâat edenler, (mallarını Allah yolunda) sarf edenler ve seherlerde (sabah namazı vaktinden önce) mağfiret dileyenlerdir.</p>
<p>     Resûlullah Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurdular: “Allah, her gece dünya semâsına gecenin son üçte biri kaldığında rahmetiyle tecellî eder ve şöyle buyurur: ‘Bir isteyen yok mu ki onun istediğini vereyim? Bir duâ eden yok mu ki ona icâbet edeyim? Bir mağfiret dileyen yok mu ki kendisini bağışlayayım?’ ” (Kurtubî, c. 2/4, 39)</p>
<p>18. Allah, adâleti kāim kılarak kendisinden başka ilâh olmadığına şâhidlik etti; melekler ve ilim sâhibleri de (adâletle kāim olarak buna şâhidlik ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur;</p>
<p>     “Müteaddid (birçok) eller müstebidâne (baskı ile) bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki pâdişah, hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa, intizam bozulur ve idâre herc ü merc (darma dağınık) olur. Hâlbuki sinek kanadından tâ semâvât kandillerine (yıldızlara) kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden (beden hücreciklerinden) tâ seyyârâtın (yıldızların) burçlarına kadar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Hem hâkimiyet bir makām-ı izzettir (üstünlük ve kudret makāmıdır); rakīb kabûl etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 140)<br />
    Kâinâtta şirke aslâ yer olmadığı hakkında bakınız; (Sözler, 32. Söz, 261-272; Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 138-141; Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 14-33)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 85, hâşiye 3; sahîfe 96, hâşiye 1)</p>
<p>19. Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din, İslâm’dır!</p>
<p>     “İslâmiyet, gāyet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünki sâir dinler, fakat Kur’ân’ın tasdîkine mazhar olmayan kısmı, hiç hükmündedir.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 406)</p>
<p>20. (Ey Resûlüm!) Buna rağmen (onlar) seninle tartışırlarsa, artık de ki: “(Ben) kendimi Allah’a teslîm ettim, bana tâbi‘ olanlar da!” Hem kendilerine kitab verilenlere ve ümmîlere (diğer müşriklere) de ki: “(Siz de) teslîm oldunuz mu?” Bunun üzerine İslâm’a girerlerse, o hâlde muhakkak doğru yola ermiş olurlar. Artık yüz çevirirlerse, o takdirde sana düşen ancak tebliğdir. Allah ise, kulları(nı) hakkıyla görendir.</p>
<p>     Bu âyetler, Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın nübüvvetinin bütün insanlara şâmil olduğunun en açık delillerindendir. Bir hadîs-i şerîfte: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn olsun ki, ister yahudi ister hristiyan olsun, bu ümmetten beni işitip de gönderildiğim şeylere îmân etmeden ölen kimse Cehennemliktir!” buyurulmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 273)</p>
<p>21. Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere (haksızlıklarını bile bile) peygamberleri öldürenler ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenler yok mu, artık onları (pek) elemli bir azâb ile müjdele!</p>
<p>22. İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiş olanlardır. Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.</p>
<p>23. Kendilerine Kitab’dan (Tevrât’tan) bir nasib verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitâbı’na da‘vet olunuyorlar da, sonra onlardan bir kısmı, kendileri (hakkı kabûlden) kaçınan kimseler olarak geri dönüyorlar.</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, zinâ eden iki yahudi hakkında hakem olması için, bir kısım yahudilerin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mürâcaatta bulunmaları üzerine nâzil olmuştur. Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Tevrât’a göre recmedilmelerine hükmedince kızmışlar ve bu kararı tanımayarak dönüp gitmişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 390)</p>
<p>24. Bu (yüz çevirmeleri), şübhesiz onların: “Sayılı birkaç günden başka, bize ateş aslâ dokunmayacaktır!” demeleri yüzündendir. Ve uydurmakta oldukları şeyler, dinleri husûsunda kendilerini aldatmıştır.</p>
<p>25. Peki, hakkında hiç şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde onları bir araya getirdiğimiz ve herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilip de kendilerine haksızlık edilmediği zaman (bakalım hâlleri) nasıl olacak!</p>
<p>     “Âyâ (acabâ) bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûstur (gönderilmiştir) ve saâdet-i ebediyeye (Cennete) ve şekāvet-i dâimeye (Cehenneme) namzeddir! Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek (hesâba çekilecek)! Ya taltîf edilecek veya tokat yiyecek!” (Mesnevî-i Nûriye, 17. Lem‘a, 159)</p>
<p>26. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Ey mülkün (gerçek) sâhibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın! Hem dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelîl kılarsın! (Her) hayır (ancak senin) elindedir! Şübhesiz ki sen, herşeye hakkıyla gücü yetensin!”</p>
<p>     “İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın, nev‘-i beşerin hayât-ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki, izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın meşîetine (dilemesine) ve irâdesine bağlıdır. Demek kesret-i tabakātın (sebebler âleminin) en dağınık tasarrufâtına (işlerine) kadar, meşîet ve takdîr-i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz.<br />
    Şu hükmü verdikten sonra, insâniyet hayâtında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakīkī’nin (hakīkī rızık verici olan Allah’ın) hazîne-i Rahmetinden gönderdiğini, bir-iki mukaddeme ile isbât eder. Şöyle ki, der: ‘Rızkınız, yerin hayâtına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshîr eden (emri altında çalıştıran), gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakīkī rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran O Zât verebilir. Ve O, ona hakīkī Rezzâk olur.’ ” (Zülfikār, 25. Söz, 46)</p>
<p>27. “Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın! Hem ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın! Dilediğini ise hesabsız rızıklandırırsın!”</p>
<p>28. Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! O hâlde kim böyle yaparsa, artık (o kişi,) Allah’dan (dostluk olarak göreceği) bir şey içinde değildir; ancak (dost görünerek) onlardan (gelebilecek) bir tehlikeden sakınmanız müstesnâ! Bununla berâber Allah, sizi kendisin(e karşı gelmek)den sakındırır! Dönüş ise ancak Allah’adır.</p>
<p>29. De ki: “Sînelerinizde olanı gizleseniz de onu açıklasanız da, Allah onu bilir. Göklerde olanı da yerde bulunanı da bilir.”</p>
<p>     Hiçbir şeyin Allah’ın ilminin hâricinde olmadığı hakkında bakınız; (sahîfe 107, hâşiye 2; sahîfe 119, hâşiye 2; sahîfe 198, hâşiye 2)</p>
<p>30. Herkes, yaptığı her iyiliği ve yaptığı her kötülüğü hazır olarak bulacağı gün arzu eder ki, keşke onunla (o kötü amelleri ile) kendisi arasında uzak bir mesâfe olsa!</p>
<p>     “Şu mevcûdâtın (varlıkların) Mâliki (sâhibi), mülkünde cereyân eden herşeyin inzıbâtına (kaydedilmesine) büyük bir ihtimâmı var. Hem hâkimiyet-i vazîfesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem rubûbiyet-i saltanatında (kâinattaki terbiye ve idâresinde) gāyet ihtimâmı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyân eden herşeyin sûretini müteaddid (pek çok) şeylerde hıfz eder (muhâfaza eder). Şu hafîzıyet (muhâfaza edicilik) işâret eder ki, ehemmiyetli bir muhâsebe-i a‘mâl defteri (amellerin hesab defteri) açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri, mühim bir hesab ve mîzâna (tartıya) girecek, sahîfe-i amelleri neşredilecek (amel defterleri açılacak).” (Zülfikār, 10. Söz, 30)</p>
<p>31. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi‘ olun ki, Allah (da) sizi sevsin ve günahlarınızı size bağışlasın!”</p>
<p>     “*قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ [De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi‘ olun ki, Allah (da) sizi sevsin’] âyet-i azîmesi ittibâ‘-ı sünnet (sünnete tâbi‘ olmak) ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat‘î bir sûrette i‘lân ediyor. (&#8230;) Şu âyet-i kerîme der ki: ‘Eğer Allah’a muhabbetiniz (sevginiz) varsa, Habîbullâh’a ittibâ‘ edilecek. Eğer ittibâ‘ edilmezse netîce veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Eğer muhabbetullah (Allah sevgisi) varsa, netîce verir ki, Habîbullâh’ın sünnet-i seniyesine ittibâı intâc eder.’ Evet Cenâb-ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakīmi (istikāmetli olanı) ve en kısası, bilâ-şübhe (şübhesiz) Habîbullâh’ın gösterdiği ve ta‘kīb ettiği yoldur.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 53-54)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 169, hâşiye 3; sahîfe 206, hâşiye 2)</p>
<p>32. De ki: “Allah’a ve peygambere itâat edin!” Buna rağmen yüz çevirirlerse, hiç şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.</p>
<p>33. Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı (İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>34. Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı (İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>35. Bir zaman İmrân’ın hanımı (Hanne) şöyle demişti: “Rabbim! Gerçekten ben karnımdakini (ibâdet için) âzâd edilmiş (bir köle) olarak sana adadım, artık benden kabûl buyur! Şübhesiz ki Semî‘ (her niyâzı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!”</p>
<p>36. Nihâyet onu doğurunca: “Rabbim! Gerçekten ben onu kız doğurdum!” dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Hâlbuki Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir. Ve erkek, (ma‘bede hizmet için) kız gibi değildir. “Bununla berâber doğrusu ben ona Meryem adını verdim; artık şübhesiz ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!” (dedi).</p>
<p>37. Böylece Rabbi onu (Meryem’i, annesinden) güzel bir kabûl ile kabûl etti ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi; ve onu (akrabâsı bulunan) Zekeriyyâ’nın himâyesine verdi. Ne zaman Zekeriyyâ onun yanına ma‘bede girse, yanında bir rızık bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden (geldi)?” derdi. (O da:) “Bu, Allah tarafındandır!” derdi. Şübhesiz ki Allah, dilediğini hesabsız olarak rızıklandırır.</p>
<p>38. Orada Zekeriyyâ Rabbine duâ etti. Dedi ki: “Rabbim! Bana, tarafından temiz bir zürriyet ihsân eyle! Şübhesiz ki sen, duâyı hakkıyla işitensin.”</p>
<p>     Cenâb-ı Hakk’ın, her niyâzı işitip her duâya cevab vermesi hakkında bakınız; (sahîfe 134, hâşiye 1)</p>
<p>39. Derken o, ma‘bedde namaz kılarken ayakta olduğu bir sırada, melekler ona şöyle nidâ ettiler: “Doğrusu Allah, sana Allah’dan bir kelime (olan Îsâ’)yı</p>
<p>    18. Âyet-i kerîmede Allah-ü Teâlâ’nın Hz. Îsâ (as)’ı *****[kelime] diye isimlendirmesi; onu *** yani “Ol!” emri ve kelimesiyle, babası olmaksızın yaratmış olmasındandır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 408)</p>
<p>40. (Zekeriyyâ) şöyle dedi: “Rabbim! Doğrusu bana ihtiyarlık geldiği, hanımım da kısır olduğu hâlde, benim için bir oğul nasıl olur?” (Rabbi de ona:) “Böyledir! Allah, dilediğini yapar!”</p>
<p>    19. Cenâb-ı Hakk’ın kudreti sonsuz olup, dilediği herşeyi yaratmaya muktedir olması hakkında bakınız; (sahîfe 55, hâşiye 1)</p>
<p>41. (Zekeriyyâ) dedi ki: “Rabbim! (Onun geleceğine dâir) bana bir alâmet kıl!” (Rabbi ona şöyle) buyurdu: “Senin (ona dâir) alâmetin, insanlarla işâret (ile anlaşman) dışında, üç gün konuşamamandır. Hem Rabbini çok zikret ve akşam sabah (O’nu) tesbîh eyle!”</p>
<p>42. Bir zaman da melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem! Şübhesiz ki Allah, seni seçti, seni temiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçkin kıldı.”</p>
<p>43. “Ey Meryem! Rabbine gönülden bağlan, secde et ve rükû‘ edenlerle berâber rükû‘ et!”</p>
<p>44. (Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar gayb haberlerindendir ki, onu sana vahyediyoruz. Yoksa, içlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kalemlerini (kur‘a için nehre) atarlarken, sen onların yanında değildin! (Onlar) birbirleriyle çekişirlerken de yanlarında değildin!</p>
<p>     Annesi tarafından Mescid-i Aksâ’ya teslîm edilen Hz. Meryem’i, ilimce en büyük reisleri bulunan İmrân’ın kızı olması sebebiyle, her âlim kendisi himâye etmek istedi. Sonunda kur‘a attılar ve Hz. Meryem vâlidemizin teyzesinin beyi olan Zekeriyyâ (as)’ın kalemi su yüzüne çıktı. (İbn-i Kesîr, c. 1, 282)<br />
    “Kur’ân’ın vukūât ve ahvâl-i mâziyeye (geçmişte olan hâllere ve hâdiselere) dâir ihbârâtı (haberler vermesi) aklî bir iş değil ki akıl ile ihbâr edilsin. Belki, semâ‘a mütevakkıf (işitmeye bağlı) nakildir. Nakil ise, kırâet ve kitâbet (okuma-yazma) ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifâkıyla kırâetsiz, kitâbetsiz, emânetle ma‘ruf (güvenilir oluşuyla tanınan), ümmî (okuma-yazması olmayan) lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzûl ediyor (iniyor).<br />
    Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbâr eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünki uzun bir hâdisenin ukde-i hayâtiyesini (can damarını) ve rûhunu alır. Maksadına mukaddeme (başlangıç) yapar. Demek Kur’ândaki fezlekeler, hulâsalar gösteriyor ki, bu hulâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün mâzîyi bütün ahvâli (hâlleri) ile görüyor. Zîrâ bir zâtın bir fende veya bir san‘atta mütehassıs (ihtisas sâhibi) olduğu, hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san‘atçıkla, o şahısların mahâret ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur’ân’da zikrolunan vukūâtın (hâdiselerin) hulâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukūâtı ihâta etmiş (kuşatmış), görüyor, ta‘bir câiz ise, bir mahâret-i fevkalâde ile ihbâr ediyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 35)</p>
<p>45. Hani melekler demişti ki: “Ey Meryem! Şübhesiz Allah, seni tarafından bir kelimeyle (bir çocukla) müjdeliyor! İsmi, Meryemoğlu Îsâ Mesîh’tir, dünya ve âhirette şereflidir ve Allah’a yakın kılınanlardandır.”</p>
<p>46. “Hem beşikte ve yetişkin hâlde insanlarla konuşacak ve sâlih kimselerden olacaktır.”</p>
<p>47. (Meryem:) “Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim için bir çocuk nasıl olur?” dedi. (Rabbi de:) “Böyledir! Allah dilediğini yaratır.</p>
<p>     “Kadîr-i Alîm (sonsuz kudret ve ilim sâhibi) ve Sâni‘-i Hakîm (hikmetle iş yapan san‘atkâr), kānûniyet şeklindeki âdâtının (âdetlerinin) gösterdiği nizam ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği (gösterdiği) gibi, şüzûzât-ı kānûniye ile (kānunlarının dışına çıkmak ile) ve âdâtının hârikaları ile ve teğayyürât-ı sûriye ile ve teşahhusâtın ihtilâfâtıyla (şahsiyetlerinin farklılığı ile), zuhûr (ortaya çıkma) ve nüzûl (inme) zamânının tebeddülüyle (değişmesiyle) meşîet (dileme) ve irâdetinde (istemesinde), fâil-i muhtâr (dilediğini yapan) olduğunu ve ihtiyâr (irâde) sâhibi olduğunu ve hiçbir kayıd altında olmadığını izhâr edip, yeknesak (sâbitlik) perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe’ninde (hâlinde), herşeyinde O’na muhtaç ve rubûbiyetine (terbiye ediciliğine) münkād (bağlı) olduğunu i‘lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinin nazarlarını esbabdan Müsebbibü’l-Esbâb’a (sebebleri yaratan Allah’a) çevirir.” (Tılsımlar, 16. Söz, 31)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 56, hâşiye 3)</p>
<p>48. (Melekler şöyle dediler:) “Hem (Allah) ona yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!”</p>
<p>49. Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): “Hiç şübhesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu‘cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah’ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah’ın izniyle (anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.”</p>
<p>     “Kur’ân, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâ‘a (yüksek ahlâkına uymaya) beşeri sarîhan (açıkça) teşvîk eder. Öyle de, şu elindeki san‘at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye, remzen terğîb ediyor (işâretle teşvîk ediyor). İşte şu âyet işâret ediyor ki, en müzmin (kökleşmiş) dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbetzede benî Âdem (Âdemoğulları)! Me’yûs (ümidsiz) olmayınız! Her dert, ne olursa olsun dermânı mümkündür. Arayınız, bulunuz! Hattâ ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.” (Zülfikār, 25. Söz, 80)</p>
<p>50. “Hem benden önce gelen Tevrât’ı tasdîk edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helâl kılayım diye (geldim)</p>
<p>     İsrâiloğulları, zulüm ve günah işlemede haddi aştıklarından, sığır ve koyunların içyağı ve deve eti gibi bazı şeylerde İlâhî yasaklarla karşı karşıya bırakılmışlardı. Hz. Îsâ (Aleyhisselâm)’ın şeriatıyla bu yasaklar kaldırılmıştır. (Nesefî, c. 1, 240)</p>
<p>51. “Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyle ise O’na ibâdet edin! Bu, dosdoğru bir yoldur.”</p>
<p>52. Sonunda Îsâ onlardan küfrü hissedince: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havârîler: “Biz, Allah’ın (dîninin) yardımcılarıyız. Allah’a îmân ettik. Hem şâhid ol ki biz, şübhesiz Müslümanlarız” dediler.</p>
<p>53. (Havârîler:) “Rabbimiz! İndirdiğine îmân ettik ve peygambere tâbi‘ olduk. Artık bizi (seni ve peygamberlerini tasdîk eden) şâhidlerle berâber yaz!” (dediler).</p>
<p>54. Ve (o yahudiler, Îsâ’ya) tuzak kurdular, Allah da (onlara) tuzak kurdu (karşılık verdi). Allah ise, tuzak kuranların en hayırlısıdır.</p>
<p>55. O vakit Allah şöyle buyurdu: “Ey Îsâ! Seni (kıyâmete yakın) vefât ettirecek olan ve seni kendime yükseltici</p>
<p>   Bakınız; (sahîfe 102, hâşiye 1)</p>
<p>56. Fakat o inkâr edenler yok mu, artık onları dünyada ve âhirette şiddetli bir azâb ile cezâlandıracağım! Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.</p>
<p>57. Hâlbuki îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, artık (Rabbin) onlara mükâfâtlarını tam olarak verecektir.</p>
<p> Bakınız; (sahîfe 46, hâşiye 2; sahîfe 122, hâşiye 1)</p>
<p>58. (Ey Resûlüm!) Bu (anlatılanlar) ki, onu sana âyetlerden ve hikmetli olan zikirden (Kur’ândan) okuyoruz.</p>
<p>59. Şübhesiz ki Allah katında Îsâ’nın (babasız yaratılışının) misâli, Âdem’in misâli gibidir. (Allah) onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, (o da) hemen oluverdi.</p>
<p>     “Evvelâ bu kānûn-ı tenâsül (üreme kānûnu) mebde’ (başlangıç) i‘tibârıyla iki yüz bin envâ‘-ı hayvanâtın mebde’leriyle (hayvan nev‘lerinin başlangıçlarıyla) hark edilmiş (yırtılmış) ve nihâyet (son) verilmiş. Yani en evvelki pederleri, âdetâ Âdemleri hükmündeki o iki yüz bin evvelki pederleri kānûn-ı tenâsülü hark etmişler. Yani peder ve vâlideden gelmemişler. O kānun hâricinde vücûd verilmiş.<br />
    Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz yüz bin envâın kısm-ı a‘zamının hadsiz efradları (ferdleri) kānûn-ı tenâsül hâricinde yaprakların yüzlerinde ve teaffün etmiş (çürümüş) maddelerde o kānun hâricinde îcâd edilir. Acabâ mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarıyla (istisnâlarıyla) yırtılmış ve zedelenmiş bir kānunda bin dokuz yüz senede bir ferdin şuzûziyetini (kānûnun dışına çıkmasını) aklına sığıştıramayan ve nusûs-ı Kur’âniyeye (Kur’ân’ın kesin hükümlerine) karşı te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.” (Lem‘alar, 9. Lem‘a, 37)</p>
<p>60. Bu hak (gerçek haber), Rabbinden (gelen)dir; öyle ise şübhe edenlerden olma!</p>
<p>61. Artık sana ilim geldikten sonra, kim onun (Îsâ’nın) hakkında seninle tartışırsa, bunun üzerine de ki: “(İddiânızda samîmî iseniz) gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden duâ edelim de Allah’ın lâ‘netini yalancıların üzerine kılalım!”</p>
<p>   “(Peygamber (asm) Kur’ân’ın lisânıyla) onlara meydan okuyor: ‘Tevrât’ınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lâ‘netle duâ edeceğiz’ diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç yahudi bir âlim veya nasrânî bir kıssîs (papaz), onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette (çoklukta) bulunan ve pek çok inadlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta i‘lân edeceklerdi.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 66-67)</p>
<p>62. Doğrusu bu, (Îsâ hakkında anlatılan) elbette gerçek kıssadır. Ve Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ise, ancak Allah’dır.</p>
<p>63. (Ey Resûlüm!) Bundan sonra (yine) yüz çevirirlerse, artık şübhesiz ki Allah, fesad çıkaranları hakkıyla bilendir.</p>
<p>64. De ki: “Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin!</p>
<p>     “Beşerin âsâr (eserleri) ve kānunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdîl ediliyor (değiştiriliyor). Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kānunları, o kadar sâbit ve râsihtir (köklüdür) ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hâzır ve şu asrın ehl-i kitab insanları, Kur’ân’ınياَ اَهْلَ الْكِتابِ۞يَا اَهْلَ الْكِتَابِ [Ey ehl-i kitab! Ey ehl-i kitab!] hitâb-ı mürşidânesine (yol gösteren hitâbına) o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir (yöneliktir) ve يَا اَهْلَ الْكِتَابِ lâfzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَابِ [Ey ehl-i mekteb!] ma‘nâsını dahi tazammun eder (içine alır). Bütün şiddetiyle, bütün tâzeliğiyle, bütün şebâbetiyle: يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْااِلٰي كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ [Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin!] sayhasını âlemin aktârına (her tarafına) savuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 37)</p>
<p>65. Ey ehl-i kitab! İbrâhîm hakkında niçin münâkaşa ediyorsunuz? Hâlbuki Tevrât ve İncîl, ancak ondan sonra indirildi. Hiç akıl erdirmez misiniz?</p>
<p>66. İşte siz öyle kimselersiniz ki, (haydi) hakkında (biraz) bilgi sâhibi olduğunuz şeyde (Mûsâ ve Îsâ mes’elesinde) tartıştınız; fakat hakkında hiç bilgi sâhibi olmadığınız şeyde (İbrâhîm mes’elesinde) niçin tartışıyorsunuz? Hâlbuki (onun gerçek mâhiyetini) Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.</p>
<p>67. İbrâhîm, ne bir yahudi ne de bir hristiyandı; fakat (o, Allah’a) teslim olmuş bir Hanîf (hakka yönelmiş bir mü’min) idi. Ve (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.</p>
<p>68. Şübhesiz ki İbrâhîm’e insanların en yakını, elbette ona tâbi‘ olanlar ile bu peygamber (Muhammed) ve (ona) îmân edenlerdir. Allah ise, mü’minlerin dostudur.</p>
<p>69. Ehl-i kitabdan bir tâife arzu ettiler ki, keşke sizi dalâlete düşürseler! Hâlbuki sâdece kendilerini dalâlete düşürürler de farkına varmazlar.</p>
<p>     Bu âyet-i celîle, yahudilerin, Ashâb-ı Kirâm’dan (radıyallâhü anhüm ecmaîn) bazılarını kendi dinlerine da‘vet etmeleri üzerine nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 165)</p>
<p>70. Ey ehl-i kitab! Siz (hakīkati) görüp durduğunuz hâlde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?</p>
<p>     Burada zikredilen “ehl-i kitab”dan murad, ehl-i kitab âlimleridir. Zîrâ onlar, Resûl-i Ekrem (asm)’ın Tevrât ve İncîl’de zikredilen vasıflarını değiştirerek, hak ve hakīkati kendi halklarından gizlemeye çalışmakla, aslında kendi kitablarındaki Allah’ın âyetlerini inkâr etmişlerdir. Çünki bir âyeti inkâr ile, o kitâbın tamâmını inkâr etmek arasında hiçbir fark yoktur. (Râzî, c. 4/8, 102)</p>
<p>71. Ey ehl-i kitab! Niçin siz bile bile hakkı bâtıl ile karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?</p>
<p>72. Ehl-i kitabdan bir tâife de şöyle dedi: “Îmân edenlere indirilmiş olan (Kur’ân’)a günün evvelinde (sabahleyin yalandan) îmân edin, sonunda (akşam üstü) de inkâr edin; umulur ki (dinlerinden) dönerler.”</p>
<p>    “Küfürde hem adem (yok sayma) ve terk vardır ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib (bozmak) var ki, çok sehildir ve âsândır (kolaydır); az bir hareket yeter. Hem tecâvüz (haddini aşma) var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe (korkutma) noktasından ve fir‘avniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke mübtelâ (tutkun) olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin (hislerin) tatmîni ve telezzüzü (lezzet alması) hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insâniyeyi insâniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan (gelecek endişesi taşıyan) vazîfelerinden vazgeçiriyorlar.<br />
    Ehl-i hidâyet ve başta ehl-i nübüvvet (peygamberler) ve başta Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn (âlemlerin Rabbinin sevdiği zât) olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek-i kudsîsinde, hem vücûdî (varlığa dâir), hem sübûtî (sâbit şeylere dâir), hem ta‘mir (düzeltmek), hem hareket, hem hududda istikāmet (sınırları aşmamak), hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet (kulluk), hem nefs-i emmârenin fir‘avniyetini ve serbestliğini kırmak gibi esâsât-ı mühimme (mühim esâslar) bulunduğundandır ki, Medîne-i Münevvere’de bulunan o zamânın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o câzibe-i uzmâya (çok büyük çekiciliğe) karşı şeytânî bir kuvve-i dâfiaya (itici hislere) kapılıp, dalâlette (sapıklıkta) kalmışlar.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 82)</p>
<p>73. Fakat dîninize tâbi‘ olandan başkasına inanmayın!” (dediler). (Ey Resûlüm!) De ki: “Şübhesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir. Size verilenin benzeri, (başka) birine (de) veriliyor veya (kıyâmet günü) Rabbinizin huzûrunda (mü’minler) size karşı delil getirecekler (de gālip gelecekler) diye mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Şübhesiz lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir!” Allah ise, Vâsi‘ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.</p>
<p>74. Rahmetini dilediğine tahsîs eder. Çünki Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.</p>
<p>75. Ehl-i kitabdan öylesi de vardır ki, ona yığınla (altın) emânet etsen, onu sana iâde eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar (bir altın) emânet etsen, tepesine dikilip durmazsan, onu sana iâde etmez. Bu, şübhesiz onların: “Ümmîler (ehl-i kitab olmayanlara yaptığımız haksızlıklar) hakkında üzerimize bir yol (bir vebâl) yoktur!” demeleri sebebiyledir. Ve onlar (hakīkati) biliyor oldukları hâlde, Allah’a karşı yalan söylüyorlar.</p>
<p>76. Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahlardan) sakınırsa, hiç şübhesiz ki Allah, takvâ sâhiblerini sever.</p>
<p>77. Doğrusu (peygambere îman husûsunda) Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyata (dünyalık menfaate) satanlar var ya, işte onlar, âhirette kendileri için bir nasib olmayanlardır. Hem Allah onlarla konuşmaz; hem kıyâmet günü onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz ve onları (günahlardan) temizlemez! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>78. Doğrusu onlardan (ehl-i kitabdan) elbette bir fırka da vardır ki, kendisi Kitab’dan olmadığı hâlde, onu Kitab’dan sanasınız diye, (doğru kelimeyi değiştirerek) dillerini Kitab’la eğip bükerler. Ve o, Allah tarafından olmadığı hâlde: “Bu, Allah katındandır!” derler. Bu sûretle onlar, Allah’a karşı (hakīkati) bile bile yalan söylerler.</p>
<p>     “Dindar bir adam, din muhabbeti için: ‘Hak böyledir, hakīkat budur, Allah’ın emri böyledir’ der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip (aşıp), Allah’ın taklîdini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 112)<br />
    “Birbirine yakın zâtlar birbirini taklîd edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklîd edebilirler. Muvakkaten (geçici olarak) insanları iğfâl ederler (aldatabilirler), fakat dâimî iğfâl edemezler. Çünki ehl-i dikkat nazarında alâ külli hâl (her hâl ü kârda) etvâr ve ahvâli (tavırları ve hâlleri) içindeki tasannuâtlar ve tekellüfâtlar (yapmacık ve zoraki hareketler) sahtekârlığını gösterecek, hîlesi devâm etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklîde çalışan; ötekinden gāyet uzaksa, meselâ âdî bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklîd etmek istese ve bir çoban bir pâdişâhın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki, bu sahtekârdır.” (Sözler, 15. Söz, 53)</p>
<p>79. Bir insan için, Allah ona kitab, hikmet ve peygamberlik versin de, sonra (o kimse) insanlara: “Allah’ı bırakıp bana kul olun!” desin, (bu) olur şey değildir; fakat (bir peygamber ancak şöyle der): “(Öğrenip) öğretmekte ve oku(yup, okut)makta olduğunuz Kitab sâyesinde Rabbânî (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabbe mensûb olan kimse)ler olun!”</p>
<p>     Yahudi ve hristiyanların kâfir reislerinden bazıları: “Yâ Muhammed! Diler misin ki sana ibâdet edelim?” dediler. Resûlullah Efendimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm): “Allah’dan başkalarına ibâdetle emretmekten Allah’a sığınırım! Benim insanlara gönderilmem, ancak ve ancak bir olan Allah’a ibâdet içindir” buyurdular ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (İbn-i Kesîr, c. 1, 295)</p>
<p>80. (Bir peygamber) size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz Müslüman kimseler olduktan sonra, (hiç) size küfr(e girmey)i emreder mi?</p>
<p>81. Hem Allah, vaktiyle peygamberlerin: “Size kitab ve hikmetten her ne versem, sonra size berâberinizde olanı tasdîk edici bir peygamber gelse, mutlakā ona îmân edeceksiniz ve mutlakā ona yardım edeceksiniz!” diye sağlam sözlerini aldığında: “İkrâr ettiniz (mi) ve bu ağır ahdimi (üzerinize) aldınız mı?” buyurdu. (Onlar:) “İkrâr ettik!” dediler. (Allah:) “Öyle ise şâhid olun, ben de sizinle berâber şâhidlerdenim!” buyurdu.</p>
<p>82. Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.</p>
<p>83. O hâlde Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslîm olmuştur ve ancak O’na döndürüleceklerdir.</p>
<p>84. (Ey Resûlüm!) De ki: “(Biz) Allah’a, bize indirilene ve İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kūb’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere ve Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (bütün) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (peygamberlik cihetiyle) fark gözetmeyiz. Ve biz, ancak O’na teslîm olan kimseleriz.”</p>
<p>     “Başta Kur’ân, bütün semâvî kitabların ve suhufların (bazı peygamberlere gönderilen sahîfelerin) ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm), bütün da‘vâları beş altı esas üzerine dönüyor. Mütemâdiyen (devamlı) o esasları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esaslara bakıyorlar. Onların hakkāniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esaslar ise, îmân-ı billah (Allah’a îman) ve îmân-ı bil-âhiret (âhirete îman) ve sâir rükünlere (esaslara) îmandır.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 231)</p>
<p>85. Kim de İslâm’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden aslâ kabûl edilmeyecektir.</p>
<p>    “İslâmiyet’in hristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyet’in esâsı, mahz-ı tevhiddir (tam bir tevhid inancıdır); vesâit ve esbâba (vâsıtalara ve sebeblere) te’sîr-i hakīkī vermiyor, îcad (yaratmak) ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise, ‘velediyet’ (Allah’a oğul isnâd etmek) fikrini kabûl ettiği için vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti (benlik da‘vâsını) kırmaz. Âdetâ rubûbiyet-i İlâhiyenin (Allah’ın terbiye ediciliğinin) bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 124-125)</p>
<p>86. Îmân (etme)lerinden ve şübhesiz peygamberin hak olduğuna şâhidlik yapmalarından, hem kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra, (bunlara rağmen) inkâr eden bir kavmi, Allah nasıl hidâyete erdirir? Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez!</p>
<p>87. İşte onlar yok mu, onların cezâsı, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ‘neti şübhesiz kendilerinin üzerine olmasıdır.</p>
<p>88. (Onlar,) orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar. Onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlar (rahmet nazarıyla) gözetilirler.</p>
<p>89. Ancak, bundan sonra tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler müstesnâdırlar; hiç şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>90. Şübhesiz îmân (etme)lerinden sonra inkâr edenler, sonra da inkâr cihetiyle ileri gidenler yok mu, onların (son nefesteki) tevbeleri aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar ise, dalâlete düşenlerin ta kendileridir.</p>
<p>91. Muhakkak ki o inkâr edip de kendileri kâfir kimseler olarak ölenler yok mu, artık dünya dolusu altın, velev ki (kendisini kurtarmak üzere) onu fedâ edecek (de) olsa, artık onların hiçbirinden aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) elemli bir azab vardır ve onlar için yardımcılardan kimse yoktur.</p>
<p>92. Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz. O hâlde her ne sarf ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.</p>
<p> Ensârdan Ebû Talha (ra), bu âyet nâzil olduğunda Resûl-i Ekrem (asm)’ın huzûruna gelerek: “Yâ Resûlallah! Şu âyete göre, ben de en çok sevdiğim bu arâzimi Allah için infâk ediyorum, dilediğin gibi kullan!” dedi. Resûl-i Ekrem (asm) da: “Sana ne mutlu!” buyurarak, o arâziyi Ebû Talha (ra)’ın akrabâsından olan fakirlere taksîm etti. (İbn-i Kesîr, c. 1, 299)</p>
<p>93. Tevrât indirilmeden önce (bir adağına binâen) İsrâîl’in (Ya‘kūb’un) kendine haram kıldığı şeyler</p>
<p>    Bu âyet-i kerîme yahudilerin Peygamber Efendimiz (asm)’a: “Sen İbrâhîm’in dîninden olduğunu zannediyorsun. Hâlbuki o, deve eti yemez, sütünü içmezdi. Fakat sen bunları yiyorsun!” demeleri üzerine inmiştir. Hz. Ya‘kūb (as) bir hastalığa yakalanmış, eğer şifâ bulursa deve etini yemeyeceğine, sütünü içmeyeceğine dâir adakta bulunup bunları kendine haram kılmış, daha sonra bunlar Tevrât’ta da yasaklanmıştı. Bu hâdise, İbrâhîm (as)’dan sonra olan bir hâdisedir. Âyet, yahudilerin bu iddiâlarını boşa çıkarmıştır. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 451)</p>
<p>94. Artık bundan sonra, kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!</p>
<p>95. De ki: “Allah doğru söylemiştir; öyle ise Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine tâbi‘ olun! Hem (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.”</p>
<p>96. Muhakkak ki mübârek ve âlemlere bir hidâyet olarak insanlar için kurulan ilk ev (ilk ma‘bed), elbette Mekke’deki (Kâ‘be)dir.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, yahudilerin: “Bizim kıblemiz sizin kıblenizden öncedir” demeleri üzerine nâzil olmuştur. (Nesefî, c. 1, 256)</p>
<p>97. Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makāmı</p>
<p>  Makām-ı İbrâhîm hakkında bakınız; (sahîfe 18, hâşiye 3)</p>
<p>98. De ki: “Ey ehl-i kitab! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınıza hakkıyla şâhiddir.</p>
<p>99. De ki: “Ey ehl-i kitab! (Hakka) şâhid kimseler olduğunuz hâlde, niçin ona bir eğrilik arayarak, îmân eden kimseyi Allah yolundan men‘ ediyorsunuz?” Hâlbuki Allah, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.</p>
<p>100. Ey îmân edenler! Eğer kendilerine kitab verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, (Allah’a olan) îmânınızdan sonra sizi, kâfirler olarak (küfre) geri döndürürler.</p>
<p>     “Ey bu vatan gençleri! Frenklerin (Avrupalıların) taklîdine çalışmayınız! Âyâ (acabâ), Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetlerinden (düşmanlıklarından) sonra, sizler hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ‘ ediyorsunuz (günahlarına ve bâtıl fikirlerine uyuyorsunuz) ve onlara emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Onları sefîhâne (akılsızca) taklîd edenler, onlara ittibâ‘ değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihâk edip (katılıp), hem kendi kendinizi hem kardeşlerinizi i‘dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz (biliniz ki), sizler böyle ahlâksızca ittibâ‘ ettikçe (onlara uydukça), hamiyet (millet için fedâkârlık yapmak) da‘vâsında yalancılık ediyorsunuz!” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)</p>
<p>101. Ve siz, Allah’ın âyetleri kendinize okunurken, hem içinizde peygamberi varken, nasıl inkâr edersiniz?</p>
<p> “Şimdi, şu Zâtın delâil-i sıdkı ve berâhîn-i nübüvveti (doğruluğunun ve peygamberliğinin delilleri) yalnız mu‘cizâtına münhasır (mu‘cizeleriyle sınırlı) değildir. Belki ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef‘âli, ahvâl ve akvâli (fiilleri, hâlleri ve sözleri), ahlâk ve etvârı (tavırları), sîret (ahlâk) ve sûreti (görünüşü), sıdkını ve ciddiyetini isbât eder. Hattâ meşhur ulemâ-i Benî İsrâiliyeden (yahudi âlimlerinden) Abdullah İbn-i Selâm (ra) gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmâsını görmekle: ‘Şu sîmâda yalan yok, şu yüzde hîle olamaz!’ diyerek îmâna gelmişler.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 3)</p>
<p>102. Ey îmân edenler! Kendisinden nasıl sakınmak gerekiyorsa, Allah’dan öyle sakının</p>
<p>    Abdullah ibn-i Mes‘ûd (ra), Allah’dan gerektiği şekilde sakınmayı: “O’na âsî olmayıp boyun eğmek, nankör olmayıp şükretmek ve O’nu unutmayarak dâimâ hatırda tutmaktır” diye îzâh etmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 304)</p>
<p>103. O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!</p>
<p>     “Ey ehl-i îman! Zillet içinde (aşağılık içinde) esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan (ayrılığınızdan) istifâde eden zâlimlere karşı, اِنَّمَاالْمُؤْمِنُونِ اِخْوَاةٌ[Mü’minler ancak kardeştirler!] kal‘a-i kudsiyesi (kudsî kalesi) içine giriniz, tahassun ediniz (sığınınız). Yoksa, ne hayâtınızı muhâfaza ve ne de hukūkunuzu müdâfaa edebilirsiniz. Ma‘lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzanda (terâzide) iki dağ birbirine karşı muvâzenede (dengede) bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne (düşmanca) tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 97)<br />
    Ayrıca, mü’minler arasındaki kardeşlik ve ittifâkın ehemmiyeti, ayrılık ve düşmanlığın zararları hakkında bakınız; (sahîfe 66, hâşiye 1; Mektûbât, 22. Mektûb, 90; Lem‘alar, 20. Lem‘a, 155)</p>
<p>104. O hâlde içinizden, hayra da‘vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men‘ eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.</p>
<p>105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler (yahudi ve hristiyanlar) gibi de olmayın! Hem işte onlar yok mu, kendileri için (pek) büyük bir azab vardır.</p>
<p>106. O gün bazı yüzler (vardır ki) ağaracak, birtakım yüzler de kararacaktır. Artık o yüzleri kararanlara: “(Allah’a olan) îmânınızdan sonra inkâr mı ettiniz? Öyle ise, (vaktiyle) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azâbı!” (denecektir).</p>
<p>107. Yüzleri ağaranlar ise, artık Allah’ın rahmetinde (Cennetinde)dirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>108. (Ey Resûlüm!) Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana hakkıyla okuyoruz. Ve Allah, âlemlere zulmetmek istemez.</p>
<p>109. Ve göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır.</p>
<p>     “Mâlik-i Hakīkī’den (mülkün gerçek sâhibinden) gaflet, nefsin fir‘avunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda (tasarrufu altında) bulunan bütün eşyânın Mâlik-i Hakīkī’sini unutan ve kendisini kendine mâlik zanneden, hâkimiyet tevehhümünde (zannında) bulunur, başkalarını da, bilhassa esbâbı da (sebebleri de) kendisine kıyasla hâkim ve mâlik defterine kaydeder ve böyle vesîlelerle Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksîm ederek, ahkâm-ı İlâhiyeye (İlâhî hükümlere) karşı muâraza ve mübârezeye (meydan okumaya) başlar.” (Mesnevî-i Nûriye, Katre, 55)</p>
<p>110. (Ey ashâb-ı Muhammed! Siz,) insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men‘ eder ve Allah’a îmân edersiniz!</p>
<p> Bu âyetin tefsîrinde, Hz. Ömer (ra)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allah dileseydi اَنْتُمْ [Siz] zamirini kullanırdı, hepimiz bu âyetin içine girerdik. Fakat Allah *****[Siz oldunuz] ifâdesini kullanarak, bu âyeti sâdece Muhammed (asm)’ın ashâbına has kılmıştır. Kim onların yaptığı gibi yaparsa, insanlar için seçilmiş en hayırlı ümmet olur.” (Kenzu’l-Ummâl, c. 1, 238)</p>
<p>111. Onlar size, eziyetten başka aslâ bir zarar veremezler. Hem sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım (da) edilmez.</p>
<p>112. Nerede bulunsalar, (cizye vermek şartıyla) Allah’ın ahdi ve insanların (mü’minlerin) ahdi ile (sığınmış olmaları) müstesnâ, üzerlerine aşağılık (damgası) vurulmuştur;</p>
<p>    “Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi (insanlığın ictimâî hayâtını) sarsan ve sa‘y-i ameli, sermâye ile (işçileri sermâye sâhibleriyle) mübâreze (mücâdele) ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ (kat kat fâiz) yapıp bankaları te’sîse (kurmaya) sebebiyet veren ve hîle ve hud‘a (aldatma) ile cem‘-i mâl eden (mal toplayan) o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gāliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi‘ ihtilâle parmak karıştıran yine o (yahudi) millet(idir). (&#8230;) İşte şu milletin seciyelerinde (huylarında) ve mukadderâtında münderic (yerleşmiş) olan şöyle müdhiş desâtîr (düsturlar) içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dîb (hadlerini bildirecek tokat) vuruyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 33)</p>
<p>113. (Ancak, onların) hepsi bir değildir. Ehl-i kitabdan (istikāmet üzere) doğru olan bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okurlar ve onlar (namaz kılarak) secde ederler.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, ehl-i kitabdan İslâm’a giren Abdullah bin Selâm (ra) ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. (İbn-i Kesîr, c. 1, 312)<br />
    Hasan-ı Basrî Hazretleri onları şöyle ta‘rîf eder: “Onlar, ayaklarıyla (yani kıyamda durarak) başlarını, başlarıyla (yani secde ederek) ayaklarını dinlendiriyorlardı.” (Râzî, c. 4/8, 208)</p>
<p>114. Allah’a ve âhiret gününe îmân ederler, hem iyiliği emreder, kötülükten men‘ ederler ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar! Böylece işte onlar sâlihlerdendir.</p>
<p>115. Ve (onlar) ne hayır işlerlerse, artık şübhesiz ondan (sevâbından) mahrum bırakılmayacaklardır. Çünki Allah, takvâ sâhiblerini hakkıyla bilendir.</p>
<p>116. Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! Ve işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.</p>
<p>   “Kâfir ve münâfıkların Cehennemde yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak (başka tarafa çekmek), Kur’ânın ve edyân-ı semâviyenin (semâvî dinlerin) bir kısm-ı azîmini (büyük bir kısmını) inkâr ve tekzib (yalanlama) olduğu gibi, bir zulm-i azîm (büyük bir zulüm) ve gāyet derecede bir merhametsizliktir. Çünki ma‘sum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne (koruyarak) şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedid bir gadir (şiddetli bir zulüm) ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayât-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmânın sû’-i âkıbete (îmansız ölmesine) ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî‘ (çirkin) bir gadirdir.” (Kastamonu Lâhikası, 130)</p>
<p>117. (Onların) bu dünya hayâtında sarf etmekte oldukları şeylerin misâli, içinde şiddetli soğuk bulunan bir rüzgârın hâli gibidir ki, (inkâr ederek) kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine isâbet edip de onu helâk etmiştir. Allah (amellerini boşa çıkarmakla) onlara zulmetmedi, fakat onlar (inkârlarıyla) kendilerine zulmediyorlar.</p>
<p>118. Ey îmân edenler! Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin; onlar size fesad çıkarmakta kusûr etmezler. (Her zaman) sıkıntıya düşmenizi istediler. Doğrusu kinleri ağızlarından taşmıştır (hep aleyhinizde konuşurlar). Sînelerinin gizlediği (kin ve düşmanlık) ise daha büyüktür. Eğer akıl erdirirseniz, doğrusu âyetlerimizi size iyice açıkladık.</p>
<p>119. İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz; (onlar ise) kitabların tamâmına îmân ettiğiniz hâlde sizi sevmezler.</p>
<p>   “Kâfirlerin Müslümanlara ve ehl-i îmâna ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır (gereğindendir). Çünki küfür îmâna zıddır. Maahâzâ (bununla berâber) Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını (atalarını) i‘dâm-ı ebedî (ebedî Cehennem) ile mahkûm etmiştir. Binâenaleyh Müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri (dostluk ve sevgileri) mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gider. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 75)</p>
<p>120. Eğer size bir iyilik dokunursa, (bu) onları üzer; fakat size bir kötülük gelirse, onunla sevinirler. Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, onların hîlesi size hiçbir şeyle zarar vermez. Şübhesiz ki Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla kuşatıcıdır.</p>
<p>121. (Habîbim, yâ Muhammed!) Hani, mü’minleri (Uhud’da) savaş için mevzi‘lere yerleştirmek üzere âilenden erkenden ayrılmıştın. Allah ise, Semî‘ (neler söylediğinizi işiten)dir, Alîm (ne düşündüğünüzü bilen)dir.</p>
<p>122. O vakit içinizden iki tâife bozulmaya yüz tutmuştu; hâlbuki onların yardımcısı Allah’dır! O hâlde mü’minler artık, ancak Allah’a tevekkül etsinler!</p>
<p>    Bakınız; (sahîfe 70, hâşiye 2; sahîfe 71, hâşiye 3)</p>
<p>123. Buna rağmen, siz (daha) zayıf olduğunuz hâlde, Allah Bedir’de size (zafer vererek) şübhesiz yardım etmişti. Öyle ise Allah’dan sakının, tâ ki şükredesiniz.</p>
<p>124. O zaman sen mü’minlere şöyle diyordun: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?”</p>
<p>125. Evet, eğer sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, (onlar) şu anlarında bile size gelseler, Rabbiniz size (öncekinin daha da fazlasıyla) alâmetli beş bin melekle yardım eder.</p>
<p>   Rivâyetlere göre melekler, atlar üzerinde ve başlarında beyaz sarıklar olduğu hâlde mü’minlerle birlikte harb etmişlerdir. İbn-i Abbâs (ra): “Melekler bütün gazâlarda hazır oldular. Ancak Bedir Harbinden başkasına fiilî olarak iştirâk etmediler. Sâdece varlıklarıyla ve sayılarıyla (ehl-i îmâna ma‘nen destek olmak üzere) hazır bulundular” diye beyân etmiştir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 316)<br />
    “Melâikelerin, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin ona îman ve itâati mütevâtirdir (doğruluğu şübhesiz olan bir haberdir). Nass-ı Kur’ân (Kur’ân’ın açık hükmü) ve çok âyât ile (âyetlerle) musarrahtır (açıklanmıştır). Gazve-i Bedir’de beş bin melâike, nass-ı Kur’ân ile, önde sahâbeler gibi ona hizmet edip asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde Ashâb-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. (&#8230;) Hem Ebû Süfyân İbn-i Hâris İbn-i Abdülmuttalib ammizâde-i Nebevî (Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın amcası oğlu) nakl-i sahih ile haber veriyor ki: ‘Gazve-i Bedir’de, gök ile yer arasında beyaz libaslı (elbiseli) atlı zâtları gördük.’ ” (Zülfikār, 19. Mektûb, 60-61)</p>
<p>126. Çünki Allah, bu (yardımı)nı size sâdece bir müjde olsun ve kalbleriniz onunla mutmain olsun diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Azîz (kudreti dâimâ gālib gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah katındandır.</p>
<p>127. Tâ ki inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya onları perîşan etsin de maksadlarına erişemeyen kimseler olarak dönüp gitsinler!</p>
<p>128. (Ey Resûlüm!) Bu işte (îman veya inkârlarında) sana düşen bir şey yoktur; ya (îmâna gelirler de Allah) onların tevbelerini kabûl eder veya (küfürde ısrarlarından dolayı) onlara azâb eder; çünki doğrusu onlar zâlimlerdir.</p>
<p>129. Hem göklerde bulunan ve yerde olan ne varsa Allah’ındır. Dilediğine (kendi lûtfundan) mağfiret eder, dilediğine de (hak ettiği üzere) azâb eder. Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.</p>
<p>130. Ey îmân edenler! Kat kat artırılmış olarak fâizi yemeyin!</p>
<p>    Fâizin zararları ve haram olmasının hikmeti hakkında bakınız; (sahîfe 46, hâşiye 1)</p>
<p>131. Ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!</p>
<p>132. Hem Allah’a ve peygambere itâat edin! Tâ ki merhamet olunasınız.</p>
<p>133. Ve (sâlih ameller işleyerek) Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer (kadar) olan Cennete koşuşun! (Ki orası,) takvâ sâhibleri için hazırlanmıştır.</p>
<p>134. Onlar ki, bollukta ve darlıkta (mallarını Allah yolunda) sarf ederler, (kızdıkları zaman) öfkelerini yenerler ve insanları affederler.</p>
<p>   “Cenâb-ı Hakk haşirde adâlet-i mutlaka ile mîzân-ı ekberinde (en büyük terâzisinde) a‘mâl-i mükellefîni (imtihâna tâbi‘ olanların amellerini) tarttığı zaman, hasenâtı (iyiliği) seyyiâta (kötülüğe) gālibiyeti ve mağlûbiyeti noktasında hüküm eyler. Hem seyyiâtın esbâbı (sebebleri) çok ve vücudları (meydana gelişleri) kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiâtı örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiye noktasında muâmele etmek gerektir.<br />
    Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten (mikdar cihetiyle) veya keyfiyeten (kıymet i‘tibâriyle) ziyâde gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasenesi ile, çok seyyiâtına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbûki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkīniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet (düşmanlık) eder, günahlara girer. Nasıl ki bir sinek kanadı gözün üstüne bırakılsa, bir dağı setreder (örter), göstermez. Öyle de, insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtını örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayât-ı ictimâiyesinde bir fesad âleti olur.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 90)<br />
    Ayrıca İslâm kardeşliği hakkında bakınız; (Mektûbât, 22. Mektûb, 90-104)</p>
<p>135. Ve (onlar,) çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı zikredip günahlarının bağışlanmasını isterler.54</p>
<p>    Burada zikredilen “çirkin bir iş” ta‘bîriyle, “kebâir” denilen ve zinâ gibi çirkinliği açık olan büyük günahlar; “nefislerine zulmetmek” ta‘bîriyle de “sağâir” denilen küçük günahlar kasdedilmektedir. “Bağışlanmasını isteyenler”den maksad ise, işlediği günâha pişmân olup, bir daha o günâhı işlememeye kat‘î niyet ederek karar verenlerdir. (Nesefî, c. 1, 274)</p>
<p>136. İşte onlar var ya, mükâfâtları Rablerinden bir mağfiret ve altlarından nehirler akan Cennetlerdir; (onlar) orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Artık (böyle) amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir!</p>
<p>137. Şübhesiz sizden önce(ki ümmetlere tatbîk edilen) nice yollar gelip geçmiştir; öyle ise yeryüzünde dolaşın da (peygamberleri) yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş, bir bakın!</p>
<p> Peygamberlerini yalanlayan kavimlerin başlarına gelen dehşetli semâvî musîbetler hakkında bakınız; (sahîfe 162, hâşiye 2; sahîfe 197, hâşiye 1)</p>
<p>138. Bu (Kur’ân), insanlar için bir açıklama, takvâ sâhibleri için ise bir hidâyet ve bir nasîhattir.</p>
<p>   Kur’ân’ın insan hayâtını her cihette ıslâh etmesi hakkında bakınız; (sahîfe 277, hâşiye 3)</p>
<p>139. O hâlde gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer (gerçekten) mü’min kimseler iseniz, en üstün olanlar sizsiniz!</p>
<p>140. Eğer (Uhud’da) size bir yara dokunduysa, doğrusu (size düşman olan) o kavme de (Bedir’de) onun misli olan bir yara dokunmuştu. İşte bu günler (öyle günlerdir) ki, onları insanlar arasında evirir çeviririz. Tâ ki Allah, îmân edenleri ortaya çıkarsın ve içinizden (bu uğurda can veren) şehîdler (ve yaptıklarınıza şâhidler) edinsin! Çünki Allah, zâlimleri sevmez.</p>
<p>141. Bir de Allah, îmân edenleri (bu sıkıntılarla günahlardan) temizlesin ve kâfirleri (bu zulümleri sebebiyle) helâk etsin!</p>
<p>142. Yoksa, Allah içinizden cihâd edenleri ortaya çıkarıp, sabredenleri belli etmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız?</p>
<p>143. Ve and olsun ki (siz) onunla karşılaşmadan önce ölümü (şehâdeti) temennî ediyordunuz; işte siz (kardeşleriniz şehîd edilirken) bakakaldığınız bir hâlde, yakīnen onu (ölümü) gördünüz.</p>
<p>144. Muhammed ise, ancak bir peygamberdir. Ondan önce (de) şübhesiz peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi (o) ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse, o takdirde Allah’a, aslâ en ufak bir zarar veremez! Allah ise, şükredenleri mükâfâtlandıracaktır.</p>
<p>     Uhud Harbinde İbn-i Kamîe adında bir müşrik, Hz. Mus‘ab (ra)’ı şehîd edince, onu Peygamberimiz (asm) zannederek geri döndü ve: “Muhammed’i öldürdüm!” diye bağırdı. Bir rivâyete göre şeytan da: “Dinleyin, Muhammed öldürüldü!” dedi. Bu söz, mü’minler arasında yıldırım te’sîri yaptı. İşin hakīkatinden habersiz olanlar büyük bir hüzne düşerek başlarını eğdiler ve bir kısmı da ümidsizliğe kapılarak dağılmaya başladılar. Bu esnâda Resûl-i Ekrem (asm): “Ey Allah’ın kulları, bana! Ey Allah’ın kulları, bana!” diye ashâbını çağırıyordu. Bu kargaşada bu da‘veti duyabilen otuz kadar sahâbe, sayılarını yeterli görerek müşrikler dağılıncaya kadar onu himâye ettiler. Âyet-i kerîme bu hâdise üzerine nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 182)</p>
<p>145. Hem va‘desi belli olan bir yazı (bir kader) olarak, Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin ölmesi mümkün değildir. Artık kim dünya mükâfâtını isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret mükâfâtını isterse, ona (da) ondan veririz. Şükredenleri ise mükâfâtlandıracağız.</p>
<p>     “Bu hayâtın gāyesi ve netîcesi hayât-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayâtı veren Zât-ı Hayy-ı Muhyî’ye (hayat sâhibi olan ve hayâtı veren Allah’a) karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayâtın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gāyesidir. Bundan anla ki, bu hayâtın gāyesini: ‘Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne (heveslerine göre) ni‘metlenmektir’ diyenler, gāyet çirkin bir cehâletle, münkirâne (inkâr ederek), belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni‘metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfâf (hafife alıp) ve tahkīr edip (aşağılayıp), dehşetli bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ederler.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 390-391)</p>
<p>146. Nice peygamberler vardı ki, berâberlerinde birçok Rabbânî (Rabbe kulluk eden kimse)ler bulunduğu hâlde savaştı(lar). Bununla berâber Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler ve zaafa düşmediler, hem (düşmanlarına) boyun eğmediler!</p>
<p>     Mü’minlerin, çektikleri büyük sıkıntılara rağmen îmanda sebât etmeleri hakkında bakınız; (sahîfe 32, hâşiye 1)</p>
<p>147. Bunun üzerine (onların:) “Rabbimiz! Bizim için günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sâbit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!” demelerinden başka bir sözleri olmadı.</p>
<p>148. Allah da onlara, (hem) dünya mükâfâtını hem âhiret mküâfâtının güzelliğini verdi. Çünki Allah, iyilik edenleri sever.</p>
<p>149. Ey îmân edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) çevirirler de hüsrâna uğrayanlara dönersiniz.</p>
<p>   Bu âyet-i celîle, Uhud’un sıkıntılı vaktinde münâfıkların Müslümanlara: “Kardeşlerinizin dînine dönün! Muhammed eğer peygamber olsa idi öldürülmezdi!” demeleri üzerine nâzil oldu. (Beyzâvî, c. 1, 184)</p>
<p>150. Hayır! Sizin Mevlânız Allah’dır! Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.</p>
<p>151. Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaları sebebiyle, inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız!61</p>
<p>    Uhud Savaşı gününde üstünlük kâfirlerde iken Allah, onların kalblerine korku saldı ve zâhirde hiçbir sebeb yokken kaçtılar. (Râzî, c. 5/9, 34)<br />
    “Evet, her hakīkī hasenât (iyilikler) gibi cesâretin dahi menbaı (kaynağı) îmandır, ubûdiyettir (kulluktur). Her seyyiât (kötülük) gibi cebânetin (korkaklığın) dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi (ibâdetle kalbi nûrlanmış bir kulu), küre-i arz (dünya) bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl (aklı aydınlanmış) denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. ‘Acabâ bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer.” (Sözler, 3. Söz, 8-9)</p>
<p>152. Ve and olsun ki Allah, (siz) izni ile onları öldürürken, size olan va‘dini yerine getirmiştir; tâ ki (Allah) arzu ediyor olduğunuz (zafer)i size gösterdikten sonra, zaafa düşüp (peygamberin geçidi tutan okçulara verdiği) emir husûsunda ihtilâfa düşerek isyân ettiğiniz zamâna kadar! İçinizden dünyayı (ganîmeti) isteyen de vardı, (ve yine) içinizden âhireti isteyen de vardı. Sonra (Allah) sizi imtihân etmek için, sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Bununla berâber muhakkak ki (O) sizi affetti. Hem Allah, mü’minlere karşı (pek büyük) ihsan sâhibidir.</p>
<p>153. O zaman (siz harb sâhasından) uzaklaşıyor ve kimseye dönüp bakmıyordunuz, peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu; böylece (Allah) sizi, keder üstüne kederle cezâlandırdı. Tâ ki ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülesiniz!62</p>
<p>    Burada zikredilen “keder üstüne keder”, Resûl-i Ekrem (asm)’ın ölüm haberinin yayılması, yaralanmalar, öldürülmeler, müşriklerin muvaffakıyeti, ganîmetin elden gitmesi ve Allah’ın yardımından mahrum kalmaları gibi, harb esnâsında sahâbelerin çektikleri çok büyük sıkıntılardır. (Nesefî, c. 1, 282)<br />
    “Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur). Başın yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeğe (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla berâber), ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkīde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkīden hiç haberin yok! Seni ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 115)</p>
<p>154. Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize bir emniyet, bir uyku indirdi ki, (o hâl) içinizden bir tâifeyi (samîmî mü’minleri) bürüyordu; (münâfıklardan) bir tâife de vardı ki, doğrusu nefisleri, kendilerini derde düşürmüş, Allah hakkında haksız yere, câhiliye zannıyla zanda bulunuyorlardı. “Bu işten (zafer ve gālibiyet va‘dinden) bize bir şey var mı?” diyorlardı.<br />
(Ey Resûlüm!) De ki: “Şübhesiz iş tamâmıyla Allah’a âiddir!”</p>
<p>     “Eğer denilse: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mâdem Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn’dir (âlemlerin Rabbinin sevgilisidir). Hem elindeki hak ve lisânındaki hakīkattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir! Ve bir avuç su ile bir orduyu sular! Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir! Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunlar gibi bin mu‘cizât sâhibi olan bir Kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor, Uhud’un nihâyetinde (sonunda) ve Huneyn’in bidâyetinde (başında) mağlûb oluyor?<br />
    El-cevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev‘-i beşere (tüm insanlığa) muktedâ (uyulacak kişi) ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki o nev‘-i insânî, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensinler ve Hakîm-i zü’l-Kemâl’in kavânîn-i meşîetine (irâdesinin kānunlarına) itâata alışsınlar ve desâtîr-i hikmetine (hikmetinin düsturlarına) tevfîk-ı hareket etsinler (uygun davransınlar). Eğer Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayât-ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâimâ hârikulâdelere ve mu‘cizelere istinâd etse (dayansa) idi, o vakit imâm-ı mutlak ve rehber-i ekber (en büyük rehber) olamazdı.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 82-83)</p>
<p>155. Şübhesiz ki (Uhud’da) iki ordu karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenler yok mu, şeytan ancak, yaptıkları bazı şeyler (hatâlar) yüzünden onları(n ayaklarını îmandan) kaydırmak istemişti. Buna rağmen and olsun ki Allah onları affetti. Muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir.</p>
<p>156. Ey îmân edenler! İnkâr eden ve kardeşleri hakkında yeryüzünde yolculuğa çıktıkları veya gāziler oldukları (savaşa gittikleri) zaman: “Eğer yanımızda olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi!” diyenler gibi olmayın ki, Allah bunu (bu sözü) onların kalblerinde bir hasret (ve pişmanlık) kılsın! Çünki hayâtı veren de öldüren de (ancak) Allah’dır. Allah ise, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.</p>
<p>157. Ve şânım hakkı için, eğer Allah yolunda öldürülür veya (o yolda iken) ölürseniz, elbette Allah’dan bir mağfiret ve bir rahmet, onların (dünyada) toplamakta olduklarından daha hayırlıdır!</p>
<p>     “Bir nefer, bir saat işkence altında şehîd edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse: ‘Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım’ diyecektir.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 45)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 23, hâşiye 1)</p>
<p>158. And olsun ki, ölseniz de öldürülseniz de, muhakkak Allah’ın huzûruna toplanacaksınız!</p>
<p>159. İşte Allah’dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette (onlar) etrâfından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş husûsunda onlarla istişâre et!65 Fakat (bir görüşte) karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.</p>
<p>  “Haklı şûrâ (fikir alış-verişi) ihlâs ve tesânüdü netîce verdiğinden, üç elif yüz onbir olduğu gibi, ihlâs (samîmiyet) ve tesânüd-i hakīkī (hakīkī dayanışma) ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adam hakīkī ihlâs ve tesânüd ve meşveretin (fikir alış-verişinin) sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) bize haber veriyor. Mâdem beşerin ihtiyâcâtı (insanların ihtiyaçları) hadsiz ve düşmanları nihâyetsiz ve kuvveti ve sermâyesi pek cüz’î, husûsan dinsizlikle canavarlaşmış, tahrîbâtçı (bozguncu), muzır (zararlı) insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihâyetsiz hâcetlere (ihtiyaçlara) karşı, îmandan gelen nokta-i istinad (dayanma noktası) ve o nokta-i istimdad (yardım noktası) ile berâber hayât-ı şahsiye-i insâniyesi dayandığı gibi hayât-ı ictimâiyesi de yine îmânın hakāikından gelen şûrâ-yı şer‘î (şeriata uygun şûrâ) ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin te’mînine yol açar.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 423-424)<br />
    “Tevekkül (işlerinde Allah’a güvenmek), esbâbı (sebebleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest-i kudretin (Allah’ın kudretinin) perdesi bilip riâyet ederek esbâba teşebbüs (sebeblere mürâcaat) ise, bir nevi‘ duâ-yı fiilî telakkī (kabûl) ederek, müsebbebâtı (netîceleri) yalnız Cenâb-ı Hakk’tan istemek ve netîceleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibârettir.” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>160. Eğer Allah size yardım ederse, artık size gālib gelecek kimse yoktur! Hâlbuki sizi yardımsız bırakırsa, o takdirde O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Öyle ise mü’minler artık ancak Allah’a tevekkül etsinler!</p>
<p>161. Ve bir peygamber için (emânete) hıyânet etme (aslâ söz konusu) olmaz! Kim (emânete) hıyânet ederse, kıyâmet günü hıyânet ettiği şeyle (yüklü olarak) gelir. Sonra herkese, yaptıklarının karşılığı tam olarak verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.</p>
<p>     Bedir Harbi ganîmetlerinden kırmızı renkli bir kadife parçası kaybolunca, bazı münâfıklar: “Herhâlde onu Muhammed (asm) almıştır” demeleri üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Nesefî, c. 1, 287)</p>
<p>162. Hiç Allah’ın rızâsına tâbi‘ olan kimse, Allahdan (gelen) bir gazaba uğrayan ve varacağı yer Cehennem olan kimse gibi olur mu? Hâlbuki (o,) ne kötü varılacak yerdir!</p>
<p>163. Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarını hakkıyla görendir.</p>
<p>164. And olsun ki, Allah mü’minlere lütufta bulunmuştur. Çünki onlara içlerinden bir peygamber gönderdi, onlara (Allah’ın) âyetlerini okuyor, onları (günahlardan) temizliyor ve onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğretiyor. Hâlbuki (onlar) daha evvel gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler.</p>
<p>165. (Bedir’de düşmanınıza) iki mislini uğrattığınız bir musîbet şimdi (Uhud’da) size gelince: “Bu nereden?” mi dediniz.</p>
<p>    Müslümanlar Bedir’de müşriklerden yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de esir etmişlerdi. Uhud’da ise yetmiş sahâbe şehîd olmuştu. (Kurtubî, c. 2/4, 264)</p>
<p>166. Hâlbuki (Uhud’da) iki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler, böylece Allah’ın izniyle olup, mü’minleri ortaya çıkarması içindi.</p>
<p>167. Bir de münâfıklık edenleri ortaya çıkarması içindi. Bunlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun!” denilmişti. (Onlar ise:) “Eğer harb etmeyi bilseydik, elbette size tâbi‘ olurduk” dediler. Onlar o gün îmandan daha çok küfre yakın idiler! Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, (onların) gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.</p>
<p>168. Onlar ki (savaşa gitmeyip, evlerinde) oturdukları hâlde, (Uhud günü şehîd edilen) kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi!” dediler. (Ey Habîbim!) De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü def‘ edin!”</p>
<p>169. Ve sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Bil‘akis (onlar) hayatdardırlar, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.</p>
<p> Bakınız; (sahîfe 23, hâşiye 1)</p>
<p>170. (Hem onlar,) Allah’ın kendilerine ihsânından verdiği şeylerle sevinen kimselerdir ve arkalarından kendilerine (henüz) katılamayanları: “Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır” diye müjdelemek isterler!</p>
<p>     İbn-i Abbâs (ra)’dan bir rivâyete göre, Resûl-i Ekrem (asm) ashâbına şöyle dedi: “Uhud’da şehîd olan kardeşlerinizin ruhlarını, Allah yeşil kuşların karnına koydu. Bunlar Cennetin nehirlerine gider, meyvelerinden yer ve arşın gölgesinde asılmış altın kandillere girip barınırlar. Şehîdler böylece güzel güzel yiyip içip istirâhat edince şöyle derler: ‘Bizden kardeşlerimize kim haber götürecek ki, bizler Cennette diriyiz, rızıklanıyoruz. Böylelikle onlar da Cennete karşı isteksiz olmasınlar ve harbde korkaklık göstermesinler!’ Allah onlara cevâben: ‘Onlara sizin haberinizi ben duyuracağım!’ buyurdu ve bu âyet-i kerîmeyi inzâl eyledi.” (İbn-i Kesîr, c. 1, 336)</p>
<p>171. (Onlar) Allah’dan (gelen) bir ni‘meti ve bir ihsânı ve şübhesiz Allah’ın, mü’minlerin mükâfâtını zâyi‘ etmeyeceğini (de) müjdelemek isterler.</p>
<p>172. (Uhud’da) kendilerine yara isâbet ettikten sonra Allah ve Resûlünün (cihad) da‘vetine icâbet edenler var ya, işte onlardan iyilik eden ve (günahlardan) sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.</p>
<p>173. Onlar ki, (bir kısım) insanlar kendilerine: “Şübhesiz insanlar (düşmanlarınız), gerçekten size karşı toplandılar; işte onlardan korkun!” dediler de (bu) onların îmanlarını artırdı ve: “Allah bize yeter! Ve (O) ne güzel Vekîldir!” dediler.</p>
<p>    “Îman hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet hakīkī îmânı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkātından (hâdiselerin sıkıntılarından) kurtulabilir.*تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ [Allah’a tevekkül ettim] der, sefîne-i hayatta (hayat gemisinde) kemâl-i emniyetle (tam bir güvenle) hâdisâtın dağlarvârî (dağlar gibi) dalgaları içinde seyrân eder (gezer). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın (kudreti sonsuz olan Allah’ın) yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta (kabirde) istirâhat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse (işlerinde Allah’ı vekil kılmazsa), dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) çeker. Demek îman tevhîdi, tevhid teslîmi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni (iki cihan saâdetini) iktizâ eder (gerektirir).” (Sözler, 23. Söz, 104)</p>
<p>174. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’dan bir ni‘met ve bir ihsân ile (Bedir’den) geri döndüler;</p>
<p>     Müşrik ordusu Uhud’dan ayrılırken Ebû Süfyân: “Yâ Muhammed! Gelecek sene Bedir’de tekrar karşılaşalım!” demişti. Bu meydan okumaya karşı “İnşâallah!” diye cevab veren Peygamber Efendimiz (asm), ertesi yıl bir kısım sahâbelerle birlikte (radıyallâhü anhüm ecmaîn) Bedir’e geldi. Onları bir hafta kadar burada bekledi ise de, bir mikdar askerle yola çıkmış olan Ebû Süfyân harb etmekten korkarak geri dönmüştü. Bunun üzerine sahâbe ordusu, sâlimen Medîne’ye döndüler. (Nesefî, c. 1, 173)</p>
<p>175. İşte (size haber getiren) o şeytan,</p>
<p>     Bu âyetin meâlindeki “o şeytan” ifâdesiyle kasdedilen kişi, Müslümanları korkutup kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak maksadıyla Mekkeli müşriklerin gönderdikleri Nuaym isimli şahıstır. (Celâleyn Şerhî, c. 1, 516)</p>
<p>176. (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte o küfürde birbiriyle yarışanlar seni üzmesin! Çünki onlar Allah’a aslâ hiçbir şeyle zarar veremezler! Allah onlara (bu inkârları yüzünden) âhirette bir nasib vermemek istiyor. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.</p>
<p>177. Şübhesiz ki îmâna karşılık küfrü satın alanlar, Allah’a aslâ hiçbir şeyle zarar veremezler! Hem onlar için (pek) elemli bir azab vardır.</p>
<p>178. O hâlde inkâr edenler, gerçekten onlara mühlet vermemizi kendileri için sakın bir hayır sanmasınlar! Onlara ancak, (pek istedikleri şekilde) günahlarının artması için mühlet veriyoruz! Hâlbuki onlara aşağılayıcı bir azab vardır.</p>
<p>     “Büyük hatâlar ve cinâyetler te’hîr ile (ertelenmekle) büyük merkezlerde ve küçücük cinâyetler ta‘cîl ile (acele ederek) küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı a‘zamı (büyük kısmı), mahkeme-i kübrâ-yı haşre (haşirdeki büyük mahkemeye) te’hîr edilerek, ehl-i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezâsı verilir.” (Sözler, 14. Söz, 40)</p>
<p>179. Allah, mü’minleri üzerinde bulunduğunuz hâlde bırakacak değildir; nihâyet, pis olanı temiz olandan (münâfığı mü’minden) ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir; fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybı bildirir); öyle ise Allah’a ve peygamberlerine îmân edin! Artık îmân edip (günahlardan) sakınırsanız, o takdirde sizin için (pek) büyük bir mükâfât vardır.</p>
<p>180. Allah’ın, kendilerine ihsânından verdiği şeylerde cimrilik edenler de, onu kendileri için sakın bir hayır sanmasınlar! Bil‘akis o, onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şeyler, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Hem göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır (mülk, umûmen O’nundur). Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır.</p>
<p>181. And olsun ki, “Şübhesiz Allah fakirdir, biz ise zengin kimseleriz!”</p>
<p>     “Kimdir şu kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin!” meâlindeki Bakara Sûresinin 245. âyeti nâzil olunca yahudiler: “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” demişlerdi. (Nesefî, c. 1, 295)</p>
<p>182. Bu (azab), ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; yoksa muhakkak ki Allah, kullar(ın)a zulümkâr değildir.</p>
<p>     Bakınız; (sahîfe 332, hâşiye 2)</p>
<p>183. Onlar ki: “Şübhesiz Allah, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği (onu yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi bize emretti” dediler. De ki: “Size, gerçekten benden önce apaçık mu‘cizelerle ve dediğiniz (mu‘cize) ile (de) peygamberler gelmişti. O hâlde (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?”</p>
<p>184. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık seni yalanladılarsa (üzülme ve bil ki), şübhesiz senden önce apaçık mu‘cizeler, sayfalar ve nûrlandırıcı kitab getiren peygamberler de yalanlanmıştı.</p>
<p>185. Her nefis ölümü tadıcıdır! Amellerinizin karşılığı ise, ancak kıyâmet günü size tam olarak verilecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılıp Cennete sokulursa, işte (o kişi) gerçekten kurtulmuş (murâdına ermiş)tir. Hâlbuki dünya hayâtı, aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir.</p>
<p>     “İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir (te’sirli) sebeblerinden birisi, râbıta-i mevttir. Evet ihlâsı zedeleyen ve riyâya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden tûl-i emel (uzun süreli arzular) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip (anlayıp), nefsin desîselerinden (hîlelerinden) kurtulmaktır. Evet ehl-i tarîkat ve ehl-i hakīkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلِّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ [Her nefis ölümü tadıcıdır] *اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ [Şübhesiz sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir!] (meâlindeki) gibi âyetlerinden aldığı ders ile, râbıta-i mevti sülûklarında (mesleklerinde) esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei (kaynağı) olan tevehhüm-i ebediyeti (ebedî yaşama zannını) o râbıta ile izâle etmişler (gidermişler). (&#8230;) Bu râbıtanın fevâidi (faydaları) pek çoktur. Hadîste:فاَكْثِرُوا ذِكْرَ هاَدِمِ اللَّذَّاتِ Yani: ‘Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!’ diye bu râbıtayı ders veriyor.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 170)<br />
    Ayrıca bakınız; (sahîfe 100, hâşiye 2)<br />
     “Dünyanın üç yüzü var. Birinci yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına (isimlerine) bakar. Onların nukūşunu (nakışlarını) gösterir. Ma‘nâ-yı harfiyle (yaratanına bakan yönü ile), onlara (o isimlere) âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektûbât-ı Samedâniyedir. Dünyanın bu yüzü gāyet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir (çiçekliğidir). Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkīre (hakārete) değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına (heveslerine) bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel‘abe-i hevesâtı (heveslerinin oyun yeri) olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânîdir, zâildir (geçicidir), elemlidir, aldatır.” (Sözler, 32. Söz, 290)</p>
<p>186. Celâlim hakkı için, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihan olunacaksınız ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden (yahudi ve hristiyanlardan) ve şirk koşanlardan şübhesiz birçok ezalar (incitici sözler) işiteceksiniz! Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, artık şübhesiz ki bu, azmedilecek (kararlı sabra lâyık) işlerdendir.</p>
<p>187. Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerin “Onu mutlakā insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!” diye sağlam sözlerini almıştı. Hâlbuki (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının gerisine attılar ve onunla az bir baha (kıymetsiz bir menfaat) satın aldılar. İşte (bu) satın almakta oldukları şey ne kötüdür!</p>
<p>188. Sakın zannetme ki o yaptıklarıyla sevinen, yapmadıkları şeylerle de övülmeyi arzu edenler, evet, sakın onları sanma ki azabdan kurtulacaklar! Çünki onlar için (pek) acı bir azab vardır.</p>
<p>  Bakınız; (Sözler, 18. Söz, 87)</p>
<p>189. Hem göklerin ve yerin mülkü (saltanatı) Allah’ındır. Ve Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>190. Şübhesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında (ard arda gelmesinde, istikāmetli) akıl sâhibleri için elbette deliller vardır.</p>
<p>191. Onlar ki, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine (yatar) iken Allah’ı zikrederler ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında (derin derin) düşünürler. (Ve şöyle duâ ederler:) “Rabbimiz! (Sen) bunları boş yere yaratmadın; sen (bundan) münezzehsin, artık bizi ateşin azâbından muhâfaza eyle!”</p>
<p>     “Başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm umum peygamberler ve ehl-i hakīkat, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten koru!] نَجِّناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten kurtar!] خَلِّصْناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten halâs eyle!] ve vahiy ve şuhûda (görmelerine) binâen, onlarca kat‘iyet kesb eden (kesinlik kazanan) ‘Cehennemden bizi hıfz et (koru)!’ demeleri gösteriyor ki, nev‘-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennemden kurtulmaktır ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakīkati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhûd ve ehl-i keşif (Allah’ın velî kulları) ve ehl-i tahkīk onu müşâhede eder (görür) ve bir kısmı teraşşuhâtını (izlerini) ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. ‘Bizi ondan kurtar!’ derler.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 224)</p>
<p>192. Rabbimiz! Şübhesiz ki sen kimi ateşe koyarsan bu sebeble onu gerçekten rezîl edersin! Zâlimlerin ise hiç yardımcıları yoktur.”</p>
<p>193. Rabbimiz! Muhakkak ki biz, ‘Rabbinize îmân edin!’ diye îmâna çağıran bir da‘vetçiyi (peygamberi) işittik ve hemen îmân ettik. Rabbimiz! Artık bizim için günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi bizden ört ve canımızı ebrâr (içi dışı tertemiz olan iyi kulların) ile berâber al!”</p>
<p>194. Rabbimiz! Artık peygamberlerin vâsıtasıyla bize va‘d ettiklerini bize ver ve bizi kıyâmet günü rezîl etme! Şübhesiz ki sen, va‘d(in)den dönmezsin.”</p>
<p>     “Mâdem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak (kudreti sonsuz olan Allah), haşrin ve Cennetin nümûnelerini binler tarzda îcâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermanları ile saâdet-i ebediyeyi va‘d edip, Cenneti müjde veriyor. Hem mâdem bütün icraâtı ve şuûnâtı (işleri) hak ve hakīkattir ve sıdk (doğruluk) ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının (eserlerinin) şehâdetiyle, bütün kemâlât (mükemmellikler), onun nihâyetsiz kemâline (kusursuzluğuna) delâlet ve şehâdet eder. Ve hiçbir cihette naks (noksanlık) ve kusur onda yoktur. Hem mâdem hulf-ı va‘d (sözünden dönmek) ve hilâf ve kizb (yalan) ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i zü’l-Celâl, o Hakîm-i zü’l-Kemâl, o Rahîm-i zü’l-Cemâl va‘dini yerine getirecek; saâdet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi (asıl vatanı) olan Cennete sizleri ey ehl-i îman idhâl edecektir (girdirecektir).” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 189-190)</p>
<p>195. Rableri de onlar(ın duâların)a şöyle cevab verdi: “Muhakkak ki ben, içinizden erkek olsun kadın olsun, (sâlih) bir iş yapanın amelini zâyi‘ etmem.</p>
<p>   Bu âyet-i kerîme, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (ra)’nın: “Yâ Resûlallah! Ben hicrette kadınlardan bahsedildiğini hiç işitmedim!” demesi üzerine nâzil oldu. (Kurtubî, c. 2/4, 318)</p>
<p>196. İnkâr edenlerin diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!</p>
<p>197. (Bu, onlar için dünyada) az bir faydalanmadır! Sonra varacakları yer, Cehennemdir. Ve (o,) ne kötü yataktır!</p>
<p>    Müslümanlardan bir kısmının: “Kâfirler refah içinde yaşarken, biz zarûret içerisinde açlık çekiyoruz” diye yakınmaları üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 533)<br />
    “Bu âlemin mutasarrıfının (idârecisinin) mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi, nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te’dîbini (edeblendirilmesini) ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikrâm ister; nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder (görünür). Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr-ı saâdet (saâdet yeri) olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu (varlığını) inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünki bir daha dönmemek üzere zevâl (ayrılmak) ise, şefkati musîbete, muhabbeti hırkate (yanmaya) ve ni‘meti nıkmete (azâba) ve aklı, meş’um (uğursuz) bir âlete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle (çevirmekle) hakīkat-i rahmetin intifâsı (rahmet hakīkatinin sönmesi) lâzım gelir. Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât (cezâ yeri) olacaktır. Çünki ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya (büyük bir mahkemeye) bırakılıyor, te’hîr ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil! Bazen dünyada dahi cezâ verir.” (Zülfikār, 10. Söz, 18)</p>
<p>198. Fakat Rablerinden sakınanlar var ya, onlar için, Allah katından bir ağırlama olarak, altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır; orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Allah katında olan (ni‘metler) ise, ebrâr (özü sözü tertemiz olan sâlih kullar) için daha hayırlıdır.</p>
<p>199. Hem doğrusu ehl-i kitabdan,</p>
<p>     Burada zikredilen “ehl-i kitab”dan maksad, Abdullah bin Selâm (ra) ve arkadaşları ile Habeş hükümdârı Necâşî gibi mübârek zâtlardır. (Razî, c. 5/9, 160)</p>
<p>200. Ey îmân edenler! Sabredin!</p>
<p> Sabır hakkında bakınız; (sahîfe 309, hâşiye 1; sahîfe 40, hâşiye 2)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/genel/3-al-i-imran-suresi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3-ÂL-İ İMRAN SURESİ</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/3-al-i-imran-suresi/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/3-al-i-imran-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 01:24:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Abdülbaki Gölpınarlı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülbaki GÖLPINARLI Türkçe Meali]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=461</guid>
		<description><![CDATA[Medenîdir, iki yüz âyettir. (İki yüz âyettir, bütün müfessirlerce Medenîdir. İçinde İmran soyundan bahsedildiği için İmran soyu anlamına gelen Al-i İmran adiyle adlanmıştır.) Rahman ve Rahîm Allah Adıyla 1- Elif lâm mîm. 2- Öyle bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; diridir, daimî olarak mahlûkatının işlerini tedbîr ve her şeyi tasarruf eder. 3- Kitabı, sana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medenîdir, iki yüz âyettir.<br />
(İki yüz âyettir, bütün müfessirlerce Medenîdir. İçinde İmran soyundan bahsedildiği için İmran soyu anlamına gelen Al-i İmran adiyle adlanmıştır.)</p>
<p>Rahman ve Rahîm Allah Adıyla</p>
<p>1- Elif lâm mîm. </p>
<p>2- Öyle bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; diridir, daimî olarak mahlûkatının işlerini tedbîr ve her şeyi tasarruf eder. </p>
<p>3- Kitabı, sana gerçek ve ellerinde bulunanı gerçekleyici olarak indirdi, Tevrat ve İncil’i de indirdi </p>
<p>4- Evvelce, insanlara hidâyet olarak, gerçekle bâtılı ayırt eden kitabı da indirdi. Tanrı âyetlerine inanmayanlardır çetin azap ve Allah öyle üstün bir kudret sahibidir ki aman vermez. </p>
<p>5- Şüphe yok ki ne yeryüzünde bir şey Allah’a gizli kalır, ne gökyüzünde. </p>
<p>6- O, size, daha analarınızın karnındayken dilediği gibi şekil verir. Yoktur ondan başka üstün, hüküm ve hikmet sahibi tapacak. (1)</p>
<p>7- Öyle bir Tanrı’dır ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı, mânası-apaçık âyetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli mânalara benzerlik gösterir âyetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onları tevil etmek için mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemez.44</p>
<p>8- Rabbimiz, bizi doğru yola sevk ettikten sonra kalplerimizi saptırma ve kendi katından bize rahmet bağışla, şüphe yok ki sen, fazlasıyla bağışlayansın. </p>
<p>9- Rabbimiz, muhakkak sen, geleceğinde şüphe bulunmayan günde insanları toplayansın. Şüphe yok ki Allah, vaadinden dönmez. </p>
<p>10- Kâfir olanları, Allah katında, ne malları birşeyden kurtaRabilir, ne evlâtları. Onlardır ateşin yakacağı kişiler. </p>
<p>11- Firavun soyu ve ondan öncekiler gibi hani. Âyetlerimizi yalanladılar, Allah da onları suçlarıyla alıverdi ve Allah’ın cezası çetindir. </p>
<p>12- Kâfirlere de ki; Yakında alt olacaksınız, cehennemde toplanacaksınız ve orası ne kötü bir yatılacak yerdir. </p>
<p>13- İbretti size birbirleriyle karşılaşan o iki bölüğün hali. Bir bölük, Allah yolunda savaşmadaydı, öbürüyse kâfirdi ve inananları, gözleriyle iki misli görmedeydiler. Allah, dilediğini yardımıyla kuvvetlendirir ve şüphe yok ki bunda, görenlere kesin bir ibret var.(2)</p>
<p>14- Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için bezetilmiş bir sevgidir. Fakat bunlar, dünya yaşayışına ait birer matahtan ibarettir. Sonucu varılıp gidilecek yerin güzelliğiyse ancak Tanrı katındadır. </p>
<p>15- De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi: O da, sakınanlar için, ebedî olan ve kıyılarından ırmaklar akan, içinde tertemiz eşler bulunan bahçelerdir ve Allah’ın sizden râzı oluşudur. Allah, kullarını görür. </p>
<p>16- Onlar öyle kişilerdir ki Rabbi-miz derler, inandık, suçlarımızı yarlıga ve bizi koru ateşin azâbından. </p>
<p>17- Onlar, sabredenler, gerçekler, itaat eyleyenler, mallarını yoksullara harcayanlar ve seher çağlarında, suçlarının yarlıganmasını dileyenlerdir. </p>
<p>18- Allah, kesin olarak bildirdi ki kendisinden başka yoktur tapacak. Meleklerle bilgi sahipleri de tam bir doğrulukla bunu bildiler, bildirdiler. O üstün Tanrıdan, o hüküm ve hikmet sahibinden başka yoktur tapacak. </p>
<p>19- Allah katında din, ancak İslâm dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve haddini aşma yüzünden ihtilâfa düştüler ve kim Allah’ın âyetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap görür. </p>
<p>20- Seninle çekişirlerse hemen de ki: Ben ve bana uyanlar, özümüzü Allah’a teslîm ettik. Kendilerine kitap verilenlerle analarından doğdukları gibi kalanlara de ki: Siz de teslîm oldunuz mu? Özlerini Allah’a tapşırırlar, İslâm dinini kabul ederlerse şüphe yok ki doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse sana düşen ancak bildirmedir ve Allah, kullarını görür.(3)</p>
<p>21- Allah’ın âyetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan, doğruluğu emredenlerin canlarına kıyanlara gelince: Onları elemli bir azapla müjdele. </p>
<p>22- Onlardır bütün yaptıkları, dünyada da boşa gidenler, âhirette de. Bir tek yardımcıları bile yoktur onların. </p>
<p>23- Görmez misin kitaptan, kendilerine bir pay verilenleri; aralarında hakemlik etsin diye Allah’ın kitabına çağrılırlar da sonra onların bir kısmı arkalarını çevirir; onlar zâten bunu âdet edinmiştir. </p>
<p>24- Bu da, sayılı günlerden başka ateşte kalmayız demelerindendir. Kendi uydurmaları olan bu kanaat, onları dinlerinde de aldatmıştır. </p>
<p>25- Onları toplayıverdiğimiz gün ne olacak halleri? O günün geleceğinde hiç şüphe yok ve o gün herkese kazancının karşılığı verilecek, zulmedilmeyecek onlara. </p>
<p>26- De ki: Allah’ım, mülkün sahibi sensin, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın. Dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Senin elindedir hayır, sensin her şeye gücü yeten. </p>
<p>27- Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü izhar edersin ve dilediğini sayısız rızıklandırır-sın sen. </p>
<p>28- İnananlar iman edenleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Bu işi yapan, Allah’tan bir şey beklemesin, fakat kâfirlerden çekinmeniz gerekse o başka. Allah, kendisinden sakınmanızı emretmektedir ve dönüp varılacak yer de Allah tapısıdır. </p>
<p>29- De ki: Gönlünüzdekini gizleseniz de Allah bilir, açığa vursanız da. Göklerde ve yeryüzünde ne varsa bilir ve Allah’ın her şeye gücü yeter. </p>
<p>30- O gün bir gündür ki herkes, yaptığı hayrı hazırlanmış bir halde karşısında bulacak, işlediği kötülükle de arasında pek uzun bir mesafe olmasını arzulayacak. Tanrı, kendinden korunmanızı buyurur ve Allah, kullarını pek esirgeyicidir. </p>
<p>31- De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun da Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı yarlıgasın. Allah yarlıgayıcıdır ve rahîmdir.</p>
<p>32- De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin. Fakat yüz çevirirlerse Allah da kâfirleri sevmez. </p>
<p>33- Şüphe yok ki Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahîm soyunu ve İmrân soyunu seçti, âlemlere üstün etti.(4)</p>
<p>34- Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah duyar, bilir. </p>
<p>35- An o zamanı ki İmrân’ın zevcesi, yâ Rabbi demişti, karnımdakini, azatlı bir kul olmak üzere sana adadım, kabul et. Şüphe yok ki sen duyarsın, bilirsin.(5)</p>
<p>36- Doğurunca da yâ Rabbi demişti kız doğurdum; zâten Tanrı, onun ne doğurduğunu biliyordu; erkek kıza benzemez, ona Meryem adını verdim, onu da, soyunu da sana ısmarladım, taşlanmış Şeytan’dan sen koru demişti. </p>
<p>37- Rabbi, onu iyi bir sûrette kabul etti, bir nebat yetiştirir gibi onu yetiştirdi, geliştirdi, Zekeriyya’yı da onun hizmetine memûr etti. Zekeriyya, ne vakit mihRaba girse yanında bir yiyecek bulurdu. Yâ Meryem demişti, bunlar nereden geliyor sana? Meryem, Allah’tan demişti, şüphe yok ki Allah dilediğini sayısız rızıklarla rızıklandırır. </p>
<p>38- Zekeriyya, orada Rabbine dua etmiş, yâ Rabbi demişti, sen katından tertemiz bir soy ver bana, muhakkak ki duaları duyansın sen.</p>
<p>39- Mihrapta durmuş, namaz kılıyordu ki melekler, gerçekten de Allah, sana Yahya’yı müjdelemededir. O, Tanrıdan gelen sözü tasdik eden bir erdir, uludur, kötülüklerden tamamıyla çekinmiştir, iyilerden ve doğrulardan bir peygamberdir o diye nida etmişti. </p>
<p>40- Zekeriyya, Rabbim demişti, benim nasıl oğlum olabilir ki ihtiyarlık, üstüme çökmüştür, karım da kısır. Böyle de olsa demişti, Allah dilediğini yapar. </p>
<p>41- Zekeriyya demişti ki: Rabbim, bana bir delil ver. Allah da, insanlarla işaretleşmen ayrı, tam üç gün, konuşmaman onlarla, delildir sana. Çok an Rabbini, akşam ve sabah çağlarında, onun noksan sıfatlardan arı olduğunu söyle demişti. </p>
<p>42- An o zamanı da, hani melekler Meryem’e, yâ Meryem, Allah gerçekten de seni seçti, arıttı ve âlemlerdeki kadınlara üstün etti. </p>
<p>43- Yâ Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan, rükû edenlerle rükû et demişti. </p>
<p>44- Bunlar, gaibe ait haberler ki sana vahyetmekteyiz. Meryem’i yetiştirmeyi tekeffül edecek kimdir diye kura çekmek için kâlemlerini attıkları zaman da yanlarında değildin, bu hususta çekiştikleri zaman da. </p>
<p>45- Hani melekler, yâ Meryem, gerçekten de Allah seni, kendisinin bir kelimesiyle müjdelemektedir adı da Meryemoğlu Mesîh İsa’dır onun ve o, dünyada da kadri yüce bir erdir, âhirette de ve yakınlardandır o.(6)</p>
<p>46- Beşikteyken de, olgunluk çağındayken de insanlarla konuşacaktır ve o, temiz kişilerdendir demişti de. </p>
<p>47- Meryem, yâ Rabbi demişti, benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Allah, öyledir ama demişti, dilediğini yapar Allah ve bir işin olmasını diledi mi hemencecik ol der ona ve o oluverir.(7)</p>
<p>48- Tanrı ona bilgiyi, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i öğretir. (8) (9)</p>
<p>49- İsrailoğullarına peygamber olarak gönderir, o da onlara der ki: Ben, Rabbinizden delille geldim size. Balçığı yoğurur, kuş şekline sokar, ona üflerim, Allah’ın izniyle kuş olur. Anadan doğma körü körlükten kurtarırım, abraş illetine tutulmuşu, Allah’ın izniyle iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüyü diriltirim, evlerinizde yediklerinizi, sakladıklarınızı size bildiririm. İnanmışsanız şüphe yok ki, bunlar size delildir.51</p>
<p>50- Tevrat’ın gerçekliğini söylemekte, size haram edilen bâzı şeyleri helâl etmekteyim, Rabbinizden delillerle geldim. Sakının Tanrıdan da bana itaat edin. </p>
<p>51- Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbiniz; ona kulluk edin, budur doğru yol. </p>
<p>52- İsa, onların küfrünü duyunca dedi ki: Kimlerdir Allah uğrunda yardımcılarım? Havârîler, biziz Allah için yardım edenler dediler, Allah’a inandık, sen de tanık ol ki, biz, ona teslîm olanlarız.52</p>
<p>53- Rabbimiz, inandık indirdiğine, uyduk Peygambere, bizi buna tanık olanlarla haşret.</p>
<p>54- Düzene koyuldular, Allah da düzenlerine karşılık cezalarını verdi. Allah, düzencilere ceza verenlerin hayırlısıdır. </p>
<p>55- Hani o zaman Allah yâ İsa demişti, seni öldürecek de benim, kendime yüceltecek de, kâfirlerden kurtarıp arıtacak da. Sana uyanları kıyamete dek kâfirlere üst edeceğim. Sonra, dönüp geleceğiniz yer, benim tapımdır, aranızda, aykırılığa düştüğünüz şeylerin hükmünü de ben vereceğim.53</p>
<p>56- Kâfir olanlara gelince: Onları dünyada da çetin bir azapla azaplandıracağım, âhirette de ve onlara hiçbir yardımcı yoktur. (10)</p>
<p>57- İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa ecirlerini tam olarak alırlar. Allah zulmedenleri sevmez. </p>
<p>58- Bunları, sana âyetlerimizden ve doğrulukla hükmeden Kur’ân’dan okuyoruz. </p>
<p>59- Gerçekten de Allah katında İsa, Âdem’in örneğidir, onu topraktan yarattı da sonra ol dedi, oluverdi. </p>
<p>60- Gerçek, Rabbindendir, şüphe edenlerden olma artık. </p>
<p>61- Sana iyice bildirildikten sonra da gene bu hususta seninle tartışan olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah’ın lânetini yalancılara havale edelim.(11)</p>
<p>62- İşte budur gerçek söz: Allah’tan başka yoktur tapacak ve şüphe yok ki Allah, üstündür, hikmet sahibidir. </p>
<p>63- Gene yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah bozguncuları bilir. </p>
<p>64- De ki: Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah’a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah’ı bırakıp da bâzılarımız, bâzılarımızı Tanrı tanımayalım. Gene de yüz döndürürlerse deyin ki tanık olun, özümüzü Tanrıya teslîm edenleriz biz. </p>
<p>65- Ey kitap ehli, ne diye İbrahîm hakkında çekişip tartışırsınız? Tevrat da ondan sonra inmiştir, İncil de. Akıl etmiyor musunuz ki? </p>
<p>66- Şöyle-böyle bilginiz olan şeye dair tartışıp duruyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şeyde de ne diye tartışmaya kalkışırsınız? Allah bilir, siz bilmezsiniz. </p>
<p>67- İbrahîm ne Yahûdi’ydi, ne Nasrânî. Dosdoğru Müslüman’dı ve müşriklerden değildi. </p>
<p>68- İbrahîm’e gerçekten de en yakın olanlar, ona inananlarla bu Peygamberdir ve iman edenlerdir. Allah, inananların dostu ve yardımcısıdır. </p>
<p>69- Kitap ehlinin bir bölüğü, yolunuzu sapıtmak ister. Halbuki sizi değil, ancak kendilerini yoldan çıkarırlar, kendileri sapıklığa düşerler de farkında değillerdir. </p>
<p>70- Ey kitap ehli, Allah’ın âyetlerini neden inkâr edersiniz, halbuki onları görüp duruyorsunuz da. </p>
<p>71- Ey kitap ehli, ne diye hakkı bâtılla karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki biliyorsunuz da. </p>
<p>72- Kitap ehlinin bir bölüğü de dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün inanın, akşam üstü inanmayın, kâfir olun, belki iman edenler de inançlarından dönerler. </p>
<p>73- Ve dininize uyan kişiden başkasına inanmayın. De ki: Doğru yol, ancak Allah yoludur. Size verilenin başkalarına da verildiğine ve onların, Rabbiniz katında deliller göstererek sizinle tartışacaklarına inanmayın dediler mi de, de ki: Lütuf ve ihsân ancak Allah’ın elindedir, dilediğine lütfeder ve Allah’ın lütfü boldur ve her şeyi bilir o. </p>
<p>74- Dilediğini rahmetiyle tahsis eder ve Allah, büyük bir lütuf ve ihsân sahibidir. </p>
<p>75- Kitap ehlinin içinde öylesi vardır ki ona bir kantar altın emânet etsen onu, olduğu gibi öder. Öylesi de vardır ki bir altın emânet etsen ayak direyip ısrar etmedikçe geri vermez. Bu da, okuma-yazma bilmeyenlerin mallarını almada bir vebal yok bize demelerindendir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler. </p>
<p>76- Yok, öyle değil iş. Kim ahdine vefa eder ve ondan sakınırsa bilsin ki gerçekten de Allah sakınanları sever. </p>
<p>77- Allah’a verdikleri sözü ve onun adına, etmiş oldukları yeminleri, değeri az bir mataha değişenler yok mu, onlardır âhirette nasîbi olmayanlar ve Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmaz, yüzlerine bile bakmaz, onları arıtmaz ve onlar içindir elemli bir azap. </p>
<p>78- Kitap ehlinin bir bölüğü de kitaptan bir şey okuyorlarmış zannına kapılmanız için dillerini oynatıp dururlar, halbuki okudukları, kitapta yoktur. Bu, Allah katındandır derler, değildir Allah katından ve bile bile Tanrıya bühtan ederler. </p>
<p>79- Hiçbir insana yakışmaz ki Allah, ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara, Tanrıyı bırakın da bana kul olun desin. Ancak öğretmekte, okumakta ve okumakta olduğunuz kitaba uyup Rabbânî olun der.(12)</p>
<p>80- Meleklerle peygamberleri Tanrı tanıyın diye de emretmez. Artık siz Müslüman olduktan sonra küfrü emreder mi size? </p>
<p>81- An o zamanı ki Allah, peygamberlerden, size kitap ve hikmet verdim, sonra da sizdeki kitabı gerçekleyen bir peygamber göndereceğim, ona mutlaka inanacaksınız, mutlaka yardım edeceksiniz diye söz almıştı ve ikrar ettiniz mi, size yüklediğim bu ağır yükü aldınız, yüklendiniz mi demişti. İkrar ettik demişlerdi de o da öyleyse tanık olun demişti, ben de sizinle berâber tanıklık edenlerdenim. </p>
<p>82- Bundan sonra kim dönerse o çeşit kişilerdir kötülükte bulunanlar. </p>
<p>83- Artık Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Göklerde ve yeryüzündekiler, istekleriyle ve zorla ona teslîm olmuşlardır ve her şey de, sonucu, gerisin geriye, dönüp onun tapısına varacaktır.</p>
<p>84- De ki: İnandık Allah’a ve bize indirilene, İbrahîm’e, İsmâîl’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına indirilene. Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere, Rablerinden verilene; aralarından hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz, ona teslîm olmuşuz. </p>
<p>85- Kim Müslümanlıktan başka bir din arar, dilerse arayıp bulduğu din, aslâ makbule geçmez ve o, âhirette ziyana uğrayanlardandır. </p>
<p>86- Allah, o kavme nasıl doğru yolu gösterir ki inandıktan sonra kâfir olmuştur. Halbuki onlar, Peygamberin gerçek olduğuna da tanıklık etmişlerdi, onlara apaçık deliller de gelmişti ve Allah, zâlim kavmi doğru yola sevk etmez ki.</p>
<p>87- Onlar, o kişilerdir ki şüphesiz yaptıklarına karşılık Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onlaradır.</p>
<p>88- Ve bu lânette ebedî kalırlar, ne azapları hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır. </p>
<p>89- Ancak bundan sonra tövbe edenler ve düzgün bir hale gelenler müstesna. Çünkü Allah, suçları örter ve rahîmdir. </p>
<p>90- İnandıktan sonra kâfir olanlara, sonra da kâfirliklerini arttıranlara gelince: Tövbeleri hiç kabul edilmez ve onlardır sapıklar.</p>
<p>91- Gerçekten de, kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenler yok mu, kurtulmak için dünya dolusu altın feda etseler makbule geçmez, hiçbiri kurtulmaz, onlaradır elemli bir azap ve onlara bir tek yardımcı bile yoktur. </p>
<p>92- Kesin olarak hayır ve ihsan mertebesine erişmezsiniz sevdiğiniz şeyleri harcamadıkça ve şüphe yok ki Allah, harcadığınız şeyleri bilir. </p>
<p>93- İsrail, Tevrat inmeden kendisine neleri haram ettiyse onlardan başka her çeşit yiyecek, İsrailoğullarına helâldi. De ki: Sözünüz doğruysa getirin Tevrat’ı da okuyun bakalım.(13)</p>
<p>94- Bundan sonra da kim Allah’a yalan isnat ederse artık o çeşit adamlardır zâlimler. </p>
<p>95- De ki: Allah doğru söylemiştir, siz de artık doğru yolu tutan İbrahîm’in dinine uyun ve o, şirk koşanlardan değildi. </p>
<p>96- Şüphe yok ki ilk kurulan ev, Mekke’deki evdir. Kutludur ve âlemlere doğru yolu gösterir.(14)</p>
<p>97- Oradadır apaçık deliller ve İbrahîm’in durağı ve kim oraya girerse emin olur. İnsanlardan, oraya gitmeye gücü yetene, Allah için gidip o evi ziyaret ederek haccetmesi farzdır. İnkâr eden eder, Allah şüphe yok ki bütün âlemlerden müstağnîdir. </p>
<p>98- De ki: Ey kitap ehli, ne diye Allah’ın delillerini inkâr eder, kâfir olursunuz? Halbuki Allah, bütün yaptıklarınızı görür. </p>
<p>99- De ki: Ey kitap ehli, kendiniz de tanıksınız, öyle olduğu halde gene zor zoruna ne diye bir eğrilik bulmaya yeltenir de inananları, Allah yolundan döndürmeye çalışırsınız? Allah’sa yaptıklarınızdan gafil değildir ki. </p>
<p>100- Ey inananlar, kendilerine kitap verilenlerin herhangi bir kısmına uyarsanız sizi döndürür, inancınızdan sonra kâfir yapar. </p>
<p>101- Fakat siz nasıl kâfir olabilirsiniz ki Allah’ın âyetleri size okunmada, Allah’ın Resûlü de içinizde. Kim Allah’a sımsıkı yapışırsa şüphe yok ki o, dosdoğru yola sevk edilmiştir. </p>
<p>102- Ey inananlar, Allah’tan nasıl sakınmak lâzımsa öyle sakının ve ancak Müslüman olarak can verin. </p>
<p>103- Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah’ın size verdiği nîmeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nîmetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu bulursunuz diye delillerini böyle açıklar işte.(15)</p>
<p>104- İçinizde öyle kişiler bulunmalı ki onlar, sizi hayra çağırsın, size iyiliği emretsin, sizi kötülükten vazgeçirmeye çalışsın ve onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler. </p>
<p>105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra da gene bölük bölük olanlara, gene ayrılığa düşenlere benzemeyin. Öyle kişilerdir onlar ki onlaradır pek büyük azap.</p>
<p>106- Bir gündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, inandıktan sonra denir, kâfir mi oldunuz? Kâfir olmanıza karşılık tadın azâbı.</p>
<p>107- Yüzleri ağaranlara gelince onlar, Allah’ın rahmetindedir, onlar, o rahmette ebedî olarak kalırlar. </p>
<p>108- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Gerçek olarak onları sana okumadayız ve Allah, âlemlere zulmetmeyi istemez. </p>
<p>109- Allah’ındır ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve işler, dönüp ona varır. </p>
<p>110- Siz insanlar için meydana çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz; insanlara iyiliği emredersiniz, kötülükte bulunmamalarını söylersiniz ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı hayırlı olurdu kendilerine. Onlardan inananlar da var, fakat çoğu dinden çıkmıştır. </p>
<p>111- Onlar size hiçbir sûretle zarar veremezler, ancak incitirler sizi. Onlara bir tek yardımcı bile bulunmaz. </p>
<p>112- Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, aşağılık bir hâle getirilmiştir onlar; ancak Allah’ın ipine ve insanların yapıştıkları ipe yapışanlar müstesna. Allah’ın gazabına uğradılar ve üstlerine miskinlik çullandı. Bu da Allah’ın delillerini inkâr ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için, bu da isyan ettikleri ve hadlerini aştıkları için. </p>
<p>113- Ama hepsi bir değil. Kitap ehlinden dosdoğru hareket edip ibadetten vazgeçmeyen, geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir bölük de var. </p>
<p>114- Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, insanlara iyiliği emrederler, onları kötülükten nehyederler ve onlar iyi kişilerdendir. </p>
<p>115- Hayra ait ne yaparlarsa mutlaka mükâfatını görecekler ve Allah, kendisinden sakınanları pek iyi bilir. </p>
<p>116- Gerçekten de o kâfirlerin ne malları Allah azâbından onları koruyabilir, ne evlâtları ve onlardır ateş ehli olanlar, orada ebedî kalırlar. </p>
<p>117- Onların şu dünya hayatında harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin tarlalarına vuran zemheri yeline benzer, eser, ekinleri mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar, kendi kendilerine zulmederler. </p>
<p>118- Ey inananlar, birbirinizi bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın. Onlar, size zarar vermekten, kötülükte bulunmaktan geri kalmazlar, sizin zahmete düşmenizi dilerler. Düşmanlıkları, ağızlarından dökülen sözlerden açıkça belli olur, yüreklerinde gizledikleri düşmanlıksa daha da büyüktür. İşte, aklınızı başınıza almanız için size bu delilleri açıkladık. </p>
<p>119- İşte siz o kişilersiniz ki onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez. Siz, kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştular mı inandık derler, yalnız kaldılar mı size karşı besledikleri kin yüzünden parmaklarını ısırırlar. De ki: Geberin kininizle. Şüphe yok Allah, gönüllerde ne varsa hepsini bilir. </p>
<p>120- Size bir iyilik gelse tasalanırlar, kötülük gelse ferahlanırlar. Sabreder ve sakınırsanız düzenleri size hiçbir hususta zarar vermez ve Allah, şüphe yok ki ne yaparlarsa hepsini de kavramıştır.</p>
<p>121- An o zamanı, hani insanları savaş yerlerine yerleştirmek için sabahleyin erkenden âilenden ayrılmıştın ve Allah duyuyordu, biliyordu bunu. </p>
<p>122- Hani içinizden iki bölük, korkup geri dönmek üzereydi, halbuki Allah, onların yardımcısıydı ve ancak Allah’a dayanmalı inananlar.(16)</p>
<p>123- Siz zayıf olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti, artık siz de Allah’tan sakının da şükredenlerden olun. </p>
<p>124- Hani sen o zaman inananlara demiştin ki: Rabbiniz, size yardım için üç bin melek indirecek, yetmez mi size? </p>
<p>125- Evet, sabreder de çekinirseniz düşmanlar, size ansızın saldırsa bile Rabbiniz, alâmetleri besbelli tam beş bin melekle yardım eder size. </p>
<p>126- Allah, bunu ancak size bir müjde olsun da yürekleriniz yatışsın diye yapmıştır ve yardım, ancak hüküm ve hikmet sahibi Allah’tandır. </p>
<p>127- O, kâfirlerin ileri gelenlerinden bir kısmını öldürmek, bir kısmını da baş aşağı edip ümitsiz bir hale getirerek döndürmek için yardım etti size. </p>
<p>128- Senin bu işle ilgin yok bile; o, dilerse tövbelerini kabul eder, dilerse zâlim olduklarından dolayı onları azaplandırır. </p>
<p>129- Allah’ındır göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. Dilediğini yarlı-gar, dilediğine azâp eder ve Allah yarlı-gayıcıdır, rahîmdir. </p>
<p>130- Ey inananlar, faizi kat kat arttırarak yemeyin, Allah’tan sakının da kurtulun. </p>
<p>131- Sakının o ateşten ki hazırlanmıştır kâfirlere. </p>
<p>132- Ve Allah’a ve Peygambere itaat edin de acınmışlardan olun. </p>
<p>133- Yarış edercesine koşun Rabbi-nizin yarlıgamasına, sakınanlar için hazırlanmış bulunan ve eni, göklerle yerler kadar olan cennete. </p>
<p>134- O sakınanlar, ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsânda bulunanları sever. </p>
<p>135- Onlar, kötü bir iş işlediler mi, yahut nefislerine bir zulümde bulundular mı Allah’ı anıp suçlarının yarlıgan-masını dileyenlerdir ve Allah’tan başka kimdir günahları yarlıgayan? Onlar, işledikleri suçta, bile bile ısrar da etmezler. </p>
<p>136- Onlar, öyle kişilerdir ki yaptıklarının karşılığı, Rablerinin yarlıga-ması ve kıyılarından ırmaklar akan cennetlerdir, ebedî olarak kalırlar orada ve iyi işlerde bulunanların mükâfatı, ne de güzeldir. </p>
<p>137- Sizden önce nice dinler gelip geçti. Yeryüzünü gezin, dolaşın da yalanlayanların sonucu ne olmuş, bakın, görün. </p>
<p>138- Bu, insanlara açıklamadır ve sakınanları doğru yola sevk etmedir, öğüttür onlara. </p>
<p>139- Ve gevşeklik etmeyin, mahzun olmayın, inanmışsanız mutlaka üstünsünüz siz. </p>
<p>140- Size bir yara deydiyse o kavim de tıpkı sizin gibi yaralandı. Bu günler, öyle günler ki onları insanlar arasında nöbetle döndürür, dururuz. Böylece de Allah, bilgisini, inananlara açıklar, içinizden şahitler edinir ve Allah zâlimleri sevmez. </p>
<p>141- Ve Allah, inananları arıtır, tertemiz bir hale getirir, kâfirleri de helâk eder. </p>
<p>142- Yoksa Allah, içinizden savaşanları belli etmeden, sabredenleri bildirmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz? </p>
<p>143- Andolsun, ölümle karşılaşmadan önce arzulamıştınız ölümü. İşte onu gördünüz, bakıp duruyordunuz ona. </p>
<p>144- Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse, yahut öldürülürse gerisin-geriye mi döneceksiniz? Kim dönerse bilsin ki Allah’a hiçbir sûretle zarar vermez ve Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir. </p>
<p>145- Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimse ölmez. Ölüm, vakti tâyin edilmiş bir yazıdır. Kim dünya nîmetlerini isterse ona dünyadan nîmetler veririz ve kim âhiret mükâfatını dilerse ona ahirete ait mükâfatlar ihsân ederiz ve biz, şükredenleri yakında mükâfatlandıracağız. </p>
<p>146- Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla berâber birçok bilginler, savaşa girişti. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlere dayandılar, ne gevşediler, ne zayıflık gösterdiler, ne de boyun eğdiler ve Allah, sabredenleri sever. </p>
<p>147- Sözleri ancak şuydu: Rabbimiz, yarlıga suçlarımızı, bağışla işlerimizde taşkınlık göstermemizi ve diret ayaklarımızı, yardım et bize kâfir kavme karşı. </p>
<p>148- Allah da onlara dünya nîmetlerini ve âhiretin güzelim mükâfatını verdi ve Allah, iyilik edenleri sever. </p>
<p>149- Ey inananlar, kâfirlere itaat ederseniz sizi döndürür onlar ve ziyan edersiniz.</p>
<p>150- Yok yok, sizin yardımcınız, dostunuz Allah’tır ve o, yardımcıların en hayırlısıdır. </p>
<p>151- Hiçbir şeye dayanmaksızın Allah’a şirk koştuklarından dolayı kâfirlerin yüreklerine yakında bir korkudur salacağız. Ateştir yurtları onların ve zâlimlerin barınacağı yer, ne de kötüdür. </p>
<p>152- Andolsun ki Allah, size ettiği vaadi doğruladı; izniyle onları bozup öldürdünüz de sonra gevşeklik gösterdiniz, verilen buyruk hakkında çekiştiniz ve sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra tuttunuz, isyan ettiniz. Sizden dünyayı dileyen olduğu gibi âhireti dileyen de vardı. Sonra sizi sınamak için onlardan geri çevirdi ve gerçekten de bağışladı sizi ve Allah, inananlara karşı lütuf ve ihsân sahibidir.(17)</p>
<p>153- O anda boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye bakmıyordunuz bile. Peygamberse arkanızdan sizi çağırıp durmadaydı. Tanrı, elinizden çıkana hayıflanmayasınız, gelip çatan felâketlerden mahzun olmayasınız diye sizi, gam üstüne gam vererek cezalandırdı ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>154- Bu gamdan sonra size emniyetle bir uyku verdi ki içinizden bir bölüğü sarıp kapladı. Bir bölükse can kaygısına düşmüştü. Allah hakkında, Müslümanlıktan önceki bilgisizlik çağında olduğu gibi haksız zanlara kapıldılar. Diyorlar ki: Bu işte nemiz var bizim? De ki: Bütün işler Allah’ındır. Onlar, sana açıklamadıklarını yüreklerinde gizliyorlar ve bu işte payımız olsaydı burada öldürülmezdik diyorlar. De ki: Evlerinizde de olsanız, öldürmeleri yazılanlar, gene çıkarlar, öldürülüp yatacakları yerlere giderlerdi ve Allah, gönüllerinizde olanları yoklamak, yüreklerinizdekini artırmak için yaptı bunu ve Allah, yüreklerinizde ne varsa hepsini bilir. </p>
<p>155- İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden yüz çevirenler, şüphe yok ki bâzı hareketleri yüzünden Şeytan’a kapılmışlardı, fakat andolsun ki Allah onları bağışladı ve şüphe yok ki Allah, suçları örter ve ceza vermede acele etmez. </p>
<p>156- Ey inananlar, sakın kâfir olup da sefere çıkan, yahut savaşa giden kardeşlerine, bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi diyenlere benzemeyin. Allah, bunu, onların yüreklerine bir hasret olarak yerleştirdi. Halbuki dirilten de Allah’tır, öldüren de ve Allah, bütün yaptıklarınızı görür. </p>
<p>157- Andolsun ki Allah yolunda öldürülmeniz, yahut ölmeniz, Allah’ın yarlıgaması ve rahmeti, onların topladıklarından hayırlıdır. </p>
<p>158- Andolsun ki ölseniz de mutlaka Allah tapısında toplanacaksınız, öldürülseniz de. </p>
<p>159- Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla onları, yarlıgan-malarını dile onların, iş hususunda danış onlarla. Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan Allah’a. Şüphe yok ki Allah, dayananları sever. </p>
<p>160- Allah size yardım ederse üst olacak yoktur size. Fakat o sizi yardımsız bırakırsa kimdir ondan başka yardım edecek size? Mutlaka Allah’a dayanmalı inananlar. </p>
<p>161- Bir peygamber, emânete hıyânet edemez ve kim hıyânet ederse kıyâmet günü, hıyânet ettiği neyse onunla haşrolur, sonra herkese kazandığının karşılığı verilir ve onlara zulmedilmez.(18)</p>
<p>162- Allah rızâsına uyanla Allah’ın hışmına uğrayıp yurdu cehennem olan bir olur mu hiç? Ve orası, dönülüp varılan ne kötü bir yerdir. </p>
<p>163- Onlara Allah katında dereceler var ve Allah ne yapıyorlarsa hepsini görür.(19)</p>
<p>164- Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu onların içinden bir Peygamber gönderdiği zaman; o Peygamber, müminlere Tanrı âyetlerini okumada, onları arıtmada, onlara kitap ve hikmet öğretmede ve onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. </p>
<p>165- Başlarına iki misli olarak gelen felâkete siz de uğrayınca, bu da nereden dediniz. De ki: Bu, sizin katınızdan geldi ve Allah’ın, şüphe yok ki her şeye gücü yeter. </p>
<p>166- İki topluluğun karşılaştığı gün size gelip çatan musîbet, Allah’ın izniyle gelip çatmıştı. Böylece de inananları bildirmeyi. </p>
<p>167- Münafıklık edenleri de açığa vurmayı murad etmişti. Onlara, gelin, Allah yolunda savaşın, yahut da onları defedin deyince, savaşmayı bilseydik elbette size uyardık dediler. Halbuki onlar, o gün imandan ziyade küfre yakındılar. Özlerinde olmayan söze getiriyorlardı. Onların bütün gizlediklerini Allah bilir. </p>
<p>168- Onlar öyle kişilerdir ki otururlar da kardeşlerine, eğer derler, bizi dinleselerdi öldürülmeyeceklerdi. De ki: Ölümü çevirin kendinizden sözünüz doğruysa. </p>
<p>169- Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında rızıklanırlar. </p>
<p>170- Ferah-fahûr bir halde Allah’ın onlara ettiği lütuf ve ihsânlarla ve onlar, henüz kendilerine katılmayanlara, fakat artlarından gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler. </p>
<p>171- Allah’ın nîmet ve ihsânına nâil olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve Allah, inananların ecrini zâyi etmez. </p>
<p>172- Yaralandıktan sonra bile Allah’ın ve Peygamberin davetine icabet edenlere, hele onların içinden iyiliklerde bulunup sakınanlara pek büyük bir ecir var. </p>
<p>173- Öyle kişilerdir onlar ki halk, kendilerine, bütün insanlar, aleyhinizde birleşti, korkun onlardan dedi de bu söz, onların inancını arttırdı ve Allah yeter bize, ne de güzel vekildir o dediler.</p>
<p>174- Kendilerine hiçbir kötülük erişmeksizin Allah’ın nîmetlerine ve ihsânına nâil olarak geri döndüler ve Allah rızâsına da uymuş oldular; Allah, pek büyük lütuf ve ihsân sahibidir. </p>
<p>175- Şüphe yok ki Tanrı dostlarını korkutan ancak ve ancak Şeytan’dır. Onlardan korkmayın, benden korkun inanmışsanız. </p>
<p>176- Ve o, küfre doğru koşa-koşa, yarışarak gidenler, seni mahzun etmesin, onlar Allah’ı hiçbir sûretle zararlan-dıramazlar. Allah, onlara âhiretten hiçbir pay vermeyi murad etmemiştir ki ve onlaradır pek büyük azap. </p>
<p>177- İmanı satıp da küfrü alanlar, Allah’ı zararlandıramazlar, onlaradır elemli azap. </p>
<p>178- Küfredenler, kendilerine mühlet ve fırsat vermemizi, kendileri için hayırlı sanmasınlar. Onlara mühlet ve fırsat verişimiz, suçlarını arttırmaları içindir ve onlaradır horhakir edici azap. </p>
<p>179- Allah, inananları, şu bulunduğunuz halde bırakmayacak, sonucu, pisi temizden mutlaka ayırt edecek. Ve Allah size gaybı da bildirecek değil, fakat peygamberlerinden dilediğini seçer, gaybı bildirir ona. İnanır ve sakınırsanız hiç şüphe yok ki size büyük bir ecir var. </p>
<p>180- Allah’ın ihsân ettiğini vermekten sakınanlar, bunu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hattâ bu, onlar için şerdir de. Sakındıkları şey, kıyâmet günü, boyunlarına dolanacak ve Allah’ındır göklerin ve yeryüzünün mîrası ve Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>181- Andolsun ki Allah yoksuldur, biz zenginiz ama diyenin sözünü işitmiştir Allah. Ne söyledilerse onu da yazacağız, peygamberleri haksız yere öldürmelerini de ve diyeceğiz ki: Tadın yakıcı kavurucu azâbı. </p>
<p>182- Bu da, ancak elleriyle kazandıklarının cezası ve Allah, şüphe yok ki kullarına zulmetmez. </p>
<p>183- Kurban ettiğini, bir yıldırım düşüp yakmadıkça inanmayız hiçbir peygambere, bize böyle emretti Allah gerçekten de dediler. De ki: Benden önce apaçık mûcizelerle ve söylediğiniz mûcizeyle birçok peygamberler gelip geçti, doğruysa sözünüz ne diye öldürdünüz onları? </p>
<p>184- Seni yalan sayarlarsa senden önce apaçık delillerle, sahîfelerle ve aydınlatıcı kitapla gelen peygamberler de yalan sayılmıştır. </p>
<p>185- Herkes ölümü tadacak ve hiç şüphe yok ki cennete giren, gerçekten de kurtulmuştur, muradına ermiştir. Dünya yaşayışı, zâten aldatıcı bir matahtan ibaret. </p>
<p>186- Andolsun ki mallarınızla, canlarınızla sınanacaksınız, sizden önce kendilerine kitap verilenlerle Tanrıya şirk koşanlardan kötü sözler işiteceksiniz, birçok eziyetlere, zahmetlere uğrayacaksınız. Sabreder ve sakınırsanız şüphe yok ki bu, hâdiselere karşı gösterilen metanetten sayılır. </p>
<p>187- An o zamanı ki Allah, kendilerine kitap verilenlerden, o kitabı insanlara mutlaka açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz onu diye söz almıştı; onlarsa o sözü artlarına attılar, azcık bir menfaat karşılığında sattılar onu, ama o aldıkları şey, ne de kötü nesne. </p>
<p>188- Sakın sanma yaptıklarıyla sevinenlerin, yapmadıkları işlerden dolayı övülmeyi arzulayanların azaptan kurtulacakları bir yer olabileceğini, sakın sanma onların azaptan kurtulacağını. Onlar içindir elemli bir azap. </p>
<p>189- Allah’ındır göklerin ve yeryüzünün saltanatı ve Allah’ın her şeye gücü yeter. </p>
<p>190- Gerçekten de göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklı tam olanlara deliller var. </p>
<p>191- Onlar, Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateşin azâbından. </p>
<p>192- Rabbimiz, gerçekten de sen kimi ateşe atarsan şüphe yok ki onu horhakir bir hale sokarsın ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur. </p>
<p>193- Rabbimiz, gerçekten de biz, bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın, diyordu, hemencecik inandık. Rabbimiz, yarlıga suçlarımızı, ört kötülüklerimizi, iyilere kat bizi, onlarla al rûhumuzu. </p>
<p>194- Rabbimiz, bize ver peygamberlerine vaadettiklerini ve aşağılık bir hale getirme bizi kıyâmet gününde, gerçekten de sen vaadinden dönmezsin. </p>
<p>195- Gerçekten de Rableri, dualarını kabul etti, ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden iyilik yapanın iyiliğini boşa çıkarmam, bâzınız bâzınızdan meydana gelmedir ve hepiniz birsiniz bence. Ama benim yolumda göçenlerin, yurtlarından çıkarılanların, eziyete uğrayanların, savaşıp vuruşanların, vurulup ölenlerin kusurlarını, andolsun ki mutlaka örteceğim ve onları, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım, Allah katından mükâfattır bu, daha güzel mükâfat da gene Allah katında. </p>
<p>196- Kâfir olanların şehirlerde gezip dolaşmaları, aldatmasın seni sakın. </p>
<p>197- Bu, azıcık bir faydalanmadan ibaret, sonra sığınacakları yer cehennemdir ve orası, ne kötü bir yurttur, ne kötü bir yatak. </p>
<p>198- Fakat Rablerinden çekinenleredir kıyılarından ırmaklar akan cennetler, orada ebedî kalış, Allah katından ziyâfetler ve Allah katında, iyi kişilere daha da hayırlı şeyler var. </p>
<p>199- Şüphe yok ki kitap ehlinden, Allah’a içten bir saygı besleyerek, Allah’a inananlar ve size indirilene de, kendilerine indirilene de, iman edenler var. Allah âyetlerini değersiz bir menfaate satmaz onlar. Onların karşılığı, Rableri katındadır. Şüphe yok ki Allah, pek tez hesap görür. </p>
<p>200- Ey inananlar, sabredin, sebât edin, karşı durun ve Allah’tan sakının, ancak bu sâyede kurtulur, bu sâyede üst olursunuz.</p>
<p>(1) Muhkem, mânası apaçık demektir. Müteşabih, çeşitli mânalara gelen anlamınadır.</p>
<p>(2) Bu âyet, Müslümanların ilk savaşı olan ve Hz. Muhammed (s.a.a)’in en büyük düşmanlarından bulunan Ebû-Cehl’in öldürülmesiyle sonuçlanan Bedir savaşını anlatmaktadır.</p>
<p>(3) Çekişenler, Necran Hıristiyanlarıdır.</p>
<p>(4) İmran, Mûsâ ile Hârûn’un babasıdır. Bu takdîrde buradaki İmran soyu sözüyle Mûsâ ve Hârûn kastedilir. İmran’a Meryem’in babası diyenler olduğu gibi bu hususta başka rivâyetler de vardır.</p>
<p>(5) Bu âyetlerin meâli, aşağı yukarı Luka İncili’nin I. bölümünde mevcuttur.</p>
<p>(6) “Kelime”, burada Tanrıyı birleyiş sözü, yahut Tanrı kitabı, yahut da İsa’dır. İsa, Tanrının ol sözüyle var olduğundan kelime diye anılmıştır. Peygamber olduğu cihetle Tanrı kelimesi denmiştir, nitekim Hz. Muhammed (s.a.a)’e de “Zikr” denmiştir diyenler de vardır (al-Müfredât, s. 455). Mesîh kelimesinin Süryaniciden Arapça’ya geçtiğini söyleyenler olduğu gibi bir yere el sürmek anlamına gelen mesh’ten geldiğini söyleyenler de vardır. Yeryüzünde fazla gezdiğinden, yağla meshedilmiş olarak doğduğundan, suyla vaftiz edildiğinden bu lâkapla lâkaplanmıştır diyenler ve… (Devamı, sonnot No: 9) </p>
<p>(7) Bu âyetlerin meâli, aşağı yukarı Luka İlcili’nin I. bölümünde mevcuttur.</p>
<p>(8) İsa Peygamberin ölüyü diriltmesi, körlerin gözlerini açması, hastaları iyileştirmesi, Ahd-i Cedit’te de vardır. (Matyus. 9, 12, Markus, 1. 40-41, 2, 3-11, 3, 1-5, 5, 25-43, 10, 46-52. Diğer İncil’lerde de bu çeşit mûcizelerden bahsedilmektedir). Ancak topraktan kuş şeklinde bir şey yapıp üfürdüğü ve o şeklin kuş olduğu hakkında bir şey yoktur.</p>
<p>(9) Havâriyyun, İsa’ya inanan ve onun adına dinini tebliğ eden on iki kişidir. Bunların adları, Matyus İncil’inde vardır (10, 1-4). Hıristiyanların inancına göre On ikilerden Yuda, İsa’yı ele verdiği için lânetlenmiş, bunun yerine Mityas seçilmiştir (A’mâk-i Rüsül, 1, 15-26). Bunlara, elbiseleri temiz olduğundan, elbise yıkamakla, avlanmakla, balık avıyla geçindiklerinden bu adla adlanmışlardır diyenler vardır. (Devamı, sonnot No: 9)</p>
<p>(10) Bu âyete dayanarak İsa’nın, maneviyat bakımından diri olup, madde bakımından ölmüş bulunduğunu söyleyenler olmuştur ki Sımavna Kadısıoğlu Bedreddin bunlardandır ve “Vâridât” ında bunu açıkça söyler (Mehmet Şerefeddin Yaltkaya: Sımavna Kadısoğlu Şeyh Bedreddin, İst. 1925-1341, s. 38-39). </p>
<p>(11) Hicretin onuncu yılında Necran Hıristiyanlarının bir kısmı, mescide gelmişler, Hz. Peygamberle İsa hakkında görüşmüşler, bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.a), onları mübaheleye, yani yalancıyı Tanrı lânetine havale ederek lânetleşmeye çağırmış, onlar o gün izin istemişlerdi. Hz. Muhammed (s.a.a), ertesi günü, Ali’nin elinden tutmuş, Hasan ve Hüseyin’i önüne katmış olarak yola çıkmıştı. Fâtıma da arkalarından geliyordu. (Devamı, sonnot No: 11)</p>
<p>(12) Rabbâni, Ali, İbn-i Abbas ve Hasen’e göre fıkıh, yani İslâm hukuku bilgisini bilen ve Kur’ân’dan hüküm çıkarmaya gücü yeten bilgine derler. Hikmet sahibi, bilgin, Tanrıdan çekinen hakim, idarede, halkın işlerini güzellikle tedbîr eden, bilgilerini halka öğreten; helâli haramı, emri nehyi bilen anlamlarını verenler de vardır. Ali oğlu Muhammed-ibn-il-Hanefiyye’nin öldüğü gün İbn-i Abbas’ın, bu ümmetin Rabbânisi öldü dediği rivâyet edilmiştir. Bu sözün iştikakı hakkında birçok sözler söylenmiş, hattâ Süryanice’den geldiğini söyleyenler bulunmuştur (Mecma’ül-Beyan, 1. s.199).</p>
<p>(13) Bu âyet, Musevilerin itirazlarına cevaptır, çünkü onların dininde deve haramdır (Tesniye, 14, 6).</p>
<p>(14) Buhârî, Ebu-Zerr’den rivâyet edilen şöyle bir hadis tahric eder: Yâ Resulâllah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescit, hangi mesciddir? Mescid-i Harâm dedi. Sonra hangi mescid diye sordum. Mescid-i Aksâ dedi. İkisinin kuruluşu arasında dedim ne kadar zaman var? Kırk yıl buyurdu (al-Tecrid, c. 2, s. 41. Kitâbu Bed’il-halk).</p>
<p>(15) Allah ipi, Ebû-Said-i-Hûdri, Abdullah ve Katâde’ye göre Kur’ân’dır. İbn-i Abbas ve Ebû-Zeyd’e göre Müslümanlıktır. İmam Ca’fer-üs-Sâdık (a.s)’ın, biz, Tanrının Allah ipine yapışın diye emrettiği kişileriz, Allah ipiyiz dediği rivâyet edilir. Hz. Muhammed (s.a.a)’in, “Ben, sizin aranızda iki halife bırakıyorum; gökle yer arasında, uzatılmış bir ip olan Allah kitabı ve soyum, Ehl-i Beyt’im; ikisi, havuz kıyısında bana ulaşıncaya dek birbirinden ayrılmaz” dediğini Ahmed-ibn-i Hanbel, “Müsned”inde, Tabarâni, “Kebir” inde rivâyet ederler (al-Câmi’üs-Sagıyr, 1. s.87). Bu hadis, daha başka tarzlarla ve eklentilerle Tirmizi, Hâkim, Zehebi tarafından da tahric edilmiştir (Seyyid Abd-ül Huseyn Şerefüddin: al-Murâcaât, Bağdat, Miktebet-ül-Câmia, 1946 -1365. s. 20-21). Aynı meâlde bir hadis, Ebû-Hureyre’den tahric edilir (al-Cami, 2, s. 4).</p>
<p>(16) Uhud savaşı. Bu iki bölük, askerin iki kanadını meydana getiren Selme ile Harise oğullarıdır.</p>
<p>(17) Sevdikleri, istedikleri şey ganîmetti. Uhud savaşında bir yeri beklemeye memûr olanlar, muzafferiyeti görünce ganîmetten mahrum kalmamak için, yerlerini bırakmışlar ve düşman oradan saldırarak Müslümanları bozmuştu. Bundan önceki ve sonraki âyetler, 160. âyete kadar hep Uhud savaşına aittir.</p>
<p>(18) Bedir ganîmetleri arasında bir kadife kaybolmuştu. Münafıklar, bunu Hz. Muhammed (s.a.a) almıştır diye ortaya bir söz attılar. Buna işaret edilmektedir.</p>
<p>(19) Ahd-i Atıyk’te, Âdem Peygamberin oğulları Kaabil’le Hâbil’den bahsedilirken “Ve bir vakitten sonra Kayın, yerin mahsulünden Rabbe takdime getirdi ve Hâbil, kendisi dahi sürüsünün ilk doğanları ile semizlerinden getirdi ve Rab, Hâbil ile takdimesine nazar eyledi, lâkin Kayın ile takdimesine nazar etmedi” deniyor “Tekvin, 4, 3-5). (Devamı, sonnot No: 12)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/abdulbaki-golpinarli-meali/3-al-i-imran-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3-AL-İ İMRAN</title>
		<link>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/3-al-i-imran/</link>
		<comments>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/3-al-i-imran/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2010 20:19:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elmalılı Meali]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN Suresi Meali]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<category><![CDATA[Sure Meali]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe meal]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Mealler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamidavet.net/?p=231</guid>
		<description><![CDATA[3-AL-İ İMRAN: 1 &#8211; Elif, Lâm Mîm, 2 &#8211; Allah, kendisinden başka tanrı olmayan, hayy ve kayyûmdur 3 &#8211; 4 &#8211; O, sana kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hak ile indirdi. Daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i de yine O indirmişti.. Evet bu Furkan&#8217;ı da O indirdi. Gerçek şu ki, Allah&#8217;ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>3-AL-İ İMRAN: </p>
<p>1 &#8211; Elif, Lâm Mîm,</p>
<p>2 &#8211; Allah, kendisinden başka tanrı olmayan, hayy ve kayyûmdur</p>
<p>3 &#8211; 4 &#8211; O, sana kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hak ile indirdi. Daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i de yine O indirmişti.. Evet bu Furkan&#8217;ı da O indirdi. Gerçek şu ki, Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler için çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikamını alır.</p>
<p>5 &#8211; Şu da kesindir ki, ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah&#8217;a gizli kalmaz.</p>
<p>6 &#8211; Sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O&#8217;dur. Kendisinden başka tanrı olmayan, şan, şeref ve hikmet sahibi olan O&#8217;dur.</p>
<p>7 &#8211; Sana bu kitabı indiren O&#8217;dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te&#8217;vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te&#8217;vilini Allah&#8217;dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, &#8220;Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.&#8221; derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.</p>
<p>8 &#8211; Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin. </p>
<p>9 &#8211; Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin. </p>
<p>10 &#8211; Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz. </p>
<p>11 &#8211; Gerçek şu ki, kâfirlere, Allah&#8217;tan gelecek bir zararı, ne malları, ne de evlatları engelleyemez. İşte onlar, o ateşin yakıtı olacaklar. </p>
<p>12 &#8211; Gidişatları, Firavun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalan saymışlardı. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah, cezası çetin olandır. </p>
<p>13 &#8211; O inkârcı kâfirlere de ki, siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena bir döşektir. </p>
<p>14 &#8211; Hiç şüphesiz karşı karşıya gelen iki toplulukta size bir âyet, bir işaret ve ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, öbürü de kâfirdi ve karşılarındakini göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da gönderdiği yardımla dilediğini destekliyordu. Gören gözleri olanlar için elbette bunda apaçık bir ibret vardır.</p>
<p>15 &#8211; İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır. </p>
<p>16 &#8211; De ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah&#8217;dan bir rıza vardır. Allah, o kulları görür. </p>
<p>17 &#8211; Onlar ki, &#8220;Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!&#8221; derler. </p>
<p>18 &#8211; O sabredenleri, o doğruluktan şaşmayanları, o elpençe divan duranları, o nafaka verenleri ve seher vakitlerinde o istiğfar edip yalvaranları (görür). </p>
<p>19 &#8211; Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır. Bütün melekler ve ilim uluları da dosdoğru olarak buna şahittir ki, başka tanrı yok, ancak O aziz, O hakîm vardır. </p>
<p>20 &#8211; Doğrusu Allah katında din, İslâm&#8217;dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.</p>
<p>21 &#8211; Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: &#8220;Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah&#8217;a teslim etmişimdir&#8221;. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: &#8220;Siz de İslâm&#8217;ı kabul ettiniz mi?&#8221; Eğer İslâm&#8217;a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir. Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenlerin canına kıyanlar yok mu? Bunları acıklı bir azapla müjdele!</p>
<p>22 &#8211; İşte bunlar öyle kimselerdir ki, dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.</p>
<p>23 &#8211; Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah&#8217;ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar. </p>
<p>24 &#8211; Bunun sebebi, onların &#8220;belli günlerden başka bize asla ateş azabı dokunmaz&#8221; demeleridir. Uydurageldikleri yalanlar dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. </p>
<p>25 &#8211; O geleceğinde hiç şüphe olmayan günde kendilerini bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese ne kazandıysa tamamen ödendiği vakit halleri nasıl olacaktır? </p>
<p>26 &#8211; De ki: &#8220;Ey mülkün sahibi Allah&#8217;ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin. </p>
<p>27 &#8211; Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.</p>
<p>28 &#8211; Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin ve onu her kim yaparsa Allah&#8217;dan ilişiği kesilmiş olur, ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Bununla beraber Allah sizi kendisinden korunmanız hususunda uyarır. Nihâyet gidiş Allah&#8217;adır.</p>
<p>29 &#8211; De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. </p>
<p>30 &#8211; O gün her nefis, ne hayır işlemişse, ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister. Allah, size asıl kendisinden çekinmenizi emreder. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok esirger. </p>
<p>31 &#8211; De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.</p>
<p>32 &#8211; De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.</p>
<p>33 &#8211; Gerçekten Allah, Adem&#8217;i, Nuh&#8217;u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı.</p>
<p>34 &#8211; Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir. </p>
<p>35 &#8211; İmran&#8217;ın karısı: &#8220;Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.&#8221; demişti. </p>
<p>36 &#8211; Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken- şöyle dedi: &#8220;Rabbim, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu koğulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum&#8221;. </p>
<p>37 &#8211; Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyya&#8217;nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu. &#8220;Meryem! Bu sana nereden geldi?&#8221; deyince, o da: &#8220;Bu, Allah katındandır.&#8221; derdi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.</p>
<p>38 &#8211; Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: &#8220;Rabbim! Bana katından hayırlı bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı hakkıyle işitensin&#8221; dedi. </p>
<p>39 &#8211; Zekeriyya mabedde namaz kılarken melekler ona: &#8220;Allah sana, Allah&#8217;dan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber olarak Yahya&#8217;yı müjdeler.&#8221; diye ünlediler. </p>
<p>40 &#8211; Zekeriyya: &#8220;Ey Rabbim, benim nasıl oğlum olabilir? Bana ihtiyarlık gelip çattı, karım ise kısırdır.&#8221; dedi. Allah: &#8220;Öyledir, fakat Allah dilediğini yapar.&#8221; buyurdu. </p>
<p>41 &#8211; Zekeriyya: &#8220;Rabbim! (oğlum olacağına dair) bana bir alâmet ver&#8221; dedi. Allah da buyurdu ki: &#8220;Senin için alâmet, insanlara üç gün, işaretten başka söz söyleyememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et&#8221;. </p>
<p>42 &#8211; Hani melekler: &#8220;Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı. </p>
<p>43 &#8211; Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rüku&#8217; edenlerle beraber rüku&#8217; et&#8221; demişlerdi. </p>
<p>44 &#8211; İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) &#8220;Meryem&#8217;i kim himayesine alıp koruyacak?&#8221; diye kalemlerini (kur&#8217;a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususta) Tartışırlarken de yanlarında bulunmadın. </p>
<p>45 &#8211; Melekler şöyle demişti: &#8220;Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;dir; dünyada da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah&#8217;a çok yakınlardandır. </p>
<p>46 &#8211; Beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır. </p>
<p>47 &#8211; (Meryem): &#8220;Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?&#8221; dedi. Allah: &#8220;Öyle ama, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece &#8216;ol!&#8217; der, o da hemen oluverir.&#8221; dedi.</p>
<p>48 &#8211; Allah ona kitab (okuma ve yazmay)ı, hikmeti ve Tevrat ile İncil&#8217;i öğretir. </p>
<p>49 &#8211; Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: &#8220;Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah&#8217;ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah&#8217;ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm&#8221;. </p>
<p>50 &#8211; &#8220;Önümdeki Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah&#8217;tan korkun da bana uyun&#8221;.</p>
<p>51 &#8211; &#8220;Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O&#8217;na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur&#8221;. </p>
<p>52 &#8211; İsa onların inkârlarını hissedince: &#8220;Allah yolunda yardımcılarım kim?&#8221; dedi. Havariler: &#8220;Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah&#8217;a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız.&#8221; dediler. </p>
<p>53 &#8211; Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şahidlerle beraber yaz. </p>
<p>54 &#8211; Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır. </p>
<p>55 &#8211; O zaman Allah şöyle dedi: &#8220;Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim&#8221;. </p>
<p>56 &#8211; &#8220;İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim, onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır&#8221;. </p>
<p>57 &#8211; &#8220;İman edip iyi işler yapanlara gelince, Allah onların mükafatlarını tastamam verecektir. Allah zalimleri sevmez&#8221;. </p>
<p>58 &#8211; İşte bu sana okuduğumuz, âyetlerden ve hikmetli Kur&#8217;ân&#8217;dandır. </p>
<p>59 &#8211; Doğrusu Allah katında İsa&#8217;nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem&#8217;in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona &#8220;ol!&#8221; dedi, o da oluverdi. </p>
<p>60 &#8211; Bu hak (gerçek) senin rabbindendir, o halde şüphecilerden olma. </p>
<p>61 &#8211; Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: &#8220;Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah&#8217;ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim&#8221;.</p>
<p>62 &#8211; İşte (İsa hakkında söylenen) gerçek kıssa budur. Allah&#8217;tan başka hiçbir tanrı yoktur. Muhakkak ki Allah çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.</p>
<p>63 &#8211; Eğer (haktan) yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah bozguncuları çok iyi bilendir. </p>
<p>64 &#8211; De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyelim, O&#8217;na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah&#8217;ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: &#8220;Şahit olun biz müslümanlarız&#8221;. </p>
<p>65 &#8211; Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz? </p>
<p>66 &#8211; İşte siz böylesiniz. Haydi biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz. </p>
<p>67 &#8211; İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyandı; fakat o, Allah&#8217;ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.</p>
<p>68 &#8211; Doğrusu onların İbrahim&#8217;e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.</p>
<p>69 &#8211; Kitap ehlinden bir grup sizi saptırmak istediler, halbuki sırf kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar. </p>
<p>70 &#8211; Ey kitap ehli! (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?</p>
<p>71 &#8211; Ey kitap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz? </p>
<p>72 &#8211; Kitap ehlinden bir grup: &#8220;Müminlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar da dönerler.&#8221; dedi. </p>
<p>73 &#8211; &#8220;Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın&#8221; (dediler). De ki: &#8220;Şüphesiz doğru yol, Allah&#8217;ın yoludur&#8221;. (Onlar kendi aralarında): &#8220;Size verilenin benzerinin hiçbir kimseye verilmiş olduğuna, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getireceklerine&#8221; (de inanmayın dediler). De ki: &#8220;Lütuf Allah&#8217;ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir&#8221;. </p>
<p>74 &#8211; Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve kerem sahibidir. </p>
<p>75 &#8211; Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, &#8220;Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur.&#8221; demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah&#8217;a karşı yalan söylerler. </p>
<p>76 &#8211; Hayır, kim sözünü yerine getirir ve kötülüklerden korunursa, şüphesiz Allah da korunanları sever. </p>
<p>77 &#8211; Allah&#8217;a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla hiç konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azab vardır.</p>
<p>78 &#8211; Kitap ehlinden öyle bir güruh da vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. &#8220;Bu, Allah katındandır.&#8221; derler; oysa o, Allah katından değildir. Allah&#8217;a karşı, kendileri bilip dururken, yalan söylerler.</p>
<p>79 &#8211; İnsanlardan hiçbir kimseye, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikten sonra, kalkıp insanlara: &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp bana kul olun.&#8221; demesi yakışmaz. Fakat onun: &#8220;Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabb&#8217;e halis kullar olun&#8221; (demesi uygundur). </p>
<p>80 &#8211; Ve O size: &#8220;Melekleri ve peygamberleri tanrılar edinin.&#8221; diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size hiç inkârı emreder mi? </p>
<p>81 &#8211; Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: &#8220;Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?&#8221; demişti. Onlar: &#8220;Kabul ettik&#8221; dediler. (Allah da) dedi ki: &#8220;Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım&#8221;. </p>
<p>82 &#8211; Artık bundan sonra her kim dönerse, işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir. </p>
<p>83 &#8211; Onlar, Allah&#8217;ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ister istemez O&#8217;na boyun eğmiştir ve O&#8217;na döndürülüp götürüleceklerdir. </p>
<p>84 &#8211; De ki: &#8220;Allah&#8217;a, bize indirilen (Kur&#8217;ân)e, İbrahim&#8217;e, İsmail&#8217;e, İshak&#8217;a, Yakub&#8217;a ve torunlarına indirilene, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O&#8217;na teslim olmuşlarız&#8221;.</p>
<p>85 &#8211; Kim İslâm&#8217;dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır. </p>
<p>86 &#8211; İnandıktan, Peygamber&#8217;in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.</p>
<p>87 &#8211; İşte onların cezaları, Allah&#8217;ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onların üzerlerindedir. </p>
<p>88 &#8211; Onlar bu (lanetin) içinde ebedî kalacaklardır. Kendilerinden ne bu azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.</p>
<p>89 &#8211; Ancak bundan sonra tevbe edip kendini düzeltenler başka. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. </p>
<p>90 &#8211; Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.</p>
<p>91 &#8211; Muhakkak ki inkâr edenler ve kâfir oldukları halde de ölenler, yeryüzü dolusu altın fidye verseler bile hiç birisinden asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azab onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. </p>
<p>92 &#8211; Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. </p>
<p>93 &#8211; Tevrat indirilmeden önce, İsrail (Yakub)in kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: &#8220;Eğer doğrulardan iseniz, haydi Tevrat&#8217;ı getirip okuyun&#8221;.</p>
<p>94 &#8211; Kim bundan sonra Allah&#8217;a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.</p>
<p>95 &#8211; De ki: &#8220;Allah doğru söylemiştir. Öyle ise dosdoğru, Allah&#8217;ı birleyici olarak İbrahim&#8217;in dinine uyun. O, müşriklerden değildi&#8221;. </p>
<p>96 &#8211; Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke&#8217;deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir. </p>
<p>97 &#8211; Onda apaçık deliller, İbrahim&#8217;in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt&#8217;i haccetmesi Allah&#8217;ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir. </p>
<p>98 &#8211; De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?&#8221; </p>
<p>99 &#8211; De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah&#8217;ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah&#8217;ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir&#8221;. </p>
<p>100 &#8211; Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.</p>
<p>101 &#8211; Size Allah&#8217;ın âyetleri okunup dururken ve Allah&#8217;ın elçisi de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Kim Allah&#8217;a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir. </p>
<p>102 &#8211; Ey iman edenler! Allah&#8217;tan, O&#8217;na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. </p>
<p>103 &#8211; Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O&#8217;nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. </p>
<p>104 &#8211; İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır. </p>
<p>105 &#8211; Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. </p>
<p>106 &#8211; O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: &#8220;İmanınızdan sonra küfrettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın&#8221; (denecektir). </p>
<p>107 &#8211; Yüzleri ağaranlara gelince, (onlar) Allah&#8217;ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.</p>
<p>108 &#8211; Bunlar Allah&#8217;ın, sana gerçek olarak okuyageldiğimiz, âyetleridir. Allah âlemlere hiçbir haksızlık etmek istemez. </p>
<p>109 &#8211; Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Bütün işler Allah&#8217;a döndürülür.</p>
<p>110 &#8211; Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah&#8217;a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır. </p>
<p>111 &#8211; Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez. </p>
<p>112 &#8211; Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Meğer ki Allah&#8217;ın ipine ve insanlar (müminler)ın ahdine sığınmış olsunlar. Onlar Allah&#8217;ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik damgası vuruldu. Bunun sebebi, onların Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleridir. Ayrıca isyan etmiş ve haddi de aşmışlardı. </p>
<p>113 &#8211; Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah&#8217;ın âyetlerini okurlar. </p>
<p>114 &#8211; Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır. </p>
<p>115 &#8211; Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kendisinden gereği gibi sakınanları bilir. </p>
<p>116 &#8211; O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah&#8217;a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır. </p>
<p>117 &#8211; Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup da mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hali gibidir. Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, kendilerine zulmediyorlar. </p>
<p>118 &#8211; Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.</p>
<p>119 &#8211; İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman &#8220;inandık&#8221; derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: &#8220;kininizle geberin!&#8221;. Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir. </p>
<p>120 &#8211; Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah&#8217;dan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır. </p>
<p>121 &#8211; Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir. </p>
<p>122 &#8211; O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah&#8217;a dayanıp güvensinler. </p>
<p>123 &#8211; Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir&#8217;de yardım etmişti. Allah&#8217;tan sakının ki, O&#8217;na şükretmiş olasınız. </p>
<p>124 &#8211; O zaman sen müminlere: &#8220;Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?&#8221; diyordun. </p>
<p>125 &#8211; Evet, sabreder ve (Allah&#8217;tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder. </p>
<p>126 &#8211; Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır. </p>
<p>127 &#8211; (Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı). </p>
<p>128 &#8211; Bu işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah), ya onların tevbesini kabul eder, yahut onlara, zalim olduklarından dolayı azab eder. </p>
<p>129 &#8211; Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. </p>
<p>130 &#8211; Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah&#8217;tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. </p>
<p>131 &#8211; Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının. </p>
<p>132 &#8211; Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin. </p>
<p>133 &#8211; Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah&#8217;tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun! </p>
<p>134 &#8211; O (Allah&#8217;tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever. </p>
<p>135 &#8211; Ve onlar çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah&#8217;ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah&#8217;tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler. </p>
<p>136 &#8211; İşte onların mükafatı (ödülleri) Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların mükafatı ne güzeldir! </p>
<p>137 &#8211; Muhakkak ki sizden önce birçok olaylar, şeriatler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün. </p>
<p>138 &#8211; Bu (Kur&#8217;ân) insanlar için bir açıklama, Allah&#8217;dan gereğince korkanlar için doğru yolu gösterme ve bir öğüttür. </p>
<p>139 &#8211; Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir. </p>
<p>140 &#8211; Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. (Bu da) Allah&#8217;ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez. </p>
<p>141 &#8211; Bir de bu, Allah&#8217;ın iman edenleri tertemiz seçip, kâfirleri yok etmesi içindir.</p>
<p>142 &#8211; Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?</p>
<p>143 &#8211; Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.</p>
<p>144 &#8211; Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah&#8217;a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır. </p>
<p>145 &#8211; Allah&#8217;ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız. </p>
<p>146 &#8211; Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostları çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.</p>
<p>147 &#8211; Onların sözleri ancak: &#8220;Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı diret, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!&#8221; demekten ibaretti. </p>
<p>148 &#8211; Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel davrananları sever.</p>
<p>149 &#8211; Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler. O zaman büsbütün kaybedersiniz. </p>
<p>150 &#8211; Hayır! Sizin mevlanız Allah&#8217;tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. </p>
<p>151 &#8211; Allah&#8217;ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O&#8217;na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları ateştir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür! </p>
<p>152 &#8211; Siz Allah&#8217;ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Allah size sevdiğiniz (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz. (Peygamber&#8217;in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdır. </p>
<p>153 &#8211; Peygamber sizi arkanızdan çağırıp dururken, siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>154 &#8211; Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah&#8217;a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve &#8220;Bu işten bize ne?&#8221; diyorlardı. De ki: &#8220;Bütün iş Allah&#8217;ındır&#8221;. Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: &#8220;Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik&#8221;. Onlara şöyle söyle: &#8220;Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir. </p>
<p>155 &#8211; İki toplumun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya, şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halim(çok yumuşak)dir.</p>
<p>156 &#8211; Ey iman edenler! Sizler inkâr edenler ve yeryüzünde sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için: &#8220;Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi.&#8221; diyenler gibi olmayın. Allah bunu, onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu. Allah, diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir. </p>
<p>157 &#8211; Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah&#8217;ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır. </p>
<p>158 &#8211; Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah&#8217;ın huzurunda toplanacaksınız. </p>
<p>159 &#8211; Sen (o zaman), sırf Allah&#8217;ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah&#8217;dan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah&#8217;a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.</p>
<p>160 &#8211; Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Müminler ancak Allah&#8217;a güvenip dayansınlar. </p>
<p>161 &#8211; Hiçbir peygambere ganimet malını gizlemesi (devlet-millet malını aşırması) yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar haksızlığa da uğramazlar.</p>
<p>162 &#8211; Allah&#8217;ın rızasına uyan kimse, Allah&#8217;ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varış yeri olarak ne kötüdür orası! </p>
<p>163 &#8211; Onlar (insanlar) Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir. </p>
<p>164 &#8211; Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.</p>
<p>165 &#8211; (Bedir&#8217;de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud&#8217;da) size çarpınca mı: &#8220;Bu nereden&#8221; dediniz? De ki: &#8220;Bu başınıza gelen kendinizdendir&#8221;. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir. </p>
<p>166 &#8211; 167 &#8211; İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah&#8217;ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: &#8220;Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz.&#8221; denilmişti. Onlar ise: &#8220;Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik.&#8221; demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir. </p>
<p>168 &#8211; Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: &#8220;Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi&#8221; dediler. Onlara de ki: &#8220;Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız&#8221;. </p>
<p>169 &#8211; Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab&#8217;leri katında rızıklanmaktadırlar. </p>
<p>170 &#8211; Allah&#8217;ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. </p>
<p>171 &#8211; Onlar, Allah&#8217;ın nimetini, keremini ve Allah&#8217;ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler. </p>
<p>172 &#8211; Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberi&#8217;nin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah&#8217;tan korkanlara büyük bir mükafat vardır. </p>
<p>173 &#8211; İnsanlar onlara: &#8220;Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.&#8221; dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: &#8220;Allah bize yeter. O ne güzel vekildir&#8221;. </p>
<p>174 &#8211; Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah&#8217;ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah&#8217;ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir. </p>
<p>175 &#8211; (Size o haberi getiren) ancak şeytandır, (sadece) kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun. </p>
<p>176 &#8211; Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Allah&#8217;a hiç bir şekilde zarar veremezler. Allah onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır. </p>
<p>177 &#8211; İman karşılığında inkarı satın alanlar Allah&#8217;a hiç bir zarar veremezler. Onlar için acı bir azap vardır. </p>
<p>178 &#8211; Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, şahısları için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara bu mühleti, ancak günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. </p>
<p>179 &#8211; Allah, müminleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir, pisi temizden ayıracaktır. Ve Allah sizi gayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçip (gaybı bildirir). O halde Allah&#8217;a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve günahlardan korunursanız, sizin için büyük bir mükafat vardır. </p>
<p>180 &#8211; Allah&#8217;ın, kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır o, kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah&#8217;a aittir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. </p>
<p>181 &#8211; Allah, &#8220;Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz.&#8221; diyenlerin lafını elbette duymuştur. Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz: &#8220;Tadın o yakıcı azabı!&#8221;. </p>
<p>182 &#8211; &#8220;Bu, kendi ellerinizin yapıp öne sürdüğünün karşılığıdır&#8221;. Allah kullar(ın)a asla zulmetmez. </p>
<p>183 &#8211; &#8220;Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere iman etmeyeceğimize dair Allah bize ahidde bulundu.&#8221; diyenlere de ki: &#8220;Benden önce size bazı peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldi. Eğer doğru insanlarsanız, ya onları niçin öldürdünüz?&#8221; </p>
<p>184 &#8211; Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı. </p>
<p>185 &#8211; Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir. </p>
<p>186 &#8211; Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah&#8217;a ortak koşanlardan size eziyet verici bir çok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah&#8217;dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir. </p>
<p>187 &#8211; Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, &#8220;Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz.&#8221; diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür. </p>
<p>188 &#8211; O yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenlerin (onacaklarını) sanma! Onların azaptan kurtulacaklarını da sanma! Onlar için can yakıcı bir azap vardır. </p>
<p>189 &#8211; Göklerin ve yerin mülkü Allah&#8217;ındır. Allah her şeye kâdirdir. </p>
<p>190 &#8211; Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. </p>
<p>191 &#8211; Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah&#8217;ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve &#8220;Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.&#8221; derler. </p>
<p>192 &#8211; &#8220;Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur&#8221;. </p>
<p>193 &#8211; &#8220;Rabbimiz! Biz, &#8216;Rabbinize iman edin&#8217; diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al&#8221;. </p>
<p>194 &#8211; &#8220;Rabbimiz! bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin&#8221;. </p>
<p>195 &#8211; Rableri onlara şu karşılığı verdi: &#8220;Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler&#8230; Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır&#8221;. </p>
<p>196 &#8211; Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. </p>
<p>197 &#8211; Bu, az bir geçimliktir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası! </p>
<p>198 &#8211; Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklar, Allah katından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah katındakiler daha hayırlıdır. </p>
<p>199 &#8211; Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah&#8217;a inanırlar, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah&#8217;a boyun eğerek inanırlar. Allah&#8217;ın âyetlerini az bir değere değişmezler. Onların mükafatı da Allah katındadır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. </p>
<p>200 &#8211; Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin, nöbet bekleşin, Allah&#8217;dan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamidavet.net/turkce-mealler/elmalili-meali/3-al-i-imran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

